Tarih

Ziya DEDE* 1863 BORÇLANMASI 1863 yılında maliye yönünden Osmanlı hükümeti önemli iki problem vardı. Bunlardan birincisi Galata bankerlerine olan borçlar, diğeri ise tedavül kıymetini kaybeden madeni bakır paralardı. Eşlik ve altılık adı verilen bu paraların tedavül kıymeti %5’e kadar düşmüştü ve bu nedenle hükümete zarar vermekteydi. Bu borçlanmaya henüz kurulmakta olan Osmanlı Bankası aracılık etti.[1]Galata bankerlerine olan borçlar 10 yıl süre için akdedilmiş olan borçlardı. Bu bonolar Avrupa mali müesseseleri tarafından da kabul edilmekteydi. Faizleri yüksek olduğundan hazineyi zor durumda bırakıyordu. Tasfiye edilmesi gereken diğer iç borçlarda esham-ı cedide ve tahvilat-ı mümtaze adı altında hazine veya çeşitli devlet daireleri için çıkarılmış olan %12’ye kadar faiz getiren tahvillerdi. Söz konusu iç borçların miktarı iki milyon kese idi. Hükümet bir dış borç ile bunları tasfiye etmeyi uygun gördü. 1863 borçlanması, henüz kurulmuş olan, imtiyazlarını yeni almış olan Osmanlı Bankası ile yapıldı. Borçlanma şartları şunlardı: a)Verilecek borç miktarı 200 milyon frank b)Faiz %6,ifta bedeli %2,vade 23,5 yıl ihraç fiyatı150 milyon için %72 ve bakiyesi için %68 idi. c)Karşılık olarak Bursa ve Edirne vilayetlerinin Ham(ipek)öşrü, İzmir, Kari, Midilli vilayetlerinin zeytin öşrü, diğer birkaç vilayetinde gümrük gelirleri ve 1860 ve 1862 borçlanmalarının karşılıkları fazlası 1863 Borçlanması sonucu elde edilen safi hasılat 142 milyon frank olmuştu. Bu borçlanma ile muntazam olmayan iç borçlanmalardan bir kısmı ve Galata bankerlerinin vadesi gelen borçları ifta edilmiştir.[2] Osmanlı Devletinde batıdaki anlamında ilk bütçe 1863-1864 mali yılında hazırlanmıştır. Bu bütçenin hazırlanmasında yabancıların telkin ve tavsiyeleri önemli rol oynamıştır. Nitekim Hobart Forster raporunda gerçekçi bir bütçenin hazırlanmasından bahsedilmiş, Osmanlı Bankası yetkilileri Osmanlı hükümetine bu konuda tavsiyelerde bulunmuş, hatta banka uzmanları bütçe hazırlıklarına bizzat katılmışlardır. Sadrazam Fuat Paşa da 1861-1862 yılı başlarında padişah Abdülaziz’e sunduğu raporunda bütçeden bahsetmiştir. Fuat Paşa, bütçeyi hazırlarken bir taraftan da mali teşkilatta önemli değişiklikler gerçekleştirdi. Maliye Nezareti devletin mali işlerinden sorumlu bir merkez haline getirildi. Devlet dairelerinin tahvil çıkararak borçlanmaları yasaklandı. Gelir ve giderin bütçe usulüne göre tutulması esası kabul edildi. Devlet dairelerinin hesaplarını kontrol etmek üzere Divan-ı Muhasebat-ı Ali dairesi kuruldu. Böylece mali şişler merkezileştirilirken, devletin etkinliği daha belirgin hale getirilmek istenmiştir. Bundan böyle devlet kuruluşlarının harcamalarına bütçe dâhilinde sınırlama getirilerek bütçe açıklarının azaltılması amaçlanmıştır. 1863-1864 bütçesinin geliri 346.198.000 frank olarak tesbit edilmiştir. Gelir kalemleri içerisinde ilk sırayı 94.891.000 frankta aşar geliri almıştır. Bunun 57.500.000 ile gümrük resmi takip etmiştir. Bütçe giderleri ise 327.678.000 frank idi. Devlet giderleri arasında dikkati çeken husus, dış ve iç borçlarla faizlerinin 73.000.000 frank ile ilk sırayı almasıdır. Bu durum devlet borçlarının ne kadar arttığını göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Gelir ve gider karşılaştırıldığında 18.500.000 frank civarında bir fazlalık görülür. Bütçe hazırlanırken, özellikle gelir kalemlerinin fazla gösterilerek gelir ve giderin denkleştirilmesine gayret edilmiştir. Denk bütçenin içte ve dışta Osmanlı Devleti’nin mali itibarını olumlu etkileyeceği, daha sonraki istikrazlar için müsait bir ortam hazırlayacağı düşünülmüştür.[3] 1865 BORÇLANMASI Dış borçlar vadesi gelen kupon bedellerini ödeyebilmek için hazinede para bulunmadığından 1865 yılının sonunda hükümet Osmanlı Bankası, Paris’te bulunan Credit Mobilier ve Societe Generale ile 11 Aralık 1865’te 150.000.000 franklık bir sözleşme imzalandı. Bu borçlanmanın faizi %6,ifta bedeli %2.44,ihraç fiyatı 566 olacaktı. Karşılık olarak Ergani Bakır madeni gelirleri ile Ağnam resmi gösterildi. Bu borçlanmanın gerçek karşılığı Ağnam resmi gösterildiği için buna Ağnam istikrazı adı da verilmiştir. Bu borçlanma kamu ihtiyaçlarının karşılanması için yapılmayıp, yalnızca eski borçların taksitini ödemek amacıyla yapıldığı için, Osmanlı maliyesinin o devredeki durumuna da bir gösterge teşkil eder.21 yıllık vadeli bu borçlanma ile öncelikle taksitlerin ödenmesi amaçlanmıştı.[4] 1865 GENEL BORÇLARI(1.TERTİP) İç borçların önemli bir kısmı tasfiye edilmekle beraber, hazineye hala ağır bir yük teşkil etmeye devam ediyordu. Bu borçlarla ilgili tahvillerin çoğu İstanbul’da Galata bankerlerinin, bir kısmı da İngiliz ve Fransızlar başta olmak üzere yabancıların elinde bulunuyordu. Hükümet bu tahvillerin faiz ve amortismanlarının ödenmesi için 1864-1865 bütçesine 56 milyon frank ödenek koymuştu. Ancak bu miktar yeterli değildi. Hükümet yeni bir uygulamaya, mevcut tahvilleri uzun vadeli yeni tahvillerle değiştirme yoluna gitti. Mevcut tahvillerin alınarak, yeni tahvillerle değiştirme işlemine Borçların Değiştirilmesi denilmiştir. Osmanlı hükümeti böylece kısa vadeli borçları uzun vadeli bir dış borçlanmaya çevirerek geçici bir rahatlık sağlamayı ve yabancı sermayeyi ülkeye celbetmeyi amaçlıyordu. [5] İngiliz büyükelçisi Henry Bulwer’in yakından ilgilendiği ve saray üzerinde de derin etkisi olan banker M.Metton’un sunduğu proje kabul edilerek Londra’daki General Credit and Finance Corparation’la bir borç anlaşması imzalandı. Anlaşmanın şartları şunlardı: a)Verilecek borç miktarı 40 milyon Osmanlı altını b)Faiz %5,ifta bedeli %1,yıllık ödemeler iki taksit halinde, ihraç fiyatı %50,ifta süresi 37 yıl c)Osmanlı Bankası tarafından Paris, Londra, Amsterdam ve Frankfurt’ta ödenmek şartıyla;100 liralık esham-ı cedide tahviline karşılık olarak 121 liralık yeni tahvil,100 liralık esham-ı mümtaze için 143 liralık yeni tahvil sergi tahvilleri başa baş değiştirilecektir. Hükümet 7 milyon liralık tahvili de istediği zaman çıkarabilecekti. Karşılığı devletin bütün gelirleriydi. Alınan borçların 29 milyonu tahvillerin değiştirilmesine,4 milyonu hazineye gelir kaydedilmiş ve 7 milyon da daha sonra ihraç edilmek üzere bankalara rehin olarak verilmiş ve karşılığında avans alınmıştır. Ancak alınan bu avanslar vadelerinde ödenemediğinden, söz konusu bankalar rehin edilen tahvilleri satışa çıkarmışlar ve bu yüzden tahvilatın değerleri de düşmüştür. Söz konusu borçlanma ile ilgili hususlar, kanunla yeni ihdas edilmiş olan Düyunu Umumiye Defteri Kebiri’ne kaydedilmiştir.[6] 1869 İSTİKRAZI Osmanlı hükümetinin yayınlamış olduğu 1869-1870 bütçesinde 3 milyon lira açık ve 5 milyon liralık da dalgalı borç görünmekteydi. Bir taraftan da süresi gelen dış borçlar ve Girit isyanıyla artan günlük masraflar Osmanlı hazinesini yeniden borçlanmaya zorluyordu.[7]Abdülaziz’in Paris seyahati, İmparatoriçe Eugenie’nin Süveyş Kanalı’nın açılışı vesilesiyle 1869’da İstanbul’da Abdülaziz’i ziyareti borcun Fransa’dan istenmesi konusunda elverişli hava oluşmuştu. Bu şartlar içinde, Paris’te Comptoir Descompte bankası ile 1869 Kasımı başında bir borçlanma sözleşmesi yapıldı. Bu sözleşme 300.000.000 franklık idi. Her biri 500 franklık tahvillerin ihraç fiyatı 270 frank idi. Faiz oranı %6, ifta oranı %1, süresi ise 33 yılı idi. Karşılık olarak Adana, Suriye, Yanya, Trabzon, Bursa, Bosna, Aydın, Menteşe, Konya, Bağdat vilayetleri aşar ve gelirlerinden bir kısmı gösterildi. Bu borçlanmada Osmanlı altını olarak miktar 24.444.442 lira idi. Ele geçen miktar ise 13.200.000Osmanlı altınıdır.[8] 1870 RUMELİ DEMİRYOLU BORÇLANMASI Sultan Abdülaziz’in ulaşım politikasında demiryolları inşası önemli bir yer tutmaktaydı. Padişah ticaret merkezlerini birbirine veya limanlara bağlayan hatların yapımına öncelik verdi. Özellikle devletin dışa açılmasında, Avrupa ile bütünleşmesinde etkili olacağına inandığı Rumeli demiryollarının yapımıyla yakından ilgilendi. Böyle bir yatırımın gerçekleştirilmesi için hazinede yeteri kadar para bulunmadığı için padişah maddi destek bulmak üzere nazırlarından Davut Paşa’yı Avrupa’ya gönderdi.[9] Bu istikraz Rumeli demiryolları inşası için imtiyazını alan Yahudi sermayecisi Avusturyalı Baron Hirsch ile 17 Nisan 1869 tarihli bu imtiyaz sözleşmesinin neticesi olarak 1870 yılında yapılmıştır. Sözleşme gereği borçlanma tahvilleri Baron Hirsch tarafından %32 1/8 fiyatla satın alınmıştır. Bu kadar düşük ihraç fiyatlı bir sözleşme ilk defa yapılmaktaydı. Bu borçlanma neticesinde Osmanlı Devleti 34.848.001 Osmanlı altını borçlanmış, eline 11.194.920 Osmanlı altını değerinde para geçmiş,53 faizli bu borçlanmaya karşılık olarak Mısır vergisi gösterilmiştir. Baron, Osmanlı Devleti’nin 2000 km’lik bir demiryolu yapacaktı. Bu demiryolu İstanbul-Belgrad, Selanik-Avusturya hudutları arasında uzanacak; bunların Edirne, Dedeağaç ve Burgaz şubeleri de olacaktı.1871 yılında demiryolları politikacısı Ali Paşa’nın vefatı üzerine yerine geçen Mahmut Nedim Paşa tarafından proje durdurulmuştur.1872 yılında yapıla yeni sözleşme ile 2000 km yerine 1250 km demiryolu inşası kararlaştırılmıştır. Yapılan sözleşme ile Baron Hirsch Osmanlı Devleti’nin yapacağı demiryollarına ilişkin 90 yıllık imtiyazını almış bulunmaktaydı.[10] *İstanbul Üni. Tarih Bölümü 4.Sınıf     [1] Faruk Yılmaz, a.e,S.38 [2] Sait Açba, a.e,S.72-73-74 [3] Rıfat Önsoy, a.e,S89-90 [4] Faruk Yılmaz, a.e,S.38-39 [5] Rıfat Önsoy, a.e,S.91 [6] Sait Açba, a.e,S.76-77 [7] Sait Açba, a.e,S.80-81 [8] Faruk Yılmaz, a.e,S.40-41 [9] Rıfat Önsoy, a.e,S.93-94 [10] Faruk Yılmaz, a.e,S.41

Ziya DEDE*

  1858 İSTİKRAZI 1853 yılı başlarında faizli ve faizsiz toplam 1.775.000 Osmanlı lirası değerinde kaime tedavül etmekteydi. Bu sayı savaşın başlamasıyla daha da arttı. Savaş masraflarını karşılamak amacıyla yeni bir uygulamaya gidildi.1854 Martı başlarında sadece ordunun bulunduğu yerlerde, savaş süresince geçerli olmak üzere faizsiz 10 ve 20 kuruşluk ordu kaimeleri basıldı. Bunları diğerlerinden ayırmak için ‘orduyu hümayunlara mahsus varaka’ olduklarına dair damga vuruldu. Bunlardan savaş süresince toplam 856.250 Osmanlı lirası tutarında kaime çıkarıldı. Bütün önlemlere rağmen bunlarında çok sayıda sahteleri basıldı. Halktan gelen şikâyetler üzerine, savaşın sona ermesiyle bunların mal sandıklarına alınarak ortadan kaldırılmasına karar verildi. Ordu kaimeleri, zaten istikrazsız olan normal kaimelerin daha da değer kaybetmelerine sebep oldu. Bu durumdan esnaf ve tüccarın yanında halk da zarar görmekte, ticari hayat olumsuz etkilenmekteydi. Bunun çaresi kaimenin tedavülden kaldırılması idi. İç kaynak yaratamayan hükümet bunun için yeni bir yöntem devreye soktu. Bu dış borç idi. Osmanlı hükümeti bu sefer kolayca istikraz bulacağından ümitliydi. Zira müttefikleri Fransa ve İngiltere ile Rusya’ya karşı galip gelerek Avrupa’da itibar kazanmış, Osmanlı Devleti Avrupa devleti sayılmış, devletler hukukundan yararlanması sağlanmış, Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı başta Fransa ve İngiltere olmak üzere Paris anlaşmasına taraf devletler tarafından taahhüt edilmişti. Bunlardan daha önemlisi, Osmanlı Devleti gayri Müslim ve yabancılara bir takım yeni haklar veriyor, batılıların istediği bazı reformları gerçekleştirmeyi vaat ediyordu.[1] Hükümet bu maksatla 5 milyonluk sterlinlik borç almak istedi.1858’de Londra’da Dent Palmer ve ortağına ait bir bankayla bir borç anlaşması imzalandı. Anlaşma şartı şunlardı; a)Banka borçlarının sadece 3 milyonunun kati olarak satın alacak ve kalanını alıp almamakla özerkliğini koruyacaktı. b)Faiz %6,ihraç fiyatı %80,ifta bedeli de %1’di.1 Mart 1860’dan itibaren 33 yıl vade konulmuştu. c)Teminat olarak, İstanbul gümrük hasılatı ve Okturya resminin bir kısmı karşılık gösteriliyordu.[2] Anlaşma gereği bu gelirlerin toplanmasına tahvil hamilleri temsilcilerinden üç kişi ve Osmanlı memurlarından dört kişinin iştirakiyle kurulacak yedi kişilik bir komisyon nezaret edecekti. Bu durum ilerde kurulacak olan Düyun-u umumiye idaresinin ve Avrupa kontrolünün tesisine doğru atılmış bir adım oldu.[3]Osmanlı hazinesinin eline %76 ortalama ihraç fiyatı ile 3.800.000sterlin geçmiştir. Bu miktarın 164.542 lirası saray harcamalarına gitmiş ve geri kalanı ile tedavüldeki kaimeler kaldırılarak bir komisyon huzurunda yakılmıştı. Geriye daha 800.000 liralık kaime kaldığı ilan edilmiştir.[4]   1859 VE 1860 BUHRANLARI VE SİYASAL GÜÇLÜKLER 1858’de alınan borçlar mali duruma geçici bir ferahlık getirmişti. Borçlanma ile elde edilen tutar ile kâğıt paranın devamı kaldırılamamıştı. Diğer taraftan önceden alınan dış borçların faizi de giderek artmış 1 milyon sterline ulaşmıştı. Abdülmecit’in 1858’de yayınladığı fermanla sıkı tasarruf tedbirleri öngörülmesine rağmen saray borçları artmaya devam etmiştir. Ne var ki fermanı ilk çiğneyen Sultan Abdülmecit olmuştur. İstanbul’da yeteri kadar saray varken, üstelik hazine dış borçla yaşamına devam ederken Dolmabahçe Sarayı’nın inşası büyük bir gafletti.1859’da yapımına başlanan saray 5 milyon Osmanlı lirasına mal olmuştu.1859 yılında Osmanlı maliyesinin düzenlenmesi için bir bir dizi girişimler yapılır. Bunlardan birincisi saray borçlarının konsolidasyonu için çıkarılan 5 milyon mecidiye tutarındaki,%6 faizli 24 yıl vadeli Esham-ı Cedide tahvilleridir. Fuat Paşa’nın hazırladığı bu konsolidasyon planı çerçevesinde Düyun-u umumiye Defter-i Kebiri ihdas edilir. Alınan borçlar buraya kaydedilir. Bir ifta konsolidasyonu gözetim altında bulundurmakla görevlendirilir.[5] Padişah 19 Kasım 1859 tarihli bir hatt-ı hümayun ile imparatorluk maliyesinin içinde bulunduğu buhranın sebeplerini araştırarak çözüm önerilerini ihtiva eden bir rapor hazırlamak üzere Hazine Meclis-i Alisi’nin teşkilini emretti. Meclis, öncelikle 3,5 milyon liralığı iptal edildikten sonra, geriye kalan yaklaşık 800.000lira değerindeki kaimeyi kaldırarak piyasaya istikrar kazandırmak amacıyla, bir defaya mahsus olmak üzere İstanbul halkından olağanüstü vergi alınmasını hükümete teklif etmeyi kararlaştırdı. Bu verginin İstanbul ile sınırlandırılmak istenmesinin sebebi, kaimenin önemli bir kısmının İstanbul’da tedavül etmesi ve sürekli değer kaybetmesi dolayısıyla İstanbulluların yılda yaklaşık %50 oranında zarara maruz kalmalarıydı. Vergi, emlak sahipleri ile sanat ve ticaret erbabından alınacaktı. Buna göre, kendi evinde oturan mülk sahiplerinden konutun getirebileceği tahmini kiranın %5,kiraya verilen ev, işyeri vb. emlakın yıllık kirasının %10,ticaret ve sanatla uğraşanlardan yıllık gelirlerinin %10 vergi olarak tahsil edilecekti. Memurlar tarafından tahsil edilen vergi tutarındaki kaime vergi mükellefinin önünde derhal iptal edilecekti. Ne var ki bu suretle toplanan yaklaşık 150.000 liralık meblağın hepsi öngörüldüğü gibi kaimenin tedavülden kaldırılmasına harcanmadı. Bir kısmı askeri amaçlara sarf edildi. Bu bakımdan kaimenin bir yıl daha tedavülde kalması kararlaştırıldı. Çalışmalarını sürdüren meclisin adı,1860 Haziranında Maliye Şura-yı Alisi olarak değiştirildi ve geniş yetkilerle donatıldı. Ülkede yapılacak mali reformlarda söz sahibi olması öngörüldü. Bundan böyle şura her türlü ıslahatı planlayıp hükümete tavsiye edebilecekti. Şurada yabancı ülkelerin bulunması başta Fransa ve İngiltere olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinin desteğinin sağlanmasında, Avrupa’dan istikraz alınmasında batı deneyiminin ülkemize aktarılmasında etkili oldu. Nitekim yabancı ülkeler şuradaki temsilcileri vasıtasıyla Osmanlı maliyesinin düzeltilmesi hususunda görüş bildirdiler, çözüm önerilerinde bulundular. Ancak bazı batılı devletler bunu alışkanlık haline getirerek, Osmanlı iç işlerine daha sonraki dönemlerde de istenmediği halde karışmaya devam ettiler. Yine aynı tarihlerde, Şuranın çalışmalarıyla bir nevi bütçe hazırlandı. Gelir 1.209.400.000 masraflar 1.945.400.000kuruş olarak tahmin edildi. Bütçe açığı 736.200.000 kuruş olarak tespit edildi. Bu açığın 500 milyonunu yıl içinde ödenmesi gereken kısa vadeli borçlar teşkil etmekteydi. Bu borçların ödenmesinin bütçeye rahatlık getireceği kanaatiyle yeni bir istikraz yapılması düşünüldü. İstikraz konusunda Londra ve Paris’te Bischoffsheim, Goldschmidt ve Credit Mobilier kuruluşları nezdinde girişimlerde bulunulduysa da netice alınamadı. Bunun üzerine bütçe açıklarını kapatmak amacıyla memur maaşlarında indirim ve devlet kuruluşlarında tasarruf yoluna gidildiyse de beklenilen netice hâsıl olmadı. Mali durum düzeltilemedi. Tedavüldeki kaimeler kaldırılamadığı gibi, acil ihtiyaçlar zuhur ettikçe yenilerinin basılmasına devam edildi.[6]Fransa Büyükelçisi De Lavalette Osmanlı Devletine borç verilmesi için Paris anlaşmasına imza koyan devletlerin kefilliğini talep eder. Ancak hiçbiri istekli değildir. Nihayet İngiliz elçisi Bulwer başka çareler aramayı deneyecektir. Bulwer’in yabancılara yerli halk ile aynı vergilere tabi olmaksızın devlet topraklarını kiralama ve satın alma hakkı verilmesini ve devlete ait topraklar karşılık gösterilmek üzere çıkarılacak tahvillerle, Mali ve İdari reformlar yapılmasını önerir. Osmanlı hükümeti bu önerileri dikkate almaz. Lübnan ve Şam olayları Avrupa’da önemli yankılar yapar. Borsa’da Osmanlı tahvillerinin değerlerinin düşmesine sebep olur. Suriye’ye müdahale için protokol imzalandığı gün Ali Paşa İngiltere ve Fransa büyükelçilerine mali tedbirlerle ilgili bir mektup gönderir. İngiliz ve Fransız hükümetlerinin seçtiği, tayin ve ödemeleri Osmanlı hükümetince yapılacak olan iki mali delege yeni kurulmuş olan Islahatı Maliye Meclis-i Alisi’ne yardımcı olacaklardır. Borç alınması ve borcun kullanılması adı geçen meclisin gözetimi altında olacaktır. 1860 yılı başında yapılan borçlanma teşebbüslerinden sonuç alınamadı. Paris borsalarında Rothschild, Pareire ve Laffite firmalarına başvuruldu. Ret cevabı alındı. Bu durumda Babıali, mali ıslahat komisyonunun Avrupalı üyelerine, İstanbul’daki birliklerin tayinlerini bile vermekten aciz kalındığını belirterek, tedavülden çekilen 45 milyon kuruş tutarındaki kaimeleri tekrar piyasaya sürdü. Avrupa sermaye piyasalarından dış borcun alınamaması Osmanlı devletini iç borçlanmaya sürüklüyordu. İç borçlanmada Galata bankerlerinin işine yarıyordu. Bu arada İstanbul’da Nisan ayında mali ittihat adı ile 320 bin İngiliz liralık sermayesi olan bir banka kuruldu, ancak pek uzun ömürlü olmadı.1860 sonbaharında hükümet görevlileri borç arayışı içinde Avrupa’da bulunmaktaydılar.[7]   1860 MİRES İSTİKRAZI 1960 yılında Osmanlı Devleti’nin dış borç ödemesine 900.000 lira ayırması gerekmekteydi. İç borçlanmada özellikle Galata bankerlerinden alınan 17-18 milyon lira kadar tutar ödenmesi gerekli iç borç miktarı ile bu rakam o yıl için 10 milyon altın lira kadar tutmaktaydı. Hükümet, yeni bir istikraz akdi yapmayacak olursa durum kritik olabilirdi. Bunun için Osmanlı hükümeti ilkin İngiltere desteğini istedi.[8]Konu İngiltere hükümetine iletildi ancak ileri sürülen şartlar gerçekten çok ağırdı: a)Yabancılara, hükümet mallarını satın alma ve kiralama hakkı verilmesi b)Vakıf usulünün kaldırılması c)Borca karşılık olarak Gümrük ve Tuzla balık resimleri, Filibe Gülyağı resmi, Edirne ipek resmi, Midilli ve İzmit Zeytin aşarı ve Samsun ve civarı tütün ve gümrük resmi gösterilmiştir. Osmanlı hükümeti İngiltere’nin ret cevabını alınca Fransız hükümetine başvurdu. Rothschild, Pereire ve Lafitte ile görüşüldü. Ancak sonuç alınamadı. Nihayet Osmanlı yetkilileri Demiryolları Genel Sandığı müdürü olan ancak piyasada kredisi olmayan bankacı M.Mires’e müracaat etmek zorunda kaldılar.29 Ekim 1860 günü Mires istikrazı adı altında bir borç anlaşması imzaladılar. Anlaşmanın şartları şunlardır: a)Borcun miktarı 400 milyon frank olacaktı.%6 faiz,%53,75 ihraç fiyatı ve 36 yıl vade b)Mires, borç bedelini 18 ayda taksitler halinde ödeyecek ancak faiz ve ifta hemen başlayacaktı[9] Galata bankerleri bu sözleşmeyi haber alır almaz Mires’e bir elçi gönderip hükümetten alacaklarının kendilerine devrini istediler. Hükümet ise kendisine itimatsızlık kabul edilen bu teklifi şiddetle reddetti. Osmanlı Devleti için çok ağır şartlar içermesine rağmen bu istikraz başarılı olamadı. Londra, Amsterdam hatta Paris piyasalarında esham satışı sağlanamadı. Durumu borç veren Mires de kabul etmiş, ortakları tarafından mahkemeye verilerek hapse atılmıştı. Bu yüzden piyasalar altüst olmuş, çeşitli iflas olayları görülmüştür. Mires’in tutuklanması Osmanlı hükümetini de telaşa düşürdü. Çünkü istikraz yarım kalmış ve hükümetin acil borçları ödeme imkânı kalmamıştı. Galata tüccar ve bankerleri ise tam bir paniğe düştüler. Ortada altın sikkeler bulunmadığından gümüş ve bakır sikkeler toplanıp Fransa’ya gönderiliyordu. Osmanlı hükümeti Fransa ve İngiltere’ye müracaat ederek buhranın giderilmesi için yardım istedi. Neticede durum düzeltildi ve Mires ile yapılan sözleşme feshedildi.[10]  *İstanbul Üni. Tarih Bölümü 4.Sınıf     [1] Rıfat Önsoy, a.e,S.54-55-56 [2] Sait Açba, a.e,S.59 [3] Rıfat Önsoy, a.e,S.56 [4] Sait Açba, a.e,S.60 [5] Sait Açba, a.e,S.60-61 [6] Rıfat Önsoy, a.e,S.57-58-59 [7] Sait Açba, a.e,S.62-63 [8] Faruk Yılmaz, Osmanlı Borçları Tarihi, Ankara 2013,S.36-37 [9] Sait Açba, a.e,S.64 [10] Faruk Yılmaz, a.e,S.37

Ey Kudüs! Seni unutursam sağ elim kurusun. Seni anmaz, Kudüs’ü en büyük sevincimden üstün tutmazsam, dilim damağıma yapışsın! Kudüs’ün düştüğü gün, «Yıkın onu, yıkın temellerine kadar!» diyen Edomluların tavrını anımsa, ya Rab!. Ey sen, yıkılası Babil kızı, bize yaptıklarını sana ödetecek olana ne mutlu! Ne mutlu senin yavrularını tutup kayalarda parçalayacak insana!
Sürgün edilen İsrail çocuklarının şarkısı (Mezmur – 137) Ey Kudüs! Peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Kudüs! Bir tavuk, civcivlerini kanatları altına nasıl toplarsa, ben de kaç kez senin çocuklarını öylece toplamak istedim, ama siz istemediniz.
Kudüs’ü Zeytinlik Dağından izleyen İsa (İncil – Matta 23/37) Ey Kudüs! Allah’ın seçtiği toprak ve onun kullarının vatanı! Senin duvarlarından dünya, dünya oldu. Ey Kudüs! Sana doğru inen çiğ taneleri bütün hastalıklara şifa getiriyor. Çünkü geldiği yer, cennetin bahçeleridir.
Hz. Muhammed s.a.v. İngiliz askerlerinin postal sesleri Filistinli çocukların uykularını son kez böldüğünde 1948 yılının Mayıs ayıydı. Kudüs, daha önce Asurluların, Babillerin, Perslerin, Romalıların, Haçlıların, Arapların, Türklerin ve daha pek çok kavmin hakimiyetine ve gidişlerine tanıklık etmişti. Bu sefer Kudüs’ü terk etme sırası I. Richard’ın torunlarındaydı. İngilizler İşgal ettikleri Kudüs’ü terk ediyorlardı ancak bu kez karşılarında bir Selahaddin olduğundan değil, istediklerini aldıkları ve gayelerine ulaştıkları için ülkelerine dönüyorlardı. Peki 28 yıl süren bu İngiliz hakimiyeti boyunca Filistin’de neler yaşandı? Ümmetin kanayan yarası olan Filistin’i ve İsrail işgalini anlayabilmemiz için İsrail’in kuruluş sürecini ve öncesini iyi tahlil etmemiz gerekir. Filistin meselesi ve İsrail yayılmacılığını inceleyeceğimiz bu yazı dizisinin ilk kısmında 1920-1948 yılları arası süren Birleşik Krallık Mandasını, 1948 öncesi İsrail yayılmacılığı ve bu dönemde yaşananlara kısaca değineceğiz. Bu yazı özellikle günümüzü anlayabilmemiz için ikinci yazıdan önce bir ön hazırlık niteliğinde, daha çok tarihsel bilgilere dayanmaktadır. Bu yazı haricinde yazarken istifade ettiğim Garaudy’nin Siyonizm Dosyası ve Dominique Lapierre / Larry Collins’in Kudüs Ey Kudüs kitaplarını okumanız da meseleyi anlamanız açısından oldukça faydalı olacaktır. Siyonizm Kavramı: İsrail yayılmacılığını anlamak için “Siyonizm” kavramını iyi bilmek gerekir. Adını Kudüs’teki meşhur Siyon tepesinden alan bu kavram, Hz. Süleyman’ın Siyon tepesine inşa ettiği ve daha sonra yıkılan mabedin Kudüs’e geri dönüp tekrar inşa edilmesi hedefi olarak tanımlanabilir. Ancak dini ve siyasi Siyonizm kavramları birbiriyle karıştırılmamalıdır.
Dini Siyonizm çoğu zaman İsrail mistikleri tarafından savunulmuş, Yahudiliğin kurtarıcı Mehdi bekleyişi içinde olduğu, Mehdi ortaya çıktığında yeryüzünde Allah’ın saltanatının başlayacağını ve bütün ırkların tek bir ırk altında toplanacağı inancı vardır. Dini Siyonizm çok sınırlı bir insan grubunun çevresinde kaldığından ve dayanak olarak Hz. İbrahim’in inancını temel aldığından bir devlet kurmayı veya Filistin üzerinde egemen olmak isteyen siyasi yapılara daima yabancı kalmış ve Müslümanlar tarafından bir muhalefetle karşılaşmamıştır. Bu Siyonizm Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler arasında ayrılıklara yol açmamıştır.
Siyasi Siyonizm ise 1882 yılında itibaren Theodor Herzl ile doğmuştur. Theodor Herzl “Yahudi Devleti” kitabında sistemleştirdiği bu fikrini 1897 yılında Basel’de “Dünya Siyonizm Kongresinde” ilk kez uygulama alanına çıkarmıştır. Siyasi Siyonizm konu ve prensip olarak bu kitabın konusunu oluşturmaktadır. Herzl dini Siyonizm’in aksine çok daha katı bir anlayışa sahiptir ve Yahudiliği bir din olarak savunanlara da karşı çıkmaktadır. Herzl’e göre Yahudiler, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar tek bir halk meydana getirmektedirler ve bu bağ dinden ziyade ortak tarih ve etnisiteye dayanmaktadır, bu halk her devirde işkenceye maruz kalsa bile yaşadıkları toplum tarafından hiçbir zaman eritilememiştir. Dini Siyonizm ile ayrıştığı bir diğer nokta ise Herzl’in kafasındaki devletin yerinin hiçbir ehemmiyetinin olmayışıydı. Fakat Filistin’i tercih etmesinin sebebi kendisi inanmasa bile dinsel geleneği sürdüren bütün Yahudilerin desteğini toplayabilmekti. Siyasi Siyonizm’in tek hedefi Filistin’de bir Yahudi Devleti kurmak ve Yahudiler dışındaki orada bulunan halkın ortadan kaldırılmasıdır. Filistin Birleşik Krallık Mandası: Bildiğiniz üzere Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlıların Filistin’deki hakimiyeti sona ermiş, bu toprakları işgal misyonu daha sonra Lenin’in açıklayacağı gizli Sykes-Picot antlaşmasıyla İngilizlere bırakılmıştı. 1917 yılında Edmund Allenby tarafından yönetilen İngiliz ordusu Kudüs’ü ele geçirir. 1920 yılına gelindiğinde ülkede artık tamamen İngiliz güçlerinin hakimiyeti vardır ve 1922’de Milletler Cemiyeti Filistin’i resmi olarak İngiliz Mandasına bırakır ki Milletler Cemiyetinin asıl fonksiyonu İngiliz ve Fransız işgalcilere meşruiyet zemini sağlamaktan başka bir şey değildi.     28 yıl sürecek olan İngiliz hakimiyeti döneminde İsrail’in kuruluşu için gerekli ortam hazırlanacak ve manda hakimiyeti İsrail kuruluşu olan 1948 yılına kadar sürecektir, 1917 yılında İngiliz savaş kabinesi dışişleri bakanı Althur Balfour Siyonist Hareket lideri Lord Rothschild’a gönderdiği mektupta (Balfour Deklarasyonu) Filistin’de kurulması planlanan Yahudi devletine destek vereceklerini belirtti. Nitekim askeri yönetimi ele aldıkları 1920 yılında Filistin’de sivil bir yönetim kurarak bu yönetimi açıkça Siyonistlerin amaçlarına uyacak şekilde tasarladılar. Böyle bir politika izlediklerinden dolayı da sivil yönetimi Yahudi ve Siyonistlerle doldurmuşlardı. Yahudi görevliler arasında 1920 yılında Filistin’e gelen, mandanın kurucularından biri olan Herbert Samuel, mahkemeleri ve toprak sicil dairelerini denetleme ve yasa taslaklarını hazırlama görevi bulunan Başsavcı Norman Bentwich, Göç dairesi müdürü Albert Hyamson, İngiltere Siyonist örgütünde görevli olan Denis Cohen ve önemli pozisyonlara getirilmiş nice Yahudi ve Siyonist mevcuttu. Bütün planlar kurulması düşlenen İsrail devletinin temellerini atma yönünde yapılıyordu. Öyle ki ticaret ve endüstri Yahudilere verilmiş, Dışarıdan gelecek Yahudilerin işini kolaylaştırmak için göç dairesi ve bunları denetleyen makamlar da Yahudi ve Siyonistlere bırakılmıştı. Kurulan bu hükümetin yaptığı ilk işlerden biri Temmuz 1920’de yeni bir göç yönetmeliği çıkarmak oldu.  Bunu takip eden diğer kanunlar da Yahudiler için ulusal bir yurt oluşturulması projesine hizmet eder nitelikteydi. Eylül ayında Yahudilerin toprak almasının önünü açan Toprak Transferi Yönetmeliği çıkarıldı ve Toprak Sicil Dairesi açıldı. Bununla beraber ellerinde büyük araziler bulunan Araplar topraklarını satmaları yönünde baskı altında tutuluyordu. Bu topraklar hükümet tarafından “kamu yararı doğrultusunda amaçları olduğu” gerekçesiyle satın alınıyordu. Bütün bunlar yaşanırken ülkedeki Arapların yoğun protestolarına rağmen İngilizler ülkenin kapılarını Yahudi göçmenlere sonuna kadar aralamıştı. Siyonist toplulukların kendi okullarını açmalarına ve kendi askeri oluşumlarını kurmalarına, askeri eğitim vermelerine izin veriliyordu. Filistin’deki Siyonist yapılanma devlet içinde devlet kurmuştu artık. 1936 – 1939 arasında ise ülkenin her yanını grevler, eylemler ve yürüyüşler sarmıştı. Araplar İngiliz mandasından Yahudi göçlerinin durmasını, Arap topraklarının Yahudilere transferinin durdurulmasını ve sayı üstünlüğüne dayanarak Arapların çoğunlukta olduğu yeni bir hükümet istiyorlardı. Ancak İngilizler Araplara karşı yapılan bu ayırımı önlemek için hiçbir şey yapmıyorlardı. 1930’lu yıllarda Almanya’da Nazizm iktidarının Yahudilere uyguladığı baskı Filistin’e Yahudi göçlerini arttırmış, 1933 yılında Filistin’e göç eden Yahudi sayısı 30 bini geçmişti. Artık İngilizler için bu göçleri kontrol etmek oldukça güçleşmiş, Araplar ise bazı yıllarda sayıları 60 bini geçen Yahudi göçlerinin karşısında kendi topraklarında azınlık kalma tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Bunun üzerine Manda rejimine karşı 1936 yılında 3 yıl sürecek Arap ayaklanması başladı ancak hiçbir sonuç vermedi. İngilizlerin misyonunun ABD’ye geçişi: 1939 yılında Avrupa’da ikinci dünya savaşının belirtileri görülmeye başlanınca İngilizler “Mac Donald Beyaz Bildirisi” ile Filistin’e Yahudi göçünü ve toprak transferini sınırladı. Bu bildiride; İngilizler, Balfour Deklarasyonunda Yahudilere verdikleri sözü artık yerine getirdiklerini, daha fazla göçe izin verilmesinin Araplara verdikleri taahhütleri çiğnemeleri anlamına geleceğini ve son olarak sadece 75 bin Yahudi’nin göçüne daha izin verebileceklerini belirtmişlerdi. Siyonistler o yıl toplanan kongrelerinde yayınlanan bu Beyaz Bildiriyi tanımadıklarını ilan ettiler. İngiltere ile antlaşmalarının sona erdiğini düşünen Siyonistler artık önlerinde engel olarak gördükleri İngiliz mandasını yıkmak ve Siyonist faaliyetlerini idame ettirmekte kendilerine destek olması için yeni bir devlet arayışına girdiler ve bu kez yüzlerini Amerika Birleşik Devletlerine döndüler. İkinci dünya savaşı sırasında Siyonist örgütlenme İngiltere’den Amerika’ya kaydırıldı ve merkezleri buraya taşındı. Bu değişiklikle beraber Siyonistler politikalarında da bir değişikliğe gitmiş ve “Yurtsuz Halka Halksız Toprak” sloganıyla devlet kurma arzularını artık daha açık bir şekilde dile getirmeye başlamışlardı. Siyonistler ilk olarak bir Yahudi Devleti kurulması fikrini ve Yahudilerin Filistin’e göç etmesi gerektiği fikirlerini Amerikan halkı içinde yaymaya ve destek toplamaya çalıştılar. Daha sonra Siyonistlerin Amerikan kongresini kazanmasıyla beraber ilk adım olarak 67 senatör ve 143 temsilci Amerikan – Filistin komitesi üyesi yapıldı. Yönetimin tam olarak kazanılması ise ileriki yıllarda İsrail’in ilk cumhurbaşkanı olacak olan Weizman tarafından sağlandı. Rosevelt’den beklediği desteği alamayan Weizman Truman yönetiminin başa gelmesiyle beklediği tam desteği alabildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası: Siyonistler için ABD desteği şu nedenle önemliydi: Savaş sonrası zayıfayan İngiltere ile ittifakı devam ettirmek onlara pek bir çıkar sağlamayacaktı. Siyonistlerin İngilizlerle ittifakının milletler cemiyeti tarafından desteklenmesi, hedeflerine nasıl uluslararası bir nitelik kazandırmışsa İkinci Dünya Savaşından sonra Birleşmiş Milletlerde daha söz sahibi bir konuma gelen Amerika’nın desteği Siyonizm için oldukça yararlı olacaktı. İngiltere milletler cemiyetinde nasıl nüfuzlu bir devlet idi ise, Amerika da kendi destekçisi Latin Amerikan ve Batı Avrupa ülkeleriyle bu yapıda oldukça güç sahibiydi. Bu nedenle Siyonistler için ABD ile kuracakları ittifaktan daha mantıklı bir seçim yoktu. Filistin’in Bölünmesi: Birleşik Krallık Mandası Filistin’de büyüyen Arap-Yahudi çatışmalarıyla başa çıkıp kendi yükümlülüklerini yerine getirmek için bütün çabaları tüketince, çareyi 1947 yılında sorunu Birleşmiş Milletlere devretmekte buldu. Bunun üzerine 29 Kasım 1947 tarihinde Birleşmiş Milletler Filistin’in bir Yahudi ve bir Arap devleti olarak bölünmesini ve Kudüs ve çevresi için uluslararası bir yönetim öngören kararı onayladı. İsrail devletinin resmi olarak kurulmasını öngören bu kararı gazeteci Larry Collins şu şekilde nakletmiştir: New York’ta Bir Patinaj Salonu İhtilafı kaçınılmaz hale getiren, insanlar parlamentosunun bir oylaması oldu. 29 Kasım 1947 soğuk bir Cumartesi günü, ilk savaş mermilerinin Kudüs damlarına düşmesinden altı ay önce yeni kurulan Birleşmiş Milletler Örgütüne üye elli altı ülke temsilcileri New York banliyösündeki Flushing Meadows’da toplanmışlardı. Orada eski bir patinaj salonunun kubbesi altında Akdeniz’in doğu kıyısında yer alan, Danimarka’nın yarısı kadar, nüfusu ise Belçika’nın beşte biri olan, Eski Çağ haritaları yapanlar için evrenin merkezi ve dünyanın başlangıcında bütün insanların yollarının yöneldiği bir toprak şeridinin, Filistin’in kaderini çizeceklerdi. Birleşmiş Milletlerin kısa tarihinde, bunca ihtirasın gemi azıya aldığı görüşmeler pek enderdi. Örgütte temsil edilen her ülke bu bölgeye şu ya da bu şekilde manevi mirasının bir bölümünü borçluydu. Uluslararası meclise Filistin’in Arap ve Yahudi olarak iki ayrı devlete bölünmesi teklif ediliyordu. Böylece ortak bilgelik otuz yıl süren iç savaşa son verecekti. Ama umutsuzluğun kalemiyle çizilen bu paylaştırma haritası katlanılabilir ödünler ve kabul edilemeyecek kepazelikler karışımıydı.
Kurulacak Yahudi devletinin topraklarının çoğunluğu ve neredeyse nüfusunun yarısı Arap olduğu halde, Filistin’in yüzde elli yedisi Yahudilere bırakılıyordu. Bu Yahudi topraklarının girintili çıkıntılı ve acılı sınırlarına gelince, sağduyuya olduğu kadar savunma gereklerine karşı da gerçek bir meydan okumaydı: Kuzeyden güneye dek uzunluğu dört yüz otuz kilometreyi bulmayan bir ülke için dokuz yüz elli kilometreyi aşan bir sınır çizilecekti. Ayrıca tasarı, eski çağlardan beri Filistin’in bütün siyasal, ekonomik ve dinsel hayatının çevresinde döndüğü Kudüs şehrinin denetimini ne Araplara bırakıyordu ne Yahudilere. Kutsal yer olma niteliği ve sayısız ulusun üzerinde maddi çıkarlara sahip olması nedeniyle Birleşmiş Milletlere bırakılan Kudüs, üzerinde ne Arapların ne de Yahudilerin başkent kuramayacakları bir uluslararası toprak oluyordu. İsrail Devletinin Kuruluşu: İngilizlerin 14 Mayıs 1948’de Filistin’i terk etmesinden önce yani herhangi bir Arap ülkesi Filistin’e asker göndermeden önce; Arap Devletine ayrılan topraklar Yahudilerce 1947 ve 14 Mayıs 1948 tarihleri arasında saldırıya uğradı. Yine Yahudi Devleti’ne ayrılan topraklar üzerinde bulunan Arap yerleşim merkezlerine bir çok saldırı düzenlendi. 9 Nisan 1948’de çoğunluğu kadın ve çocuk olan 250 kişinin hayatını kaybettiği “Deir Yasin” katliamı yapıldı. Bu olaylardan sonra yaklaşık yarım milyon Filistinli Arap yurtlarından atıldı veya göç etmek zorunda kaldı. 14 Mayıs 1948’de son İngiliz yüksek komiserinin de Filistin’den ayrılmasıyla İsrail Devletinin kuruluşu resmi olarak ilan edildi. İlandan onbir dakika sonra ABD, kısa bir süre sonra da SSCB İsrail devletini tanıdılar. Böylece Siyonistler bir Yahudi Devleti kurma hedeflerine ulaşmış oldular. Ahmet Işıktekiner Ankara Üniversitesi DTCF Lisans Öğrencisi *Genç Öncüler Dergisi 90. Sayısında Yayınlanmıştır.

OSMANLI’DA BAYRAM MERASİMİ* Türk geleneğinde de ramazan ve kurban bayramları çok önemli kabul edildiğinden bunlar her kesimde yerleşmiş ve tören halini almış bir şekilde kutlanırdı. Bayram törenleri bayram sabahı camilerde veya musallâ denilen açık alanlarda kılınan namazdan sonra başlardı. Küçükler büyüklerin elini öper, büyükler yakınlarına ve çocuklara hediyeler dağıtır, kapıya bayramlaşmaya gelen bekçi, çöpçü, tulumbacı, davulcu gibi hizmetlilere bayram bahşişi verilirdi. Memurlar da âmirlerinin evine bayram ziyaretine giderlerdi. Bu çok masraflı olan bayram ziyaretleri Osmanlılar’da 1845’ten sonra resmen kaldırılmış, memurların çalıştıkları yerlerde bayramlaşmaları ve âmirlerinin evlerine gitmemeleri bir kararnâme ile hükme bağlanmıştır. Fâtih Sultan Mehmed tarafından kanunlaştırılan saraydaki bayramlaşmanın belli usul ve kaideleri vardı. Padişah bayram sabahı sabah namazını sarayda Hırka-i Saâdet Dairesi’nde kılardı. Hırka-i Saâdet kapısı önüne bir kafes konulur, içeriye de taht kurulurdu. Padişah oturduktan sonra orada hazır bulunan imam ve hatipler birer aşr-ı şerif okurlardı. Bundan sonra hazinedarbaşı bunlara hediye ile câizelerini verir, arkasından mehter çalmaya başlardı. Mehter çalarken oradakiler, “Ve hemîşe bunun emsâli eyyâma erişmek nimeti müyesser ola!” diye alkış* tutarlardı. Duacı çavuşlar da hep bir ağızdan duaya başlarlardı. Padişahın bayramını tebrik edecek olanların adları önceden tesbit edilirdi. Bunlar sabah namazını Ayasofya Camii’nde kılarlar, namazdan sonra saraya gidip Kubbealtı’nda toplanırlardı. Teşrifatî efendi silâhtar ağa aracılığıyla Sünnet Odası’nda oturan padişaha durumu arzettikten sonra padişah da Arz Odası’na geçerdi. O arada Has Odalılar, Arz Odası ile Bâbüssaâde arasına düzenli bir biçimde dizilirlerdi. Padişah Arz Odası’ndan çıkıp taht önüne gelir, nakîbüleşraf efendi yüzü padişaha dönük, ayakta ellerini kaldırıp bir dua okuduktan sonra padişahın bayramını kutlar, selâm vererek huzurdan çıkardı. Enderun ağaları da yüksek sesle “Aleyke avnullah!” (Allah’ın yardımı üzerine olsun) derlerdi. Tekrar çalmaya başlayan mehter takımı tören süresince çalmayı sürdürürdü. Tahtın arkasında sağda kızlar ağası, solda silâhtar ağa ayakta dururlardı. O sırada İstanbul’da bulunan Kırım hanzâdeleri de tahtın arkasında yerlerini alırlar, bunların arkasındaki kapıya kadar olan yeri zülüflü baltacılar doldururlardı. Tahtın karşısında ise sekbanbaşı ağa, arkasında sipahi ve silâhtar ocakları ve subayları ile aynı şekilde kapıcıbaşılar, solakbaşı, mîralem, zaîmler, müteferrikalar ve teşrifatçı efendi dururdu. Yüksek makam sahipleri sağ taraftan gelip etek öperlerdi. Önce sadrazam, vezirler, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri sırayla ilerleyerek tahta yaklaşırlar, eğilerek saygılarını sunarlar, sonra da etek öperlerdi. Etek öperken padişah her biri için ayağa kalkardı. Padişahın her ayağa kalkıp oturuşunda oradakiler yüksek sesle “Mâşallah!” derlerdi. Sadrazam kutlamadan sonra kızlar ağasının önünde ayakta bekler, vezirlerle kazaskerler onun sağına dizilirlerdi. Bu birinci grubu eğer vezir rütbesi yoksa başdefterdar, nişancı ve reîsülküttâb takip ederdi. Bunlar ise etek öpmez, eşik öperlerdi. O sırada çavuşbaşı ile kapıcılar kethüdâsı şeyhülislâma haber verirler, şeyhülislâm ulemânın başında tebrike gelir, ancak etek öpmez, padişahın önünde saygıyla eğilir ve el öptükten sonra ayakta yerini alırdı. Padişah bu bayramlaşmada İstanbul kadılığı pâyesinde olan kişilere kadar ayağa kalkar, her ayağa kalkışta sadrazam hafifçe sağ kolunu tutar ve gelenleri adlarıyla padişaha takdim ederdi. Sadrazamın elinde meşihattan gönderilmiş bir teşrifat defteri bulunurdu. Ulemâdan sonra piyade ve silâhtar ağalarla Yeniçeri Ocağı’nın katar ağaları da denen yüksek rütbeli zâbitleri eşik öperlerdi. Bunları çavuşbaşı, cebecibaşı, topçubaşı, humbaracıbaşı ve lağımcıbaşı takip ederdi. Tebrik merasimi bittikten sonra teşrifatçı efendi merasimin sona erdiğini padişaha arzederdi. Padişah ayağa kalkar, sağ koluna kızlar ağası girer, birkaç adım sonra sadrazam onun yerini alır, daha sonra onun da yerini silâhtar ağa alırdı. Padişah Has Oda’ya geçer ve başta Ayasofya olmak üzere Sultan Ahmed, Süleymaniye gibi büyük camilerden birine bayram namazına gitmek üzere üstünü değiştirirdi (bk. BAYRAM ALAYI). Bayram alayından sonra padişah Has Oda önüne konulan tahtına oturur ve saray nedimleri, musâhibleri birbirinden güzel nüktelerle padişahı eğlendirirlerdi. O sırada altın ve gümüş tabaklarda helvalar getirilir, vezirlere, şeyhülislâma ve meşâyihe dağıtılırdı. Bundan sonra vezirler ve ehl-i dîvân yerine oturur, Matbah-ı Âmire’den getirilen yemekler yenirdi. Yeniçeriler ise yemeklerini bahçede yerlerdi.
Padişah yemekten sonra Has Bahçe’ye iner, atıyla sahil kenarındaki Sultan Bayezid Köşkü’ne gider, orada kurulu olan tahtında İstanbul’da bulunan güreşçi, zûrbâz ve esnâf-ı hünerverânın gösterilerini seyrederdi. Gösterilerin bittiği top atışıyla belirtilirdi. Bazı bayramlarda padişahlar halka açık büyük şenlikler düzenlettirmişlerdir. Bu bayram şenliklerinden yakın tarihte yapılan biri, Sultan Abdülaziz’in 25-28 Nisan 1866 tarihlerinde düzenlettirdiği şenliktir. 1866 yılındaki kurban bayramında yapılan bu şenlik gösterileri öğleden sonra başlamıştır. Haliç’te, Galata Köprüsü ve Sarayburnu’nda düzenlenen gösterilerde İstanbul esnafı çeşitli hünerler göstermiş, orta oyuncuları, usta hayalbâzlar ve meddahlar çeşitli semtlerde halkı eğlendirmişlerdir. Bu şenlik programında özellikle güreşçiler önemli yer tutmuştur. Bütün Osmanlı şenliklerinde seyirciler yarım ay düzeninde oturur, padişahın otağı da bu yarım ayın tam merkezinde olurdu. Padişahın yanında sadrazam, defterdar ve vezirlerin otağı ya da çadırları bulunurdu. Otağların önüne gösterilerin rahatça seyredilebilmesi için üstleri renk renk kumaşlarla kaplı sedirler konulurdu. Padişah otağının sol yanında ziyafet çadırı, sultanların kahvecileri, baltacılar, şehzade hocalarının çadırları yer alırdı. Bunlardan sonra Dârüssaâde ağasının, onun yanıbaşında da hazinedarın çadırları kurulurdu. Vâlide sultan ile haseki sultanın ve öteki saraylı kadınların gösterileri seyretmeleri için de kafesli küçük bir köşk yapılırdı. XV. yüzyıldan itibaren şenlik düzeni belli bir protokol ve programa bağlanmıştır. Bayramlarda öğleden önce bayramlaşma, ikram, pîşkeşlerin dağıtılması ve yemekle geçer, öğleden sonra da gösteriler yapılırdı. Büyük törenlerde geceleri de kandiller, mahyalar ve fişeklerle donanma düzenlenirdi. Öğleden sonraki gösterilerde çeşitli hünerler (canbaz, zûrbâz, kûzebâz, gözbağcı vb.), esnaf oyunları, dramatik oyunlar, sportif oyunlar yer alırdı. Ayrıntıda değişse de genel çizgileri içinde aynı sırayı takip eden şenlik programı kısaca şöyle özetlenebilir: Kabul merasimi, ziyafet, kahve sohbeti, dinlenme, gösteriler, akşam yemeği, donanma. İkindiden sonra esnaf alayları otağ-ı hümâyun önünden geçerdi. Her esnaf loncasının bir, iki ya da üç flaması vardı. Meselâ baharatçılar, ortasında yaldızlı çizgisi olan yeşil; sicimciler yarısı kırmızı, yarısı beyaz; çıkrıkçılar loncalarının baş harfi bulunan kahverengi; kâğıtçılar ise kenarı yeşil çizgili, ortası beyaz flamalar taşırlardı. Loncalar ya kendi meslekleriyle ilgili oyunlarla veya hoşa gidecek hüner gösterileriyle, meselâ ciltçiler dört tekerlekli bir arabada bir ustanın cilt yapması ve çırakların Kur’an okumasıyla geçerlerdi. Bu cilt sonradan padişaha hediye edilirdi. Esnaf gruplarının padişaha hediye ettikleri kendi meslekleriyle ilgili eşyalar en nâdide ve pahalı cinsten şeyler olurdu. Bu hediyeler bazan da yiyecek içecek gibi şeylerdi. Çörekçiler, bir araba üzerine yerleştirilmiş fırında çörek pişirerek geçerler, sonra da pişirdikleri çörekleri padişaha sunarlardı. Bazı loncalar bir orta oyunu oynar, bir diğeri Karagöz oynatırdı. Loncaların gösterdiği hünerler arasında gözbağcılık, zûrbâzlık, canbazlık gibi hünerler de bulunurdu. III. Ahmed zamanında 1708’de düzenlenen şenlikte ekmekçi ve çörekçiler arasında yüzlerini una bulamış maskaralar da yer almış, bunlar türlü maskaralıklarla halkı güldürmüşlerdi. Oyuncu esnafı ise ellerinde süslü, üst tarafları yuvarlak bir yaprak ya da yelpaze gibi olan renkli sopalarla yürürlerdi. Bu sopalar geçit töreninde oyuncu kollarının amblemleri olduğu kadar oyun sırasında değişik işler gören birer aksesuar olarak da kullanılırdı. Her şenlikte esnafın geçit töreni gösterileri, gerek sergiledikleri mallar gerekse çalışmalarını gösteren sahneler açısından halkın büyük ilgisini çekerdi. Bu yönden de esnafın geçidi şenlikte önemli yer tutardı. Bayram şenliklerinde mehter takımı da önemli yerini almıştı. XIX. yüzyılın ilk yarısında Yeniçeri Ocağı’nın ilgasından sonra kurulan saray orkestrası mehterin yerine geçti. 1829 yılında Donizetti’nin yönettiği bir orkestra davetlilere, yabancıları hayrete düşürecek ustalıkta çalmıştı. Bu yıllarda klasik Türk müziğinin yanı sıra klasik Batı müziği de bu gibi eğlencelerde bir hayli yer tutmaya başlamıştı. Güreşten ve spordan zevk alan Sultan Abdülaziz’in sarayında kurban bayramına rastlayan 28 Nisan 1866 gecesi düzenlenen bir kabul töreninde saray orkestrası, konuk diplomatlar ve sarayın ileri gelenleri salona girerken La Traviata’dan, II. Travatore’den parçalar çalıyordu. II. Abdülhamid döneminde ve XX. yüzyılın başlarında bayramlar daha sade bir biçimde kutlanmakla birlikte aynı usul devam etmiştir. Bayram arefe günü top atışlarıyla başlar ve bayramın son gününün ikindisinde atılan topla sona ererdi. Ramazan gecelerinde olduğu gibi ramazan bayramını müjdeleyen davul sesleri hem çocukları hem büyükleri sevindirirdi. Büyükler ve küçükler sabah erkenden bayramlık elbiselerini giyerler ve yakınlarında bulunan bir camide bayram namazını kılmaya giderlerdi. Namazdan sonra camide yapılan bayramlaşmayı eve dönünce aile fertlerinin bayramlaşması takip ederdi. Büyükler birbirlerine hediyeler verir, küçüklere de şeker ve lokum ile bayram harçlığı verilirdi. Daha sonra mahallenin bekçisi davulcuyla birlikte gelerek bayram bahşişini alırdı. Bu bahşişler toplanırken davulcu, “Buna bayram ayı derler / Bal ile şekerden yerler / Eskiden âdet olmuş / Bekçiye bahşiş verirler” gibi mâniler söylerdi. Üsküdar, Galata, Kadıköy, Beyoğlu, Kasımpaşa, Beşiktaş, Fatih, Yenibahçe, Edirnekapı, Sultanselim, Aksaray, Yedikule, Kadırga, Cinci meydanları gibi İstanbul’un birçok semtinde bayram yerleri kurulurdu. Bunların en ünlüleri Şehzade Camii avlusunda ve Fatih Meydanı’nda kurulanlardı. *DİYANET İSLAM ANSİKLOPEDİSİ (DİA) “BAYRAM” MADDESİ (Osmanlı Dönemi) ÖZET HALİ    

Muhammet TUTKUN* Haçlı Düşüncesi Dördüncü Haçlı Seferi içeriği ve sonuçları bakımından incelendiğinde diğer hiçbir haçlı seferine benzemez. Çünkü bu seferde haçlıların, her seferde olduğu gibi, doğuyu “kafirlerin elinden kurtarmak” düşüncesi ile başlamış, devreye giren çıkarların ve hırsında büyük etkisiyle kendi dindaşlarının yaşadığı Bizans’ın ele geçirilmesi ve yağmalanması ile sonuçlanmıştır. Bu yönüyle Dördüncü Haçlı Seferi, haçlı düşüncesinin söylendiği gibi dini bir boyutu olmadığının; bu düşüncenin tamamen çıkara dayalı, o dönem Avrupası’nda yaşayan insanların dini duygularının ve parasızdan kaynaklı zor durumlarının kullanılmasıyla kralların, papaların, prenslerin kendi çıkarlarını gerçekleştirdiklerinin en büyük örneğidir. Haçlı seferleri o dönem ki yönetici kesimin doğudaki zenginliği ele geçirmek istemesinden dolayı yapılmıştır. Haçlı seferlerinin yapılmasındaki bir diğer gerekçe ise o dönemde Avrupa’da had safhada olan hırsızlık, cinayet gibi şeyleri yapan kitlenin gücünün başka bir mecraya akıtılmak istenmesidir. Papanın bu seferlere katılacak olanların günahlarının bağışlanacağını söylemesi bu kitleyi seferlere katılmaya itmiştir. Bu sayede Avrupa bir anlamı ile kendi içindeki pisliği bu kanala akıtarak kendi ülkesinde rahat yaşama yolunu seçmiştir. Bir diğer önemli sebep ise Avrupa’da ki paralı askerlerin, şövalyelerin, eşkıyaların doğuya giderek burada kendilerine yeni bir hayat kurmak istemeleridir. Doğunun zenginliğini, rahat yaşam koşullarını gittiği her yerde duyan buna karşılık kendi ülkesinde, kendi hayatında her türlü zorluk çeken bu kitle seferlerle buraya giderek, burada başarı göstererek, burada ganimet elde ederek kendi hayatını idame ettirme düşüncesi taşımaya başlar. Seferin Sebepleri 1189-1192 yılları arasında yapılan 3. Haçlı Seferi’nin amacı kutsal şehir Kudüs’ü Haçlıların elinden almaktı. Kudüs’ün geri alınamaması Haçlılar açısından çok moral bozucu bir şeydi. Ancak 3. Haçlı Sefer’inde gösterilen kahramanlıklar 4. Haçlı Seferi’nin, bir yerde, yapılma sebebidir denilebilir. Çünkü 8 Ocak 1198 tarihinde Roma’da iktidarı ele geçiren “çok ihtiraslı”[1] yeni papa III. Innocentius, İslam’ın Doğu Akdeniz’de ki merkezi olan Mısır’ı işgal ederek Kudüs’ü kâfirlerin elinden kurtarmak niyetindeydi. Bu sebeple aynı yıl Ağustos ayında yeni bir Haçlı seferi ilan etti.
4. Haçlı Seferi’nin  hedefinin Mısır’dan din kardeşi oldukları Hristiyanlara doğru dönmesinin en önemli sebebi ise iktidar, para ve bir orduyu ayakta tutmak için en önemli şey olan yiyecek ihtiyaçlarıdır.[2] Bu sebeple ilk kurban Latinlerin elinde bulunan Zadar şehri, ikinci kurban ise o dönemde  Hristiyan aleminin en zengin ve en büyük şehri olan Bizans’ın başkenti Konstantinapolis olmuştur. Orduların Başındaki En Önemli Komutanlar Haçlı Komutanları 1) Montferratlı Boniface: Kuzey batı İtalya’daki Montferrat’ın markisi olan V. Guillaume’nin küçük oğludur. 1150lerin başlarında doğmuştur. Ağabeyi Conrad Nisan 1192’de Ortadoğu’da suikaste kurban gidince markilik makamına Boniface oturdu.1201 yılında  4. Haçlı Seferinin başkomutanı seçildi. O yılın Noel’inde Hagenau’da kuzeni olan Schwaben dükü Philip ile görüşmüştü. Kaçak  Bizans veliahtı Aleksios Angelos ile burada tanıştırıldı. Bu sırada Aleksios’un tahta yeniden oturtulmasının tartışıldığı muhtemeldir. Bu yüzden Boniface seferin Konstantinapolis’e yönelmesine arka çıktığı düşünülmektedir.[3]
2)Duka Enrico Dandolo:1100’lü yılların başında Venedik’te doğmuştu. Genç yaşlarında Bizans’a giden önemli elçilik heyetlerinde bulunmuştur. Nisan 1192’de duka seçilmiş,29 Mayıs 1205’te ki ölümüne kadar hüküm sürmüştür. Haçlı Seferi’nin zor durumda kaldıklarında çoğu gemisini o yaptırtmış, çoğu zaman ordunun ihtiyaçlarını gidermiştir. Bizans Komutanları 1)III. Aleksios: Seferden önce Bizans’ın başında bulunan imparatordur. Seferin ilk döneminde de Bizans’ın başında o vardır. Ağabeyi İsakios’u bir komplo sonucu tahttan indirmiş ve onun yerine Bizans’ı yönetmeye başlamıştır. Zayıf iradeli, lüks düşkünü tembel ve rüşvet yiyen birisi[4]  olarak tarif edilir. II. Aleksios 4. Haçlı Seferi sırasında Haçlı ordusuna kısa süre dayanabilmiş daha sonra tahtta kalamayacağını anlayınca kaçmıştır.1204 sonlarında Montferratlo Boniface onu bulmuştur.
2)IV. Aleksios Angelos: 1182 ya da 1183 yılında dünyaya gelmiştir. II. İsakios kardeşi tarafından tahttan indirilip zindana atılınca oğlu Aleksios İtalya’ya kaçmıştır. Orada destek bulamayınca da
Schwaben kralı II. Philip’ten destek bulmuştur.1203 yılında Korfu Adasın’da Haçlı ordusuna katılmıştır. Hasım Kuvvetlerin Özellikleri -Ortaçağ ordularının kimliğinde ve maneviyatında din vardır. Haçlı seferleri geneli itibariyle din adına, Kudüs’ü kurtarmak için yapılmıştır. Bu seferde din için yapılmıştır.
-Sefer yapıldığı dönemde dünya üzerinde istihbarat toplama çok yaygındır. Bu iş için özel insanların yetiştirildiği ve becerilerin çok ileri gittiği bir dönemdir.
-Dördüncü Haçlı Seferi’ne katılmış yöneticiler ve önemli insanlar hakkında birçok şey bilinirken halk kesimi tamamen karanlıkta kalmıştır. Bunların ne yediği ve ya nasıl ödeme yapıldığı tamamen muğlaktır.[5]
-Bu dönemde ordularda, özellikle Avrupa ordularında profesyonelleşme vardır. Bu durum çok yetenekli ancak vahşilikleri ile ün salmış pek çok kişinin orduya alınmasına yol açmıştır.
-Venedik’in Dördüncü Haçlı Seferi süresince Haçlılara yaptığı yardım inkar edilemez. Ne kadar seferin yönünü ve hedefini değiştirmiş olsa da Venedik bu sefer süresince orduya her türlü yiyecek, silah, gemi vb. yardımını yapmıştır. Yani kısacası Venedik olmasaydı seferin başarılı olması ve Konstantinapolis’in fethedilmesi zordur.
-Bu dönemdeki Bizans zayıf bir askeri devlet olarak kabul edilir. Selçuklular karşısında alınan feci bir Malazgirt yenilgisi vardır. Ancak bu dönemdeki Komnenos Hanedanı sürecinde orduda bir canlanmaya tanık olunur. Bununla birlikte yine bu dönemde alınan bir diğer yenilgi Miryakefalon vardır. Yani bu dönem tam bir muammadır.[6]
-12. yy. ‘ın sonlarına  gelindiğinde Osmanlı sadece askeri değil aynı zamanda zirai ve iktisadi insan gücü sıkıntısı çekiyordu. Yine talimli asker kıtlığı da bu dönem birey bazlı sorunlarındandır. Bu da ister paralı olsun isterse müttefik olsun yabancıların ordu saflarını doldurması anlamına geliyordu. Bir zamanlar Bizans ordusuna en iyi askerlerini veren Anadolu topraklarının geri alınamaması da bu sorunun büyümesine yol açtı
-Düşük maneviyat göründüğü kadarıyla Bizans İmparatorluğu’nun en önemli sorunuydu. Gerek Avrupa’da gerekse de Avrupa dışında Bizanslıların askeri güçten yoksun olduklarına dair yaygın bir düşünce öteden beri vardı.
-Bu kadar olumsuzluğa rağmen Bizans ordusu halen subay ve askerleri arasındaki katı disiplinle, düzenli ödenen ücretleriyle ve seferde etkili şekilde silah, zırh ve at dağıtılan ikmal sistemiyle ünlüydü. Komuta yapısı geleneksel olmakla beraber yeni imparatorlar savaşçıydı.
-Bizans ordusu teşkilat bakımından halen bölge ve sıklıkla da dil esaslarına göre askere alınan yerel birliklere ilave olarak etnik paralı yabancı asker birlikleri ve seçkin saray ya da muhafız bölüklerinden meydana geliyordu.

Haçlı Planları
Dördüncü Haçlı Seferi ters giden planlara tipik bir örnektir. Sefer düzenleyicilerinin niyetlerinden çok farklı yerlere gitmiştir. Yine de Konstantinapolis’e yapılan saldırının spontane geliştiğini söylemek, yanılmak demek olur. Konstantinapolis direk ele geçirilmek şeklinde olmasa da, bir şekilde  Dördüncü Haçlı Seferi düşüncesi içerisinde yeri vardır. Bu yer geçiş hakkı lojistik ve belki de mali destek olarak düşünülmüştür. Haçlı ordusu Mısır’a giderken Bizans topraklarına kullanacak, ordunun yetersiz kalması durumunda  Bizans’tan takviye birlik istenecek, gemilerin yetmediği yerlerde Bizans donanmasından Haçlıları taşıması istenecek  ve en önemlisi de gerektiği durumlarda (anlaşma yapılacağında, esir
kurtarılacağında, başka yerlerden geçiş izni alınacağında vs.) maddi yardım alınacaktı. Ancak işin içine Venedik’in girmesi bütün planları değiştirdi. En başta ordunun birlikte hareket edeceği ve kalabalık bir şekilde Mısır’a gidileceği düşünülürken, daha sonra ölümlerin olması, aradaki anlaşmazlıklar, geri dönenlerin olması orduda erimeye yol açtı. Bu durumda Haçlı ordusunun yöneticilerine Venedik’ten yardım istemeye itti. Venedik ilk yardım teklifinin sonrasında Zadar’ın alınmasına yardım etmelerini istediğinde ilk sapma gerçekleşti. Daha sonra işin içine ilerleyen süreçte babası tahttan indirildiğinde kaçmış olan Aleksios dahil olduğunda bu seferin bir daha ilk plana dönemeyeceği anlaşılmış oldu. Zaten ordu da Konstantinapolis önlerinde ileriye doğru daha fazla ilerlemedi. Konstantinapolis’in alınması Haçlı seferi düşüncesi başarısız oldu. *İstanbul Üni. Tarih Bölümü 4. Sınıf   [1] Nicolle,David,Dördüncü Haçlı Seferi 1202-04 (trcGürkan Ergin),Türkiye İş Bankası Kültür Yay.,İstanbul 2013, syf 7. [2] Nicolle,a.g.e.,syf 10. [3] Nicolle,a.g.e.,syf 22 [4] Nicolle,a.g.e.,syf 25 [5] Nicolle,a.g.e.,syf 30 [6] Nicolle,a.g.e.,syf  34