Tapınılan Nesne Olarak Toplum- İlknur Külekçi

Düşünce May 07, 2015 0 Yorum

İlknur Külekçi

Ankara Üniversitesi DTFC

Sosyoloji Bölümü

tapılan

İnandığımız varlığın Allah olup olmadığı şüphesini benim için geçerli\gerekli  kılan toplumun bizatihi kendi içinde uyguladığı pratiklerdir.

Bu yazının amacı dünyanın tamamı hakkında büyük harflerle genel geçer ilkeler sıralamak olmasa da, toplumun belirleyici ve denetleyici fonksiyonunun  -ilkel kabul edilen  kabileler de dahil olmak üzere – var olan bütün topluluklarda kusursuz işleyişini kabul etmenin yerinde olacağını düşünüyorum. İnsanın toplumsal hayvan olması kabulünün ontolojik tartışmasına girmek ise bu metnin sınırlarını aşacaktır.

Amacım bireylerin kutsadığı toplum ile inandıkları ilahın kutsallığını kabul edişlerinde gözlemlediğim çelişkileri kurcalamaktır.

Bireyler içine doğdukları toplumla yaşamlarının ilk yıllarından itibaren karşı karşıya kalırlar. Öyle ki bu karşılaşmalarının bir ürünü olan örf, adet, gelenekler ölümden sonra dahi bireylerin peşini bırakmaz. Bu sosyal organizasyonda başat belirleyicilerden biri hiç kuşkusuz dindir. Özelde İslam dinini ele almak bir Müslüman olarak Müslüman bir coğrafya da kanaatimce daha isabetli olacaktır. Kutsal Kitabımızda sadece Allah ile olan ilişkilerimiz değil diğer bireylerle ve genel olarak toplumun kendisiyle hangi rabıtalarla nasıl ilişkileneceğimiz hakkında da bize bilgi verilmiştir. Tüm bu sosyal ve bireysel pratikler açığa çıkarken de asla unutmamız gereken şey ise Allah’ın bizi her an gördüğü yaptığımız her şeyden haberdar olduğu vurgusudur. Yaşadığımız topluma Müslüman coğrafya, kendimize Müslüman diyoruz. İşin bireysel boyutuna odaklanırsak acaba hangi kıstaslara göre Müslüman oluyoruz? Allah’ın belirlediği kıstasa göre mi yoksa toplumun belirlediği “makbul insan” rolüne göre mi?  Sadece bir günümüzü dahi düşündüğümüzde, herhangi bir eylemde bulunmadan önce acaba  kaç kere Allah’ın bizi gördüğünü düşünüp yaptığımız eylemden Allah’ın şahitliğini düşünüp mutlu oluyoruz ya da aksini düşünelim kaç kere Allah’ın bizi gördüğünü düşünüp eylemimizden vazgeçiyoruz yahut onun yönünü değiştiriyoruz. İnandığımız İlah’ı düşünebilmek için illa organize bir suç şebekesine dahil olup seri cinayetler ya da soygunlar işlememiz gerekmiyor. Metroda ihtiyarlar kullara ayrılan beyaz  koltukları işgal edip kafamızı androide veya aydınlanmayı umduğumuz kitaplara gömdüğümüzde, toplumsalla olan ilişkilerimizi incitebileceğinden “ayar çektiğimiz” kıyafetlerimizde , not kaygısına hoca korkusuna yenik düşüp İslam’a “ayar vermeye “ çalışanlara okullarımızda hiç Allah bizi görmüyormuşçasına sustuğumuzda , aman sicilime işlemesin kayıt vs. olmasın diye İslami hassasiyet mevzubahis olan bir konuda imza toplanıyorken imza atmaktan kaçındığımızda, maçlarda slogan atmaktan imtina etmezken Hak olanı söylemeye gelince toplumun kıskacına takıldığımızda , mescidi olmayan daha doğrusu oldurulmayan üniversitelerin varlığından haberdar olup da  içimiz acımadığında ve dahi “ortalığı karıştırmayalım” deyip kılımızı kıpırdatmadığımızda,  annelerimize babalarımıza bağırdığımızda, Kitapta “Adaletli olun” dendiği halde kişisel menfaatlerimiz ve toplumsal çıkarlarımız uğruna en yakınımızı bile harcarken sahi Allah görmüyor mu?

Bir birey düşünün ki evde tek başına yaptığı istisnasız tüm eylemleri toplumun içinde de yapsın. Mümkün değil değil mi? Evinde mahreminde olan pek çok şeyi toplumla paylaşamaz. Toplumun belli normları vardır ayıplanmaktan, ayrıştırılmaktan, dışlanmaktan korkar ve çekinir bireyler ve davranışlarına çeki düzen verir. Veririz! Kimse görmüyorsa eğer burnunu karıştırmanın hiçbir tehlikesi yoktur tıpkı kimse görmeden bir malı cebe indirmek gibi. Hakkında konuştuğun daha doğrusu dedikodusunu yaptığın kişi ve onun arkadaşları yoksa kendi arkadaşlarınla zevkle gıybetin doruklarına ulaşabilirsin, eğer asistan görmüyorsa sıranın altına koyduğun kopya kağıtlarına bakabilirsin, ucu sana dokunmuyorsa üstelik sana menfaat sağlayacaksa  bir yolsuzun yolsuzluklarını örtebilir hatta alkış tutabilirsin. Toplum seni ayıplamadığı kimse görmediği sürece rahatsındır “Müslüman.”

Peki her başımız sıkıştığında kapısını çaldığımız, bilimum ihtiyaçlarımızın listesini arzına sunduğumuz, O’nun adı ve Kitab’ı adına edebiyat parçaladığımız Allah’ı bu görünebilir olma serüvenimizde nereye koyuyoruz? Nasıl bir tanrı bilgisine sahibiz ki genellikle  en kolay biçimi ile ihtiyaç anında adı dilimizden dökülüyor. İlkokuldan üniversitenin son sınıfına kadar kopya çekiyoruz hakka giriyoruz ama İlah’ın bizi görüyor olması sorun olmuyor ya da bu kopyalara Allah’tan korkup ses çıkaracağımıza toplumsal olandan korkup sessiz kalıyoruz. Bizim tanrımız Allah mı yoksa toplum ve toplumun yaptırımları mı ?

 

 

Bizzat benim de mevcudiyetimin içinde bulunduğu, şekillendendiği ve naçizane benim onu şekillendirdiğim toplum ve onun sahip olduğu ruh ilahın ne’liğini belirleme cüretini  ne yazık ki göstermiş, bununla birlikte belirlediği ilahı da kendi  felsefesinin etik zeminine oturtmuştur.

İnsanın kendi ürünü olan toplumsal normları Allah’ın ahlaki boyutuna yükseltmektense Allah’ı kendi makyavelist  ahlakımıza indirgememiz; Allah’ın ahlakını toplumsal pratiklerden tümüyle uzaklaştırmıştır.

Ali Şeriati toplumun belirleyici kıskacından kurtulamayan insanı “sosyolojizim” zindanında mahkum kabul eder. Kendi deyişiyle “Birey yoktur, bireyi toplum yaratmaktadır, diyen görüş sosyolojizmdir kuramıdır.” Bu kurama göre insanların kendiliklerinden söz etmek mümkün değildir. Maddi şartların ve toplumsal yapının başat belirleyiciliğinde insan yoğurulur. Seçimleri dahi seçililer üzerinedir ve bu seçme, düşünme ve karar verme aşamalarında kendi kararlarını uygulaması söz konusu değildir aksine  toplumun makbul olan şartlarını tesis edebilir ancak. Elbette maddi şartlar bireylerin başta yapmakta oldukları işler üzerinde belirleyici rol oynar, iklimlerin yapısı tüm hayat şartlarını etkiler; ancak bu şartlar kişinin seçebilme ve karar verme aşamalarına nüfuz eden ve insanı maddi şartların kıskacında tutacak kadar etkili değildirler. Bu toplumsal kıskaç yok değildir; fakat mevzu Allah’ın insana bahşettiği irade ile seçebilme kabiliyetini kullanarak ve bu süreçte Allah’a kul olduğu, her şeyden evvel O’nun rızasını gözetmesi gerektiğini unutmayarak karar vermesi mevzudur.

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder