casino maxi

Meydanlar Sessiz Kalmasın

Gündem Nis 28, 2016 0 Yorum

                                                                                                           Vahap YAMAN

Yıl 1970 yaşım 17 Bayezıt meydanındayım.

İstanbul Bayezıt meydanına ilk inişim. 29 Mayıs 1970 İstanbul’un fethinin 517 yıl kutlamaları için önemli sayıdaki arkadaş grubu ile Konya’dan İstanbul’a geldim. Gençliğimin coşkusunu iki şey arttırıyordu. Birincisi hep kitaplarda ve hatıralarda ismini çok sık duyduğum İstanbul Bayezıt meydanını görecektim. İkincisi ise yetişme tarzımın bir parçası olan Osmanlı devletinin Bizansın elinden alarak İslamlaştırdığı İstanbul’un fethinin coşkusunu Bayezıt meydanında yaşamak.

Meydan hınca hınç dolu, mehter takımının çaldığı Osmanlı askerlerini savaşa teşvik eden marşlarla adete inliyordu. Beni eğiten ve terbiye eden ailemin ve o günlerde içerisinde bulunduğum Mücadele Birliğinin biçimlendirdiği kimlik ve kişiliğimle ben de adeta fethi, büyük bir coşku ile adeta yeniden Bayezıt meydanında yaşıyordum. Bayezıt’taki müthiş topluluk hep bir ağızdan mehterin çaldığı marşlara iştirak ediyor, sanki fethe çıkan ordunun heyacanını yaşıyordu. Mehter marşlarını hep dinliyordum, hep söylüyordum. Ancak marşların güçlü etkisini Bayezıt  meydanında yaşıyordum. Onbinlerin hep birlikte Bayezıt meydanından söylediği mehter marşları İstanbul semalarını aşmış, yeniden Avrupa’da duyulur olmuştu sanki.

Gençlik yıllarımda kitap sayfalarında, Bayezıt meydanı ile ilgili pek çok bilgi, anekdot, eylem, hatıra ne derseniz onları okudum. Sevinçli ve kederli  epeyce olayla ilgili bilgi sahibi idim. Bunlardan en çok üzüldüğüm bilgi ise İstiklal marşı yazarımız Mehmet Akif Ersoy’un devletin kendisine koymuş olduğu olumsuz tavır sonucu cenazesine yalnız ve sahipsiz bir insanın cenazesi gibi muamele edilmesi ve hiçbir devlet erkanının cenazeye katılmaması, sadece küçük bir azınlık olarak birkaç üniversite öğrencisinin elleri üzerinde Bayezıt camiine getirilişi…

beyazıt

Yıl 1973 yaşım, 20 Bayezıt meydanındayım.                            

Daha sonraki yıllarda üniversite eğitimim için İstanbul’a geldim. 1973-1977 yılları  Öğrencilik yıllarım, sokak olaylarının, okullarda boykotların çok yoğun olarak yaşandığı, üniversite ve fakülte işgallerinin sıkça görüldüğü, sokak eylemlerinin, cinayetlerin, kavgaların olduğu yıllardı. Bayezıt meydanı sokak olaylarının, protestoların cereyan ettiği bir yer, aynı zamanda okulumun bulunduğu bir merkezdi. Bir üniversite öğrencisi olarak, kendim de Bayezıt meydanından ilgisiz kalmamıştım.

Bayezıt meydanında, üniversite ana binası kapısının önünde, içerisinde, olaylara, protestolara, cenaze namazlarına ve benzer pek çok benzer olaya bizatihi katılarak, yaşayarak, içerisinde bulunarak şahitliğim var.

Özellikle İstanbul üniversitesinin fakültelerinin o günün terminolojisi ile solcuların elinden alınıp sağcıların eline geçmesi Bayezıt meydanını her gün hareketli, canlı, protestosu bol, kavgası çok bir meydan haline getirmişti.

İstanbul üniversitesindeki sol hakimiyetin kırılması mücadelesinin verildiği yıllarda, silahlı sokak hareketlerinin, cinayetlerin, kavgaların, insan kaçırılıp işkence edilmenin çok ileri boyutta olduğu dönemlerdi. Adeta fakültelerde dersler yapılmaz, okullar uzun süreli kapanır hale gelmiş, öğrenciler kimi zaman memeleketlerine dönmüş, kimi öğrenci okularını bırakmış, kimi işe girmiş, kimileri de sokak eylemlerinin içerisinde kendisini bulmuştu.

Bazıları komünistler Moskava’ya, diye bağırıp kendilerine yakın olan öğrencileri markaja alırken, bazıları da kahrolsun faşistler diyerek kendilerince devrim yapacaklarını söyleyip solcu öğrencilerle bütünleşme amaçlıyorlardı.

Ancak bu çatışmalar zamanla silahlı kavgaya dönüşmüş, Bayezıt meydanı da olayların merkezi haline gelmişti. Silahlı mücadele de hayatını kaybeden sağcı öğrencilerin cenaze namazları Bayezıt camiinin de bulunduğu meydanda kılınıyor, sol görüşlü öğrencilerin cenazeleri ise tabut içerisinde meydana getirilip yapılan eylemin figürü haline getiriliyordu.

O yıllarda toplumda hızla yerli ve milli talepler yükselmeye başlamıştı. Daha iyi yaşam, daha fazla gelir, insanca yaşama istekleri, ülkenin bölünmemesi, vatanın parçalanmaması, ezanın susmaması, yabancı üslerin kapatılması ve yabancı güçlerin ülkeyi terk etmesi, İslam’ın toplumda daha etkin ve belirleyici olma talepleri, Türkiye’nin yerli ve milli değerlerle dönüştürülmesi fikirleri hızla kendisine taraftar buluyordu.

Toplumda biriken ve gelişen bu talepler, egemen güçler tarafından çeşitli operasyonlar vasıtası ile manüple edilerek, kendi varlıklarının zarar görmesini istemiyorlardı.

Bu amaçla sokakta hızla yükseltilen komünist teröre karşı güya komünizme geçit vermemek maksadıyla ülkücü gençler devreye sokuluyor, onlara vatan elden gidiyor, komünistler ülkeyi ele geçiriyorlar, haydi ne duruyorsunuz kışkırtmaları ile sokağa dökülmeleri sağlanıyor, silahlı sokak eylemlerine ülkücüler de bulaştırılıyordu.

Bu yıllarda Bayezıt meydanındaki gösterileri yakınen takip ettim. İstanbul ünversitesi talebesiydim. Kimini sevinçle, kimini de hüzün ve kahırla takip ettim. Bir tarafta kurtuluş ve zafer günlerinin anıldığı coşkulu, sevinçli gösteriler, diğer yanda öldürülenlerin cenaze törenlerindeki hüznün ve mücadele coşkusunun insanı hesap sormaya yönlendirdiği gösteriler.

Meydanda yapılan gösterinin amacına uygun sloganlar, yaşasın veya kahrolsun bağrışmaları, Bayezıt camiinden okunan ezanın meydandaki oluşturduğu sessizlik, müzik gruplarının coşkulu marşları, ezgileri, bayrak yakma sırasındaki göğü yırtarcasına coşkulu haykırışlar, polisin coplu müdahaleleri, gözatına almalar, yakalananların yaka paça polis arabalarına zorla itilerek sokulmaları, Bayezıt camiinin ve üniversitenin kapı önü ve duvarındaki yaşasın veya kahrolsun pankartları, polisin acımasız müdahalesi sonrası çil yavrusu misali dağılmalar anındaki panik, Bayezıt meydanının adeta olmazsa olmazları arasındaydı.

Yıl 1980, yaşım 27 Bayezıt meydanındayım.

12 Eylül askeri darbesi sonrası her yerde olduğu gibi Bayezıt meydanı da askerlerin, zırhlı araçları ile gövde gösterisinde bulunduğu, nöbet tuttuğu, kimlik sorgulaması ve gözaltı yaptığı sadece asker postallarının seslerinin duyulduğu, insanların korkarak geçtiği bir meydan olmuştu. Meydanın her tarafı ellerinde tüfekleri, meydanın yıllarca sergilediği canlılığı yok ederek, Bayezıt meydanından ve meydanın eski sahiplerinden intikam alırcasına bekleyen askerlerin sert ve acımasızca açıkta sorgulama yapılan bir sessiz bir mekana dönüşmüştü.

80 li yılların başlarında darbecilerin uygulamaya koyduğu baş örtüsü yasağı, ülkedeki tüm meydanlarını yeniden hareketlendiriyordu. Darbeden iki yıl sonra Bayezıt meydanı, yeniden baş örtüsü yasaklarını protesto etmek ve yasağın kaldırıması için eylemler yapılan bir meydana dönüşmüş adeta 70 li yıllardaki canlılığına kavuşmuştu. Ancak askeri darbeden güç alan güvenlik kuvvetleri daha sert, daha acımasız, daha katı davranıyordu. Göz altılar, tutuklamalar daha da sıklaşıyordu. Üstelik darbe hukuku gereği göz altına alınanların nereye götürüldüğü, nerede olduğu hakkında aile dahil kimselere bilgi bile verilmiyordu. Ancak meydanlarda seslerini duyurmak ve tarihe not düşürmek için mücadelelerinden asla vazgeçmeyen insanlar bir sonraki hafta yeniden Bayezıt meydanında yerlerini alıyorlardı.

Bu yıllarda Bayezıt meydanına insanları toplayan bir diğer olay ise Afganistan’ın Ruslar tarafından işgali, bu işgali sona erdirmek için dünyanın dört bir tarafından olduğu gibi Türkiye’den de Afgan cihadına katılanların şehit haberlerinin gelişidir.

Hem dünya kamuoyunda Afganistan’ı duyurmak, Rus işgalini kınamak hem de Rus işgaline karşı Afganistan’ı korumak için cihada katılanlardan şehit düşenlerin cenaze namazlarını kılmak ve Türkiye kamuoyunu Afganistan’ın yanında olmak için hazırlamak ve Rus vahşetini duyurmak, ülkelerini işgale karşı korumak için cihada katılan direnişcilere yalnız olmadıklarını hatırlatmak amaçlı gösteriler Bayezıt meydanında yapılıyordu.

İnsanları, Bayezıt meydanında bir araya getiren diğer bir olay da 1982 de İsrail kasabı Ariel Şaron’nun Beyrut’taki Sabra ve Şatilla kamplarında 3500 Filistin’li mülteciyi katletmesiyle başlayan İsrail karşıtı gösteriler ve katliamı protesto eylemleri, ve gıyabi cenaze namazları ile meydan uzun süren eylemlere kucağını açıyordu.

Yıl 1985-1990 arası, yaşım 35 Bayezıt meydanındayım. Oğlumla beraber meydandayız.

 

1988 de ise Saddam Hüseyin’in Halepçe’de kürtler üzerine kimyasal silahlarla saldırması ve 6500 kişinin katledilmesiyle sonuçlanan Halepçe katliamının unutulmaması, kürtlere yapılan zulmün hafızalardan silinmemesi ve daima hatırlanması, zulmün kınanması ve tepki gösterilmesini amaçlayan Bayezıt gösterileri..

1989 Bugaristan’da Jivkov’un müslüman nüfuzu yok etmeyi hedefleyen, müslüman isimlerin değiştirilmesi ve İslami faaliyetlerin yasaklanması, müslümanların topraklarına el konulması ve müslümanların Türkiye’ye göç ettirilmesi politikalarına tepki koymak amaçlı toplantılarda, meydan yine eylemlerle, direniş ezgileriyle insanları coşturuyordu.

Yıl 1992, yaşım 39 Bayezıt meydanındayım. Oğlum ve kızımla beraber meydandayız.

90 lı yıllar yine yurt içi ve yurt dışı olayların Türkiye’yi sarstığı yıllardı. 1992 Hocalı katliamı olarak tarihe geçen Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı şehrinin Ermeni askerlerin tarafından işgal edilmesi ve 613 azerinin katledilmesi, binlercesinin esir edilmesi, yine 1992 yılında Sırpların, Bosna- Hersek’te müslüman boşnaklara saldırması, katliamlar sonucu soykırım yapması, uzun yıllar sürecek bir katliamın devreye sokulması…

Bu iki olay yine Bayezıt meydanında gıyabi cenaze namazları, Ermeni ve Sırp katillerin lanetlenmesi, şehitlerin anılması ve onların direnişlerine destek amaçlı Bayezıt meydanına toplanmamıza sebep oluyordu. Hocalı katliamına tüm dünya sessiz kalmış, ancak Türkiye’deki tüm meydanlar katliamı kınama ve Azerilerin sesini dünyaya duyurma konusunda önemli fonksiyon icra etmiştir.

Balkanlarda müslüman Boşnaklar üzerinde oynanan oyunlar ve müslüman nüfusu yok etme çalışmalarındaki vahşet dört yıl sürmüştü. Aynı Afganistan cihadında olduğu gibi Boşnakların uğradığı soykırımda boşnakların yanında savaşa dünyanın dört bir tarafından mücahitler katılımıştı. Özellikle Türkiye’de Selami Yurdan’ın bu savaşta şehit edilmesi Bayezıt meydanındaki cenaze namazı, sloganlar, tekbirler eşliğinde intikam haykırışları, Bosna savaşına katılma talep ve teşvikleri, meydanı dolduran onbinlerin coşkulu direniş çağrıları her zaman ki meydan coşkusunun olmazsa olmazları arasındaydı.

beyazıt 3

Yıl 1994-2001 arası 45 yaşlarındayım. Gençlik çağındaki oğlumla meydandayız.

Bu yıllar hem Türkiye’de, hem de yurt dışında önemli gelişmelerin ve olayların cereyan ettiği yıllardı. Türkiye’nin siyasal mücadelesinde önemli değişiklikler oluyordu. Sistemin zencisi Refah partisi başta mahalli seçimler ve arkasından parlamento seçimlerinde ilk defa iktidara geliyor, Necmettin Erbakan başbakan oluyordu. Sistemin egemenleri bu durumu kabullenemediler, iktidarı Refah partisine vermemek için çeşitli entrikalar çevirmeye başladılar. İktidarın büyük ortağı parti hakkında laikliğe aykırı davranışları bahanesiyle davalar açıldı, parti kapatıldı. Yerine kurulan Fazilet partisi de aynı bahanelerle kapatıldı.

Bu yıllar tarihe 28 Şubat diye geçecekti. Bu dönem Türkiye’de islamcılar ve  islami hassasiyetleri önceleyenler için zolu geçecek yıllar olacaktı. Çünkü sistemin egemen unsurları son yıllardaki toplumdaki dindarlaşmanın ve muhafazakarlaşmanın artabileceği düşüncesiyle İslami kanaatleri önceleyen siyasal partiyi hukuku zorlayarak kapatıyorlardı. Hiç bir hukuk kuralında olmayan tehdit ve hakaretlerle cumhuriyet başsavcılığı kapatma davası açmıştı. Refah partisi ve inananlara kan içici vampirler diyerek hakaret eden bir iddianame hazırlamıştı.

28 Şubat milli güvenlik kurulu kararları adı altında dini ritüellere ve dindarlara adeta savaş açılmıştı. Kur’an kursları ve imam hatip liselerinin orta kısımları kapatılmış, üniversitelerde ve imam hatip okullarında baş örtüsü yasakları işkenceye dönüşmüş, kızlar okullara alınmamış, ikna odalarında başlarını açarak okula girmeleri konusunda baskılar yapılmış, bazı sermaye sahiplerine yeşil ve irtica sermayesi diye ambargolar konulmuş kısaca dini hassasiyetleri olan kişi ve yapılara yoğun bir baskı dönemi başlamıştı.

Böyle bir dönemde, Bayezıt meydanı, yine protestoların ve direniş çağrılarının merkezi olmuştu. Üniversite önünde hemen hemen her gün konulan yasakların kaldırılması, kızların özgürce diledikleri kıyafetle okullarına girebilmeleri ve uygulanan diğer yasakların kaldırılması için insanların bir araya geldikleri, direniş mücadelesinin Türkiye’nin her tarafına yaygınlaştırılması çalışmalarına başlanılması sözlerinin verildiği meydana dönüşmüştü.

Klasik polis joplamaları, göz altılar, toplananların dağıtılması, dövülmesi Bayezıt meydanında daha çok, daha sert olarak yapılıyordu. Ancak seslerini duyurmak, kaybettikleri haklarını yeniden elde etmek için için mücadeleden asla vazgeçmeyeceklerini haykırmak için meydanın her tarafını, her zamankinden fazla doldurarak eylemlerini sürdürmüşlerdi. Yılmayacaklarını ve yıkılmadıklarını sistemin egemenlerine meydandan duyuruyorlardı.

Aynı yıllarda özellikle saldırgan ve katil İsrail’in Filistin’deki işgalleri, katliamları artmış, Filistin’liler evlerinden, topraklarından sürgün edilmiş, ekili arazileri yok edilmişti. Kelimenin tam anlamıyla Filistin’de bir İsrail vahşeti sürdürülüyordu.

Filistinliler de yeni bir intifada başlatmışlardı. Hem İsrail’in katliamlarını protesto etmek, hem de başlatılan yeni intifadaya destek olmak amaçlı çalışmalara Bayezıt meydanı kucağını açıyordu.

Aynı yıllarda Çeçenistan Rusya’dan bağımsızlığını ilan ediyordu. Ancak Ruslar, Çeçenistan’a 1994 te birinci, 1999 da ikinci defa saldırarak işgal etti. Çeçenistan’ın önemli lider kadrolarını da işgaller sırasında şehit etti.

Bayezıt meydanı bu dönemde Çeçenistan’ın Ruslar tarafından işgalini protesto etmek, çeçenlerin yanında olduklarını beyan etmek için bir araya gelen insanların toplandığı bir meydandı.

Eylemlerde özellikle Filistinle canlı televizyon bağlatıları yapılıyor, Bayezıt meydanının coşkusu aynı anda Filistine ulaştırılıyordu. Filistinliler bu coşkunun kendilerini daha güçlü kıldığını, seslerinin Bayezıt meydanından dünyanın her tarafına duyurulduğunu, Filistin davasının sahipsiz olmadığının herkese gösterildiğini ifade ediyorlardı.

9205285906

Yıl 2001-2016 arası 60 ve üzeri yaşlardayım. Oğlum, kızım, torunumla birlikte meydandayız.

Hamas’ın Gazze’de seçimleri kazanması, İsrail’in Gazze’ye ambargo koyması ve bölgeyi açık hapishaneye çevirmesi, İsrail’in Filistin’e koyduğu ambargonun delinmesi ve Gazze’ye yardım malzemesi götürmek için yola çıkan Mavi Marmara gemisine uluslararası sularda İsrail’in silahlı baskını ve yardım gönüllülerini şehit etmesi, Mısır’da seçimle işbaşına gelen Muhammed Mursi’nin darbe ile devrilmesi ve Rabia meydanı ve  binlerce Mısırlı müslümanın darbeciler tarafından şehit edilmesi dünyadaki tüm meydanlarda olduğu gibi Bayezıt meydanında da protesto edildi, kınandı, zulmün dünyaya mal edilmesi için meydan ve meydandaki kalabalıkları görevlerinin başındaydılar.

Sizlere bire bir meydanda kendi yaşadıklarım ve hatıralarımdan bahsederek tarihe not düşmek ve Bayezıt meydan geleneğini siz genç kardeşlerime kısmen de olsa aktarabilmek isteğimden hareketle meydanlar sessiz kalmasın başlıklı bir yazı yazdım.

Meydanlar susmamalı, susturulmamalıdır. Hele hele meydanlar kendiliğinden susmamalıdır. Meydanlar toplumsal refleksin kaynağıdır. Dikkat çekmek, uyarmak, gasbedilen hakların tekrar kazanılması için ses çıkartmak, Türkiye ve dünyadaki zulme, adaletsizliğe, sömürüye, katliamlara, soy kırıma toplumsal karşı duruş yerleridir meydanlar…

Genç öncüler dergisinin geçen sayısında da işlendiği üzere son dönemlerde önümüze çıkartılan dijital devrim sizleri meydanlardan uzaklaştırmaktadır.Yan yana, elele, göz göze gelerek etkileşim, sanal itileşim araçlarında daha etkilidir. Sosyal medyada örgütlenebilirsiniz, milyonlara ulaşabilirsiniz, ancak unutmayın ki; elele, gözgöze  temasın, yanyana, omuz omuza gelmenin, sloganlarla, marşlarla, ezgilerle, yaşasın veya kahrolsun haykırışlarıyla, hem kendinizin, hem de çevrenizin coşkusunu artırrmak ve direnme ve mücadele bilinci kazanmak meydanlara çıkmakla elde edilir.

Ancak bir gözlemimi de burada siz gençlere hatırlatmak istiyorum. Son yıllarda meydanlar ak saçlılara kaldı hemen hemen.. Meydanlarda siyah saçlı gençler azalmaya başladı. Meydanları yeniden siyah saçlı gençlerle doldurmak, beyaz saçlılardan meydan hakimiyetini almak siz gençlerin hedefi olmalıdır.

Ak saçlıların tecrübelerinden istifade ederek meydanların sesini daha gür, daha güçlü çıkartmak siz siyah saçlıların görevidir. Aksaçlıların birikimlerinden istifade ederek, ümmetin sesini, gücünü, haykırışını ve direnişini hem yerel, hem uluslararası arenada duyurmak sizlerin omuzlarınızda taşımanız gereken bir emanettir.

Siz gençlerin güçlü protest dili ile, kendi birikimlerini ücretsiz verecek gençler arayan aksaçlıların inşa dilini birleştirmek toplumsal mücadelenin en temel ayağıdır. UNUTMAYALIM!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder