“İnsan, nisyanla maluldür” derler. Yani “unutmak “la…

Kimi vakit kederlerini, kimi vakit saadetlerini unutur ama elbet bir şeyleri geride bırakır insan ki hayat serencamında istimrar edebilsin. Öyle ki bin bir çeşit duygularla ilmek ilmek ördüğü hayatını, zaman gelir, bir âna güdümler; hayat devam edip ileriye doğru akar iken, onun zihni ve kalbi, kum saati misali tane tane geriye doğru akıp gider; kendi kendini yitirir…

Şetta ilmeklerle ördüğü hayatının anlamı olur o “güdümlü zaman”. Öncesi ve sonrası O’na bağlanır, gördüğü işittiği O’na dönüşür ama dedik ya, “insan, nisyanla maluldür”… Tinsel bazı dürtüler onu sarsar, hırpalar. Fakat direnir insan çünkü bilmez ki İlahi Adaletin en güzel nimetlerindendir nisyan. İçindeki “güdümlü zaman”ın perçinlediği boşluğun şifasının da nisyan olduğunu bilmez. Ya da bilmek istemez, ağır gelir ona sahip olduklarından ayrılma fikri.

Eskiler, çok eskiler, tahakküm düşkünü bizlere nispeten nisyan nimetinin hikmetine hallice vakıf olabilmişler çünkü kendi fıtratları ile savaşmamışlar; bizim “hatıra” diyerek kendimizi boğduğumuz görsellerin içine düşmemişler. Onlar hoş anlar yaşayıp hoş sadalar dinleyip duygularını içinde tazecik tutmayı başararak hayatı yaşamış ve yaşatabilmişler. Bizlerse hayatı, elimizde tuttuğumuz telefonlarımıza yaşatıp ısrarla onlara ruh vermeye çalışıyoruz.

Eskiler, gidenin arkasından, kimi zaman bir mendili kimi zaman da bir mektubu sahiplenip verdiği kıymete bir temsiliyet atfetmiş ve nisyana kapılarını aralamışlar ise de bizler; bolluk içinde açgözlü duygularla bunca fotoğraflara, videolara rağmen ne yaşanmışın kıymetini bilebiliyoruz ne de kendimizi akışa bırakabiliyoruz.

Evet, dedik ya, “insan, nisyanla maluldür” diye; nasıl ki bal, tatlı olmaktan vazgeçemiyor ve gül, ıtır dağıtmaktan yılmıyorsa insan da kendisini beşer yapan bu özelliğinden sıyrılamaz. Nisyanıyla terennüm ettikçe insaniyetini hisseder. Her sene, telefonun “geçen sene bu zamanlar” diye hatırlattığı görsellerle yahut hesabında paylaştığın sayısız fotoğrafla, zihninden söküp attığın molozların yerine belki de sende pinhan kalmış tomurcukların açmasına vesile olacak şeyleri elinin tersiyle itmiş oluyorsun, oluyoruz, kim bilir…

Unutmak yani nisyan, cesaret ister; elimizdekiyle kurduğumuz, ama bizi sadece sömüren, bu güvenlik alanımızdan çıkmamızı ister. Çivi çiviyi söker misali, korkularımızdan korku eksiltmek ya da mutluluklarımıza mutluluk eklemek için yüzümüzü, elimizdekinden kaldırıp göğe bakmamızı ister.

İster tabii! Niye istemesin!? Hayat 6.7 inçe sığmaz ki! Sığamaz!

Hayat ancak kalbimize sığar; duygularımıza, hatırladıklarımıza ve unuttuklarımıza…

Belki çok sevdin, belki çok bekledin, belki çok umut ettin, belki çok kızdın, belki çok müteessir oldun ama bak işte şimdi tam olarak buradasın; kaderine yön vereceğin yerde. Kendini azat et ve teknolojinin sunduğu her türlü esaretin zincirini kır; çık o 6.7 inçlik ekrandan ve kendine, duyguların ve anıların ile birlikte hayatın içinden bir “nisyan” seç…

Seçmekten de korkma! Tıpkı artık unutmaktan korkmadığın gibi!

Unutmanın bir şizofreni olmadığının farkındasın çünkü. Unutmak, yeniden başlamanın ve güzel hatırlamanın diğer bir adı sadece; acılarına ve kırgınlıklarına merhem sürüp onları da yanında götürmek gibi. Kendine merhamet ederek, yaşamına şefkat besleyerek, 6.7 inçlik ekranın ve onun getirdiği nahoş duyguların prangalarını kırarak…

Nihayetinde, der ki bize nisyan; ne “güdümlediğin zaman” ne de biriktirdiğin fotoğraflar sana geleceğinin ilmeklerini attırmaz, yalnız sökersin, durmadan ve söktüğünü anlamadan. Nisyanları yuta yuta atabilirsin bu ilmekleri ancak ve ancak.

Ahirinizin evvelinizden güzel olması için nisyanların en güzeli sizin olsun, vesselam…


Okunma : 384

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder