Fatih Razi

Fatih Razi

Tüm Yazıları

Sosyal medya + Sanal alem = Müslümanlar! “Elinde bir silah ile karşıdan gelen bir insan görseniz herhalde ona karşı hüsnü-zan etmezsiniz. Ya da aman ne hali varsa görsün diyebilir misiniz? Diyelim ki ne hali varsa görsün dediniz ve geçip gittiniz. Peki ya hedef siz seniz, o zaman ne yaparsınız?“ Günümüzün beklide en büyük sorununu kaleme almak hiçte kolay olmadı, sosyal medyanın galebe çaldığı dünyada insanlar birbirleriyle sevgi bağı kurmaksızın kişileri, kurumları daha da özelde gazeteleri, dergileri, dizileri, programları, aktörleri, başrolleri örnek alarak hayatlarına yön verdikleri bir zaman diliminde yaşamaktayız. Sanal alemde mücahit olan gerçek hayatta namaz kılmaktan aciz bir toplum, bir nesil inşa edilmekte. Sorumsuz, bireyselleşmiş fertler ve aileler nereye gittiklerinin ya da hangi bataklıkta olduklarının farkında bile değiller, kim bilir belki de durumlarından memnunlar! Evet görüldüğü gibi sorun büyük ve çıkmaza doğru gitmekte! Sanmayın ki bu yazı meseleyi çözecek; bende ki sadece bir sesleniş, bir feryat, bir haykırış beklide kimilerine göre saçmalık… Benim derdim yarın mahşer gününde kötülüklere karşı ne yaptın? sorusuna cevap verebilmektir. Yoksa kurumları, kişileri eleştirmek değil maksadım; karınca misali büyük yangınları söndürmek için taşıdığım sadece minik bir su damlasıdır ve gelen sorulara yanıt olarak hiç yoktan safım bellidir diyebilmemdir. -Bakın kişilerin veya kurumların getirdiği haberlere karşı yüce Allah(c.c) biz inananları nasıl uyarıyor; “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haberle gelirse onu “etraflıca araştırın.” Yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.”(Hucurat/6) -Şimdi gelin sosyal ve sanal olarak medyanın “Toplumları, Müslümanları ve özelde Genç Müslümanları” ne hale getirdiğini hep birlikte inceleyelim; "Medyanın “Toplumlar” üzerindeki etkileri" Modern hayatın çirkin tuzaklarından biri hatta en büyüğü olan “medya” insanların zihinlerine, evlerine, ceplerine, işlerine, kısacası hayatlarının her alanına hükmedip onları istediği gibi yöneten veyahut esir alan bir kurum olmuş durumda. İyi bir hayat sürmek için gece gündüz çalışan insanlar, hayatlarını medya ile güzelleştiğini veya daha da iyi hale geldiğini sanmaktadırlar. Televizyon kanallarının başından ayrılmayan, reklamları kaçırmayan, bir kanaldan başka bir kanala geçmeyi ne kadar da çok kanlımız var dercesine yüzleri gülen bu insanlar aslında olayların yansıtıldığı, sansürlendiği kadarını görmektedirler. Hiçbir insan izlediği bir diziyi, reklamı, programları vb. şeylerin perde arkasını araştırmak gibi bir şey düşünmezler. Düşündükleri şeyler; tatil, para, gelecek, ev, araba hatta ulaşamayacağı şeylerin hayalleri… Zamanlarını “ye, iç, yat” mantığıyla devam ettirip. Bedenleri tok, ruhları aç bir şekilde modern hayatın kölesi olmaya devam ederler ve herkes boyunlarındaki kölelik zincirlerini birer takı aleti sanırlar. Hal böyle olunca onları bu durumdan kurtarmak çok zordur. Evet aslında bakıldığında insanları bilgilendirmek güzel bir davranıştır. Fakat doğru ve sansürsüz bir bilgi ile bilgilendirmek şartıyla! Maalesef şuan ki medya da böyle bir şey mümkün değil, verdikleri haberler, izlettikleri reklamlar, dayattıkları diziler ve filimler vb. şeylerin hemen hepsinde yalan, dolan ve gereksiz bir bilgi kirliliği görülmektedir. Biraz düşünmeye aklımızı kullanmaya zaman ayırmamız gerekmez mi? "Medyanın “Müslümanlar” üzerindeki etkileri" İslam dini hız kesmeden büyüyen ve milyarların inandığı bir din olmuş durumda, hal böyle olunca bu dinin hem dostları, hem de düşmanları olacaktır. Bu düşmanlıkta bir somut düşmanlık bir de soyut düşmanlık baş göstermektedir ve bana göre, sanal alem ve sosyal medya en büyük soyut düşmanlardır ve unutmayalım ki, soyut düşmandan daha tehlikeli bir düşman yoktur! Yaptığı tek şey insanlara sürekli vesvese vermektir. Tıpkı Şeytan gibi! Yıllardır Müslümanlar; sosyal medyadan uzak kalmaya çalıştılar. Hamd olsun pek azı hariç bu sınavı geçtiler. Fakat 1990’dan sonra yavaş yavaş Müslümanlarda bu sosyal medyanın örümcek ağına takılmaktan kendilerini alı koyamadılar. Müslümanların kurduğu kanallarla medyanın örümcek ağı sinsice onları pasifleştirdi ve beraberinde taviz üstüne tavizleri getirdi ve yeni nesil bundan bir hayli etkilendi hatta etkilenmekle kalmayıp bu tarz yerlerde başrol aldılar! Daha da ilerisi medya patronları bizden hamd olsun demeye kadar ilerledi. Durum vahim, durum çıkmaza doğru gitmekte. Biraz düşünmeye aklımızı kullanmaya zaman ayırmamız gerekmez mi? "Medyanın “Genç Müslümanlar” üzerindeki etkileri" Aslında bakıldığında gençler “sosyal medya” üzerinden(dergiler, gazeteler, programlar, diziler) değil de daha çok “sanal alem” diye dillerde dolaşan online sitelerden(facebook, twitter) sanal bir hayat yaşamaktalar, tabi buna yaşamak denirse. O kafe benim bu kafe senin diye gezip duran maalesef bu ümmetin kayıp çocuklarıdır! Dünyanın gerçek yüzünü görmek istemeyip sanal alemde fink atan, devlet yıkıp devlet kuran, birbirlerini tekfir eden, dünyayı kurtarıp ta kendilerini kurtaramayan, “soyut genç Müslümanlarla” karşı karşıyayız. Tabi buna Müslümanlık denirse! Sanal alemdeki mücadele aşklarının %10’nunu gerçek hayata aktarsalar kim bilir beklide şuan ahlaklı, mücadeleci bir ümmet olacağız. Fakat kimse elini taşın altına koymak istemiyor. Hatta artık sanal alem üzerinden eylemler yapılırsa hiç şaşmam; çünkü farkında olmadan Allahın rahmeti üzerimizden gidiyor. Gerçeklerle yüzleşme zamanı gelmedi mi? Şeyh Ahmed Yasin’in dediği gibi “ümmetin suskunluğunu sana şikayet ediyorum” sözünde ki gerçeklik bu olsa gerek. Sanal alemin Müslümanlar üzerindeki etkisi gerçekten bir hayli fazla biraz elimizi vicdanımıza koyup; “Neye, Neden, Niçin ve Ne kadar” zaman ayırdığımızı tekrar gözden geçirelim. Yoksa bu gidişle gelecek nesil için sadece kötü örneklikten başkası olamayız. Şehid Seyyid Kutub’un dediği gibi “öncü Kuran nesline doğru” adımlarımızı atmalıyız. Eğer adımlarımızı bu yolda atmazsak yarın mahşer gününde hesabımız pek çetin olacağa benziyor. -Bende bir genç Müslüman olarak bu bataklığının içinde yaşayan biriyim, belki bu sanal aleme az zaman ayıranlardanım. Fakat ben bu durumdan gerçekten şikayetçiyim. İstedim ki önce kendimi uyarıp sonra genç kardeşlerime bir şeyleri hatırlatıp beraber el ele verip bu kötü alışkanlıklarımızdan biran önce vazgeçip hayatımızı yüce kitabımız olan “Kur’an-ı Kerim” ile yaşayalım. Gelin hep birlikte “Öncü Kuran Neslini” yeniden harekete geçirelim. -Evet mesele uzun mesele çıkmaz sokakta, fakat ne yaptığını bilen imanlı nice az topluluk bu durumu, bu yangını, bu felaketi Allah(c.c)’ın yardımıyla yok edecektir. Yapmamız gereken “imanımızı, teslimiyetimizi, samimiyetimizi, mücadelemizi” biraz daha gerçek hayata göre yapmak. -Son olarak kızıl dereli bir kabilede yaşanan hikayeyi anlatıp yazımı bitirmek istiyorum; Kızıl derelilerin adeti olsa gerek her çadırın önüne bir köpek bağlarlarmış. Fakat o çadırların yani o köyün reisi olan kişinin çadırının önünde iki tane köpek bağlanmıştır. Bir gün Reis’in torunu şu soruyu sorar; dedecim diğer çadırların önünde birer köpek bağlıyken senin çadırının önünde neden iki tane köpek bağlı ve neden birinin rengi siyah, birinin rengi beyaz? diye sorar. Reis bu soru karşısında torununun başını sıvazlar ve başlar anlatmaya; bak çocuğum der, iki köpeği bağlamamın sebebi aslında bana iki ayrı şeyleri hatırlatmalarından kaynaklanıyor. Örneğin bu siyah köpek temsili olarak bana “kötülüğü” hatırlatır. Diğer beyaz köpek ise “iyiliği” der ve susar. Torunu yine soru sorar; peki dede der bunlar hep kavga ediyorlar bunun nedeni nedir? Dede cevap verir; bu ise onların iki zıt şeyleri temsil ettiklerinden kaynaklanıyor der. Torun peki dede gün boyu süren bu kavgayı hangisi kazanıyor? Dedenin cevabı mükemmeldir; hangisini beslersen! -Evet mesele bu olsa gerek bu imtihan dünyasında biz hangi tarafı besliyoruz? Rabbim sanal ve sosyal medyanın iyi yanlarıyla vakit geçiren, orada zamanlarını harcayanlardan değil de orayı araç olarak kullananlardan eylesin. Rabbim bizleri kötülüklere karşı mücadele eden ”öncü Kuran neslinden” olan kullardan eylesin. Rabbim bu çetin dünyanın tuzaklarından her birimizi korusun…

Bu yazının içeriği; “İslam dininde komşu kimdir? Komşunun hakları nelerdir? Komşulara nasıl davranmalıyız?” gibi sorulara cevap niteliğinde değil de, Müslüman toplumların “komşuluk” gibi bir değeri nasıl kaybettiklerini; yani sorunun kökenine kısa bir “öz eleştiri” tarzında kaleme alınmıştır. -Beton yığınlarının içinde kaybolmuş insanlar! Kültür ve Medeniyetini unutmuş toplumlar çökmeye hazır bir bina gibidirler. En ufak bir sallantı da yok olacaklardır. Tarihin belki de en kötü zamanlarından birini yaşıyoruz. Müthiş bir şekilde batı sevdalısı olmuş durumdayız. Sözgelimi, batının “iyi” yanlarını örnek almak adına kendi değerlerimizden vazgeçer hale gelmişiz. Bireyselleşme almış başını gidiyor. Kendi evlerimizden başlayalım isterseniz; imkan varsa her çocuğun ayrı bir odası, ayrı bir bilgisayarı bekli de ayrı bir televizyonu vardır. Hal böyle olunca bırakın “komşuluk” ilişkisini “aile içi ilişkiler” bile sıkıntıda. Aile toplumların ana kalbidir. O kalbi neyle beslerse insan, ileride onun karşılığını görür. O kalp, batı sevdasıyla, televizyonla, bilgisayarla, parayla, makamla belsemmişse eğer, o zaman o kalp katılaşmış olur. Eğer bir kalp katılaşmışsa onu taşıyan beden sadece beslenme görevini görür. Kaba tabirle,yer, içer ve yatar. ” Yani değil komşusunu düşünmeyi kendisini bile düşünmez ve bu durumda hayatını sürdürmeye devam eder.” Vurdumduymaz bir toplum haline gelmişiz.Her şeyden uzaklaşmak istiyoruz. Akraba ziyaretleri, komşu ziyaretleri, hasta ziyaretleri vb. tüm ziyaretler bizlere adeta birer “yük”, “sıkıntı” ve “dert” olmuş durumda. Bizden büyükler beklide bu konuda bizden biraz daha şanslılar; çünkü onların zamanında bu tarz ziyaretler örf-i birer adet olduğu için böyle bir sıkıtı yaşamamışlar. Ama bizler “bireysel, özgürlükçü” bir ortamda büyüdüğümüz için,”komşu” kimdir? Bilmez olmuşuz… Ülkeler, şehirler, köyler, kasabalar, mahalleler, caddeler ve sokaklar… Kuru kalabalıktan geçilmiyor, bilmem farkında mısınız? Ailesine, akrabasına, komşusuna zaman ayıramayanlar zamanlarını nerelerde geçiriyorlar, acaba… Şu bayramlarda olmasa kimsenin evinden çıkacağı yok! Yanı başındaki komşusu ölse haberi bile olmayacak kadar bireyselleşmişiz… Dünyevileşme uğruna ailesinden, akrabasından, komşusundan kaçar hale gelen insanların sayısı git gide artmakta… Para, makam, şan, şöhret almış götürmüş bizleri bir yerlere… Sahi biz kimiz? Cevap belli; biz Müslüman’ız… Biz, komşusu açken tok yatamayan Resulün ümmetiyiz, Biz, Mekkeli muhacirlere kucak açan, Medineli ensar olma gayretini veren bir avuç topluluğuz, Biz, bir hurmayı birkaç kişiyle paylaşmayı bilen örnek neslin izindeki toplumuz, Biz, gösteriş için değil de Allah için yardım yapmayı kendilerine ilke edinen sahabenin yolunda gitmeye çalışan toplumuz. Bu toplum yeniden “vahiyle” canlanacak, Bu toplum yeniden “Peygamberin sünnetiyle” canlanacak, “Allah(c.c)’ın izniyle… Eğer hala batının kirli oyunlarına aldanmaya devam edeceksek, vallahi yarın mahşer gününde işimiz çok zor olacak demektir. Evet,batıya karşı “henüz vakit varken” harekete geçelim, geçelim ki bizden sonraki nesiller “İslam dinini unutmasın” Durum bu Aziz okuyucu; üzülerek söylemek gerekirse bugün “Komşuluk” kavramını unutturanlar, yarın kim bilir hangi kavramları unutturacaklar… “Biz Müslümanlara” Unutmayalım ki; Unutmamak için, hatırlamak ve hatırlatmak gerek. Yazımı Nisa suresi 36. Ayetinin meali ile bitirmek istiyorum; ” Allah’a ibadet edin. O’na hiçbir şeyi eş (ve ortak) tutmayın. Anaya-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, sağ ellerinin mâlik olduğu kimselere (kölelerinize) iyilik edin. Allah (c.c) kendini beğenen ve dâima böbürlenen kimseyi sevmez.” Selam ve dua ile…

-İnsan ölümü unuttukça Dünyevileşir! Dünyevileşme almış başını gidiyor, Toplum içten içe çöküş sürecinde, Kafalar karışık, zihinler boşaltılmış, hayata tutunmaya çalışan insanlar var sokaklarda… Tarihin belki de en kötü zaman dilimlerinden birini yaşıyoruz. Vurdumduymaz bir toplum haline gelmişiz.Her şeyden uzaklaşmak istiyoruz. Kaçarcasına… Yaşama amacımızı unutmuşuz. Dünya’ ya adeta kazık çakmışçasına bağlanmışız. İnsan, ister ölüme inansın, ister inanmasın. Bu Dünya hayatının gelip geçici olduğunu herkes bir şekilde bilmekte ve bu gerçeği kimse değiştirememekte. Tabi söz konusu insanoğlu olunca bu duruma da çare bulmuş. Çare dediğime bakmayın! Aslında işin en kolayına kaçmışlar. Bu kolay yolda ölümü birileri öldüğünde hatırlamak! Diğer günler de ise ölümü unutmak hem de hiç ölmeyecekmişçesine! İşte bu durum beraberinde dünyaya bağlığı (yani Dünyevileşmeyi) doğrudan ya da dolayalı olarak kafalara yerleştirmiş. Oysa biz insanların yapması gereken bu dünya hayatını en güzel şekilde değerlendirmekti. Bir imtihan diyarı olarak görmekti. Örneğin: yarın pikniğe gidiyoruz desek, herkes az çok ne getireceğini bilir. Tüpünden, halısına mangalından etine basit ve geçici şeyleri alır herkes yanına. Yani tek kullanımlık malzemelerle pikniği en güzel şekilde geçiririz. Her halde kimse şöyle bir şey yapmaz; Çimento, demir, tuğla vb. gibi malzemelerle o piknik yerine gelip oraya kazık çakıp burasıda artık benim demez. Dese dahi bu kendini kandırmaktan ötesi olamaz. Küçükken bizlerde çok yapardık bu benim yeni arabam diye, ama o sözün sahteliği arabanın gerçek sahibi geldiğinde ortaya çıkardı. -Evet arkadaşlar kendimizi kandırmayalım. Görünen Dünya hayatın aldatıcı, geçici oyunlarına kanıp ta Ahiretimizi(yani öldükten sonraki hayatımızı) tehlikeye atmayalım. Unutmayalım ki Türk lirası sadece Türkiye de değerlidir. Başka bir Ülkeye gittiğinizde yanınızda Türk lirası götürürseniz o ülkenin en fakiri olursunuz ta ki o parayı oranın para birimine çevirene kadar. İşte bu Dünya hayatında olup biten her şeyi; Ahirette geçer mi? acaba sorusunu kendimize sorup hayatımıza öyle devam edeliyiz ki yaşamamızın anlamını yakalıya bilelim yoksa gerçekten bu Dünyanın yükünü başka bir şekilde kaldırmak mümkün olamayacaktır. Dünya hayatını anlamlandıran güzel insanlara selam olsun…

Her şey Hz. Bilal’in o ezanı yarım bırakmasıyla başladı. Hiçbir ezan kavurmadı yürekleri, kızgın çöldeki o kumlar gibi. Hiçbir mimarinin gösterişi tatmin etmedi gözleri, Habeşli Bilal’in ayağının altındaki taş gibi. Sanki yürekler sustu bir anda, mahşere kadar konuşmamak üzere. Toprak vazgeçti sudan en katı haliyle ve su söndüremedi ateşi ki o ateş yakarken tüm ezanların namesini. Kulaklarım duymak istedi billur sesini, her vakit seccadem küs gibi… Her secdeye varışımda Bilal’in ”Allah-u Ekber!” deyişiyle nakışları parlıyordu sanki ve alnım ile teselli etmeye çalışıyordu kendini. Fakat ikimiz de biliyorduk yüzümüz gülmeyecekti mahşer günü gelene, o pak sesli Bilal bize seslenene kadar. Balkona çıkarım bazı yatsı ezanı saatleri, sanki gökyüzünden gelir gibi oluyor sahabenin mescide koşuş sesleri. İşkence gördüğü o kızgın kumlara, taşlara inat saçlarımızı hafiften uçuran rüzgar misali, sesin sahibi neden çağırmıyor bizi? Sahi kaç asır geçti, gök kubbede o sesi duymayalı? O mübarek sesi duyup kıbleye doğrulmayalı? Asırlar bile söz geçiremez bu özleme, vuslatlar kafi gelemez bu hasrete! Uzun bir yokuştan inen çocuk beliriyor gözümün önünde sabah ezanı vakti. Her yer sessiz, sokaklar başıboş, caddeler ıssız… İniyor çocuk yokuştan, elindeki tesbihi sağ işaret parmağından aşağı sarkıtarak. Bilal-i Habeşi’nin sesini nerede duysa kıyama duracak gibi. Hüzünlü, bir o kadar da endişeli… Sanki elindeki tesbihi bir oynatsa darmadağın olacak hissinde çocuk, imamesi yokmuşçasına, Bilal’i susmuşçasına, ezanı durmuşçasına… Bu duygu öyle bir şey ki, ”Oku şu ezan-ı şerifi ey Bilal!” diyorsun okumuyor, ”O zaman beni çağır camiine” diyorsun susuyor. Çaresizlik bu muydu ey Bilal, hiçlik bu muydu? Yoksa çaresizlik de, hiçlik de mescide şöyle bir baktığında O’nu, En Sevgili’yi görememek miydi? O halde sana çaresizlikten bahsetmek hiç olmaz mı ey sesini sedasına katan, tınısıyla bizi bizden alan? Seni aciz kulaklarımızla duymadık belki ama ruhumuz dinledi seni her ezan vakti ve kıstık dünyanın sesini. Evet, biz seni çok sevdik, sevdik ve işittik, işittik ve sesine geldik. İşte! dedik. Budur, ezandadır felah. Haydi ey Bilal, çağır bizi hayyalessalah, hayyalessalah!

BEYAZ PERDENİN SİYAH SENARYOSU! Türk sineması son yıllarda ciddi anlamda ilerlemeler kaydetti. Millet olarak sinema artık içimizde ve bizden biriymiş gibi sahiplenmeye başladık. Vizyondakileri yerli yabancı demeden takip listemize çoktan aldık. Milyonlar ekran başında o kadar çok kalıyor ki; reklamları en çok izleyen ülke olma şerefine nail olmuşuz! Kültür, perdenin önünde mi yoksa arkasında mı çokta umurumuzda değil! Maksat gülmek, eğlenmek biraz da “popüler kültür” sahibi olmak… Şimdi “ Osman Pazarlama” filmine geçebiliriz. Arkanıza yaslanın ve gülmeye hazır olun. Sergilediği senaryo baştan aşağıya ahlaksızlıkla dolu! “Toplumun yegâne mihenk taşı olan aileyi ve o mihenk taşının cevherleri olan çocukları ve gençleri nasıl bir tuzağın içine soktuğunu maalesef halkımız görememekte.” Hazır değilseniz de çokta önemi yok. Çünkü millet olarak neye güldüğümüzü bilmez olmuşuz. Öyle ki; küfür varsa kahkaha da var havasındayız. Hem neyi düşünüyor neleri sorguluyoruz ki? İzlediğimiz filmi mi karantinaya alacağız? Güldürmeyin bizi! Hal böyle olunca gelenek, örf ve adetlerimize söylenmiş argo sözler, belden aşağı yapılmış iğrenç hakaretler kimin umurunda? Çerçeve belli küfür et, güldür! Her filmde her yeni senaryoda yeni küfürler üretmekte çabası. “…” geçen yerleri mi? Onu yıllar önce doldurmuş birileri. Zihinler Paris, diller Viyana. Evet, “Osman Pazarlama” üründen çok küfür pazarladı. İzleyenlerin bir anasına sövmediği kaldı. Hele yeryüzünün en değerli varlığı olan insana bir eşya kadar değer vermemesi, dahası kadınlara yapılan hakaretler ise durumun ne kadar fecaat olduğunu gösterdi. Toplum olarak kaybettiğimiz duyarlılıklarımızı yeniden inşa etmeliyiz. Bu hassasiyetle seçici bir bakış açımızın acilen kazanılması gerekmektedir. “Her çıkan filme gözü kapalı, hiçbir şeyi sorgulamadan gitmek; gören gözümüzün, işiten kulağımızın, konuşan dilimizin kültür ve medeniyetimizden uzak bir şekilde hareket edeceğini unutmamamız gerekir.” Zira toplumları değiştirmek için savaş yapılmasına gerek yoktur; çünkü bir toplum sinema sektörü ile çok rahat değiştirilebilir. Eğer bu sektör iyilerin elinde olursa toplumlar da iyi olur. Kötülerin elinde olursa kötü bir toplum meydana gelir. Aksi halde kendisine, ailesine, arkadaşına ve yurduna yabancılaşmış bir nesille karşı karşıya kalacağız demektir. Amacım isimleri ve filmleri kötülemek değil! Hem ne haddime! İsteyen istediği filme gidebilir. Bu seçim kişileri bağlar. Yoksa suya taş atıp bulandırmak değil derdim o suyu imkânım dâhilinde temizlemek. Tutar mı bilmem ama siz bu filmi izlemeyin inanın çok şey kaybetmezsiniz bilakis çok şey kazanacaksınız. Bizden söylemesi. Varsın birileri bu sefer rekor kırmasın. Rekorları siz değerli izleyenler kırsın. -Nereden bakılması gerekiyorsa oradan bakmayı unutmayın! Selametle. Fatih RAZİ

  • 1