Toleuzhan Galiyeva

Toleuzhan Galiyeva

Tüm Yazıları

İSLAM’A KAVUŞMA – 16

Belki bütün dünya sana karşı gelse bu kadar zor gelmezdi ve canına batmazdı, ama aile diye çok sıcak bir şey var ki tüm dünyaya bedel. İşte ailen sana karşı gelirse dünyan yıkılır gibi. Ailen seni desteklediği zaman sanki tüm dünyayı keşfetmiş ve kazanmış gibi oluyorsun. Bu günler gelecek mi acaba…

Toleuzhan GALİYEVA

Yeni kimliğimle ülkeme

Amman’da geçirdiğimiz Ramazan ayı muhteşemdi. Sokakların çeşitli renklerle parlaması, dekoratif Ramazan süslemeleri, ışıklar insanın içine bir huzur ve mutluluk veriyor. Hem de iftar vakti yaklaşınca evlerin içinden gelen tabak çatal sesleri, sahurda davul sesleri, teravihe gitmek unutulmaz bir hatıra oldu benim için. Hele Mescid-i Aksa’ya gitmemiz hayatıma yeni renkler kattı.

Ürdün’den Türkiye’ye uçakla bir buçuk saatte geldik. Kalabalık grubumuz uçağı doldurdu. Herkes evine gideceği için aşırı derecede mutluydular. Kimisi yemeklerden bahsediyor, kimisi evinin sıcaklığından, kimisi de anne babasını özlediğinden. Ben de onlara bakıp duruyorum ve içimden "Peki, evde beni nasıl karşılayacaklar, nasıl kabul edecekler?" diye düşünüyorum. İstanbul’da bir hafta kalacaktık, sonra Almatı’ya gideceğiz inşallah.

Bu arada Amman’da iken Kular bana bir sırrını açtı demiştim. İstanbul’dan Almatı’ya beraber gidecektik ya, onun için bu gidiş son gidiş olacaktı. Yani, geri gelmeyecekti. Evet, bana tekrar İstanbul’a gelmeyeceğini söyledi. Ve ben şok oldum. Kular’dan hiç böyle bir şey beklemiyordum. Çünkü İslami ilimler alalım diye beni Türkiye’ye davet eden kendisi idi. Ona beni tek bırakmamasını, bu yolda birlikte olmamız gerektiğini, ileride görevimizin olduğunu söyledim ama bu sözler hiçbir işe yaramadı. Kararlıydı. Belki kendi hayatı ile ilgili başka planları vardı. Bilmiyorum. Ayrıca Kular’ın bir huyu var, verdiği sözden asla geri dönmezdi, vazgeçmezdi. Ne olursa olsun kendi dediğini yapardı. Bu yüzden onu bu kararından vazgeçiremeyeceğimi biliyordum ve son vakitlerimizi güzel geçirelim dedim. Eve gideceğimizden dolayı ailemize hediyeler aldık. Hem de annemlerin kalplerini yumuşatmalıydım. Burada öğrendiğim kadarıyla hediye vermek sünnettendir diye biliyorum. İnşallah aldığım hediyeleri beğenirler. Dış görünüşte mutlu gibi olsam da içimde neler oluyordu sözle anlatmak zor. Memleketimde ne ile karşılaşacağım, annem babam, ablam nasıl davranacaklar, hep kafamı meşgul eden düşüncelerdi. Endişeli idim. Yanlış anlaşılmaktan korkuyordum. Çünkü ailem yeni kimliğimle ilgili benim de ilk başlarda olduğu gibi hiçbir bilgisi yoktu. Ara sıra bunu fark eden Kular yaşlarımı siler, beni sakinleştirir ve nasihatleriyle moral verirdi. Hatta ailemin beni hoş karşılaması için Vahap Hoca ve Halime hocalar açık pembe, gülkurusu renkte bir pardesü almışlardı. Çünkü anne babamın karşısına siyah renkli ferace ve başörtüyle çıkamazdım. Dinde renk sorunu yok ama bunu ailem bilmez ve anlamazdı ki. Siyah renge o kadar tepki veriliyor ki Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev ülkede kadınların baştan aşağı siyah giyinmelerini yasakladı.

Ayrıca hocalar, Almatı’dan Semey’e trenle gideceğim için para da verdiler. Böyle ince düşünceli olmaları insanın tüm dertlerini gideriyor. Önce Allah’ın koruması altında, sonra hocalarımın desteklerinin altında olduğumu bilmem beni rahatlatıyordu. Genel olarak hocalarım bana İslam’ı öğretti. Kendi dinime, kimliğime saygı göstermeyi, kıymetini bilmeyi, kırıcı olmadan ilişkiler kurmam gerektiğini, işimin zor olduğunu ancak zorluklara göğüs germeyi, Allah’ın kendisine inananları asla zorda bırakmayacağını, O’na bağlılığımı her yerde, her şartta esnetmeden sürdürmem gerektiğini öğrettiler. Hatta yaşama tarzıyla örnek oldular. Hangi zorluklar önüme çıkarsa çıksın, hangi engeller olursa olsun tüm bunlara karşı İslami özelliklerimi korumayı ve problemlere karşı dimdik durmayı öğrettiler. Şimdi ise evimdeki din ile ilgili sorunları atlatabilmem için öğütler veriyor ve böyle durumda Peygamber efendimizin uyguladığı yöntemleri aktarıyorlar.

Ağır bir nefes

Kazakistan’a gideceğimiz gün de geldi. Ensar babam, yani Ayhan Abi ile Zeynep Ablalar bizi uğurladı. Havaalanında vedalaştık. "Eve gidiyorum" modunu henüz tam alamıyorum. Ülkeme gideceğim için mutlu olmak istiyorum ama hüzünlüyüm çünkü heyecanlıyım. Ailem benim örtündüğümü bilmiyor ve kapalı olarak geleceğimi beklemiyor. Onlara göre "gittim açık, geldim kapalı". Kalbim dışarı çıkacak gibiydi. Nefesimi zor alıyorum. Kalp atışımı bile duyuyorum. Ayaklarım ellerim titriyor. Gerçekten o hali anlatmak mümkün değil. Yolculuğumuz altı saat sürecek. Almatı Havaalanı’na sabah erken geldik. Pasaport ve bagaj işlemleri tamamladıktan sonra Kular ile ayrıldık. O kendi köyüne (Şu) ben de kendi köyüme (Ayagöz) gidecektim. Ayagöz’e gitmek için tren istasyona gittim. Bilet almak için kasaya doğru ilerledim. Yol boyunca herkes bana sanki uzaydan gelmişim gibi ürkerek bakıyordu. Bu durum heyecanımı daha fazla arttırdı. Sonra kasaya geldiğimde bilet satan kadın görevli cam pencereyi suratıma kapattı. Anlamadım. Camı tıklatarak kapatma sebebini sordum. Bir şeyler dedi ama duymadım. Sonra duymadığımı söyleyince açtı ve dedi ki "Başörtünü çıkar gel, hayret bir şey hem de duymuyorsun!" dedi ve güldü. Bir an sıcak bastı, sonra buz gibi soğuk oldum. Sakin bir şekilde bilet satmak onun görevi olduğunu hatırlattım. Ve tabi ki de sert tepkiyle karşılaştım. Öyle bir kötü oldum ki, bir de kasadan bilet alamayıp dönmek var ya, o oturup beni izleyenler, o bakışlar… Ya Allah yardım et ve sabır ver. Biraz hava değiştireyim diye dışarı çıktım. Eve Kazakça Kuran mealini alacaktım. Kazakistan Dini İdaresi tarafından mühür vurulan ve müftülüğün de imzası olan Kuran’ı aldım ki aileme bu kitaptan delil göstereceksem bana itiraz etmesinler. Ayrıca kitabı açar açmaz ilk sayfada bu kitapta şüphe yok diye yazılıyor. Bu yüzden Kazakça Kuran meali almam önemliydi.

Elimdeki Kur’an’la tekrar tren istasyonuna döndüm ve bu sefer başka kasaya gittim. Ancak görevli bilet kalmadığını söyledi. Ama kupe vagondan yer bulabileceğini ve ücretin pahalı olacağını belirtti. Çaresizlikten kabul ettim. Nihayet Almatı-Novosibirsk trenine biletimi aldım. Çok şükür. Fakat Allah’tan dua ediyorum ki yanıma hep kadınlar gelsin. Çünkü kupe vagonda dörder kişiden kalınıyor. Ve bu demek ki yanıma üç kişi gelecek. Daha iyi anlamanız için genel olarak anlatayım. Bizim trenler yataklı vagonlardan oluşur. Bu vagonların "Plaskart vagon" (ortak ve kapı yoktur), "Kupe vagon" (dört kişilik ve kapı var) ve "SV vagon" (iki kişilik ve kapı var) gibi çeşitleri bulunmaktadır. Benim merak ettiğim şey yanıma kimler gelecek. Çünkü olur da üç erkek gelirse rahatsız olurum üstelik kapı kapanırsa... Bu arada sistem Türkiye’deki gibi değildir. Yani Türkiye’de bilet satarken bayan bayanla erkek erkekle oturur. Fakat bizde ise bu sistem uygulanmamaktadır. Zaten stresliyim bir de bunu düşünüyorum. Allah’ım lütfen yanıma erkek gelmesin derken trenim de geldi. Vagonuma gidiyorum. Bol bol dua ardından ne görüyorum. Ağlayacağım. Kupemde üç teyze oturuyordu. Ne mutluyum ben. Diyorum kendime bir problemi atlattım. Ama nerde… Başladılar söylenmeye… "Bu nedir, Kazak mısın nesin, genç kızsın, nedir bu örtü?" gibi cümleler bana yetmemişti. Sonra çarşafımı serdim ve daha fazla üstüme gelmemeleri için uyumuş gibi yattım. Ama uykum da gelmiyor. Kapıyı kapattık, ışığı söndürdük. Eve gelişimi hayal ediyorum. Nasıl olacak acaba…

Kıyamet koptu gibi

Evdekileri düşüne düşüne kafam patlayacak. Galiba çok fazla stres yapıyorum. Sakin olmam gerekir. Söylemek kolay. Ama benim yerimde olmayı kimse istemez. Ne kadar kendime sakinleş desem bile beynim o sözü dinlemiyor, bilgiyi almıyor, zihnim kabul etmiyor. Her ne ise. Zaman hızlı geçti ve ben Ayagöz’e geldim. Babam karşılamaya geldi. Ve beni görünce ne sevineceğini ne üzüleceğini bilemedi. Çünkü beni kapalı, örtülü olarak göreceğini beklemiyordu. Arabaya oturduğumuzda canı acıyor gibi baktı. Çünkü evde annem ve ablamın nasıl tepki vereceğini biliyordu. Yol boyunca sadece hal hatır sormakla yetindik, genel itibariyle sessiz gittik. Ne babam konuştu ne de ben. Eve geldik. Kalbim hızlı atmaya başladı. İçeri girdim ve ablam çıktı karşıma. Beni görünce yüz şekli değişti ve anneme: "Kalkma anne, değmez!" dedi. Ne ablam ne de annem sarıldı. Ailemi özlemekteyim, evde olsam da hasretimi gideremedim. Sarılamıyorum, öpemiyorum. Ne kadar ağır. Salona gittim çekyata yıkıldım yattım. Babam üzerimi yorganla kapattı. Yorgunluktan nasıl uyuduğumu bilmiyorum. Kalktığımda en korktuğum şey oldu. Ablamla konuşmaya korkuyorum. Bir şey söyleyeceğim ama bakışları bile dövüyordu. Cesaret bularak "Nasılsınız?" dedim ve o an bittim. Çünkü öyle bir bağırdı ki kıyamet koptu sandım. Hele bir cevap vermek istediğimde ağzımı açarsam cenazeme gelebilirdiniz. Söylediklerini kendileri duymuyor gibi, ne kadar yanlış şeyler söylüyorlardı. Düzeltmeye kalkarsam yanan ateşe yağ dökmüş gibi olurdum. Getirdiğim Kazakça Kur’an meali bile işe yaramadı. Çok sinirli idiler.

O an bu iş çabucak bitsin istedim. Rüya gibiydi. Beni her zaman destekleyen ailem şimdi bana karşı çıkıyor. Ben değişmedim ki, değişen sadece kıyafetimdi. Başörtümün de kimseye zararı yoktu. Fakat medyada sürekli Suriye’deki Müslümanların eline silah alıp insanları öldürmeleri dönüyordu. Sakallı birisi "Allahu Akbar" deyip insan öldürüyordu. Bunların terör olduğunu söyleyince benim durumum daha beter oldu. Fark ettim ki namaz kılarken "Allahu Akbar" dememden ailem korkuyor. Sonra içten söylememi ve kaç ay kalacaksam o kaldığım sürenin benim için cehennem olacağını söylediler. Televizyon da maşallah durmadan Suriye’deki savaşı gösteriyordu. Ben odalardan odaya geçerken beni o an görünce "Gel, terör kızım gel, sizleri gösteriyorlar" diyorlardı. Joyce Meyer’in güzel bir sözü var: "Unutma! Sabır sadece bekleme becerisi değildir. Beklerken doğru davranış sergileme yeteneğidir."

Aslında tüm olanları detaylı olarak anlatmak istemiyorum. Çünkü ne yapsalar da ne söylerseler de onlar benim ailemdir. Şimdi ise her şey değişti. En sert tepki gösteren ablam şimdi ağlayarak "Canım kardeşim, sana yaptığım işkencelerden dolayı beni affet!" diyerek benden özür diledi. Çok sert bir taş gibi olan ablamın nasıl pamuğa dönüştüğünü, Türkiye’ye kimlerle döndüğümü bir sonraki yazımızda sayımızda okuyabilirsiniz.

İSLAM’A KAVUŞMA – 15

Toleuzhan GALİYEVA

بالروح بالدم نفديك يا اقصى!

Birruh biddam nafdika ya Aksa! Ruhumuzu kanımızı sana feda ederiz ya Aksa! Bu sloganı ilk defa Kudüs sokaklarında duydum ve hala kalbimdeki coşkuyu bastıramadım. İsrail askerinin, Filistinli gençlerin Mescid-i Aksa’ya girmelerini engellemeleri sırasında Kudüs sokaklarında toplanan sıcakkanlı gençlerin gür sesleriyle bu sloganı atmaları dağları yaracak gibiydi. Gözlerinden ateş fışkıran cesur delikanlılar, kendi dinini korumak ve Mescid-i Aksa’ya sahip çıkmak için can ve mallarını feda etmeye hazırdılar. Sakın, Allah’ı, senin davetini engelleyen, sana ve mü’minlere baskı ve işkence yapan, Allah’ın dinine mânî olan zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Allah onların cezalarını, korkudan gözlerin belereceği bir güne erteliyor (İbrahim 42). Evet, günümüzde herkesin canına batan, kalbini titreten ve nefesini ağırlaştıran Filistin’dir! Küçük çocuklar bile Kudüs’ü korumak amacıyla hiç olmazsa eline taş alır. Uzaktaki ise elinden hiçbir şey gelmese bile dua eder, protesto eder, meydanlarda toplanır, miting yapar, boykot eder. Allah’ın mescitlerinde, O’nun adının zikredilmesini engelleyip, onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır? (Bakara 114). Müslüman ümmetin artık akıllanması, zekâsını kullanması ve çok güçlü olması gerekir ki zulmü durduralım, baskıyı kaldıralım. Ne zaman uyanacaksın ey Allah’a inanan Müslüman!

Türkiye’ye gelmeden önce medyada gösterilen Filistin ve İsrail çatışmaları ile ilgili haberleri izliyordum. Filistin zalim, zavallı İsrailliler diye düşünüyordum. “Bu Filistinliler ne kadar savaşmayı seviyorlar.” diyordum. Hatta televizyonda çocukların polise taş atmaları ve bütün bu manzara karşısında "Bu ne terbiyesizlik, çocukları bile savaşçı." diye düşünürdüm.. Türkiye’ye gelişimden sonra kursa gidip gelirken sınıfımda bir kızın sırt çantasında sırtını dönen bir çocuk resmi gördüm. Ona sorduğumda “Bilmiyor musun, bu Hanzala.” dedi. Filistin diye başladığında savaşçıları destekliyor musun sorusuyla gözlerim çıkacak gibiydi. Bütün gerçekleri anlattı. Filistin hakkında yanıldığımı anladım ve bundan andan sonra ülkemdeki yanlış düşünenlere Filistin’i anlatıyordum.

Ürdün’deyiz. Ramazan geleli üç hafta oldu. Akşamleyin odamıza Zübeyde Abla geldi. Kadir Gecesi’ni Kudüs’te geçirmeyi, oradaki kutsal mekânları, tarihi eserleri ziyaret etmeyi istiyorsak yarına kadar haber vermemizi söyledi. Gideceğimiz takdirde yol, vize, kalacağımız yer ve gezi ücreti olarak 100 dolar ödememiz gerekiyordu. Bu arada iki kişilik odada Kular’la ikimiz kalmıştık. Tabi yaşı büyük olarak ve İslami tecrübesi olduğundan dolayı gidip gitmeyeceğimize o karar verecekti. Hatırlıyorum, Kular’ın çok istekli olmadığını görünce, ona: “Vahap Hoca’ya söyleyelim mi? Biz çok istiyoruz diye yazsana.” diyordum. Bilmiyorum neden ama Filistin’e gitmeyi çok istiyordum. Kular Vahap Hoca’ya mesaj attı. İki dakikada bir soruyorum cevap geldi mi diye. Artık bir daha tekrarlayıp sorarsam kızacak gibiydi. Nihayet beklediğim cevap geldi. Ve tabiî ki de Vahap Hoca izin verdi. Gereken miktarda parayı Ahmet Hoca’dan almamızı, gelince ona vereceğini söyledi. Benim o zamanki süratimi görmeliydiniz. Sanki büyük bir ödül kazanmış gibi mutluydum. Bu mutlu haberi vermek için Zübeyde Hoca’nın odasına koştum. Bizi listesine ekledi ve sabah çıkacağımızı belirtti.

Burada Peygamberler kokusu var

Amman’dan Kudüs’e gidiyoruz. Bismillah dedik yola çıktık. Yolculuğumuz bir iki saatlikti. Sınırı geçeceğiz. Polisler pasaportumuzu kontrol ettiler. 40-50 kişilik grup halindeyiz. Hepsi geçti. Bir tek ben ve Kular kaldık. Bizi geçirmediler. Kazakistan uyruklu olduğumuzdan biraz sorun çıkarttılar. Ayakkabımızı çıkarttırdılar. Fotoğraf makinemi açıp kontrol ettiler. Sonunda Rusça bilen bir görevli geldi. Onunla konuştuk. Biraz beklettirerek sonunda bıraktılar. Geçtik elhamdülillah. Türk kardeşlerimizden utandık. Bizim yüzümüzden beklemiş oldular. Ama anlayışlı idiler. Çıkışta bizi Filistin’de rehberlik yapan abi karşıladı. Otobüsle Jerusalem International Hotel’e vardık. Kular, ben ve Gülay Abla bir odada kaldık. Gülay Abla Adapazarı’nda hoca olarak çalışıyordu. Kudüs ile ilgili faydalı bilgiler veriyordu. Beraber kaldığımız için beraber takılıyorduk. Odalarımıza yerleştikten sonra yemeğimizi yedik ve Mescid-i Aksaya gittik. Kaldığımız yer ile mescit arası yaya gidişle beş on dakika sürüyor. Ramazan ayı olduğundan dolayı sokaklar renkli ışıklarla süslenmekteydi. Yolda kendimi çok iyi hissediyordum. Sanki buralıyım, Kudüs benim vatanım gibi. Ürdün’de öyle bir duygu yoktu. Burası değişik. Gerçekten içim rahatlıyor. Kendini huzurlu hissediyorsun. Bu duygularımı Gülay Abla’ya anlattım. “Burada Peygamberler kokusu var.” dedi. Şimdiye kadar utandığım bir şey var. Mescid-i Aksa’ya gidip onun MESCİD-İ AKSA olduğunu bilmediğimden, orada olup da idrak edemediğimden hala kötü hissediyorum. İstanbul’da gittiğim kursta siyer dersinde Mekke dönemini geçmiştik. Aslında suç bendedir. Araştırıp öğrenmeliydim. Ancak Ürdün’e gelince nereye gittiğimizi bilmek için internetten baktım. Bilgilere ulaşınca kendime inanamıyordum. Nasıl bir Müslüman’ım ben, Mescid-i Aksa’yı bilmeyen. Çok ayıp. Normal bir insan gideceği yeri önceden araştırır ben ise sonrasında.

İlk kıble Mescid Aksa

Harem alanında; Mescid-i Aksa, Kubbetüssahra (Hz.Ömer Mescidi), Burak Mescidi ve Mervan Mescidi bulunmaktadır. Hareme giriş kapı sayısı duyduğum kadarıyla on dört tanedir. Fakat bunların çoğu kapalıdır. Nerdeyse sadece üç kapı açıktır. Kapılara gelince, Halil Kapısı (Yafa veya Hazreti Davud Kapısı olarak bilinir), Cedid Kapısı, Amud Kapısı (Dımaşk ve Nasr Kapısı olarak da anılır), Sahire Kapısı (Herodos veya Madellin Kapısı olarak da adlandırılır), Magribe Kapısı (Kamâme Kapısı), Esbat Kapısı (Kadis Stefanos veya Sitti Meryem Kapısı), Altın Kapısı (ilk ismi tövbe ve rahmettir).

Müslümanların ilk kıblesi – Mescid-i Aksa’ya doğru gidiyoruz. Çoğunlukla Mescid-i Aksa ile Kubbet-üs Sahra’yı karıştırıyorlar. Mescid-i Aksa’ya kadınların girebilmesi için belirli bir saat var. Kübbet-üs Sahra’ya ise istediğiniz zaman girebiliyorsunuz. Cami avlusunda Filistinli ablalar sevinerek bizi çok hoş karşılıyorlardı. Özellikle Türkiye deyince gözleri parlıyorlardı. Sanki kurtuluşu onlardan bekliyor ve ümit ediyorlardı. "Ne olur, bu zalim askerlerin yaptıklarından dolayı korkmayın. Biz sizi koruruz. Himayemizdesiniz. Bir şey yapmaya kalkarlarsa biz öne çıkarız sırtımıza saklanırsınız. Lütfen, Mescid-i Aksa’yı ziyarete gelin. Unutmayın." diyerek gözlerinden yaş akıyordu. Bir ablamız bizi evine çay içmeye çağırdı. Allah razı olsun çok misafirperverdi. Televizyondan izleyip yanlış düşüncelere kapıldığımdan kendimi kötü hissettim, açıkçası utandım. İsrail askerlerinin gözlerine bakınca öyle bir nefret hissettim ki. Her an bir yanlış hareket edersen bahane ederek saldırabilir gibiydiler. Bir taraftan da Filistin gençlerinden korkuyorlar. Korksunlar. Camiye giriş kapılarında bekçilik yapan Siyonist askerler bazen, "Müslüman mısın? Fatiha suresini oku!" diyerek alay ediyorlarmış. Cuma günü kırk yaşın altındaki erkekleri camiye almıyorlarmış. Kudüslüler ise Mescid-i Aksa’yı boş bırakmamak için ta nerelerden sabah namazına geliyorlarmış. Otobüs kiralayarak grup halinde gelenler bile varmış.

Rehberimiz bizi ziyaret etmemiz gereken yerlere götürdü. Bazı yerlerin kapı girişinde ateş ölçülen termometreye benzeyen bir şey yapıştırılıydı. Miraç hadisesindeki Burak bineğinin olduğu yeri gördük. Yani bir yuvarlak demir duvara takılmış. Bunun sembol olarak yapıldığını düşünüyorum. Sonra Ağlama Duvarı’na doğru giderken bir kalabalığa kapıldık. Meğerse Barcelona futbol takımı gelmiş. Fotoğraf çekilen bir sürü genç bulunmaktaydı. Hatıra bir şeyler alacağımız zaman rehberimiz özellikle Müslüman tüccarlara götürüyordu. Şehirde otobüsle giderken yolda uzun demirden yapılan ve ortadan bölen bir set vardı. O bir duvardı. Filistinli ve İsrail bölgelerini ayırmak için. Duvarın arka tarafındakilerde ne ışık ne de su var. Duvarın diğer kısmında ise gece gündüz ne su ne de elektrik kesilir. Ayrıca bu duvardan geçmek isteyen bir Filistinlinin özel ruhsat izin belgesi olması gerekiyormuş. Onun dışında çıkamazmış. Başka sebeple canım istedi diyerek çıkamazlarmış. Hatta öyle bir izin almış Filistinli birisiyle karşılaştık. Bize belgesini gösteriyordu. Bu belgeyle geziyoruz. Bu olmazsa ve sebepsiz buradaysak bizi atarlar diye derdini anlatıyordu. Biz ise hür olarak dolaşıyoruz. Kanım inanılmaz şekilde kaynıyor. Bağırıp öfkeyle ağlamak istiyorum. Ama olmaz. Ya Allah bu zalimlerin hak edeceği cezayı kendin ver! Biz de nasıl hesap vereceğiz bilemiyorum.

Bu yolculuk çok şey öğretti. Yahudileri kendi gözlerimle görmüş oldum. Onların inancına göre kıyamette Allah, onları kulaklarının yan tarafından uzattıkları saçlarından tutup cennete atacakmış. Bellerindeki ipler, yürüdükleri zaman çıldır çıldır ses çıkaracak ve günahları dökülecekmiş.

Her neyse bu saçmalıklardan sonra Ürdün’e dönüş vakti yaklaştı. Yine sınıra geldik. Macerasız olur mu hiç? Bu sefer sebep biz değiliz. Gruptan iki abla “Biz burada daha kalacağız.” diyerek meseleyi uzattı. Askerler ise “Kaç kişi geldiyseniz ancak öyle çıkarsınız. diye izin vermedi. Onların çıkmayacağız, kalacağız demesiyle bize de çıkış izni yok. Artık herkes kızgın haldedir. Sonunda iki abla bir şekilde polislerle anlaştı. Ve bizim çıkmamıza izin verdiler. Otobüste yolda giderken bütün bu Kudüs’te geçirdiğimiz üç gün iki gecede neler yaptık kafamda analiz edeceğim derken uykuya dalmışım. Uyandığımda yurda gelmiş olduk.

Ürdün’e döndük ama bir hafta sonra ayrılış vakti… Burada çok arkadaş edindim. Halen irtibattayız. Kursta görevli hocalar bize en güzel örnek oldular. Kursa giderken servisle beraber gelirler ve dönüşte bize servise kadar refakat ederler. En çok beğendiğim şey ise gidiş ve dönüşte bizi yolcu duasına alıştırmaları oldu. Ve devamında şoför abi Kuran koyuyordu, biz ise dinliyorduk. Ramazan bitti. Bayramlaştık. Günler çabuk geçti. Amman’dan İstanbul’a, sonra İstanbul’dan Almatı’ya gideceğiz inşallah. Fakat Amman’dan gideceğimiz zaman Kular bana bir sırrını açtı. Neydi o sır? Kazakistan’da beni ne bekliyor? Hayatımda yaşadığım en üzücü anlar olarak kalan hikâyemi gelecek ayda öğrenebilirsiniz. Allah’a emanet olun.

İSLAM’A KAVUŞMA – 14

Toleuzhan Galiyeva

Yanımda ailem yok. Tek başıma sessiz bir gemiye binerek gurbet yolculuğuna çıktım. Ufuk çizgisinde gemi kayboldu. Denizin coşan dalgaları ve hafif esen rüzgâr gemiyi başka dünyalara götürdü. Limana yanaşmaktayım. Gökyüzündeki beyaz pamuk bulutlar, deniz kenarındaki toprak kokusu ve cıvıl cıvıl gelen martı sesleri yeni bir dünya kapısını açmış gibiydi. Biliyordum hayatım değişecekti. İslam geldi kalbime. Ama önümdeki engellere karşı nasıl dik duracağım bilemiyorum. Celaleddin Rumi’nin bir sözü var: “Mum olmak kolay değildir. Işık saçmak için önce yanmak gerekir.” Öyleyse zorluklara sonuna kadar dayanacağım. İslam, İbrahim’in (a.s.) ateşine su taşıyan karınca çabası ve gayretiyle kazanılacaktır. İnşallah.

Zararın neresinden dönersen kârdır.

Evet. Yıllardan 2013! Günler geçiyor. Geçtikçe kendimde olan değişmeleri fark etmeye başladım. Kulaklarım "Hip Hop", "R&B" dinler iken şimdi ise Kuran-ı Kerim dinlemektedir. Göz, ağız, el, kol ve ayaklarım ibadet ederek haramdan sakınmakta, kıyafetim ise düzgün bir şekle, Allah’ın hanımlardan istediği tarza uygun hale gelmekte. Çevrem namaz kılan, dini bir hayat tarzı olarak kabul edip ona uygun yaşayan arkadaşlardan oluşmakta ve değişmemle birlikte ben de onların arasında kendime yer buluyordum. Etrafımda İslam dinini teslimiyet şuuru ile benimsemişlerin sayısıyla çoğalmaktadır. Böylece bazı kötü huylarım kalsa da yavaş yavaş onları terk etmeye başladım. Bu yeni dururumdan çok ama çok memnun oluyordum. Yıllardır özlemini çektiğim ve öğrenmek için çabaladığım İslam’a kavuşmuştum. Özlemlerimin bittiğinin farkındaydım. İslam’ı öğrenmekten başka hiçbir şeyi gözüm görmüyordu. İlk senelerimde bir tane ferace ve bir tane başörtüsü ile gezsem bile razıydım. Şimdi belki başörtülerimin sayısını yazarsan bu halimden utanırım. Bazen o anlarımı özlüyorum. Çünkü dünyalık hiçbir şey umurumda değildi. İslam’ı düzgün insanlardan öğrenmeyi Allah bana nasip etmişti. Ben bunu Allah’ın bana bir ikramı olarak görüyorum. Rabbime sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

Türkiye’de yanımda ailem olmamasına rağmen kendimi tek hissetmemiştim. Çünkü burada Kular ve Meiramgul gibi Kazakistan’dan gelen din kardeşler edindim. Günlerimiz kurs ile evimiz arasında geçiyordu. Hızlı bir şekilde aradan koca bir sene geçti. Kurs biter bitmez icazet töreni hazırlıkları başladı. İcazet töreninden hemen sonra Meiramgül ailesini özlediğinden dolayı Kazakistan’a gitti. Koca evde Kular ve ben kaldım. Yazın eve gidecektik, ama hocalar bizim ilmi gayretimizden dolayı Kular ile ikimizi Ürdün’e gönderme teklifi sununca ülkeye dönüşümüzü erteledik. Ürdün’e gitmeden önce ailemi aradım. Hal hatıra sorduktan sonra kapanma niyetimi söyleyerek başörtü konusunu açtım. (Halbuki ben Türkiye’ye geldiğimden beri en büyük aşkım diye dillendirdiğim baş örtüsü takıyordum. Dış kıyafetlerim de tesettüre uygun halde idi. Ancak ailem bunu bilmiyordu.) Öyle bir bağırdılar ki telefonun kulağımdan uzak tuttuğum halde bile bağırmaları duyuluyordu. Sonra bağırmalarını durdurayım diye Ürdün’e gideceğimi söyledim. Üniversitenin yaz okulu ilgili programının olduğunu bizi de oraya göndereceklerini haber verdim. Hiçbir şey sormadı, şüphelenmedi ve karşı gelmediler. Konuşma bitince oturup ağladım. Kular kucaklayarak inşallah bu zorluluğu atlatacağımı söyledi. Anne ve babam başörtümü kabul etmeyecekler diye moralim bozuluyordu. Ürdün’e gideceğimizden duyduğum sevinç ve mutluluk beni oyalıyordu. Yolculuk için hazırlıklar yaptık. Halime Hoca’nın bize eğitim, ahlak ve yaşam ile ilgili verdiği nasihatler ve öğütler önemliydi. Bu nasihatleri niçin verdiğini daha sonradan ülkeye ulaştığımızda anladık.

Ürdün yolcusu kalmasın!

Evden havaalanına gitmek için çıktık. Arabanın önünde ensar babam, yani Ayhan Abi ve eşi Zeynep Abla oturuyor, arkada ise Halime Hoca’m, Kular ve ben oturuyoruz. Tabi ki de yolculuğumuz hem faydalı hem eğlenceli geçmektedir. Halime hoca dış ülkelerde yaşadığı maceralarını anlatıyordu. Vakit hızlı geçti. Havaalanına ulaştık. Ürdün’e seksene yakın erkek-kız öğrenci grubuyla gidecektik. Başımızda Ahmet Bostancı ve Halil Uysal olmak üzere Şule Yüksel Uysal, Zübeyde Özben gibi bayan hocalar da vardı. Bu kıymetli hocalarımız Sakarya Üniversitesinde Temel İslam Bilimleri Bölümü, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı’nda hocalar idi. Şimdi ise -2017 yılında- Ahmet Bostancı, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin dekanıdır. Vahap Hoca Ahmet Hoca ile konuşarak kendi grubuna bizi katarak Arap dili öğrenmek amacıyla yaz okuluna yazdırmıştı. Böylece Sakarya mecmuasıyla Amman’a sefere çıktık. Halime hocalar bizi Ahmet Hoca’ya teslim etti ve havaalanından ayrıldılar. Uçağa binme ilanı henüz yapılmadı. Beklemekteyiz. Beklerken hocalarla yakından tanışarak ortama alışmaya başladık. Hadi bismillah, bize hayırlı yolculuklar. "Royal Jordanian" Ürdün'ün havayolu şirketiyle Queen Alia Uluslararası Havalimanı’na ulaştık. Uçuşumuz bir buçuk saatlik idi. Gece vaktiydi. Pasaport kontrolü yanında dövizcide 100 dolara karşı yetmiş dinar verdi. Pasaport kontrolünde Kular’la ikimiz yirmişer dinar ödeyerek bir aylık vize satın aldık. Bagajları aldıktan sonra topluca hareket ettik. Dışarıda İmran ve Leys Ustaz bizi karşıladı. Sanırım o zamanlar Ürdün Üniversitesi’nde yüksek lisans yapmaktaydılar. Ben servis otobüsünün ön tarafında oturmuştum. İmran Ustaz: "Keifa haluki?" deyince, ben: "Alhamdulillah, ua anti keifa haluki?" dedim. Ve böyle maceralarım başladı… Evet biliyorum yanlış ek ekledim. Ama ne yapayım Türkiye’deki kursta genel olarak etrafımda hep bayanlar olunca müennes ek eklemeye alışkındım. Servis aracı bizi “Al Urjwan” kız öğrenci yurduna getirdi. Kız öğrenci yurduna yerleştik. Ve yorgun halimizle uyduk. Aslında uykumuz yoktu ama geç de olsa yattık sonunda.

Sabah yaz okuluna gittik ve Arap hocalarıyla tanışma günü oldu. Bizim için okul salonunda "Ahlan ua sahlan" ziyafeti yaptılar. Eğitim alacağımız yaz okulumuzun, yani Farklı Boyut Dil Merkezi’nin müdürü, Mohammad Rayyan, bize hoş geldiniz diyerek açılış konuşmasını yaptı. Ürdün Üniversitesi, Şeriat Fakültesi Tefsir Bölümü’nde öğretim üyesi olan Mohammad Hoca kendi eğitim alanında uzmandı. Samimi ve güler yüzlü hocayı sevmemek mümkün değildi. Saatlerce dinlemeye hazırdım. Ramazan geldiğinde bize iftar veriyordu. Ahmet hocalarla birlikte gezi programları organize ediyordu. Genel olarak bizim mutlu olarak dönmemiz onun için çok önemliydi. Çünkü hep, "Memnun musunuz? Beğenmediğiniz bir şey var mı?" diye, soruyordu. Bilmiyorum şahsen her şeyden memnundum. Yemeği bile beğeniyordum. Ama nedense Türk arkadaşlar: "Aç kalıyoruz, yemeği yiyemiyoruz. Annemin yemeğini özledim." diyerek şikâyetçi oluyorlardı. Eeeh ben ise anne yemeğinden uzaklaşalı kaç sene oldu unuttum bile. Bence insan zamanla her şeye alışıyor. Onlar da alışacaklar inşallah.

Okulda seviyemize göre bizleri üç sınıfa ayırdılar. Sınıfta öğretmenlerimiz bayan Arap hocalar idi. Öğrenciler ise Türklerden ve iki Kazak kızdan oluşmaktaydı. O yüzden sınıfta Türkçe konuşma devam ediyordu. Kendimi Türkiye’de gibi hissettim. Yaz ayı olunca yurtta Arap öğrenciler pek bulunmamaktaydı. Dolayısıyla yurtta, okulda, gezide hep beraber olunca Türkçe’yi unutmak imkânsızdı. Ramazan ayı geldi. Oruç tutmamız bize derslerle ağır gelmesin diye okul programı öğleden sonraya alındı. Akşamları teravihe gidince Arap ablayla tanışmalıyım diye kendime hedef koydum. Namaz sonrası bir abla ile tanıştım. Kuran hocası çıktı. Bu abladan istifa etmeliydim. Sonra sabah namazından sonra öğlen 12’ye kadar camiye geleceğimi söyledim ve bana Kuran öğretmesini rica ettim. Sevine sevine kabul etti. Sabah namazından sonra camiye giderek öğle namazına kadar Kur’an öğreniyordum. Haftalar geçince fark ettim ki Kur’an’ı heceleyerek okuyan Toleuzhan şimdi hafızlar gibi olmasa da her harfin hakkını vererek okumaya başladı. Duraksamadan Kur’an okuduğuma inanamıyordum. Böyle okuyunca daha çok okumak istedim. Öyle bir zevk alıyordum ki. Hiçbir zaman böyle olmamıştı. Kuran okumaya aşık oldum. Genel olarak Arpça seven bir deli oldum diyebilirim. Marketlerde poşetler veriyorlar, onu eve gelince atmayıp saklıyordum. Sokaklarda dağıtılan broşürlerden çeşit çeşit topluyordum. Gazete görünce bayılıyordum. İçinde reklam olsa bile okuyordum. Ürdün’e gelmek bana bazı avantajlar katmaktaydı. Her yerde Arapça yazınca gözlerim alıştı. Bazen de markete sadece ürün üzerindeki Arapça yazıları okumak için giriyordum. Hiç unutmam, sakızın Arapça’sını markette öğrendim. Fark ettim ki gözle görmekle daha iyi öğreniliyor. En beğendiğim şey, sokaklarda, caddelerde, mahallelerde, ağacın ve ışıkların yanında Alhamdulillah, bir yerde Subhanallah, başka bir yerde Allahu Akbar, diğer bir yerde ise Azkur Allah yazı şeklinde tablolar asılmaktaydı. Böylece gözlerim hep Arapça yazı görerek alışmaya başladı. Diğer bir avantaj ise kulakla ilgiliydi. Yani her gün Arapça dinlemekti. Yani sokakta geçerken insanların konuşması, Arapça şarkılar, radyo gibi dinleme araçları benim Arapça’ya alışmamı sağladı. Fakat beğenmediğim tek şey vardı. O da halkın fasih dili yerine Ammice’yi tercih ederek lehçeyle konuşması. Resmen kızıyordum. Şanslı olarak görüyordum. Burada İslam ülkesinde büyüyen çocuklar küçüklerinden annesinin ağzından peygamberler kıssalarını dinleyerek yetişirler. Ve bu kıssalar çocuğun dünyasını hayal kurarak süsler geceleyin rüyalarını kurcalar. Bunlar en güzel hatıralardandır. Ama oluyor öyle şeyler. Kıymet bilmek önemlidir. Türkiye, cennet gibi bir ülkedir. Çoğu insan farkında bile değil. Kazakistan’daki Müslümanlar Arapları İslam’ın temeli olarak görüyorlar. Bence çok yanlıştır. Bir de buraya gelsinler görsünler neler neler yapıyorlar. Ağızları açık kalırlar. Tabi tüm Arapların üzerine bu suçu atmak doğru sayılmaz. En’am suresi 164. ayetinde belirtildiği gibi: "Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez." Kulak ile dinleme avantajının yanında dil ile konuşmak, alıştırmak, telaffuz etmek ve hitabet etmek gibi faydaları oldu. Pazarda iletişime geçmek için bir şey sormak, etrafı tanımak için insanlarla irtibata geçmek. Ama bir şey söyleyeyim. Türkiye’de kaybolduğumuz zaman ya da bir yeri bulamadığım zaman adresi erkekten sorarken tuhaf bakmıyorlardı. Çünkü kızım ya da kardeşim, ablacım diye hitap ediyorlar, saygı gösteriyorlardı. Çok şaşırıyordum. Bazen gereken yere kadar götürüyorlardı kaybolmayayım diye. Ne kadar düşüncelidirler. Burada ise bir şey sorduğumda gözleri çıkacak gibi geliyordu. Onun için erkeklerden hiç sormuyordum.

Ürdün’de gezilmesi gereken en önemli yerlerden biri Petra’dır. Bitmez kanyonlar arasından Petra’ya ulaşana kadar ayaklarımız koptu. Resmen üç saat yürüdük. Allah’tan yolda istirahat edebileceğimiz ve mola verilebileceğimiz yerler vardı. Vadi Rum’daki çadırda geçirdiğimiz gecemiz ayrı bir mevzudur. Bedevi hayatım tek başına uzun bir hikâyedir. Benim bu çölde geçirdiğim bir gecem bedevi hayatı ise burada bedeviler hala yaşamlarını sürdürmeye devam etmektedirler. Parlayan yıldızlar. Sonra Ölü Deniz, Jerash, Kraliyet Otomobil Müzesi, Akabe, Kızıl Deniz, tekneyle gezi ve masmavi deniz. Ürdün deyince aklımda hep develer, bedeviler, kumlar ve kızıl kaya, kanyonlar kaldı.

Yazmak istediğim çok şey var ama hepsini yazmak imkânsızdır. Sonuç olarak söyleyebileceğim tek şey unutulmaz bir sefer olduğudur. Hem eğitim hem kendini geliştirme açısından avantajlı idi. Bu gidiş Ürdün’e gitmekle kalmadı. Bir uçuşla iki ülkeyi ziyaret etmiş olduk. Gezimizin devamında nereye kadar gittiğimizi gelecek sayımızda yayınlayacağız inşallah. Selametle kalın.

İSLAM’A KAVUŞMA – 13

Nefsinin öğretmeni, vicdanının öğrencisi ol. (Platon)

Toleuzhan GALİYEVA

Büyük şehir - İstanbul

İstanbul... Tarihi çok derin ve geniştir. Bu topraklar Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu gibi büyük devletlere beşiklik etmiş, bunlara ait tarihi eserlere sahiptir. İstanbul’a gelen geri dönmek istemez, dönerken de çok zor ayrılır, kalbinin yarısını bu şehirde bırakarak döner kendi ülkesine! Asya ve Avrupa kıtalarını birleştiren İstanbul, tarihi ve heyecanla gezilecek yerleri, eski medeniyetlere ait pek çok kültür mirası yerleri ve insana huzur veren mekânları ile çok büyüleyici bir şehirdir. İyinin de en iyisini, kötünün de en kötüsünü bu şehirde bulabilirsiniz. Sultanahmet Camii, Topkapı Sarayı ve Ayasofya, Kapalıçarşı, Yerebatan Sarnıcı, Galata Kulesi, Kız Kulesi ve Boğaz gibi değişik manzaralara dolu gezi yerleri saymakla bitmiyor. Genel olarak Türkiye doğal ve güzeldir. Özellikle benim gibi ezan sesinin az duyulduğu ülkelerden gelenler için çok etkileyici olan muhteşem ezan sesi, gökyüzüne uzanan cami minareleri şehre ayrı bir güzellik katmaktadır. Örf ve kültürünüz ne kadar farklı olursa olsun, ister uyruğunuz ya da renginiz başka olsun, dininiz veya yaşayış tarzınız değişik olsun, ister batı, ister doğu hiç fark etmeden nereden gelirseniz gelin, bu baş döndürücü ve kendine has eserlere sahip olan şehirde mutlaka kendinize özgü unutulmaz bir hikâyeniz olacaktır.

Yabancı bir ülkeye giden herkesin göz bakışları olduğu gibi benim gözüme çarpan bazı değişik durumlar vardı. Ortama öğrenimi, yemek kültürüne alışma gibi zorluklar yanında diğer farklı gelen hoş gelenek görenekler de mevcut idi.

Türkiye’ye ilk gelişimden itibaren burada beni çok şey şaşırtıyordu. Olması gerektiği gibi bazı durumlar sevindiriyordu, bazılarında ise üzülüyordum. Bana değişik gelen ve dikkatimi çeken durumlara değineceğim. Her şeyden önce İstanbul’un deniz kokusu dikkatimi çekmişti. Deniz kenarında yürümeyi ve balık kokusunu seviyordum ne kadar güzeldi. Ayrıca İstanbul’un havası kış yaz ayırmaksızın bana sıcak geliyordu. Kazakistan’da hava soğuk olduğundan alışamıyordum. Evde kış mevsimin gecesi olsa bile pencereyi açarak yatıyordum. Hele azcık kar yağınca derslerin iptal olması beni hepten şaşırtıyordu. Bizde -40 derece bile olsa, fırtına boran olsa yine de okula gidiyorduk. Okullar asla tatil edilmezdi.

Yollardan bahsetmek gerekirse; yollar çok güzel ve bakımlı, yamuk yumuk değil. Her yer ya asfalt ya kaldırım taşları döşenmiştir. Ama tek kötü şey, yolların darlığı. İki araba geçerken korkuyordum çarpışacaklar diye, hayır yanıldım bir çizik bile yapmadan geçiyorlardı. İlginç. Benim ülkem Kazakistan’da geniş yolda bile kaza yapıyorlar. Kendi kendime diyordum: "Türkiye’nin şoförlerine madalya verilmeli." Bir de beni korkutan yokuşlar da vardı. Hayatımda böyle yokuşlar hiç görmedim. Kazakistan’da gördüğüm bir tek Kök Töbe’de yokuş var. O da özel gezi amaçlı bir yer. Allah’ım, Türkiye’de arabalar bu yokuşlarda nasıl park etmeyi becerebiliyorlar. Arabayla yokuşa çıkarken ve inerken çok korkuyordum. Yukarı çıkmak ve aşağı inmek bana Amerika’nın "Roller-coaster" hatırlatıyordu.

Sokaklar ve caddeler arasında hızlı araba kullanan şoförlere kızıyordum. Ya bir çocuk ansızın yola çıkarsa… Allah korusun. İstanbul’da yol kurallarına ne yaya ne şoför uyar. Şoför kemer takmaz, yaya geçidinde yol vermez hatta bazen ehliyeti olmayan bile yola çıkabiliyor. Arabada şarkıyı çok yüksek sesle dinler, çevredeki kimseyi duymaz, herkesi rahatsız eder. Türkler çok sıcakkanlıdır, yanlış bir şey oldu mu iki araba arasında hemen arabadan inerler haklarını arama bahanesiyle kavga ederler. Ya da kavgacı değilse en az arabasında "Allah Allah" der, korno çalar gider. Yaya ise kırmızı ışıklara dikkat etmez, hızlı gelen arabalardan korkmadan cesurca koşa koşa yolun karşısına geçer. Böyle durumlar bazen kaygılı olaylara götürür. Size yaya ışıklarındaki yaşadığım bir güzelliği anlatayım. “Vahap Hoca ile bir tarafa gidiyoruz. Yayalar için kırmızı yanıyor. Vahap Hoca ile ışığın yeşil yanmasını beklerken hoca birden yola atladı kırmızı ışıkta karşıya geçti. Ben yeşilin yanmasını bekleyip geçtim. Hocaya yaptığı şeyin yanlış olduğunu ve arabaların çarpabileceğini söyledim. Hoca Türkler bazen böyle şeyler yaparlar, ışıklara fazla dikkat etmezler dedi. Bu durum benim tuhafıma gitmişti. Türkler kurallara niye uymazlardı. Aradan yedi-sekiz ay geçmişti, yine bir kırmızı ışıkta Vahap Hoca ile bekliyorduk. Bu defa hoca ışıkta beklerken ben yeşil yanmadan yola atlayıp karşıya geçtim. Hoca yanıma gelince kızım neden ışığın yeşile dönmesini beklemedin arabalar çarpabilirdi deyince, ben gayri ihtiyari “Hocam ben Türk oldum.” deyiverdim. Vahap Hoca ile epeyce gülüşmüştük”.

Kazakistan’da yaya geçidi çok önemlidir. Şoför durmazsa yol vermezse çok büyük miktarda ceza kesilir. Hele emniyet kemeri takmasın ehliyetini iptal ederler ve bir daha ehliyet alması için dünya kadar para harcamak zorunda kalır. Sadece şoför değil arabanın ön tarafında hatta arkada çocukların da kemeri takması zorunludur. Bu kural olmazsa olmazlardandır. İstanbul Üniversitesi’nde okuyan bir Kazak kız yol kurallarını ülkemizdeki gibi zannederek yaya geçidinde yeşil ışıkta geçerken bir araba çarpıyor ve hayatını kaybediyor. Daha yeni geldiğinden dolayı Türk şoförlerinin yol kuralına uymadığını nereden bilsin. Japonya’da kırmızı ışık yanarken karşıya geçen yaya yolcuya ceza kesilmektedir. Bu kurallar insanın güvenliği içindir. Ama ne yazık ki Türkiye’de az dikkat ediliyor.

Ulaşım araçlarına gelince minibüs, otobüs, metro, metrobüs, tramvay, vapur, dolmuş, sarı taksi gibi şehir içinde çeşit çeşit ulaşım aracı vardır. Bu ulaşım araçlara binince, özellikle fark ettiğim şey erkeklerin sayısıdır. Bazen bu araçlarda ahlaksızlara da rastlıyorduk. Ülkede çalışanların nerdeyse çoğu erkeklerdir. Hatta ilk başlarda yeme içme için gittiğimiz mekânlarda yaşı büyük amcaların garsonluk yaptıklarını görünce ve bizlere servis yapınca utanıyordum. Bu arada ilk geldiğimde halkın hepsi birbirinize benziyor gibi geliyordu. Hangisi Ahmet hangisi Mehmet ayırmakta zorlanıyordum. Bayanlar da öyle. Sonra vakit geçince gözlerim alıştı ve ayırt etmeye başladım. Meğerse benzemiyormuşsunuz.

Sokakların araları dar olduğu gibi evler de birbirine çok yakın ve bitişiktir. Bir türlü alışamıyordum. Zor geliyordu. Başakşehir gibi yeni semtler hariç diğer eski mahallelerde evlerin arası dardır. Odamın hava alması için penceremi açıyorum karşımda tam burnumun dibinde başka bir bina. Zaten dışarıda hava yok, bir de binalar yakın. Hem de apartman duvarları ince inşa edilmiş. Evlerden gelen konuşma sesleri hatta hapşırma sesleri bile duyuluyordu.

Pazarların şehrin sokaklarında kurulduğuna şaşırmıştım. Çarşamba pazarı kurulunca caddenin sokaklarda neşe ve coşku oluyordu. Kimisi domates kimisi patatesi överek şarkılar söylüyordu. Fakat beni üzen şey meyve ve sebzenin tadı yoktu. Hepsi aynı boyut, aynı şekilde ve parlayıp diziliyor ama tadına bakınca köydeki gibi değildi. Alışveriş merkezlerinde aldığın kıyafeti değiştirme hakkını öğrenince ağzım açık kaldı. Bizde değiştirmeyi bırakın dokunmak bile yasaktı. Satıcıya "Üzerimde deneyebilir miyim?" deyince: "Alacak mısınız?" cevabını alırsınız. Zaten mağazalarda girişte "Değişim ve iade yoktur." diye yazılır. Üstelik ayakkabı mağazalarında çay ikram ettiklerinde hepten bayıldım. Ama tabi Türkiye’de çay içme çok fazladır. Sabahtan akşama kadar çay keyfi yapılır. Kısacası ticareti ve servisi en güzel bir şekilde yapmaktasınız.

Kazakistan Türkiye gibi Müslüman ülkesidir. Fakat "inşallah, maşallah estağfirullah" gibi kelimeleri namaz kılanlar dışında pek fazla kimse kullanmaz, bilmezler. Burada en çok beğendiğim söz "Allah bereketini versin." Ne alırsan al bu cümle kullanılmaktadır. Anlamı çok güzeldi. Çok ilgimi çekmişti. Türkçe kulağa hoş gelen bir dil, konuşmalarınız, sohbetiniz çok tatlı ince naziktir.

Tek taş yüzük takma kültürüne gelince sizde sadece nişanlı anlamında takıldığını öğrendim. Bizde ise herkes süs niyetiyle takmaktadır. İster nişanlı ister bekâr herkes takar. Sonra sizdeki akraba evliliğe şaşırdım. Bizde yedi ata soyu geçince evlenmeye izin var. Yoksa kendi kuzeninle, akrabanla evlenmek çok ayıptır. Hatta bazen çok nadir olan durumlarda gençler ailelerini dinlemeden evlenirlerse dışlanma gibi durumlar olur. Sokaktaki gelin arabasını görünce şok oldum. Küçük markası ünlü olmayan sıradan arabalar gelin arabası olabiliyor. Bizim düğünler limuzin arabası olmadan olmaz. Ucuz araba olsa ne olmuş gibi söyleyebilirsiniz ama ben burada genel olarak sadece değişik gelenleri aktarıyorum. Düğünde ise yemek yok, olsa da pilav ve ayranla yetiniyorsunuz. Hatta beğendim çünkü israf yok. Kazak düğününde sofrada kaşık koyacak yer yok. Tabi düğün bitince hizmet gösteren garsonlar herkese naylon poşetlerden dağıtır. Sonra yemekleri gelen misafirler kendi aralarında paylaşır ve evde dört gözle bekleyen çocuklarına götürür. Ama burada çok ekmek israf edilmektedir. Sokakta dolu kurumuş küflenmiş ekmek poşetleri görüyorum. Bazen günlerce duruyor. Kediler bile yemiyor. Ama sizin kediler maşallah bizim kedilere göre şişko. Özel mamalarla, tavuk ve balıklarla beslenen kediler ekmeklere bakmaz oldu. Kedilerin aç kalmamaları sevindiriyor insanı.

Kötü taraflara gelince sigara tüketimi acayip fazla. Kadın erkek genç yaşlı hatta çocuk bile fark etmeden içiyor. Ücreti Kazakistan’daki fiyattan yalan söylemiyorum on kat fazladır. Bir de paket üzerinde ölüm tehlikesi olduğu hakkında bilgi verilmesine rağmen içmeye devam edilmektedir. Satın alınan yeni sigaranın paketini açınca dış ambalajı yere atılmakta ayrıca sigarayı içip bitirdikten sonra da kalan kısmı da yere atılmakta ve çöpleri ile sokaklar kirletilmekte. İster sigara ister bisküvi ister çekirdek kabuğu ister fiş kâğıdı olsun yere atma alışkanlığı var. Toplayan adama yazık. Görevliler var ama onlar var diyerekten çevreye zarar vermemek lazım. Artık bunları yerliler mi yapıyor yoksa yabancı mı herkes vicdanına bakar inşallah.

Türkiye’de telefon, tablet bilgisayar gibi elektronik cihazlar pahalı, bunun yanında telefon hatları ve kullanılan paketler de ucuz değildir. At eti haram olarak algılanmakta, büyüklere "sen" diyerek hitap edilmekte, otobüste yaşlılara çok nadir yer verilmekte, namazlar jet gibi hızlı kılınmakta. Öyle ki rüku yaparken bile "sub sub sub" diye ses duyuluyor. Camileri çoğunlukla yaşlılar doldurmakta, Allah Kur’an’ı diriler için indirdiğini beyan ederken Kur’an ölülerin arkasından okunmakta burada. Özellikle Yasin suresi ölüler için okunan en meşhur suredir. Hâlbuki Yasin suresinin 70. ayetinin mealinde şöyle buyrulmaktadır: "Diri olanları uyarıp korkutmak ve küfre sapanların üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir)." Bir de sayılarla ibadet etme var; 100 salâvat, 70 kelime-i tevhit gibi anlamlarını bilmeden sadece lafzının tekrar edildiği okumalar kadınlar arasında pek yaygındır. Kızların kafalarındaki topuzlar çok abartılı. Türkiye’de maske takma âdeti yoktur. Grip olduğumda bir taktım kendimi sanki uzaydan gelmiş gibi hissettim. Etrafımdaki herkes bana bakıyordu.

Başka fark ettiğim husus Türk halkının çok meraklı olmasıdır. Bakkala girdiğimde bir şey alıp çıktığımda, birileri ile konuşmaya başladığımda çok fazla sorular soruluyor. Kazakistan’da komşumun maaşına kadar bilgiler veriyordum. Burada soy isimlerin baba ve dede ismini almayıp geçmiş zamanlarda verilen soyadların kullanıldığını öğrenince üzüldüm. Örneğin "Tütüncü" soyadı alırsak, büyük ihtimalle aile tütün satıyordu. Ayrıca biraz tembellik var gibi geldi. Basit ismi bile kendi dilinize çevirip asıl ismi söylemiyorsunuz. İlk gelişimden hatta şu ana kadar en sık karşılaştığım tepki "Adım Toleuzhan” deyince, “Ne değişik bir isim. Fransızca mı?" sorusu oldu. Sonra anlamını söyleyince: "Sizde yoksa tenasüh anlamı mı var?" diyenler de oldu. Yabancıların ismi zor gelince artık kendine kolay gelen isimleri vermeye çalışıyorlardı. Bir gün Tanzanyalı arkadaşlarımla oturuyorduk. Yanımıza bir abla geldi ve ismimizi sordu. Ben Toleuzhan dedim. "Çok zor kolayı yok mu? Tuğba diyeceğim." dedi. Yanımda oturan arkadaşıma sordu. Esther dedi. "Ney? Esra olacaksın." dedi. Aynı şekilde diğer arkadaştan sordu. O da Shameem deyince "Tamam, sen de Şeyma olacaksın." diyerek isimlerimizi aldık ve evimize döndük. Yani hiç kendimi zorlayıp bir deneyeyim denilmiyor. İsmi öğrenmek için söyleyerek çaba göstermek lazım en azından. Çok çabuk pes etmek yok. Her ne ise. Sonuç itibariyle alıştık. Şimdi ise ismimi soranlara boşuna uğraştırmayayım diyerek hemen Tuğba demekteyim.

Yukarıda yazdıklarım şikâyet değil genel itibariyle karşılaştığım görüş ve düşüncelerdir. Bu arada sadece şahsi görüş değil beş sene boyunca kendi gözlemlerim ve çevremdeki yabancı uyruklu arkadaşlarımın da bakış açılarıdır. Kırıcı bir kavram kullandıysam afedersiniz. Türkiye çok misafirleri barındıran bir ülkedir. Onları en güzel bir şekilde ağırlayan bir ülkedir. Sevgi ve saygıya değer bir ülkedir. Yerli yabancı misafir demeden nerede olursak olalım temizliğe dikkat edelim. Hele Müslüman temizliğe dikkat etmez ve çevreyi kirletirse çok üzücüdür. Almanya’ya giden herkes söyler sokak ve caddeler temiz ve belli düzen var diye. Medyada yayılan bir resim vardı; Cami kapısının önünde düzensiz üst üste bırakılan ayakkabılar, diğer başka bir resimde Budistlerin tapınağın girişinde terlikler düzgün dizilmiş şekilde. Bundan kendiniz yorumlar yapabilirsiniz. Bu konu bitmek bilmez. Bu yüzden burada bitireyim.

Türkiye’ye gelişimden bir sene boyunca ve sene sonunda neler oldu? Mutlu haberler nelerdi? Önümüzde bizi ne bekliyordu? Güzel anlarımı derginin gelecek sayısında okuyabilirsiniz. Allah’a emanet olun.

Devamı bir sonraki sayımızda…

İSLAM’A KAVUŞMA – 12

Allah’ım gönlümde olanı hakkımda hayırlı eyle…

Hakkımda hayırlı olana gönlümü razı eyle... (Hz. Ali)

Toleuzhan GALİYEVA

Kiraz kokusu

Her gönlün, her kalbin derdini bilen hatta her gözün hakkını veren Allah’tır. Allah için yola çıktıysan yolun başındayken, senin kendisine yaklaşmanı ve teslimiyetini bildiği için, gücüyle, kudretiyle seni şaşırtır ve seni kendine daha yakın kılar. Yeter ki sen dosdoğru yol diye tarif edilen sırat-ı müstakim üzere ol. Allah kelimesinin gücünü kuvvetini bil ve yakinen inan ve kulluğun gereği olarak teslim ol.

Haftanın iki günü kursa gidip geliyoruz. Salı ve perşembe bizim şarj günümüzdür. Bilmiyorum neden, derse giderken üzerimizde yorgunluk hissi var gibi bir durumumuz vardı. Çantalarımızdaki yük ağır geliyordu. Ama nedense kurs dönüşü çok yüksek moralle ve mutlu olarak evimize dönüyorduk. Sonra fark ettik ki kurstan neşeli dönüşümüzü öğrendiklerimizle ruhumuzun tatmin oluşu sağlıyordu. Her öğrendiklerimiz bizi sevinçten adeta uçuruyor, çok mutlu ediyordu. Ayrıca öğrendiklerimizle amel etmemiz öğretiliyordu. Biz de yeni bilgi edinmenin heyecanı ile ne öğrenmiş isek onunla amel etmeye başladık. Bir yandan bilgilerimizi artırmak, bir yandan da bildiklerimizle amel etmek bizleri bambaşka birisi yapıyordu. Allah’la olan beraberliğimiz, yüz yüze gelişimiz, yeni bir kimlik sahibi oluşumuz Kazakistan’da özlemini çektiğimiz İslam’la tanışıyor olmamız ve teslimiyetimiz bizi dünyevi olan her şeyden uzaklaştırıyordu. Kul olmaya ve kulluğun tadına varmaya alışmıştık.

Sahabeler Kur’an’ı ezberlerken Kur’an üzerinde çalışırken bir ayeti hayatlarına geçirmedikçe diğer bir ayete geçmezlermiş. Ben de bu uygulamayı yapmak üzere kurstan öğrendiklerimi yavaş yavaş hayatıma aktaracaktım. Peygamber Efendimizin pazartesi ve perşembe günleri oruç tuttuğu bilgisini edindikten sonra, bu günlerde oruç tutmaya karar verdim. Öğrendiğim bu bilgiyi hayatıma yansıtma arzuyla hemen uygulamaya başladım. Bilgi hayatımda yer edinmeliydi. Öyle de yaptım. Alhamdulillah.

Günlerden perşembe idi… Kular’ın sınavı vardı ve evden çok erken çıktı. Meiramgül “Beni bekleme daha kahvaltı yapacağım.” dedi. Ben de tek başıma evden çıktım. Caddeye doğru yavaş yavaş yürürken etrafa bakıyordum. Çevreyi tanımaya çalışıyorum. Her zamanki gibi manzara vardı: Çocuklarını okula götüren anneler, işe giden babalar, üniversitede okuyan öğrenciler her sabah olduğu gibi, bu sabah da kendi varlıklarıyla mahalleyi süslüyordu.

Derken, bizim oturduğumuz Mucize sokaktan, Ferit Selim Paşa caddesine geçiyordum. Yolda yürürken yerde sizce ne gördüm? Çok sevdiğim, Allah’ın nimeti kirazı gördüm. Öyle güzel bir kirazdı ki -bordo, kocaman- beni ye diye parlayıp gözüme çarpıyordu. Birtanecik idi kendisi. Yerden alayım diyorum, bir yandan da etrafta geçenlerden utanarak “Ayıp!” diyorum kendi kendime. Bu gariban yerden yiyecek topluyor demesinler diye alamadım. Canım o kadar istedi ki ağzımın suları aktı. Ne kadar ayıp olsa da utanmadan hızlıca alayım dedim ama olmazdı. Yiyemezdim. Oruçluydum. Aklımdan hiç gitmedi o mübarek kiraz. Sonra dönüşte kiraz alayım dedim ama alamayacaktım. Çünkü çok pahalı idi. İstanbul’a yeni gelmişim. İmkânlarım iyi değil. Alamazdım. Alamadım da…

Kursa geldim. Derse girdim. Arkamdan Meiramgül de yetişti. Öğlen herkes yemeğe gitti. Ben de mescitte namazımı kıldım ve sınıfa geçerek bir sonraki derse hazırlandım. Dersimiz her zamanki gibi verimli geçti. Son ders ve eve gideceğiz. Kitap ve defterlerimi çantama koyarken karşı masada oturan sınıf arkadaşım Filiz yanıma geldi ve bana bir poşet uzattı. Bu ne diye şaşırarak baktım yüzüne. O dedi aç bak sana bir şey getirdim. Poşetin içini açtım baktım. Sizce ne olabilir? Subhanallah. İçi dolu kocaman bordo kirazlar. Sabah ki gördüklerimin aynısıydı. Gözlerimden yaşlar başladı akmaya.

Ne yücesin sen Ya Rabb! Ne büyüksün sen ya Allah! Sabahki sadece bir bakış idi. Bir bakışımı bile boş bırakmayan Allah’ım! Ağlıyorum, ağlıyorum. Niçin ağladığımdan haberi olmayan Filiz ne oldu diye sordu. Sonra kendimi zor tutarak arkadaşıma sabahki olayı duraksaya duraksaya anlattım. O da ağlamaya başladı. Beni kucakladı ve dedi ki “Sen Allah’ın rızasını kazanmak için çabalıyorsun da Allah sana canının istediği kirazı vermez mi?”

O doğunun ve batının Rabbidir. O âlemlerin Rabbidir. Şunu anladım ki sen yeter ki Allah’ın rızasını ara, diğer işlerini O yüce Allah halleder. Allah’ın nelere kadir olabileceğini, neler var edebileceğini, mucizeler yarattığını bilsem de bugünkü karşılaştığım ve anlatacağım başka durumlar beni, çok ama çok şaşırtıyordu.

Bu tür hikâyelerimi Vahap Hoca’ya anlatıyordum. O da “Bu durumun Allah’a olan teslimiyetinin bir sonucudur.” diyordu. Bu sözler ve karşılaştıklarım benim teslimiyetimi ve boyun eğmemi kolaylaştırıyordu. Bir yandan da çok mutlu oluyordum. Bir Ramazan bayramı Güzin Teyze (Vahap Hoca’nın hanımı) evine beni misafir etmişti. Biz evde otururken Güzin Teyze’nin bir komşusu misafirliğe çağırdı. Birlikte çağrıldığımız eve gittik, komşuları bizi misafir etmişlerdi. Beni tanımıyorlardı. Kim olduğumu, nereden, niçin geldiğimi sordular. Ben de anlattım. Güzel bir misafirliğimiz oldu. İkramlarda bulundular. Geç saatlerde Vahap Hoca’nın evine döndük. Evde Güzin Teyze’nin Elif Abla için ördüğü çeşitli örgülere bakıyorduk. Güzin Teyze bana, kızım ördüğüm bu şal bitsin sana da bir tane öreyim dedi. Bu niyetini söylerken bizi misafir eden komşusu telefondan arayarak "Bu misafir kızımıza bir şey hediye etsem diye düşündüm ve bunu getirsem." dedi. Komşunun evine gittiğimde bir poşet verdi. Hocanın evine gelip açıp baktık içinde ne çıksın… Şal, hem de örülmüş. Aynı Güzin Teyze’nin anlattığı gibiydi. Vahap Hoca da şaşırdı. "Allah senin hediyelerini, seni hiç beklettirmeden gönderiyor." diye sevindi. Bunun gibi şaşırtmalar çok oluyordu. Hatta bazen aklımdan geçer geçmez hiç beklemeden anında oluyordu. Bazen de hiç düşünmezken ikramlar veriyordu. Allah bana sadece maddi olarak değil manevi olarak da hediyeleri bol veriyordu. Bazen utanıyordum Allah’tan. Utanınca daha çok ikram ediyordu. İyiliği sonsuz, ikramı bol olan Allah'a hamd olsun.

Bu arada hep kursa gitmiyorduk. Vahap Hoca’nın çalıştığı yer Araştırma ve Kültür Vakfı’na da gidiyorduk. Oraya bizim için özel olarak Abdullah Trabzon ve Kerim Buladı gibi İstanbul Üniversitesi hocaları ders vermeye geliyordu. Çok saygılı ve sabırlı hocalar idi. Her iki hocanın hitabeti yumuşaktı. Hocaların verdiği ilme hayrandım. Ne kadar çok biliyorlardu. Bildiklerini bizimle paylaşıyordu. Ayrıca vakıfta benim için hocaların hocası olan, akıcı konuşmasıyla beni hayran bırakan, dinledikçe dinleyesim gelen hoca Abdullah Yıldız bize, yani Kular, Meiramgül ve bana hadis derslerini öğretiyordu. Bizim geliş nedenimizi bilen ve bize örnek olan Abdullah Hoca İslam ile ilgili bizim durumumuzu iyi anlıyordu. Çünkü Kazakistan’a gitmişti. O zamanlar Hayrettin hocalar misafirlik etmişti. Kazakistan’ın İslam açısından ne durumda olduğunu gören ve bilen Abdullah Hoca’nın halen unutmadığım bir sözü vardı: "Siz ilim yolundasınız. Ve seçtiğiniz bu mübarek yolda karşınıza çeşitli maniler çıkabilir. Şeytan sizinle çalışır, işlerinize karışabilir, aranıza girebilir. Gerekirse askerlerini getirir, yoldan saptırmaya çalışır, ama siz yeter ki dayanın, yoldan çıkmayın, hedefinizden uzaklaşmayın, kaymayın ve sapmayın, Allah’ın ipinden kopmayın. Çünkü herkes bu yolu seçemez ve bu yoldan geçemez. Herkes imanına göre yolunu seçer ve devam eder. Olduğunuz ve seçtiğiniz yol üzere olun ki kurtulasınız. Kurtulunca neticesini de görürsünüz. Allah sizi mükâfatlandırır. Hadi bakalım sonuna kadar kim dayanır…" diyerek sözlerini tamamladı. Bu söz hiç aklımdan hiç gitmedi. Nasıl olabilir? Ne demek sonunda kim kalır? Tabiî ki biz üçümüz ve belki daha da gelenler olacak düşüncesiyle çıkmıştım dersten. O zamanlar ben bu sözün ne anlama geldiğini hiç anlamış değildim. Sonra gördüğüm ve yaşadığım durumlardan sonra bu sözü hatırlayarak ne anlama geldiğini öğrendim. Abdullah Hoca’nın söylediğini doğru buldum, sözüne hak verdim. Bu durumlar ile ilgili olayları ilerideki sayılarda daha ayrıntılı olarak anlatacağım inşallah. Çünkü hikâyesi uzundur.

Bu güzelliklerin yanında güzel olmayan şeyler de oluyordu. Her zaman her yerde olduğu gibi her şey güzel gitmiyordu. Yoğun dersler arasında vize gibi konularda yaşadığımız problemler de mevcuttu. Resmi bir yerde öğrenci kaydımız olmadığından dolayı Mehmet Çelen Hoca’nın kursuna başvurmak zorunda kaldık ve hoca bizim kurtarıcımız oldu. Mehmet Hoca maşallah çok çalışkan bir hocadır. Her zaman yardıma müsait bir hoca idi. Öylece bizi, üçümüzü kendi kursuna TÖMER öğrencisi olarak kaydetti ve İstanbul Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğü tarafından bize bir senelik vize verilmiş oldu. Sonrasında kursun sınavına girdik ve sertifikalarımızı da almıştık.

Tabi her zaman ki yaşadığım çeşitli maceraların biri de Mehmet Çelen’in kursunda oldu. Öğle namazı için ezan okundu ve abdest almak için aşağı indim. Taharet almak istedim ama ibrik bulamadım. Tuvaletin her yerine baktım ama ortada ibrik yok. Bunlar taharet almazlar mı diye düşündüm. Çünkü bazen arkadaşların sabah kalkıp taharet almadan direk abdest aldıklarını görüyordum. Bulamayınca koridoru temizleyen ablaya sordum. Orada var olduğunu söyledi. Ben de yok diyorum. O var olduğunu söylüyor ben de gerçekten yok olduğunu söylüyordum. Bana kızarak beni tuvalet kabinin içine kadar götürdü ve musluğu (kranı) çevirdi ve su aktı. Ben de "Bunu ne güzel yapmışlar böyle." diyerek şaşırdım. Hiç görmemiştim. Abla "bu kız nereden geldi köylü gibi" der gibi bana şaşkın şaşkın bakıyor... Ben de tuvaletin fışkıran suyuna şaşkınlıkla bakıyorum. Beğendim. Öylece ilk fışkıran tuvaleti orada gördüm ve öğrenmiş oldum. Gittim bizim kızlara da yeni keşfimi gösterdim. Bizde de bundan olsa da ülkemdeki Müslümanlar yanlarında şişe taşımasa düşüncesi geldi. İnşallah o zamanlar da gelir.

İki hazinem

Aslında biz çok şanslıydık. İlim almak için sadece dışarı gidip gelmiyorduk. Yanı sıra oturduğumuz yerden de ilim alıyorduk. Hiçbir yere gitmeye gerek kalmaksızın evimizin büyük salonunda kitap defter ve kalem kokusunu alıyorduk. Hatırlıyorum Arapça öğretmek için Mehmet Yağcı Hoca’nın öğrencisi Zeynep Hoca evimize geliyordu. O zamanlar Mehmet Hoca’yı bilmiyordum. Sonraki senelerde Mehmet Hoca’dan Arapça ve Zeynep Hoca’dan da hattı rika dersini almıştım. Zeynep Hoca çok sakin ve güler yüzlü bir hoca. Bu üç öğrenci için niye ben geliyorum, onlar bana gelsin demeksizin canını vererek ders anlatıyordu. Ne kadar fedakârdı. Bununla birlikte evimizde pazartesi günleri Halime Hoca’nın meal dersleri de oluyordu. Pazartesi günü anlatılan meal dersleri bizim için çok verimli ve faydalı oluyordu. Hocanın söylediği her bilgiyi yazarak not alıyorduk. Pazartesi günü derse gelen ablalar da sıcak davranıyorlardı.

Kadriye Abla vardı, bize kendisinin eliyle yaptığı çeşit çeşit reçelleri getirerek pazartesi günleri bize bayram yaptırıyordu. Nurdan Abla ise bize kendi çocuklarına yaptığı köfteden bize de bol bol yaparak buzdolabımıza koyuyordu. Berrin Abla ise sıcak yemekler getirerek ders sonrası karnımızı doyuyordu. Hatice Abla kızı Ayşegül ile birlikte abartarak söylemiyorum ama bir araba dolusu erzak getiriyordu. Allah yolunda canlarıyla ve mallarıyla infak ederek öne çıkan Merih abla ile Mihriye ablalar bize örnek oluyorlardı. Ayşenur Abla eli uzun abla olarak aklımda kaldı. Eli hepimizin üzerinde idi. Sadece biz öğrenciler için değil, Suriye mültecileri için de yardım topluyor ve koşardı. Çok fedakârdı. Adeta üzerimize titriyordu. Bizim İslami ilimler tahsil etmemizden dolayı maddi ve manevi her türlü desteği veriyordu. Eli uzun biliyorsunuzdur gerçek anlamda değil. Peygamber Efendimizin eşi Hz. Sevde’nın (r. a.) eli uzundu. Çünkü o İslam için büyük fedakârlıklarda bulunmuştu. Aslında ismini yazamadığım çok ablalar var. Hepsinin de yeri kalbimizde ayrıdır.

Hiç unutamam, pazartesi günleri derse gelen ablalardan biri Umre’ye gitmişti. Mekke’den getirdiği Kur’an-ı Kerim’i derste bulunan herkese dağıtmıştı. Ve bana da vermişti. Her zamanki gibi başladım ağlamaya. Biliyor musunuz neden ağladım? Çünkü benim ilk Kur’an’ım idi. Öyle bir mutluydum ki. Çok sevinmiştim. Sarıldım Kuran’a sımsıkı ve ağladım. Salondaki herkes bana bakıyor ve şaşırıyor. Benim Kur’an’ım olmadığını ve şimdi kendi Kur’an’ım olduğundan dolayı sevinç ağlaması dedim. Ağladığımı görünce hem pazartesi günü derse gelen hem de bizim kursta bizden üst sınıfta öğrenci olan Halime kardeşim kendi Kur’an kitabını bana uzattı. Hayır, olmaz bu sana verilen hediyedir deyince onların evinde dolapta çok olduğunu söyledi. Aldım ve yine ağlıyorum. Bu sefer niçin ağlıyorum biliyor musunuz? O Kur’an-ı Kerim’i aileme götürecektim. Çünkü evimde Kur’an yoktu. Bu sebeple hüngür hüngür ağlıyordum. Aslında sadece benim evimde değil akrabalarımın çoğunda yoktu. İnşallah onların da evine Kur’an götüreceğim. Bunun gibi çeşitli mutluluklarıma sebep olan başta Halime Hoca, Vahap Hoca ve Hayrettin Hoca olmak üzere bu ablaların da bizim ilim alma yolumuza büyük katkıları bulunmaktadır. Çünkü Türk halkı bana birlik ve beraberliği, cömert ve merhamet etmeyi, yardımlaşmayı ve infak etmeyi, bunlardan en önemlisi Türk halkı bana İslam’ı öğretti.

Ders sonrası ablalar dağıldı. Ben ise kucağımda hazinem -iki tane Kur’an’ımla- mutlu mutlu odama girdim ve Rabbime şükür ederek namazımı kıldım. Böylece Allah tarafından hediyeler verilmeye başladı ve halen devam etmektedir. Alhamdulillah. Ne kadar şükretsem az.

Gelecek sayımızda yazacağım yazıda beğenip beğenmeyecekleriniz olabilir ama ben sadece dış gözden nasıldır onu anlatacağım. Neyi anlatacağım onu artık ileride öğreneceksiniz. Selametle kalın…

Devamı bir sonraki sayımızda…

İSLAM’A KAVUŞMA – 11

Hayal hayatın ümididir. Hayal kurmak çeşitli faaliyetlere sebep olabilmektedir. Bazen de insanoğlunu ayakta tutabilenlerden biridir hayal! Çünkü onun üzerine hedef koyar ve ona göre ilerler.

Ya Allah! Kim düşündü ben bu yolu seçeceğim diye… Ama şimdi İslam benim hayalim, Kuran aşkım, başörtüm ise sevgim oldu. Hayatta aklıma gelmeyen şeyler şimdi gerçek oldu.

Ya Allah! Senin katında sahih olan ilmi öğrenmemizi nasip et.

Ayaklarımızı İslam dini üzere sabit tut ve kaydırma, doğru yola ilet. Âmin!

Hayaller gerçekleşince…

Simit diye sokakta bağıran adamın sesiyle uyandık. Maşallah, Türk sofrası, kahvaltı ve genel olarak yemek konusunda çok zengindir. Bu kadar çeşit yemeği hiçbir yerde görmedim, duymadım ve yemedim. Bu zengin sabah sofrasında kahvaltı yaptıktan sonra odaya geçerek kursa gitmek için hazırlanmaya başladık. Kalbim gittikçe hızlı atmaya başladı. Çünkü bugün -11 Ekim- Meiramgül ve benim için çok önemli bir gündür. Hayallerimizin gerçekleşeceği bir gündür. Örtüye kavuşma günüdür. Bugün özlemini çektiğimiz başörtüye erişecektik. Çok heyecanlıydık.

Bu arada kapanmak için hiç uygun kıyafetim yoktu. Sonunda bana bir şeyler bulduk. Benim nasıl başörtü taktığımı görseniz şaşırırsınız. Bonem kaşlarımı bile kapatıyordu. Başörtümü ise çok düşük taktığımdan etrafı zor görüyordum. Şimdi düşünüyorum nasıl takmışım öyle çirkin. Çevremdeki insanların uyarması beni etkilemiyordu. Çünkü ben kendi halimle mutluydum. Hatta başörtüme karıştıklarında, elleriyle düzeltmeye çalıştıklarında nerdeyse kızıyordum. Kimse dokunamazdı. Kimse benim örtüme karışamazdı. Kendimce sevgili başörtümü koruyordum. İlk başta deli gibi evin içinde bile başörtüyü çıkarmıyordum. Evin içini bırakın, uyuduğumda bile kapalı yatıyordum. Evde kızlar “Deli olma, yatarken biraz kafan dinlensin, çıkar.” diyerek uyarıyordu. Kim ne derse desin çıkarmıyordum. Resmen başörtü hastası idim. Daha ayrıntılı olarak başörtü hakkında yazdığım yazıyı Genç Öncüler dergisinin --- sayısından okuyabilirsiniz. (sizin sitenin arama motoru olmaması büyük bir eksik. Arşivden bulmak zaman kaybı. Sizden rica dosyaların içinden tarasanız ve bulabilseniz dergi sayısını yazarsanız sevinirim. Başörtüm benim her şeyim galiba yanlış hatırlamıyorsam adını)

Hadi bismillah, sokağa ilk defa kapalı olarak çıkıyorum. Dışarı çıkınca sanki herkes bana bakıyor gibi geldi. Zaten kendimi titremekten zor tutuyorum. Konuşunca bile fark ediliyordu heyecanım. Ama bir taraftan güzel bir his var. Allah’ın tarafından korunduğuma dair bir inanç var. Sanki etraftakiler bana değişik bakıyordu. Belki bana öyle geliyordu. Bu yüzden her türlü bakışları geçiyordum ve önemsemiyordum. Zeynep Abla’nın bir sözünü hiç unutmam: "İnsanların değil Allah’ın bakışı önemlidir. Her şeyde Allah’ın otoritesini göz önünde bulundur. Örneğin kıyafet alacağın zaman Allah’ın razı olacağı bir elbise mi?", diye kendime hesap yapmamı söylemişti.

Bu arada gideceğimiz kurs Çağlayan’daydı. Yolumuz uzun. Yolda gördüğüm her başörtü takan ablalara selam veriyordum. Bazıları cevap verirdi, bazıları ise de tuhaf bakarak cevap vermezlerdi. İlk başlarda her gördüğüme selam veriyordum. Ama sonunda yoruldum. Sayı çok olunca hepsine selam vermek zormuş. Fakat zevkliydi.

Kazakistan’da kapalı olmak bambaşkadır. Kızlar birbirlerini görünce mutlaka selam verirler. Tek tük oldukları için nerdeyse onları kutsal görürler. Kıymeti çoktur. Kapalı olan kıza saygı gösterirler ve asla kötülük yapmazlar. Özellikle ahlak konusuna değinmek isterim. Türkiye’de erkeklerin metrobüsteki izdihamdan dolayı kapalı bir kız olmasına rağmen ahlaksızca davranışlayla kızları taciz etmeleri, incitmeleri, karşı karşıya kaldığımız veya gördüğümüz en kaba en kötü davranışlardan olmuştur. Meiramgül ile yaşadığımız böyle durumlardan dolayı neredeyse haftalarca kendimize gelememiştik.

Şu bu derken kursumuza geldik. "İLEMER" kursu benim duamın karşılığıydı. Allah’tan ilim istedim. İslami ilimlerle tanışmak istedim. Öğrendiklerime yaşamak istedim. Hayatmı değiştirmek istedim. Allah beni bu mübarek kursa gönderdi. Çok kıymetli hocalarla karşılaştım. En güzel ve mutlu günlerim bu kursun içerisinde geçti. Bu kursta bana İslam’ı öğreten ve davranışlarıyla örnek olan hocalarım vardı. Hepsine benimle birebir ilgilendikleri için minnettarım. Allah hepsinden razı olsun.

Kursun kapısının önündeydik. Zili çaldık. Bizi kapıda karşılayan Saliha Hoca idi. Kursun annesi gibidir. Çocuklarını kapıyı açarak içeri alır. Ders bitince kapıda “Selametle!” diyerek uğurlar. Saliha Hoca bize hadis dersi veriyordu. Kursa gittiğimizde günün başında ve sonunda gördüğümüz hoca Saliha Hoca oluyordu. Ayakkabılarımızı çıkartarak merdivenle ikinci katta hocaların bulunduğu odaya çıktık. Nevriye Hoca bize sarıldı, güler yüzle hoş karşıladı. Nahiv dersini veriyordu. Çok yumuşak huylu, düzenli ve sevimli bir hocadır. Dersimizin ilk günüydü. İlim yolculuğumuzun ilk günü. Nevriye Hoca bizi sınıfa yönlendirdi. Bir kat daha yukarı çıktık ve sınıfımıza geçtik. Kapıyı vurarak izin istedik. Halime Hoca ders anlatıyordu. Biz içeri girince “hoş geldiniz” dedi, kollarını açarak kucağına sardı. Bir anne gibi kucakladı. Hiç unutmam. “Bunlar ne şirin ne tatlı.” diyerek yanaklarımızı sıktı. Halime Hoca’mın hayatı kitap gibidir. Ders anlattığında sormak istediğim soruları sormadan cevap veriyordu. Şaşırıyordum. Ben sormadan nerden bildi kafamdaki soruları! İşte Allah kimin neye ihtiyacı olursa hemen ertelemeden karşılar. Halime Hoca çok aktif bir hocadır. Yoğun ders vermesinden dolayı tatil yapmaz diye düşünüyordum ama zamanı iyi planlıyor ve her yere her şeye yetişiyordu. Bazen ders bittiğinde yokuşu beraber tırmanarak çıkarken biz arkada kalırdık. Hoca önden seslenirdi bize, haydi gençler bu haliniz ne böyle diye. Biz gururlanarak terlesek de zorlansak da pes etmiyorduk. Bize motivasyon veren Halime Hoca her zaman pozitifti. Kısacası en güzel sözlere layıktır.

Çok sürmeden masamıza oturduk. Sınıftaki öğrenciler merakla bize bakıyor, biz ise utanıyorduk. Sınıfta yabancı uyruklu, çekik gözlü iki kız idik. Yabancı ve hiç bilmdiğimiz bir ülkeye gelmiştik. Zeynep Abla bizi sınıfta bıraktı ama o çıkarken ilkokula yeni başlayan miniklerin annelerine, ağlayarak anne beni bırakma dedikleri gibi, beni bırakma diyesim geldi. Çünkü ilk tanıdığım ve alıştığım abla Zeynep Abla idi. Bizimle tanıştığında evli değildi. Şimdi ise Ayhan Abi ile evli, İbrahim ve Hacer isimde iki evladı var hatta üçüncüsü geliyor inşallah. Ayhan Abi benim için ensar babadır. Ensar babamın "Allah var problem yok." diyen bir sloganı var. Bu slogandan hareketle problemler, sorunlar çözülüyordu. Kendi evini Allah yolunda vakfeden Ayhan Abi sahabelerden Erkam bin ebil Erkam’ı hatırlatıyor. Genç olmasına rağmen hayatı dolu geçen ensar babam kendi tecrübelerini bizimle zaman zaman paylaşıyordu.

Zeynep Abla bizi Halime Hoca’ya teslim etti ve çıktı. Sınıftaki arkadaşlarla tanışma faslından sonra bütün bu isimleri nasıl ezberleyeceğim, hangisinin Büşra hangisinin Merve olduğunu nasıl ayırt edeceğim hepsi bir birine yüz şekil olarak benzer diyerek kafam karışıyordu. Hoca derse devam etti ve Bakara suresinin meal defterini dağıttı. Elime dergi boyutundaki bu meal defteri alarak açtığımda içi Arapça idi. Hoca Bakara suresini anlatarak bana baktı ve “Oku!” dedi. Ben, “Okumayı bilmiyorum.” dedim. “Kuran okumayı bilmiyor musun?” dedi. “Yok.” dedim. “Namaz surelerini nasıl ezberledin?” diye sorunca “Kiril alfabesiyle ezberledim.” dedim. Tamam diyerek Miray Hoca’yı çağırdı ve bana Arapça alfabeyi öğretmesi için ona talimat verdi. Dersimize devam ederek Meiramgül’e sordu ve o Kuran okumayı bildiği için okumasını istedi. Böylece ilk dersimizi tamamladık. Derse ara verince kızlar yanımıza gelerek peşpeşe sorular sormaya başladılar. Birinin sorusu bitiyor, diğerininki başlıyordu. Tek başımıza geldiğimizi öğrenince bayağı şaşırdılar. İlk başta ne var bunda gibi bakıyordum. Zaman geçince anladım neden şaşırdıklarını. Türkler, kızlarını bırak başka ülkeye, başka şehre bile zar zor gönderiyorlar. Hatta aynı şehirde oturan amcalarının, dayılarının evinde yatılı kalmamalarına izin vermeyenlerin olduğunu öğrendik. Kursa gelenin çoğunu ya baba ya ağabeyleri kendileri kursa kadar getiriyor ve ders sonrası alıyorlardı. Kızlarla konuşunca hem onların hem de bizim şaşırdığımız çok şeyin var olduğunu gördük. Onlara normal gelen bize değişik geliyordu ya da bunun tam tersi oluyordu.

Dönüşte çantamız kitap dolu. Halime Hoca derste kullanacağımız tüm kitapları ücret almadan bize hediye etti. Kursu, hocalarımızı ve sınıf arkadaşlarımızı sevdik. Zaman geçince kursun kurallarına yani disipline uymaya başladık. İlk başta yapmamız gereken görevleri yaptırtmıyorlardı. Alıştığımızda diğer öğrenciler gibi kursun bir parçası olduk.

Ertesi günü Araştırma ve Kültür Vakfı’na, Vahap Hoca’nın yanına gittik. Vahap Hoca vakfın kurucularındandı. Hoca bizi henüz kapalı olarak görmemişti. Onun için bir sürpriz olacaktı. Vakfa geldiğimizde Cevat Hoca bizi gördü, ancak selam vermeden yanımızdan geçti. Sonra Cevat Hoca’yı durdurarak havaalanında karşıladığı Kazak kızlar olduğumuzu söyleyince şaşırdı ve “Örtünüz hayırlı olsun.” dedi. Vahap Hoca’nın odasına gelince bize baktı ve tanıdı. “Maşallah kızlarım ne güzel olmuş, güzel yakışmış.” diyerek gözlerinden yaşlar geldi.

Meiramgül ile beni odasında bırakarak Zeynep Abla’yı başka bir odaya götürdü. Bir süre sonra beraber döndüler. Ancak ikisininde yüzünde tebessüm vardı. Bu odadan çıkışın sebebini ve tebessümün nedenini aylar sonra öğrenecektim.

Vahap Hoca, Zeynep Abla’ya biraz sitem etmiş. “Bu kızlara hemen örtüden bahsetmeyin, hemen örtünmelerini söylemeyin. Öncelikle İslam’ı sevdirelim. Örtünmeye kendileri karar versinler. Bizi hemen örtünün içerisine soktular demesinler.” diye tenbih etmiş. Bizim örtüden korkacağımızı, ürkeceğimizi düşünerek bu örtünme konusunun zamana bırakılmasını söylemiş. Zeynep Abla kendisinin baskı yapmadığını, bizlerin kendi isteğimizle örtünme talebinde buluduğumuzu anlatmış. Vahap Hoca’nın odaya girerken yüzündeki tebessümün sebebi buymuş.

Vahap Hoca nereden bilsin ki başörtüsü benim Kazakistan’da ulaşamadığım sevgilimdi. Özlemini yıllarca çektiğim aşkımdı. Türkiye’de aşkıma kavuşmuştum. Onsuz yapamazdım. Kalbimin ve gönlümün sızısını dindirecektim. Öyle de oldu! Başörtümü ve tesettür kıyafetlerimi Türkiye’ye gelince kendi isteğimle tercih ettim. Çok mutluydum.

Vahap Hoca çok duygusaldır. İslami bir konuda sürpriz bir şey anlatınca sevincinden hemen ağlayıveriyor. Benim İslami değişimim boyunca karşılaştığım veya anlattığım pek çok olayda sevinç ve mutluluktan gözlerinden yaşlar gelmiştir. Aynı zamanda çok ince düşüncelidir. Kimsenin aklına gelmeyen şeylere dikkat eder, özen gösterir. Bizim üzerimize de hep titizlik göstermiştir. Hala da öyledir.

Öğle yemeği vakti gelince bizi Fatih’teki Saray Muhallebicisi’ne götürdü. Oradan çıkınca kendisi Vakfa doğru gitti. Biz ise Elif Abla ile elbise bakmaya caddeye çıktık. Elif Abla Vahap Hoca’nın kızı ve vakıftaki kızların ablasıdır. Elif Abla çok saygılı ve sevimliydi. Bize hangi kıyafetleri almamızın daha uygun olacağı konusunda yardım etti.

Kapandığım için öncelikle ben, sonra çevremde beni tanıyan herkes mutluydu. Ancak beni endişelendiren bir mesele vardı. Anne babamın kapandığımdan haberleri yoktu. Onlara söyleyemedim. İçimde bir korku vardı. İzin verirler miydi? Zaten Kazakistan’da iken durum belliydi. Ne diyeceğim? Bilmiyorum. O zaman akıllı telefonun olmaması benim için bir avantajdı. İnternet de şimdiki gibi yaygın değildi. Oturduğumuz evde internet yoktu. WhatsApp gibi iletişim programları daha gelmemişti. O yüzden görüntülü olarak beni görme şansları yoktu, görmemişlerdi.

İşte hayat böyledir. Bazen gerçekleri söyleyemiyorsun. Gizli kalıyor. Kızacak diye saklıyorsun. Ama sır nereye kadardır? Yakınlarımın, ailemin gözünde üniversite okuyordum, gerçekte ise kursa gidiyor, Kur’an öğreniyordum ve başörtü takmıştım. Bunları onlara nasıl anlatabilirdim. Hem de İslam’dan pek fazla bilgisi olmayan anne babama. Eeeeeh anneciğim babacığım inşallah bir gün gerçekleri öğrenince beni affeder ve anlarsınız diye ümit ediyorum.

Türkiye’ye gelişimden sonra bir sene boyunca neler oldu, benim için ilginç durumlar, beni ağlatan ve güldüren anlarım nasıldı, derginin gelecek sayısında okuyabilirsiniz.

Devamı bir sonraki sayımızda…

İSLAM’A KAVUŞMA – 10

"Şüphesiz ki iman edenlere, Allah yolunda hicret edip cihad edenlere gelince, işte onlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir." (Bakara, 218.)

Toleuzhan GALİYEVA

Vakit hicret vaktidir

Evet, günlerden salı, 9 Ekim 2012. Hayatımdaki önemli tarihlerden biri... Hayatımı değiştiren yolun başlangıcı, benim hicret yoluna çıkışımın adı... Allah’ın, Kur’an’da Enfal suresinin 72. ayetinde belirttiği gibi: "İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavme karşı olmadıkça, yardım etmek üzerinize borçtur. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir."

Bu ayette Allah, kendisi için hicret eden muhacirlerden ve bunlara yardım eden ve destek veren Ensar’dan bahsederek, muhacir ve ensar arasındaki bağlılığın ve kardeşliğin nasıl olması gerektiğini, dostluğun seviyesini, önemini ve kıymetini göstermiştir. Allah için her şeyini terk ederek hicret eden muhacir, yardım ve himaye isteyince, ensar kardeşi ayetin emrini hemen yerine getirir, muhacire her türlü desteği verir. Hem muhacir hem ensar Allah’ın tarif ettiği yolu seçince, yaptıkları işlerin Allah’ın rızasını kazanmak olunca, Allah her ikisine de inanılmaz bir şekilde bolluk, kolaylık, rızık verir ve mağfiret eder. Ve ben buna şahsen şahidim. Benim İstanbul’da geçirmiş olduğum hayatımda hiç düşünmediğim, hiç aklıma gelmeyen, hiç tanımadığım, hiçbir yakınlığım olmayan Müslüman kardeşlerimden gördüğüm ensar yakınlığı, ensar kardeşliği, ensar dostluğunu her zaman görmüşümdür. Hayatımın en güzel ve en anlamlı duygularını ensar muhacir ilişkisinde yaşamışımdır. Hatta İstanbul’da ensar babam bile olmuştur. Benden desteklerini esirgemeyen Türkiyeli bir ablamın eşine ensar babam diye bakmışımdır. O abla ve ensar babam da bundan hiç rahatsız olmamışlar, bilakis çok memnun olmuşlardır. Beş yıldır da aynı durum devam etmektedir.

Geçen yazımızda kaldığımız yer, Almatı havaalanı idi. İstanbul’a doğru kutlu sefere yolcuyduk. Arkadaşlarımla birlikte bilmediğim, hiçbir tanıdığım olmayan bir ülkeye, Türkiye’ye yolculuk ediyorduk. Sonradan anlayacaktım ki bu yolculuk benim için bir dönüm noktası olacaktı.

Yolculuk -alhamdulillah- sıkıntısızdı, güzel geçti. Uçakta iken bulutları gördüm. Hayatımda ilk defa böyle yakından bulutları gördüğümde çok değişik hissettim. Allah’ın yarattığı şeyin ne kadar güzel, pamuk gibi olduğuna şahit oldum. Erken kalktığımızdan dolayı uyumak istiyordum; bir taraftan da dışarıdaki manzaraya bakmaktan gözümü alamıyordum ve güzelliği kaçırmak istemiyordum. Öylece bir gözüm kapalı bir gözüm açık İstanbul’a geldik. Birazdan ineceğiz anonsunu duyunca camdan dışarıya baktım. Yer kırmızı ve bordo arası bir renkti. Anlamış değilim. Türkiye kızıl topraklı yer mi, yoksa ormansız dağ mı diyerek düşünmeye başladım. Sanki coğrafyada Türkiye’nin özeli yeşillikti diye hatırlıyorum. Yaklaşınca bakıyorum ki bu kırmızılık evlerin çatısı imiş. Şaşırdım. Hepsi aynı renkli, kırmızı çatı. Çok ilginç geldi bana. Kazkistan’da böyle değil. Genelde çatılar beyazdır. Her ne ise. Uçak indi, park etti ve dışarı çıkıyoruz. Havaalanına otobüsle götürecekler. Uçağın merdivenlerinden inince hafif rüzgâr esti. Deniz kokulu rüzgârdı. Hava sıcak, güneşliydi. İndiğimizde Türk polis görevlileri de bizi hoşgeldiniz diyerek karşıladı. Hoş bir ortama geldiğimi şimdiden hissediyorum. İnsanlar merhametli ve yardımseverdi. İçimden “Galiba burası cennettir.” dedim. Pasaport kontrolünden problem çıkmadan geçtik. Valiz alma kısmına doğru gittik ve epeyce bekledik. O kadar çok beklemişiz ki arada nerdeyse yaklaşık bir hatta iki saat bile geçmiştir. Nihayet bagajlar geldi. Dışarı çıkıyoruz ve ben çok heyecanlıyım. Bizi kim karşılayacak, nasıl insanlar, davranışları ve bize yaklaşımları nasıl olacak, merak içindeyim. Yanımızda bizi Türkiye’ye davet eden Kular arkadaşım vardı. Belki biraz da onun rahatlığı bize güven veriyordu. Gerçi Kular pek çok şey anlatmıştı. Ama yine de tanımadığımız bir ülkeye geldiğimiz için biraz çekingendik.

Derken Kular işte Zeynep Abla diye bir genç kızı gösterdi. Yanında da iki tane bizden epeyce büyük erkek vardı. Yanlarına gittik. Çok samimi ve çok candan, sımsıkı bir hoşgeldiniz kucaklaması ve güler yüz, benim hiç unutamayacağım anlardan birinde gerçekleşiyordu.

Havaalanına bizi karşılamaya gelen ensar kardeşlerimiz: Vahap Hoca, Cevat Hoca ve Zeynep Abla idi. Birbirimizi daha önceden tanımadık ve görüşmedik. Ama gülümseyerek karşılayan Zeynep Abla -şimdiye kadar hala yanımdadır-, öyle samimi ve içten kucakladı ki hiç bırakmadı. O sıcaklığı hiç unutmayacağım. İsimlerini Vahap Hoca ve Cevat Hoca diye duyduğum insanlar karşımdaydı. Çok babacandılar. Her ikisinin de sanki kendi kızlarına kavuşmuş gibi gülen yüzleri ve kibar davranışları beni tamamen şaşırttı. Zeynep Abla öyle bir sarıldı ki, bu sarılma insanın tüm sıkıntısını, derdini ve problemini giderirdi. Öyle bir duygu aldım.

Kapalı olmadığımdan dolayı bizi karşılayan kişiler belki hoş karşılamaz düşüncesiyle uçakta iken çok endişe etmiştim. Çünkü Kular kapalıydı, fakat Meiramgül ve ben kapalı değildik. Ama bize akrabalarımızdan daha çok ilgi göstermişlerdi. Bu ilk tepki bizim için önemliydi. Kalbimizi kırmadan, bizi incitmeden davranışlarıyla örnek oldular.

Havaalanına üç kişi olarak geldiler dönüşte ise altı kişi olarak dönüyoruz. Sayımız iki katı oldu. İnşallah ileride de sayımız çoğalsın. Cevat Hoca, Zeynep Abla ve ben bir arabadayız. Vahap Hoca, Kular ve Meiramgül bir arabada. Yolda Cevat Hoca aynı anda hem ağabeylik hem şoförlük hem de rehberlik yaptı. Yolda anlatılan tarihi yerleri araba camından seyrediyordum. Çok değişik geldi. Mutluyum. Kazakistan’da herkesin tembih ve endişe ettiği korkuyu atlattım. Karşımda dünyanın güzel insanları bulunmaktadır. Kahvaltı yapmak için yolun üzerinde bir yemekhaneye girdik. Arkamızdan Vahap Hocalar da yetişti. Beraber yemek yiyoruz, tanışıyoruz. Onlar bize farklı geliyorlar biz onlara farklı geliyoruz ama bir noktada birleşiyoruz o da İslam’dır. Amacımız, yolumuz, gayemiz, hedeflediğimiz maksatlar aynıdır. Bizi doyuran Allah’a şükür ederek yemeğimizi bitirdik.

Ve yine yoldayız. İkamet edeceğimiz eve doğru gidiyoruz. Bahçelievler, benim sıcak evim, can evim. Beş senedir bu evde yaşamaktayım. İsmini ilk duyduğumda etrafta sadece ağaçlar göreceğim zannettim ama her taraf bina idi. Sonra öğrendim ki önceden burasının evleri bahçeli olduğu için bu ismi takmışlar. Ama yine de Bahçelievler’de insanlar güzeldi, çok yumuşaktı ve birbirlerini düşünüyorlardı. Sakin ve huzurlu bir ortamda yaşamaktaydı. Birbirlerine çok yakın inşa edilen evler beni şaşırttı. Çok yakın değil mi sizce. Penceremi açınca karşıma başka evden bakan kadın ya da erkek çıkıyor. İlk geldiğimde alışamamıştım ama şimdi ise evler arasındaki mesafe gayet normal geliyor. İlk geldiğimden itibaren Türkiye ve halkı beni şimdiye kadar hala şaşırtmaktaydı. Değişik gelen konuları başka sefere anlatacağım.

Şaşıra şaşıra eve de geldik. Vahap Hocalar arabada kaldı. Bizimle yukarı sadece Zeynep Abla çıktı. Sonra “Buyurun, hoş geldiniz.” diyerek tekrar sarıldı. Ve evde her şey olmasına rağmen yine de herhangi bir şeye ihtiyacınız olursa telefon edin, hemen geliriz dedi ve bizi dinlenelim diye yanımızdan ayrıldı. Evin içi çok genişti. Büyük salon, üç misafir odası, mutfak, üç balkon olan evde üç kişi kalacaktık. Kular, Meiramgül ile bana evi gezdirdi. Mevcut olan üç misafir odasına üçümüz yerleştik. Evin içinde ihtiyaç duyulan her şey vardı. Valizimizden eşyalarımızı çıkarıp biraz dinlenelim dedik. Kular uyudu. Yorgun olmamıza rağmen Meiramgül’le benim uykumuz kaçtı. Bir türlü uyuyamıyoruz. İlk defa yurt dışına çıkmış olduğumuzdan dolayı olabilir. Tabi öğlen vaktidir. Dışarıdan gelen sesler bize tuhaf daha doğrusu ilginç geliyordu. Bağıran adamların sözlerini anlamaya çalışıyorduk. Bir türlü çıkaramadık. Şimdi anlıyorum hurdacı, eskici, patates soğan diye bağırıyorlardı. Özellikle sütçüüüüü deyip bağırması değişikti. Özellikle ü’yü bayağı uzatıyordu. Diyordum kendime nedir bunun sattığı? Meğerse sütmüş.

Meiramgül ile benim ilk gün yaşadığımız komik bir olay var. Evin yanındaki camiden bir ses geldi. Ezan okunuyor diye hemen abdestimizi aldık ve namaza durduk. On beş dakika sonra yine camiden bir ses geldi. Şaşkın bir şekilde birbirimize baktık ve dedik ki “Bu ne?” Yoksa burada iki ezan mı okunuyor, maşallah. Biri uyarı diğeri ise çağrı diye yorumlar yapmaya başladık. Sonra ne öğrendik? İlk duyulan ses ezan değil camide cenaze için okunan sela imiş. İkinci kez gelen ses ise ezan sesiymiş. Bir güldük bir güldük ki sormayın. Sonra cahil olduğumuzdan dolayı ağladık. Öyle ki ilk günümde yaşadığım bu durumu hiç unutmam. Sonraları ezan ile selayı ayırt edebilir hale geldim.

Nereden bilelim biz Kazkistan’da her gün ezan duymuyorduk ki. Duyulmuyordu. Ezan okunuyor ama caminin azlığından ve aralarındaki mesafelerin uzaklığından duyma şansımız yoktu. Ama burada duymama şansımız yok diyebilirim. Nerede olursam olayım her yerde ezan sesi duyuyorum. İster evde, ister dışarıda, ister markette, ister okulda, ister kütüphanede, ister iş yerinde, saymakla bitmez. Bir de çok ilginçtir, bizim evin etrafında nerdeyse ondan fazla cami bulunmakta. Sadece bizim tarafta değil neredeyse İstanbul’da her adımda bir cami var. Namazı kaçırmanın mümkünatı yok. Cemaate bile yetişmeye fırsat var. Bir Müslüman bundan daha fazla ne ister. Diyorum ki burası cennettir. Kazakistan’da ise evin etrafında kaç cami olduğunu değil bütün köye bir cami olduğunu söylersem gözlerinize yaş gelir mi? Burası Müslümanlar için bir rahmet ve bereket, bir sözle sevap kazanmaya büyük bir fırsattır.

Cami derken aklıma camiye gelenler geldi. Türkiye’de camileri yaşlılar doldurmakta. Yani benim gördüğüm, hatta sadece ben değil, Kazakistan’dan gelen kim varsa herkes bunu söylemekte. Kazakistan’ın camileri az ama içi gençlerle dolu, yaşlı dede nineyi çok nadir görürsün, bazı camilerde hiç görmezsin. Belki onlar Sovyet’ten kalmış bir etkidir. Şu an en yaşlı imamın yaşı 35 civarında olarak biliyorum. Burada genç yok demiyorum, büyük camilere geliyorlar alhamdulillah. Ben sadece dışarıdan, yani Türk gözüyle değil yabancı birisinin fark ettiği görünüşü genel olarak söylemekteyim. Yoksa kötü amaçla yorumlamadım.

Şu bu derken ilk günümüz geçti. Beraber yediğimiz akşam yemeğinde tanışma faslı oldu. Çünkü Kular’ı çok yakın tanımıyorum, Meiramgül ile daha dün görüştük, tanıştık. Rabbim kardeşliğimizi daim etsin. Sohbet ederek hoş vakit geçirdik. O zaman ne evde ne telefonda internet yoktu. Kazakistan telefon numarasıyla mesaj yazdık sağ salim ulaştık diye. Sonraki günlerimizde anne babamızla özel kart satın alarak dışarıda telefon kulübelerinden görüşüyorduk. Şimdi ise akıllı telefonlarla hem mesaj hem sesli, hem videolu aramalar yapılabiliyor. O gece İstanbul’da serin, hoş bir hava esiyordu, penceremiz açık uykuya daldık…

İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, Allah katında en büyük dereceye sahiptirler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır. (Tevbe / 20.)

Allah bu ayette zikredilen dereceye ulaşmamıza nasip etsin inşallah. 11 Eylül, Meiramgül ve benim için neden önemli bir gün oldu, Cevat Hoca niçin bizi görünce selam vermedi, İslam ilimleri öğreneceğimiz kursta kim bizi karşıladı, gelecek sayıda konuşuruz.

Devamı bir sonraki sayımızda…

İSLAM’A KAVUŞMA – 9

ALLAH, dağa göre kar,

Güle göre diken

Güce göre yük

İmana göre imtihan verirmiş…

Toleuzhan GALİYEVA

İmanla imtihan

Gece boyunca kime ne söyleyeceğimi iyice düşündüm ve ertesi günü, yani sabah her zamanki gibi iş yerime gittim. Patron gelince gün boyunca yapılması gereken programları eline almadan önce hemen ona haber vermek üzere odasına izin isteyerek girdim. Ve…

“Ömer Bey, ben Türkiye’ye gidiyorum.” dedim.

Şaşırdı.

Hayırdır. Gezmeye mi?

Gezmeye değil, Ömer bey, ben okumaya gidiyorum.

– Üniversite mi kazandın?

– Hayır.

– Peki, o zaman niye oraya gidiyorsun?

Türkiye’de İslam ilimleri ile ilgili eğitim almak istediğim konusunu açtım ve sonrası uzun uzun konuştuk. Bana, "Kime? Nereye? Nasıl gideceksin?" gibi merak ve şaşırma duygusuyla sorduğu soruların hiçbirine cevap veremedim. Çünkü gerçekten ben de nereye gideceğimi, kimlerle tanışacağımı, hangi okulda eğitim alacağımı bilmiyordum. Bildiğim ve inandığım tek şey, Allah beni bırakmaz, kötü veya yanlış yere yönlendirmez güvencesiydi. Allah’a olan bu güvenimin yanında, Türkiye’de tanıdığım sadece Kular arkadaşım vardı. Tek kişi olsa bile ona güveniyordum. Öyle güveniyordum ki Türkiye’de bana kötü bir şey olacağı endişesini taşımıyordum.

Öyle bir durum şimdi olursa eğer… Belki bin soru sormuş olurdum. Zaten hadis var biliyorsunuz: "Müslüman; elinden ve dilinden başkalarına zarar gelmeyen kimsedir." Ama o zaman böyle bir hadisin olduğunu nereden bilebilirdim. Dolayısıyla patron, benim yarım yamalak İslam’ı bildiğimi ve İslam konusunda çok eksiklerimin olduğunu bildiği için yanlış ve batıl düşüncelere sahip insanlarla karşılaşabileceğimi düşünerek çok korkmuştu. Çünkü bizde gençlerin ruhu aç olduğundan dolayı kim ne derse ona uyar, onların anlattıklarını benimser ve onların yolunu takip ederek sonunda ya gerçek anlamda İslam’la tanışır, mutlu olur, yada İslam’ı kendi amaçları doğrultusunda istismar ederek, kendi uydurdukları dini anlatan insanlarla karşılaşarak, İslam diye başka şeyler öğrenir ve ilimden istifade edemez. Kafası İslam’la hiç uyuşmayan düşüncelerle dolar, istediği İslami bilgiyi elde edemez. Bu yüzden Ömer bey, benim Türkiye’ye gitmemden endişe etmişti. Ayrıca farkı tarikatlara kul olurum diye gitmemi istemedi. Tekrar düşünerek kararımı duymak istedi. Hatta kendisi, bana, her yaz bir haftalığına Türkiye’de tatil yapmam için beni Türkiye’ye göndereceğine söz verdi. Bu teklif aslında cazibeli gelir her insana. Türkiye’de tatil yapmak, Kazakistan’da pekçok insanın hayalidir. Türkiye’yi görmek, televizyonlarda seyrettiği Türkiye ile ilgili haberler, filmler herkesin merakını artırıyordu. Halk her gün televizyondan Muhteşem Yüzyıl’dan başlayıp Çilek Kokusu’na kadar izlediği dizi filmleri seyrederek Türkiye’ye hayran kalıyorlardı. Gerçeğini görmek isterlerdi. Özellikle Boğaz Köprüsü, Kız Kulesi, Galata Kulesi gibi dizilerde meşhur yerler Kazakistan’da ün yapmakta. İnsanın aklına "Deniz kenarında bir evim olsun da benden mutlu kimse olmaz." tarzındaki cümleler geliyor. Zaten Türkiye cennet gibi bir yer. Allah bilir daha TV’den nereleri gösteriyorlardı.

Ama ablamla kaldığımız evde ne televizyon ne bilgisayar ne de internet vardı. Cahil miydik? Köylü müydük? Ya da ihtiyaçları dışında kalan maaşları biriktirip anne babasına yardım etmek isteyen evlat mıydık?

Ömer Bey, kararımda bir değişiklik olmadan aynı şekilde Türkiye’de ilim öğrenmekte ısrarcı olduğumu görünce benden sadece bir şey talep etti. O talebi yerine getirirsem işten ayrılmama razı olacağını söyledi. Şimdi kendimi övüyormuşum gibi olmasın ama benden, bana benzer bir kız elaman bulmamı istedi. Açıkçası ben de şaşırdım. Ne açıdan, hangi yönden benzesin, isteğini bilmiyorum ki… Bu talep üzerine bütün arkadaşlarımı aklıma getirmeye başladım. Düşüne taşına kime söyleyecektim. Üniversitede beraber okuduğumuz, beraber takıldığımız arkadaşıma söyledim. Tam isabet, o sırada şansıma o da iş arıyordu. İsmi Nargiza. Onunla anlaştık. Nargiza halen (2017) KATIAD’ta çalışmakta. Şimdiki görevi ise derneğin muhasebe işlerini yönetmek.

Patronum çok ince düşünceliydi, endişe ediyordu. “Bu saftirik kız Türkiye’de Müslümanım diyen herkesi iyi bir insan olarak görür ve sonra pişman olur.” kanaatindeydi. “Bunun gözleri İslam ile kör olduğundan hiçbir şey düşünmez ve görmez.” diyerek, bana Türkiye’deki kardeşinin numarasını verdi. (Tabi sonrasında şimdiye kadar hiç aramaya ihtiyaç duymadım.) Bir şey olursa gece gündüz demeden ona haber vermemi söyledi.

Allah işte. Biz bilmeyiz, Allah bilir. O her şeyi isteyenin gönlüne koyandır. Yolu açık edendir.

İlim öğrenme ile ilgili haberi çoğu kimseye anlatmadım ama duyan herkes "Sakın gitme, belki aldatırlar, oralarda ne olacak, kime ve nereye gideceğini bilmiyorsun.” gibi çeşitli korkutucu ifadelerde bulunuyorlardı. Lakin aklımdaki tek şey Allah ve ümidim İslam’ı, Kuran’ı öğrenmek olduğu için bu yorumlar umurumda bile değildi. Normal bir insan bu sözlerden sonra nereye gideceğini kontrol eder. Ben ise anormal birisiyim galiba. Ama bazen kör olmak işe yarıyormuş demek. İşin iyi yanı, hiçbir şey onların söylediği gibi çıkmadı. Kiminle tanışırsam, görüşürsem hepsi çok ama çok iyilerdi. Sözle anlatılmaz, anca yaşanır.

Nargiza görevini hızlı öğreniyordu. Akıllı bir kızdı. İşin vazifelerini göstererek zaman geçiyordu. Hayret. KATİAD’ta çalıştığım süreçte hiç gelmeyen iş teklifleri bu olaydan sonra art arda gelmeye başladı. Yüksek maaşlı iş teklifleri sanki beni bu davadan vazgeçirmek için gelmiş gibi oldu. Aslında bu bir imtihandı. Gerçekten bu davada istekli miyim? Samimi miyim? Yoksa Türkiye’yi görmek, gezmek ve tozmak mıydı amacım? Bu arada Türkiye’yi gezmek derken patronumun teklifleri arasında gezmek, görmek vardı zaten. Hedefim gezmek ise niye zamanı boşuna harcayayım ki, Ömer Bey’in dediği gibi hem Almatı’da iş yapar hem yazın tatile gitme teklifini kabul ederdim ve böylece iş biterdi, halledilirdi. Kârlı bir öneriydi. Hayır. Asla. Gezmek değildi hedefim. Sadece küçük bir şeydi isteğim. İlim öğreneceğim o kadar. Ama nereden bileyim, sonrasında sadece ilim öğrenmek gibi bir hedefin büyük hedeflere dönüşeceğini.

Allah işte. Biz bilmeyiz Allah bilir. O herşeyi isteyenin gönlüne koyandır. Yolu açık edendir.

Şeytanın askerleri saldırıya geçmişlerdi. Ordular halinde üzerime geliyorlardı. Derslerine iyi çalışmışlardı. Amaçladıkları maksattan hiç pes etmek istemediler. Ama ben de boş durmuyordum, dayanmaya ve güçlü olmaya çalışıyordum. Allah’a söz vermiştim. İslam dinini öğrenecektim ve yaşayacaktım. Dayanmak zor. Yüksek maaş almak herkesin hayalidir. Kim istemez ve sevmez parayı. Hele hele bizim gibi ülkelerde. Bizim gibi ülkelerde derken Rus sömürgesinden çıkan ülkelerin çoğunda demek istiyorum. Hepsinde düşük maaş. Başkanlar, bakanlar gibi devlet memurları hariç tabi.

Muhammed Hamidullah boşuna dememiş: “Ortaya bir prensip koymak kolaydır, ancak bunun hayata geçirilmesi oldukça zordur.” Yok ya. Teklif edilen bu paraların ne önemi var ki! Cennet bedava mı ki? Tabi burada manevi anlamı kastediyorum. Nefisle savaşmak kolay değilmiş. Bazen o kazanıyor bazen de ben. Nasıl dayanmışsam. Bocalamalar başlamadan, henüz aklım başımdayken, artık Kular’ın çabuk gelip beni götürmesini istiyordum. Yoksa bu vesveseler galip gelecek.

Eski hayata vedaya az kaldı. Çok az...

Sonuç olarak verdiğim son ve net karar: Ailemi, akraba ve arkadaşlarımı, çok sevdiğim işimi bile terk edip daha önce gitmediğim, görmediğim ülkeye, bilmediğim insanlara gitmeyi tercih ettim. Orada ne olacak, ne ile karşılaşacağım, ne yapacağım, kimlerle tanışacağım, bana bu teklifi yapanlar kimlerdi, hiç birini bilmiyordum.

Bir Allah’a tevekkül ettim ve O bana kâfidir. Mumtehine suresinin onuncu ayetinde belirtildiği gibi: “Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir.” Hayat imtihandır. Sabreden kazanandır. Bu dünya sıkıntıları gelir geçer. İnşallah.

Kular nihayet geldi. Evimde misafir ettim, oturduk, sohbet muhabbet ederken bana şöyle bir soru sordu: “Belki de gittiğimiz yerde aç kalabilirsin, parasız pulsuz bir durumda olabilirsin, kaldığımız yeri beğenmeyebilirsin, canın sıkılıp aileni özleyebilirsin, hatta döndüğünde bu alanda iş bulamayabilirsin, peki hala istekli misin ve bunların hepsine dayanmaya hazır mısın?” İçimden şöyle düşündüm: “Yine bu sorular, terbiyesiz şeytan resmen beni caydırmak istiyor.” Şeytana inat olarak her şeye razıyım, yeter ki ilim alayım. Hiçbir şeyin beni ilim öğrenmekten vazgeçiremeyeceğini, anne babam bile olsa hiç kimse beni bu yoldan alıkoymayacağını söyledim ve sarıldık.

Ayrıca benim yolculuk öncesi bir adamla görüşmem gerektiğini söyledi. Görüşeceğim hoca Hayrettin Öztürk idi. Adını soyadını söyleyince Türk sandım. “Türk mü?” dedim “Hayır. Kazak, biz ona Kazakça Kairat Aga diyoruz.” dedi. Öyle, Kairat Aga ile görüşmeye gidince gerçekten Kazak olduğunun farkına vardım. Türkiye’de yaşamasına rağmen Kazakça gayet iyi konuşuyordu. Hayran kaldım. Niye diyorsunuz. Çünkü Kazakistan’da nice Kazaklar vardır ki kendi ana dili olan Kazak dilinde konuşamıyorlar, Rusçayı tercih ediyorlar. Bazıları da kasten Kazakça konuşmak istemezler. İnsanlar farklıdırlar. Hatta bazılarına göre Kazakça konuşursa sanki köylü gibi gelirdi. Tabi şehirde, Kuzey ve Doğu bölgelerde yaygın dil Rusça olunca durum böyleydi. Biz de Abay Kunanbayev’in -Çağdaş Kazak edebiyatının kurucusu- ünlü sözü vardır: "Diğer (yabancı) dillerin hepsini bil (öğren), öz (kendi) diline hürmet göster (onur duy)." Sorun yok Rusça bil, konuş, ama bir zahmet ana dilini de aynı şekilde bil. Bu yüzden Hayrettin Hoca’ya saygılarımı sunuyorum.

Daha sonraları öğrendiğim kadarıyla Hayrettin Hoca’nın ataları yıllar önce Kazakistan’dan Türkiye’ye göç etmişler. Hoca Türkiye’de İlahiyat Fakültesini bitirmiş. Başbakanlık Arşiv Genel Müdürlüğünde uzman olarak çalışmaya başlamış. Rusya’da komünizmin çöküşünden sonra bağımsızlıklarına kavuşan Orta Asya’daki Kazak, Türkmen, Tacik, Kırgız ve Özbeklerin yıllar içerisinde kaybettikleri İslami kimliklerini yeniden elde etmek için çalışmalar yapılıyordu.

Hayrettin Hoca’nın tam on beş sene kesintisiz Kazakistan’da İslami çalışmalarda bulunduğunu, pek çok insanın gönlüne İslam’ı yerleştirdiğini, Kazakça bir İslam ilmihali yazdığını, yetim, fakir, kimsesiz talebelerin elinden tuttuğunu daha sonraları öğrenecektim. Bir yandan da Türkiye’de tanışacağım Vahap Yaman Hoca ile temasa geçerek Kazakistan’dan Türkiye’ye öğrenciler göndererek onların İslamı öğrenmeleri için çalışan birisi olduğunu öğrenecektim.

Hayrettin Hoca da beni Türkiye’ye geldiğimde karşılayan ve halen de benim eğitimimle ilgilenen ve İslami kimliği elde etmem için destekleyen ve kendisinin de hocası olan Vahap Yaman Hoca’nın teşviki ile Türkiye’deki görevinden ayrılmış, atalarının memleketi Kazakistan’a dönmüş, İslami çalışmalara başlamış, Kazakistan’da pek çok talebe yetiştirmiş, çok değerli bir hocaydı. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. 2016 yılının başlarında rahmet-i rahmana kavuştu. Ancak bakın biz hala kendisinden hayırla bahsediyoruz. Yaptığı şeyleri aktarıyoruz. İslam’ı tebliğ etmedeki kararlılığını ve mücadelesini anlatıyoruz.

Hayrettin Hoca’yı ilk gördüğümde beni çok ciddi hatta sert karşıladı. Bize dışı irmik kaplı dondurma (dondurmalı irmik helvası) ısmarladı. Utancımdan hatta korkudan yavaş yiyordum. “Çabuk ye, dondurman eridi.” deyince hızlanmaya başlamıştım. Hayrettin Hoca biraz zaman geçince şakalaşmaya başladı ve baktım ki göründüğü gibi korkunç birisi değilmiş. Hocayı sevmiştim. Bana detaylı bir şekilde anlatmasa da biraz bilgiler verdi. Türk halkını anlattı. Bizim normal olarak gördüğümüz, basit saydığımız bazı şeylerin onlar için ayıp olabileceğini, kültür farkı olduğunu belirtti. Barınma, kurs, ders ve başka konularının, beni karşılayacak olan hocalar tarafından ayrıntılı olarak anlatılacağını söyledi ve ayrıldık.

Rüya ise kimse uyandırmasın. Lütfen!

Yolda giderken düşünüyorum, rüya gibi her şey. Şu an karşılaştığım ve bana anlatılan şeylere inanamıyordum. Rüya ise kimse uyandırmasın. Lütfen. Huzurumu bozmasın. Pembe gözlük takmış gibi mutluyum ben böyle. Alhamdulillah.

Bu arada ben aileme gerçeği söylemedim. Daha doğrusu söyleyemedim. Çünkü beni anlamazlardı. Medyadan sayısızca terör örgütleri gösterilmektedir. Bunlardan ün yapan “Al-Qaeda”, “Taliban” gibilerinin yoluna gideceğimi sanacaklar ve korkacaklardı. Ancak kendim de zaten gideceğim yer hakkında hiç bilgim olmadığı için anlatamazdım. Onların anlamaları için zaman gerektiğini düşünerek söylemeye cesaret edemedim. O yüzden sadece üniversite bursunu kazandım haberiyle yetindim. Fakülteyi de uydurdum. Kendi alanımın devamı diyerek kurtuldum. Ailemin iyi tarafı mı diyeyim, kötü tarafı mı, yoksa bana olan güvenlerinin sonucu mu, benim söylediğimin gerçek olup olmadığına dair kontrol etme ihtiyacını asla duymadılar. Yani benim sözüme inanacaklar o kadar. Evde her hangi bir konuyu hiçbir zaman böyledir şöyledir deyip konuyu uzatmayız. Bir yere gitmek gerekirse “Baba, ben falan yere gidiyorum.” derim ve iş biter. Soru sorulmaz. Şimdi ise ne kadar yanlış bir durum diye düşünüyorum. İslam’da böyle bir şey yok, kızlar babalarına karşı öyle yapmaz. Artık öğrendik. Bu konu derin bir konudur. Her ne ise. İş yerimi hallettim, aileme de söyledim, her şey tamamdır.

Aslında size bir sırımı açayım. Bu yolculuk benim için sadece İslam öğrenmek için değildi. Bu yolculuk kendi hayatımı değiştirmekti. Kendi yolumu bulmaktı. Eski yaptığım günahlar, hatalar, yanlışlardan dönüp yeni bir hayata başlayıp düzelmekti. İsterdim ki geçmişteki olup bitenler silinsin. Kısacası eskiden ne varsa, ne yaşamışsam onu yok etmekti.

Nasıl mı? Her gün Allah’ı anarak kalbime huzur vermek, hip hop, R&B şarkılarını dinlemeyi bırakıp kulaklarımı Kur’an’la doldurmak, gözlerimi çeşitli gereksiz, bakmamamız gereken görüntülerden korumak için gözlerimi kitap okumakla meşgul etmek, ağzımı gıybet ve dedikodu yapmaktan uzaklaştırarak, namazlı niyazlı olanlardan olmaktı. Eski alışkanlıklarımı terk etme isteğimdi. Ülkemden gitme sebeplerden birisi de buydu.

Canım başörtüm. Hayalim. Aşkım başörtüm.

Diğer sebep ise başörtü konusudur. Canım başörtüm. Hayalim, aşkım başörtüm... Dediğim gibi bu gidişle eski ben ile geri dönüşte gelen ben aynı olmamalıydı. Hem iç, hem dış, hem manevi, hem ruhi, hem fiziki... Ne varsa hepsi değişecekti.

Yolculuğa hazırlıklar başladı… Valizimde nerdeyse hiçbir şey yok. Kıyafetlerimin hepsini alayım diyorum ama orada kapanacaksam bu kıyafetlere gerek kalmayacaktı. Orada kapanınca giyecek kıyafetlerimi alayım diyorum o da mevcut değil. Sadece namaz kıyafetim var. Bir de kalem defterlerim var. Ve bir de ben varım o kadar. Eşyalarımı hazırlama faslını bitirdiğimde Hayrettin Hoca aradı. Türkiye’ye bir emanet göndermek istemiş. Yükümün ağır olup olmadığını sordu. Yaklaşık altı ya da yedi kilo tutar deyince tamam dedi ve bir kızın daha bizimle geleceğini söyledi. Toplam olarak üç kız gidecektik. Kular, ben ve yeni arkadaş, Meiramgül.

Sabah yola çıkacağız. Uçağımız altıda. Hayrettin Hoca geç kalmamamızı tembih etti. Gece üç gibi havaalanına gitmeliyiz. Ablam uğurlayacak beni. Uyumam lazım ama uyuyamıyorum. Geceleyin sanki gündüz gibi geldi, hiç ama hiç uykum yok. Alarm çaldı ve vakit geldi. Bu anda benim içimden neler geçtiğini, bu yolculuk ne amaçlı olduğunu, işin gerçeğini ablam bilseydi kalp krizi geçirirdi.

Eski ben ile yeni ben aynı olmamalıydı!

Gece olduğu için yanımızda arkadaşımız da vardı. Havaalanında ablamla vedalaştık. Sonra ikisi gitti. Beklerken Hayrettin Hoca’yı aradım. Yeni arkadaşla görüştük. Tanıştık. Uçağa bindik. İndiğimizde bizi karşılayan kimdi? Türkiye’ye ilk gelişimde neler hissettim? Gelir gelmez ezan ile ilgili yaşadığımız komik hatıramızın ne olduğunu bir sonraki sayfamızda yayınlayacağız, inşallah.

“İslam, hidayete ermeden önceki bütün günah ve suçları silip götürür. Ve böylece yeni bir hayat başlar.” diyen Muhammed Hamidullah’ın sözüyle bitiriyor ve sizi Allah’a emanet ediyorum.

Devamı bir sonraki sayımızda …

İSLAM’A KAVUŞMA – 8

Yüce Allah buyuruyor: “Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da davetime icabet ve bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki, doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara: 186).

Allah, Kur'an'da kullarına şah damarından daha yakın olduğunu belirtiyor. Bu demek oluyor ki Allah, senin nefsinden sana daha yakındır. Kulu dua ettiğinde yüce Allah duyar ve samimi duayı kabul eder. Duanızda ısrarcı olun.

Benim ilerideki hayatımın değişmesine vesile olan “DUA” olduğu için bu sayıdaki yazıda yer alan ilk satırda dua ile ilgili ayeti yazmayı arzu ettim. Öyleyse tüm Müslümanlar, hem kendimiz hem de Peygamber Efendimizin ümmeti için duada bulunalım. Allah bizi doğru yola, hak olan yola iletsin. İnşallah. Amin.

Dualar göğe yükselince…

İş yerim KATİAD’ta iken dua ettiğim –ki şöyle dua etmiştim: Bir gün namazdayken Allaha dua ettim. Bu iş benim için hayırlıysa devam edeyim, değilse ayrılayım- günden sonra telefonuma Türkiye’den bir çağrı geldi. Baktım ve düşündüm: "Kimdir beni arayan?" Açıkçası şaşırdım. Çünkü Türkiye’yi aradığımızda her zaman ofis numarasından arıyorduk, kimse benim Kazakistan cep telefonu numaramı bilmezdi. Her ne ise. Telefonu açınca Kazakça selam verdi ve hâl hatıramı sordu. Sesinden kim olduğunu hâla çıkaramamıştım. Sonra "Ben, Kular." deyince çok sevindim.

Aslında biliyor musunuz, bu aramanın benim için ne kadar önemli olduğunu? O telefonun beni nerelere kadar götüreceğini ve nasıl durumlarla karşılaşacağımı, hayatımda nelerin değişeceğini bilmiyordum. O çağrı benim için çok kıymetli ve değerliydi. Çünkü benim hayatımı değiştirecekti. Benim için yeni kapılar açılacaktı. Bana en güzel eğitim teklifi sunulacaktı. Hayal ettiğim ve öğrenmek için yanıp tutuştuğum İslami eğitim teklif ediliyordu. Gelen telefon benim için hayır ve bereket, huzur ve mutluluk getiren çağrı idi. Benim İslamı öğrenip davaya hizmetim için açılan bir yoldu.

Kazakistan’da yirmi milyona yakın insan yaşıyor. Sonraları öğrenecektim ki Allah, içimdeki İslamı öğrenme ve yaşama tutkusundan dolayı beni ödüllendirecekti. Ben böyle düşünüyorum. Milyonlarca insan arasından beni seçip bu davaya davet eden Allah’a hamdolsun. Hem dünya hem ahretim için fazileti ve derecesi yüksek olan İslami ilimleri öğrenmeme fırsat verdiği için Allah’a şükürler olsun.

"Allah katında değerinin ne olduğunu bilmek istersen, seni nasıl bir işte bulundurup neyle meşgul ettiğine bak." derler.

İşte, beni bekleyen görev çok zordu ama görevlerin en güzeli idi. Öncülerden olmanın zahmeti çok ama mükafatı da o kadar değerli idi. Beni bu haberle sevindirmek için arayan Kular kardeşime halen de dua ediyorum. Rabbim onu ve tüm Müslümanları hak yoldan ayırmasın.

Kular arkadaşımla biz üniversitede son sınıftayken tanıştık. Onunla aynı üniversitede okuduk fakat farklı bölümlerdeydik. Ben Filoloji, Kular ise Kimya bölümünde okuyordu. Aslında üniversitemiz aynı olsa da okuduğumuz bina farklıydı. Yani ben onunla üniversitede hiç karşılaşmamıştım. Ancak kaldığımız yurtta tanışabilirdim. Öyle de oldu. Kular benim yurttaki oda arkadaşımın hemşehrisiydi.

Son sınıftaydık. İki ya üç ay sonra diplomamızı alacaktık. Herkes geleceğine dair çeşitli planlar yapmaktaydı. Kular Türkiye’ye gideceği için Türkçe öğrenmek istemiş. Bu durumu öğrenen benim oda arkadaşım beni ona anlatmış. Öylece Kular odaya benimle tanışmaya geldi. Kapıyı açınca önümde kapalı bir kız gördüm. İşte o Kular idi. Onunla biraz sohbet ettikten sonra bana ücretli ders vermemi rica etti. Ona sevine sevine yardım edeceğimi ama onun kimliğinden, duruşundan, yani başörtülü olduğundan dolayı ücret almayacağımı söyleyince gülümsedi. Zaten başörtülü kızların hepsini seviyordum. Çünkü başörtüsü takmak kendi hayalim idi.

Öylece Kular ile Türkçe derslerimize başladık. Ders sırasında birbirimizi yakından tanımaya çalıştık. O benim namaz kıldığımı, başörtüsü takamadığım için üzüldüğümü biliyordu. Ben de aynı şekilde Kular’ı tanımaya çalıştım. Kendisini anlatmaya başlayınca ağlamak istedim. Ama ağlamadım. Çünkü o kendisini anlatınca kendisine acınmasını istemediğini belirtti. Çok hırslı ve sert gibi gözüken ama kalben yumuşak bir kızdı. Yaşadığı hikayelerden dolayı böyle sert duruşu tercih ettiğini anladım. Eski hatıralarından olsa gerek diye düşündüm. “Yazık”, “zavallı” kelimelerini duymak istemediğindendir büyük ihtimalle. Sadece Kular değil kimse istemez bu sözleri duymayı.

Kazakistan’daki ekonomik zorluklar nedeniyle, yani açlık sebebiyle Çin’e göç edenler vardı zamanında. Daha sonraları Kazakistan’ın durumu iyileşince Çin’e göç eden bazı Kazaklar vatana dönüş yapmışlardı. Doğru hatırlarsam Kular ve ailesi Çin göçmenlerindendir. Onlar üç kardeşler. Ablası ve abisi var. Çin’den göç ederek Güney Kazakistan’a yerleştikleri zaman her üçü de küçük yaşlarda idi. Taraz eyaletindeki Shu (Şu) köyünde evleri oldu. Fakat zor günler geçirdiler. Kular, göç ve ailesinin ekonomik durumu sebebiyle okula geç gitti. Bizimle beraber mezun olurken kendi akranları iki sene önce mezun olmuşlardı. Bir ayakkabıyı kardeşler arasında sırayla giyerek okula giderlermiş. Yırtılan ayakkabıyı babası diker, kullanmaya devam ederlermiş. Sadece ayakkabı değil. Okul için lazım olan çanta gibi ihtiyaçlarını da böyle gideriyorlarmış. Anne ve babalarına yardım edelim diye evin yanından geçen demir yollarından geçen tren istasyonda durunca, kardeşler koşarak trendeki yolculara çekirdek, bisküvi ve sakız gibi ufak tefek şeyleri satarak günlerini geçiriyorlarmış. Annesi ve babası tarlada pamuk toplayarak para kazanmışlar. O zamanlarda gerçekten göç eden Kazaklar için hayat zordu. Sadece göçmenler için değil genel olarak yerel Kazaklara da hayat kolay değildi...

Zaman geçiyor ve kardeşler büyüyor. Durumları düzeliyor. Abla ve abisi evlenip aile kuruyor. Kendisi ise üniversite kazanıyor. Kular çok çalışkan bir kız. Gerçekten zeki birisi. Kimya bölümünde sınıfında da başarılı öğrencilerin arasındaydı. Ayrıca Güney Kazakistan’dan olduğu için dine yakındı. Hatta başörtü takma konusunda ailesinden sıkıntı çekmemişti. İlk yazımda anlattığım gibi yaşanılan bölge çok önemli. Kular ile Türkçe derslerimiz çok uzun sürmedi ama Türklerle anlaşabilecek durumda idi. Onunla vedalaştık ve ondan sonra Kular’ı hiç görmedim.

Bu yazıda Kular kardeşime yer ayırmamın sebebi; onun bana vesile olması. Biliyorum, kalbime İslam sevgisini koyan, İslam’ı öğrenmem için yollar açan, önümdeki engelleri kaldıran, cumartesi balıklarını terk etmemi sağlayan, beni hiç tanımadığım Türkiye’ye gönderen Allah’tır, ama vesile olan Kular’dır. Allah ondan razı olsun. Hayatımın sonuna kadar ona teşekkür ve duada bulunacağım inşallah.

Üniversiteden mezun olunca (2010 senesi) herkes kendi yoluna gitti. Ben KATİAD’ta çalışacaktım. Kular ise İstanbul’da İslami eğitim alacaktı. İşte böyle yolumuz ayrıldı.

Türkiye’den Gelen Işık...

Kular’ı görmeyeli, onunla konuşmayalı iki sene oldu. Telefonla görüşürken beraber geçirdiğimiz günleri andık. Hatta hatırlıyorum, ben mezuniyet törenine özel, açık saçık, kısa bir elbise almıştım. Bu elbiseyi giyeceğim diye hazırlanmıştım. Astağfirullah. Ama Kular ile çok vakit geçirince mezuniyet günü fikrimi 360 derece değiştirdim. Törene giderken Kular bana dolabından bir uzun etek ve uzun kollu bir gömlek verdi. Onu giyerek törene gittim. Herkes bana baktı ve şaşırdı. Çünkü tüm arkadaşlarım o kısa elbiseyi görmüşler ve beğenmişlerdi. Hatta bana çok yakıştığını söylemişlerdi. Grup arkadaşlarımla beraber mezuniyet törenine gidecek, oradan da mezuniyetimizi kutlamak için gezmeye gidecektik. Kısa elbiseyi giymediğim gibi, kutlamaya da gitmedim. Gideceğimiz yerde içki ve İslam’a uygun olmayan davranışlara rastlardım. Ama çok şükür mezuniyetimi Kular’la parkta dondurma yiyerek kutladım.

Telefonla konuşarak bütün bunları hatırladıktan sonra Kular bana bundan daha önemli bir şey söyledi. Dedi ki: " Kuran’ı okumayı ve anlamayı ister miydin?" Dünyanın en güzel teklifi idi benim için. Sonra bir anda dondum kaldım. Ne dediğini idrak etmeye çalıştım. Anlayınca gözlerimden kendiliğinden yaşlar akmaya başladı. “Allah’ım ne çabuk icabet ettin duama. Bu kadar hızlı ve geciktirmeden cevap veriyorsun. Ya Rabb! Ol diyorsun oluveriyor. Ağlamaya haksız mıyım?”

Arada biraz sessiz kalınca tekrar sordu. Ben hemen duyurayım diye sesli bir şekilde "Evet, evet, evet" diye bağırdım; "Tamam, sakin sakin, anladım." dedi ve güldü. Detayları Kazakistan’a gelince anlatacağını söyledi ve kapattı.

Ben ise büyük bir şaşkınlık içerisindeydim. Acaba rüya mı görüyordum. Ben İslamı öğrenmek, kapanmak, Müslümanca yaşamak istiyordum. Telefonda bana bu teklif ediliyordu. Hem de Türkiye’de!

Şaşkınlığımdam dolayı bir bilgisayara bakıyorum, bir telefonuma bakıyorum. Rüya mı gerçek mi diye son aramaları kontrol ediyorum. Konuşma gerçekti. Kular’la konuşmuştum. Teklif ise çok arzu ettiğim şeydi. Hemen Allah’ı hatırladım. O’na yöneldim. Allah’ım, ne çabuk duamı kabul ettin. Ya Rabb! Senin şanın pek yücedir.

Neye sevineceğimi neye ağlayacağımı bilmiyorum. O kadar mutluyum ki. Gerçek olduğuna bir türlü inanamıyorum. Nihayet Kuran’ı okumayı ve anlamayı öğreneceğim. Allah’ı daha yakın tanıma, Kuran’ı öğrenme ve başörtü takma gibi hayallerim gerçekleşecek inşallah diyerek Rabbime şükür edip ve gözyaşlarımı silerek işime devam ettim.

Kızaran gözlerimi görüp ağladığımı fark eden KATİAD’ın basın ve enformasyon bölüm müdürü Venera Hanım ağlamamın nedenini sorunca ona baştan sona kadar hepsini anlattım. İlk başta anlatmak istemedim ama sonra az önce aldığım haberi de içimde tutamadım. Birisiyle bu sevincimi paylaşmalıydım yoksa patlardım mutluluktan. Venera Hanım verdiğim habere pek karşı gelmedi, olumlu tepki gösterdi ama dikkatli olmam için tavsiyelerde bulundu. Kendisi Konya’da eğitim almıştı zamanında. Müslümanların hepsinin iyi niyetli olmadığını söyleyerek tembih etti. Hatta bir daha iyice düşünmemi söyledi, çünkü büyük bir risktir. Bilmediğim bir ülkeye ve tanımadığım kişilere gideceğim. Nasıl birileri karşına çıkacak bilmiyorsun diyerek yanımdan ayrıldı.

Bu arada benim kötü bir huyum var. Kendi kanaatlerimde, yani verdiğim kararlarda inatla durmak. Kim ne derse desin ben seçtiysem ve olumsuz bir şey görmediysem sonuna kadar varmaktır. Halen de bu huyumdan kurtulamadım. Yine de kafamdaki bir ümit: "Ne olursa olsun Allah'a tevekkül ettim, oraya beni gönderen Allah’tır. Allah beni asla bırakmaz." fikriyle ofisi kapattık ve çıktık.

Eve gelince ablam da Venera Hanım gibi bende olan değişikliği fark etti ve sorduğunda sadece yorgunluğumu söyleyebildim. Ailemin benim İslam’ı öğrenmeme nasıl karşılayacağını bilmiyordum. Şimdilik kimse bilmemektedir. Önceki namaz ve başörtü konusuna verdikleri tepkilerine göre hareket ederek şimdilik onlara söylememeye karar verdim. Bir şeyler uydurmam lazım ama tutması gereken bir yalan olmalıdır. Astağfurullah.

O zaman başka çarem yoktu. Gerçeği söylersem eğer, hakkı öğrenemeden hayata devam ederdim, sevdiğim güzel ve kârlı işimde çalışacaktım, bol bol para kazanacaktım. Ama ihtiyacı olanlarla paylaşmayı ve Allah Kuran’da buyurduğu gibi yetimlere, miskinlere, yolda kalanlara iyilikte bulunmayı ve yardım etmeyi öğrenemezdim. Ya da yalan söyleyerek İslam’ı öğrenecektim ve onlara bildiklerimi aktaracaktım. Teori olarak öğrendiklerimi pratiğe dökecektim. Onlara güzel örnek göstererek İslam’ı tanıtacaktım. Kendi kendime söylememe kararı alarak yalan söyledim.

Bildiğiniz üzere bizim gibi ülkelerde medyada gösterilen haberlere göre İslam korkunç ve uzak durulması gereken bir dindir. Halk nezdinde Müslümanlar kötü bir imaja sahiptir. Uluslararası medyanın Müslümanları terörist gibi göstermeleri Kazakistan’da da etkisini gösteriyordu. Halkın gözünde sakal bırakanlar, siyah kıyafet giyip başörtü takanlar hep zalimler ve kötü insanlardır. Müslümanlar ellerine silah alarak günahsız insanları öldürmekteler. Ülkemde peçe takan bayanı hayatında görmemişler. Görseler, korkarlar.

Şimdi yine iyi, gençler yeniden coşarak dine gelmeye başlarken 2017’de Kazakistan Cumhurbaşkanı, - IŞİD’in yaptığı hareketlerden dolayı – yeni kanun getirdi. Siyah kıyafet giymek yasak. O yüzden çoğu kimse yanlış anlaşılırız diye sakal bırakmaz ve başörtü takmaz oldu. Halk arasında korku yayıldı. Kim hakiki Müslüman kim münafık bilemez olundu. Bir kısmı “Biz Arap değiliz ki öyle şekil edinelim.” diyorlar. Bir kısmı da hakkı bildikleri halde devletin yasaklarına uyarak takmıyorlar.

Kısmen, yani resmi bir yasak yok. Manevi yasak var. Bazı iş yerlerinde kapalı birisini almak istemez. Bütün bu ortaya çıkanlardan sonra bir de ben aileme anlatmaya çalışsam hayatta izin vermezlerdi. Halen de bilmemektedirler. Bu yüzden İslam’ı iyi bilmeyen hayatlarında uygulamayan birilerine dini uygulayacağım diye korkutmanın anlamı yok diye düşünüyorum. Çiçekli böcekli açık renkli başörtünü tak ki onlar İslam’ı sevsin, sıcak baksın, akıl – fikirleri değişsin.

Geceleyin yatıyorum ve derin derin nefes alarak düşünüyorum. Bu yolu isteyip dua eden benim, duamı kabul eden Allah. Şimdi ise sadece karar vermek lazım, ve hangi yolu tercih edeceğim? Anne babama hangi yalanı uydurdum? Allah’ın beni bu kararım için nasıl imtihan ettiğini derginin devamında öğreneceğiz inşallah.

"Allah bize yeter, O ne güzel vekildir." Al-i İmran suresinin 173. ayetiyle bitirerek assalyamu aleikum ua rahmatullahi ua barakatuh…

Devamı bir sonraki sayımızda … Ramazan bayramı mübarek olsun…

İSLAM’A KAVUŞMA – 7

Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. (Celaleddin-i Rumi)

Can kardeşim!

Evet, mezun oldum. Artık yurt baskıları arkada kaldı. Çalışıyordum. Özgürdüm. Tabi ki de çalıştığım için kiralık eve çıktım. Evde ablamla, (Kunsulu) yani öz kardeşimle beraber kalıyordum. Çok güzel günler geçirmiştik.

Biz iki kardeştik. Ablamla hem okuldan hem üniversiteden aynı senede mezun olduk. Benden bir yaş büyük. Kardeşim benim için her şeydi. Annemdi, babamdı, ablamdı, arkadaşımdı, sırdaşımdı. Aklınıza ne gelirse; her şeyimdi. Ama bunun değerini geç bildim. Nasıl? Hemen anlatıyorum. Küçükken anne babam iş yerindeyken kendisi ufak olmasına rağmen ablalık yapıyor ve bana bakıyordu. Bana çok merhametliydi. Her konuda bana öncelik tanırdı. Bir şey kırdığımda ya da yanlış yaptığımda benim suçumu üstlenirdi. Ben bunların kıymetini o zamanlar bilmezdim. Anne babam çalışıyorken kendisi ev işlerini tek başına yapar, ben ise dışarıda komşu çocuklarla oynardım. Yardım etmezdim. Annemler işten gelir gelmez beni çağırır ve yıkar, ben ise hiçbir şey olmamış gibi karşılardım.

Ablam her zaman beni düşmemem için tutardı, ben ise rahattım. Çünkü bilirdim ki düşmeme izin vermeyecek. Her türlü acıya dayanır ve yanımda dururdu. Her zaman destekler ve yardıma gelirdi. Ayçiçeği tanelerini benim için temizlerdi; ben yerdim o ise mutlu olurdu. Oysa ablamın değerini bilecektim. Ablam, daima yanımda bulunuyordu. Musibetler ile karşılaştığım zaman ne pahasına olursa olsun yardıma koşardı.

Küçükken kıymetini bilmezdim; şimdi ise canım sıkılınca, içim bunalınca sesini duymak dertlerimi unutturuyor. Yanlış yaptığımda beni uyarıyor. Bazen dinler bazen dinlemezdim. Hata yaptığımda yüzüme söylerdi, ama sonrasında çevrede baskı olunca koruyordu. En kötü kardeş olsam da kendi kalbindeki sevgi sıcaklığını hissettiriyordu. Onun gözlerine bakmak yeterliydi. Gözlerinin derinlerinde sevgi vardı. Benim canım yansa acısını hisseder dayanamazdı. Hatırladığım kadarıyla küçükken elimi emiyordum. Annem alışmamam diye biber sürüyordu. Acıyı tadarak ağlıyordum. Annem elimi asla silmez, ablam ise dayanamaz silerdi. İnadımı bile severdi ablam.

Ne kadar egoist bir çocuktum. Subhanallah. Bununla birlikte kaprisliydim. Çok zor bir çocuktum. Ablam bana nasıl dayandı bilemiyorum. Belki sevdiğindendir. Evet, beni çok seviyordu. Lise son sınıfta bile benim yüzümden babamdan laf işitirdi. Bazen gece geç ya da sabah gelsem kendi uykusuna kıyar bana kapı açardı. Bazen de keyfinden değil beni merak ettiğinden, bir şey olmasın derdiyle uyuyamıyordu.

Annem bize bir şey aldığında "Bu ablana bu da sana." demesine rağmen ablam gelip bana seçtirirdi. Kendisi yemez bana verir, ikramda bulunur. Kendisi giymez bana hediye ederdi.

Ya Allah. Kendimi çok düşünürdüm. Gezer tozardım ama bu arada derslerim de iyi idi. Başarılı idim. Ablam ikinci sınıftayken biz birinci sınıfta deneysel sınıf idik. (Experimental class) Sonra ablamlar üçe geçince biz ikiyi atladık ve onlar gibi üçüncü sınıfa geçtik. Öylece aynı senede mezun olduk ve üniversite kazandık. Benim tüm arkadaşlarım Doğu Kazakistan’da üniversiteye başvuracaktı. Ben de onlarla birlikte istedim. Ama ablamın hayali Almatı’ya gitmekti. Fakat babam beraber gideceğimizi ve ona göre karar vermemizi söyledi. Ben Semey (Rusya sınırında bir şehir) diyordum. Ablam ise Almatı. Sonra düşünmeye başladım. Beni hep koruyan ablamı mı seçeceğim yoksa beraber takıldığım arkadaşlarımı mı? İnsanlar eğlenebildikleri ile arkadaş olurlar, anlatabildikleri ile dost, ağlayabildikleri ile kardeştirler.

Son derece insafsız da değilmişim. Çok şükür. Ablama Almatı deyince nasıl sevinçten ağladı. Can kardeşim seni yarı yolda hayallerinle bırakacak mıydım? Asla. Onun ağlaması Almatı’yı seçtiğim için değil, ablamı seçtiğim için. Yani ona verdiğim önem için. Onun değerinin farkına vardığım içindi.

Abla dediğin dört harftir. Ama ben onu yere göğe sığdıramıyorum. Almatı’ya gelince de bir birimizi koruyorduk, bakıyorduk ve destekliyorduk. Evde bir ekmeği paylaşıp yiyen, her işte birbirimize destek veren, beraber ağlayan ve gülen kardeş idik. Abla dediğin sadece söz olarak sayfada yazılan bir kelime olarak kalmayıp kalbimde atan bir sevgiyi kuşatan candır benim için. Kazandığım paradan ona harçlık verirdim. Fakat ablama verdiğim parayı yurttaki arkadaşları çalıyordu. Üzülüyordum. O üzülünce gözlerinden yaşlar düşünce kalbim parçalanıyordu. Küçükken ablasını hiç düşünmeyen kardeş büyünce onu üzenleri parçalar gibi oldu. Bilmiyorum, ama maalesef ablama hep aldatan arkadaşlar rastlıyordu. Belki ablamın arkadaşları seçmediğinden olabilir. Benim ise öyle değil. Benim arkadaşlarım sadık, güvenli, sahtekar değil ve düzgündüler. Bilmiyorum, arkadaş konusunda çok şanslıydım. Halen de öyle. Bütün arkadaşlarım altın gibi. Herkesin yeri ayrı. Ve hepsi benim için değerlidir.

Gelelim ana konumuza: Ben çalışıyor para kazanıyordum. Ablam yüksek lisans yapıyordu. Ben işten gelince evde her şey hazır. Yemeğimi yer, temiz kıyafetimi giyer uyurdum. Sabah erken kalkıp işe gidiyordum. İşimi çok seviyordum. O kadar seviyordum ki en erken gelen ben ve en geç çıkan ben idim. Zevkle çalışıyordum. Memnundum. Çalıştığım yer KATİAD. Ben çalışırken başkanı Zeki Pilge idi. Şimdi değişti. Şirket hakkında bilgileri internetten yazarak kolaylıkla bulabilirsiniz. Çünkü aktarılması gereken bilgiler bu sayfaları kapacak. Söyleyebileceğim şeyler şunlardır: İbadet konusunda rahattım. Yasak yoktu. Ama patron çok sertti. Özer Oral, eşi Kazak’tı. İnsan olarak çok cömert ve yumuşak. Patron olarak çok zor geldi bana. Öyle ki o geldiğinde korkudan kalbim dışarı çıkacak gibi oluyordu. Kalbimin çarpma sesi kulağıma kadar geliyordu. İş yerinde patrondan çok şeyler öğrendim. Sert olması aslında iyi idi. Ama yine de bir sene boyunca dayanmaya çalıştım ama bir gün namazdayken Allah’a dua ettim. “Bu iş benim için hayırlıysa devam edeyim, değilse ayrılayım. Başka iş bulayım. Ama bu patronla aynı yerde çalışamam. Başka işe girsin.” der demez patron işten ayrıldı. Çok üzüldüm. Benim yüzümden işten çıkmış oldu. Allah duamı kabul etti. Mutluyum ama adam işsiz kaldı. Sonra Basın ve Enformasyon Bölümü’nde (Department of Printing and Information) çalışan müdüre sorduğumda kalbimden taş düşmüş gibi oldu. Meğerse patronumuz daha iyi bir işe girmiş. Bu arada KATİAD’ın senede iki kere yayınlanan dergisi vardı. Orada da yazı yazıyordum. Yazı derken ilginç materialler (dünyanın 10 ilginç durakları gibi vs)…

Böylece iş yerimde devam etmekteydim ve heyecanlanıyordum. Nasıl bir patron gelecek diye merak ediyordum. Büyük bir merak içerisindeydim. Alhamdulillah. Patronumuz (Ömer Yalçınkaya) iyi idi. Eşi Rus idi. Onunla çok iyi anlaşıyorduk. Şimdi işimi tam seviyordum. Aramız hep barışta. Saygıyla ve sevgiyle görevimizi yapıyorduk. Güzel bir işim var, evde ablam yanımda. Mutluyum. Ama yine bir şey eksik…

Namazımı kılıyorum. Sorun yok. Bırakmadım. Allah korusun. Kaldığım ev kiralıktı. Ve ev sahibimiz Dungan uyruklu idi. Ona namazın önemini ve namaz kılmayı öğrettim. Komşumuz Özbek idi. Dul bir kadın. İki oğlu var. İkisi de terbiyeli idiler. Bize karşı çok saygılıydılar. Komşu Özbek ablayı da namaza alıştırdım. Ve sabahları evlerine gider pencereden seslenir kapıyı çalar uyandırırdım. Onlar abdest alana kadar sünneti kılardım. Sonra onların sünneti kılması için beklerken sabah namazını sesli kılacağımız için, ayrıca rezil olmamak için namazda okuyacağım sureleri tekrarlıyordum. Ve cemaat yapardık. Tabi imamları bendim. Nasıl korkmadan imamlık yaptıysam! Yurttaki kızlar sağ olsun. Beni cemaate imam olmaya alıştırmışlardı. Bitince mutlaka sarılır Allah kabul etsin der, güler yüzle ayrılırdık. Evli evine köylü köyüne giderdi. Pazar günleri işim yokken avluda herkes işlerini yapardı. Kimisi çamaşır yıkar kimisi halı temizler. Ben de onlar iş yaparken İslam’dan azar azar bilgi verirdim. Ne biliyorsam paylaşırdım. Sonra onlara Namaz Nasıl Kılınır kitabını verdim. Hatta ilk başta kolay olsun diye namazda okunacak sure ve duaları A4 kağıtta elimle yazdım ve alışana kadar seccade üzerine koyarak okusun istedim. Namaza başladılar çok şükür. Hafta içi iş yerimde olduğum için sabah namazları hariç tek başlarına kılarlardı. Sabahları mutlaka uyandırır ve cemaate çağırırdım. Namazı bizim evde kılardık. Ev dediğimiz bir oda. Bir oda hem salon hem mutfak hem de yatak odası. Kaldığımız oda çok küçük. Ama her şarta rağmen mutluyduk ablamla. Lüks olmasa da o evde huzurluyduk. Mutluyum. Ama yine de bir şey eksik. Ne eksik? Nedir sizce? Kur’an’dır. Ya Allah! Doğru yolu göster.

Günlerden bir gün iş yerimde iken bir an bilgisayara bakarak dona kaldım. Aigerim ve diğer kapalı ve namaz kılan arkadaşlar evlendi gitti. Habersiz. İrtibatta değiliz. Ben ise tek başıma burada imanımla çabalıyorum. Çok zor. Oturdum bilgisayar karşısında ve elimi açarak şöyle dua ettim. "Ya Rabbim. Hep senin yolunda olmayı, senin hakkında doğru olan ilmi öğrenmeyi ve en önemlisi Kur’an okumayı, öğrenmeyi nasip et, amin!" dedim ve ağladım. Çünkü internetten Fatiha suresini Kirilce yazılı şeklini açar ve Kuran üzerinden Arapça okumayı bilmesem de özenerek sanki biliyormuşçasına okuyordum. Çok komikti. Fareyi ayet üzerine geçirerek söylerken yürütüyordum. Aradan yaklaşık üç gün geçti. İş yerindeyken beni +90’la başlayan bir numara arıyordu. Türkiye’den gelen arama olduğunu biliyordum. Çünkü Türklerle iş yaptığımız için Türkiye’yi sık arıyorduk.

Kimdi beni arayan? Arayan kişiyle ne konuda konuştuk? Beni ağlatan ve şaşırtan ne idi? Sabırla bir sonraki sayıyı bekleyerek öğrenebilirsiniz. Hepinizi Allah’a emanet eder ve berekete dolu bir ay dilerim.

Devamı bir sonraki sayımızda … Görüşmek üzere…