Mustafa Kaplan ile Tutsaklık Günleri ve Tahşiye Dosyası Üzerine Röportaj

Siyaset Mar 04, 2015 0 Yorum

Röpörtaj: Uğur Demirel – Ali Tarık Parlakışık

kaplan-konustu-gec-bile-kalindi-h1418591194

Sayın Kaplan, çok temel bir sual ile sohbetimize başlamak istiyoruz; Sizin, Risale-i Nur’a metodolojik olarak yaklaşımınız nasıl?

İslam Dini’nin dört ana şubesi vardır: “Akaid, fıkıh, hakikat, kıraat.” Din ilimleri bu dört ana temel üzerine şekillenmiştir. Bediüzzaman Hazretleri’nin “Risâle-i Nûr” külliyatı bu dört ana temelden ikisinin sahasında mütalaa edilmektedir. Ahir zamanda “akâid” ile “hakîkat” dediğimiz “tasavvuf” sahası korkunç bir bozulmaya maruz kalmıştır. Dünyada kontrolü ele geçiren zındıka komitesi, bütün insanlığın ve bilhassa Müslümanların inancını bozmuş, tasavvufun ise içini boşaltmıştır. Dinin koruyucusu olduğunu Kur’ân’da beyan buyuran Cenâb-ı Hak, bozulan bu iki sahayı, her yüz senede bir gönderdiği müceddidlerin geçen asırdaki sonuncusu olan Bediüzzaman Hazretleri’nin eliyle tecdid ettirmiştir. Esasta “îmân” dersleri olan Risâle-i Nûr, okuyucusunun inancını sağlamlaştırırken, aynı zamanda da tarikatların vereceği dersin son noktasını o iman dersinin içinde eritilmiş halde vermektedir. Yani dinin iki temel şubesi olan “akâid” ve “hakîkat” ilimleri mezc edilerek sunulmaktadır. Dolayısıyla, Risâle-i Nûr, İslâm Dini’nin bu iki branşında söz sahibi olan bir ilim külliyatıdır.

Peki, Nur cemaatleri içerisinde size biçilen ve sizin kendinize biçtiğiniz rol nedir?

Ben ve benim gibi Risâle-i Nûr’a bu perspektifle yaklaşanlar, nedense camianın statükoya bağlı geniş yelpazesinde gereği gibi kabul görmedi. İlmi değerlendirmeler yerine subjektif kanaatler ön plana çıkarıldı. Paralel yapı, aleyhimizde yürüttüğü tezviratla kitleyi tesir altına aldı. Bendeniz, özlenen İslâm birliğini gerçekleştirecek hareketlerin, ancak Risâle-i Nûr’un bu çerçeve de değerlendirilmesiyle kolaylaşabileceğine inanıyorum.

Risale-i Nur’a olan ‘dinamik’ bakışınız kimleri rahatsız ediyor?

Gerek kendisini camiaya nisbet eden grupların dinin temel kaynaklarındaki bilgi noksanlığı; gerek Üstad’ın vefatından sonra birer grubun önüne geçen insanların, bulunduğu yeri kaybetme endişesi; gerekse Risâle-i Nûr hareketini İslâm’ın ana esaslarından koparmaya çalışan zındıka komitesinin içimizdeki maşalarının yalan ve iftira dolu çalışmaları bu meyanda sayılabilir. Lakin asıl rahatsız olan mihrak, içi boşaltılmış bir “Ilımlı İslâm” ve Kur’ân’dan koparılmış bir “Risâle-i Nûr” hareketi yerleştirerek bu ülkede ipleri elinde tutmak isteyen dış güçlerdir. 40 yıllık bir çalışmanın neticesinde devlete çöreklendirilen paralel kumpas mensupları ve çeşitli araçlarla bu yapıya sempatizan edilen dini grupların, dinin özünden uzak davranışlara sessiz kalmaktan öte yardımcı olmasıyla elde ettikleri konumu kaybetme telaşına düşen “üst akıl”, bu beynelmilel komplonun ayaklarını ilmen kıran Tahşiye Yayınları’na herhalde rahmet okumayacaktı.

Fethullah Gülen’in bir sohbeti vesilesiyle başlayan, malum sürecinizde size özel olarak kurulduğu anlaşılan “kumpas”ı özetler misiniz?

Bir önceki sorunuza verdiğim cevaba bakınca, kurulan kumpasın ana sebebi rahat anlaşılmaktadır. Fikre fikirle cevap veremeyenler, ellerindeki devlet ve medya gücünü kullanarak bizi sindirme yolunu seçtiler. Bizlerin evlerini teröristler gibi basarak emniyete götürdüler; hiçbir ciddi soru sorulmaksızın tuttular; daha ifadelerimizi bile almadan gazete ve televizyonlara kirli bilgi servis ederek yalan ve iftiralarla karaladılar; hukuki hiç bir gerekçe bulunmadığı halde, bir arkadaşımızın misafirhanesine bomba koyup inançlarını dahi satarak tutukladılar; 16 ay sorgusuz sualsiz cezaevinde tuttular. Fakat kullandıkları hukuksuz yöntemler bugün ellerinde patladı.

Hükümete karşı paralel yapının darbe girişiminden önce bu mesele bilinmiyor muydu? Daha önce birlikte gözükenlerin çatışma noktaları ne kadar mühimdir bu meselede?

İdareciler, Paralel Yapı tarafından aldatıldıklarını alenen beyan ettikleri için başka söze gerek kalmıyor. Gelinen noktada elbette tarafların kendi menfaatleri de gözden uzak tutulmuyor; fakat bizim devlet eliyle mağdur edilmemiz o kadar güneş gibi meydanda ki, bu operasyon sürecinde “hukuki endişe” daha baskın gözüküyor.

Size atılan iftiranın arkasında, nasıl bir intikam duygusu vardır? Çalışmalarınızın engellenmesinin kimin işine geleceğini düşünüyorsunuz?

En büyük kârı ABD elde etmiş olmalı ki o günkü başkanın bize yapılan operasyondan dolayı TC Cumhurbaşkanı’na teşekkür ettiği basına haber olarak düştü. Fikren mağlup olan yukarıda saydığım unsurlar da sevinçle ellerini ovuşturdular. Ne çare ki güneş balçıkla sıvanamadı.

Hakkınızda “el-Kaide bağlantısı” dillendirildiğinde size karşı olan nazarlar ve sizin karşı nazarlarınız ne yöndeydi?

Ben o malum ve mahud operasyon olmadan önce de “Kurân, Sünnet, İcma-ı Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ” esasından ayrılmayan bir Risâle-i Nûr talebesi olma iddiası taşıyordum, şimdi de aynı iddiadayım. Yalan ve iftiranın ömrünün uzun olamayacağını ise tecrübeyle biliyordum. O iftiranın sahipleri şimdi hukuk önünde hesap verecekler. O iftiraya inanan safderunların ise bize karşı mahcubiyetten başka yapacakları bir şey yoktur.

Bugün hususi düzlemde Nur cemaatlerine, umumi düzlemde Müslümanlara nazarınız nasıl?

Ehl-i Hakk’ın üzerinde ittifak ettiği “Kur’ân, Sünnet, İcma-ı Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ” inancını taşıyan bütün Müslümanlar kardeşimizdir. Bu değerlere bağlı olmayanlarla ise inançta ortak bir noktamızın bulunması mümkün değildir. Meşrebini ve mesleğini ikinci, üçüncü derecede tutarak “Müslüman” kimliğini öne çıkaranlarla hiç bir problemimiz olamaz. Kardeşlik hukuku aramızda geçerlidir.

Müslümanların başlarına gelen sıkıntılara karşı koymada ne tür eksikliklerimiz var?

Şekil A’da görüldüğü gibi, bu meselede iyi bir imtihan verdiğimiz söylenemez. Sadece bizim sıkıntımızla sınırlı değil, bütün İslâm coğrafyasındaki sıkıntılar karşısında gereği gibi duyarlı olduğumuzu ifadede zorlanıyoruz. Eskiye göre mesafe aldığımız doğru, ama henüz bütün ümmetin yekvücut bir görüntü veremediği de gerçek.

Şunu soralım o zaman: Herhangi bir sıkıntı karşısında, Müslümanlar olarak Vahdet umdemizi ahenkleştiremememizin sıkıntılarını nasıl etkisiz hale getirebiliriz?

Kur’ân’a dönerek. Hepimiz, gerek ferden ve gerekse cemaatler olarak, kendisini İslam Camiası’nda kabul eden herkesin, “İnneme’l-mü’minûne ihvetün” âyetini gündeminin birinci maddesi yapması ile bu mümkün olabilir. Bize bizden başkasının dost olamayacağını artık anlamak zorundayız. İttihâd-ı İslâm olmadıkça, bir tarağın dişleri gibi omuz omuza vermedikçe hiçbir problemimizi çözemeyiz. Bütün şoven duygulardan uzak, ümmet şuuru içinde hareket etmeyi öğrenmek zorundayız. Yemen’de ayağına diken batan mümin kardeşimizin acısını yüreğimizde hissedene kadar durmak yok. Her türlü paralel çelmeyi hem beynimizden hem kalbimizden hem de cemiyetimizden koparıp atmaya mecburuz.

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder