M. Fatih Andı Hoca ile "Romanda Hz. Peygamberi Anlat(ama)mak" Üzerine

M. Fatih Andı Hoca ile "Romanda Hz. Peygamberi Anlat(ama)mak" Üzerine

13 Nisan 2018 0 Yorum

ROMANDA HZ. PEYGAMBERİ ANLAT(AMA)MAK

Röportaj: Merve Mahitapoğlu

 

 

Genç Öncüler: Hocam, öncelikle bizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Öğrenim hayatını bilhassa İslamî ilimlere adamış talebeler olarak “Siyer” bizim ilgi alanımızda yer alıyor. Bizler ilim tahsil ediyoruz ve bu tahsil etmiş olduğumuz ilmin zekatını da bir şekilde vermemiz gerekiyor. Bilgiyi sadece heybeye doldurmak olmuyor. Bunu bir şekilde insanlara aktarmamız gerekli. Günümüzde bu iş ya siyer kitapları ya roman ya televizyon veyahut sinema aracılığıyla oluyor. Bu yüzden bu mevzu bizi fazlasıyla ilgilendiriyor. Bu noktada sizinle eleştirel bir tutumla irdelediğiniz roman ve sinema hakkında konuşmak istiyoruz. Hocam, ilk olarak romandan başlamak istiyoruz. Bizler biliyoruz ki her anlatı kendi içinde bir bakış açısı barındırıyor. Olaya bu açıdan bakarsak, sizce bir edebi tür olan romanın, siyer türüne getirdiği olumlu ve olumsuz etkiler nelerdir?

M. FATİH ANDI: Meseleye sadece roman diye bakmamak gerekir kanaatimce. Konuya daha üst basamaktan bakmakta fayda var. Zaten roman da, o baktığımız seviyenin alt basamaklarından birini teşkil edecek. O nedir peki? Modern sanat ve onun bir dalı olarak modern edebiyat, benim mukaddesimi, benim muhteremimi, ihtiram duyduğumu ve Allah tarafından takdis edilmiş olan bir olguyu, bir olayı, bir etkinliği yani modernin kavramıyla söylersek, benim kutsalımı anlatır mı, anlatabilir mi? Anlatabilirse, hangi şartlar altında anlatabilir? Veyahut da anlatmalı mı? Anlatmalı mı derken, evet modern sanat kendi mantığı içerisinde anlatır ama ister edebiyatçı olsun, ister sinema yönetmeni, isterse ressam olsun, bir Müslüman sanatkar, modern sanatın araçları ile, modern sanatın imkanları ile, modern sanatın bakış açısı ile benim “kutsal”ımı anlatabilir mi? Ne kadar anlatabilir? Ve en kışkırtıcı soru: Anlatmalı mı? Meseleyi bu zeminde tartışmak gerekiyor belki. Ama böyle bir tartışma, böyle bir röportajın çok çok ötesinde, belki kitaplık çapta açılımları doğuracak bir zemine yol açabilir. Pek çok farklı bakış açısını, pek çok ilgi, bilgi ve birikimi üzerinde toplayıp böyle bir tartışma odağında sonuca varmak üzere yapılacak bir çalışma; birçok gözün, birçok alan uzmanının üzerinde çalışacağı bir tartışma ve çalışma konusudur bu. Ama biz bu hususu bir tarafa koyalım ve doğrudan sizin sorunuza dönelim.

Roman modern bir edebiyat türüdür. Dolayısıyla bu sorunun cevabını az önce dediklerim çerçevesinde düşünerek konuya başlamak çok yerinde olur. Sinema da modern bir sanat ürünüdür, karikatür de… Modern resim yine bu modern sanat çerçevesinde düşünülebilir. Bunları çoğaltabiliriz. Hepsinde karşımıza yukarıda değindiğim modernizm, modern sanat ve kutsal ilişkisi, temel sorun olarak çıkacaktır. Romanda da sorun budur. Üstelik bu soruna bugün bizim toplumumuz, en çok roman ve siyer ilişkisi bağlamında muhatap oluyor. Ardından sinema ve siyer… Muhatap oluyor da neye muhatap olduğunu farkediyor mu? Orası biraz şüpheli.

Şimdi cevaba öncelikle sorunuzu “Roman benim Peygamber’imi anlatmalı mı?” şeklinde basitleştirerek başlamak lazım. Şunu bilelim ki her Müslüman için Peygamberini bilmek, tanımak, yaptıklarını yapmak, yapma dediklerini yapmamak dînî bir mükellefiyettir, Müslüman olmanın temel gereklerinden birisidir. Biz Allah’ın bize âyette emrettiği üzere, O’nun dediklerini yapmak, nehyettiklerinden de kaçınmakla emrolunmuş bir ümmetiz. Öyle ise Hazret-i Peygamber’in hayatını bilmek ve onun gibi yapmak benim ibadetim. Bu durumda, bir tarafta benim Müslüman olarak ibadetim var, öbür tarafta roman var. Fakat roman her türüyle benim medeniyetimin içinde, geleneğimin üretmediği bir sanat türü, bir edebiyat türü. Roman, varlığını modernizme borçlu. Batı toplumlarının modernleşme sürecinde ortaya çıkmış, bana ait olmayan bir toplumsal yapının, düşünce sisteminin, hayat algısının, varlık tasavvurunun ürettiği, ortaya çıkardığı bir edebiyat türü. Bundan ne çıkar diyebilirsiniz. Neticede o da bir alet, ben alıp onu kullanabilirim. Ama öyle değil. Biz kullandığımız her aleti bir ihtiyaca binaen kullanırız. İhtiyaçlar bizim yaşama biçimlerimizin içinden türer. Bizim yaşama biçimlerimiz, bizim inançlarımız, bizim ilkelerimiz ve kabullerimizle oluşur. Bakın yine geldik, sırtımızı inanca dayadık. Öyle ise hiçbir alet, yalnızca alet değildir. Masum değildir yani. O aletler, araçlar bize bir hayat tarzı da sunarlar. Sundukları hayat tarzı, hem bizim hayatımızda açtıkları pratik alanlar ile oluşur, hem de o araçların üretilme biçimi ile oluşur.

Bugünün modern toplumlarının birer tüketim toplumu oldukları malûm. Tüketim toplumu ideolojisi ise, en basit bir ürünü bile bir sektörün dev dişlilerini döndürür hale getirip tüketimini öyle kışkırtıyor. Şekerleme gibi, ciklet gibi birçok abur cubur sektörünü hatırlayalım. Kapitalist ekonomi bu... Bir üretim-tüketim çarkı doğuruyor, bu çark da bize bir yaşama tarzını dayatıyor. Öyle ise araç masum değildir. Yahudi mantığı ile, dava vasıtayı mübah kılmaz. Araçlar bizim davamız için yalnızca araç değildir. Biz davamızı, inancımızı inşa ve ikame ederken veyahut yaşarken hangi araçları kullanarak, hangi araçları reddederek yaşayacağımızın da hassasiyeti içerisinde olmalıyız.

Roman, Batı’nın toplumsal tarihi içerisinde, o kültürel yapılar, kodlar, dalgalanmalar dahilinde, sınıf çatışmaları, kavgaları, sanat anlayışlarındaki iniş çıkışlar, insani ilişkilerin değişkenlikleri, hatta ne bileyim hukuk anlayışlarının kırılmaları, iniş çıkışları, ahlak anlayışları, trajediler, dramlar gibi toplumsal şartların içerisine doğmuş bir türdür. Yeşermesi oradadır. Feodaliteydi, burjuvaydı, kapitalizmdi, bütün bunlar romanın Avrupa’daki gelişim çizgisini ilgilendirir. Roman o yapının ürettiği bir türdür. Ben derslerde hep söylerim, “Her ürün, kendisini üreten ideolojiyi yeniden üretir”. Roman da böyle bir yapının içinden çıkmış bir ürünse, gittiği ortamlarda içinden çıktığı ideolojiyi yeniden üretecektir. Masum değildir yani. Romanın bir edebi tür olarak bir bakış açısı, bir teorik zemini vardır. Olmazları vardır, olurları vardır. Mutlaka gerekli olan estetik ilkeleri vardır, edebî beklentileri vardır. Şunlar şunlar olursa roman olur, şunlar şunlar romana uymaz veya romanın iyi örnekleri şunlar şunlarla gerçekleşir, diyoruz değil mi? Roman metodolojisi kitapları hep bunlarla doludur. İşte biz modern sanata ve bu modern sanatın içerisinde bir edebî tür olarak romana bu çerçeveden bakmak zorundayız. Roman benim medeniyetimin bir aracı değil. Benim medeniyetim; benim inancımın, geleneğimin şekillendirdiği, somutlaştırdığı bir yapıdır, büyük bir sistemdir. Benim medeniyetimin arkasında benim inanç temellerim, o inanç temellerinin doğurduğu varlık yorumum var. Bu dünya, öte dünya anlayışım, kavrayışım var. Ben kendi medeniyetimi ve onun bir alt kurumu olarak Müslüman edebiyatlar dediğimiz o yapıyı bu çerçevede örmüşüm. Batı’da bir tarihten sonra modernizm diye bir dünya görüşü kurmuş, o dünya görüşü de kendi varlık tasavvurunu oluşturmuş. Hayattan vahyi silip atmış, Yaratıcı’yı reddetmiş, ahiret kavramını inkâr etmiş, hep Pozitivist yaklaşımı öncelemiş, bu dünyada maddeden ibarettir demiş, hayatın merkezine insanı oturtmuş, insan her şeyin anlamıdır demiş, Tanrı öldü diye bağırmış. Böyle bir yapının içinde anlam buluyor Batı uygarlığı dediğimiz o kurumsal kimlik. Böyle olunca, bunun ortaya koyduğu edebiyat da bu öncüllerle veyahut da bu kodlarla oluşuyor. Bu edebiyatın önemli bir aracı veyahut bir alt kümesi de roman. İşte bu romanla benim inancımın yaptığı edebiyatı yozlaşmadan, bozmadan, bir şeyler feda etmeden acaba nasıl örtüştüreceğiz?

Genç Öncüler: Evet Hocam, işte asıl sorumuz tam da bu...

M. FATİH ANDI: Bu. Hazret-i Peygamber Aleyhisselam’ı romanda nasıl anlatacağız sorusu da zaten bunun yan sorularından birisi mesabesinde kalıyor.

Genç Öncüler:  O zaman hocam biz roman değil de, kendi sınırlarımız çerçevesinde yeni bir edebî tür çıkaramaz mıyız? Adına roman demediğimiz yahut eskiden anlatıldığı gibi siyer demediğimiz. Çünkü toplumun bir ihtiyacı söz konusu. Roman değilse ve siyer kitapları da artık buna cevap veremiyorsa bu ihtiyacı karşılamak için ne yapabiliriz?

M. FATİH ANDI: Şimdi bakın, siyer dediğimizde de karşımıza çok geniş bir yelpaze çıkıyor. Siyer aslında İslam tarihinin bir parçası değil mi? Tarih disiplininin içerisinde değerlendirilebilir siyer çalışmaları. Öyle ise, artık bugün siyer kitapları ihtiyacı karşılamıyor, dememeliyiz. Geçmişte de, bugün de çok istifade edebileceğimiz, ihtiyacı karşılayacak siyer kitapları mevcut. Yenileri de elbette yazılabilir. Bunlar ilmî siyer kitaplarıdır. Hürmet ve âdâb duygusunu kaybetmeden, tarih yazıcılığının ilkeleri, kuralları çerçevesinde, ilmî doğrultuda, belgeler, rivayetler, nakiller, daha evvel yazılmış siyer kitaplarının sorgulanması vs. gibi imkânları da kullanarak bugün yeni ilmî siyer çalışmaları yapılabilir. Yapılıyor da nitekim. Günümüzde başka ne siyerler var? İlmîlik çabasında olmadan yazılmış, ortalama okura yönelik, Müslüman hassasiyetlere ve ilgilere hitap eden kitaplar var. Bunlar anlattıklarını âyetle, hadisle, filan rivayetle, filan kaynakla, belgeyle temellendirme ihtiyacı duyan siyer kitapları değil. Dipnotsuz, kaynakçasız. Piyasaya yönelik siyer kitapları. E bir de bugün bir tarikat veya cemaatin başındaki zatın kendi mensuplarına ve müntesiplerine okutmak için yazdığı bir takım siyerler var. Bütün bunlar eleştirilebilir mi, sahih midir, değil midir, yanlışı var mıdır, her şeyi doğru mudur, diye? Elbette. Bunları tartışmayalım ama onlar da bugünün siyer literatüründe bir yer tutuyor. Bir de özellikle bu Kutlu Doğum haftaları gözetilerek, piyasanın popüler ilgisini beslemek, açıkça söyleyelim para kazanmak, bir tüketim çarkını döndürerek birtakım yayınevlerine para kazandırmak için yazılmış, belki yazılmış demek bile onlar için bir iltifat olacak, çırpıştırılmış siyer “ürünleri” var. Eser bile diyemiyorum, ürün diyelim ona biz. Bunlar da Türkçedeki siyer literatürü dediğimiz büyük kümenin içerisinde yer alıyor her şeye rağmen. Bir de beni asıl alanım itibari ile ilgilendiren, konusunu siyerden alan, siyer temalı romanlar var. Anlatıya dayalı, tahkiye temelli ürünler bunlar. Biz bunların üzerinde konuşalım. Onu sordunuz çünkü değil mi? Zira bugün ilmî siyer olarak nasıl bir siyer yazalım, sorusu benim akademik alanımın dışında. Haddimi bilmek zorundayım. Ama edebî alana geldiğimizde de bir takım can alıcı soruları soralım: Mesela biz bugün Peygamber Efendimizin hayatını edebî bir türün imkânları ile nasıl anlatalım? Üç yüz sene evvel, beş yüz sene evvel yazılmış edebî siyer verimleri bugünün insanına estetik heyecan ve edebî zevk uyandıracak niteliği hâlâ taşır mı? Erzurumlu Mustafa Darîr’in Siyer-i Nebî’si, Yazıcıoğlu Muhammed’in Muhammediye’si, Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât’ı hatta Ahmed Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefâ’sı… Muhteva açısından olmasa bile, anlatım tekniği, dili, üslubu itibarı ile bunlar arkaikleşmiş. Bugün yaşadığımız değişen hayat temposu içerisinde arkaikleşmiş edebî türlerden söz ediyoruz. Peki biz inatla ve ısrarla Mevlid, Muhammediyye, Ahmediyye benzeri Osmanlı döneminde 500-600 sene evvel yazılmış ve insanların edebî siyer ihtiyacını karşılamış bu ürünleri yeterli görüp dayatacak mıyız? Bence olmaz. Çünkü bu tarihten sonra köprünün altından çok sular akmış, siz deyin 150, ben diyeyim 200 seneden bu yana bu topluma modernizm mikrobu girmiş, benim medeniyetim bundan yara almış, edebiyat geleneğim bundan etkilenmiş, bir bozulma yaşamış, modern edebiyatın etkisi altında kalmış, modern edebî türler benim geleneksel türlerimi ötelemiş. Böyle bir sürecin çocuklarıyız biz. Yani zihni de, zevki de modernleşme illetiyle malûl bir toplumuz biz bugün maalesef. Öyleyse bu malûliyeti kabul edip illetli tarafın tedavisine gitmek zorundayız. Bir hastalığı, o hastalığın kendisiyle tedavi etme imkânı yoktur. Alternatif ilaçlar, iyileştirici ürünler üretmek zorundayız. Bu konuya da böyle bakmalıyız. Bozulan bozulmuş ama bozulduğu noktadan eklemlenip devam etmenin de imkânı yok. Araya bir buçuk-iki asırlık süre girmiş. Ta 19. yüzyıl başından yeniden başlayamayız. O gerçekten gericilik olur. Aradaki bu bozulmanın, bu modernleşmenin getirdiği bakış açılarını, çarpılmaları, tecrübeleri hatta olumlu yahut olumsuz birikimi de hesaba katmalıyız. Biz modernleşmenin bir takım olumsuzluklarını da tecrübe olarak yaşayan bir ümmetiz bugün. Öyleyse bunu da göz önünde bulundurmalıyız. Meseleye öyle bakmalıyız. Sahih ve aslî olanı, bütün bunların üzerine, bütün bunlara rağmen inşa ve ikame etme mecburiyetimiz var. Bir deprem geçirmiş evimizi, depremi olmuş kabul edip, yıkık çatı, çatlak duvarla devam ettiremeyiz, içinde yaşayamayız. Ama depreme maruz kaldı diye evimizi yıkıp, ihtiyaçlarımızı karşılamayacak şekilde başka bir plan üzere inşa etmek de yanlıştır. Depremi bir tecrübe olarak göz önünde bulundurmakla birlikte, evimizi temelden çatıya daha muhkem ve bizim olan bir plan doğrultusunda ikame ve ihya etmektir asıl olan. Evet değişen, dönüşen bir Müslüman toplumuz. Ama bu değişim ve dönüşüme paralel olarak, bir de ihtiyacımız devam ediyor. Peygamberi tanımak istiyor bugünün nesilleri. Hem ilmî eserlerde tanımak istiyor, hem de edebiyatta tanımak istiyor. Peki ne yapmalıyız? Yapılacak olan, modern edebiyatın verili türlerine topyekûn teslim olmamaktır. Sorgulayıcı, eleştirel olmak zorundayız. Bir kere bunun altını çizelim. Modern edebiyatın araçlarına, mutlak şekilde modern edebiyatın bakış açılarını ve perspektifini yansıtan, onun estetik düzlemine oturmuş türlere teslim olarak edebiyatta varlığımızı devam ettirebilir miyiz? Bu önemli bir sorgulama ve uyanış noktasıdır. Bu soruya vereceğimiz cevap kendimizi “modern Müslüman” olarak görmekle “modern zamanlarda yaşayan Müslüman” görmek arasındaki farkı da ortaya çıkaracaktır. Peygamber ve edebiyat bağlamında da bu böyledir. Peki ne olmalı o zaman? İlk evvel bizim bir teklifimizin olması lazım. Bugünün hayatına, bugünün Müslümanları kendilerine özgü teklifler sunmalılar. Edebiyatına da. Bu teklifler neler olabilir? Az evvel dedik, edebiyat geleneğinin yüzyıllar boyu oluşturduğu mevlitler, miraciyeler, gazavatü’n Nebi türünden, Siyer-i Nebî türünden eserler, naatlar ve buna benzer bir sürü edebî eserimiz var. Yüzyıllar boyu bunları yazarak ve okuyarak edindiğimiz bir edebî siyer birikimimiz de var. Ama bir de modern edebî türlerle bir buçuk asırdır derece derece oluşmuş bir muarefemiz de var. Her iki alanın da bize getirdiği bir birikim ve tecrübe de mevcut. Öyleyse modern zamanlarda yaşıyoruz, öyleyse biz de modern bir Müslümanız teslimiyetçiliğine kapılmadan ve yalnızca modern türleri önemseyip onlara kapılmadan, hele romana hiç kapılmadan, kendi geleneğimizin birikimlerine yaslanan, ama modern edebiyatın da tecrübelerini göz ardı etmeden kendimize özgü yeni bir siyer edebî türü niçin oluşturmayalım? Bunu biz niçin ortaya koymayalım da, illa roman gibi bir modern edebî türe kapılanalım? Romanın Hazret-i Peygamberi anlatıp anlatamama hususunda o kadar çok mahzuru ve imkânsızlığı var ki…

Bakın aklıma gelmişken, merhum Necip Fazıl Kısakürek’in Çöle İnen Nur isimli siyer çalışması nasıl bir eserdir? Edebî eser midir? Evet. Peki roman mıdır? Hayır. Romana saplanmadan da Peygamber nesir bir metinle edebî olarak anlatılabiliyor muymuş? Evet. Niçin bunun devamını getirmeyelim? Yahut benzeri yeni denemelere girişmesin Müslüman edebiyatçılar? Tekrar ediyorum ki Peygamber romanla anlatılamaz, anlatılmamalıdır. Sorarsanız, gerekçelerini az sonra küçük küçük değiniler şeklinde açıklayabilirim.

Genç Öncüler: O zaman aslında bu nesilden nesile değişebilecek bir şey. Yani şu anda bizim düşünce kodlarımızı değiştirmemiz gerekiyor. Biz roman kodlarıyla düşünen bir nesil olduğumuz için belki şu an bahsettiğiniz yenilikleri kabullenmemiz bizim için zor bir süreç olabilir. Ama yetişecek olan nesle bu kodları, dediğiniz gibi tarihten alacağımız referanslarla verebilirsek dönüşüm ancak o şekilde olabilir diyebilir miyiz?

M. FATİH ANDI: Dönüşüm gerekli, ama bu dönüşümü yalnızca tarihten aldığımız referanslara yüklememek lazım. O zaman gerçekten geriye dönük, geride patinaj yapan bir yapıya dönüşürüz. Bizim modernleşme sürecinin başlangıcına kadar oluşturmuş olduğumuz o siyer kümesi içerisindeki edebî eserlerimizi de önümüze alacağız. Onları göz ardı edemeyiz, onlar bizim kazanımlarımız. Ama onun yanında bir de yaşadığımız hayat var. Biz roman okuyan bir toplumuz. Biz modern öykü okuyan bir toplumuz. Görsel sanatlara muhatap olmuş bir toplumuz. Modern sanatın imkânlarını da tanıyoruz. Onlara karşı kendimizi mutlak şekilde kapatmalı mıyız? Hayır, o zaman yobazlık olur. Roman başka bir medeniyetin ürünüdür, kabul ediyoruz. Bütüncül olarak ele aldığımızda, roman, içinde oluştuğu Batı’nın toplumsal yapısının, modern dünya görüşünün, Batı uygarlığının kodlarını taşır. Bunu da kabul ediyoruz. Ama oradan alacağımız bir tecrübe, bir imkân, bir katkı da olamaz mı? Olur. “Hikmet müminin kaybolmuş malıdır, nerede bulursa alır.” Diyor Hazret-i Peygamber. Belki orada da hikmetin ucunu yakalayabiliriz. Belki oradan da bir katkıda bulunabiliriz bugün üreteceğimiz siyer türündeki edebî eserlere. Öyleyse evet, edebiyat geleneğimizin edebî verimlerine bir kere mutlak şekilde eğilmek zorundayız. Ama onları masamızın üstünde tutmak şartıyla modern edebiyatın imkanları ve fırsatlarını da değerlendirerek, kendimizi kapatmayarak, oradan da bazı işimize yarayan tarafları alarak yola revan olabiliriz. Ama itikadımızı, gözümüzü, bakış açımızı, inancımızı bozmadan, Müslüman hassasiyetini koruyarak… Yani mesele üreteceğimizin “bize özgü” olmasındadır. Anlatacağımızı, doğrudan bize ait olmayan bir kalıbın içerisine koymak değil, kendi yapacağımız ve ihtiyacımıza uygun olarak üreteceğimiz bir kalıbın içine koymaktır. O zaman bize düşen vazife nedir? Kendi siyer anlatı türümüzü bugünün birikimi, zevki, estetiği, beklentisi, dili ve üslubu çerçevesinde üretme zorunluluğu içerisindeyiz. Bunun için örneklerimiz de var. Az önce Necip Fazıl Kısakürek dedim, değil mi? Çöle İnen Nur diye bir siyer ürünü yazmış. Buna Sezai Karakoç’un Yitik Cennet’ini bile bir ölçüde ekleyebilirsiniz. Bunlar roman mıdır? Hayır değildir. Peki eskilerin tekrarı olarak yazılmış bir siyer türü müdür? Hayır değildir. Edebî midir? Evet, edebî bir siyerdir. Bugünün insanı anlar mı? Evet anlar. Lise çocuğuna bile verin, zevkle okur. Özellikle Çöle İnen Nur, müthiş, etkileyici bir siyerdir. Neden yapmayalım. Örnekleri var.

Genç Öncüler: Hocam peki çocuklara siyer anlatımı konusunda nasıl bir yol izlemeliyiz? Bununla alakalı bize tavsiyeleriniz neler olur?

M. FATİH ANDI: Bunu roman şemsiyesi altında ele alıyorsak, öyle soruyorsanız, ha yetişkin ha çocuk, aynı kapıya çıkar. Meseleyi ilkesel olarak ortaya koymalıyız. Ben Peygamberimi edebî olarak, şu hassasiyet noktalarıyla, şu örnekler çerçevesinde anlatmak ihtiyacındayım, hassasiyetini, Müslüman sanatkarlar ve edebiyatçıların edinmesi gereklidir. Bu hassasiyet etrafında ürünler vermek zorundayız. O zaman bugün ortalıkta arz-ı endam eden ve Peygamberi, sahabeyi veya Hz. Peygamberin hanımlarından birisini anlatma çabasındaki o düzeysiz, İslamî âdaptan uzak, roman adıyla yazılmış ürünleri şöyle süpürüp elinin tersiyle bir tarafa atacaksın. Sorduğunuz üzere bir de bu işin çocuklar boyutu var. Pedagoglarla, işin uzmanlarıyla bu üretimin bir de çocukların algısına yönelik boyutunu konuşacağız, tartışacağız. Ancak benim şahsî kanaatim şudur ki, “çocuklar için yazılmış siyer”ler veya konusunu siyerden alan çocuk kitaplarında da durumumuz hiç de iç açıcı değil. Hem dil ve üslûp açısından değil, hem de metin ve görseller açısından. Bu tür ürünlerin birçoğunda, ne hikmetse, Asr-ı Saadet ve sahabeler algısı, dolayısıyla Hazret-i Peygamber idrâki çöl, develer, hurma ağaçları ve ak saçlı ak sakallı yaşlı adamlar imgesine indirgeniyor. Çocuk bu imgenin neresinde kendisini hissetsin? Bir de bu kitapların kapağında veya orasında burasında güzellik unsuru katacağım diye başvurulmuş bir kabalık ve çirkinlik göstergesi olarak tas gibi açılmış şaplak bir gül resmi sizi illa bir yerlerde karşılıyor. Müslümanın estetik gözü bu mu olmalı?

Genç Öncüler: Evet aslında soruyu sormamdaki altyapıyı anladım. Ben de modern bakış açısı ile düşünüyorum çünkü. Siz onun sınırları dışında kendi sınırlarımızı oluşturmaktan bahsediyorsunuz.

M. FATİH ANDI: Modern dünyanın gözlüklerini öyle bir takınmışız, bakış açısına öyle bir teslim olmuşuz ki hiç farkında bile değiliz. Belki konu dışı ama çocuk edebiyatı, yetişkin edebiyatı, ergen edebiyatı gibi kategorilendirmeler bile aslında modernist bir gözün ortaya çıkardığı bir durumdur. Neden? Çünkü bugün modern algı çocuğu yetişkinden ayırt ediyor. Onu belirli bir kategoride donduruyor. Yetişkini ayrı görüyor, orada ayrı bir tüketim ve sömürü çarkı döndürüyor. Çocuk ayrı bir alan. Orayı kutsallaştırıyor, tabulaştırıyor, oraya yükleniyor ve orada da bir çocuk sektörü… Her tüketim alanında çocuklar için türlü sektörel ürün üretiliyor. Oradan kapitalizm kâr ediyor. Edebiyatta da bu var. Oysa geleneksel dönemlerdeki Müslüman edebiyatlarına bakın, çocuk edebiyatı diye bir kavram yoktur. Mesnevi, çocuğun da yetişkinin de muhatap olacağı bir eserdir. Şeyh Sadi’nin Gülistan’ı çocuklar için midir, yetişkinler için midir? Veya Feridüddin-i Attar’ın Pendname’si, Beydeba’nın Kelile ve Dimne’si çocuklar için midir, yetişkinler için midir? Okuyucular içindir. Çocuk veya yetişkin, herkes orada kendi algısına göre, kendi nasibine göre, kendi donanımına ve beklentisine göre bir şeyler alır. İnsan ömrünü dilim dilim yapıp her dilimi öbüründen soyutlamak modern bir bakış açısıdır. Dolayısıyla “çocuk siyeri” diye bir siyer yapmalı mıyız, bunun üzerinde bu bakış açısıyla da tartışmalıyız. Kesinlikle olmaz, yapmayalım mânâsında söylemiyorum bunu ama modernist bakış açısı veya modern insanın bakış açısı dediğimizde mesele nereye geliyor görüyorsunuz?

Biz bugün modern olma taklidi içerisinde bir buçuk asrını geçirmiş bir toplum ve böyle bir toplumun mensupları olarak edebiyat algımızı neye göre ayarlayacağız? Peygamberimizi romanda böyle anlatacak mıyız, anlatamayacak mıyız? Buradan, en başta sorduğunuz soruya yeniden dönebiliriz aslında.

Genç Öncüler: Tamam o zaman romandan başlayalım hocam.

M. FATİH ANDI: Roman niye Hazret-i Peygamberi anlatmamalı? Burada “anlatmamalı” bir yasaklama değil, onu belirtmemiz lazım. Biz kapanan, yobazlıkla hayır diyen, her türlü farklı, yabancı olan şeye kendimizi kapatan bir konum içinde olmamalıyız. “Anlatmamalı”nın gerekçesi nedir? Çünkü anlatamaz. “Niçin anlatamaz?”ın cevapları üzerinde durmalıyız. Bu belki kitaplık çapta bir konuşmayı veya çalışmayı gerekli kılar. Ama burada bir röportajın sınırları çerçevesinde, nokta atışı, madde madde bir şeyler söylemekte fayda var. Şöyle ki:

Roman bizim geleneksel toplum yapımızdan çok farklı, bambaşka bir toplumsal yapının içerisinden çıkmış bir tür. Burjuvaziden kapitalizme evrilen Batı toplumsal yapısının, modern dünya görüşünün içine doğmuş bir tür. Farklı bir insan ve varlık algısı ve yorumunu dillendiren bir tür. Dolayısıyla roman, bana ait olmayan insan ilişkilerinin içerisinden çıkan bir tür. Bana ait olmayan insan ilişkilerini de yayan, çoğaltan ve başka insanlara öğreten, gösteren bir tür. Oysa unutmamalıyız ki, “Her ürün kendisini üreten ideolojiyi yeniden üretir.” Roman da öyle. Gittiği Batı dışı toplumlara Batılının yaşama kodlarını ve varlık algısını, insan kabullerini taşır. Bu bizim ana hassasiyetimiz. Ama bir başka maddeye geçersek, romanın yapısal olarak da, ontolojik olarak da veya estetik olarak da bir takım kodları var ki, bizimle çelişir. Roman teorisyenlerinin, metodolojistlerinin birçoğu romanın aslında ‘insanın trajikliği’ noktasında kendini gösterdiğini söyler. Batı romanındaki en iyi örneklerin, klasikleşmiş örneklerin hep “açmaz”a saplanmış, trajiğe gömülmüş kahramanları anlattığı ortadadır. Asude ve huzurlu hayatların romanı olmaz. Trajedi, çatışma, entrika şarttır. Roman huzurlu, mutlu hayatların destanı değildir. Mutlak şekilde huzursuzluk ister. Burada bir şeyi ayıralım trajedi, dram değildir. Dram her insanın hayatında yaşanır. İnsan hayatı olumluluk kadar olumsuzluğa da müncer olur. Ama trajedi başka bir şeydir. Ontolojik olarak hissedilen bir şeydir. Trajedi, insanın kendisini mutlak olarak bu kainatta yalnız, çaresiz ve terk edilmiş hissettiği noktadaki psikolojisidir.

Genç Öncüler: Bu tamamen bizimle zıt hocam.

M. FATİH ANDI: Bu bize yüzde yüz zıt. Bir Müslümanın hayatında trajedi olmaz. Hatta Müslümanı bırakın, bir Hristiyanın, Yahudinin, Allah’a Yehova’ya Christ’e kime inanırsa inansın, bir yaratıcıya inanmış olan insanın hayatında trajedi olmaz. Trajedinin anası sekülerliktir. Romanın özü, en başarılı ve en iyi örnekleri trajediye sırtını dayamış örneklerdir. Bu noktada bir Müslüman, itikadını koruyarak, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyip ne kadar trajik olabilir. “Muhakkak ki ancak kafirler topluluğu O’nun rahmetinden ümit keser” diyor kitabımız değil mi. Allah bütün günahları affedicidir. Kader inancı bunun için vardır, trajediyi önlemek için vardır. Sıkıştığımız bir noktada O var deriz ve trajedi bizim hayatımızda biter. İtikadımızın özünde trajediyi dışlama vardır. Ama romanın en iyi örnekleri trajik insanı kurgular. Oblomov’dan Madame Bovary’e kadar romanın şaheserleri hep trajik kahramanları anlatır. Hayatı huzurlu ve mutlu geçen insanların romanları yoktur. Varsa da sıradan veya kötü romanlardır onlar.

Genç Öncüler: Hocam şöyle sorabilir miyiz, modern romanlar cennetten kovulmuşluk hissiyle mi yazılıyor? Kendilerini dünyaya öylece bırakılmış hissettikleri için mi böyle eserler ortaya çıkartıyorlar?

M. FATİH ANDI: Buna cennetten kovulmuşluk hissi demek için yine inancı belirleyici yapmak zorundayız. Yani hangi insan mutlak çaresizlik yaşar? Tekrar cennete döneceği umudunu yitiren insan. Cennetten kovulma psikolojisine kendisini kaptıran insan. Veya cennetin varlığı düşüncesini temelden kaybetmiş olan insan. Bunu bu bağlamda söyleyebiliriz. Şimdi madem ki romanın “iyi” örnekleri trajik kahramanların destanını yazıyor, o zaman soralım: Bir Müslüman trajik bir insan olabilir mi? Hayır olamaz. Peki bizim Peygamberimiz trajik midir? Haşa, hayır. Peki, kendisi trajik olmaması gereken bir Müslüman edebiyatçı hiç trajik olmayan Peygamberini trajedinin destanı olan bir tür ile anlatmalı mıdır? En temel çıkış noktamız budur. Peki anlatırsak ne olur? Roman illa trajik kahramanları mı anlatmalıdır? Anlatmadığınız zaman, o trajedinin, bocalamanın, çatışmanın olmadığı romanlarda gerilim kopar, romanın entrikası gevşer, düzey düşer, kötü veya en azından ortalama roman örnekleri ortaya çıkar. O zaman, bir Müslüman yazar, Peygamberini türün kötü bir örneğiyle anlatabilir mi? Daha en başından zaten iyi bir roman örneği olmayacağını kabul ediyorsa, niye o tür ile Peygamberini anlatsın? Zira Müslüman bir edebiyatçı, Hazret-i Peygamberi anlatıyorsa yazdığı eserin türünün en iyisi olması kasıt ve çabasıyla yola çıkmalıdır. Baştan bir sıfır mağlupsun, niye yazıyorsun? Sıkıntı buradadır.

Konunun bir başka boyutu da şudur: Roman bütün edebî türler içerisinde kelimelerle görselleştirici, tasvir edici bir türdür. Resim, renklerle çizgilerle görselleştirir. Heykel, mermerle, madenle, ahşapla; karikatür çizgi ile görselleştirir. Roman edebiyat türleri içerisinde görselleştirmenin imkânlarını bünyesinde barındıran bir tür. Peki bir Müslüman, Peygamberinin resmini çizer mi? Çizmemelidir. Ehl- i sünnet anlayışında zaten tasvir çok hoş, mübah görülmemiştir. Hep bir mesafeli duruş vardır, değil mi? Bunun birçok sebebi var, burada o konuya girmeyelim. Resim sanatında suret tasvirine mesafeli duruşun sebebi olarak insanların ikonlaştırma, tapınma eğilimlerini frenleme konusu bir gerekçe olarak anılır. Ama birçok sebebi daha vardır, bunu başka bir konuda tartışabiliriz. Biz roman ve görselleştirme ilişkisine dönelim: Görselleştirme neden olmamalıdır Peygamberi anlatırken? Her görselleştiricilik donduruculuktur, muhayyileyi, zihni yoksullaştırıcılıktır. Görsellik insanın algısını, muhayyilesini, hayal gücünü dolayısıyla muhayyile çabasını, kalbi sıcaklığını, gönül tarafını dondurur. Tesettürün hikmeti de buradadır. Açıldıkça insanı körleştirir. Oysa insanın kalbi, gönlü veya muhayyilesi, gözün kendisine çıplak olarak, bütün çizgileriyle çizerek dayattığı ile değil, algıladıklarını kendi içinde yeniden oluşturarak, yorumlayarak, şekillendirerek inşa ettikleri ile tatmin duyar. Böylesi daha sıvak, daha kalıcı ve insanîdir. Şahsîdir ve muhteremdir. Asıl özgürlük burada başlar. O zaman demek ki her Müslüman, okudukları hadislerden, ilmî siyer anlatımlarından, bir şekilde dinlediği Peygamber kıssalarından, kendi içerisinde bir Peygamber tasavvuru inşa eder. Kendi hayal dünyasına göre, hatta kendi Peygamber aşkına ve imanına göre özel ve güzel olan budur. Ömrünü akademik araştırmaya vermiş birinin Peygamber sevgisi, benim babaannemin sevgisinin yanına dahi yaklaşamayabilir. Güzellik budur. Benim babaannem belki de ümmîdir, ama Hazret-i Peygamber aşkı, o ciltlerce kitap devirmiş olan kişininki ile kıyas bile kabul etmez. İç özgürlük budur işte. Görsellik işin püf noktasıdır, görsellik köreltir. Gördükçe lakaytlaşırsınız. Şöyle düşünebilirsiniz: Her gün Suriye'de bir İslâm şehrinin bombalandığı haberleriyle karşı karşıyayız. Yapanları biraz kınıyoruz, sonra hayatımıza devam ediyoruz. Çünkü o görüntüye karşı körleştik. Ama o katliama ilk muhatap olan insanı düşünün, yemeden içmeden kesilir, belki eline alır silahı savaşa gider. Körleştiricilikten kastım budur. "Görselliğin açmazı, görselleştirmenin yoksullaştırıcılığındadır." diyor Andre Bazin, bir sinema eleştirmeni. Görselleştirmek yoksullaştırma demektir. Hayal gücümüzü, kalbimizi, kalbi olan yönümüzü yoksullaştırır. Sinema, görüntüleri ile, roman da görüntünün kelimelerle inşası demek olan tasvirleri ile Peygamberi dondurur.  Kaldı ki, bir romanda Hazret-i Resûl’ü nasıl tasvir edeceksiniz? Elimizde Şemail-i Şerif rivayetleri var, yalnızca onları mı aktaracağız? Öyle yaparsak, basmakalıp bir tasvirle yetinmek ve kötü bir roman metni inşa etmek durumunda kalırız, roman yürümez. Bu duruma düşmemek için, yazar kendi tasavvurundaki Peygamber’i anlatacaksa, Hazret-i Peygamberi çarpıtacaktır, Müslümanlara olmayan bir Peygamber sureti, davranışı, tavırları, ilişkileri verecektir. Okuyan Müslümanın zihninde Peygamber tasavvurunu, imgesini bozacak, çarpıtacak, en azından kendisininkini tekil bir örnek olarak, böyledir diye dayatacaktır kendisi farkında bile olmadan. Roman kurguya dayalı, kurmaca bir hayat inşa eder. Reel hayatı birebir aktarırsınız, o rapor olur tutanak olur, mahkeme zaptı olur. Romanın farkı değiştirmek, romancının sanatçının muhayyilesi ile yeniden bir hayat inşa etmektir. Her romancı kaçınılmaz olarak hayattan gözlemlediklerini, kendi hayal gücü ve donanımı ile kendi zevkleri ve dünya görüşü, estetik gözü doğrultusunda yansıtabilir. Başarılı ya da başarısız yazılan her romanda çizilen Peygamber tablosu yalnızca bir kişinin yani romancının tasavvuruna hapsedilmiş bir Peygamber tasavvurudur. Onun ya da sinema senaristinin bütün bir ümmetin Peygamberini yalnızca kendi gördüğü pencereden görünen Peygamber yoksullaştırıcılığına ve dayatmacılığına dökmeye hakkı yoktur. Herkesin farklı farklı oluşturduğu bin tane Peygamber tasavvuru ama hiçbiri bir Müslüman olarak benim iç dünyamda kurgulanmış Peygamber algısı değil. Hep benim dışımdan bana yüklenmiş olan Peygamber algıları. Mutlak şekilde pasif olmak zorundayım. Özgürlüğümü sınırlamak zorundayım. Böyle mi olmalı? Oysa iyi olan, ideal olan, her bir müminin kendi iç dünyasında kendi Peygamber tasavvurunu, bu doğrultuda kendi Peygamber muhabbetini, imanını, idrakini oluşturmasıdır. Roman için söylediklerimin hepsini sinema için de söyleyebiliriz. Görsellik bağlamında roman için olmaz dediklerimiz sinema için de olmamalıdır. Filan kişinin suretini sinemada Peygamber diye niçin dayatacaksınız? Benim İslam tarihinde kahramanım olan, herkesin içinde sıcak bir yer tutmuş Hz. Hamza sureti niçin bir Hristiyan Anthony Quinn siması ile eşleşsin? Yazık, günah değil mi. Ne yaparsanız yapın, insanın zihni böyle çalışıyor. Onunla eşleşiyor çünkü.

Genç Öncüler: Hocam şimdi biz de buna maruz kalmış bir nesiliz. Batı’nın özellikle insanları maruz bıraktığı şey, sinema sektörü, görsellik ve gerçekten insanları bir kalıp içerisine alıyor. Şimdi onların oluşturduğu bu kalıp içerisinden insanları bu tarafa çekmemiz gerekiyor. Peki bunu filmle yapamayacaksak, bizim temel referans noktamız anlatım üzerine mi olmalı?

M. FATİH ANDI: Sinema olsun, roman olsun, burada çok kaba ve ana hatlarıyla işaret etmeye çalıştığım mahzurları üzerinde düşünmemiş yahut bu türleri yapan modern zihniyet ve estetiğe teslim olmakta bir beis görmeyen kimi kişiler, ya iyi niyetli yahut da teslimiyetçi bir tutumla diyorlar ki, “Canım, iyi hoş da, bu çağda insanlar bu sanatlara daha çok itibar ediyorlar. Romanı okuyorlar, sinemayı izliyorlar. Biz de bu imkânı değerlendirip, Peygamberimizi onlarla anlatmayalım mı kitlelere? Hem zaten bu zamanda bunlardan kaçınmak doğru mu? Biz modern Müslümanlarız.” Sanki ilk başta bize de doğruymuş ve masummuş gibi geliyor. Ama önce şuradan başlayalım: Bir Müslüman modern olamaz. Modernizm, İslâm karşıtı, vahyi inkâr eden, seküler bir dünya tasavvuru ve görüşüdür. Bizler en fazla “modern zamanlarda yaşamak durumundaki Müslümanlar”ız. Bunu bir bilinç olarak kaybetmememiz lazım. Kitlelerin bu türlere kapılması, teslim olması bizim için bir gerekçe olmaz, olmamalıdır. Ayrıca kalıcılık ve zihinsel pişme, olgunlaşma, içimizde bunu bir bilgiye, kabule dönüştürme, biraz evvel söylediğim bir aşka bir sevgiye bir yoruma dönüştürme noktasında o görsellikle edinilmiş bilgi hiç de işlevsel değil. Tıkanıyorsunuz, daha doğrusu şartlanıyorsunuz. Yalnızca o oluyor. Oysa bu şartlanma, Müslümanların bilgilenme yollarını da tıkıyor. Mesela ben Hz. İsa filmi seyrettim, Hz. İsa’yı orada oynayan oyuncunun suretiyle, simasıyla, oradaki tepkileriyle, davranışlarıyla algılamaya başladım. Sonraki bütün okumalarım, o etkinin izinde yürüdü. Sonraki Hz. İsa imgelemim hep o filmin veya romanın izinde şekillendi. Doğru bir şey mi bu? Hayır. Ya bir de zaten okuma özürlü bir toplumda, bütün Peygamber bilgisi, seyrettiği sinema filmi veya varsa okuduğu bir popüler, ucuz, çarpık siyer romanı çerçevesiyle sınırlı olan bireylere ne demeli? Bilginin peşinde olma erdemini içinde diri tutması gereken Müslüman, hazır kalıpları kafasına bilgi diye yerleştirmez. Bilginin peşine düşer, o bilgiyi edinir, kendi iç dünyasında bir yer eder o bilgiye, gerekirse dönüştürür, hatmeder, hazmeder. Bilgilenme de bir hazım sürecidir. Hayata uyarlama sürecidir. Görsellik benim elimden bunu alıyor. Beni bilgi noktasında da yüzeyleştiriyor, bir yönetmenin bir senaristin bakış açısına hapsediyor. Bu hazım sürecini komprime açlık tabletlerine indirgiyor. Sıkıntı burada. Bilgi değil, aldatıcı ve sofistike bir bilgiçlik bu.

Genç Öncüler: Hocam ama burada şöyle bir nokta var. “Bir bilginin peşinden gitme!” Bizim asıl hedefimizin bu olması gerekiyor. Ama bunu yapacak kesim belki de küçük bir kesim. Yani toplumun büyük çoğunluğunu kapsamıyor. Çünkü genel olarak bilginin peşinden gitmeme gibi bir zafiyetimiz var. Tamam belki bunu yapan bir kesim var, evet, bu dedikleriniz belki onlar için bir karşılık bulabilir ama toplum içerisinde bulunan o büyük kitle için nasıl bir şey ortaya koyacağız? Onlar için...

M. FATİH ANDI:  Asıl büyük tehlike zaten bu. O büyük kitle için söz konusu öyle değil mi? Biz okumayan bir toplumuz maalesef, okuma düzeyi düşük bir toplumuz, bilginin çilesini çekme konusunda tembel bir toplumuz. Dolayısı ile çıkan sorun, Ramazanlarda parça parça bölünerek dizi haline getirilmiş bir Çağrı filminden bütün Asr-ı Saadet malûmatını edinmiş milyonlar var bu ülkede. Ve bunu da yeterli buluyorlar. O filmde gördüğü, saçı sakalı birbirine karışmış sıradan figüranı Hz. Ali zannediyor, Ammar bin Yasir zannediyor. Sinema yapımcısının bütçesi doğrultusunda hazırlanmış, o derme çatma, karikatürize edilmiş Kabe maketini gerçek Kabe yahut da üç beş evlik platoyu Asr-ı Saadet Medine’si veya Mekke’si zannediyor. Sultan Ahmet’te Ramazanlarda belediyenin açtığı Osmanlı sokağı komedisi, mukavvadan kartondan karikatürize edilmiş sokak bozuntuları var ya, Osmanlı sokağını o zanneden göz yanılgısı gibi bir şey bu. Tek tek her birine diyemiyorsunuz ki, “Yahu, bu yapımcının bütçesine göre ucuza getirmek için yaptığı bir plato, senaristin çapına ve algısına göre çizdiği bir tablo bu. Böyle değildi bu.’’ Bunu anlatamıyorsunuz. Büyük kitle okumuyor ama sinemadan, romandan hoşlanıyor, onlara nasıl anlatalım? Mesele bu işte. Çözüm de şu olmalı belki: Hazret-i Peygamberi anlatmak, O’nun suretini şap diye ekranın ortasına koyarak göstermek demek değildir. Asr-ı Saadeti anlatmak, uydurma bir Asr-ı Saadet platosu çizerek göstermek demek değildir. Anlatmanın yolu illa göstermekten geçmez. Hz. Peygamberi bugün Üsküdar’ın ne bileyim Atik Valide semtindeki bir mütevazi evde yaşayan üç tane mümin, mütevekkil insanın hayatını anlatarak da anlatabilirsiniz. Peygamberin mesajını anlatırsınız, Peygamberin ahlâkını anlatırsınız, Peygamberin dünya ve ahiret yorumunu ve getirdiği ilkeleri anlatırsınız. Asr-ı Saadet hassasiyetini yükleyebilirsiniz, bir mümin için esas olan, Peygamberinin suretini mutlaka bir sanatla göstermek olmamalı. Peygamberin mesajını, Peygamberin getirdiği vahyî öğretiyi, Peygamberin ahlâkını bugünün insanına taşımanın yollarını aramalıyız. O zaman sinema da roman da bizim için bir nimet, bir imkândır. Hiç yasaklamamalıyız. Nasıl yaklaştığımız önemli. İlla Peygamberi göstererek Peygamberi anlatamayız. Tasvir tek anlatma ve sevdirme yolu değildir. Başka anlatım teknikleri ve yolları da mevcuttur. Temsil bunlardan birisidir meselâ… Bir roman ve veya sinema kahramanı, bugünde veya geçmişte yaşayan bir şahsiyet, pekâlâ Hazret-i Resûl-i Ekrem’in mesajını, ahlâkını temsil edebilir, insanlara yansıtabilir. Ama “modern göz”, illa bütün çıplaklığı ve “gerçekçilik”i ile göstermeden ve görmeden rahat etmiyor. “Ey Musa, bize Rabbini göster, inanalım.” tutumunun bugüne yansıması diyebiliriz. Meselemiz bu…

Genç Öncüler: Benim anladığım kadarıyla, bizim burada ki sorunumuz şu: Biz bilgiyi salt bir bilgiden ibaret tutarak, yani işte Kabe buradadır, minareleri şuradadır gibi bir zihin dünyasına sahibiz. Aslında burada ki maksat manada yatıyor.

M. FATİH ANDI: Manayı bugüne uyarlayarak, bugünün toplumunun bireylerine, hayatına, mekanlarına, çevrelerine taşıyarak verebilirsiniz. Hep söylenegelir Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanındaki Alyoşa, Victor Hugo’nun Sefiller romanındaki Jan Valjan, döneminin bir kahramanıdır ama Hz. İsa ahlâkının ta kendisidir. Tecessüm etmiş halidir. Adam romanını yazıyor ama Hristiyanî inanç özünü, Hz. İsa’nın ahlâkını gümbür gümbür verebiliyor. Bize düşen bu. Biz yazacaksak, illa da biyografik bir roman yazıp Peygamberi kör parmağım gözüne kabilinden göstermeliyiz, Asr-ı Saadet’i göstermeliyiz saplantısından çıkalım. Popüler kültür bizi şu seviyeye getiriyor: “Yahu bak, Asr-ı Saadet’ i anlatan bir film çekersek iyi gişe yapar, ne kadar Müslüman varsa gelir, seyreder. Parayı kırarız.” Bu görselleştirme saplantısından çıktığımız zaman o kadar sınırsız bir alan açılıyor ki, sanat bize o kadar imkan veriyor ki. Derdimiz, tekrar tekrar söylüyorum, Peygamber Efendimizin suretini, filan sahabenin simasını, Asr-ı Saadet’in mahallesini sokağını göstermek olmamalı. Ruhunu yaşatmak, manasını taşımak olmalı. O zaman ister Kanuni döneminden bir kesit al canlandır, ister bugünden bir aile, bir sokak, bir mahalle al canlandır, önemli olan o ruhu yükleyip yükleyememektedir.

Genç Öncüler: O zaman bizim asıl yanıldığımız, tam kavrayamadığımız nokta şu: Kullanacağımız aletin bizatihi kendisi değil, nasıl kullanacağımız daha ziyade önemli…

M. FATİH ANDI: Aynen öyle. Kesin olarak kapanmak yobazlıktır. Baştan söyledim. Balta da bir alettir, meyve bıçağı da bir alettir. Ben baltayla elma soymaya kalkışırsam yanlış yaparım. Baltayı uygun yerde, uygun fonksiyonda, ihtiyatla, ayağıma vurmadan, elimi kesmeden kullanırsam o faydalı bir alettir. Ama baltayı misafirin yemek masasına getirip buyurun elmayı bununla soyun dersem, o da bir alet, bu da bir alet dersem, halt etmiş olurum. Hassasiyetimiz burada olmalı. Bütün meseleyi belki bu özetliyor.

 

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder