casino maxi

YEMEN: Suudi Arabistan ve İran Arasında Mezhep Soslu Nüfuz Mücadelesi

Siyaset Haz 10, 2016 0 Yorum

 

Suudi Arabistan ve İran arasında Fars Körfezi’ndeki petrol ticareti üzerinde öteden beri var olan gerilim, 2003 yılında ABD’nin Irak’ta iki ülke arasında tampon vazifesi gören Saddam Hüseyin rejimini yıkmasından sonra İran’ın Irak’taki nüfuzunu artırması ve ardından gelen Arap baharıyla zirveye çıktı.

Ortadoğu’da Arap milliyetçiliği ve Sünni mezhepçiliğini araçsallaştırarak önemli bir nüfuz sahibi olan Suudi Arabistan’a karşı İran, Arap baharından önce gizli olan fakat Arap baharıyla daha bir belirginleşen Şii hilali projesiyle bölgedeki nüfuzunu artırmak istiyordu.

Bu savaşta Suudi Arabistan’ın avantajı, İran’ın Şahlık dönemindeki Batıcı/Seküler yönetiminin bölgeye yönelik herhangi bir projesinin olmaması ve bölgede bulunan diktatörel yönetimlerin “Sünni-Arap” kimliğinden ileri geliyordu.

Humeyni’nin 1979’da Şahı devirmesinden sonra İran’daki rejimin dini bir kimliğe bürünmesi ve devrim kadrolarının devrimi diğer Müslüman ülkelere yayma hayalleri İran’ın bölgede kendisine nüfuz sağlayacak müttefikler aramasını beraberinde getirdi.

İran bu sorunu Filistin davasını çok iyi kullanarak aşmıştır. Suriye’deki Baas yönetimi üzerinden Lübnan ve Filistin’deki direnişe destek vererek bölgede ciddi bir sempati kazanan İran diğer yandan Lübnan’da Hizbullah aracılığıyla nüfuzunu artırmış Irak’ta da Saddam Hüseyin diktatörlüğüne karşıtı bütün grupları özellikle de Şii grupları desteklemiştir. Bunun yanına Emperyalizm karşıtlığını koyarak Türkiye gibi Sünni ülkeler ve Venezuella, Küba ve Çin gibi görünürde anti-empyalist olan blokla da ilişkilerini genişletmiştir. Rusya ile petrol ve doğalgaz ticaretiyle sağlam ilişkiler kuran İran bu sayede bölgede ciddi bir bölgesel güç olduğunu kanıtladı.

Suudi Arabistan cephesinde ise işler eskisi gibi sürüp gitti, İran’ın etkili anti-emperyalist ve anti-siyonist söylemine karşı etkili bir söylem geliştiremeyen Suudi Arabistan, durumu sözde kalan bir anti-siyonizm, petrol ve Arap-Sünni kimliği üzerinden idare etmeye devam etti.

Bu arada 2003 yılında Saddam’ın yıkılması ve İran’ın Irak’taki nüfuzunu artırması hem Irak-Suriye-Lübnan üçgenindeki Şii hilalini tamamlıyor hem de İran’ı Suudi Arabistan’a fiilen komşu ülke haline getirdi.

Arap baharı öncesi bölgeye bakıldığında İran’ın Suudi Arabistan’dan çok daha etkili olduğu basit bir şekilde görülebilir. Arap baharı ise, İran’ın anti-emperyalist anti-siyonist söyleminin aslında bir aldatmacadan ibaret olduğunu ortaya koyunca İran için bölgedeki külfetsiz nüfuzunun kaybolma tehlikesini ortaya çıkardı. Arap baharı’nın İran’ı zor durumda bırakmasının sebebi İran’ın Suriye, Yemen ve Irak gibi bölgelerde takındığı tutumun İran’ı mezhepçi bir pozisyona düşürmesidir. Aslında İran mezhebi bağları sadece araçsallaştırmıştı fakat onun ilişki içinde olduğu tarafların Arap baharı sürecinde halk tabanından gelen dalganın karşıt kampına denk gelmesi İran’a bölgede tutunmak için mezhepçilikten başka bir seçenek bırakmadı. İran’da ülke siyasetini yönlendiren aktörlerin neredeyse tamamının mutaassıp Şii bir back-ground’a sahip olması bu mezhepçiliği daha fazla göze batırdı.

Suudi Arabistan ise buna karşı akıllı bir politika izliyor. Bir yandan ABD ve batı ile olan ilişkilerinde batının bölgedeki en öne çıkan müttefiği olma özelliğini kullanmaya çalışırken-ki bu hamle batının akıllı bir şekilde İran ile gizli olan ilişkilerini aşikarlaştırarak Suudi Arabistan’a karşı İran’ı bir alternatif olarak öne sürmesine sebep olmuştur- (İran batı için Suudi Arabistan’ın alternatifi olabilir mi sorusu başka bir yazının konusudur), diğer taraftan bölgede diktatörel rejimlere karşı direnen halkların öfkesini söz konusu diktatörlerin yanında İran’ın içine düştüğü mezhepçilik bataklığını iyi kullanarak İran’a çevirmeyi başardı. Ayrıca İslam ordusu, İslam işbirliği teşkilatı ve Arap Birliği gibi yapılar aracılığıyla bölgedeki Arap ve Sünni güçleri etrafında toparlamayı başardı.

İran-Suudi Arabistan arasında bölge ölçeğinde çerçevesini çizmeye çalıştığım bu nüfuz çatışmasının en yoğun yaşandığı yerlerden biri Yemen’dir.

Arap baharının Yemen’e ulaşması, Yemen’de Suudi Arabistan ve İran’ın rollerinin değişmesine sebep olmuştur. Yemen’de hakim olan 32 yıllık Ali Abdullah Salih rejimi ve Güney Yemen sorunun görece çözülmesi Suudi Arabistan’ın arka bahçesi olan bu ülkede Suudi Arabistan’ın nüfuzunu artırmıştır.

Yemen’in stratejik konumu bu ülkeyi hem bölgesel güçler hem de küresel güçler için önemli bir konuma oturtuyor. Yemen petrol zengini Basra Körfezi ve Akdeniz’i dolayısıyla batıyı birbirine bağlayan Aden Körfezi ve Bab’ul Mendeb Boğazı dolayısıyla petrol ticaretinin kilit noktalarından biridir. Suudi Arabistan arka bahçesi olan Yemen’de bu kilidi elinde tutuyordu. Buna karşılık İran’ın, Arap baharı öncesi batı ambargosu yüzünden burada var olması neredeyse imkansızdı. İran’ın, Yemen’deki kozu Şii Husiler, hem Suudi Arabistan hem de batı tarafından baskı altına alınmıştı.

15 Şubat  2011 günü, Yemen’de Ali Abdullah Salih yönetimine karşı ilk protestolar başladığında Suudi Arabistan, açıkça Ali Abdullah Salih’in arkasında durdu fakat Yemen’de kendisine karşıt bir kamp oluşmasını engellemek için sorunu anlaşma yoluyla çözme yoluna gitti. Buraya kadar Suudi Arabistan halk direnişine karşı dururken Ali Abdullah Salih’in kontrolünden çıkması belki de İran tarafından ayartılması işleri tersine döndürdü.

İran kontrolündeki Husiler 2014 sonlarında ordunun büyük kısmını kontrolünde tutan Ali Abdullah Salih ile ittifak kurarak 2015 Şubat’ında karşı devrimle başkent Sana’yı ele geçirmesi, Suudi Arabistan’ı aslında başlangıçta karşısında durduğu Yemen halk hareketinin yanında konumlandırdı.

Burada, yaşanan nüfuz çatışmasının temel argümanı mezhep gibi görülse de bunun salt bir mezhep çatışması olduğu düşünülmemeli. Zira Yemen’de Sünni olan Ali Abdullah Salih devrim öncesi savaştığı Şii Husilerle bir ittifaka gitmiş ve mezhep bağına rağmen Suudi Arabistan’ı karşısına almıştır. İran ise karşı devrimin başarı sağlamasında Husiler kadar önemli bir rol oynayan Ali Abdullah Salih ve onun kontrolündeki orduya destek olmakta tereddüt etmiyor.

Husilerin Sana’yı ele geçirmesinden sonra İran cephesinden ilginç bir açıklama geldi. İran devrim rehberi Ali Hamaney’in danışmanlarından Ali Yunusi, yaptığı bir açıklamada, “İran, artık başkenti Bağdat olan bir Fars imparatorluğuna dönüştü” dedi. Bu söze çok büyük tepkiler geldi. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri İran’ın 4 Arap başkentini kontrol altına aldığı vurgusunu defalarca yaptılar ve nihayetinde bir koalisyon oluşturarak İran’a karşı Yemen’de savaş başlattılar. El-Cezire ve El-Arabiyya gibi Arapların ünlü televizyon  kanallarında çıkan birçok analist o dönemde Suudi Arabistan ve körfez ülkelerinin Arap başkentlerini Fars işgalinden kurtarmak için Yemen’e operasyon başlattığını yüksek sesle söylüyordu.

Nihayetinde Yemen’de Suudi Arabistan ve İran arasında ciddi bir nüfuz mücadelesi var. Bu mücadelenin sıcak bir savaşa dönüşmemesinin tek sebebinin Ortadoğu’nun içinde bulunduğu hassas durum olduğu kanaatindeyim. Her iki tarafın da hem mezhep hem de Arap-Fars vurgusunu yoğun olarak sembolleştirdiği bir ortamda İran ve Suudi Arabistan arasında Yemen’de başlayacak bir savaşın burada kalmayacağı ve tüm bölgeye yayılacağı muhakkak.

İran ve Suudi Arabistan, Yemen’de salt bir mezhep savaşı değil mezhebin ve daha birçok şeyin araçsallaştırıldığı bir savaş veriyor. İran, savaşı bölgede mezhep bağıyla ilişki kurduğu gruplar ve bu gruplar vasıtasıyla bölgeye soktuğu askerler üzerinden verirken, Suudi Arabistan, bölgede İran’a karşı direnen yerel unsurlara yer yer mezhep yakınlığı yer yer Arap olmalarını araçsallaştırarak bu gruplara destek vererek sürdürüyor.

Bu çatışmanın mezhep tonunun giderek koyulaştığı bir gerçek. Bunun sorumlusunun ise bütün argümanları boşa çıkınca mezhepçiliğe sarılan İran’ı yöneten mutaassıp Mollalar’ın politikaları olduğundan yana hiçbir şüphem yok.

İsmail Çoktan

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder