casino maxi

Klasik Hilafet Söyleminin Eleştirisi

Dinler Tarihi Oca 09, 2016 0 Yorum

Her hangi bir dini tarihsel sürecin kurumları ve kavramları maalesef onu inceleyen kişilerin eğilimlerine göre tahrif edilebilmekte. Bu tahrif bazen fark edilmeden tamamen olumlu ve faydalı gerekçelerle kimi zamansa maksatlı olabilmekte. Fakat her iki tahlilin nihayeti o dinin anlatmak istediğinden ve olduğundan farklı olarak kişilerin ondan onun tarihsel ve sosyolojik gerçekliklerine bakmaksızın ne anladığına evirilmekte. Üzerinden yüzlerce yıl geçen ve ilksel muhataplarıyla canlı bağlantısının yerini belirsiz muhataplarla kuru ve metinsel ilişkiye bırakan dinsel kurum ve kavramlar üzerinde yorum yapmak, ucu açık bir konu ve yorumcunun insafına bırakılmış bir yöntemdir ki bunun nihayetinde birbirlerine zıt iki grup dahi kendi varlıklarına deliller ortaya koyabilmekte. Bu yüzden dinler ve kurumları üzerindeki şu temel prensip bizce önemlidir ki herhangi bir dinin herhangi bir konu hakkında tam olarak ne demek istediği mutlak surette onun ilksel muhataplarının ondan ne anladığıdır, bizim ne anladığımız değil. Böylesi kaynaklara sahip değilsek yahut elimizdeki kaynakların objektifliği hakkında şüphe içindeysek o halde ikincil doğrulama kriteri bizce tarihsel ve sosyolojik bulguların ışığında araştırılan kurum ya da kavramın o tarih ve mekân kıskacında ne ifade ettiği hakkında yapılacak sübjektif yorumlardır ki bu her zaman kusursuz bir sonuç vermeyebilir.

Dini kurum ve kavramların yorumcularını bizce üç grupta değerlendirmek mümkün. Bunlardan ilki mensup olduğu dinin savunucusu konumunda hinterlandı mevcut dinin mensupları olan, nesnellik gayesi gütmeyen, amacı mevcut dinin mükemmelliğini ve kurumlarının evrenselliğini ispatlamak olanlar; ikincisi dönemin hakim ideolojisinin etkisi altında bulabildiği her şeyi ideolojisinin aracı haline getirip mevcut ideolojinin bilimsel meşruiyetini ispatlama amacı güdenler; ve son olarak da kendi tarihselliği içinde o dinin ne olduğu ve ne anlatmak istediğini onun ilksel bağlamında ele alıp değerlendirenler. Hiç kuşkusuz diğer ikisini yanında üçüncü gruptakiler daha doğru bir amaç üzere olsalar da materyal eksikliği ve güvenirliliği sebebiyle kusursuz bir sonuca ulaştıkları söylenemez. Ne ki vardıkları sonuçlar kıyas edildiğinde tarihsel okumacılığın diğerlerinin üzerinde sahih bir amaçlılığı olduğu daha muteber gözüküyor. Her ne kadar bugüne dek tarihselci okuma kurumları belirli zaman ve mekanlara hapsettiğine dair haksız bir ithamla karşı karşıya kalsa da bu refleksin her resmi dini söylemin muhatapları tarafından seslendirildiği de unutulmamalıdır.

Söyleminin mevcut dinin coğrafyası ve mensuplarıyla sınırlı kalan araştırmalar gaye bakımından o dinin ihyası, mükemmelliği ve evrenselliğine odaklı olduğundan mevcut hinterlant dışında itibar beklentisi içinde değildirler. Bunun yanında bu tür söylemlerin işgal edilmiş toprakların siyasal otoriteleriyle birlikte yabancı güçlere mağlup düşmüş teolojilerden olması da ilgi çekicidir. Bu sayede ezilmişlik ve yenilgi duygusuna karşı resmi dini söylem altın çağının ütopyasını (asr-ı saadet) her felaket ve yıkım devrinde olduğu gibi yeniden ortaya koyar ve mevcut yenilgiyi de her yenilgi başında olduğu gibi kendi oluşturduğu eskatoloji (kıyamet) de yerine yerleştirir. Bu sırada aslında pek de yeni olmayan bir çıkış olarak mevcut dinin tarihsel kurumlarının ne denli faziletlere sahip olduğu ve yeniden dirilmenin ancak mevcut dinin bu kurumlarıyla gerçekleşebileceği düşüncesi doğar ve en radikal reform arzuları bile bu kurumların yeniden ihyasının bir parçası olmaktan öteye geçemez. Böylesi bir mevcut dini söylem dinamik koşullara belirli zaman ve mekan perspektifinden sabit olarak bakar ve güncel sorunlara sahici çözümler üretemez.

Öncelikle şunu belirtelim ki eleştirimizin konusunun objektifliği çoğu zaman bizi resmi dini söylemin müdavimliğinden muhalifliğine itebilir bu yüzden değerlendirmemizin kriteri mutlak manada tarihi sosyolojik gerçekliklerin oluşturduğu arka plan ve zaman mekan üstü evrensel değerler olan vahiydir. Değerli kardeşimin yazısından seçtiğim kısımları gerekçelendirilmiş bir şekilde notlar halinde aktarmaya çaba gösterdim. Değerlendirmelerim eleştiriye açık, diğer kardeşlerim tarafından düzeltilip tamamlanmaya muhtaçtır.

1-Kuranın ve sünnetin yönetim usullerinden bir kısmını belirlediği doğrudur fakat yönetim biçimini ve şeklini belirlediği söylenemez.[1] Zira Kuranın kıssalarını anlattığı bazı hükümdar peygamberlerin örneklerinden de anlaşılacağı üzere herhangi bir yönetim biçimi hem islamidir hem İslami değildir. Bu aslen İslamın herhangi bir yönetimin biçimiyle değil onların tebaaları üzerinde iyi ya da kötü rol oynayan usul ve esaslarıyla ilgili olduğunu gösterir.

Çünkü tarih ve mekan değiştikçe insanların farklılaşan kültür ve algılarına göre yönetim biçimlerinin de değişmesi zorunludur. Bunun yanında yönetim biçimleri her ne kadar kusursuz olursa olsun bu onların toplumlar için adalet ve eşitlik temeline dayandığını ispatlamaz. Yönetim biçimlerinin ahlakilikleri nötrdür, iyi ya da kötü denemezler. Değişen coğrafya, kültür, ekonomik yapı ve zaman içinde farklılaşırlar. Fakat iyi ya da kötü olan rejimler değil yöneticiler ve onların davranışlarıdır. Örneğin demokrasi saltanat rejimiyle biçim olarak kıyaslandığında daha muteberdir lakin bu onun doğasının her zaman toplum için faydalı olduğunu göstermez. Zira nice saltanatlar vardır ki özellikle son yüzyıl demokrasisinin sebep olduğu zulümlerin yanında ütopya olarak dahi anılabilir. İlk madde için çıkarılacak sonuç şudur ki İslam ne zorlama tevillerin sonucu olarak demokrasiyi ne de tarihin herhangi bir döneminde Müslümanlar tarafından şekillenmiş halifelik kurumunu yönetim biçimi olarak sunar. İslamın mutlak surette derdi sosyal adalet ve hukukun azami ölçüde hissedilebilir olmasıdır buysa yönetim biçimi değil esasları ve usulleri sorunudur.

2-Eğer hilafet “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek ve İslam ümmetinin vahdeti” gibi iki umdeye bağlıysa denilebilir ki İslam tarihinde böyle bir şey görülmemiştir. Diğer yandan Allahın indirdiğiyle hükmetmek cümlesi muallâktadır çünkü bugün bile görüldüğü üzere birbirleriyle zıt grup ve mezhepler ılımlılık ya da radikallik üstünden Allahın indirdiğiyle hükmetme sloganını dalgalandırabilmekte. Yönetimde Allahın indirdiğiyle hükmetmek sadece ceza ya da miras hukukuyla ilgili değilse hilafet kurumu için bunun kapsamı izaha muhtaçtır. Eğer İslam şeraiti dediğimiz hukuku uygulamış ve isminin önünde halifelik sıfatı olan nice kurumları bu unvana layık göreceksek bu durumda da İslam tarihinde aksine bir uygulama zaten bulunamaz. . Bugünde görüleceği üzere kendi yaptığını “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek olarak nitelemeyen ne bir cemaat ne bir mezhep vardır.Vahdet mevzuuna gelince bu değerlendirme şu sorulara cevap vermelidir; Peygamber dönemi İslam toplumunu oluşturan etnik, dinsel, siyasal ve ekonomik farklılıklar ile 11., 12., 19. veya 21.yüzyılın İslam toplumunun etnik,dinsel, siyasal ve ekonomik farklılıklar ne derece birbirine benzerdir ki hilafetin mahiyeti bu değişimlere karşı aynı kalabilsin, aynı şekilde kiminle ve nasıl vahdet soruları her yüzyılın başında İslam coğrafyasının değişen koşullarına göre olumlu yahut olumsuz olarak farklılaşmakta yani hilafet İslami bir yönetim biçimiyse içinde bulunduğumuz şu şartlarda nasıl tezahür eder yahut neden özellikle son asırda “aslında ne olduğu” ya da “ faziletlerinin yeni yeni keşfedildiği” konuşulmakta. Bunların yanında daha derin başka bir problem var ki o da İslam ümmetiyle ilgilidir. Bugün gerçekten İslam ümmeti var mıdır ki vahdeti olabilsin. Dindaşlarının bebelerinin kanlarına ve kadınlarının ırzlarına geçmekten gocunmayan, birbirlerine karşı düşmanlarıyla bile ittifak yapan birbirlerinin camilerini bombalayan ve birbirlerini yurtlarından çıkaran ümmet , Kurani sıfatlara göre ehli kitaba denk gelir ki ehli kitabın vahdeti olamaz.

Bu kötümser yaklaşım maalesef İslam’ın altın çağı denen Endülüs, Abbasi, Babür ve Osmanlı egemenlikleri içinde geçerlidir. Eğer denildiği üzere hilafetin meşruiyeti ümmetin vahdetiyse varlığı saydığımız gerekçelerden dolayı hiçbir zaman gerçekçi olmamıştır.

3- İslam devleti üzerine “hilafet bir rejimdir, nizamdır, sistemdir; halife de o rejimin sistemin nizamın başkanıdır” ya da “hilafet ve imamet , o İslamın biricik ideolojisidir” gibi kavramları sloganlaştırıp bayraklandırmak yerine hilafetin insanlara ne vaat ettiğini izah etmek, tasvirini kolaylaştıran daha belirgin bir faktör olacaktır. Yönetim biçimlerinin farklılıkları toplumların daha iyi nasıl yönetilecekleri üzerineyse doğru rejimden değil doğru yönetmekten bahsetmek bize daha makul gözükmekte bu da doğal olarak şu sonuca vardırır ki saltanat rejiminde adil bir yönetim İslami olabildiği gibi demokraside de adil bir yönetim İslami nitelik taşıyabilir. İslam toplumu hilafetin değil yönetimde adaletin yokluğunu çekmesine rağmen maalesef sürekli olarak böylesi kavramsal çatışmaların sonu gelmez hengâmelerinin kurbanı olmuştur. Kuran’da geçen istişare kavramı zannedildiği gibi bir yönetim biçimi değil usulüdür ki uygulaması tüm rejimler için aynı zamanda makuldür. Nihai olarak şu denilebilir ki hilafet İslam’ın yönetim biçimi değildir zira İslam’ın bir yönetim biçimi değil usulü vardır ve bu usul tüm rejimlerde kendisine doğal karşılık bulabilir. İslamın temel gayesi insanlar kendilerini neyle yönetirlerse yönetsinler adalet ve hukuka dayalı yönetsinler ilkesidir ve bunun için de hilafet kurumu dün kaçınılmaz olmamıştır ve bugünde değildir.

4-Nisa suresi 60.ayetteki “tağut” kelimesi makalede ima edildiği gibi altında yaşamk için kafir bir yönetim biçimi ya da rejimi ya da şahsı değil Medine dönemi Yahudilerin liderlerinden Ka’b bin Eşref yahut kahin Ebu Burde el-Eslemi’yi işaret etmektedir.[2] Olaysa ihtilafa düşülen bir mevzu da münafıkların bilinçli olarak peygamberi değil de şeytan kişilikli bu insanları hakem olarak tercih etmeleridir ve ayetin bağlamı 58.ayetten 78.ayete kadar devam etmektedir. Diğer yandan Şura suresi 37. ayetten 39. ayete dek müminlerin sıfatlarından bahsetmekte ve “ortaya mevzularda istişare yaptıkları” 38.ayette söylenmekte fakat ne öncesinde ne sonrasında herhangi bir yönetim biçimi tasvir edilmemekte. Ve aynı şekilde Ali İmran 139’da daUhud yenilgisinden sonra peygambere daha önce toplum ve yönetimle ilgili işlerde yapageldiği gibi müminlere danışma davranışına devam etmesi istenmekte. Sonuç olarak mezkur ayetlerin hiç biri bir yönetim biçimini tasvir etmemekte.

4- Eğer metinde denildiği gibi hilafeti bir yönetim biçimi olarak ele alırsak bir başka noktaysa onun yönetimle ilgili kurumlarının muammada olmasıdır. Coğrafya genişledikçe yönetimde ithal edilerek elde edilen nice kurum ve kavramlar hilafet için hangi konumdadırlar ya da hilafetin bizzat kendisinin oluşturduğu diğerlerine alternatif kurumlardan bahsedilebilir mi? Eğer hilafet bir rejimse ürettiği kurumlar nelerdir mesela hilafet denilince devlet yönetiminde İran’dan ithal divanlar mı yoksa 19-20. yüzyıl Osmanlı’sının İngiliz Fransız kamaralarından devşirdiği meclis usulleri mi aklımıza gelmeli? Ekonomide yahut sosyal hayatta hangi sistem hilafet rejiminin ürünüdür? Allah kitabında hilafet diye bir yönetim biçimi tayin edip de onun hukuk  kaidelerin mi elli küsür hüküm ayetiyle belirlemiştir? Eğer söylenildiği gibi hilafet bir rejimse o halde onun kurumlarının ne olduğuna dair bir iz bulunmamaktadır.

5- Saltanat-hilafet ilişkisi İslam coğrafyasındaki tüm beldelerde vazgeçilmez bir ilişki olmuştur. Aksi örnekler dört halifeyle kısıtlıdır ki bununla beraber onların seçimleri bile İslam dünyasında hala ihtilaf konusudur. Hilafetin zorla ele geçirilmesi iktidarın meşruiyeti için menfiyse o halde yine İslam tarihi boyunca müspet bir uygulamadan bahsetmek söz konusu olamaz. Zira hilafet konusunda son dönem İslamcıların idealizminin aksine halifenin şurayla seçildiğini söylemek İslam tarihi gerçeklikleriyle bağdaşmamakta. Daha önce denildiği gibi 4 halifenin seçimi de bu konu da ihtilaflıdır. Hz. Ebubekir ensardan bir grubun peygamberin vefatından hemen sonra yönetici tayin etmek üzereyken alelacele bir müdahaleyle seçilmiş, Hz. Ömer Ebubekir tarafından önerilerek, Hz. Osman ise Hz. Ömer’in belirlediği dört-beş sahabe grubu tarafından seçilmiştir.  Bu da gösterir ki hem dört halifenin üçünde hem de sonrasında hilafetin şura sonucuyla olduğunu söylemek aslında son yüzyılın demokratik normları karşısında eziklik psikolojisine kapılmaktan başka bir şey değildir. Burada biz bir şeyin doğru ya da yanlışlığından değil tarih içindeki gerçekliğinden bahsettiğimiz için tevile ihtiyacımız yoktur. Şura ile seçim konusunda ileri sürülebilecek tek örnek ilk üç halifedir ki denildiği gibi onların da seçimi sübjektif ve ihtilaf konusudur. Çünkü ortada yöneticiyi belirleyecek bir yönetim biçimi yoktur ve doğal olarak Arap kültür ve sosyal yapısının öngördüğü usullerle bu iş yapılmıştır.

6- İslam dünyasında halifelik kurumunun özellikle Emevi ve zayıflayan Abbasi iktidarı sırasında bir güç devşirme ve meşruiyet elde etme kaynağı olduğu kuşkusuz. Bununla birlikte zannedildiği gibi ümmetin vahdetine değil çoğu zaman siyasal Sünni-şii ayrımına sebep olageldiği de aşikar. Osmanlı sultanlarının halifeliğin İslam ümmeti üzerindeki sorumluluğunu devletin çökmek üzere olduğu 19.asrın son çeyreğinde Abdülhamidle ve ondan sonra farkına vardıkları ve doğal olarak da İslam ümmetinin ömrünün sonuna değin babalık göremedikleri bir kuruma karşı ölümle cebelleştiği bir vakitte hatrı sayılır bir tepki vermemeleri hatırlanırsa hilafetin İslam ümmeti üzerindeki etkisinin siyasal bir sembolden öteye geçemediği görülür.

Sonuç olarak denilebilir ki hilafet gibi Allahın insanlara önerdiği ve benimsettiği bir yönetim biçimi yoktur. Olumlu olsun olumsuz olsun tarihi ve sosyolojik gerçeklikler, kültür ve ekonomik yapı insanları farklı yönetim biçimlerini uygulamaya iter; kurumlar değişken ve dinamik fakat Allahın hangi rejim olursa olsun insanlardan istediği şey sabittir: adalet. Aranan İslami yönetim biçimi ne idealist Müslümanların hilafeti ne de demokrasidir o adaletin kendisiyle hakim olup hukukun çiğnenmediği yeryüzündeki en iptidai ilkel bir yönetim biçimi bile olabilir.

Hilafet ile ilgili tartışmalar özellikle İslam dünyasında siyasal islamla mağlup olan resmi dini söylemin kıyamete kadar sürecek çözümsüz meselelerindendir. Maalesef İslam dünyası eline geçirdiği bir çok imkanı çözümsüzlüğünde ittifak edilmiş mevzularda heba etmektedir. Öyle ki Türkiye’deki siyasal iktidarın meşruiyeti bile bir çok ağır İslamcı ağabeyimiz tarafından hilafet, biat, şura gibi terimler üzerinden hala tartışılmakta bununla beraber Erdoğan’ın sırtını İslamcılara değil de halka yaslaması daha anlaşılır olmakta. Ve bize göre bu yakın tarihte siyasetteki en İslami eğilim denilebilir.

Yazsından yararlandığım değerli Ali Tarık kardeşime ve farklı fikirleri olgunlukla karşılayan genç öncüler dergisine selam ederim.

Dücane Demirtaş

Boğaziçi Üniversitesi

 

[1] Burada popüler olarak bazı İslamcıların ağzında dolaştığı gibi kuranın anayasal bir nitelik taşımadığını ve bunun onun eksikliğinden değil onun işlevinin farklılığının maalesef anlaşılamamasından kaynaklandığını belirtmeliyim ki zira Kuranın böyle bir maksadı yoktur fakat çağın söylemlerine karşı ateşli karşı çıkma gayreti içindeki bazı Müslümanlar çaresizce böyle bir söyleme sığındılar. Kuranın cezai hükümlerinin bile o dönemde karşılaşıldığı oranda oluştuklarını bilmelerine rağmen elli küsür hüküm ayetinin çağların tüm sorunlarına yetecek şekilde cevap arz ettiklerini söylediler fakat ilginç olarak bu kesimin son yüzyılda ortaya çıkan normlara karşı da bir mahcubiyet içinde olduğu gözüküyor ki sürekli olarak özellikle batıya karşı “İslam’ın ne olmadığı” konusunda izahat içindeler.

[2] Mustafa Öztürk, Kuran-ı Kerim Meali sy.124 dipnot 116

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder