Tunahan Elmas

Tunahan Elmas

Tüm Yazıları

Ordunun Gölgesinde Verilen Sınav: 1973 Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Tarih 12 Mart 1971…

“Elindeki bildiriyi üst üste defalarca okumuş, “Şimdi ne yapmalı?” sorusuna hiçbir cevap bulamamıştı. Kaçmak yerine kalıp mücadele etmek istiyordu ancak saatlerdir aradığı Köşk’te, telefonuna çıkacak bir muhatap bulamadı. 1966 yılında kendisinin desteğiyle Köşk’e çıkan Sunay onu bu durumda yalnız bırakmıştı. Kendi partisinin desteği de tam olarak yanında değildi. Zaten bir sene önceki bütçe oylamasında onu deviren fireler bizzat kendi partisinin içinden gelmişti. Selefi olarak gördüğü Adnan Menderes’in acı akıbetiyse onu korkutuyordu. Ülke bir 27 Mayıs daha yaşamamalıydı. Kararını verdi ve istifa mektubuyla odasından çıktı…”

Süleyman Demirel, altı yıllık tek başına iktidarından böyle vazgeçecek, askerin verdiği muhtıra karşısında istifa edecekti. Askerin istediği olmuş, Demirel hükümeti hiçbir silah gücü kullanılmadan istifa ettirilmişti. Nihat Erim yönetiminde yeni bir reform hükümeti kuruldu. Ülke yeni bir döneme giriyordu. Muhtırayı verenler o gün için kazandıkları zaferi kutluyor, Demirel’i devirmenin gururunu yaşıyorlardı. Ama hikâye böyle bitmedi. İstifa ederken en yakınlarına “Önemli olan Meclis’in açık kalması, bu iş burada bitmedi. Elbet hesabını soracağım.” diyen Demirel, dediğini yapacaktı. Süleyman Demirel’in muhtırayı veren komutanlardan alacağı rövanş, muhtıradan iki yıl sonra yine bir mart ayında olacaktı…

12 Mart’ın rüzgarı sert esti. Hükümet düşmüş ancak Meclis açık kalmıştı. Ordu tam anlamıyla yönetime el koymamıştı ancaksiyasilerin üzerinde büyük bir baskı kurmuştu. Yeni kurulan reform hükümetine tüm partilerden ”kerhen” de olsa destek geldi. Hükümetin yaptığı ilk işlerden biri daha önce Amerikalılarla gerginliğe sebep olan haşhaş üretiminin durdurulması oldu. Daha sonra 1961 Anayasası büyük ölçüde değiştirildi. Ülkede ilan edilen sıkıyönetimle dernekler ve gazeteler kapatıldı, binlerce insan tutuklanarak cezaevine gönderildi. Türkiye bir açık hava hapishanesine dönmüştü.

12 Mart özellikle Türk Soluna büyük darbe vurdu. Doğan Avcıoğlu ve Cemal Madanoğlu’nun başını çektiği Milli Demokratik Devrimci gazeteciler, siyasiler, askerler ve öğrenci liderleri tutuklanarak sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. Başlangıçta muhtırayı sevinçle karşılayan Türk solunun 12 Mart’a dair ödediği faturanın en ağırı Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam sehpasında can vermesi olacaktı…

Reform hükümeti askerlerin gölgesi altında ülkede bir şeyleri değiştirmeye çalışıyordu ancak başarılı olamadı. Bu durumdan muzdarip olan Nihat Erim bir süre sonra istifa edecekti. Nihat Erim sonrası Ferit Melen liderliğinde yeni bir hükümet kurulacak ancak bu hükümetin ömrü de Nihat Erim hükümetlerinden uzun olmayacaktı. Ülkede artık iki güç vardı. Bir tarafta başını Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un çektiği askerler, diğer tarafta muhtıranın devirdiği Süleyman Demirel ve CHP’nin 12 Mart karşıtı yeni lideri Bülent Ecevit’in temsil ettiği siyasiler…

Asker artık Türkiye’de siyasete hakim pozisyona gelmişti. Öyle ki Genelkurmay Başkanı atanacağı zaman jetler bir gece yarısı Meclis’in üzerinde uçuruluyor, “istediğimiz isim olmazsa yönetime el koyarız mesajları” veriliyordu. Asker istediğini aldı. 12 Mart’ın kudretli komutanı Orgeneral Faruk Gürler Genelkurmay Başkanı oldu. Artık sıra diğer seçimlere gelmişti. Ülke ihtilalin gölgesinde iki büyük seçime doğru gidiyordu. Bunlardan birisi Cumhurbaşkanlığı, bir diğeriyse genel seçimlerdi…

Siyasilere yaptıkları her baskıda istediklerini alan askerler bu şartlar altında ülkenin demokrasiye
dönüşüne tam anlamıyla razı değildi. Yeni seçilecek Cumhurbaşkanının sivil olmasını kabullenmeyeceklerini hissettiriyorlardı. İtirazlarını 1973’ün mart ayında yapılacak Genelkurmay Başkanlığı seçimlerinden önce açıkça gösterdiler…

Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi ordu bir bildiri yazıp, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a mesajını iletti. Mesaj açıktı. Ordu, Cumhurbaşkanının kendi içinden biri olmasını, aksi bir durumu kabul etmeyeceğini ima ediyordu. Bu kişi Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler’den başkası değildi. Mesaj siyasilere iletildi. Tepkiler beklenilenden sert olacaktı.

Ecevit ve Demirel bu durumu asla kabul etmeyeceklerini bildirdi. Çankaya Köşkü’nde yapılan toplantıda söz alan Süleyman Demirel: “Eğer askerin istediğini yaparsak, yarın Cumhurbaşkanlığı makamı Genelkurmay Başkanı olan herkesin hakkı olur. Böyle bir şey Meclis’in iradesine saygısızlıktır.” diyerek toplantı masasından ayrıldı. Demirel direkt Meclis’e gidecek ve partisinin grup toplantısında Ordu’nun mesajına cevabını verecekti: “Cumhurbaşkanı cülusla (atamayla) değil, bizzat Meclis’in kendi iradesiyle seçilecektir.”

Demirel ve Ecevit’in tavrı Ankara’da havayı oldukça gerdi. Asker, parti liderlerini ve milletvekillerini görüşmek için Genelkurmay Başkanlığına davet etmeye başladı. Ecevit ve Demirel, Asker’in bu teklifini reddederek köprüleri tamamen attıklarını gösteriyorlardı. Ancak birçok milletvekili partilerinin genel başkanlarından habersiz Genelkurmaya gidiyor, burada yaptıkları görüşmelerde Genelkurmay 2. Başkanı Turgut Sunalp’e, Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler’in adaylığını destekleyeceklerini bildiriyorlardı.

Faruk Gürler gelen destekten emin bir şekilde adaylık için Genelkurmay Başkanlığından istifa etti ve kontenjan senatörü olarak atandı. Mecliste yaptığı senatörlük yemini konuşmasında Ordu’nun komuta kademesi tam kadro locadan Gürler’i selamlayacak ve arkandayız mesajı verecekti. Bu güç gösterisi Meclis’e bir hafta sonraki seçimler için de bir gözdağı anlamına geliyordu…

Faruk Gürler’in adaylığını açıklamasıyla birlikte Ankara Sıkıyönetim Komutanı Namık Kemal Ersun bir bildiri yayınlayarak “gazetelerde Cumhurbaşkanlığı seçimini kötü yönde etkileyecek ve Ordu’yu incitecek haberlerin yapılmasını engellemek adına” bir yasak ilan ediyordu. Seçimlere kadar hiçbir gazete, seçimleri yazmayacaktı. TRT ve Anadolu Ajansı sadece Faruk Gürler için yayınlar yapıyor, diğer adayların ismini dahi anmıyordu.

Gürler’in adaylığına karşı duran parti liderlerine telefonlarla tehditler gidiyor, seçimlerin yapılacağı 13 Mart günü Bülent Ecevit’i arayan general Ali Armağan, onu ölümle tehdit ediyordu. Liderlerin bu dik duruşuna karşı Meclis ve Senato da Faruk Gürler’i açıktan destekleyen isimler de yok değildi.

Meclis tüm bu kavga ve korku ortamında seçime gitti. Bülent Ecevit, daha sonra o günü ”Meclis adeta işgal edilmişti.” diyerek özetleyecekti. Meclis koridorlarında subaylar Gürler’in adaylığı için baskı yapıyordu. Tanklar Meclisin etrafını sarıyor, herkese gözdağı veriliyordu. Meclis koridorlarında ”Harp okulu öğrencilerinin silahlanarak Meclise doğru yürüyüşe geçeceği ve Faruk Gürler seçilmezse Ordu’nun yönetime el koyacağı” söylentileri yayıldı. Bu sırada generaller tam kadro locadaki yerlerini almıştı. Ancak generaller arasında bir kişi eksikti. Bu eksikliği fark eden kişi Demirel oldu. Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, Meclise gelmemişti. Ayrıca hiçbir havacı subayı da Meclis’e göndermemişti. Faruk Gürler’e yakınlığıyla bilinen Muhsin Batur’un Meclise neden gelmediği henüz bilinmiyordu.

Muhsin Batur, Gürler’den sonra Genelkurmay Başkanı olmak istemiş ancak bir havacı olduğu için teamüllere aykırı olur iddiasıyla isteği geri çevrilmişti. Bu yüzden kırgındı ve kendisine destek vermeyen Faruk Gürler’e karşı öfkeliydi. Süleyman Demirel Ordu’daki bu çatlağı fark etmişti. Bu çatlağa güvenerek partisinin vekillerine dik durun mesajını verdi.

CHP cephesinde durumlar daha farklıydı. Ecevit, Faruk Gürler’e karşıydı ancak parti içindeki İnönücüler, Gürler’in adaylığını destekliyordu. Yapılan toplantıda Ecevit, Gürler’in adaylığına karşı grubu ikna etmeyi başardı. CHPlilerin salona gelmesiyle oylama başladı.

Oylama sırasında sözlü sataşmalar, askerin Meclisi kuşattığı iddiaları havada uçuşuyor, tüm bu baskı ortamında oylar veriliyordu. Oylama bittiğinde çıkan sonuç salonda şok etkisi yaratmıştı. Adaylardan Tekin Arıburun’a 292, Faruk Gürler’e 175, Ferruh Bozbeyli’ye ise 45 oy çıkmıştı. Gürler seçilememiş, hatta AP’nin adayı Arıburun’un dahi gerisinde kalmıştı. İlk turda kimse gerekli oyu alamadığı için yeni turlar yapıldı, Faruk Gürler’in ilk turda aldığı oy sayısı her geçen turda daha da düştü. Ordu’dan gelen tehditlerin gerçeğe dönüşmeyeceği anlaşıldığında, psikolojik eşik aşılmıştı. Gürler’in kaybedeceği artık kesinleşmişti.
Faruk Gürler, bir köşede oturmuş, mağlubiyetin acısıyla Meclisi seyrediyordu. Oylama bittiğinde yerinden kalktı ve sessizce Meclisi terk etti. O, Meclisi hayal kırıklığı içinde terk ederken iki yıl önce devirdiği Süleyman Demirel 12 Mart Muhtırası’nın intikamını, iki yıl sonra 13 Mart 1973 günü almıştı…

Meclisin dik duruşu karşısında geri adım atan Ordu’nun Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit’le görüşerek, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden çekildiklerini bildiriyor, “Kendi aranızda anlaşıp getireceğiniz adaya karşı çıkmıyoruz.” diyordu. Demirel ve Ecevit askere karşı galip gelmişti.

Bir araya gelerek ortak bir aday üzerinde anlaşan Ecevit ve Demirel anlaştıkları adayı kısa süre içinde kamuoyuna açıkladı. Üzerinde anlaştıkları isim eski bir amiral olan Moskova Büyükelçisi Fahri Korutürk’tü. Korutürk hem Ordu’yu tanıyan eski bir asker, hem yeni bir sivildi. 6 Nisan 1973 günü yapılan seçimler sonucunda Fahri Korutürk, Köşk’ün yeni sahibi olarak 864 rakımlı tepeye çıktı.

Seçimleri kaybetmeyi gururuna yediremeyen Faruk Gürler kısa süre sonra hastalandı. Gürler, hastalandığında örtülü ödenekten destek verip kendisini Amerika’da tedavi ettirmek istediğini ileten Başbakan Demirel’in teklifini reddedecek 1975 yılında hayata veda edecekti…

Türkiye, 1973 Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle birlikte 12 Mart dönemini kapatıyor ve asker tekrar kışlasına çekiliyordu. Ekim ayında yapılacak genel seçimlerle birlikte de ülkedeki demokrasi maçı tekrar başladı. Ancak askerin kışlasından çıkıp oyunu bitiren düdüğü çalması çok uzun bir zaman almayacaktı…

-''Vali Bey İstanbul yakılıp yıkılırken, siz polislerin size sağladığı emniyet içinde nasıl orada gönül rahatlığıyla oturuyorsunuz. Ayıp değil mi? Bu büyük bir felaket, bu milli bir felaket.''

-''Efendim yanımda İç İşleri Bakanı Namık Gedik var, dilerseniz ona vereyim.''

Namık Gedik;

-''Öyle milli felaket falan değil. Bu milli bir isyan. Şu anda yaşadıklarımızın adı milli bir kıyamdır. Gençlik kıyama kalktı. Ortada dram yok.''

-''Çok yazık Namık... Yaşanan trajediyi milli bir kıyam olarak nitelendirmen beni çok üzdü. Koskoca İstanbul'da devlet yok, emniyet yok, mal güvenliği yok, can güvenliği yok. Beyoğlu yakılıp yıkılıyor ve sen buna milli bir kıyam diyorsun. Ülke daha fazla rezil olmadan olayların önüne geçin.''[1]

Telefondaki ses Adnan Menderes'in en yakınındaki isimlerden, dönemin Devlet Bakanı Dr. Mükerrem Sarol'dan başkası değildi. Olayları 6 Eylül 1955 günü Ankara'da haber alan Sarol hemen İstanbul Valisini arayacak ve yaşanan durumun daha büyük bir faciaya dönüşmeden son bulması için gerekli önlemleri almasını isteyecekti. Valinin yanında, telefonu alarak olayları ''milli kıyam'' olarak nitelendiren kişiyse, 27 Mayıs sonrası götürüldüğü Harbiye binasında intihar ettiği öne sürülen, İç İşleri Eski Bakanı Namık Gedik'ti.

Bu telefon görüşmesi Demokrat Parti hükümetinde görev alan iki önemli bakanın 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili iki farklı bakışını ifade ederken, hükümetin olaylar karşısında fikir ayrılığı içinde olduğunu gösteriyordu. Demokrat Parti daha sonra yıllarca 6-7 Eylül'ü organize etmekle suçlanacak, isnat edilen bu suçlumaysa hiçbir zaman ispat edilemeyecekti.

Aslına baktığımızda Menderes ve arkadaşları 6-7 Eylül olaylarını büyük bir şok içinde karşılayacaklardı. Yaşanan olaylar sonucunda Demokrat Parti'de ve Adnan Menderes'in siyasi hayatında büyük kırılmalar yaşanacaktı. 6-7 Eylül'le birlikte Demokrat Parti iktidarı çözülmeye başlayacak, içerde ve dışarıda yaşanacak krizlerin etkisiyle birlikte parti içinde de sesler yükselecek birçok bakan istifa ettirilirken Adnan Menderes'in parti içi otoritesi derinden sarsılacaktı. Sonu idam sehpasında bitecek Menderes'in krizlerle mücadele sınavı 6-7 Eylül'le birlikte başlayacaktı...

Krizin Başlangıcı

Tek parti döneminin azınlıklara karşı tutumu özellikle II. Dünya Savaşı sırasında sertleşmiş, Varlık vergisiyle birlikte zaten problemli olan durum had safhaya çıkmıştı. Demokrat Parti'nin gelişi toplumun birçok kesiminde olduğu gibi ülkedeki azınlık gruplarında da sevinçle karşılanmış, azınlık cemaatleri 1950 seçimleriyle birlikte Demokratlara desteğini açıkça göstermişti. Demokratlar, Ermeni, Rum ve Musevi cemaatlerinden milletvekillerini 1950 seçimleriyle birlikte meclise taşıyacak, bu durum o günler için azınlık cemaatlerinin siyasal anlamda temsilinde önemli bir adım olacaktı.

Demokrat Parti'nin azınlık cemaatleriyle yakın ilişkiler kurması bir süre sonra başlayacak Kıbrıs Kriziyle hükümetin topluma karşı baskı altında kalmasına sebep olacaktı. Uzun yıllardır süren Kıbrıs sorunu adadaki EOKA adlı Rum gerilla ordusunun sivillere ve İngiliz askerlerine karşı yaptığı saldırılarla 1955'te zirve yapacak Türkiye bu sorunu çözmek için geçmişe göre büyük bir çaba gösterecekti. Türkiye'nin Kıbrıs'la ilgili baskıları bir süre sonra sonuç verecek Londra'da Kıbrıs sorununu görüşmek üzere bir konferans toplanacaktı.

Konferans öncesind Kıbrıs Sorunu üzerine kamuoyu yaratmak amacıyla kurulan ''Kıbrıs Türklerindir Derneği'', konferansta Türkiye'nin elini güçlendirmek adına İstanbul ve Ankara başta olmak üzere, birçok ilde yürüyüş ve nümayişler düzenliyordu. Hem Yunan hem Türk Basınlarında çıkan ateşli Kıbrıs yazıları iki taraftaki ipleri geriyor ve gösterilerdeki sloganlar gittikçe ağırlaşıyordu. Tam bu sıralarda İstanbul'da kimliği belirsiz kişiler tarafından Rum azınlık cemaatlerine ait ev ve iş yerlerinin kapılarına çarpı işaretleri atılıyor, adeta gelişmesi beklenen olaylar öncesinde insanlar fişleniyordu. Bu kapı fişleme olaylarından kimin sorumlu olduğu hiçbir zaman bulunamayacaktı. Yakın zamanda ölen Özel Harp Dairesi Eski Başkanı ve Milli Güvenlik Kurulu Eski Genel Sekreteri Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu 6-7 Eylül için;''6-7 Eylül Olayı muazzam bir Özel Harp örgütlenmesi işiydi, amacına da ulaştı.'' diyecekti..[2]

Kıbrıs sorunun masaya yatırıldığı Londra Konferansı Fatin Rüştü Zorlu başkanlığındaki Türk heyetinin 29 Ağustos 1955'de Londra'ya varmasıyla birlikte başlayacaktı. Konferans iki tarafın ısrarcı tutumlarıyla uzayacak, Türk heyeti adadaki sorunlara net bir çözüm bulmadan herhangi bir anlaşmaya yanaşmayacağını açıkça ifade edecekti. Ülke içinde yapılan Kıbrıs gösterilerini konferansta koz olarak kullanan Türk heyeti, Türk milletinin bu konudaki hassasiyetini net şekilde ortaya koymaktaydı.

Konferansta iki tarafın geri adım atmayışı sonunda Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu sorunu 5 yıllığına dondurma fikrini ortaya attı. Konferansın sürdüğü günlerde Türk basınında Rum aleyhtarı yazılar yazılmaya devam ediyor, gösteriler şiddetleniyordu. Herkes olayların nereye doğru gideceğini merak ederken Selanik'ten gelecek bir haber fitili ateşleyecekti. Mithat Perin'in sahibi olduğu İstanbul Ekspres gazetesi manşetten ''Atamızın Evi Bombalandı'' haberini geçti. Habere göre sabah saatlerinde Mustafa Kemal Atatürk'ün Selanik'teki evi Yunanlılar tarafından bombalanmıştı. Fatin Rüştü Zorlu bu durumu konferansta açarak, elini güçlendirmeyi düşünüyordu ancak haber yalandı. Haber asıl etkisini de konferansta değil, İstanbul'da gösterecekti. Haber yalandı yalan olmasına ancak günlerdir barut fıçısına dönmüş İstanbul sokaklarında kimse haberin doğruluğunu sorgulayacak durumda değildi. Haber İstanbul'da infial etkisi yarattı. Genelde 20.000 tirajı olan İstanbul Ekspres gazetesi o gün 290.000 tiraja ulaşacaktı. Taksim'de toplanan ateşli kalabalıklar Yunanistan ve Rumlar aleyhine sloganlar atarak yürüyüşe geçmişti. Kalabalığın öfkesi bir süre sonra sloganların ötesine geçerek, Beyoğlu'nda azınlıklara ait olduğu bilinen iş yerleri ve evlere yöneldi. İş yerlerini taşlamayla başlayan olaylar yağmaya ve ateşe vermeye döndü. Bir süre sonra Beyoğlu'nda başlayan ateş İstanbul'un tümüne yayılacaktı. İstanbul adeta cehennemi yaşıyordu. Durum öyle bir hal almıştı ki, Fenerbahçe'nin ve Türk Milli Takımının efsane golcüsü Rum asıllı Lefter'in Büyükada'da bulunan evi dahi talan edilmişti. Birkaç yıl öncesine kadar Lefter'in dünya kupasında Türk Milli Takımı adına attığı gollere sevinen insanlar Lefter'in evini talan ediyordu. Lefter daha sonra yaşadığı felaket gününü şöyle anlatacaktı;''15 gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleri ile karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar.''[3]

Menderes ve Bayar gösterilerin varlığından haberdar bir şekilde Haydarpaşa'dan Ankara'ya gitmek üzere ayrılıyordu. Ancak haberdar oldukları gösteriler, Kıbrıs'ın Türk olduğuna dair sloganların atıldığı uzun zamandır düzenlenen gösterilerdi. Herhangi bir taşkınlığın olduğu bilgisi henüz kendilerine gelmemişti. Trenle İstanbul'dan ayrılan Bayar ve Menderes'e, Rum azınlıklara ait yerlerin talan edildiği haberi Sapanca'da Devlet Bakanı Mükerrem Sarol'un telefonuyla gelecekti. Sarol, Başvekil'e ''olayların çığrından çıktığını, hemen İstanbul'a dönüp bir şeyler yapması gerektiğini'' söylüyordu. Menderes, Mükerrem Sarol'un tavsiyesine uyarak Sapanca'da trenden ayrıldı ve İstanbul'a döndü. Başvekil'in İstanbul'a vardığı saatlerde yağmalar devam ediyordu. Hükümet örfi idare ilan ederek olaylara el koydu. Tanklar sokaklara çıkacak, olaylar ancak böyle durdurulacaktı.

Olayların Londra'da etkisi çok kötü olmuştu. Türk Heyeti yaşanan durumu hiçbir şekilde karşı taraftaki muhataplarına açıklayamıyordu. Fatin Rüştü Zorlu, Adnan Menderes'i arayarak Kıbrıs Sorununun 5 seneliğine dondurulmasını önerdi. Öneriye kızan Adnan Menderes, ''bu artık milli bir mesele oldu, bu mesele yüzünden İstanbul yanıyor. Ben sorunun dondurulmasını falan istemiyorum. Hemen orayı terk edin, memlekete dönün.'' diyecekti. Fatin Rüştü Zorlu dönüş uçağında yanındaki büyükelçi Mahmut Dikerdem'e;''Bir gecede bütün çabalarımız yerle yeksan oldu.'' diyerek yaşadığı hayal kırıklığını ortaya koyacaktı.

7 Eylül akşamı olaylar durulduğunda İstanbul sokakları meydan muharebesinden çıkmıştan halliceydi. Adnan Menderes olayların nasıl bu duruma geldiğini sorguluyordu. Asıl şokuysa Beyoğlu sokaklarını gezdiğinde yaşayacaktı. Menderes Beyoğlu sokaklarını dolaşırken bazıları hala yerlere saçılı eşyalarda işe yarar şeyler arıyordu. Başvekil yaşanan durumu trajedi olarak nitelendirecekti. Menderes'in yaşadığı üzüntüyü Mükerrem Sarol daha sonra şöyle aktaracaktı:''Vilayet merkezine geldiğimizde Adnan Menderes'i çok perişan, çok üzgün, çok sıkıntılı gördüm. O güne kadar onu hiç bu kadar perişan, ümitleri kaybolmuş görmemiştim.''[4]

6-7 Eylül'ün faturası çok ağır oldu. Resmi kaynaklara göre; 11 kişinin hayatını kaybettiği olaylarda, 4 bin 214 ev, 1.004 iş yeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otelin bulunduğu 5 bin 317 yer tahrip edildi. Türkiye'nin itibarı yerle bir olacak, ülke yaşanan durum sonrasında Kıbrıs Sorununun çözümünde büyük sıkıntılar yaşayacaktı.

Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104'eyükseldi. Olayların başlamasına sebep olarak gösterilen mitingleri organize ettiği için Kıbrıs Türk'tür Derneği kapatıldı. Dernek Başkanı Hikmet Bil ve arkadaşları tutuklandı.

Dönemin İstanbul Valisi Gökay ve olayları ''milli kıyam'' olarak nitelendiren İç İşleri Bakanı Gedik istifa etti. Olayların Demokrat Parti adına faturası bununla kalmayacaktı. Kısa bir süre sonra Menderes hükümetinin birçok bakanı Grup Toplantısındaki baskılarla istifa edecek, Menderes'in siyasi kaderiyse amiyane tabirle direkten dönecekti.

Başvekil Adnan Menderes ve Celal Bayar 27 Mayıs sonrası kurulan Yassıada Mahkemelerinde 6-7 Eylül olaylarını organize etmekten de yargılanıp, hiçbir delil olmadan suçlu bulunacaklardı. Menderes'in Yassıada Mahkemelerinde dönemin istihbarat kurumu MAH(Milli Amele Hizmetleri) Başkanının mahkemeye getirilme talebi mahkeme heyeti tarafından defalarca reddedildi.

6-7 Eylül olayları sonrası İstanbul'da yaşayan Rumların büyük çoğunluğu Yunanistan'a dönecek, bir kısmıysa Mersin ve Tarsus'a yerleşecekti. Olaylarla ilgisi olduğu konuşulan Özel Harp Dairesi daha sonraları yaşanacak 6-7 Eylül minvali toplumsal olaylarda sık sık gündeme gelecek, ancak ÖHD'yle ilgili söylentiler resmi kurumlarca hiçbir zaman kabul edilmeyecekti.

Üzerinden 61 yıl geçmesine rağmen 6-7 Eylül ülke tarihi açısından bir utanç vesikası olarak anılacak, hiçbir zaman sorumlular yaşananlarla ilgili hesap vermeyecekti. Her şeyin sonunda olayların faturasını evleri, iş yerleri talan edilen masum vatandaşlarla, olaylardan haberi olduğuna dair hiçbir ispat olmamasına rağmen ve olaylardan sonra yakın arkadaşlarının ''onu hiç böyle perişan görmemiştik'' dedikleri Başvekil Adnan Menderes idam sehpasında ödeyecekti...



[1] Demirkırat/Kriz. Blm.4

[2] http://www.ntv.com.tr/turkiye/karakutu-yine-agzindan-kacirdi,3Q5dK4I350OStXhyyXNcJg

[3] http://www.cumhuriyet.com.tr/foto/foto_haber/596124/6/Tarihin_utanc_sayfasi..._Lefter_6-7_Eylul_u_anlatiyor__Kizlarim_kucuktu__onlari_oldurmeye_kalktilar.html

[4] Demirkırat, Kriz, Bölüm 5, Dk 34

TUNAHAN ELMAS

https://twitter.com/tunahanelmass 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle siyasi lügata tekrar giren askeri darbelerle birlikte Silahlı Kuvvetlerin yapılanması üzerine birçok tartışma yapıldı. Yeni darbe tehditlerine karşı Silahlı Kuvvetler içinde yapılacak düzenlemelerin başında 15 Temmuz darbe girişiminde aktif rol oynayan askeri lise ve harp okullarının kapatılması yer alıyordu. Çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameyle Kurmay subay yetiştiren İstanbul’daki Harp Akademileri, askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları kapatıldı. Kararnameye göre Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde Milli Savunma Üniversitesi adıyla yeni bir üniversite kurulacak. Milli Savunma Üniversitesi, rektörlüğe bağlı olarak, kurmay subay yetiştirmek ve lisansüstü eğitim vermek amacıyla yeni kurulan enstitülerden kara, deniz, hava harp okullarından ve astsubay meslek yüksekokullarından oluşacak. Milli Savunma Üniversitesinin rektörüyse Milli Savunma Bakanının önereceği, Başbakanın uygun gördüğü üç aday içinden Cumhurbaşkanı tarafından seçilecek. Kararnameyle yapılan değişikliklerde hedeflenen en önemli amaç Ordu’ya subay yetiştirecek kurumların özerk bir yapıdan çıkarılıp siyasetin kontrolü altına girmesi olacak. Çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameyle Askeri liseler ve Harp Okullarının toplu bir şekilde kapatılması toplumda genel kabul görürken, kapatılan Askeri lise ve Harp okulu öğrencileri sosyal medya ve yazılı görsel medyada kapatma kararına karşı isyan etti. Fetullahçı Terör Örgütü’nün son dönemlerde Askeri Liseler ve Harp okullarına eski yıllara göre yüksek oranda sızmayı aşıp, okulları tamamen ele geçirdikleri bilinen bir gerçek. Bu gerçekten hareketle bir grup yazar ve akademisyen okulların direkt olarak kapatılması yerine, Fetullahçı öğrencilerden arındırılıp, eğitime devam etmeleri gerektiği yönünde görüş bildirdi. Birçok kişiyse öğrencilerin bir suçu olmadığını ve başlarındaki komutanlar tarafından kandırıldıklarını iddia etti. Aslına baktığımız zaman bugün bu okullarla ilgili yaşadığımız sorun anlık bir sorun veya öğrencilerin kandırılmış olmasının ötesinde Silahlı Kuvvetlerin tarihsel pozisyonu ve geçmişinden gelen yapısal bir sorundan kaynaklanıyor. Sorunun kökeninin daha iyi kavranması için Silahlı Kuvvetlerdeki cuntacı/klikçi zihniyetin tarihsel gelişiminin iyi incelenmesi ve subayların bu zihniyet içerisinde yetişmelerinde askeri lise ve harp okullarının etkisine bakmak lazım. Şimdi kapatılan okulların geçmişi ve öğrencilere okullarda verilen tedrisattı kısaca özetlemeye çalışalım… Kapatılması en çok gündem olan İlker Başbuğ, Işık Koşaner gibi birçok Genelkurmay Başkanı ve üst düzey komutanın yetiştiği, 171 yıllık Kuleli’nin tarihinden başlayalım. Kuleli’nin bugün bulunduğu alanda Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiği dönemde koruluk, manastır ve kule bulunuyordu. Yavuz Sultan Selim devrinde yeniçerilere kışla olarak verildi. Bir süre sonra alan bahçe haline getirilecek ve Kuleli Bahçesi diye anılacaktı. Daha sonraları III. Ahmet döneminde Bizans’tan kalan kule yıktırıldı. II. Mahmut döneminde süvari birlikleri için inşa edilen kışlaysa Kuleli Askeri Lisesi’nin ilk yapısı oldu. Abdulmecit döneminde kışlanın iki tarafına da kuleler yapıldığından kışlaya bu tarihten itibaren Kuleli Kışlası denilmeye başlandı. Daha sonraları Kırım savaşı için İstanbul’a gelen Fransız ve İngiliz askerlerinin kalacağı Kuleli, Osmanlı’daki ilk darbe teşebbüsü sayılan ”Kuleli Vakasında” sorgulama ve yargılamalara ev sahipliği yapacaktı. Abdulaziz döneminde bugünkü halini alacak olan Kuleli mütareke yıllarında Ermeni Yetim Okulu olarak kullanılacak, Cumhuriyet’in ilanından sonra kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla Kuleli Askeri Lisesi adını alacaktı. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte eğitime devam eden Kuleli, 27 Mayıs 1960 darbesinde etkin rol oynadı. Darbeci kadroda Kuleli’den yetişen isimler olmakla birlikte cuntacılar Kuleli ve diğer askeri liselerde okuyan öğrencileri darbede aktif bir şekilde kullandı. Daha sonrasında yaşanacak tüm cunta hareketlerinde askeri liseler aktif olarak kullanılacaktı. Öğrencilerin darbe kahramanlıkları anlatılarıyla yetiştirildiği okullar için bu pek tuhaf bir durum değildi. Liseyi bitirdikten sonra Harp Okuluna yerleşen öğrenciler burada da cuntacılıkla içli dışlı oluyordu. Özellikle okul komutanları cuntalarda etkin ve önemli görevlerde yer alıyordu. Cuntaların hedefi komutanların öğrenciler üzerindeki etkisini kullanmaktı. Askeri liseler ve harp okulları yıllarca bu amaca hizmet edilecek şekilde eğitime devam etti. Türk Siyasi Tarihinde büyük bir kırılma noktası olan 27 Mayıs 1960 darbesi askeri liseler ve harp okullarındaki ortama da sirayet edecekti. Darbe sonrası ordu artık boğazına kadar siyasete batmış, 27 Mayıs’ın başrolünde oynayan Harp Okulunda artık devrimci ideolojiler tamamen öğrencileri etki altına almaya başlamıştı. Öğrenciler kendi aralarında Doğan Avcıoğlu’nun Yön ve Devrim dergilerini okuyor, sık sık siyasi eylemlere katılıyorlardı. Hatta 1970’lere gelindiğinde Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, 9 Martçı Komutanlardan Celil Gürkan’a;”Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabını okumayan subayı ben eksik görürüm, güdük görürüm” dediğini Celil Gürkan anılarında anlatacaktı. Harp okulları ve askeri liselerdeki bu ideolojik yükleme cuntacılar için çok geçmeden meyvesini verecekti. 1962 ve 63 yılları arasında Harp Okulu, Milli Şef ünvanıyla yıllarca ülkeye hükmeden İsmet İnönü’nün Başbakanlık yaptığı hükümeti devirmeye kalkacaktı. Bedelini isyancıların lideri Talat Aydemir idam sehpasında, Harp okulu öğrencilerinin tümüyse okuldan atılarak ödeyecekti. İnönü’nün giriştiği harbiye ve askeri liselerdeki ıslah çalışmaları pek sonuç vermeyecek ve daha sonraki cunta oluşumlarında harp okulları etkin rol oynamaya devam edecekti. Tarihe başarısız bir sol darbe girişimi olarak geçecek 9 Mart Teşebbüsü sonrası da Harp Okullarından birçok öğrenci cuntacılarla bağlantısı olduğu iddiasıyla ordudan atılacaktı. Darbe teşebbüsleri ve okullardaki ideolojik yapılanmaların getirisi olarak gruplar halinde okullardan atılma işlemleri devam edecekti ancak Harp okulları ve Askeri liselerdeki cuntacı yapılanmaların etksi hiçbir zaman azalmayacaktı. Şimdi bugüne dönelim. Öncesinde bahsettiğimiz yaşanmışlıklar Askeri liseler ve Harp Okullarındaki darbeci ve cuntacı zihniyetin yerleşikliğini gösteriyor. Okullarda yapılacak ıslah çalışmalarının hiçbir şekilde sonuç vermediğiyse aşikar. Bu okullarda yaşanacak köklü bir zihniyet değişimi içinse uzun bir süreye ihtiyaç olduğu kesin. Böyle bir zamansa mevcut siyasi hükümetin elinde şu an itibariyle yok. Ayrıca ıslah çalışmalarının ters bir sonuç verip vermeyeceği de belli değil. Silahlı Kuvvetleri tek bir vücut olarak düşündüğünüzde Askeri Liseler ve Harp Okulları bu vücudun uzuvları olarak gösterilir. Darbecilik ise Silahlı Kuvvetleri bitkin düşürmüş bir kanser hücresidir. Bir kanser hücresi vücudun bir uzvunu tamamen etkisi altına almış ve hiçbir şekilde ıslah edilemiyorsa uzvun kesilerek vücudun geri kalan kısmını kurtarmak gerekir. Askeri Liseler ve Harp Okullarındaki yerleşik zihniyetin oluşması 200 senelik bir birikimin sonucudur. Her darbede, cuntada, darbe teşebbüslerinde bir şekilde rol oynamış bu okulların kısa sürede ıslahının mümkün olmadığını ve şu anki durumda kapatılmalarının en makul yol olduğunu kabul etmek gerekir. Tüm bunların dışında yapılan yeni düzenlemelerle Ordu’nun hiç olmadığı kadar zayıf düştüğü yorumunda bulunanların sayısı da azımsanmayacak kadar çok. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gereğinden fazla personeli olduğu ve Ordu’nun savaş gücünün ötesinde siyaset ve ülke yönetimindeki etkisinin ağırlığının haddinin ötesinde olduğunu tarih bize sık sık gösterdi. Bir Ordu’nun güçlü olması içim ülke siyasetinde söz sahibi olması olmazsa olmaz bir durum değil. Dünyanın bir çok ülkesinde Ordular ülke sınırlarını dış tehditlere karşı korumakla sorumluyken Türk Silahlı Kuvvetleri bu sorumluluğunun ötesinde siyaset kurumunun tepesinde bir vesayet kurumu olarak yıllardan beri varlığını korumakta. Ordunun siyaset üzerindeki etkisinin kırılması ve sivil siyasete tam olarak bağlanması için yapılacak tüm ıslah hareketlerine kayıtsız, şartsız ve amasız bir şekilde destek olmak gerekiyor. 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece Türkiye tarihinin darbeler karşısındaki makus talihini Allah’ın yardımıyla halk değiştirdi. Halkın darbelere karşı bu denli feraset sahibi olduğunu görmek umut verici ancak darbeleri bir daha dönmemek üzere tarihin çöplüğüne göndermek için o gece gösterdiğimiz kararlılıkta ısrar etmek zorundayız. Ne olursa olsun Ordu’nun siyasete tam olarak bağlanmadığı, TSK’nın yıllardan beri süregelen zihniyetinin değişmediği bir sistemde yeni darbe teşebbüsleriyle ve cuntalarla karşılaşmamız sürpriz olmayacaktır.

Tunahan Elmas

https://twitter.com/tunahanelmass

Ekonomi’nin siyaset ve toplumsal olaylarla olan karşılıklı bağımlılığı üzerine ciltlerce kitap yazılabilir. Ekonomi’de yaşanan dalgalanmaların siyasette ve toplumda getirdiği kargaşalara hem dünya hem kendi tarihimizde sık sık şahitlik ettik. Özellikle Türkiye gibi siyasal ve toplumsal istikrarın devamlı olarak kesintiye uğradığı ve tam anlamıyla süreklilik kazanamadığı ülkelerde, siyasal krizler ekonomide de krizleri beraberinde getirdi. Ekonomide yaşanan buhran dönemleri ülkedeki sosyal yapıyı derinden sarsmakla birlikte, toplumun siyasi tercihlerini yaparken öncelikli olarak ekonomik vaatlere bakmasına sebep oldu. Yıkılan imparatorluğun bakiyesi olarak kurulan Cumhuriyet ekonomik alanda gerek dönemin şartları gerek Anadolu’nun o günkü mevcut koşullarıyla birlikte devletçi bir ekonomik modeli benimsemeyi tercih edecek, devlet eliyle yapılan yatırımlar ve kalkınma planlamalarıyla yeni kurulan Cumhuriyet’in ekonomisi ayağa kaldırılmaya çalışılacaktı. Dünyada yaşanacak Büyük ekonomik buhrandan Türkiye’de fazlasıyla etkilenecek, zaten savaştan çıktığı için yoksulluk ve sefaletten beli bükülmüş Anadolu’nun üzerindeki kara bulutların şiddeti Büyük Buhranın etkisiyle giderek artacaktı. Büyük Buhran sonrası hazırlanacak I. Beş Yıllık Kalkınma Planıyla ülke sanayi alanında ciddi bir atılım yapacak, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ham maddesi ülke içinde bulunan malların üretimine geçilecekti. İlk kalkınma planının başarıya ulaşmasının ardından 1939 yılında II. Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanacak ancak savaş koşullarının etkisiyle bu plan hayata geçirilemeyecekti. İkinci Dünya Savaşı dünyayı karanlık bir noktaya itmiş ve Avrupa boydan boya bir harabeye dönmüşken savaşa girmeyen Türkiye de savaşa giren ülkeler kadar ağır bedeller ödemiş ve ülke insanı seferberlik durumu için çıkartılan ağır vergilerin altında ezilmişti. Savaş sonrası Müttefikler cephesinin kazanmasıyla dünyada esen demokrasi rüzgarı Türkiye topraklarına da uğrayacak ve ülke çok partili hayata geçecekti. Çok partili hayata geçişten kısa süre sonra Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle birlikte Türkiye, yeni yeni başlayan Soğuk Savaş ortamında safını iyice Batı’dan yana netleştirecek, Türkiye’yi Sovyetlere kaptırmak istemeyen Amerika’nın yardım ve kredileriyle birlikte ülkede büyük bir kalkınma hareketi başlayacaktı. Bu kalkınma hareketinde savaş yıllarında halktan toplanıp, devletin kasasında tutulan vergilerin harcanması da etkili olacaktı. Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle birlikte ülke boydan boya bir şantiyeye dönüşmüş, tarımda elde edilen verim artmış ve ülke büyük bir bolluk dönemine girmişti. Ancak 1954 sonrası ilk yıllardaki bolluk yavaş yavaş kaybolmaya ve 1960’lara doğru baş gösteren ekonomik sıkıntılar, Demokrat Parti’nin ilk yıllarındaki bolluk dönemlerini aratmaya başlayacaktı. 27 Mayıs askeri darbesiyle birlikte ülkede siyasi istikrar da kaybolacak 1965-1971 arasındaki Demirelli tek başına AP iktidarı döneminde yapılan ekonomik kalkınma ve atılım hamleleri ülkenin sosyal ve siyasal çalkantılarının etkisiyle çok uzun sürmeyecekti. 1970’lerde ülke bir kez daha büyük bir ekonomik bunalımın içine girecekti. Bu ekonomik bunalımın en önemli sebebiyse 1974’te Türkiye’nin Kıbrıs’a asker çıkarmasıyla birlikte Batı’nın Türkiye’ye karşı başlattığı ambargo olacaktı. Dönemin koalisyon hükümeti Başbakanlarından Süleyman Demirel ülkenin ekonomik durumunu özetlerken ”70 cent’e muhtacız” diyecekti. 1980 yılına geldiğimizde ülkeyi içinde bulunduğu kriz ortamından çıkarma adına Demirel Başbakanlığındaki azınlık hükümeti tarihe 24 Ocak kararları olarak geçecek ekonomik önlem paketini devreye sokacaktı. 24 Ocak kararlarıyla birlikte Türk Siyaseti daha sonraları ülke tarihine geçecek bir isimle tanışıyordu. Bu kişi Demirel’e ”abi” diye hitap eden, dönemin parlak bürokratı Turgut Özal’dan başkası değildi. 70’li yıllar her anlamda ülkede büyük kırılmalara ve kopuşlara sahne olacaktı. 70’ler; Koalisyonlar, muhtıralar, ekonomik krizler, sokak çatışmaları, öğrenci eylemleri derken finali ülke tarihinin en ağır faturasını çıkaracak askeri darbeyle yapacaktı. 12 Eylül askeri darbesi sonrası kurulacak hükümette 24 Ocak Kararlarının mimarı Turgut Özal Ekonomi’den sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak görev alacak ve 24 Ocak kararlarını uygulamaya devam edecekti. Kısa süre sonra istifa ederek kurduğu partiyle 1983’te iktidara gelen Özal ülkeye ekonomik anlamda çağ atlatacak, yıllardır dışa kapalı bir şekilde krizlerle boğuşan Türkiye’yi dünyaya açacaktı. Türk siyasetine Özal’lı yıllar olarak geçen dönemde ekonomik anlamda yaşanan boyut değişimi herkesin ortak kabulü haline gelecekti. Siyasi yasakların kalkıp, eski liderlerin siyasete dönmesiyle birlikte Turgut Özal 1989’da Köşk’e çıkacak, 1991 seçimleriyle birlikte de ülkedeki tek başına devam eden ANAP iktidarı 8 yılın sonunda yıkılacaktı. Türkiye Cumhuriyet tarihinin en çalkantılı 10 yılına DYP-SHP büyük koalisyonuyla birlikte giriyordu. Artan faili meçhuller ve terör saldırıları, siyasi istikrarsızlıkla birleştiğinde ekonomideki bozulmanın boyutu da her geçen gün büyüyordu. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ani ölümüyle koalisyon hükümetinin Başbakanı Süleyman Demirel Cumhurbaşkanlığına çıkacak ve koalisyonun büyük ortağı Doğruyol Partisinin başına Amerika’da eğitim görmüş, ekonomiyi ayağa kaldırır umuduyla halkın bel bağladığı Türkiye’nin ilk kadın Başbakan’ı Tansu Çiller gelecekti. Çok geçmeden Tansu Çiller’in kriz için önerdi 4 Nisan kararları krizi çözmek bir yana derinleştirecek ve ülke büyük bir ekonomik krizin ortasına düşecekti. 4 Nisan kararları ülke ekonomisini yerle bir etmişken, artan terör ülkenin en karanlık yıllarını beraberinde getirecekti. Terör saldırıları, faili meçhuller, suikastler, ekonomik kriz ve kısa süreli koalisyon hükümetleriyle Türkiye büyük bir kırılma döneminden geçerken 28 Şubat süreciyle birlikte 90’lı yıllar da askeri müdahaleyle tanışıyordu. Bu sefer ki müdahale diğerlerinden farklı oluyor, dönemin medyasında amiral gemisinden Ertuğrul Özkök ”bu defa işi silahsız kuvvetler halletsin” diyordu. 90’lı yıllar kaos ve büyük acılara sahne olurken finali tarihe daha sonraları Postmodern darbe olarak geçecek olan 28 Şubat’la değil, ülke tarihinin gördüğü en büyük ekonomik kriz ve dibe vurmuşlukla yapacaktı. 97’de Asya’da baş gösteren ve 98’de Rusya’da başlayan ekonomik kriz ülkeyi yavaş yavaş etki altına almaya başlayacak, zaten siyasi istikrarsızlıkla boğuşan Türkiye 17 Ağustos depremiyle birlikte artık tamamen dibe vuracaktı. 2000’lere gelindiğinde Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleriyle ekonomi tamamen allak bullak olacak, onlarca banka batacak, firmalar yerle bir olurken Türkiye tarihinin gördüğü en büyük ekonomik krizi çok büyük bedeller ödeyerek atlatacaktı. Şimdi yukarıda bahsettiğimiz ekonomik krizlere, çıkış sebeplerine ve ülkemizde bıraktığı hasar ve etkilerine bakalım… 1929 Büyük Buhranı ve I. Beş Yıllık Kalkınma Planlaması ‘’1929 Buhranı öncesi ABD’de üretim ve istihdamda yükselmelerin devam ettiği, ücretler düşmese de fiyatların sabit kaldığı, insanların eskisine göre kendilerini daha zengin hissettiği yıllar olarak tanımlanabilir. Örneğin 1925-1929 arasında imalat sanayi kuruluşlarının sayısı 183.900’den 206.700’e yükselmiş, ürettikleri ürünün değeri 60,8 milyar dolardan, 68 milyar dolara çıkmıştır. 1926 yılında Amerika’da 4.301.000 otomobil üretilmiş, bu sayı 1929 yılında 5.358.000’e ulaşmıştır. Bu rakamın neredeyse 1953’teki otomobil sayısıyla aynı rakama tekabül etmesi ABD’nin “kükreyen yirmiler” diye anılmasına yol açmıştır (www.subconturkey.com/2009/Haziran)’’ 1920’lere doğru büyüyen ve gelişen ABD ekonomisinde şirketler arasında birleşme ve devralmalarda yaşanan artış ekonomide büyük tekellerin oluşmasına sebep olmuştu. 200’e yakın büyük şirketin elinde bulundurduğu ABD ekonomisi için, bu şirketlerin birkaçının yaşayacağı ekonomik problemler ülkenin genelinde yaşanacak sıkıntıların başlaması demekti. Devletin klasik liberal düşüncenin benimsediği serbest piyasa modelinde hiçbir şekilde ekonomiye devlet müdahalesi öngörülmüyordu. Bu düşünceye göre ekonomide yaşanacak dalgalanmalar ve krizlerde devletin olaya müdahil olması krizi derinleştirecekti, devletin piyasaya müdahale etmediği durumda her şey kendiliğinden olağan akışına geri dönebilirdi. New York Borsası 1928 başları ile 1929 Ekim ayı arasında büyük yükseliş gösteriyordu. 3 Ekim 1929’a gelindiğinde bu yükseliş sona erdiği ve bir kaç büyük şirketin hisse senetlerinde düşüşler gözlendi. 24Ekim 1929’da (Kara Perşembe) işlem yapan Hollandalı ve Alman yatırımcılar portföylerini boşaltmaya ve piyasadan çıkmaya başladılar. Böylece borsadaki gerileme daha da hızlandı. Ancak borsanın çöküşü birkaç gün sonra 29 Ekim 1929 Salı günü gerçekleşti.“Kara Salı” olarak tarihe geçen o gün, 1929 fiyatlarıyla 4.2 milyardolarlık bir zarar doğdu. Kısa bir süre içinde 4000 civarında banka iflas etti. 1920lerden beri tasarruflarını yükselen borsada değerlendiren insanlar, borsanın çöküşüyle birlikte bu süreçte tüm maddi varlığını kaybetti ve işsiz kaldı. Dev sanayi firmalarının tek tek iflas etmesinin ardından insanlar hayatlarını idame ettirebilmek için tarıma yöneldiler. Aşırı oranda değerkaybeden para nedeniyle alış verişlerde para yerine takas sistemi kullanılmaya başlandı. Devletin başlangıçta hiçbir şekilde krize müdahale etmeyişi, yaşanan krizi derinleştirmiş, tarihin gördüğü en büyük ekonomik kriz Amerika’yı silindir gibi ezip geçmişti. Sokaklar evsiz ve aç olan onlarca insanla dolmuş, açlık ve sefalet ülkenin dört bir yanını tümüyle etkisi altına almıştı. Amerika’da yaşanan ekonomik kriz kısa sürede Avrupa’da ve Türkiye’de de etkisini gösterecekti. Ekonomisini yeni yeni toparlamaya çalışan Türkiye 1929 Büyük Buhranının etkisiyle, yeni bir kalkınma planlamasına geçiş yapacaktı. Önemli ölçüde Sovyetler Birliği`nin makine, araç-gereç ve teknik yardım desteği ile tasarlanmış ve yürütülmüştür. Dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün 1932 yılı Mayıs ayında proje için Sovyetlere gitmiş, aynı yılın yaz aylarında Sovyet teknik uzmanları Türkiye`ye gelmişler, öngörülen yatırımlar için çeşitli bölgelerde incelemeler yapmışlar ve aynı yıl sonunda raporlarını tamamlamışlardır. 2 senelik inceleme ve raporlamanın sonunda 17 Nisan 1934’te yürürlüğe giren Beş Yıllık Kalkınma Planlamasına göre ham maddesi Türkiye’de bulunan ürünlerin fabrikaları Anadolu’nun farklı bölgelerinde devlet eliyle kurulacak ve işletilecekti. Çeşitli illerde kurulan iplik, dokuma, kağıt, gülyağı, şeker, suni ipek ve demir fabrikalarında ülkenin tüketim ihtiyacı göz önüne alınarak hareket edilecekti. Bu plana birlikte hem halka iş imkanı yaratılacak, hem tarımdaki ürünlerin fabrikalarda işletilerek, ülke yerli sanayisini kuracaktı. Beklenen verimin alındığı I. Beş Yıllık Kalkınma Planlamasından sonra 1939 yılında enerji kaynaklarının merkeze alındığı II. Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanacak ancak II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte plan uygulamaya dökülemeyecekti. Türkiye II. Dünya Savaşı’nın yoğun baskısını her şekilde hissedecekti. Seferberlik ilanı sonrası ekonomideki sorunlarla başa çıkamayan tek parti hükümeti sorunu halkın üzerine ağır vergiler yükleyerek çözmeye çalışacaktı. Halk bu baskı ve yoksulluğun faturasını yıllar sonra kurulacak sandıkta İnönü ve arkadaşlarına kesecekti. Demokrat Parti’nin iktidar olmasıyla birlikte Türkiye’de her anlamda bir değişim rüzgarı yaşanacak, bu değişim rüzgarı kendisini ekonomide de hissettirecekti. Tek parti döneminin katı devletçi politikalarını gevşeten Adnan Menderes’li Demokratlar ülkeyi baştan aşağı bir şantiyeye çevirecek ülkede boydan boya yollar, barajlar, tarım sulama alanları yapılmaya başlanacaktı. Demokrat Parti iktidarına başlangıçta Batı’nın verdiği maddi destek bir süre sonra kesilmeye başlayacaktı. 1957 seçimleri sonrası ülke ekonomisinde başlayan krizin çözümü için kredi isteğini reddeden, Amerika’ya karşı Menderes yıllar önce Sovyet desteğiyle hayata geçirilen Kalkınma Planlamalarının benzerlerini hayata geçirme isteğini belli etti. Ancak kısa bir süre sonra devrilen Adnan Menderes’in ömrü böyle bir planı hayata geçirmeye vefa etmedi… Kıbrıs Çıkarması ve Ekonomik Ambargo 27 Mayıs sonrası askeri vesayetin gölgesinde geçen yıllarda Türkiye ekonomik olarak pek parlak durumda değildi. I. Koalisyonlar döneminin Adalet Partisinin iktidara gelişiyle son bulmasının ardından ekonomide rahat bir nefes alan ülke, AP iktidarının ilk yıllarında planlanan ekonomik büyüme rakamlarına ulaşabiliyordu. Ancak sosyal çalkantıların, sokak olaylarının ve askeri vesayetin yoğun bir şekilde baskı altına aldığı iktidarın ekonomide yürüttüğü başarılı politika kısa sürecek ve 1969’da ülke bir ekonomik krizle karşılacak, 1 Amerikan doları 15 Türk lirası olacaktı. Yaşanan ekonomik krize rağmen 1969’da tekrar tek başına iktidar olan Adalet Partisi 1971 yılında muhtırayla devrilecek ve ülke 1973 seçimlerine kadar geçen 2 senede askerlerin denetimindeki sıkıyönetimde teknokrat hükümetlerle idare edilecekti. 73 seçimleriyle birlikte CHP’nin genç genel başkanı Bülent Ecevit 1. Parti olarak girdiği mecliste Erbakan’ın MSP’siyle birlikte tarihe karpuz hükümeti olarak geçecek CHP-MSP koalisyonunu kuracaktı. Tam bu dönemde Kıbrıs’ta Türklere karşı uygulanan katliamlarının sonunda Türkiye 1959 Londra anlaşmasının kendisine verdiği garantörlük yetkisine dayanarak Ada’ya çıkarma yapacaktı. Türkiye’nin Kıbrıs’a yaptığı çıkarma dünya kamuoyunun gündemine oturacaktı. Türk müdahalesine karşı çıkan Batı’nın başlattığı üstü örtülü ambargoysa ülkede büyük çapta bir krize dönüşecekti. 1974’te petrol fiyatlarının patlayarak 4 katına çıkması Türkiye ekonomisini olumsuz etkilemişti. Aynı yıl Kıbrıs Barış Harekatı ile birlikte batılı ülkelerin üstü örtülü ekonomik ambargosu başladı. Bütün dünya petrol tasarrufuna yönelirken Türkiye petrole sübvansiyon vererek tüketimi patlattı. Dış ticaret açığı 769 milyon dolardan 2.3 milyar dolara fırladı. Bütçe 303 milyon dolar açık verdi. Dış Ticaret Açığı 769 milyon dolardan 2,3 milyar dolara fırlamıştı. Bu olumsuz faktörler nedeniyle turizm gelirleri de azaldı. Türkiye’nin bütçe açığı rekor büyümeyle 303 milyon dolar oldu. Türkiye Ekonomik Krize girmişti. Hükümet bir döviz darboğazınagirdi. Budarboğazı aşmak için dışarıdan yüksek faizli borçlar alındı. Bu borçların alınması teşvik edildi. 1974 krizi 1980’ler boyunca kendini zaman zaman hissettirecek, daha sonra gelen hükümetlerin hiçbiri tam anlamıyla buna çözüm bulamayacaktı. Günü kurtarmaya yönelik yapılan hamleler ülkedeki ekonomik darboğazı daha da derinleştirecekti. 1980 yılına gelindiğinde ülkede artan anarşi ve yoksulluğa cumhurbaşkanlığı seçimleriyle birlikte siyasi istikrarsızlığın ne denli içinden çıkılmaz bir hale geldiğinin görülmesi de eklendi. Ülkede gaz, şeker, ekmek kuyrukları alıp başını giderken, karaborsacılık her geçen gün artıyordu. Kendi aralarındaki rekabetin içinde kaybolan siyasiler yaklaşan sonu görmüyor, belki de görmek istemiyor, ülke son sürat giden bir tren gibi uçuruma doğru hızla yaklaşıyordu. 1980 Krizi, 24 Ocak Kararları ve Türk Ekonomisinde ÖZAL’lı Yıllar OPEC ülkelerinin petrol fiyatlarını %150 artırması ekonomiyi tümden yıktı. OPEC üyeleri petrol fiyatını 1979 ve 1980’de ikinci kez yüzde 150 oranında artırdı. Bu şok Türkiye’de işsizliği yüzde 20’lere fırlattı. Enflasyon yüzde 63.9’a yükseldi. Pek çok temel tüketim maddesi karaborsaya düştü. Benzin, tüp, ampul bulunamıyordu. Hükümet ekonomiyi yeniden işler hale getirmek için 24 Ocak Ekonomik İstikrar Tedbirleri, bilinen adıyla “24 Ocak Kararları”nı yürürlüğe koydu. Bu tedbir paketi genel itibariyle devletin ekonomiye müdahalesinin asgariye indirilmesini, rekabeti engelleyici müdahalelerin önlenmesini ve ekonominin uluslararası piyasalarla bütünleşmesini amaçlıyordu. Buna göre Enflasyon aşağıya indirilecek, dış ticaret açığı ihracat artırılarak kapatılacak, büyüme hızı yükseltilecek ve piyasa ekonomisine önem verilecekti. 24 Ocak kararları belli ölçüde etkisini göstermeye başlayınca, tedbir paketini hazırlayan Turgut Özal, 12 Eylül darbesi sonrası kurulacak hükümette Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak ekonominin başına getirilecekti. 24 Ocak kararlarında amaçladığı ülkeyi dış dünyaya açarak serbest piyasaya geçişi sağlamayı amaçlayan Turgut Özal 1983 seçimleri sonrası Başbakan olduktan sonra da bu kararları ana ölçüde yürütmeye devam etti. Başbakan olduktan sonra ülkenin kabuğunu kıracak Turgut Özal başlangıçta IMF ile Stand-By anlaşması imzaladı. Anlaşmaya göre, ihracata teşvik verilecek, kamu harcamaları kısılacak, TL yüksek oranda devalüe edilecekti. Bütçe açığı kısılacak, yabancı sermaye girişi sağlanacak, KİT’lere ürünlerine zam yetkisi verilecekti. Bu uygulamalar sonucunda ihracatın GSMH’deki payı %11’e çıkartılmıştır. Enflasyon aşağı çekilmiş, siyasetteki rahatlamayla beraber ülkede bir rahatlık meydana gelmiştir. Özal ülkenin kendi içine kapanık halinden kurtulması yolunda önemli adımlar atacaktı. 1987 referandumuyla ülke siyasetinin ağır topları Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş’in yasakları kalktı ve ANAP iktidarının sallanmasıyla Özal tek başına iktidarı mevcut koşullarda alamayacağını bildiği için Köşk’e çıkmak zorunda kaldı. Özal’ın olmadığı ANAP’sa Demirel, Erbakan, Türkeş gibi sağ siyasetin kurtlarına karşı çok fazla direnemeden 1991 seçimlerinde iktidarı devretti. 1991 seçimleriyle birlikte ülke bir kez daha koalisyonlar ve krizler dönemine giriyordu… 5 Nisan Krizi Turgut Özal’la atılım yapan ülke ekonomisinin bu durumu pek uzun sürmedi. III. Koalisyonlar döneminin başlamasıyla birlikte ülkenin makus talihi bir defa daha tekerrür ediyordu. Özal’ın ani ölümü sonrası Cumhurbaşkanlığına Süleyman Demirel’in çıkmasıyla, ülke tarihinin ilk kadın Başbakanı olarak Tansu Çiller siyasetin iki numarası olacaktı. Erdal İnönü’yle kısa bir koalisyon ortaklığı yaptıktan sonra, Çiller’e koalisyon yapacak yeni partner ise SHP’nin genç genel başkanı Murat Karayalçın olacaktı. Siyasette yeteri kadar tecrübe sahibi olmayan iki ismin ortaklığında yürüyen DYP-SHP ittifakı 1994 yılında büyük bir ekonomik krizle yüzleşmek zorunda kalacaktı. Ülke ekonomisindeki kötü gidişi durdurmaya yönelik 5 nisan 1994’te hükümet dengeleri yeniden kurmak amacıyla yeni kararlılık önlemleri paketini ilan etti. Dövize olan akını kesmek ve kısa dönemli kamu borçlarını ödeyebilmek için mayıs 1994 tarihinde %400 faizli borçlanma kağıtlarını piyasaya sürmek zorunda kaldı. Dengeleri düzeltmeden yapay yolla faiz oranlarını düşürme çabası faiz oranlarında çok daha yüksek oranda bir sıçramaya neden olacaktı. Koalisyon ortağı Tansu Çiller önlemleri tek tek açıklarken yanında bulunan Başbakan Yardımcısı Karayalçın birçok fabrikanın özelleştirilmesini toplantı sırasında öğreniyordu. Çiller önlemleri sıraladıkça, Murat Karayalçın’ın yaşadığı şaşkınlık yüzünden okunuyordu. Krizin sonunda ücretlerin düşürülmesi, işsizlikte büyük bir artışa sebep olmuş, dolarda yapılan devalüasyonla birçok esnaf batmıştır. Ülkede üç basamaklı enflasyon dönemi açılmış ve ekonomik bunalım 90’lar boyunca bir şekilde devam etmiştir. Son Çöküş; 2001 Krizi 90’lar her anlamıyla istikrarsızlık yılları olmuş, ülke bu dönemde en karanlık yıllarını yaşamıştı. 2000lere doğru giderken ekonomik olarak zaten kötü durumda olan ülke 98 Asya krizi ve 99 Rusya krizinden de nasibini alacaktı. Ülkedeki Uzakdoğulu şirketlerin bir bir ülkeyi terk etmesi ekonomiyi kötü yönde etkilemişti. Rusya’daki krizse ülkenin en önemli gelir kalemlerinden biri olan turizm sektörünü vuracaktı. 1999’un Ağustos ayında yaşanan depremse ülkenin can damarı olarak görülen Marmara bölgesini vuracak, zaten kötü olan durumu iyice içinden çıkılamayacak noktaya götürecekti. Siyasetteki durumun pek parlak olmadığı, 28 Şubat vesayetinin ülkenin tepesine çöktüğü yıllarda Türkiye içinde bulunduğu durumdan çıkışı yine bir dibe vurmuşlukta bulacaktı. Kasım 2000’de başlayan ekonomik krizi 7.5 milyar dolarlık IMF ek kredisiyle bir şekilde püskürten Türkiye kısa süre geçmeden büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya kalacaktı. MGK toplantısında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Bülent Ecevit’e Anayasa kitapçığı fırlatmasıyla ortaya çıkan siyasi kriz, derinlerde bekleyen ekonomik krizi tetikleyecekti. Başbakan Bülent Ecevit’in MGK’da yaşananları açıklaması üzerine 21 Şubat günü borsa yerle bir oldu. Yerli parayı savunmak için gecelik faizlerin astronomik oranlara yükselmesine rağmen, yerleşiklerin yoğun döviz talebi nedeniyle Merkez Bankası’nın 5 milyar dolarlık döviz satışıyla sonuçlandı. Kamu bankalarının likidite ihtiyacının karşılanamaması, ödemeler sistemini kilitleyecek boyutlara ulaşmıştı. Banka sistemindeki büyük çöküşü önlemek için TL’nin yabancı para birimleri karşısındaki değeri dalgalanmaya bırakıldı.Bir gün önce 670 bin TL olan dolar 1 milyonu aştı. Bunun sonucunda yabancı bankalar vadesi gelmemiş kredilerini geri çekmeye başlayınca 21 Şubat’ta bankalar arası para piyasasında gecelik faiz%6200’e kadar çıktı.Yapılan bu örtülü devalüasyon ile TL’nin değeri%40 civarında düştü. Devletin borcu da 29 katrilyon TL arttı. Siyasal istikrarsızlıkla yıllardır boğuşan Türkiye uzun yıllardır devam eden istikrarsızlığın bedelini yine ağır ödeyecekti. İşini ve tüm malvarlığını kaybeden yüz binlerce insanın olduğu ülkede intihar vakaları artıyor ve ülkenin sosyal yapısı büyük bir çöküş yaşıyordu. Kasım 2000 ve Şubat 2001 yılında yaşanan ekonomik krizlerle ülkede birçok insanın hayatı kararacak, yoksulluk her tarafı saracaktı. Siyasilerin kendi arasında yaşadığı anlaşmazlıkla tüm bu dibe vurmuşluğun bedelini ödeyen halk faturayı 3 Kasım 2002 seçimlerinde daha önce mecliste yer alıp, bu durumda sorumluluğu olan partilere kesecekti. Türkiye III. Koalisyonlar döneminin bedelini de çok ağır bir şekilde ödeyecek, 3 Kasım seçimleriyle birlikte Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde tek başına iktidara gelen AK Parti gerek ülke siyasetinde, gerek ülke ekonomisinde, gerek sosyal yapıda çok köklü reformlarla ülkeyi devraldığı karanlık yıllardan, çok daha aydınlık ve umut dolu yıllara taşıyacaktı.

Tunahan Elmas

https://twitter.com/tunahanelmass ”Geri kalmış toplumlarda ilerici bir kuvvet;Ordu”… Tam olarak bu başlıkla çıkan ve geri kalmış Türkiye toplumunu darbelerle ne kadar ileri götürebiliriz analizleriyle dolu Türk Solu dergilerindeki aydınca yazılar… Bugün ”darbelerden en çok biz çektik” demelerine rağmen tam anlamıyla meşru siyaseti savunmaktan yüksünerek ”ne darbe ne faşizm” sloganlarıyla darbe teşebbüslerine karşı seçimle gelen hükümetin yanında saf tutmayı faşizanlık olarak niteleyen bir güruhtan bahsediyoruz. Demokrasinin sık sık kesintiye uğradığı yıllarda, Ordu’yla olan samimiyetlerini hiçbir zaman saklamadılar. Cuntalara akıl hocalığı yapmakla kalmayıp, iktidarı devirdikten sonra kurulması hedeflenen devrim hükümetlerinde yer alma hayalleri kurdular. Onlara göre Türkiye’de demokrasi çoğunluğun diktası olmanın ötesinde bir işlev görmüyor, seçimler ülkenin ilerlemesi için tamamlanması gereken devrimlerin karşısında ”karşı devrim” olarak ”gerici unsur” dedikleri İslamcıları ve Muhafazakarları iktidara taşıyordu. Bilinçsiz bir halk, kendisine verilen demokratik hakları kullanırken devrimci, ilerici solu değil; gerici, dinci, gelenekçi sağı tercih ediyordu. Türk Soluna göre; Türkiye demokrasiye çok erken geçmişti. Halk henüz Atatürk devrimlerini özümseyememiş, kavrayamamış ve köhne geleneklerine sıkı sıkıya bağlı durumdaydı. Devrim dedikleri şeyin bırakın halka sirayet etmesini, kendi içki masalarının dahi ötesine geçemediğini ve halk nezdinde hiçbir anlam ifade etmediğini görmeleri aslında çok zaman almadı… Onlara göre halk kendilerini anlayacak düzeyde bilinçli değildi, kendilerini anlayacak, ortak paydada buluşabilecekleri en önemli unsur olarak Ordu’yu görmeleri 27 Mayıs’la birlikte başlayacaktı. Türk Solunun, Silahlı Kuvvetlerle kuracağı ortaklık yer yer kesintiye uğrasa da bir şekilde günümüze kadar gelecekti… Türkiye’deki sol entelijansiya Demokrat Parti iktidarını başından beri kabullenemeyecek, Demokrat Parti hareketini, gericilerin Atatürk devrimlerine yaptığı ”karşı devrim” olarak görecekti. Demokrat Parti’nin iktidara gelişini ”Hasolar ve Memolar Meclise girdi” olarak manşetlere taşıyan bu aydın grubunun yıldızı, 1950’den 1960’a kadar geçen 10 senelik süre zarfında hiçbir şekilde Demokrat Parti iktidarıyla barışmayacaktı. Her fırsatta Demokrat Parti’nin faşist-gerici bir düzen kurmak istediğini dile getiren bu aydın güruhunun içinde daha sonra Türk Solu’nun en önemli yazarlarından olacak Çetin Altan, Aziz Nesin, İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu gibi isimler vardı. 27 Mayıs’a giderken kilometre taşı olacak sokak ve üniversite olaylarının basın ayağını da bu isimler oluşturacaktı. Yazdıkları yazılarla iktidarı yerden yere vurmanın ötesinde, muhalefet lideri İsmet İnönü’nün dillendirdiği ”ihtilal” kelimesini de üstü örtülü bir şekilde Demokratlardan tek kurtuluş yolu olarak göstereceklerdi. 1950’nin bir Mayıs gecesi ülke tarihinin demokratik usullerle yaptığı ilk seçimde 27 yıllık tek parti diktasını yıkarak iktidara gelen Demokrat Parti 10 senelik sürenin sonunda yine bir Mayıs günü darbeyle yıkılırken bahsi geçen sol yazarlar büyük bir coşkuyla yeni dönemi karşılıyordu. Yeni dönemin basındaki en büyük destekçilerinden biri de bugünlerde FETÖ soruşturması kapsamında gözaltına alınan Ahmet Altan-Mehmet Altan ikilisinin yaklaşık bir sene önce hayatını kaybettiğinde adına demokrasi ağıtları yakılacak babaları Çetin Altan’dan başkası değildi. Çetin Altan darbe sabahı Milliyet’te çıkan yazısında Ordu’yu bir kurtarıcı olarak kucaklıyordu; “Çürümüş, süfli politika tertiplerinin şahsi ihtiraslarla Türkiye’yi en tehlikeli badirelerle, kardeş kavgalarına sürüklemek üzere olduğu bir sırada, Türk silahlı kuvvetlerinin medeni bir şekilde devlet idaresine el koymaları ve memleketi karanlık bir akıbetten kurtarmaları, tarihimizin büyüklüğüne yakışan mutlu bir hareket olarak, milletimize hür ve insan haklarına uygun yeni ufuklar açmaktadır… Yaşasın Türk milleti, yaşasın Türk Ordusu..”[1] Aynı Çetin Altan, darbe günü çöp arabasıyla götürüldüğü Harbiye’nin 3. katından atlayıp intihar ettiği söylenen ancak ölümünün ardındaki sır perdesinin hiçbir zaman aralanmadığı dönemin DP İç İşleri Namık Gedik’le ilgili şunları söyleyecekti; “Vesikaların açıklanacağını öğrenir öğrenmez Namık Gedik’in üçüncü kattan beyin üstü kendini aşağı atmasını şimdi anlıyorsunuz değil mi? Daha iki hafta önce bir Jüpiter edasıyla dolaşıyor, karakolların bodrum katlarında hürriyet isteyen gençlere gerile gerile tokat şaklatıyordu. Ahlaksızlığın Olemp’inden, önce dip üstü çöp arabasına, sonra da beyin üstü kaldırım taşlarına indi…”[2] Sonraları 1961 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi Milletvekili olarak Meclis’e girecek Çetin Altan muhabir olarak izlemeye gittiği karar duruşmasında verilen idam cezalarını bir gün sonraki köşesinde şöyle yorumlayacaktı; “Trampetler vuruyor, kornetler ötüyor, fanfarlar uğulduyordu. Ve kâtip okuyordu. Film artık bitiyordu. Evet film bitti…”[3] Türk Solunun bir diğer önemli aydını Aziz Nesin de yakın arkadaşı Çetin Altan’dan geri kalmayarak 28 Mayıs sabahı yazdığı yazıyla darbecilere methiyeler düzecekti; “Kara cüppeli” diye aşağılanan, saygıdeğer hocalarım, yurdumun çile çekmiş aydınları, bilginleri, sayın profesörlerim! En kara günlerde alınlarınızda parlayan ışıklar, tükettiğiniz soluk boşa gitmedi. O ışıklardan, o dertlerden, yiğit Türk ordusu, Türk ulusuna, işte bu nurlu günü yarattı. Sağ ol generalim, sağ ol albayım, yarbayım, binbaşım, yüzbaşım! Sağ olun yiğit komutanlarım! Varolsun Türk ordusu..”[4] Daha sonra Milliyet Genel Yayın Yönetmenliği yaparken Mehmet Ali Ağca tarafından işlenen suikast sonucunda hayatını kaybedecek olan Abdi İpekçi de 27 Mayıs sabahı darbeyi Milliyet’teki köşesinden şöyle karşılayacaktı; ”Örfî idare Kumandanlığı’na bir gece yarısı ifade vermek üzere götürüldüğümüz zaman bizi kucaklayıp bağırlarına basan subaylarımız, “On beş gün daha dişinizi sıkın” demişlerdi. Gazetemiz kapatıldığı gün aynı şeyi tekrarlamışlardı: “On beş gün daha sabredin.” Sabrettik, şimdi sevinçten ağlıyoruz”[5] Türk Solu 27 Mayıs’ı sevinçle karşılamasının mükafatını bir şekilde alacaktı. Yeni yapılan Anayasayla birlikte dergiler, sendikalar, öğrenci kulüpleri ve sol partiler kurulmaya başlayacaktı. Bunlardan Türkiye İşçi Partisi darbe sonrası yapılacak ilk seçimlerde dönemin seçim sisteminin verdiği avantajla birlikte Meclis’e aralarında Mihri Belli, Mehmet Ali Aybar ve Çetin Altan gibi ünlü isimlerin de olduğu 15 milletvekili sokacaktı. Bu sosyalist bir partinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ilk ve son girişi olacaktı. (Tabi daha sonra kendisini ortanın solu olarak tanımlayan, bugünlerde İşçi Partisi çizgisinde hareket eden CHP ve terör örgütü PKK’nın siyasal uzantısı HDP’yi saymazsak) 27 Mayıs sonrası kendilerine açılan alanı iyi değerlendiren Türk Solu seçimlerin yapılmasıyla Demokrat Parti’nin devamı niteliğindeki partilerin Meclisteki çoğunluğu ele geçirmesinden rahatsız olmuştu. Onlara göre 27 Mayıs Atatürk devrimlerini tamamlayıcı bir devrim olacakken, tekrar demokrasinin getirilmesiyle gericiler iktidarı bir şekilde yine ele geçirmeye yaklaşmıştı. Yarım kalan Atatürk devrimlerinin tamamlanması için yeni bir ihtilal fikri tam da bu dönemde gelişti. O günlerde Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk’un etrafında toplanan Türk Solu’nun önemli isimleri ”YÖN Dergisini” çıkarmaya başlamış ve yeni bir ihtilal fikrini buradan yaymayı amaçlamıştır. Dergide çıkan yazılarda Atatürk devrimlerinin tamamlanması noktasında yeni bir ihtilalin gerekliliğine vurgu yapılırken, Atatürk devrimlerini tamamlayabilecek tek unsur olarak Ordu gösterilmektedir. 27 Mayıs’ın gerici iktidarı yıktığını ancak ideolojik bir altyapısı olmadığı için bir devrime dönüşemediğinden yakınan Avcıoğlu ve etrafında şekillenen Türk Solunun hayalindeki devrim düzeni, sınırları oldukça zorlayacak cinstendir. YÖN hareketine bağlı sol yazarlar yapılacak yeni ihtilalde demokrasinin tamamen rafa kaldırılması, tüm siyasi partilerin temelli kapatılması ve ülkede sadece bir ”Devrim Partisi” olmasını öngörmektedir. Kurulacak bir devrim hükümetiyle Atatürk devrimlerinin hızlı ve kesintisiz bir şekilde devam etmesini öneren Avcıoğlu ekibinin düşüncesi Türkiye için Baas tipi bir modeli öngörüyordu. Bu amaçla hareket eden Doğan Avcıoğlu ve arkadaşları kendilerine Ordu içinde destek bulmakta zorlanmadı. Buldukları destek 27 Mayıs’tan istediklerini elde edemeyen Ordu’nun genç subayları ve onların desteklediği Harbiye Komutanı Albay Talat Aydemir’di… Albay Talat Aydemir Ordu içinde dönemin en kudretli komutanlarındandı. Kendisi YÖN hareketindeki aydınlar gibi 27 Mayıs’ın amacına ulaşmadığını ve yeni bir tamamlayıcı hareketin gerekliliğini her ortamda dile getirerek, müdahale isteyen genç subayların desteğini almıştı. 22 Şubat günü öncülük ettiği kalkışmayla birlikte İnönü’nün Başbakanlığını yaptığı CHP-AP hükümetini devirmeye çok yaklaşmış ancak kan dökmekten çekindiği için İnönü’yle yaptığı pazarlıklar sonucunda hiçbir ceza almamaları şartıyla kalkışmaya son vermişti. İnönü; Aydemir ve arkadaşları hakkında cezai tahkikatın yapılmayacağına söz vermiş ancak 22 Şubat kalkışmasında dahli olan tüm isimleri Ordu’dan atacak, 22 Şubatçıların Ordu’dan atılması Aydemir ve taraftarlarının ilk hareketin üzerinden 1.5 yıl geçmeden yeni bir harekete girişmelerinin önünü alamayacaktı… 21 Mayıs 1963 günü Harbiye’nin desteğiyle harekete geçen Aydemir, radyoevinin 4 kez el değiştirdiği gecenin sonunda mağlup olacak ve mağlubiyetinin bedelini idam sehpasında ödeyecekti. Talat Aydemir idam sehpasına giderken ona destek olan işadamları, gazeteciler, siyasetçilerse ortalıkta yoktu. Talat Aydemir’in 21 Mayıs’ta böyle fütursuzca bir harekata girişmesinin ardında; 22 Şubat sonrası kendisi için ”ikinci Atatürk” diyecek Türk Solu yazarlarının verdiği cesaretin payı büyüktü. Ancak Talat Aydemir başarısız olduğu darbe girişiminin ardından ipe tek başına gidecek, onu bu yolda cesaretlendiren aydınlar hayatlarına kaldığı yerden devam edecekti. 22 Şubat ve 21 Mayıs hareketinin fikir babası olan YÖN Dergisi o dönemde kapatılacak, dergideki isimlerse ceza almadan işin içinden sıyrılabilecekti. Aydemir’i ölüme giderken yalnızlığa terk eden Türk Solu birkaç sene sonra Ordu’daki cunta faaliyetlerine kaldığı yerden devam edecekti. Ancak bir sonraki cunta faaliyetlerinin faturası çok daha ağır olacaktı. Sol hareketlerin dünyayı kasıp kavurduğu 1968 yılına gelindiğinde Türkiye’deki Sol da sokağa, üniversitelere ve gençliğe belli bir noktada hakim pozisyona gelmiştir. Çıkardıkları dergiler ve kitaplar vasıtasıyla üniversitelerden içeri giren Sol hareketler, buralarda hakimiyeti ele geçirmiş ve belli başlı üniversitelerde kurtarılmış bölgeler oluşturmuştur. Üniversitelerde işgal hareketleri başlarken, bu hareketlerde yeni yeni öğrenci liderleri ortaya çıkacaktır. Sonraları Türk Soluyla özdeşleşecek Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya gibi isimler de bu dönemde sol öğrenci gruplarına liderlik etmektedir. Üniversite ve sokağa hakim olan Sol’un Ordu içinde cunta hareketlerine tesir etmesi de pek gecikmeyecektir. Talat Aydemir girişimlerinden sonra kapatılan Avcıoğlu’nun YÖN dergisi yerini Devrim dergisine bırakmış ve dergi kısa sürede genç subayların el kitapçığı haline gelmiştir. Devrim dergisi etrafında toplanan cunta hareketinin başında 27 Mayıs darbesinin planlayıcılarından daimi senatör Cemal Madanoğlu vardır. Cuntanın siyasi kanadında senatörlerden milletvekillerine önemli isimler varken, basın ayağında Devrim dergisi yazarları Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Hasan Cemal, Uluç Gürkan gibi isimlerle birlikte sonraları CHP genel başkanlığı da yapacak Altan Öymen vardır. Hatta Öymen’in ismi devrim sonrası kurulacak hükümet listesinde de bulunmaktadır… Cuntanın Silahlı Kuvvetler ayağındaki en önemli isimlerse Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’dur. 1969’da başlayan cunta hareketinin beyniyse, iki senelik süreçte cuntadaki isimlerin kilit noktalara tayinini sağlayan Genelkurmay Personel Daire Başkanı Tümgeneral Celil Gürkan’dır. Daha sonraları Madanoğlu Cuntası olarak anılacak 9 Martçılar kafa yapısı itibariyle Baas modeli bir sosyalist yönetimi ülke için öngörmekte ve bu doğrultuda hazırlıklarını yapmaktadır. Cuntanın toplantılarının da yapıldığı Devrim dergisine Deniz Gezmiş gibi öğrenci hareketi liderleri gelmekte, sık sık yaklaşan hareketle ilgili bilgi almaktadır. İstanbul ve Ankara ekibi olarak ikiye ayrılan cunta; hava, kara ve deniz kuvvetleri içinde her geçen gün güçlenmekteyken cuntanın içine giren genç bir akademisyen hem 9 Mart’ın hem ülkenin kaderinin değişmesine sebep olacaktır. Bu genç akademisyen o günlerde Milli İstihbarat Teşkilatı için çalışan Mahir Kaynak’tan başkası değildir. Mahir Kaynak vasıtasıyla cuntadan haberdar olan dönemin MİT Müsteşarı Fuat Doğu bu bilgileri Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’a iletmiştir. Cuntanın Ordu içindeki gücünden çekinen Memduh Tağmaç hareketin önüne geçmek istese de yaklaşan fırtınanın gücü kendisini korkutmaktadır. Memduh Tağmaç’ın bu süreçteki en büyük destekçisiyse I. Ordu Komutanı Faik Türün’dür. Faik Türün Ordu’da yaşanacak bir sol darbenin karşısında olacağını ve gerekirse kan dökmekten çekinmeyeceğini cuntanın en tepesindeki Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler’e iletmiştir. Zaten darbe sonrası sol subaylar tarafından bir şekilde saf dışı bırakılacağı korkusuyla yaşayan Faruk Gürler, Faik Türün ve Memduh Tağmaç’ın darbe karşıtı tutumundan sonra darbe için planlanan tarih olan 9 Mart 1971 günü düğmeye basmaktan vazgeçer. 9 Mart günü darbe için toplanan cuntadan erteleme kararı çıktıktan bir gün sonra Genelkurmayda toplanan generaller durumu değerlendirmeye almış ve Ordu’nun yönetime el koyma fikrine karşı, hükümete bir muhtıra verilmesi konusunda anlaşmıştır. Tabi bu anlaşmada toplantı sırasında Faik Türün’ün kardeşi Ankara Merkez Komutanı Tümgeneral Tevfik Türün’ün karargahı sarıp, gerekirse komutanları buradan çıkarmayacak olması tehdidinin payı büyüktür. Ordu’da emir komuta zinciri dışında yapılacak bir hareketin kansız başarıya ulaşamayacağını anlayan Faruk Gürler’in geri adım atması sonrası Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur da emir komuta zincirinde verilecek bir muhtıraya razı olur. Darbeci generaller daha sonrası için pazarlık yapacak, cuntadaki bütün solcu komutanlar ve subayların yargılanmasını, kendilerine dokunulmaması kaydıyla kabul edecektir. Tarihler 12 Mart’ı gösterdiğinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarihe ”darbeli muhtıra” olarak geçecek 12 Mart Muhtırasını verecek, bunun sonucunda Demirel’in 6 yıllık tek başına iktidarını devirecekti. İçeride komutanların kendi içinde yaptıkları pazarlıklardan bihaber olan cuntanın diğer kanatları (basın, öğrenci grupları, sendikalar) muhtıranın altında Faruk Gürler ve Muhsin Batur ismini gördüğünde sevince boğulacak ve muhtıraya övgü üstüne övgü düzecekti. Çetin Altan’dan İlhan Selçuk’a kadar birçok sol yazarın coşkuyla karşılayacağı muhtıraya, Ertuğrul Kürkçü’nün başkanı olduğu Dev-genç bir bildiri yayınlayarak bağlı olduklarını bildirecekti. Dev-genç’in bildirisi sonrası diğer sendika ve öğrenci grupları da muhtırayı göklere çıkaran bildirilere imza attı. 27 Mayıs sonrası yapılan darbeye methiyeler düzen Çetin Altan muhtıra sonrası Başbakan Süleyman Demirel’in istifasını ”Güme gitti şahmerdan” diye yorumlarken, şöyle diyecekti; ”Aklıma Demirel’in daha işe başlarken savurduğu, orduya karşı iki yüz bin kişiyi silahlandırma kuru sıkısı geliyor. O zaman tanıdıklara: “Sonunda asarlar bu komisyoncuyu” demiştim. Asılmaktan beter şekilde gitti. Bir başbakan gibi değil, bir başbakan gölgesi gibi de değil, ayak sesi duymuş bir kalpazan çırağı gibi gitti.[6] 9 Mart cuntasında Doğan Avcıoğlu’yla birlikte en önemli isimlerden olan İlhan Selçuk da muhtırayı sol devrimci bir hareket olarak yorumlamış; sendikaları, öğrenci gruplarını ve partileri bu muhtıranın yanında yer alarak milli bir görevi icra etmeleri noktasında uyarmıştır; 12 Mart bildirisi devrimci çizgide olumlu bir adımdır. Atatürkçülük ve 27 Mayıs doğrultusunda Türk ordusunun devrimci geleneğine ve yapısına uygun bir tarihi belgedir. fiu andan başlıyarak, orduya karşı husumet yaratmak isteyen bütün tutucu ve gerici yuvalarına karşı Atatürkçü öğretmenlerin, gençliğin, aydınların, halkın ilerici güçlerinin, devrimci sendikaların, derneklerin elbirliği etmesi; ordunun devrimci tutumu yanında yerini alması, bir milli görevdir. Cici demokrasinin cılkı çıkmıştır.[7] Türk Solu’nun muhtırayla birlikte başlayan coşkusu çok uzun sürmeyecekti. Muhtıranın devrimci sol bir hareket olmadığının farkına varmaları Celil Gürkan ve ordudaki diğer solcu komutan ve subayların emekliye sevk edilmesiyle olacaktı. Ne olup bittiğini anlayamadan ilan edilen sıkı yönetimle birlikte Silahlı Kuvvetler sol öğrenci gruplarının üzerinden adeta biçerdöver gibi geçecekti. Daha önce Ordu’daki subaylar vasıtasıyla rahat hareket eden Gezmiş, Çayan ve arkadaşları bir şekilde yakalanıp öldürüldü. 9 Mart cuntasının içindeki generaller, subaylar, gazeteciler, siyasetçiler Ziverbey köşkünde bizzat Faik Türün tarafından sorgu altına alınacak, bir süre sonra mahkeme karşısına çıkacaktı. Ziverbey Köşkünde sorguya alınanların içinde Tümgeneral Celil Gürkan dahi vardı. Türk Solu davullarla zurnalarla karşıladığı muhtıranın faturasını çok ağır ödeyecekti. Darbeyle iktidarı ele geçirip, devrim mahkemeleri kurma hayalleri olan 9 Martçılar Ziverbey’deki işkenceli sorgudan sonra mahkemede yargılanacaktı. Yargılama sonunda mahkeme cuntaya sızan Mahir Kaynak’ın akli dengesinin yerinde olmadığı ve çelişkili ifadeler kullandığını söyleyerek Cemal Madanoğlu, Celil Gürkan, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk gibi isimleri darbecilikten akladı. Suçlu, yıllar önce bir darbeyi ihbar ettiği için darbeciler yerine ceza alan Samet Kuşçu gibi bu sefer de Mahir Kaynak olmuştu. Aslında bu bir pazarlığın sonucuydu. Cuntanın ucunun Faruk Gürler ve Muhsin Batur’a uzanmasından çekinen Silahlı Kuvvetler yargılamanın bir an önce beraatle sonuçlanmasını istiyordu. Zaten sol darbe tehlikesi kaybolmuş ve Ordu solculardan temizlenmişti. Geriye kalan faturayı ödemekse Mahir Kaynak’a kalmıştı… Türk Solu’nun 27 Mayıs ve 12 Mart’a kadar geçen 11 senelik süre zarfındaki parlak darbe kariyeri bundan ibaret. Sık sık iktidarı darbeyle ele geçirme planları kuran bu güruh 12 Mart sonrası Ordu’daki silahlı gücünü kaybettikten sonra tamamen marjinalize olacak, sokaklarda terör estirerek ülkede devrim yapma hayallerinden hiçbir zaman vazgeçmeyecekti. 12 Eylül darbesi sonrası ülkede tüm siyasi gruplar bedel öderken de öncesinde hiçbir suçları yokmuş gibi mazlum edebiyatı yapmaktan geri durmayacaktı. Kendi eşkiyalarından özgürlük savaşçısı kahramanlar çıkartmak onlar için çok basit bir işti. Ellerindeki sanat, edebiyat, sinema dünyasını bunun için kullanırken 12 Mart ve 12 Eylül’ün öncesinde giriştikleri kirli ortaklıklardan bahsetmek yerine sonrasında çektikleri sıkıntıları dile getirmek onlar için en kolay ve kullanışlı olanıydı. Dönüp geçmişlerine baktığımızda karanlıktan başka bir şey bulamayacağımız bir hareketin, bugüne geldiğimizde ”darbelerden en çok biz çektik” duyarı kasması mide bulandırıcı. Anlattıkları darbe hikayeleriyse hep eksik, hep tek taraflı. Başarısız bir darbe teşebbüsü sonrası ”ne darbe ne faşizm” diyerek orta yolculuğu oynayan Türk Solu için, darbe başarılı olsaydı nasıl tavır alacaklardı diye çok düşünmeye gerek yok. Parlak tarihleri bu cevabı bizlere fazlasıyla veriyor. [1] Çetin Altan/Milliyet/27 Mayıs 1960 [2] Çetin Altan/Milliyet/31 Mayıs 1960 [3] Çetin Altan/Milliyet/14 Haziran 1961 [4] Aziz Nesin / Akşam / 28 Mayıs 1960 [5] Abdi İpekçi/Milliyet/27 Mayıs 1960 [6] Çetin Altan/Akşam/14 Mart 1971 [7] İlhan Selçuk/Cumhuriyet/14 Mart 1971

  • 1