Tarih

Asım Ebrar YILDIZ* Abdülhamid’i anlamak, her şeyi anlamak olacaktır. Necip Fazıl Kısakürek   22 Eylül 1842 günlerden Çarşamba. Berat kandilinden bir gün sonra Abdülmecid’in ikinci erkek çocuğu Abdülhamid bir öğlen vakti dünyaya geldi. Kaynaklar Abdülhamid’in zayıf bir vücuda, esmer bir tene ve parlak gözlere sahip olduğunu anlatır. Abdülhamid, annesi Tirimüjgan Sultanın kucağında, yedi gün boyunca her gün beşer nöbet atılan sevinç toplarını dinleyip, babasının yaktırdığı donanma kandillerini izlerken, daha o günlerden diğer kardeşlerinden apayrı ve hususi bir bakışla gözetilmekteydi. Büyüdükçe farklılıkları anlaşılan şehzade, az konuşup, az yemekte, yalnızlığı sevmekte ve kardeşlerinden farklı bir ruh haliyle yaşamaktadır. Abdülhamid, tarihte yer almış büyük şahsiyetlerin genelinde olduğu gibi çocukluğu boyunca derslerinde ve bilgi mükellefiyetinde sorunlar yaşamıştır. Fakat hayatı boyunca böyle kaldığına dair görüşler ise düpedüz yalan ve büyük bir ahmaklıktır. Abdülhamid’in ilim ve irfana verdiği önem saltanatında yaptırdığı kütüphaneler, hayatı boyunca kitaplara ve gerçek bilgiye gösterdiği ilgi ile açıkça görülmektedir. Abdülmecid’in diğer çocukları gibi Abdülhamid de batı müziği dersleri almış, piyano ve keman ile besteler yapmış ve hattatlık ile ilgilenmiştir. Genelde akşamları annesi ile vakit geçirmiş, ailesine her zaman büyük bir sevgi duymuş, ancak sekiz yaşına bastığında veremden kan kusarak ölen annesi Abdülhamid’e ilk öksüzlüğünü yaşatmıştır. Annesinin ölümünün ardından Abdülhamid’i, Abdülmecid’in çocuğu olmayan eşi Perestu Hanım evlatlık edinir. Abdülhamid, hayatı boyunca anneden başlayarak, vatandan, tarihten, dosttan öksüz bir şekilde – iyiyle kötünün birleştiği yerde- yaşamıştır ki, sadece bu bile büyük bir nasiptir. Şehzadeliğinin büyük bir dönemini Tarabya ve Maslaktaki yazlıklarda aynı zamanda da kışlık köşkünde geçirmiştir. Büyük zevklerinden biri at binme diğeri ise yüzmedir. Bir nişancı niteliğinde tabanca atar ve çok iyi kılıç kullanırdı. Hayvanlara ve bitkilere hep ayrı bir gözle bakmıştır. Kuşlarla ve timsah, kartal, maymun gibi doldurulmuş hayvanlarla ilgilidir. Şehzadeliğinin son zamanlarında kelebeklere merak sarmış ve birçok kelebek koleksiyonu yapmıştır. Ayrıca Maslak köşküne Avrupa’dan çeşitli çiçekler getirtmiş ve bahçenin bir kısmını çiçek bahçesi olarak düzenlemiştir. Abdülhamid modern bahçe bakımını Türkiye’ye getiren kişidir. Sporlara ve hayvanlara olan merakı kadar okumaya olan hevesi de bir hayli fazladır. Avrupa dergi ve gazetelerini tercüme ettirip okumayı sever, tarihe büyük bir ilgi duyardı. Roman okutup dinlemekten hoşlanırdı. Özellikle de polisiye romanlara çok düşkündü. En büyük meziyeti ise marangozluğudur. Gittiği yerlere özel marangozluk aletleri ile gidip işine devam eder, bunun yanında fildişi kakma, oyma ve süsleme işlerinde de ustadır. Prof. Dr. İlber Ortaylı bir keresinde “Abdülhamid padişah olmayıp marangozluk ve mobilyacılığıyla kalsa dahi çok zengin olurdu” demiştir. Saray haremine karşı bakışı hep soğuk kalmıştır. Saray haremi onun için tam İslami bir huy ve ölçü gereğince bir yerdir. Çocukluğundan vefatına kadar sade ve şeffaf bir hayat yaşamaya çalışmıştır. Hatta onun sadeliği o kadar keskinmiş ki, düşmanlarının  “Cimri padişah, pinti Hamid” demesine sebep olmuştur. Bu Abdülhamid’in düşmanlarının yaftalamasından başka bir şey değildir. Bu etiketin bize gösterdiği ise; Üstat Necip Fazıl’ın dili ile “Nefsine hasis, vatanına cömert olan Abdülhamid’dir. Abdülhamid henüz yirmi yaşına basmadan babası saltanatının başında iken ölür. (Annesi gibi verem sebebi ile 26 Haziran 1861’de) Yerine ise Abdülhamid’in amcası Abdülaziz geçer. Abdülmecid döneminden kalan borçlar bir hayli fazladır. Abdülaziz de bunlara rağmen tahta çıkmasıyla birlikte ilk fermanlarını verir. “Valide Sultana mali bütçeden maaş bağlansın ve sultan maaşları artık buradan ödensin”. Halkın ümidi bu padişahtan da kesilmektedir ve üstüne İngiltere’den alınan borçlar ile birlikte mali durumun bu kadar kötü olmasına rağmen (memur maaşları ile birlikte borçların faizleri bile ödenememektedir) padişahın kasasında halen para vardır. Neyse ki padişah, rica minnet ikna edilir ve yalnız kasadan 250 bin altın, bir aylık memur maaşlarının ödenebilmesi için, maliyeye borç verilir. İngiltere’nin üstüne galata bankerleri ve meşhur üç müessese, Bank-ı Osmani-i Şahane, Düyun-u Umumiyye ve bunlara alan hazırlayan Mekteb-i Sultani’nin de eklenmesi ile durum (borçlar ve faizleri kabardıkça) daha kötü bir hal alır. Abdülhamid amcasının saltanatındaki sakat gidişata aykırıdır ve olacakları tahmin etmekle beraber, her ne kadar anlatmaya çalışsa da borçlar artmakta, Balkanlar karışmakta, ihtilal hazırlıkları yapılmakta ve ardından tabiri caizse bombalar ardı arıdına patlamaktadır. Balkan isyanları, Girit isyanı derken Bahtsız Sultan Abdülaziz bakanları tarafından tahtından indirilir. Abdülaziz’in yerine ise ülkenin başında fazla kalmayacak olan Abdülhamid’in ağabeyi        -ruhunun derinliğinde, çıldıracağı günü bekleyen- meşrutiyet şartı ile tahta çıkan Sultan Murat ve o sıralarda Feriye Sarayında iki bileğini keserek intihar eden (!) Abdülaziz ile birlikte -ki Abdülhamid kendi hatıralarında amcasının intihar değil cinayet sebebi ile öldüğünü belirtmiştir- deli padişah, şaşkın hükumet, bunak eskiler, aptal yeniler, Siyonist bankalar, hayalbaz aydınlar, nankör milletler, vurdumduymaz aşıklar ve bu manzarayı seyreden yeni veliaht Abdülhamid. Abdülhamid artık olgun ve bilgin bir genç adam olmuştur. Mason markalı ilk Türk Hükümdarı olan Sultan Murat üç aylık saltanatından sonra -ruh sağlığı bozuklukları ve böyle bir kişinin neler yapabileceği görülünce- umutların suya düşmesi ile birlikte tahtından indirildi. Ve bundan öncekilerde olduğu gibi sıradaki kişi getirildi. Her ne kadar herhangi bir kurtuluş çaresi gözetilmeden getirilse de doğruların bile yanlışlara sebebiyet verdiği bu zaman da bir yanlış doğruya sebebiyet verdi ve Abdülhamid tahta çıktı. Sevapları ve günahlarıyla, her ne kadar Sultan II. Abdülhamid Han bütün amellerinde tekzip edilip, arkasından lanetler okunup “Kızıl Sultan” olarak anılmaya layık görülse de eğer Sultan Murat tahtta kalsaydı belki de 1918 felaketi başımıza 1876 yılında gelmiş olabilirdi ve ülke daha kötü bir hal alabilirdi. Sultan Murat’ın saltanatı bu geleceği gösteriyordu. Ve de tarih, ileriki yazılarımızda göreceğiz ki, olayları hiç de olduğu gibi yazmıyordu. Devleti böyle bir planlanmış akıbetten kurtaran yalnız; Cennet Mekân, Sultan II. Abdülhamid Han’dı. *Fatih Gelenbevi Anad. Lisesi 10.Sınıf

Ziya DEDE*

19.Yüzyıl imparatorluğun zor bir asrı olmuştur. Önceki yüzyılın sonunda başlayan çöküş durdurulamamış, alınan önlemlerle yapılan reformlar yeterli olmamıştır. Rusya imparatorluğu kuzeyden tehdit eden bir ülke olarak ön plana çıkmıştır. Avrupa devletleri kendi çıkarlarının devamı için güçlü bir Rusya yerine, zayıf fakat kendi gücüyle ayakta duran durabilen Osmanlı Devleti’ni yeğlemişlerdir. Bu amaçla zaman zaman ona siyasi ve ekonomik destek vermişlerdir. Özellikle Kırım savaşından sonra, o zamana kadar gerçekleştirilemeyen reformları hayata geçirmesi, ordu ve donanmasını güçlendirmesi için telkinlerde bulunmuş, hatta baskı yapmışlardır. Ancak Osmanlı Devleti ciddi bir kaynak sorunu yaşamaktaydı. Kırım savaşı hazineyi boşaltmış, bütçe açıkları büyümeye başlamıştı. Fransa ve İngiltere, müttefikleri olan Babıali’ye, o sırada iyi bir dönemini idrak etmekte olan Paris ve Londra para piyasalarını tavsiye ettiler. Böylece Avrupalı tasarruf sahipleri daha çok kazanacakları gibi, başta askeri araç ve gereç olmak üzere Avrupa mamulleri için yeni pazarlar açılacak, istihdam alanları ortaya çıkacaktı. Osmanlı Devleti de gerçekleştirmeyi düşündüğü reformlar için öteden beri yaşadığı kaynak sorununu halletmiş olacaktı. Başlangıçta Müslüman bir ülkenin Hristiyan devletlerden borç almasını onur kırıcı bularak çekingen davranan Osmanlılar bu işe kısa zamanda alıştılar. Hatta bir süre sonra batılıların kendilerine borç vermesini saygı tezahürü olarak bile görmeye başladılar. Sorumsuzca yapılan, çoğu kısa vadeli, pahalı, üretime dönüştürülemeyen istikrazlar devleti borç batağına soktu ve Düyun-u Umumiye gerçeğini ortaya çıkardı. Düyun-u Umumiye kapitalist batı karşısında Osmanlının bocalayışının hikâyesi, belki de Avrupalıların 16.yüzyılda Osmanlılara ödedikleri Türk vergisinin üç yüz yıl sonra tahsili idi. Muharrem kararnamesi ile kurulan Düyun-u Umumiye idaresinden Osmanlıların beklentisi borçlarını ödeyerek itibarını, alacaklı Avrupalıların beklentisi ise paralarını kurtarmak olmuştur. Daha basit bir ifadeyle batı parasını, doğu itibarını kurtarmaya çalışmıştır.[1]     İLK DÖNEM(1854-1874)İSTİKRAZLARI 1854 İSTİKRAZI Sultan Abdülmecit 4 Ağustos 1854 tarihli bir fermanla 5.500.000 OS. Lirası (5.000.000 sterlin)tutarında istikraz yapılabilmesi için hükümete yetki verdi. Ancak Avrupa para piyasası başlangıçta Osmanlı Devletine ağır mali bunalım ve ekonomik istikrarsızlık, özellikle Rusya ile yapılan savaş dolayısıyla borç vermeye pek istekli gözükmedi. Savaş esnasındaki bazı gelişmeler sermaye çevrelerinin tutumlarını değiştirmede etkili oldu. Bunlardan birincisi, ilk istikrazların borç veren riskini İngiltere ve Fransa’nın üstlenmesidir. İkincisi, Osmanlı hükümetinin gayr-i müslimler lehine bir takım reformları gerçekleştireceğini vaat etmesidir. Babıali ile İngiltere ve Fransa arasında 12 Mart 1854 tarihinde imzalanan anlaşma ile iki devlet, yani Fransa ve İngiltere haksız olarak Rusya’nın saldırısına uğramış olan Osmanlı devletine yardım etmeyi ve Osmanlı topraklarını korumak amacıyla kuvvet göndermeyi taahhüt ediyorlardı.[2]Bunun üzerine,24 Ağustos 1854 tarihinde Londra bankerlerinden Dent Palmer and Company ve Goldmith and Company isimli bankanın Paris şubesi ile hükümet arasında ilk dış borç anlaşması imzalanır.1854 Anlaşmasında öngörülen istikraz şartları şunlardı: a)Padişah fermanıyla 3 milyon İngiliz sterlini için yetki verilmişti. Ancak anlaşmada 5 milyon İngiliz sterlini verilebileceği ve 2 milyon için hükümetin muhtar olduğu öngörülüyordu. b)33 yıl itfa süresi %6 faiz ve %80 ihraç fiyatı konuldu. c)10 Nisan VE 10 Ekim olmak üzere yıllık toplam iki taksitte ödenecekti[3] İstikraza karşılık olarak sağlam ve tahsili kolay Mısır vergisi gösterilmişti. Mısır son yıllarda özellikle pamuk ve hububat üretiminde sağladığı artışlar sayesinde Avrupa para piyasasında güvenilir bir kaynak addedilmekteydi. Bu bakımdan İngiltere ve Fransa tasarruf sahiplerine güven verebilmek için borçlara karşılık olarak 300.000 Osmanlı lirası tutarındaki Mısır vergisinin gösterilmesinde ısrar etmişlerdir. Sağlam bir kaynağa dayandırılmış olan ilk borç tahvilleri gerek Avrupa’da gerekse Galata’da büyük rağbet görmüştür. Alınan 3.300.000 Osmanlı lirası tutarındaki borçtan, masraflar çıktıktan sonra hazineye yaklaşık 2.500.000 liralık kısmı intikal etti. Durum böyle iken, 27 Mayıs 1853 ile 27 Eylül 1855 tarihler arasındaki yaklaşık iki yıllık dönemdeki askeri masraflar 12.320.000 Osmanlı lirasına ulaşmıştı. Alınan borç masrafların ancak küçük bir kısmını karşılayabildi. İstikrazın 250.000 Osmanlı liralık bir kısmı eski borçların ödenmesinde kullanılmış, geri kalanın büyük bir bölümü tekrar silah ve mühimmat alımı için, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Batı Avrupa ülkelerine geri dönmüştür. 1854 istikrazı Osmanlı Devletine ancak kısmi bir rahatlama getirdi. Mali Bunalımı ortadan kaldıramadı. Bu bakımdan Babıali çok geçmeden yeni bir istikraz arayışına girdi. Müttefik devletlerde Osmanlı hazinesine daha etkili bir katkıda bulunmak gerektiğini anlayarak yeni bir istikraz için yardıma hazır olduğunu bildirdiler.[4] 1855 İSTİKRAZI 1855 kredisi olarak da adlandırılan bu istikrazı, 8 milyon liraya ulaşan bütçe açıklarını kapatmak ve savaş masraflarını karşılamak amacıyla yapılması öngörülmüştü. Ancak daha sonra müttefiklerin, özellikle İngiliz Başvekili Lord Palmerston’un müdahalesiyle istikrazın tümünün savaş masraflarına tahsisi kararlaştırıldı. Alınan borcun harcanmasının denetlenmesi, hazine hesaplarının kontrol edilmesi için İngiliz hükümeti temsilcisi Lord Hobart ve Fransız Marci de Ploeuc’dan teşekkül eden bir komisyon kuruldu. Osmanlı hükümetinin sert tepkisine sebep olan bu komisyon yabancıların Osmanlı iç işlerine ciddi bir müdahale, müttefiklerin Babıali’ye güvensizliklerinin bir göstergesiydi.1855 istikrazının bir başka özelliği de İngiliz ve Fransız hükümetlerinin borca kefil olmalarıdır. Bu husus, özellikle İngiliz parlamentosunda ciddi tartışmalara sebep olmuştur.[5] Mukavele hükümlerinde istikraz şartları belirlenmişti: a)Anapara 5 milyon İngiliz lirası faiz %4,ihraç fiyatı %102 5/8.ifta bedeli yıllık % b)Osmanlı hükümeti her sene 25 Haziran ve 25 Aralık’ta İngiltere bankasına altı aylık taksiti ödeyecek. c)Mısır hazinesinde birinci istikraza karşılık gösterilen kısımdan geri kalanın bir kısmı Suriye ve İzmir gümrük gelirlerinin bir kısmı da karşılık olarak gösterildi. Mukavele şartları içinde ihraç fiyatının yüksekliği Fransız ve İngiliz hükümetlerinin faizine kefaleti ve yeterli karşılığı olmasının sağladığı güvenle, söz konusu istikraz Londra’da Rothschild Müessesesine 20 Ağustos 1855’de ihale edildi. İngiltere ve Fransa istikraza güvence vermeyi onaylarken, borçlanma ile elde edilecek tutarın savaş masraflarına ayrılması için bir yaptırım gücü oluşturacak biçimde denetleyecek ve hazine hesaplarını inceleyecek iki komiser atama hakkını talep ettiler. Bu amaçla Lord Hobart İngiltere’yi, Marguis de Ploeve ise Fransa’yı temsile memur edildiler. Osmanlı Devleti’nde ilk defa yabancıların mali kontrolü başlamıştır.[6] SAVAŞ SONRASI OSMANLI MALİYESİ Kırım savaşının 1856’da zaferle sona ermesi Osmanlı Devleti’ni daha fazla savaş harcamalarından alıkoydu ve maliyesini düzenlemesi için bir fırsat verdi. Şiddetli fiyat dalgalanmaları ülkenin her tarafını etkilemekteydi. Fiyatlardaki şiddetli dalgalanmaların nedeni madeni paranın ayarının düşürülmesiyle çok miktarda basılan kağıt para ‘kaime’ idi. Kaimelerin piyasadan çekilmesi Kırım savaşı nedeniyle sonuçsuz kalmıştı.1857 Eylülünde Osmanlı hükümeti bir iç istikraza daha başvurdu. Eshamı mümtaze adı ile üç senede ödenmek üzere %8 faizli sehimler çıkardı. Fakat halk tarafından ilgi görmedi. Bunun üzerine aynı sene içinde Hazine tahvili adı ile %6 faizli tahviller çıkarıldı. Osmanlı Devletinin borçları günden güne artmaktadır. Borçların miktarını tespitte görevli olan Hazine-i Hassa Nazırı padişaha ait borçların 450 milyon kuruştan fazla olduğunu hesap etmiştir. Bir taraftan da bütçenin tanzimine çalışılmaktadır. Bu arada 1856 yılında Maliye işlerinde uzman bir memur getirilmek üzere Avusturya elçisi aracılığıyla Avusturya hükümetine başvurulur. Avusturya Meclisinin müşaviri Lacken Bacher hükümetince görevlendirilir. Tanzimat Şurası da Lackenbacher’in rehberliğinde hareketle işe koyulmuştur. Birkaç ay sonra Tanzimat Şurası Reisi Fuat Paşa, esas olarak devlete ve padişaha ait borçların, muhtelif gelirlerle, özellikle İstanbul gümrüğü gelirleriyle garanti edilen 121/2 milyon tahvil çıkarılmak suretiyle tahkimi gereğine dayanan tam bir mali ıslahat programı hazırlanmıştır. Fakat bu program 1858’de tahakkuk ettirilememiştir. Yüz kuruşluk bir adet altın lira yüz altmış kuruşa yükselmişti. Artık anlaşılıyordu ki yeni bir dış borç almaktan başka çare kalmamıştı. Murat Paşa yeni bir borç mukavelesi yapmak için yaptığı girişimler, Avrupa Finans otoritelerinin devletin mali vaziyetine güvenle bakmamaları nedeniyle başarısızlığa uğrar ve sarayın durumu daha da bozulur. Hükümet birbiri ardı yayınladığı hatt-ı hümayunlarla harcamalar üzerinde sıkı bir denetim uygular. 1856 Islahat Fermanının ve Paris Anlaşmasının sağladığı teminatlar Osmanlı Devleti’ne yatırılmak istenen sermayeler konusunda her türlü tereddütü yok etmekteydi. Ayrıca Osmanlı Bankasının kurulmuş olması Avrupa müesseselerini kısmen tatmin etmekteydi. Bir taraftan borç verme yollarını arayan İngiltere’ye Fransa diğer taraftan borç alma yollarını arayan Osmanlı Devleti’nin menfaatleri çatışmaktaydı.[7] * İstanbul Üni. Tarih Bölümü 4. Sınıf   [1]Rıfat Önsoy,Mali Tutsaklığa Giden Yol;Osmanlı Borçları,Ankara 1999,S.3-4 [2] Rıfat Önsoy,a.e,S.44 [3] Sait açba,Osmnlı Devleti’nin Dış Borçlanması,Ankara 2004,S.53-54 [4] Rıfat Önsoy,a.e,S.46 [5] Rıfat Önsoy,a.e,S.47 [6] Sait Açba,a.e,S.55 [7] Sait Açba,a.e,S.56-57-58

Süleymaniye 16. Yüzyılda imar edilmiş bir yaşam alanı. İsmini Kanuni Sultan Süleyman’dan alıyor. Camileri, medreseleri, külliyeleriyle ve dükkanlarıyla bir Osmanlı semti. Özellikle 17. Yüzyıla kadar ulemaların semti olmuş Süleymaniye. 20. Yüzyıl itibariyle eski itibarını kaybeden Süleymaniye 1950 yıllarına kadar geleneksel mimari yapısını korusa da bu tarihten itibaren zamanla oluşan tahribat ve yangınlar sonucu eski mimariye ait birçok yapı yok olmuştur. Günümüzde Süleymaniye’nin tekrardan tarihi ruhu içerisinde ayağa kalkması amacıyla bu bölge 24.05.2006 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 2006/10501 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yenileme alanı olarak ilan edilmiştir. Fatih belediyesinin projenin amacına dair açıklaması şu şekildedir: “İstanbul’un, 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi ile birlikte İstanbul’u ve Fatih İlçesi’ni, tarihi ve kültürel değerlere sahip çıkan, hizmet sektörlerinin, ticari, turistik ve kültürel aktivitelerin bir arada var olduğu bir kent olarak yeniden tanımlamak ve İstanbul’un ve Fatih’in ulusal ve uluslar arası ve ön önemlisi de yerel seviyede pozitif ve çekici bir kent etkisi yaratmasını sağlamak, her türlü afetlere ve risklere dayanıklı mimari dokunun korunması ve yaşatılmasını sağlayacak, güvenilir, sürdürülebilir ve yaşanabilir kentsel yerleşme dokusu oluşturmaktır.” Süleymaniye proje gereği bölgelere ayrılmış ve buralarda mülk sahipleriyle devlet arasında görüşmeler yapılmaya başlanmış ve hala da devam etmektedir. Kimisi kendisinin bunu yapamayacağını söyleyip mülkünü devlete satıyor ki burada karşılarında muhatap KİPTAŞ oluyor. Kimisi kendisi aslına uygun olarak yeniden tarihi yapıyı inşa ediyor. Hiçbir şekilde anlaşma sağlanamayanların yerleri devlet tarafından istimlak ediliyor ve belirlenen meblağ mülk sahibine veriliyor. Fakat mülk sahibinin buna itiraz hakkı bulunuyor. Mahkemenin mülke daha yüksek bir değer biçmesi durumunda İBB bu karara uymak zorunda kalıyor. Mamafih bu merhalelerin yaşanması Süleymaniye’de hala bir çivinin çakılmamasının en önemli nedenidir. Şuan Süleymaniye’nin büyük bir kısmı yıkıntılarıyla adeta bir savaş bölgesi görüntüsünü yansıtmaktadır. Maalesef bu yıkıntıların içerisinde yaşayanlar son derece insan dışı hallerde yaşamlarını devam ettiriyorlar. Yanlış anlaşılmasın bunlar mülk sahipleri değil, boş kalan yerleri değerlendiren sokakta yaşayan insanlar. Her gün Fatih’te rastladığımız dilencilerin çoğu buralarda yaşamakta. Yine kağıt toplayıcılarının da yaşam alanı haline gelmiş Süleymaniye. Fatih’te Fevzi Paşa caddesinde yürüyüp Süleymaniye’nin içlerine doğru gittiğiniz zaman iki farklı dünyayı yaşamış oluyorsunuz adeta. Bir tarafta ayakta duran ve içi yaşam dolu binalar diğer tarafta yerle bir olmuş bir kısmının içi yaşam dolu binalar. Tekrar söylemek gerekirse sanki bir savaş alanı. Süleymaniye’nin sokaklarında gezdiğinizde son derece pis kokular burnunuzu es geçmiyor. Hatta gün ortasında dahi güvenliğiz açısından tehlikede olduğunuz hissini yaşıyorsunuz. Şehrin merkezindesiniz ama bir o kadar da şehirden uzaksınız. Bölgede bahsettiğimiz yaşayanlar dışında ev ahalisi yok diyebiliriz. Ayakta olan ve yenilenmiş yerler vakıf, dernek, kafeterya, restoran olarak varlıklarını sürdürüyor. Özet olarak şuan Süleymaniye semtinin hali iç açıcı değil. Süleymaniye’nin yenilenmesi meselesine geri dönersek ifade ettiğimiz gibi Süleymaniye 5 bölgeye ayrılmış durumda. KİPTAŞ 10 hektarlık bir alanın projelendirmesini yapmış durumda ve burası şuan Süleymaniye’ye dair tek somut proje. Diğer bölgelerle alakalı projelendirme çalışmaları devam ediyormuş. KİPTAŞ’ın projesi 96 konut ve 189 araçlık bir otoparkı ihtiva ediyor. Konut ifadesini görünce biz de ilk anda yok artık dedik ama sonra bunların 3 katlı olduklarını gördük ve içimiz bir nebze olsun rahatladı. Projenin hazırlanmış görselleri göze hoş geliyor ve rahatsızlık vermiyor. Fakat KİPTAŞ’ın evvelden yaptığı projelerin fiyat aralığının yüksekliğini bildiğimiz için bu projenin sonucunda ortaya çıkacak olan evlerin çok yüksek rakamlara satılacağı aşikar bir vaziyette karşımızda duruyor. Hele ki bir de mülklerin şahıslardan alımı, istimlaklar için harcanan paraların karşılığının çıkarılacağı düşüncesi bu evlerin günümüz parasıyla 1 milyon eski parayla 1 trilyondan aşağıya satılmayacağı öngörüsüne yönlendiriyor bizi. Projenin Süleymaniye’nin dokusunu bozmayacak bir mimariyle yapılacağı hususunda soru işareti yok aklımızda lakin şehirler, semtler, mahalleler ve bunlarla oluşan medeniyet sadece taş veya ahşap yapıların ideal mimariyle yapılmasıyla var olmaz. Bilakis en güzellerini en doğrularını yapsanız da oralarda yaşayacak insan unsuru asıl manayı katacaktır yaşam alanlarına. Süleymaniye ile ilgili aklımızda üç ihtimal oluşmuş durumda. Proje bittiğinde şüphesiz astronomik fiyatlar ile satışa çıkacak evler. Bu evleri ya zengin Müslüman kesimden kimseler alacak fakat maalesef bugüne kadar zengin Müslüman kesimin dünya görüşü ve medeniyet algısı onların rezidans dairelerine ilgi duymalarına sebep oldu ve muhtemeldir ki bu camiadan çok fazla kişi Süleymaniye’ye rağbet göstermeyecek. İkinci olarak buralardan zengin seküler kesim insanlarının yer alması ki bu da çok düşük bir ihtimal olarak gözükmekte çünkü Süleymaniye Camii ve külliyesi çevresinde hemen Fatih semtinin dibinde yaşamak onların kaldırabileceği bir durum değil. Belki de en kötüsü sonuncu ihtimal. Maalesef bugüne kadar yapılan icraatlar bu hususta kaygımızı arttırmakta. Bu sonuncu ihtimal Süleymaniye’nin yeni bir Sultanahmet olmasıdır. Bilindiği üzere Sultanahmet Camii ve çevresi tamamiyle mahalle ve aile hayatından soyutlanmış, kafeler, içkili-içkisiz restoranlar, eğlence yerleri, oteller ve pansiyonlarla İstanbul’un fethi sonrası vurulan İslam damgası ortadan kaldırılmıştır. Osmanlı’da Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih semtleri o büyük medeniyetin ana damarlarıydı. Maalesef bugün o damarlardan Sultanahmet tamamen kesilmiş, Fatih yaralı vaziyette ve Süleymaniye ise başına gelecekleri beklemektedir. Büyük medeniyete ait olduklarını ifade edenler tarafından Sultanahmet ve Fatih’in uğradığı ihanet Süleymaniye için de ,yapılanların bir sonucu olarak, gerçekleşecek gibi duruyor. Yüksek fiyatlardan satışa çıkarılacak olan yerlerde kesinlikle “ev” dışı ruhsata izin verilmemelidir. İznin verilmesi halinde bugüne kadar bu büyük medeniyete vurulan darbenin en büyüklerinden biri daha bu medeniyete ait olduğunu ifade edenler tarafından gerçekleştirilmiş olacaktır. Bizler Süleymaniye’nin ait olduğu medeniyetin karşılığı olarak mahalleleri ve aileleriyle tekrardan imar edilmesinin kesin bir şekilde gerektiğini düşünmekteyiz. Hatta bu hususta devletin Süleymaniye’ye özel bir iskan politikası uygulaması gerekmektedir. Öyle ki semtler, şehirler sağlam mahalle dokularının yanı sıra bu mahallelere hayat katacak, medeniyet algısı katacak insanlar ile var olur. Sultanahmet ve çevresi mimari açıdan ideali yansıtıyor olabilir ama orası yanlış politikaların karşılığı olarak ticari mekanlarla dolup taşmış durumda. Mahalleler fiziki olarak varlar belki ama mahalleyi oluşturacak aileler yok. Bu durumun bir sonucu olarak bölge kafeler, restoranlar, oteller, pansiyonlar bölgesi haline dönüştü. Bunun canlı şahidi olan bizler Süleymaniye’nin bu kötü sonuçla karşı karşıya kalmamasını istiyoruz. Yeniden imar edilen Süleymaniye’nin hakkıyla, özüne bağlı bir yaşam alanı olarak ihya edilmesini istiyoruz. Şüphesiz bu ihya hareketi hakkıyla gerçekleştirilirse kültür ve medeniyetimize ardı ardına vurulan darbelerin arasında hayırlı bir icraat gerçekleştirilmiş olacaktır. Ve son olarak Süleymaniye projesi devletin bugüne kadar şehirciliğe ve medeniyet algısına vurduğu darbelerin karşılığı olarak boyunlarının bir borcu olarak hakkıyla gerçekleştirilmelidir.

Mehmet Semih ÖZDEMİR

6 Nisan 1453: Fatih Sultan Mehmed otağı Konstantinopolis önlerinde, St. Romanüs Kapısı (Şimdiki Topkapı) önüne kuruldu. Aynı gün şehir, Haliç’ten Marmara’ya kadar kuşatıldı. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç’e girmek için ilk saldırıyı yaptı.
9-10 Nisan 1453: Boğaz’daki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Yer yer gedikler açıldı. Sürekli dövülen surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç’i koruyan gemilere saldırdı, fakat Hıristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yol açtı. Fatih Sultan Mehmed’in emri üzerine havan topları ile Haliç’teki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453 Gecesi: Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans’ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donaması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa’ya gemilerini her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Osmanlı donanması, sayıca üstünlüğüne rağmen, kendilerinden büyük ve yüksek olan düşman gemilerini engelleyemedi. Bu başarısızlık Osmanlı Ordusunda bir bozgun etkisi gösterdi. Asker orduyu terk etmeye başladı. Hemen sonra bu durumdan istifade etmek isteyen imparator bir barış önerisinde bulundu. Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın desteğiyle bu öneri reddedilerek, kuşatmaya ve surların büyük toplarla dövülmesine devam edildi. Bütün bu bozgun havası içinde Fatih Sultan Mehmed’e şeyhi ve hocası Akşemseddin Hazretleri’nin fetih müjdesi mektubu geldi. Fatih Sultan Mehmed bu manevi desteğin de etkisiyle bir yandan saldırıyı şiddetlendirirken, öte yandan herkesi şaşırtan yeni girişimlerde bulundu. Dolmabahçe’de demirlenen donanma karadan Haliç’e indirilecekti!…

22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hıristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed’in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karada seyrettiği gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç’e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç’te görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bui arada, Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Haliç’teki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. İmparatora Cenevizliler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. Eğer teslim olunursa serbestçe istediği yere gidebilecek, halkın canı ve malı güvende olacaktı. İmparator bu teklifi kabul etmedi. 7 Mayıs 1453: 30 bin kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa Deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans’ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç’teki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. Sonraki günlerde surların yoğun top ateşiyle dövülmesi sürdürüldü. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed, İmparator’a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey’i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenlerde mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan’da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderildiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmayı kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı ve hazırlıkları yapma görevi Zağanos Paşa’ya verildi. 27 Mayıs 1453: Genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu, gününü ertesi gün yapılacak saldırılara hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Orduda tam bir sessizlik hakimdi. Fatih Sultan Mehmed safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. İstanbul’da ise bir dini ayin düzenlendi, imparator Ayasofya’da herkesi savunmaya davet etti. Bu tören Bizans’ın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçtiler yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed’in yüreklendirmesiyle göğüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağı’nı diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Belgradkapı’dan Yeniçerilerin içeri girmesi ve Edirnekapı’daki son direnişçilerin arkadan kuşatılmaları üzerine Bizans savunması çöktü. Askerleri tarafından yalnız bırakılan İmparator sokak çatışmaları sırasında öldürüldü. Her yandan kente giren Türkler Bizans savunmasını tümüyle kırdılar. Fatih Sultan Mehmed öğleye doğru Topkapı’dan şehre girdi, doğruca Ayasofya’ya girerek burayı camiye çevirdi. Böylece bir çağ açılıp, bir çağ kapandı.  

Osmanlı’dan Bugüne
Şehircilik ve Medeniyet Algısına Dair   Günümüzün en mühim sorunlarından biri olan şehircilik ve şehirleşme meselesini Osmanlı örneği üzerinden inceleyip, günümüz şehircilik ve şehirleşme algısını bir değerlendirmeye tâbi tutmaya çalışacağız. Çoğu insanın ilgi alanına girmeyen, umursanmayan bir konu olan şehircilik aslında bir toplumun hayatta kalma mücadelesinin ta kendisidir. Şehir olgusu bütünüyle bir medeniyet, kültür ve inanç meselesidir, bu üç unsurun tabiri caizse vücut bulmuş halidir. Toplumun inancı, kültürü ve medeniyetinin ete kemiğe bürünmüş hali de diyebiliriz şehir için. Ya da istenilen kültür ve medeniyetin, mecbur bırakılmak suretiyle, bir elbise olarak giydirilmesidir. Şehir olgusu şüphesiz basit ve etkisiz bir eleman değildir. Bilakis toplumların can, ar ve haya damarıdır. Hiç şüphesiz bu değerlendirmelerimiz inancımızın, kültür ve medeniyetimizin bir yansımasıdır. Batılı insan da kendi şehriyle alakalı olumlu değerlendirmelerde bulunabilir bu da batılı insanın kendi inancı, kültürü ve medeniyet algısının bir sonucudur. Peki günümüz Türkiye’sinin ahvali nedir? Yüzyıllardır ait olduğumuz inanç, kültür ve medeniyetin vücuda gelmiş hali midir? Tabi ki gökdelenlerin, apartmanların, avmlerin, camilerimizin, çarşı ve pazarlarımızın ait olduğumuz kültür ve medeniyet ile hem şekil hem de fiiliyat açısından uzak yakın alakası kalmamış vaziyettedir. Ne kadar “bizler Osmanlı torunuyuz, ecdadın yolundan, kültür ve medeniyetinden ilerliyoruz” dense de bu ifadeler slogan olmaktan öteye geçememektedir. TOKİ ve özel girişimlerle her gün mahalle olgusuna vurulan darbe apaçık önümüzde dururken kimse bize “ecdad, kültür, medeniyet” sözleri söylemesin. Bunu ifade edenler maalesef yıllardır yolundan gittiklerini ifade ettikleri kültür ve medeniyete en büyük ihaneti kendi elleriyle gerçekleştirdiler ve gerçekleştirmeye tüm hızlarıyla devam ediyorlar. Maalesef ülkemizde şehircilik anlayışı ile medeniyetimize vurulan bu darbe bizzat bu medeniyetin mensupları olduğunu dile getiren kişilerce gerçekleştirilmiştir. Ülkemizin ve de özellikle İstanbul’un içinde bulunduğu vaziyet her geçen gün daha da kötüye gitmekte, “rant” uğruna bir “medeniyetsizlik” medeniyet olarak hayat bulmaktadır. Unutulmamalıdır ki rant ile kimilerine sağlanan “gökleri delen” haklar başkalarının hakkının gaspından başka bir şey değildir. Ve ölüm gelip çattığında kimilerine tanınan bu haklar rantçıların karşısına kul hakkı olarak dikilecektir. Şehircilik ve şehirleşme tamamen bir medeniyet algısının yansımasıdır. Maalesef şuan içinde bulunduğumuz hâl bir medeniyetsizlik yansımasıdır ve bu durum her geçen gün yeni nesillerin yok olmasına en büyük etkenlerden biridir. Onlarca katlı apartmanların dairelerine sıkıştırılan ve mahalle kültüründen koparılan hayatlar her geçen gün insani değerlerini yitirmektedir. İnsanlar sevgilerini, merhametlerini, muhabbet ve şefkatlerini yitirmekte, “komşusu tokken aç yatan bizden değildir” diyen bir peygamberin ümmeti, komşuluk olgusunu özünden kaybetmektedir. Sabah evinden işi veya okulu için çıkan fert günün sonunda tabiri caizse hapishanesinin yolunu tutar ve asansörde yahut merdivende şans eseri bir komşusuyla karşılaşırsa bu onun en büyük komşuluk ilişkisi olur. Sosyal ilişkilerin son derece yüksek ve mükemmel olduğu bir düzen! Dediğimiz gibi adeta hapishane yahut bir otel olarak yaşanılır evlerde. Tatil günleri ise “AVM”lerin yolu tutulur ve bir aile “TÜKETİM” ile bir dostluk ve muhabbet kurar. Bu insan kendisi dahil her şeyi tüketir. Sevgisini, merhametini, aşkını, inancını, güvenini, saygısını, hayasını ve ahlakını.   Günümüzün şehircilik anlayışı ile apaçık bir kültür, medeniyet ve nesillerin yok oluşuyla karşı karşıyayız. İçinde bulunduğumuz bu durumun en önemli sebebi şehircilik ve şehirleşme mantığının yanlışlığıdır. Öyle ki şuan toplumun çoğu için hayatın merkezi “AVM”ler olmuştur. Yapılan yeni yerleşim yerlerinin en önemli özelliği büyük bir “AVM” merkezli kurulmuş olmalarıdır. Fakat hiç şüphesiz bu değildir bizim medeniyet algımız. “Kayaşehir” “Başakşehir” “Sultanahmet” “Süleymaniye” “Fatih” ve “İstanbul” şuanki halleriyle yansıtmıyorlar bizim medeniyet algımızı. İstanbul kimilerince dünyanın en harika, en mükemmel şehri olabilir. Fakat ait olduğumuz medeniyet gereği yılların sonunda İstanbul bizim için bir “UCUBE” haline gelmiştir yükselen kuleleriyle. Bir silüetimiz vardı ona da kule diktiler tabiri caizse. Maalesef ecdadın kültür ve medeniyetine ait olduğunu ifade edenler tarafından gerçekleştirildi tüm bunlar. Toplumda her an geriye giden ahlak ve maneviyat, kesin ve nettir ki, şehircilik ve şehirleşme algısı da değişmeden özüne dönemeyecektir. Bu algı tüm unsurlarıyla değişmeden kurtuluş mümkün değildir. Şimdi ideal olan ve hayaliyle yaşanılan kültür ve medeniyetin bir parçası olan Osmanlı şehrinden bahsedelim. Osmanlı şehrinin ideal olmasının ve büyük bir kültür ve medeniyetin yansıması olmasının en önemli sebebi imar ve şehirleşme hususunun işin ehline bırakılmasıdır. Tabii ki yönetici sınıfın bu basirete sahip olması bir inanç, kültür ve medeniyetin yansımasıdır. İnşallah önümüzdeki sayılarda Osmanlı padişahlarının mimari ve sanattaki rollerini işlediğimizde bu fiiliyatın zeminini daha da iyi kavramış olacağız. Kısaca söylemek gerekirse Osmanlı padişahları edebiyat, sanat, mimari, askeri alanların her birinde bilgi sahibi eğitimli kişilerdi. Bu durum dünyaya karşı, günümüz yöneticilerinin dünyaya bakışına göre, farklı bir bakış açısı ortaya çıkartmaktaydı. Osmanlı’da bu meselenin ehilleri tarafından gerçekleştirilmesini merhum Turgut Cansever şöyle ifade etmiştir; “Bu şartlar altında tasarlanacak evlerin oluşmasına imkan verecek teknolojiyi mahalli şartlara göre kim tayin etsin? Bugün Türkiye’de olduğu gibi daha kümes çizmesini bilmeyen diploma sahipleri mi? Hatta hayatında hiçbir yapı yapmamış bakanlığın bir memurunun yazdığı standartlar mı? Evet, Osmanlı diyor ki, mimar taifelerinin en iyisi bunu yapsın.[1]” İşte merhumun ifadeleriyle kısaca günümüz ile ideal geçmişin temel farklarından biri ortaya çıkmış oluyor. Tabi ki Osmanlı işin ehli tek başına düzeni kurmuyor. Tüm unsurlarla birlikte ortak bir değerlendirme sonucu ideal olan ortaya çıkıyor. Hassa mimarlar ocağının başı standartlar düzenini tesis ediyor; temel ilkelerini. Bu temel ilkeleri tesis ederken bunu felsefi, dini açıdan şeyhülislam ve kadrosuyla tartışılması sonucunda bütün bir metafiziğin, bütün bir kainat görüşüne ait İslam düşünce tarihinin en büyük şahsiyetlerinin meseleleri nasıl gördükleri müzakere edilerek ananeden gelen biçim bilgisinin, ona teşkil eden geometri bilgisinin esasları oluşturuluyor.[2] İşte bu muazzam düzen bir medeniyetin temelini oluşturuyor. Şehirler, mahalleler, evler sadece cansız yapılar olarak düşünülerek, batı zihni/günümüz zihni gibi, çıkarcı amaçla yapılmıyor. Birinci ve en temel nokta olarak şehir “cami” merkezli olarak yapılmak suretiyle hayat dolu bir hal alıyor. Cami, etrafındaki han, hamam, mektep, darüşşifa, imaret gibi yapılarla yekûn olarak bir “külliye”  halinde hayatın merkezi oluyor. Günümüzde ise ne kadar acı ki hayatın merkezi “AVM”ler olmuş durumda. Merkezdeki bu külliye etrafında mahalle şekliyle evler yer alıyordu. Mahalleler günümüzdeki gibi diz bir yol, sağında ve solunda birbirine bitişik evler şeklinde oluşmuyordu. Yollar ne yöne kıvrılıp gidiyorsa evler o yol üzerinde kurulmaktaydı fakat günümüzle en önemli ayrım insanların birbirlerine ve mahremiyetlerine olan saygılarında görünüyordu. Öyle ki yeni bir ev yapacak kişi başkasının manzarasını kapatacak bir şekilde evini yapmazdı. Yine mahremiyete müdahele olacak şekilde başkasının evinin içerisine, bahçesine bakacak şekilde evlere pencere açılmazdı. Genel olarak evler 1-2-3 katlı ve bahçeli oluyordu. Evin bahçesi sokaktan yüksek duvarlarla ayrılır ve mahremiyet bu şekilde korunmuş olurdu. Özellikle kadınların hayatının çoğu ev içerisinde geçtiği için bu mahremiyete daha da önem verilmiştir. Duvar ile dış dünyayla bağlantısı tabiri caizse koparılan ev, yine mimari bir muhteşemlikle “cumba”lar ile dış dünyaya bağlantı kurmuş oluyordu. Osmanlı şehrinin en önemli unsurlarından biri olan Osmanlı evi tam bir kültür, inanç ve medeniyetin yansımasını sunuyordu. Osmanlı insanının “İsraf haram”dır inancının bir karşılığı olarak evler yapı malzemesi ve teknolojisi, iç ve dış görüntüsüyle asudelik, sadelik ve çekingenlik ihtiva ediyordu. Öyle evler 3 kattan fazla olmayıp uzun ömürlü bir ağaç olan “meşe” ile yapılmaktaydı. Bu durum doğal olarak maliyeti ve doğa tahribatını azaltmaktaydı. Ve bu evlerin yapımında kullanılan teknoloji de yapı malzemesinin tekrar kullanılabildiği ve nadir bulunan teknolojilerden biriydi. Bu da sürdürülebilirlik, malzemenin tekrar tekrar kullanılmasıyla israfın önüne geçen, dolayısıyla tabiat tahribatına da adam akıllı engel olan bir teknoloji olarak karşımıza çıkıyor.[3] Osmanlı evinin mimarisi, saraylar ve konaklar hariç, son derece sadedir. Evlerin içi günümüz gibi bir sürü mobilya ve eşyalarla dolu değildi. Oturma ihtiyacı sedirlerle karşılanır, dolaplar ise duvara gömülü şekilde idi. Kısacası Osmanlı evi içi ve dışı ile gösterişten, masraftan uzak ve tüm işlevselliği ile var olmuştur. Yani bugün yaşadığımız evlerden tamamen zıt bir konumdaydı. Osmanlı evi insanın dünyanın ortasında dört istikameti fark edecek bir ortamda yaşamasına imkan tanır. Bir taraftan bahçeyi görürken diğer taraftan sokaktan gelen geçenlere selam verme imkanına sahiptir. Böyle yaşayarak “dünyanın her tarafına bakmaya” davet edilen insan olur, ayette geçtiği gibi.[4] Muhammed İkbal “Birisi yalnız kendine bakmayı emrederken, öbürünün bakmayı emrettiği yer, dış dünya. İslâmın bakış açısının zenginliğini tasavvur edin.” diyor. Bütün varlığa bakmaya davet edilen insan tipi, işte bir medeniyet algısı böyle vücuda geliyor, böyle hayat buluyor. Tekrardan şehrin merkezine yani “külliye”lere dönersek, külliyeler kent refahının çekirdeğini oluşturmuşlardır.[5] Sultanlar, devletin ileri gelenleri ve zenginleri tarafından hayrat olarak kurulmuşlardır. Vakıflar çok sayıda insana iş, yatak ya da bazen yiyecek sağlıyordu. 18. Yüzyılın ikinci yarısında, sadece İstanbul’da 30.000 kişiye halk mutfağından günde 2 öğün yemek veriliyordu. Öğrencilerde bunların arasındaydı ve onlara cep harçlığı bile veriliyordu.[6] Görülüğü üzere “külliye”ler halkın tüm ihtiyaçlarını karşılayacak bir bütünlük arz eden merkez konumundaydı. İbadetinden ticaretine, alışverişine, eğitimine ve daha birçok ihtiyacına külliyeler ile erişiyordu. Böylece insanlar ihtiyaçlarını belirli bir merkezden karşılamak suretiyle zaman kaybı ve israfının önüne geçmiş oluyorlardı. Bir başka önemli nokta ise Osmanlı insanının yaşam alanlarını sevmesi idi. O insan yaşam alanına günümüz insanı gibi sadece çıkarcı ve ihtiyaç giderici bir şekilde yaklaşmıyordu. Tabiri caizse şehrine, mahallesine, sokağına, meydanına gözü gibi bakıyor ve temiz tutuyordu. İşte bu yaklaşım Osmanlı şehrine huzuru ve ferahı katan en önemli unsurlardan biriydi. Tabii ki anlatırken bile özlemin arttığı bu medeniyet farklı farklı tüm insan unsurlarının etkisiyle var olmuştur. Eşsiz Osmanlı eğitiminin ve İslam inancına olan bağlılığın bir eseriydi tüm bu yapılanlar. Bizce Osmanlı şehir algısının bir özetini geçtiğimiz şu satırlar bile günümüzün tahlilini yapabilmek için son derece yeterlidir. Yazımızı merhumun ifadeleriyle sonlandıralım. İçinde bulunduğumuz vaziyeti ve kurtuluş yolunu tam 15 sene evvel 1999 yılında merhum Turgut Cansever şöyle ifade etmiştir; “Türkiye önümüzdeki 30-40 senede 55 milyon insanına şehirlerde yeniden ev yapmak mecburiyetindeyse bu standartlar düzenini tesis etmek ve en yüksek vasıfta mimari tekniklere sahip evleri üretecek bir genç mimarlar nesli yetiştirmekle mükelleftir. Bu genç mimarlar nesli o zaman geniş bir sahtekarlık alanı olan dekorasyon, iç mimari safsatalarını da tasfiye ederek bir evi Osmanlı evinde olduğu gibi, bahçesi, mimarisi, sokak ilişkisi, cumbası, yerli dolapları, tavanı, döşeme kaplamasıyla beraber üretecek, belki bunun arasına birkaç araç daha ekleyecek. Ama bu büyük sadeliğin güzelliğini tekrar gündeme getirecek mimarinin standartlar düzenini kurmakla mükelleftir. Türkiye üniversiteleriyle, araştırma merkezleriyle, müteşebbisleriyle, üreticileriyle dosdoğru teknolojisini tasfiye ederek, politikacıları yanlışlıklara iten iptidai teknokrasisini tasfiye ederek, yeni teknolojileri yeni mahalleleri inşa etmek, yeni şehirler kurmak için nasıl vücuda getireceğini çözümlerse ve bu yeni şehrin yeni mahallelerini inşa ederek, önümüzdeki 30 senede şehirlerde 55-60 milyon insanını, köylerde de 15 milyon insanının ev sahibi yapacak şekilde halkın üretme gücünün önündeki bütün engelleri kaldırmazsa, toplum olarak yok olacaktır.[7]”

 Mehmet Semih ÖZDEMİR

[1] Turgut Cansever, “Osmanlı Evi”, Osmanlı, c.10, Ankara 1999, s.443. [2] Age, s.448. [3] Age, s. 446. [4] Age, s. 448. [5] Doğan Kuban, “Türk-İslam Kenti Kavramı”, İstanbul Bir Kent Tarihi, İstanbul 2012, s. 243. [6] Age, s.244. [7] Turgut Cansever, “Osmanlı Evi”, Osmanlı, c.10, Ankara 1999, s.449.