Türk Solunun Darbelerle İmtihanı

Tunahan Elmas Tarih Eki 05, 2016 0 Yorum

Tunahan Elmas

https://twitter.com/tunahanelmass

”Geri kalmış toplumlarda ilerici bir kuvvet;Ordu”… Tam olarak bu başlıkla çıkan ve geri kalmış Türkiye toplumunu darbelerle ne kadar ileri götürebiliriz analizleriyle dolu Türk Solu dergilerindeki aydınca yazılar… Bugün ”darbelerden en çok biz çektik” demelerine rağmen tam anlamıyla meşru siyaseti savunmaktan yüksünerek ”ne darbe ne faşizm” sloganlarıyla darbe teşebbüslerine karşı seçimle gelen hükümetin yanında saf tutmayı faşizanlık olarak niteleyen bir güruhtan bahsediyoruz.

darbe2-1

Demokrasinin sık sık kesintiye uğradığı yıllarda, Ordu’yla olan samimiyetlerini hiçbir zaman saklamadılar. Cuntalara akıl hocalığı yapmakla kalmayıp, iktidarı devirdikten sonra kurulması hedeflenen devrim hükümetlerinde yer alma hayalleri kurdular. Onlara göre Türkiye’de demokrasi çoğunluğun diktası olmanın ötesinde bir işlev görmüyor, seçimler ülkenin ilerlemesi için tamamlanması gereken devrimlerin karşısında ”karşı devrim” olarak  ”gerici unsur” dedikleri İslamcıları ve Muhafazakarları iktidara taşıyordu. Bilinçsiz bir halk, kendisine verilen demokratik hakları kullanırken devrimci, ilerici solu değil; gerici, dinci, gelenekçi sağı tercih ediyordu.

Türk Soluna göre; Türkiye demokrasiye çok erken geçmişti. Halk henüz Atatürk devrimlerini özümseyememiş, kavrayamamış ve köhne geleneklerine sıkı sıkıya bağlı durumdaydı. Devrim dedikleri şeyin bırakın halka sirayet etmesini, kendi içki masalarının dahi ötesine geçemediğini ve halk nezdinde hiçbir anlam ifade etmediğini görmeleri aslında çok zaman almadı… Onlara göre halk kendilerini anlayacak düzeyde bilinçli değildi, kendilerini anlayacak, ortak paydada buluşabilecekleri en önemli unsur olarak Ordu’yu görmeleri 27 Mayıs’la birlikte başlayacaktı. Türk Solunun, Silahlı Kuvvetlerle kuracağı ortaklık yer yer kesintiye uğrasa da bir şekilde günümüze kadar gelecekti…

Türkiye’deki sol entelijansiya Demokrat Parti iktidarını başından beri kabullenemeyecek, Demokrat Parti hareketini, gericilerin Atatürk devrimlerine yaptığı ”karşı devrim” olarak görecekti. Demokrat Parti’nin iktidara gelişini ”Hasolar ve Memolar Meclise girdi” olarak manşetlere taşıyan bu aydın grubunun yıldızı, 1950’den 1960’a kadar geçen 10 senelik süre zarfında hiçbir şekilde Demokrat Parti iktidarıyla barışmayacaktı. Her fırsatta Demokrat Parti’nin faşist-gerici bir düzen kurmak istediğini dile getiren bu aydın güruhunun içinde daha sonra Türk Solu’nun en önemli yazarlarından olacak Çetin Altan, Aziz Nesin, İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu gibi isimler vardı. 27 Mayıs’a giderken kilometre taşı olacak sokak ve üniversite olaylarının basın ayağını da bu isimler oluşturacaktı. Yazdıkları yazılarla iktidarı yerden yere vurmanın ötesinde, muhalefet lideri İsmet İnönü’nün dillendirdiği ”ihtilal” kelimesini de üstü örtülü bir şekilde Demokratlardan tek kurtuluş yolu olarak göstereceklerdi.

1950’nin bir Mayıs gecesi ülke tarihinin demokratik usullerle yaptığı ilk seçimde 27 yıllık tek parti diktasını yıkarak iktidara gelen Demokrat Parti 10 senelik sürenin sonunda yine bir Mayıs günü darbeyle yıkılırken bahsi geçen sol yazarlar büyük bir coşkuyla yeni dönemi karşılıyordu.

c0276f7ce0aad982fd075ff988e456c1_1282759020

Yeni dönemin basındaki en büyük destekçilerinden biri de bugünlerde FETÖ soruşturması kapsamında gözaltına alınan Ahmet Altan-Mehmet Altan ikilisinin yaklaşık bir sene önce hayatını kaybettiğinde adına demokrasi ağıtları yakılacak babaları Çetin Altan’dan başkası değildi. Çetin Altan darbe sabahı Milliyet’te çıkan yazısında Ordu’yu bir kurtarıcı olarak kucaklıyordu; “Çürümüş, süfli politika tertiplerinin şahsi ihtiraslarla Türkiye’yi en tehlikeli badirelerle, kardeş kavgalarına sürüklemek üzere olduğu bir sırada, Türk silahlı kuvvetlerinin medeni bir şekilde devlet idaresine el koymaları ve memleketi karanlık bir akıbetten kurtarmaları, tarihimizin büyüklüğüne yakışan mutlu bir hareket olarak, milletimize hür ve insan haklarına uygun yeni ufuklar açmaktadır… Yaşasın Türk milleti, yaşasın Türk Ordusu..”[1]

Aynı Çetin Altan, darbe günü çöp arabasıyla götürüldüğü Harbiye’nin 3. katından atlayıp intihar ettiği söylenen ancak ölümünün ardındaki sır perdesinin hiçbir zaman aralanmadığı dönemin DP İç İşleri Namık Gedik’le ilgili şunları söyleyecekti; “Vesikaların açıklanacağını öğrenir öğrenmez Namık Gedik’in üçüncü kattan beyin üstü kendini aşağı atmasını şimdi anlıyorsunuz değil mi? Daha iki hafta önce bir Jüpiter edasıyla dolaşıyor, karakolların bodrum katlarında hürriyet isteyen gençlere gerile gerile tokat şaklatıyordu. Ahlaksızlığın Olemp’inden, önce dip üstü çöp arabasına, sonra da beyin üstü kaldırım taşlarına indi…”[2]

            Sonraları 1961 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi Milletvekili olarak Meclis’e girecek Çetin Altan muhabir olarak izlemeye gittiği karar duruşmasında verilen idam cezalarını bir gün sonraki köşesinde şöyle yorumlayacaktı; “Trampetler vuruyor, kornetler ötüyor, fanfarlar uğulduyordu. Ve kâtip okuyordu. Film artık bitiyordu. Evet film bitti…”[3]

            Türk Solunun bir diğer önemli aydını Aziz Nesin de yakın arkadaşı Çetin Altan’dan geri kalmayarak 28 Mayıs sabahı yazdığı yazıyla darbecilere methiyeler düzecekti; “Kara cüppeli” diye aşağılanan, saygıdeğer hocalarım, yurdumun çile çekmiş aydınları, bilginleri, sayın profesörlerim! En kara günlerde alınlarınızda parlayan ışıklar, tükettiğiniz soluk boşa gitmedi. O ışıklardan, o dertlerden, yiğit Türk ordusu, Türk ulusuna, işte bu nurlu günü yarattı. Sağ ol generalim, sağ ol albayım, yarbayım, binbaşım, yüzbaşım! Sağ olun yiğit komutanlarım! Varolsun Türk ordusu..”[4] 

Daha sonra Milliyet Genel Yayın Yönetmenliği yaparken Mehmet Ali Ağca tarafından işlenen suikast sonucunda hayatını kaybedecek olan Abdi İpekçi de 27 Mayıs sabahı darbeyi Milliyet’teki köşesinden şöyle karşılayacaktı; ”Örfî idare Kumandanlığı’na bir gece yarısı ifade vermek üzere götürüldüğümüz zaman bizi kucaklayıp bağırlarına basan subaylarımız, “On beş gün daha dişinizi sıkın” demişlerdi. Gazetemiz kapatıldığı gün aynı şeyi tekrarlamışlardı: “On beş gün daha sabredin.” Sabrettik, şimdi sevinçten ağlıyoruz”[5]

Türk Solu 27 Mayıs’ı sevinçle karşılamasının mükafatını bir şekilde alacaktı. Yeni yapılan Anayasayla birlikte dergiler, sendikalar, öğrenci kulüpleri ve sol partiler kurulmaya başlayacaktı. Bunlardan Türkiye İşçi Partisi darbe sonrası yapılacak ilk seçimlerde dönemin seçim sisteminin verdiği avantajla birlikte Meclis’e aralarında Mihri Belli, Mehmet Ali Aybar ve Çetin Altan gibi ünlü isimlerin de olduğu 15 milletvekili sokacaktı. Bu sosyalist bir partinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ilk ve son girişi olacaktı. (Tabi daha sonra kendisini ortanın solu olarak tanımlayan, bugünlerde İşçi Partisi çizgisinde hareket eden CHP ve terör örgütü PKK’nın siyasal uzantısı HDP’yi saymazsak)

27 Mayıs sonrası kendilerine açılan alanı iyi değerlendiren Türk Solu seçimlerin yapılmasıyla Demokrat Parti’nin devamı niteliğindeki partilerin Meclisteki çoğunluğu ele geçirmesinden rahatsız olmuştu. Onlara göre 27 Mayıs Atatürk devrimlerini tamamlayıcı bir devrim olacakken, tekrar demokrasinin getirilmesiyle gericiler iktidarı bir şekilde yine ele geçirmeye yaklaşmıştı. Yarım kalan Atatürk devrimlerinin tamamlanması için yeni bir ihtilal fikri tam da bu dönemde gelişti.

O günlerde Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk’un etrafında toplanan Türk Solu’nun önemli isimleri ”YÖN Dergisini” çıkarmaya başlamış ve yeni bir ihtilal fikrini buradan yaymayı amaçlamıştır. Dergide çıkan yazılarda Atatürk devrimlerinin tamamlanması noktasında yeni bir ihtilalin gerekliliğine vurgu yapılırken, Atatürk devrimlerini tamamlayabilecek tek unsur olarak Ordu gösterilmektedir. 27 Mayıs’ın gerici iktidarı yıktığını ancak ideolojik bir altyapısı olmadığı için bir devrime dönüşemediğinden yakınan Avcıoğlu ve etrafında şekillenen Türk Solunun hayalindeki devrim düzeni, sınırları oldukça zorlayacak cinstendir.

YÖN hareketine bağlı sol yazarlar yapılacak yeni ihtilalde demokrasinin tamamen rafa kaldırılması, tüm siyasi partilerin temelli kapatılması ve ülkede sadece bir ”Devrim Partisi” olmasını öngörmektedir. Kurulacak bir devrim hükümetiyle Atatürk devrimlerinin hızlı ve kesintisiz bir şekilde devam etmesini öneren Avcıoğlu ekibinin düşüncesi Türkiye için Baas tipi bir modeli öngörüyordu. Bu amaçla hareket eden Doğan Avcıoğlu ve arkadaşları kendilerine Ordu içinde destek bulmakta zorlanmadı. Buldukları destek 27 Mayıs’tan istediklerini elde edemeyen Ordu’nun genç subayları ve onların desteklediği Harbiye Komutanı Albay Talat Aydemir’di…

20151106_161008

Albay Talat Aydemir Ordu içinde dönemin en kudretli komutanlarındandı. Kendisi YÖN hareketindeki aydınlar gibi 27 Mayıs’ın amacına ulaşmadığını ve yeni bir tamamlayıcı hareketin gerekliliğini her ortamda dile getirerek, müdahale isteyen genç subayların desteğini almıştı. 22 Şubat günü öncülük ettiği kalkışmayla birlikte İnönü’nün Başbakanlığını yaptığı CHP-AP hükümetini devirmeye çok yaklaşmış ancak kan dökmekten çekindiği için İnönü’yle yaptığı pazarlıklar sonucunda hiçbir ceza almamaları şartıyla kalkışmaya son vermişti. İnönü; Aydemir ve arkadaşları hakkında cezai tahkikatın yapılmayacağına söz vermiş ancak 22 Şubat kalkışmasında dahli olan tüm isimleri Ordu’dan atacak, 22 Şubatçıların Ordu’dan atılması Aydemir ve taraftarlarının ilk hareketin üzerinden 1.5 yıl geçmeden yeni bir harekete girişmelerinin önünü alamayacaktı…

21 Mayıs 1963 günü Harbiye’nin desteğiyle harekete geçen Aydemir, radyoevinin 4 kez el değiştirdiği gecenin sonunda mağlup olacak ve mağlubiyetinin bedelini idam sehpasında ödeyecekti. Talat Aydemir idam sehpasına giderken ona destek olan işadamları, gazeteciler, siyasetçilerse ortalıkta yoktu.

Talat Aydemir’in 21 Mayıs’ta böyle fütursuzca bir harekata girişmesinin ardında; 22 Şubat sonrası kendisi için ”ikinci Atatürk” diyecek Türk Solu yazarlarının verdiği cesaretin payı büyüktü. Ancak Talat Aydemir başarısız olduğu darbe girişiminin ardından ipe tek başına gidecek, onu bu yolda cesaretlendiren aydınlar hayatlarına kaldığı yerden devam edecekti.  22 Şubat ve 21 Mayıs hareketinin fikir babası olan YÖN Dergisi o dönemde kapatılacak, dergideki isimlerse ceza almadan işin içinden sıyrılabilecekti. Aydemir’i ölüme giderken yalnızlığa terk eden Türk Solu birkaç sene sonra Ordu’daki cunta faaliyetlerine kaldığı yerden devam edecekti. Ancak bir sonraki cunta faaliyetlerinin faturası çok daha ağır olacaktı.

Sol hareketlerin dünyayı kasıp kavurduğu 1968 yılına gelindiğinde Türkiye’deki Sol da sokağa, üniversitelere ve gençliğe belli bir noktada hakim pozisyona gelmiştir. Çıkardıkları dergiler ve kitaplar vasıtasıyla üniversitelerden içeri giren Sol hareketler, buralarda hakimiyeti ele geçirmiş ve belli başlı üniversitelerde kurtarılmış bölgeler oluşturmuştur. Üniversitelerde işgal hareketleri başlarken, bu hareketlerde yeni yeni öğrenci liderleri ortaya çıkacaktır. Sonraları Türk Soluyla özdeşleşecek Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya gibi isimler de bu dönemde sol öğrenci gruplarına liderlik etmektedir.

Üniversite ve sokağa hakim olan Sol’un Ordu içinde cunta hareketlerine tesir etmesi de pek gecikmeyecektir. Talat Aydemir girişimlerinden sonra kapatılan Avcıoğlu’nun YÖN dergisi yerini Devrim dergisine bırakmış ve dergi kısa sürede genç subayların el kitapçığı haline gelmiştir.

Devrim dergisi etrafında toplanan cunta hareketinin başında 27 Mayıs darbesinin planlayıcılarından daimi senatör Cemal Madanoğlu vardır. Cuntanın siyasi kanadında senatörlerden milletvekillerine önemli isimler varken, basın ayağında Devrim dergisi yazarları Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Hasan Cemal, Uluç Gürkan gibi isimlerle birlikte sonraları CHP genel başkanlığı da yapacak Altan Öymen vardır. Hatta Öymen’in ismi devrim sonrası kurulacak hükümet listesinde de bulunmaktadır…

Cuntanın Silahlı Kuvvetler ayağındaki en önemli isimlerse Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’dur. 1969’da başlayan cunta hareketinin beyniyse, iki senelik süreçte cuntadaki isimlerin kilit noktalara tayinini sağlayan  Genelkurmay Personel Daire Başkanı Tümgeneral Celil Gürkan’dır.

Daha sonraları Madanoğlu Cuntası olarak anılacak 9 Martçılar kafa yapısı itibariyle Baas modeli bir sosyalist yönetimi ülke için öngörmekte ve bu doğrultuda hazırlıklarını yapmaktadır. Cuntanın toplantılarının da yapıldığı Devrim dergisine Deniz Gezmiş gibi öğrenci hareketi liderleri gelmekte, sık sık yaklaşan hareketle ilgili bilgi almaktadır. İstanbul ve Ankara ekibi olarak ikiye ayrılan cunta; hava, kara ve deniz kuvvetleri içinde her geçen gün güçlenmekteyken cuntanın içine giren genç bir akademisyen hem 9 Mart’ın hem ülkenin kaderinin değişmesine sebep olacaktır. Bu genç akademisyen o günlerde Milli İstihbarat Teşkilatı için çalışan Mahir Kaynak’tan başkası değildir.

Mahir Kaynak vasıtasıyla cuntadan haberdar olan dönemin MİT Müsteşarı Fuat Doğu bu bilgileri Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’a iletmiştir. Cuntanın Ordu içindeki gücünden çekinen Memduh Tağmaç hareketin önüne geçmek istese de yaklaşan fırtınanın gücü kendisini korkutmaktadır. Memduh Tağmaç’ın bu süreçteki en büyük destekçisiyse I. Ordu Komutanı Faik Türün’dür.

Faik Türün Ordu’da yaşanacak bir sol darbenin karşısında olacağını ve gerekirse kan dökmekten çekinmeyeceğini cuntanın en tepesindeki Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler’e iletmiştir. Zaten darbe sonrası sol subaylar tarafından bir şekilde saf dışı bırakılacağı korkusuyla yaşayan Faruk Gürler, Faik Türün ve Memduh Tağmaç’ın darbe karşıtı tutumundan sonra darbe için planlanan tarih olan 9 Mart 1971 günü düğmeye basmaktan vazgeçer.

9 Mart günü darbe için toplanan cuntadan erteleme kararı çıktıktan bir gün sonra Genelkurmayda toplanan generaller durumu değerlendirmeye almış ve Ordu’nun yönetime el koyma fikrine karşı, hükümete bir muhtıra verilmesi konusunda anlaşmıştır. Tabi bu anlaşmada toplantı sırasında Faik Türün’ün kardeşi Ankara Merkez Komutanı Tümgeneral Tevfik Türün’ün karargahı sarıp, gerekirse komutanları buradan çıkarmayacak olması tehdidinin payı büyüktür.

fft99_mf2747779

Ordu’da emir komuta zinciri dışında yapılacak bir hareketin kansız başarıya ulaşamayacağını anlayan Faruk Gürler’in geri adım atması sonrası Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur da emir komuta zincirinde verilecek bir muhtıraya razı olur. Darbeci generaller daha sonrası için pazarlık yapacak, cuntadaki bütün solcu komutanlar ve subayların yargılanmasını, kendilerine dokunulmaması kaydıyla kabul edecektir.

Tarihler 12 Mart’ı gösterdiğinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarihe ”darbeli muhtıra” olarak geçecek 12 Mart Muhtırasını verecek, bunun sonucunda Demirel’in 6 yıllık tek başına iktidarını devirecekti. İçeride komutanların kendi içinde yaptıkları pazarlıklardan bihaber olan cuntanın diğer kanatları (basın, öğrenci grupları, sendikalar) muhtıranın altında Faruk Gürler ve Muhsin Batur ismini gördüğünde sevince boğulacak ve muhtıraya övgü üstüne övgü düzecekti. Çetin Altan’dan İlhan Selçuk’a kadar birçok sol yazarın coşkuyla karşılayacağı muhtıraya, Ertuğrul Kürkçü’nün başkanı olduğu Dev-genç bir bildiri yayınlayarak bağlı olduklarını bildirecekti. Dev-genç’in bildirisi sonrası diğer sendika ve öğrenci grupları da muhtırayı göklere çıkaran bildirilere imza attı.

27 Mayıs sonrası yapılan darbeye methiyeler düzen Çetin Altan muhtıra sonrası Başbakan Süleyman Demirel’in istifasını ”Güme gitti şahmerdan” diye yorumlarken, şöyle diyecekti; ”Aklıma Demirel’in daha işe başlarken savurduğu, orduya karşı iki yüz bin kişiyi silahlandırma kuru sıkısı geliyor. O zaman tanıdıklara: “Sonunda asarlar bu komisyoncuyu” demiştim. Asılmaktan beter şekilde gitti. Bir başbakan gibi değil, bir başbakan gölgesi gibi de değil, ayak sesi duymuş bir kalpazan çırağı gibi gitti.[6]

9 Mart cuntasında Doğan Avcıoğlu’yla birlikte en önemli isimlerden olan İlhan Selçuk da muhtırayı sol devrimci bir hareket olarak yorumlamış; sendikaları, öğrenci gruplarını ve partileri bu muhtıranın yanında yer alarak milli bir görevi icra etmeleri noktasında uyarmıştır; 12 Mart bildirisi devrimci çizgide olumlu bir adımdır. Atatürkçülük ve 27 Mayıs doğrultusunda Türk ordusunun devrimci geleneğine ve yapısına uygun bir tarihi belgedir. fiu andan başlıyarak, orduya karşı husumet yaratmak isteyen bütün tutucu ve gerici yuvalarına karşı Atatürkçü öğretmenlerin, gençliğin, aydınların, halkın ilerici güçlerinin, devrimci sendikaların, derneklerin elbirliği etmesi; ordunun devrimci tutumu yanında yerini alması, bir milli görevdir. Cici demokrasinin cılkı çıkmıştır.[7]

Türk Solu’nun muhtırayla birlikte başlayan coşkusu çok uzun sürmeyecekti. Muhtıranın devrimci sol bir hareket olmadığının farkına varmaları Celil Gürkan ve ordudaki diğer solcu komutan ve subayların emekliye sevk edilmesiyle olacaktı. Ne olup bittiğini anlayamadan ilan edilen sıkı yönetimle birlikte Silahlı Kuvvetler sol öğrenci gruplarının üzerinden adeta biçerdöver gibi geçecekti. Daha önce Ordu’daki subaylar vasıtasıyla rahat hareket eden Gezmiş, Çayan ve arkadaşları bir şekilde yakalanıp öldürüldü. 9 Mart cuntasının içindeki generaller, subaylar, gazeteciler, siyasetçiler Ziverbey köşkünde bizzat Faik Türün tarafından sorgu altına alınacak, bir süre sonra mahkeme karşısına çıkacaktı. Ziverbey Köşkünde sorguya alınanların içinde Tümgeneral Celil Gürkan dahi vardı.

Türk Solu davullarla zurnalarla karşıladığı muhtıranın faturasını çok ağır ödeyecekti. Darbeyle iktidarı ele geçirip, devrim mahkemeleri kurma hayalleri olan 9 Martçılar Ziverbey’deki işkenceli sorgudan sonra mahkemede yargılanacaktı. Yargılama sonunda mahkeme cuntaya sızan Mahir Kaynak’ın akli dengesinin yerinde olmadığı ve çelişkili ifadeler kullandığını söyleyerek Cemal Madanoğlu, Celil Gürkan, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk gibi isimleri darbecilikten akladı. Suçlu, yıllar önce bir darbeyi ihbar ettiği için darbeciler yerine ceza alan Samet Kuşçu gibi bu sefer de Mahir Kaynak olmuştu. Aslında bu bir pazarlığın sonucuydu. Cuntanın ucunun Faruk Gürler ve Muhsin Batur’a uzanmasından çekinen Silahlı Kuvvetler yargılamanın bir an önce beraatle sonuçlanmasını istiyordu. Zaten  sol darbe tehlikesi kaybolmuş ve Ordu solculardan temizlenmişti. Geriye kalan faturayı ödemekse Mahir Kaynak’a kalmıştı…

27-mayis-1

Türk Solu’nun 27 Mayıs ve 12 Mart’a kadar geçen 11 senelik süre zarfındaki parlak darbe kariyeri bundan ibaret. Sık sık iktidarı darbeyle ele geçirme planları kuran bu güruh 12 Mart sonrası Ordu’daki silahlı gücünü kaybettikten sonra tamamen marjinalize olacak, sokaklarda terör estirerek ülkede devrim yapma hayallerinden hiçbir zaman vazgeçmeyecekti. 12 Eylül darbesi sonrası ülkede tüm siyasi gruplar bedel öderken de öncesinde hiçbir suçları yokmuş gibi mazlum edebiyatı yapmaktan geri durmayacaktı. Kendi eşkiyalarından özgürlük savaşçısı kahramanlar çıkartmak onlar için çok basit bir işti. Ellerindeki sanat, edebiyat, sinema dünyasını bunun için kullanırken 12 Mart ve 12 Eylül’ün öncesinde giriştikleri kirli ortaklıklardan bahsetmek yerine sonrasında çektikleri sıkıntıları dile getirmek onlar için en kolay ve kullanışlı olanıydı. Dönüp geçmişlerine baktığımızda karanlıktan başka bir şey bulamayacağımız bir hareketin, bugüne geldiğimizde ”darbelerden en çok biz çektik” duyarı kasması mide bulandırıcı. Anlattıkları darbe hikayeleriyse hep eksik, hep tek taraflı.

Başarısız bir darbe teşebbüsü sonrası ”ne darbe ne faşizm” diyerek orta yolculuğu oynayan Türk Solu için, darbe başarılı olsaydı nasıl tavır alacaklardı diye çok düşünmeye gerek yok. Parlak tarihleri bu cevabı bizlere fazlasıyla veriyor.

 

[1] Çetin Altan/Milliyet/27 Mayıs 1960

[2] Çetin Altan/Milliyet/31 Mayıs 1960

[3] Çetin Altan/Milliyet/14 Haziran 1961

[4] Aziz Nesin / Akşam / 28 Mayıs 1960

[5] Abdi İpekçi/Milliyet/27 Mayıs 1960

[6] Çetin Altan/Akşam/14 Mart 1971

[7] İlhan Selçuk/Cumhuriyet/14 Mart 1971

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder