Osmanlı’dan Bugüne Şehircilik ve Medeniyet Algısına Dair

Tarih Ağu 05, 2014 0 Yorum

Osmanlı’dan Bugüne
Şehircilik ve Medeniyet Algısına Dair

 

Günümüzün en mühim sorunlarından biri olan şehircilik ve şehirleşme meselesini Osmanlı örneği üzerinden inceleyip, günümüz şehircilik ve şehirleşme algısını bir değerlendirmeye tâbi tutmaya çalışacağız.

Çoğu insanın ilgi alanına girmeyen, umursanmayan bir konu olan şehircilik aslında bir toplumun hayatta kalma mücadelesinin ta kendisidir. Şehir olgusu bütünüyle bir medeniyet, kültür ve inanç meselesidir, bu üç unsurun tabiri caizse vücut bulmuş halidir. Toplumun inancı, kültürü ve medeniyetinin ete kemiğe bürünmüş hali de diyebiliriz şehir için. Ya da istenilen kültür ve medeniyetin, mecbur bırakılmak suretiyle, bir elbise olarak giydirilmesidir. Şehir olgusu şüphesiz basit ve etkisiz bir eleman değildir. Bilakis toplumların can, ar ve haya damarıdır. Hiç şüphesiz bu değerlendirmelerimiz inancımızın, kültür ve medeniyetimizin bir yansımasıdır. Batılı insan da kendi şehriyle alakalı olumlu değerlendirmelerde bulunabilir bu da batılı insanın kendi inancı, kültürü ve medeniyet algısının bir sonucudur.

Peki günümüz Türkiye’sinin ahvali nedir? Yüzyıllardır ait olduğumuz inanç, kültür ve medeniyetin vücuda gelmiş hali midir? Tabi ki gökdelenlerin, apartmanların, avmlerin, camilerimizin, çarşı ve pazarlarımızın ait olduğumuz kültür ve medeniyet ile hem şekil hem de fiiliyat açısından uzak yakın alakası kalmamış vaziyettedir. Ne kadar “bizler Osmanlı torunuyuz, ecdadın yolundan, kültür ve medeniyetinden ilerliyoruz” dense de bu ifadeler slogan olmaktan öteye geçememektedir. TOKİ ve özel girişimlerle her gün mahalle olgusuna vurulan darbe apaçık önümüzde dururken kimse bize “ecdad, kültür, medeniyet” sözleri söylemesin. Bunu ifade edenler maalesef yıllardır yolundan gittiklerini ifade ettikleri kültür ve medeniyete en büyük ihaneti kendi elleriyle gerçekleştirdiler ve gerçekleştirmeye tüm hızlarıyla devam ediyorlar. Maalesef ülkemizde şehircilik anlayışı ile medeniyetimize vurulan bu darbe bizzat bu medeniyetin mensupları olduğunu dile getiren kişilerce gerçekleştirilmiştir.

Ülkemizin ve de özellikle İstanbul’un içinde bulunduğu vaziyet her geçen gün daha da kötüye gitmekte, “rant” uğruna bir “medeniyetsizlik” medeniyet olarak hayat bulmaktadır. Unutulmamalıdır ki rant ile kimilerine sağlanan “gökleri delen” haklar başkalarının hakkının gaspından başka bir şey değildir. Ve ölüm gelip çattığında kimilerine tanınan bu haklar rantçıların karşısına kul hakkı olarak dikilecektir.

Şehircilik ve şehirleşme tamamen bir medeniyet algısının yansımasıdır. Maalesef şuan içinde bulunduğumuz hâl bir medeniyetsizlik yansımasıdır ve bu durum her geçen gün yeni nesillerin yok olmasına en büyük etkenlerden biridir. Onlarca katlı apartmanların dairelerine sıkıştırılan ve mahalle kültüründen koparılan hayatlar her geçen gün insani değerlerini yitirmektedir. İnsanlar sevgilerini, merhametlerini, muhabbet ve şefkatlerini yitirmekte, “komşusu tokken aç yatan bizden değildir” diyen bir peygamberin ümmeti, komşuluk olgusunu özünden kaybetmektedir. Sabah evinden işi veya okulu için çıkan fert günün sonunda tabiri caizse hapishanesinin yolunu tutar ve asansörde yahut merdivende şans eseri bir komşusuyla karşılaşırsa bu onun en büyük komşuluk ilişkisi olur. Sosyal ilişkilerin son derece yüksek ve mükemmel olduğu bir düzen! Dediğimiz gibi adeta hapishane yahut bir otel olarak yaşanılır evlerde. Tatil günleri ise “AVM”lerin yolu tutulur ve bir aile “TÜKETİM” ile bir dostluk ve muhabbet kurar. Bu insan kendisi dahil her şeyi tüketir. Sevgisini, merhametini, aşkını, inancını, güvenini, saygısını, hayasını ve ahlakını.

 

Günümüzün şehircilik anlayışı ile apaçık bir kültür, medeniyet ve nesillerin yok oluşuyla karşı karşıyayız. İçinde bulunduğumuz bu durumun en önemli sebebi şehircilik ve şehirleşme mantığının yanlışlığıdır. Öyle ki şuan toplumun çoğu için hayatın merkezi “AVM”ler olmuştur. Yapılan yeni yerleşim yerlerinin en önemli özelliği büyük bir “AVM” merkezli kurulmuş olmalarıdır. Fakat hiç şüphesiz bu değildir bizim medeniyet algımız. “Kayaşehir” “Başakşehir” “Sultanahmet” “Süleymaniye” “Fatih” ve “İstanbul” şuanki halleriyle yansıtmıyorlar bizim medeniyet algımızı.

İstanbul kimilerince dünyanın en harika, en mükemmel şehri olabilir. Fakat ait olduğumuz medeniyet gereği yılların sonunda İstanbul bizim için bir “UCUBE” haline gelmiştir yükselen kuleleriyle. Bir silüetimiz vardı ona da kule diktiler tabiri caizse. Maalesef ecdadın kültür ve medeniyetine ait olduğunu ifade edenler tarafından gerçekleştirildi tüm bunlar. Toplumda her an geriye giden ahlak ve maneviyat, kesin ve nettir ki, şehircilik ve şehirleşme algısı da değişmeden özüne dönemeyecektir. Bu algı tüm unsurlarıyla değişmeden kurtuluş mümkün değildir.

Şimdi ideal olan ve hayaliyle yaşanılan kültür ve medeniyetin bir parçası olan Osmanlı şehrinden bahsedelim. Osmanlı şehrinin ideal olmasının ve büyük bir kültür ve medeniyetin yansıması olmasının en önemli sebebi imar ve şehirleşme hususunun işin ehline bırakılmasıdır. Tabii ki yönetici sınıfın bu basirete sahip olması bir inanç, kültür ve medeniyetin yansımasıdır. İnşallah önümüzdeki sayılarda Osmanlı padişahlarının mimari ve sanattaki rollerini işlediğimizde bu fiiliyatın zeminini daha da iyi kavramış olacağız. Kısaca söylemek gerekirse Osmanlı padişahları edebiyat, sanat, mimari, askeri alanların her birinde bilgi sahibi eğitimli kişilerdi. Bu durum dünyaya karşı, günümüz yöneticilerinin dünyaya bakışına göre, farklı bir bakış açısı ortaya çıkartmaktaydı. Osmanlı’da bu meselenin ehilleri tarafından gerçekleştirilmesini merhum Turgut Cansever şöyle ifade etmiştir; “Bu şartlar altında tasarlanacak evlerin oluşmasına imkan verecek teknolojiyi mahalli şartlara göre kim tayin etsin? Bugün Türkiye’de olduğu gibi daha kümes çizmesini bilmeyen diploma sahipleri mi? Hatta hayatında hiçbir yapı yapmamış bakanlığın bir memurunun yazdığı standartlar mı? Evet, Osmanlı diyor ki, mimar taifelerinin en iyisi bunu yapsın.[1]” İşte merhumun ifadeleriyle kısaca günümüz ile ideal geçmişin temel farklarından biri ortaya çıkmış oluyor. Tabi ki Osmanlı işin ehli tek başına düzeni kurmuyor. Tüm unsurlarla birlikte ortak bir değerlendirme sonucu ideal olan ortaya çıkıyor. Hassa mimarlar ocağının başı standartlar düzenini tesis ediyor; temel ilkelerini. Bu temel ilkeleri tesis ederken bunu felsefi, dini açıdan şeyhülislam ve kadrosuyla tartışılması sonucunda bütün bir metafiziğin, bütün bir kainat görüşüne ait İslam düşünce tarihinin en büyük şahsiyetlerinin meseleleri nasıl gördükleri müzakere edilerek ananeden gelen biçim bilgisinin, ona teşkil eden geometri bilgisinin esasları oluşturuluyor.[2]

İşte bu muazzam düzen bir medeniyetin temelini oluşturuyor. Şehirler, mahalleler, evler sadece cansız yapılar olarak düşünülerek, batı zihni/günümüz zihni gibi, çıkarcı amaçla yapılmıyor. Birinci ve en temel nokta olarak şehir “cami” merkezli olarak yapılmak suretiyle hayat dolu bir hal alıyor. Cami, etrafındaki han, hamam, mektep, darüşşifa, imaret gibi yapılarla yekûn olarak bir “külliye”  halinde hayatın merkezi oluyor. Günümüzde ise ne kadar acı ki hayatın merkezi “AVM”ler olmuş durumda. Merkezdeki bu külliye etrafında mahalle şekliyle evler yer alıyordu. Mahalleler günümüzdeki gibi diz bir yol, sağında ve solunda birbirine bitişik evler şeklinde oluşmuyordu. Yollar ne yöne kıvrılıp gidiyorsa evler o yol üzerinde kurulmaktaydı fakat günümüzle en önemli ayrım insanların birbirlerine ve mahremiyetlerine olan saygılarında görünüyordu. Öyle ki yeni bir ev yapacak kişi başkasının manzarasını kapatacak bir şekilde evini yapmazdı. Yine mahremiyete müdahele olacak şekilde başkasının evinin içerisine, bahçesine bakacak şekilde evlere pencere açılmazdı. Genel olarak evler 1-2-3 katlı ve bahçeli oluyordu. Evin bahçesi sokaktan yüksek duvarlarla ayrılır ve mahremiyet bu şekilde korunmuş olurdu. Özellikle kadınların hayatının çoğu ev içerisinde geçtiği için bu mahremiyete daha da önem verilmiştir. Duvar ile dış dünyayla bağlantısı tabiri caizse koparılan ev, yine mimari bir muhteşemlikle “cumba”lar ile dış dünyaya bağlantı kurmuş oluyordu.

Osmanlı şehrinin en önemli unsurlarından biri olan Osmanlı evi tam bir kültür, inanç ve medeniyetin yansımasını sunuyordu. Osmanlı insanının “İsraf haram”dır inancının bir karşılığı olarak evler yapı malzemesi ve teknolojisi, iç ve dış görüntüsüyle asudelik, sadelik ve çekingenlik ihtiva ediyordu. Öyle evler 3 kattan fazla olmayıp uzun ömürlü bir ağaç olan “meşe” ile yapılmaktaydı. Bu durum doğal olarak maliyeti ve doğa tahribatını azaltmaktaydı. Ve bu evlerin yapımında kullanılan teknoloji de yapı malzemesinin tekrar kullanılabildiği ve nadir bulunan teknolojilerden biriydi. Bu da sürdürülebilirlik, malzemenin tekrar tekrar kullanılmasıyla israfın önüne geçen, dolayısıyla tabiat tahribatına da adam akıllı engel olan bir teknoloji olarak karşımıza çıkıyor.[3]

Osmanlı evinin mimarisi, saraylar ve konaklar hariç, son derece sadedir. Evlerin içi günümüz gibi bir sürü mobilya ve eşyalarla dolu değildi. Oturma ihtiyacı sedirlerle karşılanır, dolaplar ise duvara gömülü şekilde idi. Kısacası Osmanlı evi içi ve dışı ile gösterişten, masraftan uzak ve tüm işlevselliği ile var olmuştur. Yani bugün yaşadığımız evlerden tamamen zıt bir konumdaydı. Osmanlı evi insanın dünyanın ortasında dört istikameti fark edecek bir ortamda yaşamasına imkan tanır. Bir taraftan bahçeyi görürken diğer taraftan sokaktan gelen geçenlere selam verme imkanına sahiptir. Böyle yaşayarak “dünyanın her tarafına bakmaya” davet edilen insan olur, ayette geçtiği gibi.[4] Muhammed İkbal “Birisi yalnız kendine bakmayı emrederken, öbürünün bakmayı emrettiği yer, dış dünya. İslâmın bakış açısının zenginliğini tasavvur edin.” diyor. Bütün varlığa bakmaya davet edilen insan tipi, işte bir medeniyet algısı böyle vücuda geliyor, böyle hayat buluyor.

Tekrardan şehrin merkezine yani “külliye”lere dönersek, külliyeler kent refahının çekirdeğini oluşturmuşlardır.[5] Sultanlar, devletin ileri gelenleri ve zenginleri tarafından hayrat olarak kurulmuşlardır. Vakıflar çok sayıda insana iş, yatak ya da bazen yiyecek sağlıyordu. 18. Yüzyılın ikinci yarısında, sadece İstanbul’da 30.000 kişiye halk mutfağından günde 2 öğün yemek veriliyordu. Öğrencilerde bunların arasındaydı ve onlara cep harçlığı bile veriliyordu.[6]

Görülüğü üzere “külliye”ler halkın tüm ihtiyaçlarını karşılayacak bir bütünlük arz eden merkez konumundaydı. İbadetinden ticaretine, alışverişine, eğitimine ve daha birçok ihtiyacına külliyeler ile erişiyordu. Böylece insanlar ihtiyaçlarını belirli bir merkezden karşılamak suretiyle zaman kaybı ve israfının önüne geçmiş oluyorlardı. Bir başka önemli nokta ise Osmanlı insanının yaşam alanlarını sevmesi idi. O insan yaşam alanına günümüz insanı gibi sadece çıkarcı ve ihtiyaç giderici bir şekilde yaklaşmıyordu. Tabiri caizse şehrine, mahallesine, sokağına, meydanına gözü gibi bakıyor ve temiz tutuyordu. İşte bu yaklaşım Osmanlı şehrine huzuru ve ferahı katan en önemli unsurlardan biriydi.

Tabii ki anlatırken bile özlemin arttığı bu medeniyet farklı farklı tüm insan unsurlarının etkisiyle var olmuştur. Eşsiz Osmanlı eğitiminin ve İslam inancına olan bağlılığın bir eseriydi tüm bu yapılanlar. Bizce Osmanlı şehir algısının bir özetini geçtiğimiz şu satırlar bile günümüzün tahlilini yapabilmek için son derece yeterlidir. Yazımızı merhumun ifadeleriyle sonlandıralım. İçinde bulunduğumuz vaziyeti ve kurtuluş yolunu tam 15 sene evvel 1999 yılında merhum Turgut Cansever şöyle ifade etmiştir; “Türkiye önümüzdeki 30-40 senede 55 milyon insanına şehirlerde yeniden ev yapmak mecburiyetindeyse bu standartlar düzenini tesis etmek ve en yüksek vasıfta mimari tekniklere sahip evleri üretecek bir genç mimarlar nesli yetiştirmekle mükelleftir. Bu genç mimarlar nesli o zaman geniş bir sahtekarlık alanı olan dekorasyon, iç mimari safsatalarını da tasfiye ederek bir evi Osmanlı evinde olduğu gibi, bahçesi, mimarisi, sokak ilişkisi, cumbası, yerli dolapları, tavanı, döşeme kaplamasıyla beraber üretecek, belki bunun arasına birkaç araç daha ekleyecek. Ama bu büyük sadeliğin güzelliğini tekrar gündeme getirecek mimarinin standartlar düzenini kurmakla mükelleftir. Türkiye üniversiteleriyle, araştırma merkezleriyle, müteşebbisleriyle, üreticileriyle dosdoğru teknolojisini tasfiye ederek, politikacıları yanlışlıklara iten iptidai teknokrasisini tasfiye ederek, yeni teknolojileri yeni mahalleleri inşa etmek, yeni şehirler kurmak için nasıl vücuda getireceğini çözümlerse ve bu yeni şehrin yeni mahallelerini inşa ederek, önümüzdeki 30 senede şehirlerde 55-60 milyon insanını, köylerde de 15 milyon insanının ev sahibi yapacak şekilde halkın üretme gücünün önündeki bütün engelleri kaldırmazsa, toplum olarak yok olacaktır.[7]”

 Mehmet Semih ÖZDEMİR

[1] Turgut Cansever, “Osmanlı Evi”, Osmanlı, c.10, Ankara 1999, s.443.

[2] Age, s.448.

[3] Age, s. 446.

[4] Age, s. 448.

[5] Doğan Kuban, “Türk-İslam Kenti Kavramı”, İstanbul Bir Kent Tarihi, İstanbul 2012, s. 243.

[6] Age, s.244.

[7] Turgut Cansever, “Osmanlı Evi”, Osmanlı, c.10, Ankara 1999, s.449.

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder