Furkan Gençoğlu

Furkan Gençoğlu

Tüm Yazıları

Maltadayız. Yaklaşık 6 ay burada kalacağız diye ümit ediyoruz. Endişeli gözlerle etrafı seyrediyoruz. İnternette araştırma yaptığımda bir küçücük adalar ülkesi olarak bahsetmişler bu adadan. Adalar ülkesi diyorum çünkü üç adadan oluşuyor burası. Malta, Gozo, Comino... Sadece Malta ve Gozo’da yerleşim mevcut. Comino’da ise Avrupa’nın en güzel koyu olarak ünlenmiş Blue Lagoon bulunuyor. Bu yüzden yerleşim olmamasına rağmen Malta’yı Malta yapan en büyük etkenlerden biri Comino adası. Başkenti ise ülkenin kuzey batısında bulunan Valetta şehri. Yaklaşık 60 dil okulunun bulunduğu Malta öğrenci ve turistlerin yoğun akınına uğruyor.

Ufak ülke tasavvuru kişiden kişiye değişir. Bir ucundan diğer ucu 30 km olarak ölçülen bu ülke kimine göre küçücük olarak tasavvur edilebilir. Fakat benim küçüklük büyüklük algım alana göre değil erişilebilirliğe göre değişiyor. Malta’da her şeye kolayca ulaşmak mümkün. Luqa havalimanından Avrupa’ya wizz air ve ryan air (uçan metrobüs diyorlar) ile kolayca ve çok ucuz ulaşabilirsiniz. Örneğin gidiş dönüş Roma kampanyaları yakalarsan 80 lira. En ufak kasabasında bile onlarca restoran var. Büyükçe bir AVM’si var ve hemen hemen tüm markalar mevcut. Ada içi ulaşım ağı oldukça gelişmiş. Bizim yaşadığımız güneydeki Mellieha kasabasından herhangi bir yere ulaşmak için Tallinja isimli firmanın otobüslerini kullanıyorsunuz ve bu otobüsler 3-4 dk içinde geliyor genelde. Küçücük mü demiştik? Her şeye erişimin kolay olduğu yerlere ben şirin diyorum. O yüzden bu yazının başlığı “Bir şirin adalar ülkesi Malta”

Malta’ya ilk insanlar M.Ö 4000 yılında ulaşmışlar. Nasıl ulaştıklarına dair herhangi bir fikrim yok. Sonrasında Fenikeliler, Kartacalar, Bizans hakimiyeti sürmüş adada. 870 yılında Arap hakimiyetine girmiş. Araplar yaklaşık 200 sene hakimiyet kurmuş adada. Ama güçlü izler bırakmışlar. Adanın diğer resmi dili Maltizcenin kökenlere Arapçaya dayanıyor. Mesela burada “triq mdina” demek mdina şehrine giden yol demek anlamına geliyor. Tarikat arapça bir kelime ve yol anlamına geliyor Türkçe’de. Triq maltizcede yol anlamına geliyor. Mdina, Zejtun, Rabat ve daha bir çok şehrinin ismi Arapça. Dil telaffuz olarak İtalyancayı andırıyor. Arapça ve Sicilya lehçesinin karışımından oluşmuş. Latin alfabesi kullanılan tek sami diliymiş.

Adadaki Arap hakimiyetine 1090 yılında Norman’lar son vermiş. İtalyanlar, Fransızlar, İspanyollar sırasıyla hakim olmuşlar. Fakat 16. YY’da adaya şövalyelerin gelmesiyle uzun sürece şövalyeler devri başlamış. Şövalyelerin adaya geliş hikayesi bizim açımızdan önemli. Kanuni Sultan Süleyman Rodos adasını fethettiğinde Şövalye Lis’Adam Sultan Süleyman’dan eman dileniyor ve hayatı bağışlanıyor. Şövalyeler Rodos’tan çıkmak zorunda kalıyorlar ve çeşitli zorluklar yaşayarak ( çok uzun bu kısım ayrı bir yazı konusu olmayı hakediyor) sonunda Malta’ya geliyorlar. Başkent Valetta Jean Paristot de Valetta isimli şövalyeden ismini alıyor. Kanuni Sultan Süleyman Malta adasını da imparatorluk topraklarına katmak için bir sefer düzenliyor fakat sefer başarısız oluyor. Adanın çok olmasından dolayı Piyale Paşa kışın denizde çok zor geçeceğinden endişe ederek Elmo kalesini almasında rağmen her şeyi geri bıraktırıp donanmayı geri çekiyor. Adayı 19. YY başlarında Fransa işgal etmeye çalışıyor fakat Malta’lılar İngilizlerin himayesine girmeyi kabul ederek bu tehlikeden kurtuluyorlar. 1814 yılında İngiliz hakimiyetine katılan Malta ancak 1964 yılında Kraliçenin onayı ile bağımsızlığını ilan edebilmiş. 2008 yılında da Avrupa Birliği üyesi olmuş. İngiliz Milletler Cemiyeti üyesi olan Malta’da trafik dahil olmak üzere kurallar İngiliz Milletler Cemiyeti ülkeleriyle benzer.

Malta’nın %99’u katolik mezhebine mensup. Biliyorsunuz katolikler oldukça dindardır. Tabi her yerde olduğu gibi sadece yaşlıları. Burada yaşlılar ile gençler arasında devasa bir uçurum var. Öyle ki gençler adada sosyalistleri iktidara getirmiş ve LGBT evliliği papanın tüm tepkisine rağmen %99 katolik nufus bulunan bu adada bu sene yasallaşmış. Gençler oldukça seküler ve tamamen hazza dayalı bir hayatı tercih ediyorlar. Dinin ibadet (dua) boyutuyla genelde yaşlılar ilgileniyorlar. 400 bin yerleşik insanın bulunduğu adada tam 365 tane klise var. Yani yılın her günü farklı bir klisede ibadet edebilirler. Gençler genelde adadan kaçmanın peşinde. Çünkü asgari ücret Avrupa standartlarına göre ortalama seviyede. Yaklaşık 800 euro. Fakat herkes ücretlerden değil vergilerden şikayet ediyor. Sanırım bunu duymuş olacak ki Recep Tayyip Erdoğan komutasındaki hükümetimiz vergileri kendilerinin deyimiyle yeniden yapılandırıyorlar.

Yemekler demiştik devamını getirmemiştik. Yemekler klasik akdeniz lezzetleri. Türkiye ile oldukça benzer. Zaten adanın her tarafını Urfa’lı, Mardin’li kebapçılar çoktan kuşatmış. Ada halkı kendilerinden oldukça memnun. Çünkü çok düşük rakamlara oldukça kaliteli hizmet veriyorlar. Porsiyonlar burada aşırı büyük. Yani daha biz porsiyonlarımızı hiç bitiremedik. Genelde bir porsiyon kebap veya döner 350-400 gram arası. Tabaklara sınırsız meze koydurma hakkına sahipsiniz. Öyle soğan, domates sosu falan değil ha. 12-13 çeşit meze mevcut. Kuskusundan, sarı pilavına, beyaz pilavına, tavuklu salatasından, pancar turşusuna istemediğiniz kadar meze mevcut. Bol bol yiyorsunuz ve üstüne siyah çay (biz Türk çayı diyoruz) veya kahvenizi getiriyorlar. Akdeniz insanı işte her yerde keyfine düştük. Gece nargileciler (onlar hookah veya shisah diyor) ağzına kadar dolu. İtalyanlar özellikle tamamen Türkler ile aynı özelliklere sahipler. Elle yemek yiyorlar, bağırarak konuşuyorlar ve sotede toplanıp sigara içiyorlar.

Sanki bavulumuza Türkiye’yi doldurup gelmişiz gibiyiz. Tek fark her yerde İngilizce konuşuluyor. Trafikte veya sokakta hemen hemen her yerde davranışlarımız benzer ada insanıyla. Türkiye Avrupa Birliğine girerse muhtemelen en çok İtalyanlar ve Maltalılar ile anlaşır. Kentsel dönüşüm problemimiz bile aynı. Çok eski taş yapıları yıkıp yerine büyük binalar yapmak isteyen müteahhitler burada da revaçta. Fakat yeni yapıların depreme daha dayanıklı olduğu bir gerçek. Eski yapılar orta ölçek depremlerde dahi ciddi hasarlar alabiliyorlar. Bu yüzden eğitimli insanlar bu dönüşümü destekliyorlar. Sosyalist hükümet tüm bu yaşananların neresinde bu konuda henüz bir fikrim yok. Sanırım ilerleyen yazılarda kanaatlerimi paylaşabilirim.

Refah seviyesi bakımından alım güçleri bence güçlü ama sanırım onlar için yeterli değil. Et fiyatlarının burada Türkiye’den düşük olması yürekleri dağlayan bir durum. Dana eti hem de en kaliteli kısmı (antrikot veya kontrfile) 8 euro civarında. Benzin. 1.20 euro civarında. Normal bir binek araca 1500-2000 euro vererek alabiliyorsunuz. Yani 2.5 asgari ücret ile bir araba sahibi olunabiliyor. Alkole oldukça düşkün oldukları için alkol bazı marketlerde sudan ucuz. Ayrıca ilginç gelecek ama Malta bir offshore (yani vergi kaçırmanın kibarcası) şirketler cenneti.

Ufaktan Malta üstünde dolaştık biraz. Önümüzdeki yazıda Şövalyelerin ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Malta seferinin izini süreceğiz.

Takipte kalın. J

Furkan Gençoğlu

@mrgencotr

Genç Öncüler Hareketinin yönetim ekibi olarak 2016-2017 Kış dönemi istişare toplantılarını icra etmek amacıyla 16-19 Aralık tarihleri arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne doğru yola koyulduk. Hem yapılan çalışmaları değerlendirme fırsatı bulacak hem de Kıbrıs’ta faaliyet yürüten kardeşlerimiz ile buluşacaktık. Lise yıllarında İstanbul’da bizlerle beraber olan Serkan Biricik kardeşimiz, İstanbul’un tüm imkan ve güzelliklerini geride bırakarak Kıbrıs’ın yeniden ihya ve inşa mücadelesine katkıda bulunmak için üniversite tercihini Kıbrıs’tan yana kullandı. Kendisinin bu fedakarlığını yerinde gözlemleme fırsatı bulmak için bizler de davetine icabet etmeyi bir görev bildik. Bu yazıda sizlere Kıbrıs ile ilgili gözlemlerimi aktarmaya çalışacağım. Kıbrıs Akdeniz’de yer alan bir ada. Şu an ikiye ayrılmış durumda. Adanın kuzeyi Müslüman Türklerin güneyi ise Ortodoks Rumların kontrolünde. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 1974 yılında Prof. Dr. Necmeddin Erbakan hocanın ısrarıyla gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatından beri bağımsız bir devlet statüsünde. Fakat Türkiye dışında Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tanıyan başka bir devlet yok. Ülkede sadece Türkiye Cumhuriyeti büyükelçisi görev yapıyor. Adanın yaklaşık %30’u Türk tarafının kontrolünde. KKTC nufusu 300 bin dolaylarında. Adanın toplam nufusu ise 1 milyonun üzerinde. Adanın kuzeyi adeta özel üniversite cenneti. Yaklaşık 20 özel üniversite mevcut ve her geçen gün yenileri açılıyor. 80 bin üniversite öğrencisi adada öğrenim görüyor. Ayrıca 50 bin TSK mensubu adada garantör olarak konuşlanmış durumda. Öğrencilerin ve askerlerin ekonomik hayata katkıları epey fazla. Adanın tarihsel manevi arkaplanı oldukça zengin. 1400 civarı sahabe mezarı bulunduğu rivayet ediliyor. Fakat şu acı gerçeğe değinmek zorundayım. Maalesef ada yıllarca Türkiye tarafından fuhuş ve kumar merkezi olarak görülmüş. Adanın her tarafı gece kulüpleri, kumarhaneler ve bets (iddaa) salonları ile donatılmış durumda. İnsan bu manzarayı görünce bu kadar şehit bunun için mi verildi diye düşünmeden edemiyor. Kıbrıs Müslümanlar tarafından tarihte iki defa fethedilmiş. İslam orduları adaya ilk defa Hz. Osman (r.a) hilafeti devrinde 649 yılında gelmişler. Adanın bir bölümü ele geçirilmiş. Fakat tam olarak İslamlaştırma sağlanamamış. 964 yılında tekrar Bizans hakimiyetine geçen ada 1571 yılında Müslümanlar tarafından ikinci defa fethedilmiş. Fethi gerçekleştiren Sokullu Mehmet Paşa Kıbrıs’ı fethederek haçlıların kolunu kesmiştir. İnebahtı yenilgisi üzerine gerçekleşen fetih Osmanlı donanmasının motivasyonunu güçlendirmiştir. Sokullu Mehmet Paşa Kıbrıs Krallığına son verdiğinde tarihe geçen şu veciz sözleri ifade etmişti; “Sizler İnebahtı’da bizim donanmamızı yakarak sakalımızı kestiniz. Fakat biz Kıbrıs adasını fethederek sizin kolunuzu kestik. Kesilen sakal tekrar uzar fakat kesilen kol tekrar yerine gelmez.” Osmanlı Kıbrıs adasını fethettikten sonra bölgeye Müslüman kitleleri nakletti. Adanın imarına ve ekonomik hayatının canlandırılmasına bilhassa özen gösterdi. Venediklilerin kapattığı Ortodoks kliselerini tekrar açarak adada mevcut ortodoks toplumunun takdirini kazandı. Yaklaşık 300 sene adada otoritesini koruyan Osmanlı, 18. yy sonlarında ortaya çıkan Megola İdea (ENOSİS) yani Kıbrıs adasının Yunanistan’a bağlama hedefi çerçevesinde gerçekleştirilen faaliyetler ile otoritesini yitirmiye başladı. Ada 1878 yılında İngiltere tarafından işgal edildi. İngiliz işgalinde ENOSİS akımının temsilcilerinin adadaki Müslüman Türklere yönelik saldırıları iyice arttı. 1955 yılında EOKA isimli bir örgütle Rumlar zulümlerini örgütsel boyuta taşıdılar. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı gerçekleşene kadar bir çok köy yakıldı ve yüzlerce insan katledildi. Kıbrıs'lı Müslüman Türkler adanın %3’lük bir kısmına sıkıştırıldı. Türkiye Cumhuriyeti garantör devlet yetkisini kullanarak Kıbrıs adasına bir çıkartma yaptı. Ve adanın %30’dan fazlasını ele geçirerek otorite kurdu. Adanın ele geçirilmesi halen fiili olarak BM nazarında işgal olarak değerlendiriliyor. Bu barış harekatı sonrası adanın 3. defa fetih süreci başladı ve halen bu süreç devam ediyor. Adaya yapılan harekata ABD tarafından çok sert tepki gösterildiğini ve Türkiye’ye yönelik ambargonun başlatıldığını unutmamak lazım. Türkiye hükümeti ABD’nin ambargo kararına karşılık Türkiye’deki Amerikan üslerini 1975 yılında kapattı. Bu tutum Türkiye’yi 1980 askeri darbesine götüren yolu açtı ve 1980 yılında ABD destekli darbe ile askerler yönetime el koydular. Adanın ehemmiyetini anlamak için bu süreç akledenlere epey ipucu veriyor. Kıbrıs adasında İslami çalışmalar 1974 yılından itibaren başlatıldı. Prof. Dr. Necmeddin Erbakan hocanın talimatı ile kurulan ESKAD adanın en eski vakıflarından birisi. Gazimağusa, Güzelyurt Lefke, Girne ve Lefkoşe’de şubeleri bulunuyor. Bizleri ağırlayan ve Serkan kardeşimin yönetiminde bizzat görev yaptığı Akademi Kıbrıs ise çok daha yeni bir kuruluş. Tamamen gençlerin ortak imecesi ile kurulmuş iki öğrenci yurtları bulunuyor. Lefkoşa ve Girne’de bulunan bu yurtlarda Türkiye’den Kıbrıs’a eğitim için gelen öğrenciler konaklıyorlar. Akademi Kıbrıs ayrıca ada genelinde bir çok ilke imza atıyor. Adanın ilk ney kursunu ve ilk sinema atolyesini hizmete açtılar. Ve farklı alanlarda çeşitli kurslar açarak halk eğitim hizmeti veriyorlar. Ortaokul ve lise sohbetlerine istikrarlı bir biçimde devam ediyorlar. Şunu belirtmek gerekir ki bu faaliyetleri çok kısıtlı imkanlar ile planlıyorlar. Kıbrıs maalesef Türkiye gibi imkanların çok geniş olduğu bir alan değil. Adada Müslüman-dindar çevreler üzerinde büyük bir baskı var. Baskının başını KTÖS (Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası) isimli yapı çekiyor. Sol-seküler- ateist nitelikli bu yapının tek hedefi adada İslami bir uyanışın önüne geçmek. Bu minvalde çok ciddi çalışmalar yürütüyorlar. Kıbrıs Türk hükümeti üzerinde ciddi baskı oluşturan bu yapının hükümet devirip- hükümet seçtirdiği söyleniyor. Fakat Kıbrıs’ın gerek su musluğunun başında Türkiye hükümetinin bulunması gerek bütçesinin Türkiye tarafından sağlanması KTÖS’ün etkisini sınırlıyor. Bu yüzden KTÖS adadan Türk askerinin çıkmasını istiyor. Rumlarla anlaşma yanlısı ve tek parça Kıbrıs Cumhuriyetinin Avrupa Birliğine girmesini destekliyor. Adada Türkiye düşmanlığını yayan örgütlü eylemlerin başını çekiyor. Saldırıların son hedefi Hala Sultan İlahiyat Koleji oldu. Hala Sultan Hz. Muaviye tarafından Kıbrıs adasına düzenlenen seferlere katılıp adada şehit düşen Peygamberimizin süt teyzesidir. Rum kesiminde Larnaka’da kabri bulunuyor. Rivayet odur ki Erbakan Hoca Kıbrıs harekatı sırasında Larnaka’nın muhakkak alınmasını istemiş ve hatta Larnaka alınmış fakat anlaşma çerçevesinde askerler geri çekilmiştir. Kıbrıs için çok önemli bir sembol olan Hala Sultan bugün yeni Kıbrıs’ın temellerinin atıldığı, yeni Kıbrıs’ı ihya ve inşa edecek kadroların yetiştirildiği İlahiyat kolejine ismini veriyor. Hala Sultan İlahiyat Koleji Kıbrıs Eğitim Bakanlığına bağlı olarak 5 senedir eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdürüyor. Kısa zamanda Kıbrıs’ın en prestijli okulu olmayı başarmış. Çok büyük bir kompleks içinde bulunan İlahiyat Koleji çevresinde halen inşaat çalışmaları sürdürülüyor. Kıbrıs’ın en büyük camiisini de içinde barındıran İlahiyat Koleji kampüsü KTÖS ve seküler kanadın en büyük derdi olmuş durumda. Bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından himaye edilen İlahiyat Kolejine yapılan saldırılar gün geçtikçe artmaya devam ediyor. Kıbrıs’ta dini derslerin okutulmasına karşı olan KTÖS İlahiyat Kolejinin kapatılması için mahkemeye dava açmış durumda. Dava halen sürüyor. İlahiyat Koleji velileri bu saldırılara karşı ortak bir platformda biraraya gelerek KTÖS’ karşı mücadeleyi birlikte yükseltiyorlar. Kıbrıs’ın doğal ve tarihi güzelliklerinden bahsedecek olursak, Selimiye Camii Lefkoşa’da önemli bir sembol olarak önümüze çıkıyor. Camii aslında gotik St. Sophia (Aya Sofya) Katedrali olup 1208–1326 yılları arasında Lüzinyanlar döneminde inşa edilmiş bir Katolik Kilisesidir ve Kıbrıs Adası’ndaki Gotik mimarinin en önemli örneği olarak kabul ediliyor. Katedralin en önemli özelliği anıtsal verandası ve onun ihtişamlı üçlü kapısı. Osmanlıların 1570’de döneminde St. Sophia Katedrali iki uzun ve zarif minare eklenerek camiye çevrilmiş ve Ayasofya Camisi olarak adlandırılmış. 1954 yılında Selimiye Camii olarak adı değiştirilmiş ve halen camii olarak kullanılıyor. Ayrıca Girnekapı ve Büyükhan bence görülmesi gereken yerler içerisinde. Lefkoşa’da beni en keyiflendiren yer Rum sınırıydı. Sınırları bir tel ayırıyor ve karşı tarafı izleyebiliyorsunuz. Biz çay bahçesinde otururken karşı tarafta bir festival vardı ve Rum ezgilerini canlı olarak dinleme fırsatı bulduk. Şunu notu düşmek gerek. Ebeveynleri Kıbrıs doğumlu olan her KKTC vatandaşı Rum kesimine geçiş yapabiliyor. Sanırım yeni yetişen neslin Avrupa Birliği ve birleşme taraftarı olmasının en büyük sebebi Rum kesiminde hayat şartlarının oldukça gelişmiş olması. Ve Avrupa ile olan serbest dolaşım hakkını kazanmak istemeleri. Tabi KTÖS ve benzeri yapıların dertleri başka. Dertleri İslam. Ama Girne bambaşka. Lefkoşa’yı Ankara sayarsak Girne’yi Antalya veya İzmir sayabiliriz. 6000 yılık geçmişe sahip bir liman şehri Girne. Karaoğlanoğlu Şehitliği de Girne sınırları içerisinde. Kıbrıs harekat komutanı Şehit Albay İbrahim Karaoğlanoğlundan ismini alan şehitlikte Kıbrıs çıkartmasında kullanılan tanklar ve toplar sergileniyor. Ayrıca şehitlerin kabirleri bulunuyor. Tam 43 sene önce Rum çeteler tarafından eziyete uğrayan halkımızı kurtarmak için Girne’ye çıkan ve bu topraklarda ebedi aleme kavuşan 543 şehidin makamlarını ziyaret ettik. Manisa’dan, Konya’dan, Diyarbakır’dan, Trabzon’dan yüzlerce yirmilik delikanlı burada yatıyor. Gittiğimiz her İslam beldesinde olduğu gibi Kıbrıs’ta da şehitler yolumuzu aydınlatıyor. Kanlarıyla suladıkları bu topraklarda özgüvenle adımlarımızı atıyoruz. Bazen huzur ve barış için bir bedelin ödenmesi gerekiyor. Çoğu zaman birileri bu bedeli geçmişte bizim namımıza ödemiş oluyor. Kıbrıs’lı Müslümanların bedeli de 1974 yılında ödenmiş son olarak. Geriye bu bedelin hakkını vermek kalıyor. Kıbrıs ziyaretimizde bizleri yalnız bırakmayan sevgili Serkan Biricik kardeşime, amcasına, yeğenlerine ve ekip arkadaşlarına Genç Öncüler Hareketi adına bir kez daha teşekkür ediyorum. Akademi Kıbrıs gönüllüsü arkadaşlara Kıbrıs’ın yeniden fethi çalışmalarında başarılar diliyorum. Hala Sultan İlahiyat Koleji direnişini selamlıyorum. Orada bir ada var. Bu ada bize ashabın, Sultan Süleyman’ın ve Kıbrıs şehitlerinin emanetidir. Kıbrıs’ın tekrar pazarlık konusu edildiği bugünlerde bu yazı vesilesiyle bu mesele üzerine tekrar düşünmeye ve tüm dostlarımızı Kıbrıslı Müslüman kardeşlerimize destek vermeye davet ediyorum. Kıbrıs Girit olmasın!

Furkan Gençoğlu

twitter.com/mrgencoglu

Erzincan’dan haber geldi.
Dediler: “kanlı borasar!”
Gariplere oldu mezar,
Vay yiğidim, vay mazlumum vay! En karanlık yıldı 1993. Bitmek bilmedi adeta. Şüpheli ölümler, suikastler, katliamlar, faili meçhullerin gerçekleştiği 1993 yılı tüm çarpıklığı ile gizemini halen koruyor.Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcunun bombalı bir araçta öldürülmesi, eski Maliye Bakanı Adnan Kahveci’nin şüpheli bir trafik kazasında ailesi ile birlikte hayatını kaybetmesi, jandarma genel komutanı Eşref Bitlis’in şüpheli helikopter kazasında vefatı, merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğü iddaaları, Sivas Madımak otelinde dumandan zehirlenerek öldürülen yazarlar, Jitem grup komutanı binbaşı Ahmet Cem Erseverin ölümü gibi hadiseler 1993 yılını en uzun ve en karanlık yıl olarak tarihe geçti. Bu karanlığın en can yakıcı sahnelerinden biri de 5 Temmuz 1993 tarihinde akşam namazı vakti Erzincan’ın Kemaliye ilçesinin Başbağlar köyünde sahnelenmişti. Cumhurbaşkanlığı makamında Süleyman Demirel, Başbakanlık makamında Sosyal Demokrat Halkçı Parti lideri Erdal İnönü bulunuyordu. PKK terörü ile mücadele hız kesmeden sürüyor, bir yandan da kontrol edilemeyen kontgerilla yapıların cinayetleri hız kesiyordu. Üç gün önce Madımak otelinde Pir Sultan Abdal şenlikleri vesilesiyle biraraya gelmiş sosyalist yazar ve müzisyenlerin Aziz Nesin’in tahriklerine kapılan halk tarafından öldürülmesi ülkede gerilimi iyice artırmıştı. Türkiye laik- antilaik, sünni-alevi ve Türk-Kürt olarak kutuplaştırılmış durumdaydı. Katliam nasıl gerçekleşti? 5 temmuz 1993 akşamı, Başbağlar köyüne gelen 60’a yakın Pkk’lı terörist, köyü üç koldan kuşattılar.
Saat 20:00 civarında köyün erkekleri akşam namazı için camiye gitme hazırlıkları yapıyordu. O sırada 20 kişilik ilk teröristgrubu köyün girişini tuttu ve yardımı engellemek için telefon kablolarını kesti. 3’ü kadın 40 kişilik bir terörist grubu ise köyün içine girdi. Caminin hocası akşam ezanına yeni başlamıştı ki, iki kadın saldırganın silahlarını ensesinde hissetti ve ezanın devamını getiremeden dışarı çıkarıldı.
Teröristler köyün içine doğru dağıldı ve köyün bütün erkeklerini köyün üst kısmındaki tepede topladılar. Köyün kadınlarını ise köyün aşağısındaki derede topladılar. “Sadece konuşma yapacağız” diyerek muhtemel bir direnişi önleyen teröristlerin bir kısmı, ellerinde yanıcı madde ve fitillerle köyün içinde bekliyordu. Bu grubun görevi katliamın ardından köyü ateşe verip evleri ve camiyi yakmaktı. Köyün erkekleri tepe önünde tek tek sıraya dizildi. Teröristler önce onlara örgüt yanlısı bir konuşma yaptı, ardından ellerindeki uzun namlulu silahlarla üzerlerine kurşun yağdırdılar. 28 kişi orada hunharca katledildi.
Ardından köyün içindeki saldırganlar evleri ateşe verdiler. 5 kişi de yakılan evlerde alevlerle can verdi. Köydeki 69 ev, cami ve 4 araba yakıldı.
PKK’lılar tarafından köyün aşağı tarafında toplanan kadınlar, köyün erkeklerini ve eşlerini kurtarmak için ziynet eşyalarını toplayıp teröristlere verdiler fakat katliama engel olamadılar.
Faşist katiller katliamı gerçekleştirdikleri yere “Sivas’ın intikamı alındı” yazılı bildiriler bırakarak köyü terk ettiler. Dışarıyla iletişimleri tamamen kesilen köy halkı, katliamı ancak ertesi gün haber verebildi. Olay sırasında kurşunlanan ve öldü diye bırakılan Muhtar Ali Akarpınar, Türkiye Gazetesi’nden İrfan Özfatura’ya o gün yaşadıklarını şöyle anlatmıştır: “Böylesi bir temmuz günüydü. Başbağlar sabah mutlu uyanmıştı. Gurbetteki hemşerilerimiz gelmişlerdi, kucaklaşmışlardı. Hatta Almanya’dan bir minibüs yollamışlar, nihayet köyümüzün bir arabası da olacaktı. O zamanlar Başbağlar kıpır kıpırdı. Hayvancılık hızlıydı, ekinler boylanmıştı. Akşam namazı camideydik. Eli silahlı militanlar geldi, çok gençtiler, bizi köyün yukarısına çıkardılar. Doğrusu itmediler, kakmadılar, zorlamadılar. Kadınları da kuru bir dere yatağına toplamışlar. Takriben yarım saat, belki üç çeyrek örgüt propagandası yaptılar. Meğer bizi oyalıyorlarmış, aşağıda evleri talan ediyor, yağma yapıyorlarmış o anda. Ne zamanki kesif bir duman yükseldi köyün yakıldığını anladık. Zaten evlerimiz ahşap ve bitişik nizam. Üstü ot, altı ahır, Nasıl berbat bir koku anlatamam. Bak, hayvanların çığlıkları hala kulaklarımda.” “Zor, zira ağaç diplerinde gölgeler vardı. Biz 40 kadar militan saydık ama istihbarata sorarsan 100 kişi civarındalar. Birden ateş emri verildi, ilk kursunu göğsümden aldım, koltuk altımdan çıktı. Düşmüş bayılmışım herhalde beni öldü sandılar. Bir ara gözümü açtım köy alev duman. Yanımda Kamil Akpınar yatıyor yaralı. İçim yanıyor diye sızlandı, kıpırdayamıyorum ki su bulsam ona. Rahmetli çıkamadı sabaha. Başpınar nahiyesi 30 km kadar uzakta. Orada karakol var. Yukarı Mutlu köyü çok yakın yetkililer aramış olmalılar. Hadise mahallinde 565 kovan toplanmış, demek üzerimize en az 20 Kaleşnikof şarjörü boşaltmışlar. 5 köylümüz de evlerinde yanarak şehit oldular. Sabah komşu köylerden geliyorlar, beni iptidai bir sedyeyle taşımışlar. Köye itfaiye hiç gelmemiş, ben 2 ay sonra döndüm enkaz için için yanıyordu hala. İnanır mısınız buraya bir sene kuş gelmedi, kedi köpek kalmadı ortalıkta.”[i] Kim gerçekleştirdi? Katliamı PKK terör örgütü saldırıdan sonra üstlendi. Fakat katliamın PKK içinde yansımaları oldukça şiddetli oldu. Katliamı gerçekleştiren grubun başındaki PKK sözde Dersim eyalet komutanı Dr. Baran kod adlı Müslüm Durgun “Öcalan’a muhalefet etmek, örgüt talimatlarına uymamak” gerekçesiyle PKK lideri Öcalan’ın emriyle boğdurularak öldürüldü. PKK ise kendi içinde hadiseyi intihar olarak lanse etti. Katliam sonrası örgüt içinde de bir alevi-sünni gerginliğinin yaşandığını CHP Tunceli Milletvekili amansız İslam düşmanı Hüseyin Aygün makalesinde şöyle anlatıyor; “Dersim ‘Dersim’ olmaktan çıktı, Baran gelmişti, savaşmıştı, ölmüş-öldürmüştü, ama Botan’ı, Zagros’u, Zeli’yi, oranın havasını, dilini, kültürünü getirmişti Dersim’e, Baran Dersimliydi, ailesinin tümü burada yaşıyordu, ama onun yaşamını adadığı örgütünün konuştuğu dil Kırmancki-Kırdaşki değildi, PKK’nin milli tarihinde iki yüzyıl evvelin Ubeydullah’ı, ‘Hıristiyan öldürmeyi zevk edinmiş’ Botan Beyleri, bir yüzyıl evvel ‘Kızılbaş kanı dökmekten bitap düşmüş’ bazı Hamidiye Alayları komutanları, her siyasi İslamcının idolü Said-i Nursi -adı değiştirilerek ‘Said-i Kürdi’ olarak- vardı, ama Hamidiyenin katlettiği Varto ve Hınıs’ın Hormekanlıları, Varto’daki Çê Serêler, Koçgirinin Alişan beyi, Rayver’in vahşice kıydığı Zarife Hatun ve Alişer efendi, Kayseri’ye sürgüne gidip dayanamayıp ‘memleket hasretinden’ bir gece yarısı gizlice geri dönen ve Aliboğazı’nda bir pusuda kızlarıyla birlikte katledilen Qopo Hüseyin, bir yıldızsız geceyarısı Buğday Meydanı’nda ipte sallanan Cıvrail Ağa, Fındıq, Seyit Rıza, Uşene Seyid yoktu, ‘Dersim’in ruhu’ Sey Gaji örgütün dilinde, Davur Sulari’nin adı tamburunda geçmiyordu, PKK bunları tanımıyordu, Baran’ın gelişinden sonra geçen bir-iki yılda Dersimliler PKK içinde ve politikasında var olan bu ‘yabancılığı’ hemen anladı, örgüte destek hızla düştü, Baran da durumu anladı: Askerlere ve halka dönük örgüt politikasını değiştirmeye çalıştı, eylemler azaldı, ‘makbuzlar’ kesildi, devlet de dahil her kesime daha farklı bir tutum aldı, bu arada devletin ordusunun en üstteki komutanı Çillioğlu makamında başından vuruldu, resmi açıklama ‘intihar’ oldu, çocukları hiç inanmadı, ‘Yeşil’in işlediği bir cinayet’ olduğu araştırılıyor bir kaç yıldır, PKK Güney’den ve durmadan ‘daha fazla eylem’ talimatı gönderiyor, ancak Baran sessizce ve pratik olarak ‘az eylem’ karşılığı veriyordu, Baran’ın halkın sesine kulak veren tavrına rağmen PKK’ye tepki çok büyüktü, örgüt başarısızdı, ‘Dersimli bir komutan’ var olsa da PKK Dersim’e fersah fersah uzaktı, bu apaçık siyasi bir yenilgiydi, Baran’ı ‘güneyden’ Dersim’e gönderenlerin projesi iflas etmişti, olan oldu: Fatura yine bir Dersimliye, Baran’a çıktı, nasıl oldu hala sırdır: Aliboğazında kaldığı örgütün en sıkı korunan sığınağı olan bir mağarada belindeki el bombası birden patladı, Baran hemen öldü, örgüt ‘intihar etti’ dedi, ailesi de, halkı da, hatta çok sayıda PKK’li de inanmadı, cesedi hala orada bir yerde, belki de Qopo Hüseyin’in yanıbaşında bir rüzgarlı vadide gömülüdür, eşi ve yakınları almak ister, yıllardır verilmez, ne bir savcı gider oraya, ne de orada dolaşıp duran PKK’liler kazıp çıkarıp verirler gözü daha yaşlı olan aileye, 1994’ten geldik bugüne, neredeyse yirmi yılı devirmişiz.”[ii] Murat Karayılan “Kürdistan’da bir savaşın anatomisi” isimli kitabında katliamın örgüt tarafından gerçekleştirildiği ırkçı sözlerle ifade ediyor; “Yer yer hedeflerin doğru tespit edilememesi sonucu sivil kayıplar yaşandı. Özellikle Dersim eyaletinde Madımak Oteli katliamına “misilleme” olsun diye Erzincan’a bağlı Türk kökenli faşist bir köyün vurulması olayı yalanmıştı. Ardından aynı yörede başka bazı sivil hedeflerin de vurulması bize zarar vermişti. Erzincan Tercan alanlarındaki tüm Türk köyleri silahlandırıldı.” (Karayılan’ın bahsettiği “sivil faşist” köy Başbağlar. 5 Temmuz 1993 günü basılan köyde 33 kişi öldürülmüş, köy ateşe verilmişti)”[iii] Yargılama süreci Gerek yargılama sürecinde, gerekse daha sonraki anma yıldönümlerinde 2 Temmuz Sivas olaylarının gördüğü ilginin çok azı bile Başbağlar katliamı ve mağdurlar için gösterilmedi. Köylülerin yakılan evlerinin onarılmasından başka devletin Başbağlar’a yönelik hiçbir ilgisi olmadı. Ne medya, ne sivil toplum kuruluşları Başbağlar’a yönelik gözle görülür ve kitlesel çapta bir ilgi gösterdi. Başbağlar’da gerçekleştirilen, 33 kişinin öldürülmesine ilişkin dava Erzincan Devlet Güvenlik Mahkemesi’nden İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne nakledilirken, mağdurlar ve avukatları bunun bir “sürgün” olduğunu söylediler. Katliamın yaşandığı Erzincan’da DGM varken, dava ne 363 kilometre mesafedeki Malatya’ya, ne de 440 kilometre mesafedeki Kayseri DGM’ye alınmayıp, 1263 kilometre uzaktaki İzmir DGM’ye havale edilmiş, mağdurlar tam anlamıyla işkenceye maruz kaldı. Dava avukatı Cüneyt Toraman katliam davasını şu şekilde anlatıyor; “Başbağlar katliamının mağdurlarının bu ısrarlı takibinden rahatsız olanlar, davanın naklini gerektirecek hiçbir sebep olmadığı halde, Erzincan Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki davayı, İzmir’e nakletmişlerdir. İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi, bu olayın mağdurlarına, gizlemeye bile gerek görmeden hasmane bir tutum sergilemiş, mağdurları azarlamış, duruşma salonundan çıkarmıştır. Dava devam ederken, ‘pişmanlık yasası’ çıkması, ortadan kaybolan faillerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Başka mahkemelerde, başka suçlardan tutuklu bazı sanıklar, yasadaki indirimden yararlanmak için, mahkemelere müracaat ederek ‘Başbağlar katliamına katıldıklarını’ itiraf etmişler, olayları, başından sonuna kadar ayrıntılı olarak anlatmışlar, katliama kimlerin katıldığını isim isim belirtmişlerdir. İtirafçı sanıkların itiraflarının birbiriyle örtüşmesi, hazırlık soruşturması sırasında serbest bırakılan sanıkların ifadeleriyle de tamamen örtüşmesi, ‘bu itirafların gerçek olduğunu’ ortaya çıkarmıştır. Sanıkların bu itirafları karşısında, mağdurlar, büyük bir sevinç yaşamışlardır. Müdahil vekilleri olarak bizim de mahkemeye müracaat ederek, ‘katliamı gerçekleştirdiklerini itiraf eden bu sanıkların davaya dahil edilmeleri’ talebimiz, mahkemece, ‘talebimizin davayla ilgisi olmadığı’ gerekçesiyle reddedilmiştir. Mağdur avukatlarının topluca istifasından sonra, mahkeme, ‘sözde bir yargılama’ sonunda, 20 sanıklı davada, 18 sanığın beraatine, 2 sanığın mahkumiyetine karar vermiş, dosyayı kapatmıştır. Başbağlar köyünde gerçekleştirilen katliamla ilgili olarak, göstermelik bir yargılama yapılmış, gerçekte, bu olayın yargılaması hiç yapılmamıştır. Dava dosyası, büyük bir katliamın nasıl örtbas edildiğinin delilidir. Esasen, bu olayın tetikçileri de, tetikçilerin arkasındaki güç de bellidir. Sivas olaylarını kışkırtmakla görevlendirilenler, Başbağlar’a doğru yola çıkmışlar ve bu katliamı organize etmişlerdir. Bu elemanları görevlendirenler, olaydan kısa bir süre sonra, tetikçiler yakalandıktan sonra tetikçileri serbest bıraktıranlar, mağdurların davayı takip edememesi, davanın peşini bırakması için İzmir’e nakledenler, bu olayın failleri itirafta bulunduğu halde, bu tetikçileri davaya dahil etmeyenler, yargılama komedisini Yargıtay’da onaylayanlar, hepsi bu çemberin içindedir. Bunların üstüne gidilirse, bu olayın kimlerin projesi ve eseri olduğu da ortaya çıkacaktır. Başbağlar köylüleri, tam 20 yıldır, bu olayı organize edenlerin, tetikçilerin ortaya çıkarılmasını ve cezalandırılmasını istiyor. Bunun için, her yıl anma toplantıları düzenliyor ve bu isteklerini tekrarlıyorlar. Tetikçilerin bile yargılanmadığı bir davaya ‘yargılama’ denilebilir mi? O dönem Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki dava ve yargılama ‘tamamen geçersiz sayılmalı’, bu dava yeni baştan görülmeli, bu olayı tertipleyenler, soruşturmaya ve davaya müdahale edenler de hesap vermeli, yargılanmalıdır.””[iv] Tüm yönleriyle ırkçı, mezhepçi bir katliam olan Başbağlar katliamı bugün çok kısıtlı bir kitle tarafından hatırlanıyor. Çünkü kimse bu katliamın anılmasına ve hatırlanmasına katkı sunmuyor. Hiç olmamış gibi davranılarak Madımak katliamı öne çıkartılıyor ve topluma sünni-islamcı nefreti pompalanmaya devam ediliyor. Allah rahmet eylesin. [i] www.basbaglar.org [ii] https://www.facebook.com/huseyinaygun62/posts/656586811036930 [iii] Bir savaşın anatomisi: Kürdistan’da askeri çizgi Mezopotamya Yayınları, 2013 [iv] http://www.haksozhaber.net/basbaglar-katliaminin-yaralari-sarilmadi-30746h.htm

Furkan Gençoğlu

twitter.com/mrgencoglu Mücadele strateji, azim ve kararlılık gerektiren bir süreçtir. Bir karar alırsın, strateji belirlersin, dozajını ayarlarsın ve sabırla kararının uygulama safhasını sürdürürsün. Türkiye’de siyaset ve bürokraside kararları uygulama noktasında ciddi bir istikrarsızlık ve cesaret yoksunluğu mevcut. Devlet idarecileri halkın 15 Temmuz direnişinden cesaret devşirmeleri gerekirsen halka berat dağıtma yarışına giriyorlar. Komik… Örneğin Türkiye’de terörle mücadele politikasında bir istikrar yok. Sürekli PKK vahşetinden, karanlığından, katliamından dem vuruluyor. 35 yıllık masalları dinleyip duruyoruz. Replay tuşu bozuldu fakat devletlülerin nutukların dozajı değişmedi. Her zaman diyorum suçun bedeli ödetilmezse, suç meşrulaşır. PKK sivil-asker ayırmaksızın saldırılarını her geçen gün artırıyor ve artıracak. 15 Temmuz sonrası NATO ile yaşanan gerginlik tırmandıkça küresel emperyalist odakların Türkiye’yi PKK yordamıyla cezalandırma stratejisi hız kazacanak. 15 Temmuz darbe girişimi sosyolojik savaş safhasından iç savaş konseptine geçiş için merhaleydi. Ülkeyi tamamen kontrol etmekten ziyade ülkeyi bir iç savaş ortamına kendi ordu kaynakları kullanılarak sürükleme operasyonuydu. Meselenin bundan sonra müzakere yoluyla meselenin çözülemeyeceği noktasında yaygın bir toplumsal mutabakat söz konusu. Müzakere seçeneğini bu yüzden yok sayıyorum. Çünkü emri dışarıdan alıyorlar ve tamamen taşeron pozisyonunda bir işlevleri var. Bunu saklama gereği falan da duymuyorlar zaten. Tel Abyad PKK mevzilerine bakarsanız 53. Eyalete çekilmiş Amerikan bayraklarını görebilirsiniz. Ne yapıyor peki devletimiz? 40 sene önce Paris’te asalacı kafası kopartan Türkiye Cumhuriyetinin bugün, PKK terörünün ülke sathında artık sokakta insan avlayacak pozisyona evrilmesi karşısında ürettiği strateji nedir? Terörle sadece dağda mı mücadele edilir? Adamlar şimdi kandili terketti artık otonom bölgeleri var. Bölgeleri bombalayamıyorsun Rusya ve ABD koruma kalkanı var. Kamışlı,Kobani, Haseke ve bugün Mınbıç. Tüm sınır hattın PKK terör örgütü tarafından kontrol altına alınıyor. ABD muhaliflerin elinden alıyor, IŞİD’e terkediyor. Operasyon meşruiyeti sağlanıyor ve IŞİD’in elinden alınıyor PKK terör örgütü denetimine bırakılıyor. Senaryo epeydir aynı ve işlerliği yüksek. MepaNews verilerine göre PYD safların ölenlerin %49’u Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Topyekun şehir savaşları safhasında örgüt kendi kadrolarını büyük oranda korudu daha çok Suriye’nin kuzeyinde eğittiği ypg savaşçılarını ve yerel gençlik örgütlenmelerini sahaya sürdü. PKK terörünün her geçen gün toprak ve insan gücü kazandığı aşikar. Bugün artık atılacak adımlar planlanırken “batı ne der, ABD ne der, BM ne der, AB ne der” bunları bir kenara koyacağız. Hepsi 15 Temmuz gecesi “darbe” dedi. Karşında seni yok etmeyi kafasına koymuş bir blok var. Çünkü bir takım sebeplerle bölgede rahatsızlık yaratıyorsun. 15 Temmuz’a gelinen süreçte müdahaleye uluslararası meşruiyet ilmek ilmek işlenmiş. Lobiler, düşünce kuruluşları, akademi dünyası, medya dünyası bu sürece çeşitli ataklar ile katkı sunmuş. O masum zannettiğiniz medya kuruluşları, insan hakları örgütleri, bildiriler, basın açıklamaları. Hedef alınan kişi ve hedefe yönelik yöneltilen argümanlara baktığımızda tamamen operasyonel olduğu ortaya çıkıyor. İktisadi ağ ve fon desteklerinin gayrımilli olması meselesine hiç girmiyorum. O tarafları biraz deşerseniz niyet okuyuculuğu yapmanıza gerek kalmaz. Bedel ödüyoruz. Tüm etaplarıyla saldırıyorlar ve her geçen gün ödediğimiz bedelin faturası ağırlaşıyor. Dolayısıyla bedel ödetmeye başlamamız gerekiyor. Terörle mücadelede yeni baştan bir strateji ve stratejide süreklilik kazanılması gerekiyor. Topyekun savaşa hazırlık dönemine uygun bir planlamanın inşası arz ediyor. Dolayısıyla tavizsiz bir OHAL konsepti hazırlanması elzem. PKK uzun yıllardır manevi otorite kurduğu bölgelerde ciddi anlamda kontrolü yitirmiş durumda. 6-7 Ekim karanlığını ördükleri günlerdeki gücü devşirmeleri artık mümkün değil. Bir seneden fazla süren şehir savaşları sonrası halk artık açıktan PKK destekçiliği yapacak gücü kendinde bulamıyor. 1- İç kamuoyunda algıları kontrol et. Kamu kesinlikle doğru enforme edilmeli. Kamusal kriz yönetimi başlıbaşına bir uzmanlık alanıdır. Bunun gerçekleştirilebileceği en büyük mecra günümüzde görsel basın ve interaktif internet medyası,sosyal medya ağlarıdır. TV ekranlarını kontrol edeceksin. Dış istihbaratların hedeflediği algıya hizmet edecek enformasyon TV ekranlarından sızmamalı. Görsel medya mecralarının kontrol edilebilirliği daha kolaydır. Sosyal medyada denetim ise daha zordur. Fakat bilişim alanında istihbari faaliyeti güçlendirirsen belli ağ merkezlerini hedef alır ve yok edebilirsin. En azından bu noktada profesyonel ekiplerin inşasına başlanabilir. Artık günümüzde algı maalesef çok önemli. Uluslararası algıyı yönetemiyoruz bari ulusal sınırlar içerisinde kamu doğru ve bilinçli enforme edilebilsin. Bu noktada açık toplum vakfı tarafından fonlandığı açık olan medya enstitüleri ve onların medya projelerine nokta operasyonlar yapılabilir. En azından medyada bu kanallardan gelen enformasyonun milli bir nitelik taşımadığı, ajanvari bir pozisyonları olduğu delillendirilerek milli medya merkezlerinden deşifre edilmeli. 2- Hukuku mücadeleye entegre et. Hukuk iktidarın fahişesidir diye bir söz dolanıp durur. Aslında egemenlerin dense daha iyi olur. Her yerin bir egemeni vardır ve egemenler daha kolay yönetim için tahakküm sahalarında bir hukuk inşa ederler. Olağanüstü dönemlerde hukuk belli oranda askıya alınır. Örneğin Fransa artan saldırılara karşı bir takım sözleşmelerin belli bir süre yok hükmünde olduğunu açıkladı. Çünkü egemenliğin çöktüğü bir ortamda hukuk vasfını yitirir. Yeni egemenler yeni bir hukuk düzeni inşa ederler. Bu yüzden hukuk kanallarının terörle mücadele konseptine adapte edilmesi şarttır. Zorlaştırmayın, kolaylaştırın ilkesi çerçevesinde. 3- İktisadi ağlara karşı kontgerilla timlerini tekrar devreye sok. Bir yere girdiğimde ilk sorguladığım şeylerden biri nasıl finanse edildiğidir. Çünkü finansman hayatidir ve eğer finansman sağlanamıyorsa yapının işlerliliği tehlikeye girer. Örgütün finansman kaynakları mümkün mertebe kurutulmalıdır. Uyuşturucu ticaretine karşı operasyonlar artırılır, ekiminde kontroller yoğunlaştırılır. Bunlar bölgede kamu ihalelerinde fink atıyor örneğin. Kamu ihaleleri denetim altına alınmalı. Kural çok açık eğer PKK terör örgütüne iktisadi olarak yardımda bulunuyorsan devletin ihalesine giremezsin. Vergi yerine haraç uygulamasına karşı denetimler sıklaştırılmalı ve gerekirse haraç çetelerine yönelik infaz uygulamaları gerçekleştirilmeli. Kamu kaynakları belediyeler özellikle sürekli kontrol altında tutulmalı. Gerekirse belediyelerin tamamına devlet el koymalı. Avrupa’dan gelen para akışına karşı Avrupa’ya şantaj unsurları tekrar hatırlatılmalı. 4- Her mecrada PKK terör örgütüne destek vermek suçtur! Ak Parti iktidarının iyimser politikaları ve çözüm süreci, toplumda teröre destek vermek suçtur algısının kırılmasına sebep oldu. Çünkü adam meclis kürsüsünden, akademi kürsüsünden, metropol meydanlarından PKK terör örgütüne selam yollayabiyor. Bu şu sorgulamaya yol açıyor. Madem PKK terör örgütü o zaman neden açıktan desteklenmesinin cezası yok. Mesela eskiden çok sert cezaları vardı bunun. Adamı yakalıyordun, bindiriyordun torosa, gömüyordun tarlaya. Dolayısıyla insanlar PKK gibi yapıları desteklemenin ağır bedelleri olduğuna emin olmuşlardı. Bu meseleyi daha şeffaf, devletin kontrol edilebilir birimleri eliyle ve hukuk çerçevesinde yeniden ele almak gerekiyor. Yani işlediği suçun derecesine göre ceza alacak. Örneğin PKK eylemine katıldığı tespit edilen, PKK anlayışını desteklediğini sosyal medyada beyan eden kamu görevlisinin işine derhal son verilecek. Üniversitelerde PKK eylemlerine katılan kişiler soruşturmalar kapsamında direk okulla ilişikleri kesilecek ve üniversite çevresine yaklaştırılmayacak. Akademisyenlerin üniversiteler ile ilişiği kesilecek. Gece Sosyal Medyada PKK’ya destek mahiyetinde paylaşım yapan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sabah kapısında iki özel tim personeli görecek. 6- Bölge halkına karşı net tavrını göster ve tavrında istikrarlı olacağın imajını çiz. Bölge halkının en büyük şikayetlerinden biri de devletin bir dediğine öteki gün yalan demesidir. Ya da sürekli strateji değiştirmesidir. İki sene PKK militanlarının tepesine cellat gibi çökerken iki senenin ardından tamamen bölgede merkezlerine çekilip meydanı PKK çetelerine bırakmasıdır. İnsanlar kime güveneceğini şaşırmış durumdalar. Bugün devletinin yanında duran vatandaşın, ihaneti deşifre eden, güvenlik güçlerine yardımcı olan bir odağın geleceği meçhuldür. Vatandaş devlet otoritesi gevşediği andan itibaren PKK çetelerinin insafına kalacağının korkusu içindedir. Bu korku giderilmezse ve devlet otoritesinin asla pazarlık konusu yapılamayacağı gerçeği insanlara öğretilmezse insanlar can,mal ve namus kaygıları sebebiyle haklı olarak sürekli ikilemde kalacaktır. 7- Irkçı personeli bölgeden uzak tut. PKK ile mücadeleyi Kürt halkına topyekun savaş olarak algılayan ırkçı hezeyanların esiri olmuş personeli bölgeden uzak tut. Halkın dili, kültürü, inancı pazarlık konusu yapılamaz. Tüm bu değerler anayasa güvence altına alınmalı. Bir belediyeye kayyım atadığında kayyım işe Kürtçe tabeladan başlamamalı. İşe belediye ihalelerinin hangi terör destekçisi odaklara gittiğini araştırmakla başlamalı. Şov yapmak için TV ekranları gayet müsait. Gencecik insanların kanlarını akıttığı topraklar kimsenin kişisel ihtiraslarını tatmin mekanı haline getirilemez. Bölge halkı ırkçı yazılamalar veya bayrak fanatizmi ile terbiye edilmeye kalkışılmamalıdır. İnsanlara bayrak sevgisi böyle aşılanmaz. Suçu ve suçluyu yakalama, cezasını verme, infazını gerçekleştirme ve bu döngüyü halka en şeffaf biçimde gösterme temel görev biçimi olmalıdır. 8- Yeni nesli ifsad girişimlerinden koru. PKK bölgede OHAL’in kalkmasını ve halka yönelik ırkçı tavırların yarattığı travmayı fırsat bilerek bölgeyi sekülerleştirme ve ideolojik mücadelesine uygun bir nesli inşa etme adına bir çok merkez kurdu. Bunlara gençlik merkezleri, kadın yaşam merkezleri, toplum merkezleri gibi isimlendirmeler taktı. Bu merkezler bir yandan devlet bütçesinden yararlanırken bir yandan da uluslararası fonlardan muazzam destekler aldılar. Bölge kadınlarına “namussuzluk” bir yaşam formu olarak sunuldu. Töre cinayetleri istismar edilerek, kadın evinden ve çocuklarından alıkonuldu. PKK eylemlerinin öznesi haline getirildi. Bugün eylemleri dikkatli izlediğimizde müslüman bölge kadınının başlarındaki örtüyle marksist bir mücadelenin marka yüzü haline getirilmeye çalışıldığını hayretle göreceksiniz. Hakeza gençler bu merkezlerden YDGH militanı olarak mezun edildiler. Sokaklarda hayatlarını PKK çeteciliğine peşkeş çeker hale getirildiler. Tabi MEB okullarında rahatça militanlık yapan PKK yandaşı öğretmenlerin de bunda büyük payı var. Legal sendikalarının koruma şemsiyesi altında her türlü suç faaliyetini özendiren bu öğretmenler devlet tarafından işledikleri bu suç fiilleri yüzünden her ayın takribi 15’inde ödüllendiriliyorlar. Bunların acilen önüne geçilmesi gerekiyor. 700 Km sınırı PKK terör örgütü tarafından tutulmuş, içerde FETÖ darbesi yüzünden ağır yara almış kurumlarıyla Türkiye’nin işi elbette çok kolay değil. Fakat Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır. İyi niyetle fakat kararlı bir şekilde hedefe yürüyenlerin yardımcısıdır. Önce stratejimizi istişare kanallarını işleterek, işi şova dökmeden belirlememiz ardından bu stratejimizi kararlılıkla ve disiplinle uygulamamız gerekiyor.

Furkan Gençoğlu

www.twitter.com/mrgencoglu Gecenin karanlığına andolsun. Şehitlere ve onların yetimlerine andolsun. Andolsun tankların altına yatan ülkemin kahramanlarına. Andolsun fecrin doğuşuna. Andolsun minarelerden okunan kurtuluş çağrılarına. Sancağını alıp yola düşenlere andolsun. Andolsun canlarını Allah’a satanlara. Andolsun Allah’a verdikleri sözü tutanlara. Tekbirlerle vuruşanlara andolsun. Saat 23:00 suları. Türkiye Gençlik Vakfı Maslak Kimyayı Saadet erkek öğrenci yurdunda abdestler alınıyor. Alınlar secdeye varıyor, misafir Fas’lı kardeşlerimizin imametinde. Sonrasında en güzel kıyafetlerimi giyiyorum odamda. Toplanıyoruz ve diyoruz ki; şimdi yola koyulmazsak, şimdi korkarsak ömür boyu korkacağız ve ömür boyu tutsak kalacağız. Sabahın ilk ışıklarında, namlular üstümüze dayandığında korkakça teslim olmayacağız. Biz, namlular üstümüze dayanmadan, gideceğiz ve namluların üstüne koşacağız. Reisin dediği gibi; “öleceksek adam gibi öleceğiz.” Bu halis duygularla çıktık yola. Tüm arkadaşlarımızın gözlerinden ışıklar saçılıyordu. Ve bir ses yankılanıyordu kulaklarımda. Peygamber ölünce ümmetin içinde fitne çıkartmaya kalkanlara karşı kükreyen Hz. Ömer’in sesiydi bu. “Muhammed öldü diyenin kellesini uçururum.” Biz de Hz. Ömer öfkesindeydik o anlarda. Tayyip Erdoğan ölse de meydanlara yürüyecektik elbette. Çünkü biliyorduk, Tayyip’ler ölür fakat hakikat davası yaşar. Yoldaydık… Ülkücüsü, islamcısı, muhafazakarı, demokratı, Türk’ü, Kürd’ü, Arab’ı, Laz’ı, Çerkes’i, Ermeni’si, Muhaciri… Yürüyorduk bomba,mermi,siren sesleri altında. Ayaklarımıza Kudüs gücü gelmişti adeta. Sessizliği cesur haykırışlar bozuyordu ve kükrüyordu insanlık; “ASKER KIŞLAYA!” Çünkü bıkmıştık artık, canımıza tak etmişti. Biraz olsun nefes aldığımız her vakitte, emperyalist çetelerin ülkemizdeki ihanet şebekelerini harekete geçirip milletimizin onurunu ayaklar altına almasından bıkmıştık. Dedelerimiz Menderes’in idamını gözyaşlarıyla izlemişti. Babalarımız 12 Eylül’de evlere çekilmişti. Biz artık okumuştuk, gücümüz yerindeydi. Annelerimizin, babalarımızın, hocalarımızın bizlere verdiği emeğe hıyanet edemezdik. Var gücümüzle yürüdük meydanlara. Gücümüzün tükendiği anlarda kolkola girdik ama yine de yürüdük. Oturarak zilleti yaşamaktansa, yürüyerek şehadete ulaşmayı hedefledik. Kimilerimiz hedeflerine ulaştılar. Erol ağabey, oğlu Abdullah Tayyib, Halil ağabey, Mustafa ağabey ve daha niceleri. Minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışla, müminler asker olmuştu artık. Sabaha kadar minarelerden çağladı kurtuluş nidaları. İmamlar cihada çağırdı müminleri. Bu ilahi bir emirdi ve bu emri duyan kimse yerinde oturamazdı. Yerinde oturan kendini inkar ederdi çünkü, özünü, benliğini inkar ederdi. Sabahlara kadar savaştık ülkemizin dört bir tarafında. Memleketin dört bir tarafında nice kahramanlık hikayeleri yazılıyordu direniş anlarında. Ama biri var ki gerçekten tüm gidişatın adeta dönüm noktasıydı. Yer: Ankara Gölbaşı Özel Kuvvetler Komutanlığı Özel Kuvvetler Komutanlığı makamı. Zekai Paşa emir astsubayı Ömer’i telefonla arıyor. –“Ömer darbeciler yola çıkmış geliyorlar. Evladım o makam senin namusundur. Namusunu koru Ömer, şehadete ulaş ve makamı teslim etme. Biz yoldayız geliyoruz.” Ömer astsubay kapıdan içeri girip artık özel kuvvetler komutanı benim diyen paşayı vurmak için bir an tereddüt etmedi ve tam alnının ortasından vurdu cuntanın paşasını. Tam yedi kişiyi daha vurduktan sonra cuntanın askerleri tarafından şehit edildi. Vucudundan 30 mermi çıkarıldı Ömer astsubayın. 42 yaşında, iki çocuk babası Ömer astsubay vazifesini layıkı ile yapmanın huzuru ile şimdi Niğde’nin Bor ilçesi Çukurkuyu mezarlığında uyuyor. En büyük rütbeyi şehitliği bu aziz vatan uğruna vuruşarak omzuna taktı. Milyonlarca fatiha arkasından geliyor. Halil Kantarcı ağabey… Çocukları ile fotoğraflarına bakarken boğazım düğümleniyor. 28 Şubat’ın brifingli yargısı gençliğini çalmıştı. 16 yaşında idamla yargıladılar ve Bandırma cezaevinde on yılını çaldılar. Çengelköy’de kahpe bir mermi buldu bedenini. Darbeden saatler önce gülümseyerek son pozunu vermişti ve not düşmüştü; “Ölürsem beni gülerek hatırlayın.” Son sözü ise kayıtlara geçildi; Eşimi ve çocuklarımı çok seviyorum. Onları ümmete emanet ediyorum’ Bu ülkenin yoksullarına, köylülerine makarnacı diyenler çomar diyenler Bağdat Caddesinde tanklara selam durdular Ömer astsubay, Halil ağabey şehadete yürürken. Su bile almadan sokaklara dökülürken birileri, birileri de bankamatik kuyruklarında birbirlerini ezdiler. Makarnacı diye yoksullara kin kusanları, market önlerinde makarna depolamak için kuyruğa diken, onlara izzetsizliği tattıran rabbime hamd ediyorum. Duran adamlara, sahte kahramanlara karşı tankların altına yatan, önüne dikilen, durduran adam olanlarla beni kardeş eden rabbime hamd ediyorum. Ne diyordu Grup Yürüyüş-Başeğmedik isimli parçasında; Direnişiz biz!
Özgürlük mavisidir düşlerimiz,
Kuşatmalardan, kandan, kıyımlardan doğduk..
Yetim bebelerin aşkına sürdük namluya yüreğimizi,
Feryadımızda ateş,
Ölüme andımız var heey!
Yürüsün arzdan semaya kadar direniş..! Ey umuda pusu kuranlar, kirli akanlar can evimize
Ey doğu, ey, batı, ey insan
Allah var! gam yok, korku yok yüreğimizde.
Direndik, direneceğiz düşmana.!
Başeğmedik, başeğmeyeceğiz zorbaya.! Ve ilk an sokaklara fırlarken sosyal medya hesaplarıma Aliya’nın heyecanı ile yazdığımı bu satırları yazarken tekrar ediyorum; “yüce Allah’a yemin olsun ki KÖLE OLMAYACAĞIZ.” 18 Temmuz 2016 PAZARTESİ- FATİH/İSTANBUL

Furkan Gençoğlu https://twitter.com/mrgencoglu Türkiye Cumhuriyeti onlara bir şans verdi. Gelin uluslararası aktörlerin taşeronluğunu yapmaktan vazgeçin ve yeni Türkiye’yi birlikte inşa edelim. Çünkü devlet artık Müslümanlar ve Kürtler ile barışmaya karar vermişti. Çünkü her iki tarafın birbirine olan sert tutumu kimseye bir şey kazandırmıyordu. Kaybettikçe kaybediyor ve dibe çöküyorduk. Analar ağlamasın mottosuyla yola çıkıldığında canı gönülden bu iyi niyet beyanını desteklemiştim. Prangalarımızdan kurtulmamız ve memleketimizi geleceğe taşımamız için büyük bir fırsat önümüzde duruyordu. Toplum tüm cinayetleri, infazları, canlı bomba saldırılarını, şehitlerini, gazilerini kalbine gömdü. Ülkenin yarısının oyunu alan bir siyasetçi “baldıran zehiri içtim” diyerek, siyasi hayatının bitmesi pahasına milliyetçiliği ayaklar altına aldığını beyan etti. Asabiye zaten ayaklarımızın altındaydı fakat bu lider Türkiye Cumhuriyeti’nin bir numarasıydı ve bu sözü ifade etmesi “devlet” için çok ciddi bir kırılmanın işaretiydi. İnsanlar şehir şehir dolaştılar ve toplumu bu yeni sürece hazırlamak için, bu tarihi şansı en iyi şekilde değerlendirmek için enerji sarfettiler. Tam bu esnada Suriye’de şiddetli bir savaş kopuyor, Mısır’da emperyalistler seçilmiş lider Muhammed Mursi’ye karşı büyük bir darbeye girişiyordu. Türkiye ise çözüm sürecinden aldığı güç ile yavaş yavaş batı güdümünden çıkmaya hazırlanıyor ve FETÖ eliyle 17-25 Aralık operasyonları ile terbiye edilmeye çalışılıyordu. Ölüm kalım mücadelesinin tam ortasındaydık. Ve şeytan PKK’nın kulağına fısıldadı; “Tayyib’in işini bitireceğiz, bizimle misin?” Köleliği içselleştirmiş ve karakteri haline getirmiş yapıların özgürlükle başları her zaman derttedir. Onlar kendini patlatarak özgürleşmeyi bilirler. Birlikte güzel bir gelecek kurma hayallerini çoktan yitirmişlerdir. Şeytanın fısıldamasıyle şeytanın planlarına balıklama atladılar. Kırk yılda bir ayaklarına gelen bu fırsatı teptiler. Sonrasını zaten biliyorsunuz. Eşinin yanında infaz edilen albaylar, uykusunda infaz edilen polisler, metro çıkışı kendini havaya uçuran militanlar, dolmuş durağına bomba yüklü araçla dalan “özgürlük fedaileri”… Tüm güçleriyle saldırmaya başladılar. Açık toplum vakfı tam gaz arkalarındaydı. Osman Kavala “ne kazanım elde ettiniz ki silah bırakıyorsunuz?” sorusunu sorarken, Hasan Cemal aptallık etmeyin ve savaşmaya devam edin diye talimatlar yağdırıyordu. Boğaziçi Üniversitesi koridorlarından hendek siyasetinin ne kadar büyük bir haysiyet mücadelesi olduğuna dair nutuklar çekiliyor, binlerce akademisyen canlı bomba patlatan bir örgütün yanında durup devlete savaş açtığını ilan ediyordu. Şeytan tüm gücüyle arkalarındaydı. İftiralar birbirini kovalıyor ve ülkedeki fay hatları oluşturulan suni gündemlerle derinleşmeye devam ediyordu. Bir gazeteci düşünün. Ülkenin dış politikadaki en büyük saha operasyonlarından biriyle ilgili adeta intihar saldırısı yapmış ve direk istihbarat kurumlarını hedef almış. Tabi devlet bunun altında kalmamış ve kendisini bir müddet misafir etmeye karar vermiş. Bir bakmışız taaa Amerika’lardan bir adam gelmiş. İsmi John Biden. ABD başkan yardımcısı. Cezaevinde gazeteci ziyaret ediyor. Sahi ABD başkan yardımcısı hayatında kaç kere gazeteci ziyaret etmiş? Sonrasında bir bakıyoruz malum gazeteci acilen tahliye edilmiş ve şu an Avrupa’nın en büyük NATO ülkesinde koruma altına alınmış. Batılılar bir ülkede hemen fiili darbe yapmazlar. Yani asker eliyle, kaba kuvvet yordamıyla. Son dönemlerin “moda” iktidar değişimleri devrimlerdir. Turuncu devrim, yeşil devrim cart devrim curt devrim. Meşru yöntemlerle iktidara gelmiş olan hükümetler batı tarafından finanse edilen medya kuruluşlarının hışmına uğrarlar ya da yargı eliyle büyük komplolara kurban edilirler. Ekonomik saldırılar ile diz çöktürülmeye çalışılırlar. Toplum nezdinde iktidar itibarsızlaşır ve ilk seçimde tekmeyi yer, kendini sistemin dışına itilmiş olarak bulur. Buna kadife darbe diyorlar. Reyhanlı saldırıları, Gezi Parkı kalkışması, MİT tırları hadisesi, 17-25 Aralık operasyonları ve arada kaynatılan küçük büyük çeşitli medya operasyonlarını dikkatlice incelediğimizde, provakatif ve manipülatif haber üreten odakların tamamen ABD ve Batı güdümünde olan ve batılı odaklar tarafından fonlanan mekanizmalar olduğunu farkedeceksiniz. (T24, yeni Cumhuriyet, Birgün, Diken, Jiyan vs.) Topyekun savaşın gölgesinde Türkiye üç seçim atlattı. Ve 1 Kasım itibariyle batılılar iktidarı sandıkta deviremeyeceklerini anladılar. Ordu içindeki en büyük kozlarına yöneldiler “FETÖ fedaileri” Pensilvanya’da ABD himayesinde yaşayan Fethullah Gülen’e bağlı militanlar 15 Temmuz gecesi Türkiye Cumhuriyeti’ni bir iç savaşa süreklemek amacıyla son büyük saldırılarını yaptılar. 240 şehit ile sokak sokak, cadde cadde, meydan meydan büyük bir destanla püskürtüldüler. Hiç beklemiyorlardı bu direnişi. Hatta FETÖ militanı Profesör Osman Özsoy darbe öncesi TV’de şu cümleleri ifade ediyordu. “Bugün keşke bir Profesör olmak yerine bir albay olsaydım. Eminim daha faydalı olurdum. İslamcılar darbeye direnemez. Onlar korkaktırlar ve mermiyi gördükleri an kaçarlar.” Osman Özsoy’un hayal dünyasında kurguladığı yalan senfonisi 15 Temmuz gecesi FETÖ ve batılılar için büyük bir kabusa dönüştü. 15 Temmuz gecesi şeytan kaybedince tüm partnerleri de kaybetmiş oldular. Hesap zamanı gelmişti ve millet iktidara hesap sorması için büyük baskı yapıyordu. Çünkü artık masaya kan sıçramıştı. Türkiye’yi 15 Temmuz sürecine sürükleyen, şeytanın kulaklarına fısıldadığı tüm yapılar için hesap vakti çatmıştı. FETÖ milisleri inlerinden tek tek çıkartılıp hücrelerine gönderildiler. Şu an Hz. Yusuf ile içeride Cuma namazı kılıyormuş ruh hastaları. Haşhaşın dozajı iyice kaçmış olmalı ki iyice halis görmeye başladılar. Sonra ele geçirilen Cumhuriyet önüne gidildi. Almanya tarafından koruma altında tutulan Can Dündar’ın iki sene önce gazeteyi ele geçirip darbeye gidilen yolun parke taşlarını döşettiği bu mekanizmanın yeni sahipleri içeri alındı. Ve sonunda şeytanın kulaklarına fısıldamasıyla 40 yılda bir gelecek olan bir fırsatı ellerinin tersiyle iten PKK siyasi kanadının bileklerine kelepçe takıldı. 15 Temmuz öncesi arabuluculuk girişimlerine Figen Yüksekdağ şiddetle muhalefet ediyordu. “Tayyip Erdoğan’ı bitireceğiz” diye kükrüyordu MLKP gerillası Figen Hanım. Şimdi HDP yetkilileri Barzani’nin kapısına gitmişler. Vekillerin serbest kalması için arabuluculuk yapmasını istiyorlar. Eminim Barzani’de kahkahalarla gülüyordur şu an. Barzani’ye süreç içerisinde İran ve ABD operasyon üzerine operasyon yaptılar. Barzani düşük yoğunluklu direnişi, PKK ise mayın eşekliğini seçti. ABD ile yatağa giren her zaman kazanır sandı. Ama ABD dünya üzerinde en hızlı adam satan büyük şeytandır. PKK yöneticileri daha bunu anlamaktan aciz bir ufuksuzluğa sahipler. Gelinen noktada enkaz haline dönmüş şehirler, binlerce evsiz insan, ekonomisi kötüye giden bir memleket, güvenlik problemi yaşayan metropoller ve topluca kaybeden halklar var. Ve şunu soruyorlar. Bu kadar şiddet ve barbarlık ne için? Diyarbakır’da perişan olmuş evinin balkonuna çıkıp ellerini semaya kaldıran amca şu önemli soruyu soruyor. “Bunca barbarlığa kimin adına soyundunuz? Kimin adına soyunduysanız ödülünüzü ondan bekleyin. Bizim size lanet etmekten başka verebileceğimiz bir şey yok. “ Gelinen noktada medya bürolarından, sanat dünyasına, akademi koridorlarından, meclis sıralarına kadar 15 Temmuz sürecine giden yolda küresel emperyalist odaklarla işbirliği yapmış herkes tek tek hesap vermeye başladı. Savaşın doğasında bu vardır zaten. Kaybedenler kazananlara günü gelince hesap verirler. Boğaza nazır akademik bürolarda hendek kazmanın ne kadar ulvi bir amaç olduğunu hayatınının sonuna kadar savunamazsın. Veya hukuk fakültesi bahçesinde kobraların düşüsünü halaylarla kutlayamazsın. Otorite geçte olsa güçte olsa bir gün gelir ve ben buradayım der. Bazen Abdullah Çatlı olarak gelir, bazen bir cumhuriyet başsavcısı talimatıyla gelir. Nizami ya da gayrinizami bir şekilde gelir. PKK Kürt halkı adına tarihi bir fırsatı adeta tepti. Hükümet onlara yeni Türkiye’yi birlikte inşa etme, yeni bir anayasayı hep beraber hazırlamayı teklif etti. Fakat ihanetle karşılık verdiler. İhanetlerinin bedelini ise KHK genelgeleriyle sağlanan başarısız darbe sonrası ortamında tutuklanarak, kapatılarak topyekun savaşta yok olmanın eşiğine gelerek ödüyorlar. Bundan sonra Ak Parti-MHP ittifakının yapacağı anayasaya tabii olacaklar. Ve doğal olarak şöyle söylenecek. Ya kanunlara riayet eder, yaşamaya devam edersiniz. Ya da Kobani orada gidin orada kendinizi özgürleştirin. Velhasılı şunu net bir şekilde ifade etmek gerekiyor. PKK ve siyasi kanadı HDP doğru ata oynadığını zannederek büyük bir tarihi yanlışa ön ayak oldu. 15 Temmuz gecesi Recep Tayyip Erdoğan zaferini tüm dünyaya ilan ederken, mayın eşekliğini özgürlük mücadelesi olarak tanımlayan PKK ise ağır bir yenilginin kıyısında duruyordu. Bu savaş etnik bir takım kaygılar ile perdelenebilecek kadar steril bir zeminde yürümüyor artık. Bu savaş tüm etnik ve ideolojik kaygılarını bir kenara kaldırıp, ülkesinin bağımsızlığı için çarpışan milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının muhatap olduğu ve bedel ödediği bir varlık mücadelesi olarak devam ediyor. PKK ve siyasi kanadı HDP ise halkın umutlarını boşa çıkarmış, kimsenin savunmaya dahi cesaret edemediği yıkık bir yamyamlık abidesi olarak ortada duruyor. Devlet bir kez daha şans verir mi? Bu konuda yorum yapmak erken. Fakat halk ile tekrar irtibat kurmaları artık imkansıza yakın. Ne diyordu Ayşe Teyze; “kendi düşen ağlamaz.”

Sakin güneşli bir günde Eminönü’ne doğru ilerleyen bir şehir hatları vapurundayım. Sakin dediysem güne has bir sakinlik. Çünkü artık vapura binerken elinde G3 bulunan iki polis karşılıyor yolcuları. Terör olaylarına yönelik rutin bir önlemmiş. Her neyse vapurda televizyon açık. TRT kanalında Başbakan Ahmet Davutoğlu Mimar Sinan Türbesi Restorasyonu açılış töreninde konuşuyor. Diyor ki; “İstanbul’un bağrına saplanan hançerlere son vereceğiz. İstanbul’u korumaktan daha kutsal bir vazife olabilir mi?” Çok sakin sakin konuşuyor başbakan bende öyle gözümü dikmiş dinliyorum. Okkalı bir küfür bozdu bu sessizliği. Yaşlıca bir amca içinden ne geldiyse benim duyabileceğim biçimde saydırdı. Başbakan siyasal iktidarın tepesini temsil ettiği için bu küfrün sahibini hemen ideolojik bir kalıba oturtup yargılamak gerekiyor normalde. Baktım amca öyle ideolojik bir tip değil. Belli ki canı yanmış. Kimin canı yanmıyor ki? Bizim cenahın çok kötü bir huyu vardır. Hem icranın, hem musluğun başını tutar fakat kötü bir durum ortaya çıktığında herkesten çok şikayetçi olur. Bu durum yıllarca ülkenin en üst noktalarında görev yapan idarecilerimize kadar sirayet etmiştir. Tarım bakanı ekmek fiyatlarından şikayet eder. Başbakan İstanbul’a dikilen kuleleri kötü sözlerle anar. Hatırlarsanız Recep Tayyip Erdoğan Zeytinburnu kulelerinden şikayet ederken bizim cenahta muazzam bir silület hassasiyeti depreşmişti. Herkes gökdelenleri diken işadamına saydırıp duruyordu. Halbuki bu projeyi incelersek işadamının 5 kuruşluk suçu varsa şikayet edip sızlananların 50 kuruşluk suçu var. Adamın imar izni var ve inşaatı gayet yasal bir biçimde tamamlanmış. Daha doğrusu yasal hale getirilmiş. Hatta imar izni %150 artırılıp mevzubahis işadamının 69 milyon dolar ek gelir elde etmesi sağlanmış. İnşaat bitince herkes konuşuyor çünkü iş işten geçmiş oluyor. Konuşanlara sormak lazım yahu kardeşim bu adama bu ruhsatı siz verdiniz. Eğer bir kanunsuzluk söz konusuysa hesap vermeniz gerekmez mi? Çoğunluk sormuyor, soranların sesi de cılız kalıyor. Peki nasıl sokuluyor bu hançerler güzelim İstanbul’un bağrına? Cevap çok basit “Siyaset.” Siyasetçiyi, belediyeyi yanına almadan bunu yapamazsın demiş CHP meclis üyesi Hüseyin Sağ. CHP deyince hemen yüzünüz ekşimesin okumaya devam edin lütfen. Kendisi partisi ile de imar konusunda sürekli karşı karşıya gelen bir isim. Öyle ya rant büyük olunca Ak Parti, CHP pek farketmiyor. Herkes daha fazla kazanmaya hevesli. Kimisi sadece biraz daha cüretkar. Hüseyin Sağ’a göre, son dönemlerdeki zenginleşmenin anahtarı arsa alıp imar değişikliği yapmak ve bina yükseltmek. Sağ’ın bakış açısı net: “5-6 katlı binaların olduğu bir yerde rezidans yükseliyorsa, otel, alışveriş merkezi varsa bu tamamen kişiye ve şirkete özel yapılmış plan değişikliğinin göstergesidir. Siyasetçiyi, belediyeyi yanına almadan bunu yapamazsın.” Hüseyin Sağ, sistemin nasıl işlediğini de şöyle anlatıyor: “Şirketlerin şehir plancıları yeni bir plan teklifi hazırlıyor. Bu teklifle Büyükşehir Planlama Müdürlüğü’ne başvuruyor. Planlama Müdürlüğü böyle bir teklifte kamu yararına bakar. Bu kurulda memurlar araştırma yapar, ilgili kurumlarla yazışırlar, rapor yazarlar. Kamu yararı yoksa Meclis’e onaya göndermez. Zaten göndermesi için Büyükşehir Belediye Başkanı’nın ya da onun görevlendirdiği birinin Meclis’e havale etmesi lazım. Bazı teklifler hiç gündeme alınmazken, işini bilen iş adamlarının kamu yararı içermeyen parsel bazındaki plan değişiklikleri havale edilir. Değişiklik teklifi önce Meclis’in, İmar ve Bayındırlık Komisyonu’na gelir. Planlama Müdürlüğü’nden gelen plan raporlarının kurum ve kuruluş görüşlerinde olumsuzluklar doludur. Çoğu zaman kamu yararı içermez, kişiye özel plan değişikliğidir. Planlama Müdürlüğü’nün görüşü genellikle yapılan plan değişikliği diğer çevre parsellere emsal teşkil edici diyerek olumsuz görüş yazısı ile biter. İmar ve Bayındırlık Komisyonu bu raporların hiçbirini dikkate almaz. Siyasi partilerin üyelerinin yer aldığı komisyonda benim olduğum dönemde hep AKP’liler çoğunlukta oldu. Muhalefet şerhi koyulur ancak yine de oylama yapılır, ‘komisyonumuzca uygun görülmüştür’ yazısıyla değişiklik teklifi parti gruplarına gönderilir. Burada parti grupları inceler tavır belirler. Mesela, burada grup kararı dışında oy kullanamazsın. Kullanırsan parti ile yolların ayrılır. İddia ediyorum, grup kararları olmasa birçok imar değişikliği teklifi o meclisten geçmez. Grup kararlarının ardından değişiklik meclise gelir ve oylanır. Zaten AKP’liler çoğunlukta, onlar ne derse o oluyor. Değişikliğin ardından karar İlçe Belediyelerine gönderilir. Burada söz konusu değişiklik ilçelerdeki planlara işlenir.[i] Aslında hikaye az çok bundan ibaret. Belediyeler bariz burada hatalı davranıyor. Çevrenizde de az çok ufak tefek kentsel dönüşüm isyanlarına rastgelmişsinizdir. Vatandaşa 5 kat imar zar zor verilirken hemen aynı binanın karşısına 15 kat imar işadamına jet hızıyla çıkartılıyor. “İşadamına” özel bu tarifenin bir hizmet bedeli var mı? Bu konu hakkında bilgim olmadığı için yorum yapmam doğru olmaz. Fakat bu hizmet bedelsiz verilse dahi büyük bir haksızlığa ve ayrımcılığa sebep olduğu aşikar. Hele İstanbul gibi taşı toprağı banyosu salonu odası altın olan bir şehirde üretilen rantın büyüklüğünü düşünürseniz sinirden eliniz ayağınız titreyebilir. 2005 yılında İstanbul’u planlaması için göreve getirilen ve 2008’de bu görevden ayrılan Profesör Doktor Hüseyin Kaptan İstanbul’un nasıl zıvanadan çıktığını şu sözlerle anlatıyor; İstanbul 8500 yıllık mucize bir kent. Yarıştığı kentlerin Londra’nın, Paris’in, Barcelona’nın silüetleri yok, bunlar düz şehirlerdir. Dünyada silüeti olan şehir İstanbul’dur. Herkes bu silüeti görmeye gelir. Bu silüette dünyanın en yaşlı binası Ayasofya vardır. Bu silüeti korumak her türlü planlamanın gereğidir. Yüksek bina Bedrettin Dalan dönemi ile başladı, son 10 senede çıldırdı. Resmen çıldırdı. Bu devlet eliyle oldu. Bütün dünya metropollerinde stratejik plan şöyle der: Kent büyüyorsa kentte yeni alt bölgeler yaratacaksın. Bizim kentimiz kanunsuz büyüyor. Yukarıdan bakınca yağ lekesi gibidir. Otel, cami, adliye yapıyorlar, kapıları karayoluna açılıyor. Bu, planlamanın zıvanadan çıktığını gösterir. Türkiye’de müthiş bir enerji birikimi var; sanayi dönüşüyor, yüksek teknoloji geliyor. Kartal’da, Zeytinburnu’nda çimento fabrikaları vardı, bunlar gitti. Demode sanayi kentten gitti. Bu Avrupa’da da böyle oldu. Avrupa bu dönüşüm sonunda müthiş örnekler verdi. Demode sanayinin gitmesi, yerine hizmet sektörünün gelmesi, bunlar toplu bir plan perspektifinde yapıldı. Şimdi aynı enerji bizde de var, mesela demode sanayinin gittiği Büyükdere Caddesi’nde yüksek binalar yapılıyor. Hatta şu anda gökdelenlerin katıldığı bir yarışmanın jürisindeyim. Yüksek teknolojili binalar yapılmış ama ne bir meydan var, ne bulvar var, ne kültürel bir yapı var. Bizim yapamadığımız bu. Tasarım beyni lazım. Bahsettiğim yarışmada 300 tane proje var, bir tane kamusal alan projesi yok. Bir tane kentsel tasarım yok.[ii] Cenahımızın çeyrek asrı aşkın İstanbul yönetim tecrübesinde ürettiği şehirlere dönüp bakalım. Sultanbeyli, Sultangazi, Esenler, Bağcılar en yakışıklısı Başakşehir. Onunda ne kadar yakışıklı ve geleneksel şehir kodlarımızla ne kadar uyumlu olduğu halen tartışılıyor. Öyle ki zenginlerimiz dahi buralarda oturmuyor büyük oranda. Hatta belediyelerin üst düzey yöneticilerinin dahi yönettikleri ilçelerde oturmadığı konuşuluyor. Çünkü büyük bir enkazdan ibaret bu şehirler. Hem maddi hem manevi yönden gittikçe büyüyen kontrol edilemez bir enkaz. Çarpık kentleşme, plansız yerleşme sadece beton yığını bir enkaz meydana getirmiş. Havadan başka bir şey görmeyen, mahremiyetin ayaklar altına alındığı, insanların yeşilin tonlarını duvar boyalarında görebildikleri kupkuruluk… Nasıl ifade edeyim bilmiyorum ki? Sokakları uyuşturucu esir almış, gençlerin eğitim durumunun parlak olmadığı, etnik-mezhebi gettolaşmaların odağı olmşu, çocuk işçiliğin sıradanlaştığı şehirler. Bu enkaz bizim enkazımız. Diyor ya İsmet Özel “Her şey biz yaşarken oldu bunu bilsin insanlar.” Sonra kalkıp bir de şaka gibi Sezai Karakoç, Necip Fazıl sempozyumları, öykü festivalleri, şiir günleri düzenlemezler mi? Kültürel iktidar olacağız ya bunlar hep o tarakların bezi. Her köşesi yağmalanmış bir şehirde kültürel iktidarın turşusunu kuracağız. Sezai Karakoç muhtemelen acıyarak bakıyordur bu manzaraya. Turgut Cansever anması yapan belediyeci abiler,ablalar eğer Cansever’in eserlerinin ilminden biraz faydalansa bu imar kararlarını onaylar mı? Yoksa karşısında dimdik dikilir ne pahasına olsun ilkelerini mi savunur? Bizim muhafazakar dindar yöneticiler tarafından yönetilen belediyelerimiz var. Buna hepimiz şahidiz. Ve bu şehir özellikle son yarım asırdır gün geçtikçe büyüyor ve devasalaşıyor. Peki bu şehri idare eden muhafazakarlar neyi muhafaza ediyor? Ecdad vurgulu bol şaşalı, mehterli, tamtamlı programları mı yoksa binlerce yıllık birikimlerle bugüne ulaşmış kültür ve medeniyet değerlerimizin üretimi olan şehir estetiğini mi? Bu şehrin kasırlarını, selatin camiileri ile bezenmiş yerleşim merkezlerini, korularını, dokusu tahrip edilmek istenen tarihi yapılarını korumak neden hep laik seküler zümrelere kalıyor. Yahu bu yapılar bizim her seferinde sahip çıktığımızı iddaa ettiğimiz bir medeniyetin mirası. Silület bozulduğunda önce bizim çığlığı basmamız gerekiyor. Camii merkezli yerleşimler otel merkezli rant merkezlerine dönüştürülmeye çalışıldığında önce bizim öne atılıp şehri yönetenlerin yakasına yapışmamız gerekiyor. Tarihi yarımadadanın her sokağının, her caddesinin yüzlerce yıllık bir hikayesi olduğu unutmamamız gerekiyor. Biz’i yansıtan bir cadde isminin değiştirilmesine dahi tahammülümüz olmaması gerekiyor. Bizim görkemli bir ağrımız var. 100 km ötesinde varil bombaları altında anne karnından ceninlerin fırladığı beldelerde, Allah diyen rezidans dikmenin peşine koşan tekasür krizine girmiş insanoğlunun bağrımıza sapladığı sancılı bir ağrı. Bu ağrının dermanı ilaç ise tertemiz fıtratımızda yani inancımızda.. Bu şehri korumaya yönelik tüm titiz hassasiyetlere kulak vermemiz lazım. İdeolojik, etnik,mezhebi kalıplara sokmadan , ayrıştırmadan bu şehrin üstüne titreyen herkesin derdini paylaşmamız, çığlığına kulak kabartmamız lazım. Eğer burnumuzun dikine gidersek eksik kalıyoruz, kötüye gidiyoruz, hep beraber kaybediyoruz. [i] İstanbul’un bağrına saplanan hançerler. Aljazeera- İrfan Bozan özel dosyası. Hüseyin Sağ mülakatı. http://appsaljazeera.com/interactive/istanbulun_hancerleri/ [ii] İstanbul’un bağrına saplanan hançerler. Aljazeera- İrfan Bozan özel dosyası. Hüseyin Kaptan Mülakatı. http://appsaljazeera.com/interactive/istanbulun_hancerleri/ Furkan Gençoğlu

Bu ülkede azınlık olduğu gerekçesiyle ezildiklerini öne süren belli kesimlerin, toplumsal yaşamın bir çok alanında adeta mafyalaşıp, linç mantığı ile öteki olarak gördükleri insanları sindirmeye ve korkutmaya çalıştığını gözlemliyorum. Belli bir kültür medeniyet değerleriyle yetişen kitleler, iş yaptıkları alanlarda biraraya gelerek mafyalaşıp bir linç geleneği oluşturabiliyorlar. Örneğin bu ülkede bir sanatçının sanatının değerli olabilmesi için atatürkçü, sosyalist, alevi vb. kimliklerinden birine sahip olman gerekiyor. Veya gerçek bir gazeteci olabilmen için anti islamist söylemlerin hoparlörü olman gerekiyor. Aksi takdirde bu toplumsal grupların içinde barındırılmıyor, hedef gösterilerek saldırıların muhatabı oluyor ve adeta dayak yemişten beter hale geliyorsun. Ne yandaşlığın kalıyor, ne yalakalığın, ne teröristliğin kalıyor, ne ihaleciliğin. Ayrıca yetiştirilme tarzları ve doğuştan gelen kimliklerle oluşturulmuş toplumsal sınıflar arasında geçiş yapmanda pek mümkün değil. Eğer bu ülkede alevi bir sanatçı olarak doğduysan, ölene kadar Atatürkçü, Sosyalist, Cumhuriyet mitinglerinde koşturan, CHP’den PM üyesi olan, Beşşar Esad posterlerinin arkasında konser veren “onurlu” sanatçı kimliğini korumak zorundasın. Bunun aksi zaten “onursuzluk”, “düşkünlük”, “satılmışlık” olarak nitelendiriliyor. Bu durumun yakın örneğini Yavuz Bingöl hadisesinde gördük. Yavuz Bingöl bu mafya geleneğinin içinde erimediği bu kaba sığmadığı için sanat ve gazeteci mafyası tarafından linç edildi. Sebebi ise Berkin Elvan ile ilgili bir konuda kendi bireysel görüşünü ifade etmesi. Bingöl gazeteci ve sanat mafyası tarafından anında yargılanıp, infaz edildi. Tabi linç edenler bunu asla linç olarak görmüyorlar. Onlar bu yaptıklarına “kamu vicdanı” adını koymuşlar. Bu ülkede atatürkçülüğün, sosyalist değerlerin, alevi mezhepçiliğinin “kamu vicdanı” olduğu bize yutturmaya çalışıyorlar. Ahmet Kaya onuncu yıl marşı eşliğinde linç edilirken, linç harekatının mimarları bunu kamu vicdanı olarak açıklamışlar, alçaklıkları “kamu vicdanında” yargılanıp hüküm verilince, bütün suçu cahil bir genç şarkıcının üstüne atmışlardı. Bu süreç içerisinde kamu vicdanı olduğu iddaa edilen ve linç hareketinin teorik kaynağı olan, linçe meşruiyet kazandıran “Atatürkçülük” linç hadisesinden çok kısa bir süre sonra sandık altında kaldı ve on yılda devlet söylemi üzerindeki etkisi azaldı. Ahmet Kaya’nın itibarı iade edildi. Cezaevine uğurladığı belediye başkanı, sırayla Başbakan ve Cumhurbaşkanı oldu. Hakkını savunduğu başörtülü kızlar üniversite kapılarından tekrar içeri girdi. Böylece “kamu vicdanı” yalanı ortaya çıktı. Ve bu linç girişimini başlatanlar aslında “kamu vicdanının” altında kaldılar. Sanat ve gazeteci mafyasının oluşturmak istediği algı için katliamlar bile muhatabın dinine, mezhebine ve ırkına göre ayrıştırılıyor. Örneğin Beşşar Esad ordusu Halep’te Türkmenleri katlederken, sekülerizmin öncü kuvveti sanat ve gazeteci mafyası derin susuşlara garkolmuş, Kobane’de beliren katliam ihtimali üzerine ortalığı ayağa kaldırmış ve hükümeti sanki IŞİD’in bölgedeki kadim müttefikiymiş gibi göstermek için ellerinden geleni yapmışlardı. Kürtlere olan derin sevgi ve hoşgörülerinden bunu yapıyor değiller elbette. Nihai hedef Kürt kamuoyunu İslamcı hükümete karşı kışkırtıp, barış masasının ayaklarından birini kırıp masayı çökertme yolunda bir adım atmak, Türkiye Cumhuriyeti hükümetini IŞİD ile özdeşleştirip, Beşşar Esad yönetiminin Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı uluslararası arenada ki meşruiyetini artırmak, İslamı terörle özdeşleştirip, İslami faaliyetler yapan her grup ve kişi “cihatçı terörist” olarak yaftalayıp itibar suikasti yapmaktı. Hedeflerine ulaşmak için içten içe kin besledikleri ve geziye destek vermemekle suçladıkları Kürt halkının acılarını pragmatik bir tavırla araçsallaştırdılar. Makyavelist düşüncenin iki ayaklı, iki kulaklı suretleri bunlar. Dediğim gibi bu mafya için hiç bir ölüm salt tek başına bir ölüm değil, hiç bir katliam salt tek başına bir katliam değildir. Makul ve makul olmayan ölümleride iyi tasnif ederler. Ölü seçicilik konusunda tam bir saha uzmanıdır bu mafya. Örneğin Berkin Elvan’ın ölümü hala belli linç girişimlerine kaynaklık eden bir sembol haline getirilirken, Okmeydan’ında DHKPC-HDP çatışmasında öldürülen Bartın’lı tekstilde çalışan 16 yaşındaki çocuk işçi İbrahim Öksüz hiç bir girişimin kaynağı, sembolü haline getirilmemekle birlikte, mafyanın ilgisizliği ve toplumu harekete geçirecek alternatif bir lobinin yokluğu sebebiyle üç gün içinde unutulup gitmiştir. Berkin Elvan ölümsüzdür, İbrahim Öksüz ise ölümlüdür. Çünkü Berkin Elvan alevi ve sosyalisttir. Hükümetin, alevi düşmanı olmasından, Suriye politikasından, polis devleti kurmasından, çocuk katili olmasına kadar bir çok meselede suçlanması için ölümü kolayca araçsallaştırılabilir. Fakat İbrahim Öksüz devrimci şiddetin kurbanı olmuştur ve belli linç hareketleri için araçsallaştırılabilecek bir kimliğin sahibi değildir. Sünni, Türk bir “çoğunluk” üyesidir. Ölümü sanat ve gazeteci mafyası için işlevsel değildir. Daha ne kadar bu sanat ve gazeteci mafyasının vur dediğine vur, söv dediğine sövmeye devam edeceğiz? Veya bu hedef göstermelerin, bu linç girişimlerinin hedefi haline gelmeye devam edeceğiz? Toplumun farklı kesimlerinin acılarını kendi amaç ve hedefleri doğrultusunda araçsallaştırmaları ve hitap ettikleri kitlelere, ak partiye oy veren kitleye yönelik düşmanca ve ayrımcı bir tavrın takınılması gerektiği düşüncesini empoze etmeye çalışan, hitap ettiği kitlenin içinden de ak parti seçmenine ve kadrolarına yakın duran kişilerin itibarlarının sıfırlanması gerektiğini ifade eden bu gazeteci ve sanat mafyası her ay toplum tarafından bilinen kişileri hedef tahtasına oturtuyor ve oklarını fırlatmaya devam ediyor. Yavuz Bingöl, Melih Altınok, Kutluğ Ataman, Cengiz Alğan, Hülya Avşar, Orhan Gencebay, Şahan Gökbakar. Bunlar hiçbir zaman ilk değildi ve son olmayacaklar. Ahmet Kaya’yı linç eden gelenek yaşamaya devam edecek. Peki bu ülkenin vicdanlı ve merhamet sahibi insanları bu sanat ve gazeteci mafyasına karşı artık bir cephe açmayı düşünmüyor mu? Bunlara dur dememiz için daha kaç kurban vermemiz gerekiyor?

Furkan Gençoğlu

twitter.com/hayatafurkanca 7 Haziran seçimleri öncesi Muş Varto ilçesinde(alevi-kürt nufus ağırlıklı) başlayan özyönetim ilanları sırasıyla silvan, cizre, nusaybin, dargeçit gibi HDP’nin oyunun tavan yaptığı getto haline gelmiş ve örgütün büyük ölçüde psikolojik üstünlüğü ele geçirdiği şehirlerde uygulanmaya başlandı. Özyönetim denilen hadisenin ne olduğunu henüz kamuoyu çok fazla bilmiyor. Fakat kesin olan bir şey var ki o da Türkiye Cumhuriyeti’nin milli egemenlik haklarına ciddi bir saldırı amacı taşıyor. Bu yüzden devlet egemenliğini her şartta ve her koşulda koruyacağına dair dosta düşmana mesaj vermek niyeti ile özyönetim ilan edilen bölgelerde şehirleri adeta abluka altına alarak bazen haftalar süren sokağa çıkma yasakları uygulayarak operasyonlara hız kesmeden devam ediyor. Özyönetim nedir ne değildir çok fazla bilgi sahibi değiliz dediğim gibi. Sadece demokratik özeklik modelinin pratiğe dökülmüş bir uygulaması olarak gösterilebilir. Siyasal, sosyal, ekonomik yaşantının merkezi otorite tarafından değil yerel otoriteler tarafından tanzim edilmesi amaçlanıyor. Bunu da sol jargonla ifade edecek olursak halk meclisleri, kadın hakları komiteleri, eğitim komiteleri, demokratik islam şurası gibi organizasyonlarla yürütülmesi. Yani bir anlamda ülkenin bir bölümünde fiilen rejim değişikliğinin yaşanması veya yönetim anlayışının değişmesi. Tabi bunlar tartışılabilir meseleler, sonuç olarak halihazırda yaşadığımız sistem gökten zembille inmedi. Dolayısıyla toplumsal bir uzlaşma sağlanması halinde, siyaset kanalından diyalog yoluyla bir çözüm çıkartılır ve yönetim sistemi de, anayasa da, ekonomik sistem de değişir. Bu değişimin silah zoruyla, zorlama ve emrivaki bir biçimde yapılması kan akmasına sebebiyet verir. Halihazırda yaşanan durum meselenin 7 haziran öncesi PKK-Devlet kanadında yaşanan gerginlikler ve coğrafyamızda (suriye-ırak) yaşanan bir takım gelişmelerle paralel olarak silahlı mücadele yoluyla bir değişime gidilmesi kararı verilmesi ile ortaya çıkmış bir durumdur. Ülkemizin bazı bölgelerinde fiili olarak kent savaşı adeta bir iç savaş yaşanmakta. Toplumsal uzlaşmadan bahsettik biraz bu konuyu açalım. Bilindiği gibi Türkiye’de Kürt nufusun 2/3 ülkenin batısında yaşamakta. Yani ülkenin her tarafından olduğu gibi batıdaki büyük metropollere Kürt bölgelerinden büyük göçler yaşanmış. Ve göç edenlerin büyük kısmı işinde gücünde, düzene adapte olmuş orta sınıf insanlar. Çocukları metropollerde doğmuş, kendileri artık kültürel olarak metropol yaşantısına uyum sağlamış, torunları tam bir metropol çocuğu olarak yetişen insanlar. Özellikle Kürt toplumunun ekseriyetinin sünni-şafi mezhebinden olması hasebiyle metropollerde büyük oranda Türkiye’nin diğer coğrafyalarından gelen insanlarla “İslam kardeşliği” çatısında birlikte yaşam imkanının ortaya çıkması kolaylaşmış. Artık Kürt kavmi diğer kavimlerle karışmış durumda. Ak Parti ile birlikte dindar muhafazakar kadroların iş başına gelmesi ve devletin yıllarca uyguladığı inkar politikalarının kalkması ile birlikte kendi değer ve kültürel kodlarını da kamusal hayatta pek tabii varedebilen bir kavim. Rum suresi 22. Ayette rabbimizin hatırlattığı üzere “ göklerin ve yerlerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklılaştırılması Allah’ın ayetlerindendir” mesajı uyarınca herhangi bir dilin inkarı, zorbaca yasaklanması inanan bir insanın kabul edebileceği bir uygulama değildir zaten. 7 Haziran öncesi gerek Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde takındığı olumlu tavır, gerek Tayyip Erdoğan’ın Kürtler hakkında verdiği demeçlerin bir takım odaklar tarafından çarpıtılarak halka yansıtılması(kobani düştü düşecek vb.) Kürt toplumu ile Ak Parti arasında bir elektriklenmeye sebep oldu. Aday listelerinin açıklanması ile birlikte listelerde Kürt adayların azlığı ve bazı bölgelerde halka hakaret edercesine vasıfsızlığı ya da dışarıdan getirilmeleri gerginliği had safhaya taşıdı. Bu süreçte seçime HDP parti olarak gireceğini açıklaması artık siyasal kürt hareketi için “ya tamam, ya devam” algısını toplumda uyandırdı. HDP’nin anketlerde sınırda gösterilmesi ve Diyarbakır mitinginin bombalanması, Erzurumda mitingine yönelik saldırılar gibi etmenlerle son derece gergin gidilen sandıklardan HDP %13 gibi olağanüstü bir oy alarak sandalye sayısı olarak ülkenin en büyük 3. Partisi konumuna erişti. Artık HDP’ye oy veren insanlar görevlerini yapmış, seçim sathı mahalinde dilinden barışı düşürmeyen HDP siyasetine barış kanallarını zorlamak kalmıştı. Fakat mesele öyle cereyan etmedi. Kandil ürktü mü yoksa HDP kadrolarıyla birlikte uluslararası düzenden bir ihale mi aldılar bilmiyoruz fakat iki seçim arası diyebiileceğimiz 7 Haziran-1 Kasım süreci arasında şiddet sarmalı genişledi. Özyönetim ilanlarının sayısı artarak devam etti. Ülkenin çeşitli noktalarında bombalar patladı. Ülkede toplumsal huzursuzluk had safhaya çıktı veya çıkartıldı. Muhalafet partilerinin kendi aralarında anlaşamaması ve Tayyip Erdoğan’ın devreye girerek Ak Parti’nin herhangi bir partiyle anlaşmasına engel olması sonucunda Türkiye yeni bir erken seçime gitti ve 1 Kasım seçimlerinde Ak parti tek başına iktidar imkanına yeniden kavuştu. HDP yaklaşık 2 milyon oy kaybetti ve kaybettiği oyların büyük kısmı batı metropollerinden olduğu görüldü. HDP/PKK şiddeti artırması karşısında batı metropollerinde yaşayan ve 7 Haziranda bir şekilde HDP’ye meyletmiş Kürtler şu mesajı verdiler. “Sizin bu direnişinizde bizler yokuz. Türkiyelileşme idealinize inandık ve oy verdik. Madem Türkiyelileşmeyeceksiniz o zaman bizi bu işe bulaştırmayın. Biz Türkiye’li kalmaktan memnunuz.” Batıdan gelen bu mesaj 7 Haziranda batı kamuoyunda oluşan korku ve endişeyi büyük oranda giderdi. Olası bir kaos durumunda birlikte yaşayan insanların karşı karşıya gelme riski bertaraf edildi. Çünkü HDP’ye oy vermek herhangi bir siyasal oluşuma oy vermek değil, ülkenin bölünmesine katkı sunmak olarak anlaşılmaya devam ediyor. Gelinen noktada batı kamuoyunda desteğini büyük ölçüde yitiren HDP/PKK doğunun büyük şehirlerinde de (Batman, Van gibi) direniş çağrılarına karşılık bulamıyor. YDGH-KCK-DTK arada sırada yayınladıkları bildirilerle halka sitemkar mesajlar yolluyorlar. KCK yürütme konseyi eş başkanı Bese Hozat batı metropollerini yakın mesajlarına karşılık bırakın batı metropollerini doğu metropollerinde dahi yaprak kıpırdamıyor. Batıda sol bileşenlerin kamuoyu oluşturma etkisi ise oldukça sınırlı. Zaten üniversite koridorları, gazete sütunları ve akademi kürsüleri dışında sosyal hayatta topluma yönelik herhangi bir etkiye sahip değiller. Adeta hapishaneleri olan fakülte koridorlarında duvarlardan sanal bir savaş yürütüyorlar devlete karşı. Boğaziçinden Nazan Üstündağ hisarüstünde boğaza karşı hendek siyasetini ve özyönetimleri olumlayan analizler üretirken, Sur’dan, Silvan’dan, Nusaybin’den binlerce aile sırtlarına kurtarabildikleri üç beş parça eşyayı vurarak kendilerine güvenli yaşam alanları arama yoluna koyuluyorlar. Batıdaki konforlu fakülte koridorları ve gazete sütunları ile sınırlı direniş, doğuda orta çağ avrupasındaki barbarlığı yaşayan halk için hiç bir anlam ifade etmiyor. Doğuda da savaşın ceremesini yoksullar çekmeye devam ediyor. Diyarbakır’ın Suriçinde şehir kazılan hendeklerle, ağır silahlarla girilen çatışmalarla yaşanmaz hale getirilirken, Yenişehir, Diclekent gibi kentin zenginlerinin ve ekseriyetle HDP yönetici kadrolarının oturduğu semtlerde yaprak kıpırdamıyor. HDP kadrolarının çocukları normal yaşamlarına devam edip, okullarına devam ederken bağlarda yoksul Kürt ailesinin çocuğunun tek umudu olan ilkokulu gelen talimatlarla çetelere yaktırılıyor. Çünkü çetelere eğitimsizleşen, niteliksizleşen gençliğe adım atmaya hazırlanan ergenlerden müteşekkil kuvvetler lazım. Direnişin talimatını verenler havuzlu-güvenlikli sitelerde yaşarken, direnişi pohpohlayanlar boğaz manzaralı üniversitelerinde akademi kürsülerinde sosyalizm pazarlarken direnişin tüm yükünü evini kaybederek, okulunu kaybederek, sokağını kaybederek, işini kaybederek kentin yoksulları çekiyor. Pervin Buldan’ın muhterem kızı avrupa seyahatlerinden instagrama notlar düşerken, kendisi meclis başkanlığı kürsüsünde içtüzüğü müdaafa ederken yoksul bir Kürt ailesine mensup genç hendeklerde boğulup gidiyor. Böylesine derin bir sınıf ayrımı belki de en can acıtıcı ayrıntı olarak karşımızda duruyor. Sokağa çıkma yasaklarının kalkmasıyla gazeteci orduları bölgeye akın ediyorlar ve isimlerini gizli tutmak kaydıyla halkla bir takım mülakatlar gerçekleştiriyorlar. Bu mülakatlar batıda yaşayan bizler için belki de en önemli kaynaklar. Az çok bazı şeyleri tahmin edebiliyoruz fakat bizzat meselenin öznesi olan insanların deneyimleri ışığında hadiseye bakmak daha insaflı değerlendirmeler yapmaya imkan oluşturuyor. Al jazeera’ya konuşan ve yıllarca PKK davalarından hapis yatmış olan bir kişi belkide hayatı boyunca en çok karşı çıktığı, mücadele verdiği sınıfsal ayrımcılığa isyan ediyor; ; “Onlar (hdp siyasetçileri) geliyorlar burada hendekleri övüyorlar, özyönetimlerini anlatıyorlar, basın açıklamalarını gerçekleştiriyorlar ve evlerine geri dönüyorlar. Bizim dönecek bir evimiz yok. Evlerimiz siperlere dönüştürülmüş durumda. Onların çocukları kolejlerde okumaya devam ederken bizim çocuklarımız haftalardır okullarına gidemiyorlar. Çünkü YDGH okulları yakıyor. Kim özyönetim istiyorsa mücadelesini gelsin kendisi sırtlansın.” Bir başkası YDGH militanlarının başında duran çetebaşlarıile ilgili duygularını daha açık ifade ediyor; “Bu adam hırsız, mahallede herkes biliyor ki depremde Düzce’ye hırsızlık için gitti. Yıkıntıların altında ölüp şişmiş kadınların kollarını bilezikleri için kestiğini kahvede arkadaşlarına anlatıyordu. Bildiğin hırsız, uğursuz, itin teki. Şimdi sırtında kaleşnikof ve racon kesiyor. Üstelik YDG-H’lilerin başlarından birisi. Sen bu adamı bizim başımıza koyarsan hiç kusura bakma benim sana saygım kalmaz. Sabah hendeklerde nöbet tutup polisle çatışıyorlar, geceleri evlere girip talan ediyorlar. Üstelik yemekleri, karton karton sigaraları ve paraları geliyor. Çok acı yaşadık şu iki üç ayda çok, ama anlatmama gururum elvermiyor. PKK’nin derhal bu adamları buradan çekmesi lazım, eğer çekmezlerse en çok zararı kendileri görecek.” Bir kadın ise yaşadığı korkuyu tarifi imkansız şu cümlelerle beyan ediyor; Bir başkası YDGH militanları ile ilgili duygularını daha açık ifade ediyor; ““Bu adam hırsız, mahallede herkes biliyor ki depremde Düzce’ye hırsızlık için gitti. Yıkıntıların altında ölüp şişmiş kadınların kollarını bilezikleri için kestiğini kahvede arkadaşlarına anlatıyordu. Bildiğin hırsız, uğursuz, itin teki. Şimdi sırtında kaleşnikof ve racon kesiyor. Üstelik YDG-H’lilerin başlarından birisi. Sen bu adamı bizim başımıza koyarsan hiç kusura bakma benim sana saygım kalmaz. Sabah hendeklerde nöbet tutup polisle çatışıyorlar, geceleri evlere girip talan ediyorlar. Üstelik yemekleri, karton karton sigaraları ve paraları geliyor. Çok acı yaşadık şu iki üç ayda çok, ama anlatmama gururum elvermiyor. PKK’nin derhal bu adamları buradan çekmesi lazım, eğer çekmezlerse en çok zararı kendileri görecek.” Halk özyönetim direnişinden son derece memnun diyen HDP siyasilerini yalanlayan halk beyanları bunlar. Ve bu beyanlarda biz çileyi, çaresizliği, aldatılmışlığı, öfkeyi, acıyı hissedebiliyoruz. Evlerinden yurtların koparılmış insanlar tıpkı köyleri yakıldığı için doksanlarda batıya göç etmek zorunda kalan ailelerin yaşadıkları acıları hatırlatıyor. Bu ailelerin acılarının dindirilmesi, yaralarının sarılması lazım. Devlet yaptığı operasyonlarda sadece PKK-Halk ayrımını gözetmekle meselenin içinden çıkamaz. Çatışma alanlarından göç eden halka devletin eli uzanmak zorunda. Çünkü egemenlik kaygısıyla bölgede operasyon yürüten devlet orada halk için mücadele veriyor, vermeli. Toprakları toprak yapan her ne kadar üstündeki kan da olsa bir anlamda da üstündeki halktır. Bölge halkının gönlü kazanılmalı, devletin çeşitli birimleri halkın mağduriyetini gidermek için seferber edilmeli. Sivil Toplum kuruluşları nasıl Halep’le, Humus’la, Guta’yla dayanışma haline girdiyseler Sur’la, Cizre’yle, Nusaybin’le acıyı paylaşma noktasında ittifak etmeliler. Müslüman Sivil Toplum Kuruluşları birleşip sahaya inmeli ve tek bir soruyu gündeme taşımalılar. “Ey PKK ve ona bağlı milis güçler. Size bu barbarlığı tanzim etme emrini veren kim? Sizin içinde çırpındığınız bu kanlı savaş adına savaştığınız halka zarardan başka bir şey vermiyor. Halkın da zaten savaş gibi bir derdi yok. Halkın ülkenin bölünmesine dair bir beklentisi de yok. Peki siz halk adına savaşmıyorsanız kimin adına savaşıyorsunuz? Derhal bu savaşa son verin ve şehirlerden çekilin. İnsanların yaşam alanlarını terkedin.” Sorularını sormalı ve uyarılarını yapmalılar. Bölge halkıyla beraber olduklarını tüm Türkiye kamuoyuna deklare etmeliler. Mesele devlette, örgütte silah bıraksın hovardalığı ile havada bırakılabilecek bir mesele değil. Devlete de, örgüte de aynı mesafede olmak demek adaletle şahitlik yapmak olmuyor. Kütüphane, okul yakan, hastane bombalayan, minübüs tarayan, imam kaçıran, evleri mevziye dönüştüren, çocukları propaganda ile eğitip milisleştiren bir yapıya karşı halkın korunması elzemdir. Bu yüzden haklı bir sebebi olmayan bir silahlı isyanı örgütleyen yapılar ile meşru dairede belli bir düzeni kontrol eden yapılara karşı aynı mesafede olmamak gerekir. Büyük şiddet sarmalını ortaya çıkartacak ne gibi bir neden var? Kürtler kavim olarak inkar mı ediliyor? Dilleri mi yasaklanmak istiyor? Kamusal haklardan mahrum mu bırakılıyorlar? Belki de cumhuriyet tarihinin üniter devlet yapısını sarsan en cesur reformlarını yapan Ak Parti iktidarına ve doğal lideri Tayyip Erdoğan’a karşı kurgulanan bu nefretin kaynağı nedir? Siyasal diyalog kanalları mı kapalı? Tayyip Erdoğan gerçekten diktatör mü? Peki o zaman neden dört senede bir seçim yapılıyor. Kendisi neden binbir türlü zahmetle Cumhurbaşkanlığı seçimleri için ordan oraya koşturdu ve rakipleriyle mücadele etti? Bu soruları dürüstçe kendimize soralım ve cevaplarını hilesiz, yalansız dürüstçe verelim. Amerika’yı, İran’ı, Rusya’yı memnun etmek için ve Türkiye’yi cezalandırmak için taşeronluk görevi üstlenenlerin bir halkı aldıkları ihalenin gereğini yerine getirmek için aracı kılmalarına karşı çıkalım. Şiddetlerinin gayrımeşruluğunu sorgulayalım. Türkiye Devletinin kadrolarını mücadeleyi kararlılıkla fakat ölçülü ve hassas biçimde yürütmeleri konusunda uyaralım. Irkçılığa varan menfii hadiselere karşı devleti sorumluluk almaya itici tavırlar alalım. Allah için adaletle şahitlik yapmak öyle kolay değil. Ne şiş yansın ne kebap türünden basın açıklamaları, raporlar yazmakla olacak iş değil. Hepimiz önce kendimize ve inandığımız ilkelere karşı dürüst olacağız. Daha sonra başkalarından dürüstlük ve vicdan bekleyeceğiz. Dipnotlar; http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/sur-magdurlari-anlatiyor

Kanadalı İletişim Bilimci Marshall McLuhan ‘’Araç Mesajdır’’ ilkesini ortaya koymuştu. Bu slogan ne manaya geliyor ? Esas itibariyle şu anlama geliyor: Sosyal Medya ve İnternet dünyayı algılayış tarzımızda köklü bir değişikliğe sebep oldu. Dünyanın öbür ucunda olan gelişmeleri duymamızı, görmemizi ve oraya canlı bağlantı kurmamızı sağlayarak, duyu organlarımızın ulaşabildiği alanları genişletti. Eskiden gazete sutunlarından, yazılı olarak enformasyona ulaşırken artık internet ortamında video izleyerek aynı enformasyonu görebiliyoruz, programlar vasıtasıyla dünyanın önür ucuyla interaktif bir iletişim kurabiliyoruz. Böylelikle enformasyonun bize geliş biçimi mesajın kendisi haline geliyor.

Türkiye’de toplumsal yaşamda sosyal medya artık en büyük interaktif iletişim mecrası haline gelmiş durumdadır. Etrafımızda sosyal medya kullanmayan insan yok denecek kadar azdır. İnsanlar sosyal medya yoluyla fikirlerini beyan ediyor, sevdikleri müzikleri paylaşıyor, sevdikleri filmler hakkında yorum yapıyor, çektikleri resimleri paylaşıyor, bakanlara, milletvekillerine, idarecilere ulaşabiliyor ve daha bir çok işini sosyal medya üzerinden gerçekleştirebiliyor.

Sosyal Medya kullanıcı içeriğinin TA kendisidir. Geleneksel yazılı ve görsel medyada içeriği sunanlar eğitim almış profesyonellerken, sosyal medyada genel olarak profesyonel olmayan geniş kitleler içeriği oluşturur. Görsel ve yazılı medyadan en büyük farkı haber kaynağının kurumlardan, bireylere kaymasıdır. Kısacası Sosyal Medya kullanıcı içeriğinin yayıldığı, yayınlandığı, paylaşıldığı her türlü platformun genel adıdır.

Sosyal Medya kullanımı her geçen gün artmaktadır. Uluslararası Sosyal Medya Derneği (USMED) araştırmasına göre Facebook ağının toplam 1 milyar 150 milyon kayıtlı kullanıcısı var. 2013 yılında mobil cihazlardan 4.2 milyon insan sosyal ağlara giriş yapmış. İnstagram’da yer alan fotoğraflara her saniye 8000 beğeni yapılmış. RT alan tweetlerin %28’i please retweet (lütfen retweet) cümlesini içeriyor. Facebook günde 665 milyon kullanıcı sayısına ulaşmış. Twitter ‘a günde 400 milyon tweet atılmış.

Sosyal Medya dünyasında içeriği üreten biziz. İçeriği düzenleyip paylaşan editör biziz. Son merci olan genel yayın yönetmeni biziz. Sosyal ağlar aracılığıyla dağıtımını yapan biziz. Kimse bize sansür uygulayamıyor. Kimse bize onu yazma, bunu yaz, şu olmamış şöyle yap diyemiyor. Acaba sınırsız özgürlük alanımıdır bu sosyal medya ? Sosyal Medya’da inandığımız ilkelerin, yaratıcının emirlerinin hükmü kalkıyor mu ? Sosyal Medya dünyasında Kur’an inanan insanlara ne kadar yol gösteriyor ?

Sosyal Medya dünyasında dehşet bir enformasyon akışı ile karşı karşıya kalıyoruz. Anlık sevinçlerle, anlık üzüntülerle, anlık kızgınlıklarla, anlık kahkahalarla karşı karşıya kalıyoruz. Ani tepkiler veriyoruz ondan sonra verdiğimiz bu tepkiler dolayı pişmanlıklar duyuyoruz. Kur’an bir hayat tarzıdır ve iletişim ile kişilerarası iletişim ile ilgili konuda da belirli ilkeler koymuştur. Eğer Kur’an ilkelerine ve emirlerine riayet edersek toplumsal yaşamın dijital boyutu olan sosyal medya’da arkadaşlarımıza mahcup olmayız ve fitneye, fesada alet olmamış oluruz. İnsanlara zarar getirecek işlerin içine girmemiş oluruz.

Alay Edebilirmiyiz ?

—49/11 –

—Ey iman edenler!

—Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin.

—Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.

—Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler.

—Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.

—Birbirinizi, (Daha Doğrusu Kendilerinizi) Karalamayın.

—Birbirinize Kötü Lakaplar Takmayın.

—İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fena bir şeydir!

—Kim tövbe etmezse işte onlar tam zalim kimselerdir.

Başkalarının gizli hallerini araştırabilirmiyiz ?

Bu durum ülkemizin içinde bulunduğu gündem ile çok ilintilidir. Ses kayıt dinlemeleri, gizli çekilmiş video kayıtları, insanların evlerinin içlerinin izlenmesi, insanların yatak odalarına girilmesi gibi bir çok ahlaksızlıkla karşı karşıyayız. Bir kere şunu sormak elzemdir. Bir Müslüman bir insanı yasa dışı olarak gizli kapaklı bir şekilde dinleyebilir mi ? Bunu her türlü ortamda paylaşabilir mi ? Bir Müslüman bir insanın özel hayatını kameraya alabilir mi ? Bu kameraya alınmış görüntüleri izleyebilir mi ? Bu görüntüleri paylaşabilir mi ? Örneğin Deniz Baykal’ın, Cübbeli Ahmet hoca’nın, Mhp’li vekillerin olduğu iddaa edilen görüntüleri izlemek veya paylaşmak doğrumuydu ? Dindar bir haber sitesi profili olan Habervaktim.com eliyle Deniz Baykalın görüntülerinin servis edilmesi Müslümanlar için büyük bir zillet değilmiydi ? Siyasal, sosyal, iktisadi her türlü alanda temel ilkeleri belirlemiş olan kitabımız Kur’an bu konuda ne söylemiş gelin bakalım, cevapları bulalım.

—Ey iman edenler! zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır.

—Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın.

—Kiminiz kiminizi gıybet etmesin.

—Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?

—İşte bundan hemen tiksindiniz!

—Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun.

—Allah tevvabdır, rahîmdir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur). Hucurat/12

Tecessüs Haramdır.

—Tecessüs, insanların gizli hallerini araştırmak, keza onların gıybetini yapmak da bu âyetle şiddetle yasaklanmıştır. Gizli halleri araştırmak fertlere olduğu gibi devlet yetkililerine de haramdır. “İdareci, halkın mahrem ve gizli hallerini araştırırsa onların ahlâkını ve düzenlerini bozar.” (hadis-i şerif).

Uydurulmuş Haberle Konuşabilir miyiz ?

Sosyal Medya ağlarında bir çok haber ile muhatap oluyoruz. Bazı haberler doğru, bazı haberler yanlış çıkabiliyor. Hiç denetime muhatap olmayan bu ağlarda yalan, fitne ve fesadın yayılma olasılığı oldukça yüksek. Özellikle sevmediğimiz, hoşlanmadığımız kesimler ve kişiler hakkında yapılan haberlere direk olarak atlıyoruz ve paylaşabiliyoruz. İki gün sonra haberin yalan olduğu ortaya çıkınca yüzlerce kişinin önünde mahcup oluyoruz. İnandığımız ilkeler bu konuda ne diyor bakalım.

—49/6. Ey iman edenler! Eğer bir fâsık-GÜNAHKAR-SORUMSUZUN biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.

Önümüze çıkan her türlü haberi yaymak bizi fitnenin, fesadın dağıtıcısı haline getirebilir. İnsanları, toplulukları, kurumları birbirine düşürebiliriz. İnsanların birbirlerine karşı kin ve nefret biriktirmelerine sebep olabiliriz. Öyle kritik anlar olur ve öyle haberler alırız ki eğer araştırmazsak, olduğu gibi yayarsak insanların ölümlerine, yaralanmalarına dahi sebep olabiliriz.

Sorumluluk sahibi bir Müslüman yazıp yayınlayacağı haberleri ve bilgilerin kaynağını iyice araştırır. Enformasyon akışının içine kendini kaptırmaz, kendisini ve çevresini denetleyici görevi görür. Her önümüze gelen haberi nakletmek Allah’ın emirlerine ve peygamber efendimizin uygulamalarına karşı bir tutum sergilemektir. Sevmediğimiz insanlarla ilgilide mevzularda olsa, tutumumuz vahyin temel ilkelerine göre şekillenmelidir.

www.twitter.com/hayatafurkanca