casino maxi

PLEVNE – GAZİ OSMAN PAŞA

Tarih Ağu 05, 2014 0 Yorum

GaziOsmanPaşa

Burhan Talha ÖNER*

Şanlı tarihimizin kırılma noktalarından bir tanesini, 93 harbi olarak da bilinen 1877-78 Osmanlı Rus savaşı oluşturmaktadır. Savaş Rumi olarak 1293 yılına rastladığından genel itibariyle 93 Harbi olarak anılmıştır. 19. Yüz yılın son çeyreğine gelindiğinde çarlık Rusya, Devleti Âli üzerindeki asırlık emellerini gerçekleştirebilmek için harekete geçti.

Bu minvalde bir politika izleyen Rusya bu sıralarda Balkanlarda çıkan(Sırbistan ve Karadağ prenslikleri isyan etmişlerdi ve Bosna Hersek’teki ayaklanmada devam ediyordu) buhrandan faydalanmaya çalışmış Balkan halklarını Devleti Âli’ye karşı tahrik etme ve kışkırtma vazifesini üzerine almıştı.

Bilhassa Plevne’de büyük kahramanlıklarına şahit olacağımız Osman Paşa’nın gayretleri ile Türk ordusu Rus Genaral’i Çarneyef’in kumanda ettiği Sırp ordusunu Aleksinaç meydan muharebesinde yendi .’’Türk ordusu Belgrad’a girmek üzere iken Rusya’nın, ültimatom vermesi üzerine savaşı göze alamayan Babıali asi Sırp ve Karadağlı tab’alarına 2 aylık bir mütareke bahşetti’’[1].Ancak Rusya’nın Türkiye’nin iç işlerine karışmaya başlaması başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletlerini endişeye sevk etmiş neticede İstanbul’daki Tersane Konferansı toplanmıştır. Konferansta alınan kararlar Babıali tarafından reddolununca dönemin Avrupalı devletleri tarafından bu kararlara göre daha hafif şartlar ihtiva eden Londra Protokolü imzalandı. Protokol balkan topraklarında Hristiyanlar lehine reformlar yapılması halinde Rusya’ya karşı Osmanlı sınırlarını garanti ediyordu. Ancak Londra Protokolü de Babıali tarafından reddedildi. Bunun üzerine Çar şartlarını hafifleterek Karadağ’a Nikşik kazasının bırakılmasını istemiş müspet bir cevap alamamıştı.

 

Padişah 2.Abdulhamid Han savaşın getirebileceği sıkıntıları ve kayıpları öngörüyor olmasına rağmen savaşı engelleyecek nüfuzu devlet kademesinde oluşmuş değildi. Zira tahta çıkalı 6 ay kadar bir süre geçmişti. Mithat Paşa gibi devlet kademesinde nüfuzlu rical İngiltere’nin Türkiye’nin yanında savaşa katılacağı zannıyla hareket ediyordu. Çar’ın bu isteği de Babıali tarafından kabul görmeyince Rusya, Balkanlar’daki Hristiyan toplumların güvenliğini sağlamak üzere 24 Nisan 1877’de Osmanlı’ya savaş ilan ediyordu.“Gerçekte ise, Rusya’nın bu savaşı açmaktaki amacı; Karadeniz’e kayıtsız şartsız egemen olmak, bu denizi bir iç deniz yapmak İstanbul’un savunma hatlarını ( yani Tuna’da ve mümkün olduğu takdirde Balkanlar’da )ortadan kaldırarak Osmanlı Devleti’ni güçsüz ve hareket yeteneğinden yoksun hale getirmek, onu Rus nüfuzu ve koruyuculuğu altına almak ve böylece gelecek bir Avrupa anlaşmazlığında istediği şekilde kolaylıkla İstanbul ve Boğazlar’ı eline geçirmeye en uygun ortamı hazırlamaktı’’[2].

Savaşın ilanından hemen sonra Rus kuvvetleri Maçin’den Tuna’ya geçerek Dobruca’ya girdi. 26-27 Haziran gecesi büyük Rus kuvvetleri Zimniçe’den Ziştovi’ye Tuna’yı geçmeye başladılar. Bu geçiş önemli bir geçişti zira Rusların geçişine izin vermekle harbi yarı yarıya kaybetmiş olduk. “Düşmanın Tuna’yı böyle kolaylıkla geçmesi ve Türklerin buna engel olmayışı bütün dünyayı şaşırttı savaş daha bu geçişle kaybedilmiş sayılabilirdi. Bunun sorumlusu şüphesiz Serdar-ı Ekrem Abdulkerim Nadir Paşa idi. Viyana’da yetişmiş olan bu bilgili kurmay, ihtiyar, şaşkın ve hareketsizdi bu yüzden Abdulhamid’in liyakatsiz başkumandanı harp divanına sevk etmesi bile sonradan bu padişahın aleyhine kullanılan kozlardan biri olmuştur’’[3]. 17 Temmuz’da Abdulkerim Nadir Paşa Serdar-ı Ekremlikten azledilmiş yerine genç bir müşir olan Mehmed Ali Paşa Başkumandanlığa getirilmiştir. Savaşın gidişatını etkileyen mühim vakalardan biride budur.

 

Mehmed Ali Paşa’nın Başkumandanlığa geçmesi ile bazı müşirler arasında kıskançlık ve rekabet kendini hissettirmeye başladı. ‘’Türk ordusunda öyle müşirler bulunuyordu ki Mehmed Ali Paşa’ya başarı kazandırmamak için savaşı kaybetmeyi tercih edebilecek tıynetteydiler ve bütün hareketleri ile bu tıynetlerini ortaya koydular. Epey zaman gizli kalan bazı çok mühim vesikaların Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanması ile bu müşirler arasındaki çirkin ve aşağılık rekabet ve düşmanlıklar ortaya çıkmıştır. Gene bu vesikalar savaşı, Abdulhamid Han’ın Yıldız’dan idare ettiği için kaybettiğini savunan eski ve gülünç tezi de tamamen çürütmüştür’’[4].

 

Rus ordusunun bir diğer başarısı da 19 Temmuz’da Şıpka geçidini işgal etmesi oldu. Böylelikle Türk ordusunun büyük kısmı Tuna ile Balkan dağları arasında, bazı büyük birliklerde Balkanların güneyinde kalıyordu. Bu birlikler ancak Şıpka yolu ile kuzeye geçebilir büyük Türk ordusu ile birleşebilirdi. Yani Şıpka boğazı Ruslardan alınmadıkça savaşın kazanılmasının hiçbir imkanı yoktu. İlerleyen Rus ordusunun önünü kesmek için Gazi Osman Paşa Vidin’den Plevne’ye süratle harekete geçti ve Rus ordusundan önce Plevne’ye varabildi. Plevne 93 Harbi’nin kilit noktasını teşkil eder zira Rus ordusunu durdurmanın tek yolu Plevne idi. Osman Paşa kendisi ile aynı zamanda Plevne’ye yürüyen Rus kumandanı Şilder’den önce davranarak Plevne’yi işgal ve tahkim etmişti. 19 Temmuz’da yetişen Şilder 20 Temmuz’da harekete geçti, şiddetli bir muharebenin ardından 3 bin kayıp vererek geri çekildi. Bu zafer, 1.Plevne zaferi Ruslar’da Türk korkusunu tekrar uyandırmıştır.

 

Zaferi müteakiben Abdulhamid Han İstanbul’da askeri meclisi toplamış ve bu meclis önemli iki karar almıştı. Buna göre Osman Paşa Plevne’yi tutacak ve Süleyman Paşa Hersek’den gelip Balkan ordusunu ele alacaktı ve Şıpka’yı geçerek Plevne’ye ulaşacaktı. Bu sırada Osman Paşa Rus ordusuna karşı büyük bir zafer daha elde etmişti. 23 bin asker ve 58 topluk kuvveti ile Osman Paşa, 54 bin asker ve 184 topluk Rus kuvvetini püskürttü. Ruslar 7 bin ölü bıraktılar, Rus ileri harekatı durdu. Çar, Romanya’dan yardım istemek durumuna düştü. Çar, “imdadımıza gel” “Türkler bizi mahvediyor” “Hristiyanlık davası kaybedilmiştir” diyerek Romen kuvvetlerini yardımına çağırıyordu. Diğer yandan Süleyman Paşa da Plevne’ye yardım ulaştırmak için Şıpka’yı zorladı fakat geçemedi, böylece Plevne’ye yardım etme imkanı ortadan kalkmış oldu. (20 Ağustos) Bunun üzerine Mehmed Ali Paşa kumandasında ki Şark ordusu Plevne’ye yardım etmek üzere harekete geçti. Paşa birkaç meydan savaşı kazansa da çok ağır hareket ederek Rus ordusuna toparlanma imkanı verdi ve nihayetinde (21) Eylül’de Çarköy’de karşılaştığı düşmana mağlup olarak geri çekildi. Böylece Plevne yalnız kalmış oluyordu. Bütün bu olumsuz şartlara rağmen Osman Paşa kumandasındaki Türk ordusu Rusların 3. taarruzlarını da geri püskürtmeyi başarabilmişti. 7 Eylül günü Plevne’deki 30.000 mevcutlu Türk kuvvetine Ruslar 100.000 asker ve 432 top ile hücuma kalktılar. 4 gün süren topçu ateşinden sonra 11 Eylül günü sabahtan akşama kadar devam eden taarruz Rusların bozgunu ile sona erdi. 3 Genaral,350 zabit ve 15 bin nefer kaybettiler. Fakat Plevne için imkanlar tükenmekteydi. Şıpka’dan getirilen general Gurkon’un 25 bin kişilik ordusu tarafından Sofya Plevne yolunun işgali Plevne’deki şanlı orduyu iaşesiz bırakacaktı. Zira 3 Eylül’de Lofça kasabasının işgalinden sonra Plevne’ye sadece Sofya’dan iaşe gelmekteydi. İaşenin sağlanabileceği yolların kapanması ile artık bu muharebeyi devam ettirebilecek kudrette kalmıyordu çünkü yeterli cephane mevcut değildi.

 

Türk ordusundaki müşirlerin birbirini çekememezliği yüzünden iaşenin sağlanacağı yolların düşmandan temizlenmesi de kabil gözükmüyordu. 3. Plevne zaferinden sonra Osman Paşa’ya gazi ünvanı verilmiş buda bazı paşaların kıskançlığına neden olmuştu. Ayrıca Mehmed Ali Paşa Serdar-ı Ekremlikten azlolunmuş yerine müşir Süleyman Paşa tayin edilmişti. Süleyman Paşa’nın Plevne hususundaki yardım emrini diğer paşalar uygulamıyorlar kendilerince genç olan paşayı çekemiyorlardı. Süleyman Paşa’nın da 11 Aralık’ta Maçka Meydan Muharebesin’de yenilmesin ardından Osman Paşa’ya tek bir yol kalıyordu. Düşman ordusunu yararak Plevne’den çıkmak. Osman Paşa bir gece çekilmesi yapmak istediyse de bu pek mümkün olmadı aylardır kahramanca savaşan ordusunu harcamak istemedi, teslim olmayı kabul etti. Zaten yarma harekatında 2.500 askeri şehit olmuş 3.500 askeri ile beraber kendiside yaralanmıştı.

 

Plevne Ruslar için Türk korkusunun yeniden uyandığı yer olmuştur. Türk ordusu Plevne’de adeta bir kahramanlık destanı yazdı. Bu destan 4 ay 23 gün sürdü ve 26 bin Rus askerinin hayatına mal oldu.  Ruslar bunu Plevne’ye gelirken akıllarından dahi geçirmiyorlardı. Yenilsek de psikolojik olarak yendiğimiz bir savaştı diyebiliriz. Fakat Plevne’nin düşmesi İstanbul’a bile mal olabilirdi. Mehmed Niyazi’nin diliyle “ Tuna’da akan su değil kaderimizdi; ya cihangir olacak ya da sıradanlaşacaktık. Plevne artık bizim için ne bir belde ne şehir nede kaledir; vatan sevgisinin onurun yiğitliğin abideleştiği mekandır. Hiçbir yaralı esir galibine öyle yelesi kabarık aslan heybeti ile görünmedi tarihte yenen, yendiğinin gölgesinde hiçbir yerde kaybolmadı”. Evet Plevne yiğitliğin abideleştiği yerdi, can siperane çarpışan Türk evlatlarının bu millete gösterdiği adanmışlık örneğiydi.

 

Plevne’nin düşüşü ile Rus ordusuna mukavemet edecek ciddi bir güç kalmadığından Ruslar İstanbul’a kadar ilerlediler. İstanbul’un işgali ancak İngiliz desteği ile engellenebildi ve çok ağır şartlar ihtiva eden Ayastefanos ve ardından Berlin antlaşması imzalandı. Plevne’nin düşmesi ile sadece askeri bir hareketlilik yaşanmadı. Savaşın zuhuru ve inkişafı ile baş gösteren göç dalgaları da yoğunlaştı. Zira göç edenleri Hrıstiyan mezaliminden koruyacak bir askeri kuvvet yoktu. Mezalime Rusların, Kozaklar’ın yanında yıllardır komşu olan Bulgarlar’da eklendiler. Zira “Rus çarı ve kumandanları resmi nutukta bu savaşa bir din ve haçlı savaşı adını veriyor, bütün Hristiyanları İslam alemi üzerine tahrik ve teşvik ediyordu. Karlova’da bir Bulgar papazının ayin yapılan günde bir demet gül çıkararak cemaatine hitaben bu güller Müslüman çocukların kanları ile sulanmış kilise bahçesindeki bir gülün kırmızı çiçeğidir’’ diyerek cemaatini tahrik etmesi bu vahşetin en elim ve menfur örneklerindendir[5]. [5]Ruslar yapılan katliamların sebebini Ortodoks kilisesinin yüce bir emrinin yerine getirilmesi olarak görüyordu. Bu yüzden savaş sonrasında birçok sivil katledildi, göç yollarında öldürüldü yahut açlıktan ve soğuktan öldüler. O sıkıntıları yaşamış ve katliamlara tanık olmuş biri olan Zağra müftüsü Hüseyin Raci efendi şöyle diyor “aziz’i kavm idik ada zelil kıldı bizi”.

 

93 harbi büyük Müslüman katliamını ve dolayısıyla büyük göçleri de beraberinde getirdi, zira ne Ruslar ne de balkan Hristiyanları Türkleri balkanlarda istemiyordu. Nitekim öylede oldu ve Rumeli’den Türkiye’ye katliamlardan sağ kalanlar büyük göç dalgası oluşturdular. 500 yüz senelik Türk topraklarının terk edilişinin derin teessürünü yüreğinde hisseden Yahya Kemal Beyatlı’nın şu tespiti bir hakikati de ortaya koyuyor ve vatan mefhumunu zihnimizde yeniden şekillendiriyor “Rumeli’ye o zaman ne kadarda yerleşmişiz, YaRabbi! ve bu hakikati bu gün ne kadar da unuttuk. Mesela Rumeli Türklerini ezelden ebede kadar muhacir telakki etmeye alışmış olan İstanbul ve Anadolu millettaşlarımız bu itikadlarında ne kadar yanılıyorlar, Ah bu ne feci delalettir bizim Rumeli’de 500 sene yerleşmiş oturmamızı, işlerine elveren İslavlar ve Avrupalılar kafi bir oturuş gibi telakki ettirdiler ve bu telakkiyi bizim içimize kadar soktular o kadarki bu telakkiyi biz atamıyoruz’’. Evet bu telakki şuan dahi zihnimizde yerini muhafaza etmekte. Bu telakkiyi yıkmak ancak bir şuur ile mümkün olacaktır, oda tarih şuurudur. Balkanlarda biz misafir değildik, balkanların sahibi idik. Misalen Üsküp’ü Sırp şehri olarak addedenler Üsküp fethedildiğinde orada 510 sene oturmuş değildi, orayı 510 sene biz imar ve iskan etmiştik. Belki de Plevne’de destan yazdıran bu vatan mefhumuydu. Canla başla çarpıştılar çünkü Tuna onlarındı Tuna bizimdi.

*İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü 4.Sınıf

                                                                                   

 

[1] Yılmaz Öztuna, “II.Abdulhamid Zamanı ve Şahsiyeti”, İstanbul, Kubbealtı Yayınevi,s.24, 2008.

[2] R. Uçarol, “Siyasi Tarih”, İstanbul, Der Yayınları, s.373, 2010.

[3] Yılmaz Öztuna, a.g.e s. 37-38

[4] A.g.e s. 37-38

[5] Hüseyin Raci Efendi, “Zağra Müftüsünün Hatıraları”, Yay. Haz. M. Ertuğrul Düzdağ. 4.baskı, İstanbul, İz yayıncılık, s.105,193

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder