tekiner

Şehidlik, samimiyetle ve dolu dolu yaşanılmış bir hayat pratiğinin sonucu olarak rabbimizin muttaki kullarına bahşettiği hak edilmiş bir ödüldür. Hayatını tevhid, samimiyet, basiret ve adanmışlık kavramları etrafında kurar şehid. Siz daha hayattayken tanık olursunuz onun ortaya koyduğu kulluk pratiğinin özgünlüğüne. Sloganlar, bedeli ödenmemiş boş laflar, ikiyüzlü tavırlar göremezsiniz onun hayatında.

Tekiner Tayfur da bu anlamı hayatında hep canlı tutarak yaşadı ve sonunda bir kulun rabbi katında ulaşabileceği en büyük makamlardan biri olan şehadeti kazandı.

Yakından tanıdığım Tekiner Tayfur’un en belirgin özelliklerinden biri, belki en başta geleni İslami ilimlere karşı duyduğu büyük sevgiydi. Ama onun bu sevgisi kuru bir bilgi biriktirme merakından kaynaklanmıyordu. O, Müslümanların düştüğü acziyet durumunu görüyor ve bundan kurtuluşun yolunun gerçek anlamda ilim yolundan geçtiğine inanıyordu. İşte bundan dolayı İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ndeki eğitimini yarıda keserek, Arapça ve İslami ilimler tahsil etmek amacıyla Pakistan’ın başkenti İslamabad’da bulunan İslam Üniversitesi’ne varan bir yolculuğa çıkmıştı.

Şehid olduğunda, İslam Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesinde son sınıf öğrencisiydi. İlimle islami çalışmaları bir arada götürüyordu ve bu ikisinin bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğuna inanıyordu. 1988 yılının Ocak ayının 10. günü Rabbinin dilemesiyle yeryüzündeki şahitlik misyonuna son noktayı koyarak şehitlik mertebesine ulaştı. Üniversite yarıyıl tatiline girmişti ve Tekiner, soluğu yine rüyalarını süsleyen Hindi Kuş dağlarında almıştı. Yarıyıl daha okuyup diploma (şehade) alacaktı ama Rabbimiz kendisine şehadeti ikram etmişti.

Arapçasıyla birlikte ingilizcesini de geliştirmişti. İngilizceyi öğrenmekteki temel amacı dünya Müslümanlarının durumunu daha yakından tanımaktı. Bir yandan ilim öğrenirken bir yandan da etrafında olanları doğru anlamak ve anlamlandırmak çabası içerisindeydi.

Şehit olmadan bir müddet önceydi. Soğuk sayılabilecek bir akşamüstü yürüyüşe çıkmıştık İslamabad’da. Her zamanki samimiyetiyle koluma girmişti ve üstad Necip Fazıl’ın ‘Kaldırımlar’ şiirini okumuştu. Peşinden başka şiirler…

Tekiner Tayfur, yorulmak nedir bilmeyen bir gençti. Kıt imkanlarını zorlayarak etrafındaki mazlum müslümanlara yardım etmek için adeta çırpınıyordu. Sadece Afganistan’a gidip zalim işgalci Ruslara karşı cihad etmesinden bahsetmiyorum sadece. Babaları tarafından Çin zulmünden uzak bir şekilde ilim öğrensinler diye Pakistan’ın Lahor kentinde bir medreseye bırakılan Türkistanlı çocuklar için sıklıkla İslamabad’dan (6 saat gidiş) bu kente giderdi. Onlarla yakından ilgilenirdi. Bugün Türkistan’da Tekiner Tayfur’un başlarını okşayarak yetiştirdiği talebeleri var. Bu Allah’ın hiç bir gayreti sonuçsuz bırakmadığının bir göstergesidir.

Şişli (Kağıthane) İmam Hatip Lisesi’nde okurken arkadaşları kendisine Muhammed Taha derdi. Taha’nın not defterinde şunlar yazıyordu: ‘Müslümanların uzun zamandan beri, unutup, hatta ilmihal kitaplarından bile çıkardıkları İslam’ın en mühim farzlarındandır, cihad…’ ‘Bizim cihadımız, iki yönlüdür. Biri düşmana diğeri nefse karşı. Silahımızın en keskin yönü ise, nefsimize dönük olmalıdır. Nefsini yenemeyen, onu terbiye edemeyen, dış düşmana karşı zafer elde edemez.’

Aynı not defterinde şu duaya da rastlıyoruz: ‘Ya Rabbi kanımı, günahlarım için temizleyici kıl…’

Babası Muzaffer Tayfur amca kendisiyle yaptığımız bir röportajda Taha’nın şehadet haberini nasıl aldığını anlatmıştı: “Bir gün oğlum Taha’yı rüyamda üzeri örtülü bir şekilde yatıyor olarak gördüm. Rüyamda üzerini açtım, bir de ne göreyim Taha’nın yüzü güleç bir şekilde vefat etmiş. O günün ertesinde tanımadığım biri yanıma geldi. Ben bu tanımadığım adama ‘Oğlumun şehadet haberini mi getirdiniz?” dedim. İlk önce söylemek istemedi. Ben dedim ki ‘Ne olur söyleyin de, annesini teskin edeyim, değilse sizin söylemenizle teskin olmaz’ ve bana şehid olduğunu söylediler. Ben hanıma söyledim. Gözyaşları içinde kendimizi tutamadık. Ben hanıma dedim ‘Böyle müjdeli haber herkese nasib olmaz. Üzülme, O’nu bize Allah verdi ve yine Allah uğruna şehid oldu.’

İmam Hatipten sınıf arkadaşı Hüseyin Akın şu ifadelerle tanımlıyordu O’nu: “Tekiner Tayfur hem sınıf hem de mahalle arkadaşımdı. Şişli İmam Hatip Lisesi’nde ısınmadan sorumlu başkan Nurullah Erbaş’ın tutuşturduğu sobanın etrafında oluşan sohbet halkasının en heyecanlı ve en ateşli kişisiydi. Biz dünyamızı genişletecek hayallerden bahsederken o dünyanın pabucunu ahirete fırlatacak rüyalar anlatıyordu. İçerisinde mazlum milletlerin olmadığı çok az rüyası vardı. En çok da Filistin, Afganistan, Elitre ve Moro süslerdi rüyalarını. Tabi rüyalarında Türkiye’yi de unutmazdı. Hayallerin kesaletinden rüyaların kesafetine yelken açardı. Memleketini çok seven, ayağı hep bu topraklara bağlı, ama cihanşümul perspektife sahip bir kişilikti. Tekiner Tayfur birlikte turladığımız vakitlerde Osman Sarı, ErdemBeyazıt, Arif Ay ve en çok da Sezai Karakoç ‘tan sık sık şiirler okurdu. Batıya gidip dönmeyen doğunun evlatlarından bahis açar, kendine has üslübuyla Karakoç’un o meşhur şiirini okurdu.

Allah onu yeryüzünde dökülen mustazaf kanlarının şahidi olarak genç yaşta aramızdan aldı. Batıya değil doğuya gidip dönmeyen doğunun evlatlarından oldu.”

 

 

te

Sağdan İkinci Tekiner Tayfur

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder