casino maxi
Dücane Demirtaş

Dücane Demirtaş

Tüm Yazıları

Saraybosna için balkanların Kudüs’ü derler. Etnik olarak benzer kökene sahip fakat dini ve mezhebi tercihlerinden dolayı kendilerini Sırp, Hırvat ya da Boşnak olarak tanımlayan, birinin diğerine üstünlüğü zulüm ve baskı demek olan bir coğrafya. Saraybosna’ya vardığımızda şahit olduğumuz ilk şey yakın bir dönemde yaşanmış işte bu zulmün izleriydi. Havaalanından şehir merkezine giderken kaybolmamızın belki de en ilginç yanı neredeyse şehirde bombalanmamış veya kurşunlanmamış ev görememek olmuştur. Restorasyon için yeterli maddi destekten mi yoksunlar yoksa bilinçli olarak savaşın ne tür facialara sebep olduğunu yeni nesle miras mı bırakmak istiyorlar bilmiyorum, ama gördüğüm tek bir şey vardı o da adaletsiz bir anlaşmayla bitirilmiş bir savaşın korlarının binalarda izleri olduğu kadar insanların zihninde de her an canlanmayı bekleyen yanları var. Aliya’yı Dayton’daki masaya oturmak için NATO desteğinin tümüyle çekmek ve Sırplara karşı tüm bir Bosna’yı soykırımın kucağına itmekle tehdit etmişlerdi. O da bu anı “kendimi çarmıha gerilmiş gibi hissettim, zira eve ‘savaşa devam ediyoruz’ cümlesiyle dönemezdim” diye tarif edecekti. Korkunç bir duygu, hele Bosna ile ilgili dinlediğimiz onca vahşi hikâyenin şahidi olmuş bir nesilden bahsediyoruz. Yani, çocuklarınızın beraber oynadığı yanı başınızdaki Sırp komşunuz yirmi yıl önce bir gün sizin evi ateşe vermiş, ailenize silah doğrultmuş, eşinizin, kızınızın namusa dokunmuş ve siz hala onunla beraber yaşamak zorundasınız. Caddede sokakta markette çocuklarınızın akrabalarınızın katillerini görerek yaşamaya mahkûm edileceğiniz bir barış anlaşmasına mecbur bırakılmışsınız. Gittiğimiz şehirlerde açık şekilde Sırp ve Hırvat saldırganlığının hor görücü şekilde kınandığı birçok mekân gördük. Örneğin, Saraybosna Kütüphanesi içindeki 2 milyon kitapla beraber Sırplar tarafından yakılmıştı. Bu kütüphanenin girişinde bir tabelaya yazılmış ve sonu şöyle bitirilmişti: “Unutma ve hatırlat!” Bosna’ya dair çanak çömlek kısmına geçmeden önce “Doğu ve Batı arasında İslam” kitabının ilham kaynağının ne olduğu konusunda kafamdaki sis bulutu dağılmış oldu. Bosna’nın üzerinden komünist bir silindir geçmiş dahası “şundanım” ya da “bundanım” diyemeyecekleri bir siyasi çıkmazın içinde bulmuşlar Boşnaklar kendilerini. O zaman Aliya’nın kitabında da kesin hatlarla ayırdığı iki çizginin yanında, ya da ortasında daha doğru bir tabir olur, bir üçüncü yol aramışlar. Bu alternatif İslam olmuş ve kısa bir zaman içerisinde kendisinde siyasi bir karşılık bulmuş. Ne ilginç değil mi, toplumlarının kaderleri hakkında söz söyleme hakkını elde etmek isteyen her dini anlayış hemen kendine siyasal bir karşılık buluyor. Doğu ve batı arasında İslam tüm Boşnaklar için tam manasıyla komünist ya da faşist olmak yerine Müslüman olmanın ismi olmuş. Aliya’nın mezarında, bana bütün bu duyguları kitabını okuturken yaşattığı anları düşünür ve ruhuna fatiha okurken arkamdan bir polis gelerek ipi atlayıp mezara yaklaştığım için pasaportuma kısa süreliğine el koyacak ve CIA Balkan şefi edasında “if there is a problem, you can’t leave this country!” diye bağıracaktı. Tekrar konuya Aliya için İslam’ın 3.yol diye tanımlanması metaforuna dönersek, bu kesin hatlarla çizilmiş alternatif yolun Boşnakların hayatta kalabilmesi için yegâne seçenek olduğunu fark ettim ve bu yanlışları ve doğrularıyla Komünist rejime verilen en anlamlı İslami tepkiydi. Boşnaklar dini tam da amacına matuf şekilde görüyorlardı, yani İslam onların bu topraklarda Hırvat ya da Sırp olmadan var olabilmelerinin tek yoluydu. Şehrin merkezi Başçarşı tamamen Osmanlı mirasıydı, tıpkı şehrin her yerine yayılmış çeşmeler, camiler ve mezar taşları gibi. Özellikle burada Boşnakların Osmanlı mezar taşı geleneğini sürdürdüklerini söylemekte yarar var. Gazi Hüsrev camiinin etrafında kurulmuş bir iki katlı ahşaptan dükkanların içinde kaybolacağınız bir mekan Başçarşı, şu meşhur sebilin olduğu yer. Çok rahat Türkçe konuşabileceğiniz ya gönül diliyle anlaşabileceğiniz insanları bulacaksınız. Bunu söylerken romantizme bulaşmıyorum. Ilıdza (Bizdeki karşılığı Ilıca)’ya vardığımızda sokakta otobüs bekleyen bir fesli amcayla sohbet etmiştik. İstanbul, Erdoğan ve Müslüman kelimelerinden başka hiçbir ortak kelimemiz yoktu. Emekli maaşının içinde olduğu hani şu dedelerimizin eskiden ön cebinde olan küçük defteri göğsünden çıkardı ve bize durmadan heyecanla anlatmaya başladı, bizi bir an olsun dinlemedi, öylesine heyecanlıydı ki. Sonra cadde de elinde poşetle tökezleyerek giden hani şu hep beyaz örtülerinden bildiğimiz bir Boşnak nineye dönüp selam verdim. Yüzündeki mutluluk ve heyecan bin yıllık bir konuşmaya bedel gibiydi, tıpkı Mostar’da yıkık dökük eski bir ara sokak Osmanlı camisinde yatsı namazını kıldıktan sonra yedi sekiz kişilik erkek cemaatin arkasında namaz kılan yine bir Boşnak teyzenin elini öpüp alnıma koyduğumda hissettiğim gibi, sanki bin yıldır o camide bizi kapıdan çıkarken kendisine “Allahemanet” dememizi beklemiş gibiydi. Elini öpüp alnıma koyduğumda yüzünde açan güller hiçbir şeye değiştirilemeyecek kadar saf ve arı bir huzuru barındırıyordu. Bunlar kesinlikle romantizm değildir, aksine bu sadece bir heyecandır, evladını kaybetmiş bir annenin ve annesini kaybetmiş bir evladın kavuşma heyecanı.

Dücane Demirtaş 15 Temmuz gecesi Fethullahçı Terör örgütünün TSK içindeki ajanları vasıtasıyla yapmaya kalkıştığı bir darbe girişimiyle yüzleştik. Hayatımı ve düşünce dünyamı alt üst eden bu girişim muhakkak birçok insan gibi benim içinde yeni bir sayfanın dönüm noktası. Öncelikle heyecanımdan sebep gözyaşlarımı tutamadığım nelere şahit olduğuma ve ne hissettiğime değinmek isterim. Ben bu bir hafta içerisinde Allah’ın taraf tutan, destekçilerine umut ve omuz veren sesini meydanlarda duydum. Bedir’de ganimet kervanı kaçmış ordu üzerlerinde gelirken Saad bin ubade’nin “Allah nereye emrettiyse oraya git biz seninle birlikte olacağız. Andolsun biz İsrailoğullarının ‘sen ve rabbin ikiniz gidin savaşın biz burada bekleyenlerdeniz’ dediği gibi demeyeceğiz” diye haykırdığı sesi duydum. Ben, yıllarca üzerinde kazı yapar gibi çalışılan ve her grubun mayoz tevil yorumlarının şiddetine maruz kalmış “Lailaheillallah” ın, rotasını saniye saniye internet üzerinden “aha burada vurun!” edasında gösteren enstitülere rağmen o uçağı kaldırmanın tam manasına tekabül ettiğini gördüm. Üzerlerine titredikleri çocuklarını kurbanlık kuzu gibi meydanlara gönderen anaları, namusu bildiği karargâhını teslim almak için gelen generali alnından vurup otuz mermiyle şehit olan yiğitleri, tankların altına yatan, f16’lara rağmen sokakları terk etmeyen ya da polis “asker köprüyü kapatmış silahlı” dediğinde “öleceksek bi kere öleceğiz! Yürüyün!” diye haykıran kahramanları gördüm. Bütün bunlar Allah’ın bizimle bir anlaşma yaptığının ve mazlumu kaldırıp zalimin karşısında durmak için bizi destek verdiğinin bir kanıtıdır. Önümüzde çok uzun bir süreç var, fakat öncelikle neyi gördük neyi gözden kaçırdık; Her şeyden önce bu mahallede kimin “bekle gör” mantığı içerisinde davrandığını ifşa etmemiz gerekir. Erdoğan’ın sağında ve solunda koltuklarda oturan, mal ve makam hırsıyla yardakçılık yapan kesimler o akşam neredeydiler? Kim “acaba” dedi.? Bütün bunlar bize kimleri dost edinmemiz gerektiği kimleri ise sadece bir güç dengesi olarak görmemiz gerektiğini gösterir. Havuz medya patronları, pelikancı trol ve troliçeler ve pastadan büyük payı ham yapan sermayedarlar ancak ve ancak bu uzun mücadelede düşmanlarımıza karşı bir denge unsuru olarak görülmeliler çünkü menfaat gereği bizim bayrağı sallayıp bizim mahalledeki esnaftan alışveriş yapan bu güruh belki çok geç fark edilecek olsa da tehlikeli ve yıpratıcıdır. Artık Müslümanlar arasındaki elitist dini söylem ve anlayışın beş para etmez bir sidik yarışından ya da sosyal sorumluluktan entelektüalizme kaçmanın verdiği bir hazdan ibaret olduğu açıkça görülmüştür. Dini elitizm derken neyimi kastediyorum, işte basbayağı toplumun veya ülkenin kaderiyle doğrudan hiçbir ilgisi olmayan ve genellikle bu camianın içinde ayrılık noktası olarak görülen “falana inananlar”, “filana inanmayanlar”, “falan gibi düşünenler”, “filan gibi düşünmeyenler” mukabilinde geviş getirici muhabbetlerden kotarılmış bir İslam anlayışından bahsediyorum. İslam’ı babasından tapulu miras olarak görüp, Allah’ın hakkında konuştuğuna dair hiçbir vahiyden delil sunulamayacak üfürükten konular üzerinde “yaa o işte öyle değil böyle” minvalinde çakma protestancılık oynayan ya da bunun karşısında yine dini babasından miras gibi görüp, rant devşiren, Allah adına ahkam kesip gulyabani rolüne bürünmüş güruhların topuna birden halk muhteşem bir cevap vermiştir. Bu cevap, yıllardır her iki tarafında üzerinde define arar gibi kelime kelime kazıcılık yaptığı muhteşem kitabın içinde apaçık ortadaydı. Belki aydıncılık oynamaktan dışarıda neler olduğunu bilmek için fırsatları olmayan kesimler ve bu rantı onlara kaptırmak istemeyen diğer kesimler Musa kıssası okunduğunda “mucize var mı yok mu?” “deniz’in sembolik manası var mı yok mu?” “ o yılan bildiğimiz yılan o sihir bildiğimiz sihir mi?” minvalindeki soruları sordular ama hamdolsun ki bu halk Allah’ın ne dediğini değil ne demek istediğini çok iyi anladı, o deniz yarıldı, o yılanlar yutuldu. Darbeyi heyecanla takip eden bir diğer kesime de değinmeden geçemeyeceğim. Bunlar yıllarıdır glikoz tadındaki sosyalist filmlerde dahi görmedikleri kahramanlıkları şu sol tarafında cebi olan çizgili tişörtlü, kültürel ve dini neseplerini inkar ettikleri halkın yaptığını görüp tabiri caizse feriştahı şaşan kesimdir. Yıllardır, çakma 18.yüzyıl Fransız aydını rolünde halkı aydınlatmaya çalışan pejmürde bir entelektüel, kıçındaki donuna kadar Amerikan malı giyip emperyalizme savaş açan ya da sözlük anlamlarını bilmediği kelimeler vasıtasıyla ortamlarda kopyala yapıştırcı bir devrimci, “necasetten taharet nedir azcık sorgulayın” minvalindeki bir ateist cenahın aydınlanma şiddetine maruz kalıyorduk. Hamdolsun ki bugün halk bütün değer yargılarını koruyarak devrimin nasıl yapıldığını göstermiş oldu. Bu dakikadan sonra böğüren her kesimin demek istediği “bu halk bunu yapamaz” hazımsızlığıdır, maden suyu vasıtasıyla giderebilir. Fethullahçı Terör Örgütü deneyimi bize dini herhangi bir cemaat veya STK’nın devletle vatandaşlık ilişkisi dışında doğrudan bir bağ kurmasının ne denli tehlikeli olduğunu göstermiştir. Şu açıktır ki kendisi gibi düşünmeyen herkesi “öteki” olarak niteleyen her cemaat ve STK potansiyel tehdittir. Cemaatin bugüne kadar yaptıklarını meşrulaştırmak için kullandığı bütün argümanların halk ve devlet tarafından farkına varılıp aşağılanması bir başka grup veya cemaatin aynı konuma gelmesini engellemek için büyük bir fırsattır. Bugün Allah’ı ya da peygamberi rüyasında gören bir tek Fethullah Gülen cemaati değildir ya da liderinin sözünü Allah’tan gelmiş gibi gören de sadece Fethullahçı cemaat değildir. Bunun yanında bugüne kadar bu örgütün içinde kalmak ya da doğrudan veya dolaylı ilişkisini sürdürmek açıkça taraf tutmaktır. Zalime merhamet, mazluma zulümdür ilkesi asla unutulmamalıdır. Bunun Amerikan destekli bir darbe olduğu, İncirlik’ten yönetilen bir NATO operasyonu olduğu kuşkusuz. Bununla birlikte Erdoğan’ın artık küresel aktörler tarafından “satranç tahtasındaki bi iki taşı da ben oynarım” demesinden sebep fişinin çekildiği aşikâr. Peki, yarım kalmış darbeyi ne tamamlar? Bugün kendisine en çok dikkat etmemiz gereken bu iki durum Erdoğan’a yapılacak bir suikast ve Sünni-Alevi çatışması. Biz bir taraftan Rusya ile normalleşir ve Ortadoğu da yeni bir denge kurmaya çalışırken batı, Suriye’deki aktörleri azaltmak, bölge haritası üzerinde kalemini daha rahat oynatabileceği sınırlar çizmek istiyor. Bu demek ki halkımız efendisine itaat etmediği ve batıdan başka bir tanrıya taptığı için cezalandırılacak tıpkı İsrailoğullarının cezalandırıldığı gibi. Şimdi “ey İsrailoğulları!” diye başlayan o ayetleri “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla!” minvalinde düşünmek için tam vakti. “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin bilakis onlar diridirler fakat siz farkında değilsinizdir.” (Bakara: 154)

Bildiğim kahramanların hepsi zaten olmak için doğdukları şeye sahip olurlar. Onları boylarından, poslarından, geniş omuzlarından, kır saçlarından, baktı mı adam deviren gözlerinden yahut pazılarından çıkartırsınız. Daha beşikteyken beş lisan bilip, koca koca emmilerini boylarından böyük laflarla mat ederler. Onlar haklarında “benim oğlum büyüyünce imam olacak” denmeyenlerdir, çünkü onların Allah vergisi olarak mübarek gün ve gecelerde ev eşrafı için dini vazifeyi üstlenmekten daha mühim kaderleri vardır. Genellikle hayatları sıradan insanlarınkine benzemez, iyi ya da kötü her şeylerini kahramanlıklarının bir bedeli olarak öderler; vahşi doğa da yalnız büyür, kurtlarla savaşmayı öğrenirler. İnsan sarrafıdırlar aynı zamanda; bi bakışla, bi sözle adamın ciğerini bilirler. Hiç kimse onları, onların fedakârlıklarını ve olağanüstü adanmışlıklarını anlamaz, çünkü hiç kimse onlar gibi olamaz. İnsanlarının bekledikleri mehdileri onlardır, onlar olmadan ne kurtuluş ne de zafer olmaz. Genellikle ardından gelenlerin davalarına karşı özverilerine hayranlık duydukları bu kahramanlar var ya, hah işte onlardır Roma’yı dize getiren, Hindistan’a değin sefere çıkan, İstanbul’u alan kısacası yenilmezleri yenip yıkılmazları yıkan. İsimleri ya haber sitelerinde otuz kez aynı sayfaya tıklansın diye tek tek linklere serpiştirilmiştir ya da magazin dergilerinde boydan aşağı kadın vücudunu teşhir eden soda veya yoğurt reklamlarının yanı başına konulmuştur. Her neyse, onlar böyük adamlardır, her zaman olmasa da yüzyılda bir dünyaya gelirler. Bugün Davutoğlu’nun istifa konuşmasını dinleyince gözümde bambaşka bir portre canlanıverdi. Sesi titriyor, gözleri dolmuş, alnı terliydi, sanki dokunsalar içindekilerinin hepsini ağlayarak dökecekmişçesine. Boyu bir kahramanın boyunda değildi, dili de Demosten gibi dönmüyordu; bir kahramanın ciddiyetinden ne kadar habersiz olduğu karşındakilere sürekli gülmesinden yahut duygularını saklayamamasından anlaşılıyordu. Sesini gürleştirmeye çalıştığında bile ne kadar yapmacık geliyordu hepimize değil mi, hani o Arakan’da birden coşkuyla “Esselamu aleyküm!” diye haykırdığı gibi olmuyordu hiç. Evet, o koltuk ona büyük geliyordu değil mi, o kürsü de kahramanların durduğu gibi durması için zemine bir vasıta koymuşlardı. Daha belki nicesi var aklımda kalmamış. Hepsi aynı kapıya çıkıyordu, o ardından milyonların muhteşem hitabetiyle okuduğu şiirlerin öncülüğünde yeni fetihler yapacak bir kahraman değildi. Sonra, kafamda sürgit bir yerlerde dolanan Tevrat’tan bir ayet aklıma geldi. Allah, elçisi Samuel’e şehrin meydanına gitmesini ve orda İsrailoğullarına atadığı kralı ona söyleyeceğini vahyetmişti, devamı ise şöyle: “Samuel öteden gelen uzun boylu, yakışıklı, güçlü ve kuvvetli birini gördü ve içinden şöyle dedi ‘herhâlde Allah’ın seçtiği kişi bu olsa gerek’ oysa Rabbi ona şöyle dedi ‘Ey Samuel! Onun güçlü, uzun boylu ve yakışıklı olduğuna sakın ha bakmayasın çünkü ben onu reddettim. İnsanlar dış görünüşe, güce ve güzelliğe fakat ey Samuel! Senin Rabbin insanın yüreğine bakar!’.” Allahuekber değil mi, evet Allahuekber. Bu ayet bana yeryüzünde Allah’ın kahramanın kim olduğunu hatırlattı. O, cesareti korkmamak değil korktuğu halde yoluna devam etmek bilen kişidir belki. Allah’ın kahramanı, O’nun “işte benim adamım” diyeceği kişiyi düşündüm sonra, pazıları ne kadar kuvvetli olmalıydı, bi gürledi mi kaç dağı titretmeliydi, kekelemek bi yana ardından milyonları muhteşem hitabetiyle nasıl çoşturmalıydı? Bugün bu sorunun cevabını Davutoğlu’nun 38 dakikalık veda konuşmasını dinlerken buldum. Bi tuhaflık var değil mi? Evet var, Uther Pendragon’un kayaya saplı kılıcını, Arthur değil de, krallar soyundan gelmeyen bir köylü çocuk çıkardı sanki. Gözümde bambaşka bir kahraman canlanıverdi, bildiğin gibi değil. Hiç sesi titreyen, korkan, kekeleyen yahut tereddüt eden bir kahraman olur mu diyeceksin. Ben onunla birlikte kahramanlığın ne olduğunu yeniden öğrenmiş oldum. O içinden geldiği gibi hürce mazlumlara haykırmak olmalı, annenin yavrusuna sarıldığı gibi mesafesizce kardeşlerine sarılmak, kahraman olmak için değil belki ama inandığı şeyin bedelini ödemek için bir kahramandan daha fazla çaba sarf etmek, düşmanının dahi önyargıya sahip olamayacağı bir tebessüm etmek, “yemişim makam mevkinizi, benim derdim başka” edasında vazgeçme erdemine sahip olmak olmalı. Ona bakınca Aliya’yı gördüm, bu da bizim kahramanımız işte. Sarıldı mı hiç bir kader atamasından yiğitlik devşirmişin sarılamayacağı kadar içten kuşatan, tebessüm etti mi hiç bir kahramanın veremeyeceği umudu veren, omuz omuza verdi mi belki ilk kılıç darbesiyle düşecek ama ölene değin arkanı güvenle koruyacak olan, hepsinden öte beraber oturup ağlayabileceğin, Allah’ın yeryüzündeki muradının ne olduğunu gören birinden bahsediyorum. Yeryüzünde Yusuf’un rüyasını düşleyen.. Nihayetinde belki de çok uzun boylu siyasi analizlerin dışında duygusal bir yorumla diyebilirim ki gül yüzlü Ahmet hoca benim kahramanımdır; ayakları yerde, gözleri hemencecik dolu veren. ducane.demirtas@boun.edu.tr Dücane Demirtaş

Sovyetlerin yıkılmaya yüz tuttuğu 80’li yılların sonları ve 90’lı yılların başında, merkezden kopmaya hazır devletlerin “yeni düzene” geçişini hızlandıran yumuşak ve sürekli olarak perde arkasında olmayı tercih eden bir güç belirdi. Sadece komünist paktan ayrılmaya hazırlanan Doğu Avrupa ülkelerini değil aynı zamanda Baas diktatörlerini ve Fas’tan Irak’a kadar Arap dünyasını, Balkanları, Güney ve Orta Asya ile Çin’i yakından takip eden bu güç, kendisini 1992 yılında pound üzerine 10 milyar dolarlık bir spekülasyon yaparak bir günde 1 milyar dolar kazanıp “İngiliz Bankasını çökerten adam” unvanıyla kanıtlayan George Soros’tu. Soros 1984 yılında Macaristan’da eğitim ve öğretim kurumlarını Orta Çağda kilisenin egemenliğini matbaa ile deviren reformistler gibi “fotokopi devrimi” ile ele geçirmeyi başardı. Macaristan’da kurduğu Açık Toplum Vakfı aracılığı ile eğitim kuruluşlarına içinde ekonomi, siyaset ve sosyoloji hakkında birçok yasaklı eserin bulunduğu 50 bin kitabı dağıttıktan sonra devletin elindeki bilgi tekelini kırmak için üniversitelere 200 adet fotokopi cihazı dağıttı. O yıl yaptığı 3 milyon desteğin ardından “3 milyon dolarla, Macaristan’ın kültür hayatı üzerinde Kültür Bakanlığı’ndan daha fazla etkiye sahip olduk” sözünü sarf edebilecek bir konuma gelmişti ve hâlihazırda bu destek rejim değişinceye kadar 22 milyona çıkmıştı. 1987 yılında Soros ’un Çin’deki çalışmalarının dışa açılım ve reform adı altında CIA ile beraber yürütüldüğü Washington Post gazetesinde yer aldı. Fakat öncesinde 1984 yılında Liand Heng öncülüğünde kurulan Açık Toplum Çin Ofisi 4 çalışanla işe başlamasına karşın birkaç yıl içerisinde binlerce öğrenciye burs verecek bir kuruluşa dönüştü. Öyle ki kuruluş CIA ile irtibatı sebebiyle kapatıldığında Tiananmen Meydanında Çinli öğrencilerin isyanı patlak vermişti. ABD dış politikasını yönlendiren örgütün (Council on Foreign Relations) üyesi olan Soros, her yıl 400 milyon dolar fonlanan Açık Toplum Enstitüsü adı altında Orta ve Doğu Avrupa, eski SSCB ülkeleri, Guatemala, Haiti, Moğolistan, Güney Afrika’da ve diğer bölgelerde toplam 60 ülkede 2000 kişilik ekibiyle çalışıyor. Soros 1987 yılında sadece Rusya’da 156 kentte şube açarak 1 milyar dolarlık bir yardım yaparken 1989’ e doğru Polonya’da 8 yıldır destek olduğu muhaliflerle ilk kansız devrimi gerçekleştirerek iktidarı devirmeyi başardı. Sırbistan’da “Otpor” (Direniş), Gürcistan’da “Kmara” (Yeter), Ukrayna’da “Pora” (Zamanı Geldi), Kırgızistan’da “Birge” (Birlikte) adlı örgütler aracılığı ile Kadife Darbe süreçlerini yönetti. Fakat ilginç olan şudur ki her ülkede kurduğu Açık Toplum Vakıfları birbirinden bağımsız sivil toplum kuruşları gibi çalışıyorlardı. Güney Afrika’da ırkçılığa karşı olan hareketler destekleniyor, AIDS ile mücadele başka Afrika ülkelerinde ön plana çıkıyor, Bosna’da hastaneler için su arıtma ve elektrik tesisi yapımı, Kuzey Irak’ta Saddam’dan kaçan Kürtlere yardım, Bulgaristan’da rejim mağdurlarına, Amerika’da Müslüman göçmenlere hukuksal destek. Türkiye’de de aşağı da görüleceği üzere benzer bir çalışma yöntemi izleniyor. Soros, herhangi bir ülkedeki her köşe başında duran huzursuzlar kitlesini bir araya getirebilmek için çalışmalarını sanat, kültür, çocuk, gençlik, ekonomi, tarih, sağlık ve internet programları üzerine yoğunlaştırırken diğer yandan kadın ve sosyal cinsiyet konusunda çalışan derneklere ve bunlarla beraber her yaş ve gruptan akademik çevrelere parasal imkânlar sunmakta. Özellikle üniversite öğrencileri, akademisyenler ve gazeteciler odak noktası. Bu durumu kendi ifadesiyle özetlemek gerekirse “Devirmiyorum, devireni destekliyorum.” Soros, müdahale edeceği ülkeyi dolaylı birçok yoldan kuşatarak kıskaca alma konusunda mahir olduğunu çoğu kez ispatlamış bir güç. Şöyle ki Açık Toplum Vakfı hiçbir zaman doğrudan var olan çalışmanın bir parçası olmaz, bunun yerine sermaye, sivil toplum kuruluşları ve medya araçlarıyla taşeron bir sistemi arkadan yönetmeyi tercih eder. Bu ise ilk önce radyo, gazete, dergi, televizyon ve video yayınları üzerinden yeni propaganda araçları var etmek, bilimsel ve magazinsel içerikli, insan hakları ilkeleri üstüne sürdürülen yayınların yoğunlaştırmak ve medya muhabirliği üzerinden çevre hakkında sıkı bir istihbarati bilgi ağı oluşturmakla başlıyor. Arka plandaysa bölge üzerine derin sosyolojik ve stratejik çalışmalar yürütülürken; sahanın politik, ekonomik, psikolojik, dini, tarihi ve etnik haritası çıkartılıyor. Örneğin hâlihazırda Türkiye’deki politik gelişmeler Cumhuriyet’in kuruluşundan da öncesine gidilerek incelenirken, ülkenin ekonomik karnesi ve planları üzerine çalışılıyor; toplumsal kesimlerin aralarındaki ayrılık noktaları, mihenk taşları ve etnik çatışmayı tetikleyen ve sindiren eğilimler detaylı bir şekilde inceleniyor. Tabi ki bunların hiçbirisi yabancılar tarafından hakkıyla yapılabilecek düzeyde basit mevzular değil bu yüzden bu işler vakıfla doğrudan değil dolaylı bağı olan ve hatta bunun dahi farkında olmayan çevreler eliyle yapılıyor. Açık Toplum Enstitüsüyle birlikte Aydın Doğan’ın Gazetecilik Sertifika Programı altında ortak bir çalışmayla 2003 yılında eğittiği toplam 525 gazeteci-muhabir var. Bir aralar CHP Parti Meclisi üyesi ve Kılıçdaroğlu’nun yakın ekibinden olan Prof. D. Binnaz Toprak “Türkiye’de Farklı Olmak – Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” adı altında yaptığı çalışmalarla vakfın güzideleri arasında yer aldı. Yakın zamanda da, CHP’de siyaset yapan LGBT aktivisti Öykü Evren Özen, “Kaos Gey Lezbiyen Kültürel Araştırma ve Dayanışma Derneğinin” AB fonlarından sadece 2013 yılında 11 milyon TL destek aldığını belgeleriyle göstermesi ve 2015 yılı başvurularında “Trans Savunuculuğu” ve “Trans Ofis Destek Programı” kapsamında toplam 27 milyon TL’lik AB fonları da aklımızın bir tarafında durmalı. Açık Toplum Enstitüsü Türkiye’de ilk defa 2001 yılında 4 kişilik bir ekiple kuruldu. Direktörü Hakan Altanay olan ekip; aralarında Can Paker, Osman Kavala, Ahmet İnsel, Eser Karakaş olan 9 kişilik danışma grubuyla proje üretmeye başladı ve 3 yılda 60’a yakın projeye toplam 6 milyon dolar harcadı. “Bağımsız Türkiye Komisyonu” adı altında ekip eğitimden, insan haklarına ve birçok Anadolu kentinde sanat merkezleri kurulmasına kadar pek çok projeye destek verdi. Vakfın 2015 yılı Danışma Kurulu ise şu isimlerden oluşuyor: İshak Alaton, Nebahat Akkoç, Ferhat Boratav, Ruşen Çakır, Üstün Ergüder, Ahmet İnsel, Selim Ölçer ve Anna Turay Turhan. TESEV, Soros ‘un Türkiye’de desteklediği en önemli kuruluşlardan biri kuşkusuz, aynı zamanda yakın vakitte Kemal Kılıçdaroğlu’nun da 183.kurucu üyesi olduğu ve bununla gurur duyduğu bir vakıf. Vakfın yıllık bütçesi 2 milyon dolar ve bunun sadece 400 bin doları Soros tarafından karşılanıyor geri kalan kısım ise yerli kaynaklar BM ve Dünya Bankası fonları tarafından kapatılıyor. TESEV’ in dışında AÇEV, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, Tarih Vakfı, Türkiye Bilimler Akademisi, Turist Rehberleri Vakfı, Dev. Maden Sen, Türkiye İsrafı Önleme Vakfı, Şizofreni Dostları Derneği, Umut Vakfı, Kadın Girişimciler Derneği (KAGİDER), Diyarbakırlı Kadın Merkezi (KA-MER), Kadın Yurttaş Ağı (KA-DER), Uçan Süpürge Kadın Derneği, Diyarbakır Sanat Merkezi, Ankara Sinema Derneği, Açık Radyo, Medyakronik ve Beyoğlu Gazetesi Soros’ un dolaylı destek verdiği kuruluşlar. Açık Toplum Vakfı başkanı sadece 2005 yılında AÇEV ve İsrafı Önleme Vakfı’na 300 bin dolarlık bir destek verirken, çalışmalarında Bilgi, Boğaziçi ve Sabancı Üniversitelerini öncelediğini söylüyor. 2015 yılında Türkiye’de Soros’ un 4,13 milyon TL ile destek verdiği vakıf/dernek, toplam tutarı 18 milyon TL olan bir yığın proje gerçekleştirdi. Bunlar; – Afrikalılar Kültür, Dayanışma ve Yardımlaşma (Afrotürk) Derneği – Afro-Türk Renkler, Afro-Türk Kadın ve Çocukları Güçlendirilmesi, Sosyal Dayanışma ve Farkındalık Meydana Getirilmesi ProjesiAkdeniz Roman Dernekleri FederasyonuRoman Hakları Forumu’nu (Romfo) Güçlendirme Projesi,
  • -Anadolu KültürBoğaziçi Avrupa Siyaset Okulu Projesi,
Anadolu KültürSosyal ve Ekonomik Olarak Dezavantajlı Üniversite Öğrencilerinin İhtiyaç Duydukları Maddi Kaynakları Sağlayacak Burs Programı, – Bağımsız Araştırma Bilgi ve İletişim DerneğiTelgraflarda Sürgün Günlüğü Projesi,
  • -Bağımsız Sinemacılar DerneğiAcının İki Yüzü Projesi,
  • -Bellek ve Kültür Sosyolojisi Çalışmaları Derneği (BEKS)Ermeni Gençlerin Post-Belleği Üzerine Karşılaştırmalı Bir Araştırma,
  • -Boğaziçi ÜniversitesiTürkiye’de Siyasetin Anlam Haritasını Çizmek: Tartışma Eksenleri ve Yorum Çerçeveleri,
  • -Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum DerneğiTürkiye Hapishaneler Enformasyon Ağı,
  • -Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA)Önce Anadili: Eğitimde Anadili ve Çok Dillilik,
  • -Ermeni Kültürü ve Dayanışma DerneğiGeride Kalanlar,
  • -Güneydoğu (Turabdin) Süryani Kültür ve Dayanışma DerneğiBirlikteyken İyiyiz,
  • -Hrant Dink VakfıAnadolu’nun Kültür Mirasını Ortaya Çıkarmak ve Savunmak,
  • -İstanbul LGBTT Dayanışma DerneğiTrans Hakları Projesi,
  • -İzmir Çağdaş Romanlar DerneğiÇocuklarına Gelinlik Değil Bezden Bebek Diken Roman Kadınların Kapasitesinin Güçlendirilmesi,
  • -KAMER VakfıDünyayı Kadınlar ve Çocuklar Değiştirecek Projesi,
  • -Kaos Gey ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma DerneğiLGBTİ’lerin İnsan Haklarının İzlenmesi Programı,
  • -Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları DerneğiTrans-İzleme: Türkiye’de Translara Yönelik Hak İhlallerinin Savunuculuk Perspektifiyle İzlenmesi,
  • -Koç ÜniversitesiTürkiye Seçim Araştırması 2015,
  • -Muş Kadın Çatısı Derneği – Çocuk İstismarına Dur De! 2,
  • -Ortak Gelecek için Diyalog DerneğiDoğruluk Payı,
  • -Pembe Hayat Lgbtt Dayanışma Derneği5. Pembe Hayat Kuirfest,
  • -Pembe Hayat Lgbtt Dayanışma Derneği – Adaletin T Hali,
  • -Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (SPoD)LGBT Eşitliğinin Altyapısını Oluşturmak,
Suriye Can DerneğiNusaybin Suriye Can Okulu,
  • -Toplumsal Duyarlılık ve Şiddet Karşıtları Derneği DUY-DERÇocuklar İçin Mayın ve Çatışma Atıkları Eğitim Projesi – Doğubeyazıt, Pervari, Eruh Köyleri,
  • -Uluslararası Şeffaflık DerneğiBatı Balkanlar ve Türkiye’de Ulusal Şeffaflık Sistemi ve Yolsuzlukla Mücadele Gelişiminin İzlenmesi,
  • -YUVA DerneğiSuriyeli Mültecilere Destek Projesi,
  • -Zan Sosyal Siyasal İktisadi Araştırmalar VakfıEzidilerin 73. Fermanı Şengal Soykırımı.
  • Ve diğer projeler: Bağımsız Türkiye Komisyonu, Ders Kitaplarında İnsan Hakları Taraması, Eğitim Reformu Girişimi, Sosyal Politika Forumu, Herkes İçin İnsan Hakları, 20 İlde İnsan Hakları Filmleri Gösterimi, Bireysel Silahsızlanma Projesi, Grameen Mikrokredi projesi, Özel Sektör Madenciliğinde Ekonomik ve Sosyal Hak Uygulamalarının Araştırılması Projesi, Kültür Karıncaları, Eğitim Reformu, Güneydoğu Okul Öncesi Eğitimi, Güneydoğu’da Yetişkin Okuryazarlığı, Göç, Hukuk Danışmanlığı Projesi, STK Eğitim Merkezi, Diyarbakır Sanat Merkezi, Gezici Afet Eğitim Merkezi, Kadın Fonu, Namus Cinayetlerini Önleme Projesi, Kadın Filmleri Festivali, Açık Radyo, Beyoğlu Gazetesi ve Aydın Doğan Vakfı ile birlikte Gazeteci Eğitim Projesi.
Dücane Demirtaş Boğaziçi Üniversitesi

  • 1