casino maxi

Masada Kan Var!

Siyaset Nis 13, 2015 0 Yorum

 Selim Sancak 

Ortadoğu, İran, Amerika ve İsrail yanyana anıldıkları anda akla gelenlerin başında diplomatik teamüllerin aşılıp yerlerine tehditlerin savrulduğu, sözüm ona varlık yokluk mücadelesi veren ülke liderlerinin konuşmaları gelir. Bu konuşmalarının ana ekseni İran’ın sahip olduğu nükleer kapasitenin, Amerika ve bölgenin işgalci gücü İsrail’in tehdit algılamalarına takılması ve bunlar üzerine kurgulanan retorikler etrafında gelişir. Ancak Ortadoğu’nun  yoğun gündemi içerisinde İran’ın sahip olduğu nükleer kapasite ve nükleer gücün kendisinin ne anlama geldiğini anlamak, Ortadoğu ve dünya siyasetini anlamanın bir gereği haline gelmiş ‘’Bir dakika’’ demekle başlar.

Dünyanın nükleer tehdit hakkında oluşmuş bilgisi, ABD’nin 2. Dünya savaşını sonlandıran atom bombasını Hiroşima ve Nagazaki’ye atması sonrasında oluşmuştur. Atom bombasının oluşturduğu dehşet, sonralarında kıyamet günü senaryolarını kafalarda arttırmış, olası nükleer savaşın önlenmesinden çok, 2. Dünya savaşı sonrası ortaya çıkan 2 kutuplu dünyanın nükleer savaşa dönüşme korkusu oluşmuştur. Bu iki kutuplu nükleer korku ortaya başka dengeleri ve kavramları ortaya çıkarmış, nükleer bir gücün haricinde masada kazanmanın bir yolu olarak görülmüştür. Soğuk savaşın diğer kutbu olan Sovyetler Birliği, ABD ile aynı nükleer kapasiteye sahip olduğunu, kıtalararası balistik füzelere sahip olduğunu kanıtlamış ve dünya kamuoyu için, dünyanın nükleer savaş sonrası yok olma senaryoları farklı bir ivme kazanmıştır. Soğuk Savaş sırasında, Türkiye’nin de içinde olduğu olası nükleer savaş gerilimleri yaşanmış, ancak gerilimler diplomatik yollardan çözüme kavuşturulmuştur. Soğuk Savaş öncesinde yükselişe geçen uluslararasılaşma, yönetişim ve devletlerarası kuruluşlar, çatışma çözümünde etkili hale gelmeye başlamış ve devletlerarasında arabuluculuğun ana sahnesi olmaya başlamıştır.

Dünya gündemini yoğun olarak meşgul eden İran Nükleer Müzakerelerinin ana aktörlerinden biri olan P5+1 (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi + Almanya) grubu ülkeleri ve İran arasındaki müzakereler ‘’Çevre Anlaşması’’ ile başka bir boyut kazanmıştır. Bu anlaşmaya göre, İran santrifüjlerini üçte iki oranında azaltacak, 15 yıl boyunca yeni nükleer tesis kurmayacak, uranyum stokunu azaltacak ve % 3,67’nin üzerine çıkarmayacak. Uluslararası Atom Enerjisi Kurulu (IAEA) gözlemcilerinin İran’ın tüm nükleer tesislerine erişim ve denetim yetkisi olacak. İran bu şartları ihlal ederse BM veya ABD anlaşmayı askıya alabilecek. Peki bunun karşılığında İran ne alacak? İran’ın belini büken ve ekonomik anlaşmalarının ve ekonomisinin yönünü değiştiren yaptırımların hafiflemesi, ön protokol niteliğindeki bu anlaşmanın en somut çıktılarından bir tanesi. Ancak uzun vadede ne olacak sorusu çok daha karmaşık?

Natenyahu retoriği

Obama’nın bütün itirazlarına rağmen, işgal devleti İsrail seçimlerinden önce, Natenyahu’nun Amerikan Kongresi’nde yaptığı konuşma, belirli açılardan önem arzediyordu. Natenyahu’nun konuşmasını farklı açılardan veren yayın organlarını incelediğimizde destek aldıkları kurumların veyahut devletin bakış açısını yansıttığını görüyoruz. Bunlardan en neti FOX News. Amerika başkanlığına, Barack Obama’dan daha fazla yakışan Natenyahu’nun, o dönemde henüz bir sonuca varılmamış olan nükleer görüşmeler için, ‘’bad deal’’ şeklinde, şeytanlaştırıcı ifadelerini çok net bir şekilde destekleyen uzmanlar konuşturan FOX News, Amerika ve Dünya kamuoyuna retoriğin ve algı şekillendirmenin Cumhuriyetçi şeklini gözler önüne serdi.

Natenyahu’nun Ortadoğu’nun mevcut durumu için, anlamını alt metinde daha net bir şekilde bulabileceğimiz ifadelerine bakmak gerek. ‘’ Ortadoğu’da IŞİD (adı şu anda farklı kesimler tarafından farklı bir şekilde ifade ediliyor) ve İran İslam’ın tacı için çarpışıyorlar’’ ifadesi, anlamı yüzeysel biçimde düşünülmemesi gereken bir ifade. Natenyahu’nun bu ifadesi, hem ABD’nin, hem de işgal devleti İsrail’in sahada olan aktörleri kasıtlı bir şekilde –belki de güç konumları ile alakalı- seçip ön plana çıkarıyor. Ancak, Dünya kamuoyuna servis edilen bu karşılaşmanın altında ezilen aktörler, aslında Ortadoğu’ya etki eden büyük devletlerin görmek istemediği, aktörler. Bu ifade,  İslam’ı 21. YY’da anlamaya çalışan bir birey için, İslam’ın geleceği ya IŞİD’in ya da İran’ın elinde demek. Tabii ki bütün bunların yanında Natenyahu’nun bu konuşmadan sonra İsrail’de bir seçime katılıp galip geldiğini de hatırlatalım.

Nükleer Çerçeve Anlaşmasının Bölgedeki Çatışmalara Etkisi

Bölgede var olan çatışmalara ve taraflara baktığımızda, 1. Dünya savaşı ile kurgulanmış olan yapay devletlerin, tutmuş oldukları taraf bakımından, bölgeyi anlamaya çalışanlara adeta bir örümcek ağı sunduklarını görüyoruz. Mısır’da Sisi’nin askeri darbesinden önce ve sonra Mısır’da karşı karşıya olanlar, Yemen’de ki Husi darbesinde yan yana gelebiliyorlar. Bölgede var olan karışıklıklara, Şii jeopolitiğine etki edip yayılmacı görünüm çizen İran’ın tecrit edilmişliği, Şii eksenli politikalarına karşı olan ülkeler için masada önemli bir hamle niteliği taşıyordu. Ancak, IŞİD gibi terör saçan örgütlerin varlığı, Arap Haraketleri ile birlikte ortaya çıkan güç boşluğundan yararlanma isteği,11 Eylül sonrası, doğu ve batısında yer alan iki komşusunun da ABD işgaline maruz kalması ve yine ortaya çıkan güç boşluğu İran’ı dolaylı veyahut direkt olarak bölgede söz sahibi olabilmek için arenaya çekilmesine sebep oldu. Buradan, İran’ın edilgen bir şekilde, bölgede var olduğu kastedilmemiş, ortaya çıkan dinamiklerin, İran yönetimi seçkinleri tarafından nasıl değerlendirildiği ortaya konmuştur.

Uluslararası ilişkiler teorilerinde güvenlik ikilemi olarak bilinen olgu, İran’ın nükleer kapasitesini geliştirme konusunda karşımıza çıkıyor. Petrol ve doğalgaz ihraç eden bir ülke neden uranyum zenginleştirme kapasitesini arttırır sorusuna, niyetin muğlaklığı eklenip, niyetin bilinmezliği ve sonrasında olumsuz yargı (silah) seçilip İran’ın nükleer silah kapasitesine sahip olacağı yargısı tercih ediliyor. İşte burada diplomatik retorikler ve masada kimin kozu güçlü ise o kazanır şeklindeki acımasız diplomasi devreye giriyor.

Uluslararası ilişkilerin dehşet dengesi kavramı, bugün nükleer silahların kullanılamazlığına işaret ediyor. Dehşet dengesi iki aktörün birbirlerini yıkımla tehdit edebilecekleri bir duruma işaret eder. Ve her iki tarafta da var olan eşitlik, ortaya mevcut potansiyelin kullanılmaması gerekliliğine işaret eden bir denge ortaya çıkarıyor. Bu açıdan bakıldığında, aslında nükleer anlaşma aslında nükleerin dışında bir anlamı olan, adeta hamle niteliği taşıyan diplomatik bir girişim. Bu açıdan bölgede mevcut, tecrübe edilen hamleler, ortaya 1. Dünya savaşında milli devletlerin ortaya çıkması ile kimlik sıkıntısı çekmeye başlayan halkların, Şii-Sunni ekseninde mobilize edilip, kontrollü çatışma halinin devamlılığına işaret ediyor. Saddam Hüseyin’in doğduğu kent olan Tikrit’in IŞİD’den temizlenmesi için Irak ordusu ve şii milisler tarafında –ki Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani operasyon bölgesinde idi- yapılan operasyon ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde, İran destekli Husilerin darbe yaptığı Yemen’e yapılan operasyonlar, Tikrit’te Şii çıkışını, Yemen’de Sunni çıkışını temsil ediyor. Böyle bir dönemde, İran ve P5+1 ülkeleri arasında yapılan nükleer çerçeve anlaşması, bölgede akan kanın sorumlularından biri olan İran’ın bölgede yaptığı hamlelere hız kazandıracak ekonomik rahatlamasını sağlayacak. Artık, bölge analiz edilirken, bölge aktörlerinin uluslararası arenada boy göstermesini ve hamlelerini, bölgedeki çatışmalara ivme mi kazandırıyor yoksa durulmasına vesile mi oluyor çerçevesinden değerlendirmek zorundayız…

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder