Unutulmaya Yüz Tutulan Katliam: BAŞBAĞLAR

Unutulmaya Yüz Tutulan Katliam: BAŞBAĞLAR

Furkan Gençoğlu Genç Öncüler Tem 06, 2016 0 Yorum

Furkan Gençoğlu

twitter.com/mrgencoglu

16694

Erzincan’dan haber geldi.
Dediler: “kanlı borasar!”
Gariplere oldu mezar,
Vay yiğidim, vay mazlumum vay!

En karanlık yıldı 1993. Bitmek bilmedi adeta. Şüpheli ölümler, suikastler, katliamlar, faili meçhullerin gerçekleştiği 1993 yılı tüm çarpıklığı ile gizemini halen koruyor.Cumhuriyet Gazetesi yazarı  Uğur Mumcunun bombalı bir araçta öldürülmesi, eski Maliye Bakanı Adnan Kahveci’nin şüpheli bir trafik kazasında ailesi ile birlikte hayatını kaybetmesi, jandarma genel komutanı Eşref Bitlis’in şüpheli helikopter kazasında vefatı, merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğü iddaaları, Sivas Madımak  otelinde dumandan zehirlenerek öldürülen yazarlar, Jitem grup komutanı binbaşı Ahmet Cem Erseverin ölümü gibi hadiseler 1993 yılını en uzun ve en karanlık yıl olarak tarihe geçti.

Bu karanlığın en can yakıcı sahnelerinden biri de 5 Temmuz 1993 tarihinde akşam namazı vakti Erzincan’ın Kemaliye ilçesinin Başbağlar köyünde sahnelenmişti.  Cumhurbaşkanlığı makamında Süleyman Demirel, Başbakanlık makamında Sosyal Demokrat Halkçı Parti lideri Erdal İnönü bulunuyordu.  PKK terörü ile mücadele hız kesmeden sürüyor, bir yandan da kontrol edilemeyen kontgerilla yapıların cinayetleri hız kesiyordu. Üç gün önce Madımak otelinde Pir Sultan Abdal şenlikleri vesilesiyle biraraya gelmiş sosyalist yazar ve müzisyenlerin Aziz Nesin’in tahriklerine kapılan halk tarafından öldürülmesi  ülkede gerilimi iyice artırmıştı. Türkiye laik- antilaik, sünni-alevi ve Türk-Kürt olarak kutuplaştırılmış durumdaydı.

 

başbağlar-katliamı-ölenlerin-isimleri

Katliam nasıl gerçekleşti?

5 temmuz 1993 akşamı, Başbağlar köyüne gelen 60’a yakın Pkk’lı terörist, köyü üç koldan kuşattılar.
Saat 20:00 civarında köyün erkekleri akşam namazı için camiye gitme hazırlıkları yapıyordu. O sırada 20 kişilik ilk terörist grubu köyün girişini tuttu ve yardımı engellemek için telefon kablolarını kesti. 3’ü kadın 40 kişilik bir terörist grubu ise köyün içine girdi. Caminin hocası akşam ezanına yeni başlamıştı ki, iki kadın saldırganın silahlarını ensesinde hissetti ve ezanın devamını getiremeden dışarı çıkarıldı.
Teröristler köyün içine doğru dağıldı ve köyün bütün erkeklerini köyün üst kısmındaki tepede topladılar. Köyün kadınlarını ise köyün aşağısındaki derede topladılar. “Sadece konuşma yapacağız” diyerek muhtemel bir direnişi önleyen teröristlerin bir kısmı, ellerinde yanıcı madde ve fitillerle köyün içinde bekliyordu. Bu grubun görevi katliamın ardından köyü ateşe verip evleri ve camiyi yakmaktı. Köyün erkekleri tepe önünde tek tek sıraya dizildi. Teröristler önce onlara örgüt yanlısı bir konuşma yaptı, ardından ellerindeki uzun namlulu silahlarla üzerlerine kurşun yağdırdılar. 28 kişi orada hunharca katledildi.
Ardından köyün içindeki saldırganlar evleri ateşe verdiler. 5 kişi de yakılan evlerde alevlerle can verdi. Köydeki 69 ev, cami ve 4 araba yakıldı.
PKK’lılar tarafından köyün aşağı tarafında toplanan kadınlar, köyün erkeklerini ve eşlerini kurtarmak için ziynet eşyalarını toplayıp teröristlere verdiler fakat katliama engel olamadılar.
Faşist katiller katliamı gerçekleştirdikleri yere “Sivas’ın intikamı alındı” yazılı bildiriler bırakarak köyü terk ettiler. Dışarıyla iletişimleri tamamen kesilen köy halkı, katliamı ancak ertesi gün haber verebildi.

Olay sırasında kurşunlanan ve öldü diye bırakılan Muhtar Ali Akarpınar, Türkiye Gazetesi’nden İrfan Özfatura’ya o gün yaşadıklarını şöyle anlatmıştır:

“Böylesi bir temmuz günüydü. Başbağlar sabah mutlu uyanmıştı. Gurbetteki hemşerilerimiz gelmişlerdi, kucaklaşmışlardı. Hatta Almanya’dan bir minibüs yollamışlar, nihayet köyümüzün bir arabası da olacaktı. O zamanlar Başbağlar kıpır kıpırdı. Hayvancılık hızlıydı, ekinler boylanmıştı. Akşam namazı camideydik. Eli silahlı militanlar geldi, çok gençtiler, bizi köyün yukarısına çıkardılar. Doğrusu itmediler, kakmadılar, zorlamadılar. Kadınları da kuru bir dere yatağına toplamışlar. Takriben yarım saat, belki üç çeyrek örgüt propagandası yaptılar. Meğer bizi oyalıyorlarmış, aşağıda evleri talan ediyor, yağma yapıyorlarmış o anda. Ne zamanki kesif bir duman yükseldi köyün yakıldığını anladık. Zaten evlerimiz ahşap ve bitişik nizam. Üstü ot, altı ahır, Nasıl berbat bir koku anlatamam. Bak, hayvanların çığlıkları hala kulaklarımda.”

“Zor, zira ağaç diplerinde gölgeler vardı. Biz 40 kadar militan saydık ama istihbarata sorarsan 100 kişi civarındalar. Birden ateş emri verildi, ilk kursunu göğsümden aldım, koltuk altımdan çıktı. Düşmüş bayılmışım herhalde beni öldü sandılar. Bir ara gözümü açtım köy alev duman. Yanımda Kamil Akpınar yatıyor yaralı. İçim yanıyor diye sızlandı, kıpırdayamıyorum ki su bulsam ona. Rahmetli çıkamadı sabaha. Başpınar nahiyesi 30 km kadar uzakta. Orada karakol var. Yukarı Mutlu köyü çok yakın yetkililer aramış olmalılar. Hadise mahallinde 565 kovan toplanmış, demek üzerimize en az 20 Kaleşnikof şarjörü boşaltmışlar. 5 köylümüz de evlerinde yanarak şehit oldular. Sabah komşu köylerden geliyorlar, beni iptidai bir sedyeyle taşımışlar. Köye itfaiye hiç gelmemiş, ben 2 ay sonra döndüm enkaz için için yanıyordu hala. İnanır mısınız buraya bir sene kuş gelmedi, kedi köpek kalmadı ortalıkta.”[i]

 

385438

Kim gerçekleştirdi?

Katliamı PKK terör örgütü saldırıdan sonra üstlendi.  Fakat katliamın PKK içinde yansımaları oldukça şiddetli oldu. Katliamı gerçekleştiren grubun başındaki PKK sözde Dersim eyalet komutanı Dr. Baran kod adlı Müslüm Durgun “Öcalan’a muhalefet etmek, örgüt talimatlarına uymamak” gerekçesiyle PKK lideri Öcalan’ın emriyle boğdurularak öldürüldü. PKK ise kendi içinde hadiseyi intihar olarak lanse etti. Katliam sonrası örgüt içinde de bir alevi-sünni gerginliğinin yaşandığını CHP Tunceli Milletvekili amansız İslam düşmanı Hüseyin Aygün makalesinde şöyle anlatıyor;  “Dersim ‘Dersim’ olmaktan çıktı, Baran gelmişti, savaşmıştı, ölmüş-öldürmüştü, ama Botan’ı, Zagros’u, Zeli’yi, oranın havasını, dilini, kültürünü getirmişti Dersim’e, Baran Dersimliydi, ailesinin tümü burada yaşıyordu, ama onun yaşamını adadığı örgütünün konuştuğu dil Kırmancki-Kırdaşki değildi, PKK’nin milli tarihinde iki yüzyıl evvelin Ubeydullah’ı, ‘Hıristiyan öldürmeyi zevk edinmiş’ Botan Beyleri, bir yüzyıl evvel ‘Kızılbaş kanı dökmekten bitap düşmüş’ bazı Hamidiye Alayları komutanları, her siyasi İslamcının idolü Said-i Nursi -adı değiştirilerek ‘Said-i Kürdi’ olarak- vardı, ama Hamidiyenin katlettiği Varto ve Hınıs’ın Hormekanlıları, Varto’daki Çê Serêler, Koçgirinin Alişan beyi, Rayver’in vahşice kıydığı Zarife Hatun ve Alişer efendi, Kayseri’ye sürgüne gidip dayanamayıp ‘memleket hasretinden’ bir gece yarısı gizlice geri dönen ve Aliboğazı’nda bir pusuda kızlarıyla birlikte katledilen Qopo Hüseyin, bir yıldızsız geceyarısı Buğday Meydanı’nda ipte sallanan Cıvrail Ağa, Fındıq, Seyit Rıza, Uşene Seyid yoktu, ‘Dersim’in ruhu’ Sey Gaji örgütün dilinde, Davur Sulari’nin adı tamburunda geçmiyordu, PKK bunları tanımıyordu, Baran’ın gelişinden sonra geçen bir-iki yılda Dersimliler PKK içinde ve politikasında var olan bu ‘yabancılığı’ hemen anladı, örgüte destek hızla düştü, Baran da durumu anladı: Askerlere ve halka dönük örgüt politikasını değiştirmeye çalıştı, eylemler azaldı, ‘makbuzlar’ kesildi, devlet de dahil her kesime daha farklı bir tutum aldı, bu arada devletin ordusunun en üstteki komutanı Çillioğlu makamında başından vuruldu, resmi açıklama ‘intihar’ oldu, çocukları hiç inanmadı, ‘Yeşil’in işlediği bir cinayet’ olduğu araştırılıyor bir kaç yıldır, PKK Güney’den ve durmadan ‘daha fazla eylem’ talimatı gönderiyor, ancak Baran sessizce ve pratik olarak ‘az eylem’ karşılığı veriyordu, Baran’ın halkın sesine kulak veren tavrına rağmen PKK’ye tepki çok büyüktü, örgüt başarısızdı, ‘Dersimli bir komutan’ var olsa da PKK Dersim’e fersah fersah uzaktı, bu apaçık siyasi bir yenilgiydi, Baran’ı ‘güneyden’ Dersim’e gönderenlerin projesi iflas etmişti, olan oldu: Fatura yine bir Dersimliye, Baran’a çıktı, nasıl oldu hala sırdır: Aliboğazında kaldığı örgütün en sıkı korunan sığınağı olan bir mağarada belindeki el bombası birden patladı, Baran hemen öldü, örgüt ‘intihar etti’ dedi, ailesi de, halkı da, hatta çok sayıda PKK’li de inanmadı, cesedi hala orada bir yerde, belki de Qopo Hüseyin’in yanıbaşında bir rüzgarlı vadide gömülüdür, eşi ve yakınları almak ister, yıllardır verilmez, ne bir savcı gider oraya, ne de orada dolaşıp duran PKK’liler kazıp çıkarıp verirler gözü daha yaşlı olan aileye, 1994’ten geldik bugüne, neredeyse yirmi yılı devirmişiz.”[ii]

CP8EyWvWUAAuDNQ

 

Murat Karayılan “Kürdistan’da bir savaşın anatomisi” isimli kitabında katliamın örgüt tarafından gerçekleştirildiği ırkçı sözlerle ifade ediyor; “Yer yer hedeflerin doğru tespit edilememesi sonucu sivil kayıplar yaşandı. Özellikle Dersim eyaletinde Madımak Oteli katliamına “misilleme” olsun diye Erzincan’a bağlı Türk kökenli faşist bir köyün vurulması olayı yalanmıştı. Ardından aynı yörede başka bazı sivil hedeflerin de vurulması bize zarar vermişti. Erzincan Tercan alanlarındaki tüm Türk köyleri silahlandırıldı.”

(Karayılan’ın bahsettiği “sivil faşist” köy Başbağlar. 5 Temmuz 1993 günü basılan köyde 33 kişi öldürülmüş, köy ateşe verilmişti)”[iii]

Yargılama süreci

Gerek yargılama sürecinde, gerekse daha sonraki anma yıldönümlerinde 2 Temmuz Sivas olaylarının gördüğü ilginin çok azı bile Başbağlar katliamı ve mağdurlar için gösterilmedi. Köylülerin yakılan evlerinin onarılmasından başka devletin Başbağlar’a yönelik hiçbir ilgisi olmadı. Ne medya, ne sivil toplum kuruluşları Başbağlar’a yönelik gözle görülür ve kitlesel çapta bir ilgi gösterdi.

Başbağlar’da gerçekleştirilen, 33 kişinin öldürülmesine ilişkin dava Erzincan Devlet Güvenlik Mahkemesi’nden İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne nakledilirken, mağdurlar ve avukatları bunun bir “sürgün” olduğunu söylediler. Katliamın yaşandığı Erzincan’da DGM varken, dava ne 363 kilometre mesafedeki Malatya’ya, ne de 440 kilometre mesafedeki Kayseri DGM’ye alınmayıp, 1263 kilometre uzaktaki İzmir DGM’ye havale edilmiş, mağdurlar tam anlamıyla işkenceye maruz kaldı.

Dava avukatı Cüneyt Toraman katliam davasını şu şekilde anlatıyor; “Başbağlar katliamının mağdurlarının bu ısrarlı takibinden rahatsız olanlar, davanın naklini gerektirecek hiçbir sebep olmadığı halde, Erzincan Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki davayı, İzmir’e nakletmişlerdir. İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi, bu olayın mağdurlarına, gizlemeye bile gerek görmeden hasmane bir tutum sergilemiş, mağdurları azarlamış, duruşma salonundan çıkarmıştır. Dava devam ederken, ‘pişmanlık yasası’ çıkması, ortadan kaybolan faillerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Başka mahkemelerde, başka suçlardan tutuklu bazı sanıklar, yasadaki indirimden yararlanmak için, mahkemelere müracaat ederek ‘Başbağlar katliamına katıldıklarını’ itiraf etmişler, olayları, başından sonuna kadar ayrıntılı olarak anlatmışlar, katliama kimlerin katıldığını isim isim belirtmişlerdir. İtirafçı sanıkların itiraflarının birbiriyle örtüşmesi, hazırlık soruşturması sırasında serbest bırakılan sanıkların ifadeleriyle de tamamen örtüşmesi, ‘bu itirafların gerçek olduğunu’ ortaya çıkarmıştır. Sanıkların bu itirafları karşısında, mağdurlar, büyük bir sevinç yaşamışlardır. Müdahil vekilleri olarak bizim de mahkemeye müracaat ederek, ‘katliamı gerçekleştirdiklerini itiraf eden bu sanıkların davaya dahil edilmeleri’ talebimiz, mahkemece, ‘talebimizin davayla ilgisi olmadığı’ gerekçesiyle reddedilmiştir. Mağdur avukatlarının topluca istifasından sonra, mahkeme, ‘sözde bir yargılama’ sonunda, 20 sanıklı davada, 18 sanığın beraatine, 2 sanığın mahkumiyetine karar vermiş, dosyayı kapatmıştır. Başbağlar köyünde gerçekleştirilen katliamla ilgili olarak, göstermelik bir yargılama yapılmış, gerçekte, bu olayın yargılaması hiç yapılmamıştır. Dava dosyası, büyük bir katliamın nasıl örtbas edildiğinin delilidir. Esasen, bu olayın tetikçileri de, tetikçilerin arkasındaki güç de bellidir. Sivas olaylarını kışkırtmakla görevlendirilenler, Başbağlar’a doğru yola çıkmışlar ve bu katliamı organize etmişlerdir. Bu elemanları görevlendirenler, olaydan kısa bir süre sonra, tetikçiler yakalandıktan sonra tetikçileri serbest bıraktıranlar, mağdurların davayı takip edememesi, davanın peşini bırakması için İzmir’e nakledenler, bu olayın failleri itirafta bulunduğu halde, bu tetikçileri davaya dahil etmeyenler, yargılama komedisini Yargıtay’da onaylayanlar, hepsi bu çemberin içindedir. Bunların üstüne gidilirse, bu olayın kimlerin projesi ve eseri olduğu da ortaya çıkacaktır. Başbağlar köylüleri, tam 20 yıldır, bu olayı organize edenlerin, tetikçilerin ortaya çıkarılmasını ve cezalandırılmasını istiyor. Bunun için, her yıl anma toplantıları düzenliyor ve bu isteklerini tekrarlıyorlar. Tetikçilerin bile yargılanmadığı bir davaya ‘yargılama’ denilebilir mi? O dönem Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki dava ve yargılama ‘tamamen geçersiz sayılmalı’, bu dava yeni baştan görülmeli, bu olayı tertipleyenler, soruşturmaya ve davaya müdahale edenler de hesap vermeli, yargılanmalıdır.””[iv]

Tüm yönleriyle ırkçı, mezhepçi bir katliam olan Başbağlar katliamı bugün çok kısıtlı bir kitle tarafından hatırlanıyor. Çünkü kimse bu katliamın anılmasına ve hatırlanmasına katkı sunmuyor. Hiç olmamış gibi davranılarak Madımak katliamı öne çıkartılıyor ve topluma sünni-islamcı nefreti pompalanmaya devam ediliyor.

Allah rahmet eylesin.

 

 

[i] www.basbaglar.org

[ii] https://www.facebook.com/huseyinaygun62/posts/656586811036930

[iii] Bir savaşın anatomisi: Kürdistan’da askeri çizgi Mezopotamya Yayınları, 2013

[iv] http://www.haksozhaber.net/basbaglar-katliaminin-yaralari-sarilmadi-30746h.htm

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder