Arap Baharı; 2010 yılından sonra eski dünyanın kadim merkezlerinde, medeniyet bölgelerinde ortaya çıkan ve sonuçları sadece buralarla sınırlı kalmayıp tüm dünyaya yayılan kan, keder ve göz yaşının miadıdır. Kadim kültürlerin, kadim inançların bir dönem merkezi olan Şam ve Halep gibi köklü beldelerle beraber bunların havzalarını da barındıran günümüz Suriye toprakları da Arap Baharı’nın rüzgarlarından nasibini almıştır. 2011 yılında Dera’da yolsuzluğa, ekonomik şartlara, diktatörlüğe karşı başlayıp ülkeye yayılan protestoların “devrim” idealine dönüştüğü olayları; şehirlerin bombalanarak yok edecek düzeye getirilmesinin, Devlet Başkan’ının kendi halkına karşı kimyasal silah kullanmasının, akıl alması güç katliamlara imza atılmasının ardında sadece “Arap Baharı” gibi bir sebep aramak, bölgedeki karışıklığın kimin işine yarayacağını göz ardı etmek yanlış olacaktır. Suriye’de uzun yıllar süren kaos, bölgede kendi vekilliğini veya bizzat kendi varlığını güçlendirmek isteyen birçok büyük devletin bununla ilgili meşruiyet oluşturma çabasının bir sonucu olarak da görülebilir. Ancak sebeplere bakmaksızın sonuca odaklandığımızda milyonlarca vatanından göçmüş insan, yüzbinlerce ölü, yıkım, acı ve nihayetinde başarıya ulaşmış bir devrim görmekteyiz Suriye’de. Bugüne geldiğimizde yaşanan devrimi sadece 11 günlük bir çatışma süreci olarak görmemek gerekir. Arkasında 2011’den hatta 1971’den beri süregelen zulüm iktidarının oluşturduğu acılar yığınını barındırmaktadır. Babadan oğula geçen bir dikta rejiminin yıkılışı, devrimin sonuçlarının yanında bir sebebidir aynı zamanda.
Elbette Türkiye de birçok sebepten ötürü Suriye denkleminin her zaman bir noktasında bulunmuştur. 911 km. ile en uzun sınırını paylaşması, bizim için olduğu kadar Suriye için de önemli olan Fırat Nehri, terör örgütleri, Doğu Akdeniz meselesi, Osmanlı’dan miras sosyokültürel benzerlikler ve yakınlıklar bulunması bu sebeplere örnek olabilir. Sürekli bir dalgalanma halinde olan ikili ilişkilerin sabit bir düzeyde kaldığı pek de gözlenmemiştir. 20. yy’dan kalma “Hatay” meselesinin yanında Soğuk Savaş döneminde Suriye’nin Sovyetlerle, Türkiye’nin ise ABD ile ilişkilerinin iyi olması iki ülke arasındaki zıtlıkların ve olumsuzlukların oluşmasındaki bir başka nedendir. 90’lar ve süregelen yıllarda terör örgütü ve lideri üzerinden ilerleyen tartışmalı ilişkiler, beraberinde “Adana Protokolünü” ortaya çıkartmış ve terör noktasında ortaklaşa hareket edilmiştir. Ülkeler arasında kriz noktasına kadar evrilen ‘su’ sorunu ise; Türkiye’nin Fırat nehri üzerine farklı zamanlarda yapmış olduğu barajlar nedeniyle oluşup büyümüştür. Yukarıdaki pek çok sorun uzun yıllar boyunca gündemde kalmakla beraber iki ülke arasındaki ilişkilerin sürekli olarak suistimal edilmesine sebep olmuştur.
İlerleyen yıllarda iki ülkede de oluşan çeşitli siyasi değişikliklerin yanında Irak’ın işgali gibi konular geçmişten gelen olumsuz havayı yumuşatmaya başlamıştır. Bu aslında sadece Suriye-Türkiye ilişkisinde değil Suriye hükümetinin kendi halkıyla olan ilişkisinde de göze çarpar. Zira İngiltere’den bir göz doktoru olarak gelen Beşar Esad, babasına nazaran çizdiği “modern, liberal, özgürlükçü’’ imajıyla ve başlangıçta buna uygun gerçekleştirdiği faaliyetlerle ‘acaba mı’ sorusunu akıllara getirmiştir.
2004 yılında Beşar Esad’ın yaptığı Türkiye ziyareti, 57 yıl aradan sonra devlet başkanlığı statüsünde yapılan ilk ziyaret olmasının yanında çeşitli alanlarda iş birliği anlaşmalarının imzalanması, ilişkilerde yavaş yavaş güvenin sağlanması, yetkililerin birbirlerine ziyaretlerde bulunması ve devrimin başlangıcına kadar ilişkilerin olumlu yönde seyretmesinin miadı olmuştur. 2011 yılına kadar siyasi, ekonomik, turizm, sosyal ilişkiler başta
olmak üzere birçok alanda iş birliğine imza atılmıştır. Özellikle 2007 yılında imzalanan “Serbest Ticaret Antlaşması” ve 2009 yılında imzalanıp kararlaştırılan “Türkiye-Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İş Birliği Konseyi” iki ülke arasındaki birçok problemin çözümü ve zaten iyileşen ilişkilerin ivme kazanmasında büyük öneme sahiptir.
2011’e kadar iyileşme eğiliminde olan Türkiye- Suriye ilişkileri, devrimle beraber aniden sıfırlanmamıştır. Türkiye şiddet olaylarının başlamasıyla beraber başlangıçta yaptığı açıklamalarla ‘itidalli olunmasını’ vurgulamıştır. Türkiye tarafından yapılan çeşitli uyarılar ve çağrılar Esad rejimi tarafından pek de dikkate alınmamış şiddet olayları giderek daha da büyümeye başlamıştır. 2012 yılında Türkiye’nin o dönemde değişen tavrının en büyük göstergelerinden birisi Başbakan Erdoğan’ın 7 Şubat tarihinde yaptığı sert açıklamalar olmuştur.
“…Hama’da 1982 yılında gerçekleştirilen bu katliam Müslüman dünyasında ağır bir yara açtı. O diktatörler yargı önüne çıkmasa da vicdanlarda yargılandılar ve zalim olarak damgalandılar…’’
“…Hiçbir zulüm karşılıksız kalmaz, zulüm ile âbad zulüm ile payidar olunmaz. Mazlumun ahı mutlaka ama mutlaka çıkar…”
“…Bugün babalarının izinden gidenler, o diktatörlerin o firavunların izinden gidenler de hak ettiklerini mutlaka bulacaklardır…”
Erdoğan’ın bu açıklamaları ilerleyen yıllardaki Türk dış politikasının yolunu ve Suriye konusunda alacağı tavrı belirler niteliktedir.
Mültecilere açık kapı politikası, muhaliflere çeşitli şekillerde verilen destek, uluslararası medya ve alanlarda bu meselenin arkasında durması, farklı diyalog arayışları 2016 yılına kadar Türkiye’nin Esad’a karşı uyguladığı ‘yumuşak güç’ politikası olarak görülebilir. Bu süreçte Türkiye’nin uluslararası ve iç baskıyla karşı karşıya kaldığı bir gerçektir. Özellikle Avrupa ile çözülmeye çalışılan mülteci sorunu ve bu noktada ortaya çıkan problemler uzun yıllar Türkiye’nin gündeminde bulunmuştur.
Sürecin ilerlemesiyle birlikte Türkiye’nin olayların içine daha da çok girmiş, zorunda kalmıştır. Bu noktada özellikle Suriye’deki otorite ve meşruiyet açığından yararlanmak isteyen terör örgütleri palazlanmıştır. Bölgenin ve Türkiye’nin daha çok kaosa sürüklemesi yönünde hareket eden başta DAEŞ gibi terör grupları için Esad rejiminin oluşturduğu kaos ortamı, bulunmaz bir fırsat oluşturmuştur. Bunlara ek olarak kimilerine göre bazı güçler tarafından ‘vekil’ statüsüyle bölgede kendisine yer bulması istenen ve DAEŞ’e karşı savaştığı öne sürülen YPG terör örgütü ve türevleri, Türkiye’nin güvenliğine karşı bir tehdit oluşturmaya başlamıştır. Rusya’nın da özellikle rejim güçleri ile muhalifler arasında yaşanan Halep kuşatmasında işin içine tamamen dahil olmasıyla Suriye sahası ve bölge geniş bir savaş alanına doğru evrilmiştir. Tam da bu zamanlarda bir Rus savaş uçağının düşürülmesi ve Rus büyükelçinin Ankara’da öldürülmesi gibi olaylar; bölge aktörlerinin arasında gerilimin oluşmasına, müttefik-düşman terazisinin ne kadar hassas olduğunun görülmesine ve ilerleyen süreçte bir müdahaleye ihtiyaç olduğunun benimsenmesine yol açmıştır. Özellikle İran’ın da uzun zamandır rejime olan desteğini arttırması, bölgeye en acı dönemlerini yaşatması da gözlerden kaçamayacak kadar büyük bir gerçektir. Böylece 2011’den beri en sert savaş dönemlerini yaşayan Suriye sahası, Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek boyutlara varmıştır. Şartlar her geçen gün Türkiye’yi Suriye konusunda ‘sert müdahaleye’ iterken bu müdahale, nihayetinde 24 Ağustos 2016 tarihinde ‘Fırat Kalkanı Harekâtı’yla Kuzey Suriye’de terör unsurlarına karşı başlamıştır. Bu harekât Türkiye’nin Suriye konusuna duyarsız kalmadığının bir göstergesi olmakla beraber pek çok anlam taşımaktadır. Özellikle Türkiye’nin bağımsızlığı ve güvenliği söz konusu olduğunda araya farklı ülke veya parametreleri sokmadan kendi işini kendi halledebileceğini göstermiştir. Ayrıca bu harekât, Türkiye’nin gelişen askerî ve politik caydırıcılığının uluslararası arenada belirginleşmesinin başlangıç noktaları arasında yer almasıyla ayrı bir öneme sahiptir.
“Fırat Kalkanı” dışında Türkiye’nin kendi güvenliği için yaptığı harekâtlar arasında; İdlib ve çevresindeki güvenliği arttırmaya yönelik olarak gerçekleştirdiği İdlib Operasyonunu, Afrin’i YPG’den temizleyen Zeytin Dalı Harekatını, Rasulayn ve Tel Abyad’daki terör gruplarına karşı gerçekleştirilen Barış Pınarı Harekatını ve belki de geçtiğimiz aylarda başarıya ulaşan devrim için hayati öneme sahip olan Bahar Kalkanı Harekatını sayabiliriz.
Rejimin hem maddi hem manevi büyük kayıplar verdiği Bahar Kalkanı Harekatının amacı Milli Savunma Bakanlığının resmi sitesinde “Rejimin yayılmasını önlemek ve bölgedeki birliklerimizin güvenliğini sağlamak, Rejim saldırılarıyla sınırlarımıza yönelecek göçü önlemek, bölge halkının güvenliği ile güvenli, gönüllü ve saygın bir şekilde geri dönüşlerini sağlamak’’ şeklinde açıklanmıştır. Rejimin saldırılarını durdurmak maksadıyla başlatılan harekât, Astana sürecinde belirtilen silahsızlandırılmış bölge adına da büyük önem taşıması hasebiyle Türkiye’nin uluslararası mutabakatlara bağlılığının bir göstergesidir. 7 Aralık 2024 Şam’ın düşüşüne giden süreçte muhaliflerin İdlib ve çevresinde barınabilmesi ve burada hareket gösterebilmesi adına ayrı bir öneme sahiptir.
Türkiye yukarıda da belirtildiği gibi Suriye için çözümü sadece sahada değil aynı zamanda uluslararası alanda da aramıştır. Öyle ki uzun yıllar süren Cenevre, Astana ve Soçi süreçleri tasarıda başarılı olsa da mutabık kalınan anlaşmalara her zaman uyulmadığı gerçeği de kendini göstermektedir.
Türkiye özellikle bu süreçte sadece bölgeleri rejim ve terör unsurlarından temizlemekle kalmamış aynı zamanda bölgenin îmarı ve onarımı noktasında büyük çaba sarfetmiştir. Öyleki insanların barınabilmesi için binlerce biriket ev, konut, okul, yetimhane, hastane, park, fırın, aşevi gibi bölgedeki sivillere yönelik hizmetlerde bulunmuştur. Özellikle AFAD ve diğer sivil toplum kuruluşlarının gösterdiği büyük çabayla ortaya çıkan manzara, Türkiye’nin bölge üzerindeki iyi niyetini bir kez daha kanıtlamaktadır.
Yaklaşık 14 yıllık bu süreçte yaşanan olaylar, yetkililerin ve bakanların yaptığı açıklamalar, devrimin üstünden kısa bir süre geçmesine rağmen yapılan resmi ziyaretler, iki ülke halkının arasında oluşan bağ, başta Suriye’nin yeni Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani olmak üzere Türkiye ile bağı bulunan birçok ismin Suriye siyaseti ve güvenliğinde bulunması; ilerleyen yıllarda iki ülke adına olumlu bir tablo çizmektedir. İki halkın da uzun yıllar birbirleriyle geliştirdikleri ilişkilerin, çeşitli provakatif ve aşırıcı söylemler bulunmasına karşın kaldığı yerden olumlu şekilde süreceği düşünülmektedir. Her anlamıyla içinde büyük zorluklar barındırmış olan bu süreç, kültürel, dinî, insanî birçok manada iki tarafa da büyük kazanımlar bırakmıştır. Elbette küresel ve özellikle de bölgesel koşullar nedeniyle her daim ilişkilerin ‘mükemmel’ olabileceğini söylemek güç olsa bile uzun yıllardır hasret kalınan huzur ortamının oluşacağına şüphe yoktur. İleride oluşması muhtemel ticari, sosyal, kültürel, enerji, terörle mücadele alanlarında yapılabilecek ortaklıklar, şimdiden oluşmaya başlayan iyi ilişkilerin olumlu yönde seyretmesine katkı sağlayacaktır. Ayrıca yetkililerin açıklamalarından anlaşıldığı itibariyle Suriye’nin yeniden imar ve kalkınmasının yanında tekrardan uluslararası sisteme dahil olabilmesi noktasında Türkiye’nin kritik rol oynaması beklenmektedir. Bununla birlikte İsrail’in bölgedeki saldırgan tavrının ne olacağının bilinememesi, iki ülkenin iş birliğini bu noktada gerekli kılmaktadır. 183 km. Akdeniz’e kıyısı olan Suriye’yle Türkiye’nin ‘Doğu Akdeniz’ konusunda ortak hareket etmeleri de iki ülkeye de büyük fayda sağlayacaktır.
Vekalet, mezhep, çıkar savaşlarının ne demek olduğunu devrimin sancılı süreciyle birlikte bize gösteren Suriye’nin; önündeki korku ve zulüm putlarını yıkması pek çok açıdan İslam âlemine örneklik teşkil etmiştir. Suriye halkının, bugünlerde medyada karşımıza çıkan ve yaptıkları Türkçe konuşmalarla başta olmak üzere, bu topraklara bir aidiyet hissetmesi çok önemlidir. Son nokta olarak zulümle asla pâyidar olunmayacağını “Şüphesiz inkâr edenler ve zulmedenler (var ya), Allah onları asla bağışlayacak ve doğru yola iletecek değildir’’ (Nisa/168) ayetiyle bir kez daha anlayabiliriz.
Harun Küçükaytekin