Tarih

  “Dağlardır benim yuvam Sılamdır dağlar Sılaya vuslatı özlerim Kanım kaynar çeker beni Ebedi yuvam dağlar Haksızlık karşısında Ammar gibi Kıyama çağırır beni ana kucağı gibi Sıcak şefkatli dağlar Duyarım sessiz çığlığını Bosna dağları çağırır beni Bekle geliyorum ey şehid dağlar”   1992 yılında Bosna Hersek’de zulüm kol gezerken üzerine düşenin farkında olan gençlerden biriydi Selami Yurdan.
“Bekle geliyorum Ey Şehid Dağlar!” dedi ve gitti. Beyazla siyah kadar netti hakikat. Görebilenlerden olmuştu…   1966 yılında Ağrı’nın Patnos ilçesinde dünyaya gelen Selami Yurdan aslen Bitlislidir. 13 yaşında ailesiyle birlikte İzmir’e oradan da İstanbul’a göç eder. Çeşitli işlerde çalıştıktan sonra Kundura İmalathanesi kurar. İmalathane bir zaman sonra hastaların , mazlumların dertlerinin dinlendiği, çözüme ulaştırılmaya çalışıldığı bir mekana dönüşür. Kirasını ödeyemeyen, senedini ödeyemeyen ona gelir, başı sıkışan onu bulurdu. Malını, Allah yolunda harcıyor, paylaşıyordu. Refah seviyesi yüksek olan Selami Yurdan dünyayı elinin tersiyle itip gerçek saadeti seçti. Musab bin Umeyr’i örnek almak ne kadar da yakıştı sana Ey Şehidan…   İşi dışında sürekli İslami faaliyetler içerisinde koşuşturuyor, birçok gencin hidayetine vesile oluyordu. İnsanlarla diyaloğunu canlı tutardı. Çocukları çok sever, muhitindeki çocuklarla oyun oynardı. “Çok hareketli, yerinde duramaz biri” olarak anlatılır. Arkadaşları ona “Albay” diye seslenirdi. Zamanının çoğunu kitap okumakla ve tefekkürle geçirir, geceleri mezar ziyareti yapardı. Az uyurdu, çok derdi vardı…
En çok da evlilikle beraber kabuklarına çekilen İslami sorumluluklarını unutan Müslümanlara kızardı.   Bosna Hersek’in bağımsızlığını ilan etmesinin ardından büyük katliam başlamıştı. Selami Yurdan ve arkadaşları, Selami’nin önderliğinde yola çıktılar. Farklı cemaatlerden olan arkadaşlarıyla özlemini duyduğu vahdeti gerçekleştirmişti. Geride kalan dostlarıyla vedalaşırken sürekli Nisa Suresi 75. Ayeti okuyor ve vasiyette bulunuyordu;
“Kitaplarımı şu arkadaşlarıma verin… Dua edin, bu kıyafetlerim kefenim olsun, Şehid olayım.” Arkadaşının dilinden yaşananlar: “Konuşmalarımız Bosna’ya girince kesildi. Artık hiç konuşmuyordu. Daha sonra eğitime gittik. Selami’nin hâlet-i ruhiyesinde büyük bir değişme vardı. Yolculuk boyunca doğru dürüst konuşmamıştı. Selami, oradaki çocuklara ilahi söyletiyordu. Boşnaklar ilahiyi çok severler. Bayram Doçe diye bir ilahi var. Yunus Emre’nin ‘Bayram Geldi’ ilahisini Boşnakçaya çevirmişler. Selami, onlara bu ilahiyi söyletiyordu. Bir saat falan onlara bu ilahiyi söyletti. Hatta, şehid olduktan sonra, Onu tanıyan çocuklar “Bu Bayram Doçe, Bayram Doçe” diyorlardı. Şehid olduğu gün, cephede Selami sürekli “inna lillahi ve inna ileyhi raciun” diyordu. Bana, “Hadi Ufuk yürü!” dedi. Söylediği son dünya kelamı da bu oldu. Üzerimize, sağ tarafımızdan, doğu tarafından ateş ediliyordu. Bulunduğumuz yer ormanlıktı ve yerde, tam dört parmak kalınlığında kuru yapraklar bulunuyordu. Bastığımızda kayıyorduk. Doğu tarafımızdan sürekli ateşe devam ediliyordu. Önümüzde mayınlı bir bölge olduğunu önceden biliyorduk. Buradan geriye doğru çekiliyorduk, tam o sırada mayınlı bölgenin Sırp tarafından, bizim bulunduğumuz bölge, ağır silahlarla taranmaya başladı. Tam o esnada, ben Selami’nin tekbirlerini duydum. Selami vurulduktan sonra, arka arkaya 5 kere tekbir getirdi. Daha sonra gördüğümüzde bir kurşunla vurulduğunu anladık. Vurulduktan sonra, kalan son gücüyle beş defa tekbir getirdiği anlaşılıyordu. Yanımdaki arkadaş bana bağırdı “Ufuk! Selami vuruldu. Git Onu al!” Ben hemen yerimden fırladım. Vurulduktan sonra geriye doğru yamaçtan yuvarlanmıştı. Yanına ulaştığımda, yüzüstü yatıyordu. Karın boşluğundan tek kurşun yemişti. Kurşun, girdiği yerin tam arkasından çıkmıştı.  Ruhunu Allah’a teslim etmişti. Biz üzülmedik, bilakis sevinmiştik. Ben Selami’yi aldım, geri hatlarımıza doğru götürüyordum. Arkamızdan yaylım ateşine devam ediyorlardı. Aramızdan yüzlerce kurşun geçiyordu. Etrafımıza havan mermileri düşüyordu. Yaprakların üzerinden kaya kaya gidiyorduk. Üzerimize sürekli olarak ateş ediliyordu. İki kişi, kol ve bacaklarından yaralanmışlardı. Ama Şehid olmak sadece Selami’ye nasip olmuştu.”
Selami vasiyeti üzerine, Travnik’de Osmanlı’dan kalma Hacı Ali Begova Camii mezarlığına defnedildi. Defin olayı bittikten sonra 84 günden beri yağmayan yağmur yağmaya başladı… Halkalı’da, oturduğu mahallede 27 Ağustos’da gıyabi cenaze namazı kılındı. Vasiyeti üzerine, düzenlenen her gösteride bulunduğu Beyazıt Camii’nde, 28 Ağustos Cuma günü, on binlerce kişinin katıldığı gıyabi cenaze namazı kılındı.
O gün, şehidin babası; “Selami’nin düğününe hoş geldiniz. Bu gıyabi cenaze namazını oğlum Selami’nin düğün merasimi olarak kabul ediyorum. Ey nüfus kağıdında İslam yazanlar, bu dava hepimizin davasıdır. Ben bugün oğlum Selami’nin Bosna-Hersek’de şehid olmasının gururunu taşıyorum. Benim bir Selamim gittiyse, geride daha beş Selamim var. Şehidlik Cenab-ı Allah’ın lütfudur. Eğer beş yüz oğlum değil, beş milyon oğlum olsa bile, onları da Allah yolunda feda etmeye hazırım. Davamıza hep birlikte sahip çıkalım.” demişti.
Bir süre sonra şehidin babası ve kardeşi, Selami’nin ardından, kalan parasını vasiyeti üzerine alarak Bosna’ya götürdüler ve mücahid saflarına katılarak cephede çarpıştılar.   Şehadetinin ardından Bosna Hersek’de ‘Şehid Selami Yurdan Cephesi’ kuruldu. Birçok yardım faaliyeti organize edildi. Ardından onlarca Müslüman Bosna’ya yardıma koştu. O yıllarda doğan birçok çocuğa Selami, Yiğit Selami isimleri verildi.
  22 Ağustos 1992 yılında Şehid olan Selami’nin adına, davasına yazılan ezgilerle marşlarla büyüyen nesiller, onu özlemle anıyor, anlamaya çalışıyor… . Şehadetinden sonra, gerek Bosna’ya, gerek farklı cephelere gidip Şehid olanların notlarında Şehid Selami’nin şiirlerine rastlarız. Şahid olarak yaşadığı 26 yıllık ömründe, şehadeti hak etmek için elinden geleni yapmıştı. Şehadetinden önce tuttuğu gece notlarında bu hazırlığını görüyoruz. Şehadetinden önce tuttuğu gece notlarından bir kısmını sizlerle paylaşıyoruz:     Bugün, tarih sayfalarını zihnimde hayal eyledim dostlar. Tabii tarih dediğime bakmayın, kendi hayatımın tarihi…Çok sık rastladığım şey, yılların yorgunluğunu taşıdığımı hatırladım.
Gelip aynaya bakarak tebessüm ettim ve yüzümde beliren hatları, kullanılmışlık ifadesi olarak tasavvur ettim.Gördüğüm her çizgide farklı simalar ve farklı isimler… Tabii bunları zikretmeyeceğim.
Kapitalist toplumlarda yaşayıp, İslam için mücadele etmenin zorluğunu bir kez daha kabullendim ama her şeye rağmen, varız ve mücadelemizi sürdüreceğiz.
Hatta kanımızın son damlasına, canımızın son titreyişine varız…   **   Düşünmek gerekçedir, ihtiyaçtır, madendir. Dünyanın dört bir yanında Müslüman, zindanlarda kan revan içinde, baskı, zulüm altında. Harem-i Şerif, Mescid-i Aksa, uluslararası istihbaratın çizmesi altında.
Müslüman, sen nasıl düşünmezsin, düşünceni nasıl öldürürsün. Milyonlarca aç ve susuz insanı nasıl düşünmezsin?   ** SAAT 1.24 Zalim Gece   Benliğini kontrol edemeyen insan, sen neyi kontrol edeceksin. Zalimlerle uzlaşmak yerine sen insan, mazlum halkların hakkını savun. Sen insan, kara zindanlardaki hoş kokulu karanfili büzdüren, laleleri inciten, menekşeyi ve sümbülü hor gören bahçıvan. Neylersin hor görmek yetmez. Aç bırakılmış güvercini hiç düşünmez misin? Kanadı kırılmış serçeyi, kuma bırakılmış balığı görmez misin? Ey nankör insan, artık bu mahlukların haklarını isteyeceği günler yakındır. Senin gibi bahçıvanı ve hayvan bekçisini yargılayıp, sorgulayıp, haklarını savunan toplum ve kıyama duran çiçekler göreceksin.   ** Hiçbir zaman ve mekanda kadın için ve duygu ve düşünceleri için esir edilmeyiz. ** Kendiliğinden hiçbir şey halledilmez dostlar. Herkes inandığı kadar yükü yüklenmelidir ve üzerine düşen görevleri gereği gibi icra etmelidir. İman etmediğin hiçbir işi yapma.   Sevginin anlaşılmazlığı, insanlığın kara tarihine kurşunla yazılmış. Silinmesi mümkün değilmiş gibi.   ** Bir gün gelecek güneş doğacak. Ve bu güneşin sıcaklığı, karanlığı boğacak. Güneşin sıcak pırıltıları altında özgürlükçü insanlar doğacak. Dünlerin hesabını bugünlerden soracak. Mahkumiyeti değerlendirecek, mahrum bırakanları yargılayacak. Sevgi, aşk, hoşgörü sahibi insanlar, aşk pınarlarında yıkanıp tevhid havlusuyla bedenlerini kurulayacak. İşte o zaman insan yaradılış gayesini idrak edecek. Tevhid pınarlarından gereği kadar içemeyen insanlar ya köledir, ya efendi.   **   GECE SAAT 4.25 Sen hiç hiçlerden hiç oldun mu? Sen gözyaşlarını mezar taşlarına döktün mü? Sen ey sefil, ey rezil insan. Seni var edene hesap vereceğini düşündün mü? Sen Ey aciz mahluk. Gururlanıp toprağı çiğnedin de kendi bedenini hiç çiğnemedin.   ** GECE 1.15 Benim sevgilim, dertlerim, düşüncelerim.
Aç insanları düşünmek, onlarla olmak, odamda volta atıp, olayları değerlendirmek.
İdrak ettiğim şey şudur; benim yüzümü dahi kapatmayan ellerimle kocaman dağları avuçlamaya kalkışmış olmam. Çile çeken, çilekeş insanlarla olmak istiyorum.    

                                                   ZEHRA YURDAN

FATİH VE EĞİTİM

       KÜBRA TUNCAY

                                                              ANKARA ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ

14.   asır başlarında küçük ve mütevazı bir beylik olarak kurulan Osmanlı iki asır sonra cihan hakimiyeti kuran bir devlet haline gelmiştir. Çadırdan saraya uzanan bu serüvende Osmanlı sultanları bir yandan sınırlarını genişletmeye çalışırken diğer yandan da eğitim ve kültür faaliyetlerini sürdürmekteydi. Bu eğitim ve kültür alanına verilen önemi ilk başta Orhan Gazi’nin daha sonra diğer sultanların yapmış olduğu kurumsallaşma faaliyetlerinden anlamamız mümkündür zira yapılan bu faaliyetler böyle bir anlayışın açık bir tezahürüdür.        Biz bu sayımızda içinde bulunduğumuz ay itibariyle de Fatih Sultan Mehmet’in eğitime verdiği önem ve din adamları ile olan münasebetlerine değineceğiz. Yükselme döneminin belki de en önemli ismi olup çağ açıp çağ kapatan hükümdarı Sultan ikinci Mehmet Han dönemine geldiğimizde eğitim ve kültür faaliyetlerinin zirve de olduğunu görüyoruz. Bu dönemde devletin merkezi Doğu-Batı arsında geçiş merkezi olarak kabul edilen bir eğitim ve kültür merkezi olması hasebiyle pek çok ilim adamının da uğrak noktası olan İstanbul’dur. Baktığımız zaman Osmanlı medreselerinde bu döneme kadar hep dini ilimlerin okutulduğunu görmekteyiz. Fakat Fatih dönemi ile birlikte medreselerin muhtevasında önemli bir değişiklik olmuş ve dini eğitimin yanında birde müspet ilimler dediğimiz matematik, astronomi, felsefe gibi bilimler okutulmaya başlanmıştır. Böylece Maarif Teşkilatının temelleri ilk olarak Fatih döneminde atılmıştır. Fatih Sultan Mehmet’in ilme bu kadar önem vermesinin altında dönemin en kaliteli hocalarından eğitim alması, onların derin ilmine olan saygısı da etkili olmuştur. Zira O şehzadeliği döneminde hocalarından istifade etmeye başlamıştır. İlk olarak Molla Gürani onun Lalalığını yapmıştır. Molla Gürani Mısır’da yetişmiş, çok iyi eğitim almış, fıkıh, tefsir ve hadis alanının ehli olmuş ve Fatih döneminin önemli isimlerinden biri haline gelmiştir. Fatih in yetişmesinde önemli rol oynayan Molla Gürani’dir. Bunun yanında Sultan Mehmet teknik ilimlere karşı da oldukça ilgiliydi.  Teknik ilimlere karşı olan merakı onun ilerde İstanbul’un fethini gerçekleştirmesinde etkili olmuştur.  Fatih kudretli bir asker olduğu kadar geniş görüşlü bir fikir adamıdır. Şehzadeliği ve padişahlığı sırasında fıkıhta Molla Hüsrev, tefsirde Molla Gürani, matematik de Ali Kuşçu, kelam ve felsefe de Hocazade ve Ali Tusi gibi ilim adamlarından dersler almıştır.  Yine  Fatih ünlü hocası Akşemseddin hakkında ona duyduğu saygı ve heyecanı anlatmak şöyle der ‘’Bu Pir’e hürmetim ihtiyarsızdır. Yanında heyecanlanırım ellerim titrer. Diğer şeyhlerin ise benim karşımda elleri titrer.’’ İlme ve alimlere çok değer veren Fatih in sarayında ‘Huzur sohbetleri’ yapılırdı. Padişahın huzurunda yapılan bu sohbetler münazara niteliği taşırdı. Alimler herhangi bir konuyu tartışırlar, divan üyeleri ve padişah onları izler delilleri en kuvvetli olup münazarayı kazanana hediyeler takdim edilirdi. Fatih İstanbul medreselerini dünyanın seçkin medreseleri konumuna getirmek için çaba harcamış ve Doğu ve Batı’dan pek çok ilim adamını İstanbul’a davet etmiştir. Mesela Ali Kuşçu bu önemli isimlerden birisidir. Bunun yanında İstanbul’un fethinden sonra Batı‘da meydana gelecek olan Rönesans’ın oluşumunda İstanbul’un kültürel durumunun büyük etkisi vardır zira Avrupa’ya kaçan düşünürler Osmanlı kültür ve medeniyetinden etkilenerek orada Rönesans hareketinin başlamasında etkili olmuşlardır. Bu dönemin önemli eğitim kurumlarının başında Sahn-ı Seman Medreseleri gelir. İstanbul’un ilk yüksek öğretim kurumu olan Sahn-ı Seman Medreseleri üniversite manasında Osmanlı ve dünya tarihinde bilinen en eski eğitim müessesesidir. Bu medreselerin yönetmeliği ve müfredatı bizzat Ali Kuşçu tarafından tertip edilmiştir. Hülasa; fatih Sultan Mehmet aldığı ilim doğrultusunda ilmin değerini bilen önemli bir şahsiyettir. Onun döneminde pek çok eğitim kurumunda –Sıbyan mekteplerinden medreselere, medreselerden Enderunlara-  yenilikler yapılmıştır. Yeni eğitim kurumları açılmış, var olan eğitim kurumlarında düzenlemeler yapılmıştır. Devletin merkezi aynı zamanda bir eğitim merkezi haline gelmiş, Batı bu medeniyet sayesinde karanlık çağından kurtulup yenilik hareketlerine girişmiştir.

  FATİH’İN MANEVİ ORDUSU VE ÇOCUKLUK DEFTERİ
Abdullah Etka Ayan Fatih unvanını taşıyan ve daha çok bu adla bilinen II. Mehmed, 30 Mart 1432 tarihinde Edirne’de doğdu. Babası II. Murad’ın dördüncü erkek evladı olup annesi Hüma Hatun’dur. İtalyan ressam Gentile Bellini’ye yaptırdığı portresi sayesinde gerçek yüzüyle tanınan Fatih, tarihçilere ve tarihçiliğe çok önem vermesi nedeni ile bütün dünyada kısa zamanda bir çok farklı yönden tanındı. Şehzade Mehmed babası zamanında itina ile yetiştirildi, dönemin gelenekleri doğrultusunda teorik ve pratik eğitim alması sağlandı. Türkçe, Arapça, Farsça, Yunanca ve Slavca olmak üzere, beş dil öğrendi. II. Mehmet aldığı eğitim sonucu birden çok alanda uzmanlık edindi. Edebiyata derin bir şekilde vakıf idi, din felsefesi meselelerine aşinalığı, coğrafya, matematik ve astronomi ilimlerine de özel bir alakası vardı. Muhtelif ilimleri tahsil için mütehassıslarını kendisine hoca tayin ederdi. Bunlar, her gün belirli saatlerde gelip, kendisine ders okuturlardı. Fatihin Hocaları  Şehzade Mehmed’in Ufukların Sultanı ve Fatihlerin Fatihi haline gelmesinde en az kendi emeği kadar emek sahibi olan kişiler özel olarak seçilen hocalarıdır. Molla Hüsrev, Molla Gürani, Hocazade, Hasan Samsuni ve Akşemseddin Fatih Sultan Mehmed’in hayatında kayda değer yere sahip olan kişilerdir. Fatih’i şehzadeliği boyunca yalnız bırakmayan Molla Hüsrev’in gerçek adı Muhammed bin Feramuz’du (Feramerz). Fıkıh alimi olan Molla Hüsrev, Sivas ile Tokat arasındaki Kargın köyünde doğdu.  Babasının genç yaşta ölmesi yüzünden, eniştesi Hüsrev Bey’in yanında büyüdü. Bu sebeple Hüsrev kayını diye çağrılmaya başlandı ve daha sonra Molla Hüsrev adıyla meşhur oldu.Tahsilini tamamladıktan sonra Edirne’de Şah Melik Medresesinde ve sonra da Çelebi Medresesinde öğretmenlik yaptı. Sultan İkinci Murad devrinde kazaskerliğe tayin edildi. Daha sonra Şehzade Mehmed Manisa’ya gönderildiğinde ilim adamlarının çoğu, birer bahane ileri sürerek Manisa’ya gitmek istemediklerinde Molla Hüsrev, kazaskerliğinden istifa ederek, Şehzade Mehmed ile birlikte Manisa’ya gitmeye karar verdi. Şehzade Mehmed onun vazifesine devam etmesini istedi fakat Molla Hüsrev yine de Şehzade Mehmed’i yalnız bırakmadı ve Manisa’ya gittiklerinde Şehzade Mehmed’e bir çok ders verdi. Şehzade Mehmed tahta geçip İstanbul’u fethedince Molla Hüsrev de İstanbul’a geldi. İstanbul’da Galata ve Üsküdar kadılıklarına tayin edildi. Bu arada Ayasofya öğretmenliğini de yürüttü. Bursa’ya gidip bir medrese kurarak ilim öğretmekle meşgul olduğu sırada, Fatih Sultan Mehmed tarafından 1460 yılında Şeyhülislamlığa tayin edildi. Molla Hüsrev, yirmi sene boyunca bu görevi yürüttü ve 1480 senesinde İstanbul’da vefat etti. Hayatını ilim öğretmek ve yazmakla geçiren Molla Hüsrev’in birçok kıymetli eseri vardır. Dürer-ül-Hükkâm fî Şerh-i Gurer-il-Ahkâm bunların başında gelir. (Fıkıh ile ilgili olan, sık sık başvurulan bu en önemli eseri, bütün Osmanlı medreselerinde yorumlamaları ile birlikte okutulmuştur) Bir diğer önemli şahsiyet Molla Gürani, 1410 yılında Diyarbakır ili yakınlarında doğdu. Küçük yaşlarda hafız oldu, ilim yolunda Erzurum, Bağdat, Şam ve Kahire’yi dolaştı ve sonunda İstanbul’a geldi. Burada II. Murat ile tanıştı. Çeşitli medreselerde hocalık yaptı ve daha sonra Şehzade Mehmed’e İslami konularda ders vermeye başladı. Ona Kur’an’ı ilk hatmettiren kişi oldu. Taviz vermeyen tavrı ile hem Fatihin hem de II. Murat’ın saygısını kazandı. İstanbul fethedildikten sonra Fatih onu vezir yapmak istedi fakat o kabul etmedi. 1480 yılında Şeyhülislam oldu ve sekiz yıl bu görevde devam ettikten sonra 1488 yılında vefat etti. Molla Güranı bir tefsir ve Sahîh-i Buhârî’ye yazdığı bir şerh de içinde olmak üzere 6 büyük eser yazmıştır. Fatih’in kendine tayin ettiği öğretmenlerden olan Hocazade (Mustafa) ise Bursa’da doğup çeşitli zorluklarla tahsilini tamamladıktan sonra II. Murat tarafından önce Kestelli Kadılığına, sonra da Bursa’daki Esediyye Medresesi’ne müderris olarak tayin edildi. Sultan Mehmed tahta geçtikten sonra, Hocazade namı yayılıp İstanbul’a gelince, onu kendisine hoca olarak tayin etti ve Edirne kazaskeri yaptı. Mustafa Hocazade, Fatih vefat edene kadar çeşitli görevlerde bulundu, Edirne ve İznik’te müftülük yaptı. Daha sonra Sultan II. Bâyezîd döneminde, sağ eli ve iki bacağı felç halde göreve devam etti, bu halde bir kitap yazdı ve 1488 yılında vefat etti. Hâşiye-i Şerh-i Mevâkıf ve Hâşiye-i Şerh-i Hidayet-ül Hikme en önemli eserlerindendir. Samsun’a yerleşik oldukları için Samsuni namıyla tanınan Hasan Samsuni ise âlim bir ailenin ferdiydi. 1320’lerde Buhara’dan kalkıp Samsun’a göç etmiş bir aileye mensuptu. Hasan Samsuni, İstanbul’un fethi sonrası Semân medresesinde müderrislik, Fatih Sultan Mehmed’e de İslam bilimleri konusunda hocalık yaptı. İstanbul’u Türkleştirmek için iskan politikası yürüten Fatih, Hasan Samsuni’nin tavsiyeleri üzerine Samsun ve çevresinden de çok sayıda insanı İstanbul’a getirtti. Hasan Samsuni Ayrıca İstanbul kadılığı ve kazaskerlik görevlerinde de bulundu. 1476 yılında vefat etti. Fıkıh, hadis, kelâm ve belâgat üzerine çok sayıda eser yazdı. İstanbul’un manevi fatihi diye de anılan, Hacı Bayram Veli’nin müridi ve ünlü İslam büyüğü Akşemseddin (Mehmet Şemseddin) ise 1389 yılında şuan İskilip’e bağlı olan Evlik köyünde doğdu. Saçının ve sakalının beyaz olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı ‘Akşeyh’ veya ‘Akşemseddin’ adlarıyla tanındı. Bazı el yazmalarında soyu Hazret-i Ebu Bekir’e kadar ulaşan
Akşemseddin, küçük yaşlardan itibaren bilime ve sanata karşı ilgi duydu. İlk tahsilini babasının yanında gördü ve yedi yaşında hafız oldu. Medrese öğrenimini Hacı Bayram-ı Veli’nin yanında tamamladıktan sonra seçkin bilginler arasında yerini aldı. Üstün zekası ve anlayışı, yılmak bilmeyen çalışma gücüyle kendini kitaplara adadı. Başta İslami bilimler olmak üzere tıp, astronomi, biyoloji ve matematikte de zamanının ünlülerinden oldu. Uzun yıllar Osmanlı medreselerinde çalışarak yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Araştırmaları sonucunda tıp ile ilgili Türkçe yazdığı Maddet-ül Hayat ve Arapça yazdığı Hall-i Müşkilât ve tasavvuf ile ilgili yazdığı Risalet-ün Nuriye adlı kitaplar, bilinen ünlü eserleridir. İlmi konulardaki önemli başarılardan sonra tasavvuf konusunda da ağırlığını gösteren Akşeyh, II. Murat’ın isteğiyle Fatih Sultan Mehmet’in hocalığına tayin edildi. İstanbul’un fethi sırasında Akşemseddin, çocukları, öğrencileri ve müritleriyle birlikte fetih ordusuna katıldı. Büyük yararlılıklar gösterdi, genç sultanı teşvik ederek zaferin kazanılmasında önemli katkılarda bulundu. Fethin en önemli günlerinde Ebu Eyyûb’el Ensarî’nin kabrini bularak –ki bu olay bazı tarihçilere göre önceden belirlenmiş, kasıtlı ve stratejik bir hamle olarak görülmektedir- ordunun maneviyatını güçlendirdi. Savaştan sonra  Fatih Sultan Mehmet ile İstanbul’a girişleri şöyle anlatılmaktadır: ‘’Beyaz atına binmiş, ordusunun önünde giren Fatih Sultan Mehmet, yanında onu yetiştiren Akşemseddin, Molla Hüsrev ve Molla Gürani ile İstanbul’a giriyor. Türk Ordusunu karşılayan şehir halkı yol boyunca dizilmiş, ellerindeki çiçek demetlerini padişaha sunmak için yaklaşıyor. Şehir ahalisi, beyaz sakalıyla, ağır duruşuyla Akşemseddin’i padişah sanıp çiçekleri ona sunmaya çalışıyorlar. Akşemseddin atını geri çekip göz ucuyla Fatih’i göstererek: “Sultan Mehmet odur, çiçekleri ona veriniz”, demek istiyor. Fatih Sultan Mehmet, çiçeklerle kendisine doğru yürümeye başlayanlara hocası Akşemseddin’i göstererek: “Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama o, benim hocamdır” diyor.’’ Akşemseddin, fetihten sonra, Fatih Sultan Mehmed’in ısrarına rağmen İstanbul’da kalmak istemedi, inzivaya çekildi ve yetmiş yaşında Göynük’te vefat etti. Fatihin Çocukluk Defteri   Fatih Sultan Mehmed’in şehzadeliği boyunca aldığı eğitimi, hocalarını ve ufkunu incelememize yardımcı olan bir diğer şey, Sultan II. Abdülhamid Han’ın emriyle saray mücellithanesinde ciltlenip, bakımı yapılıp, Hazine-i Hümayuna konan çocukluk defteridir. Defterin Fatih’in babası Sultan II. Murad Han döneminde İtalya’dan getirilen kağıtlardan yapıldığı kesindir. 180 sayfadan fazla olan defterde Şehzade Mehmet hem resme olan kabiliyetini hem de insanlar üzerinde yaptığı gözlemleri göstermektedir. Defterde defalarca tekrarladığı ‘’Mehmet bin Murat Han’’ şeklindeki tuğra denemelerinde ‘’El Muzaffer Daima’’ ibaresi dikkat çekmektedir. Fatih, yaptığı kartal, baykuş, leylek gibi hayvan çizimlerinin yanında perspektif kullanarak, dönemin saray erkanından insanları, hocalarını ve kendisine yabancı dil öğreten kişileri de çizmiştir. Ayrıca defterde bir çok çiçek motifi yer almakta, Türkçe, Yunanca ve Farsça dillerinde de yazı denemeleri bulunmaktadır.

Bizans Başkentinden İslam Başkentine: İSTANBUL  

Necmettin Hunoğlu

İstanbul’un fethi Devlet-i Âli Osman’ın kesin kuruluşunu sağlamıştır diyebiliriz. İstanbul’un alınmasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin Anadolu ve Rumeli topraklarının bağlantısı da sağlanmış oldu. Bizans İmparatorluğu’nun başkentini ele geçirip Bizans’ı tarih sahnesinden silmesi Fatih’in kendisini bir dünya imparatorluğunun sahibi olarak görmesini sağlamıştır. Bu inancı kendisini sürekli fetihlerde bulunmaya ve merkeziyetçi yönetimin temelini oluşturmaya yöneltmiştir.
İstanbul’un fethi ile birlikte şüphesiz asıl fetih hareketi İstanbul’un bir İslam başkentine dönüştürülmesi olmuştur. Hızlı, planlı ve kararlı bir şekilde kısa süre içerisinde Bizans başkenti yerini bir İslam başkentine bırakmıştı. Sultan Mehmed şehre son saldırı emrini verirken askerlerine üç günlük yağma sözü verdi; şehri arazi ve binalarının kendisine yani devlet hazinesine ait olduğunu, geriye kalan taşınır mal, esirler ve erzakın hepsinin askere ganimet olduğunu ilan etti. İstanbul’u devletin merkezi yapmayı planlayan Fatih Sultan Mehmed şehrin daha fazla harap olmasını önlemek amacıyla 30 Mayıs 1453’te savaş halinin sona erdiğini ilan etti. Bu ilanla birlikte şehirde yağma sona ermiştir. 30 Mayıs’ta törenle şehre giren Fatih Sultan Mehmed binaları inceleyip limanı gezi, ardından Ayasofya’ya gitti ve kiliseyi şehrin “câmi-i kebîr”i ilan etti. Bundan sonra “tahtım İstanbul’dur” diyerek İstanbul’u devletin merkezi yaptı. 13 asır Doğu Raoma İmparatorluğu’nun (Bizans) başkenti olan Konstantinopolis böylece bir İslam başkenti olmaya ilk adımı atıyordu.
İstanbul’un tekrar iskan edilmesine büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed, fetihten üç gün sonra aman ilan ederek kaçan halkın belirli bir süre içerisinde geri dönmesine izin verdi. Onlara kendi evlerinde oturabilecekleri, din ve ayinlerinde özgür oldukları duyuruldu ve patriklik resmen ihya edildi. Fatih Sultan Mehmed Karışdıran Süleyman Bey’i 1500 yeniçeriyle birlikte şehrin subaşısı, Hızır Bey’i de kadı tayin etti. Ardından surların onarımını, Yaldızlıkapı’da (Altınkapı) bir iç hisar (Yedikule) ve şehrin merkezinde Beyazıt Meydanı’nda kendisi için bir saray yapılmasını emretti. Daha sonra Topkapı Sarayı’nın inşası ile burası Saray-ı Atîk-i Âmire adını alacaktır. Sultan Mehmed şehri yeniden nüfuslandırmak için kendine ait esirlerin beşte birini aileleriyle birlikte “şehir limanı kıyılarına” yani Haliç’e yerleştirdi; onlara ev vererek belli bir süre vergilerden muaf tuttu. Esirlerden fidyesini ödeyenler veya belirli bir süre içinde ödemeyi kabul edenler serbest bırakıldı; ev vermek ve vergiden muaf tutulmak yoluyla şehirde yerleşmeleri sağlandı; ayrıca tutsakların fidyelerini ödeyebilmeleri için inşaat ve onarım işlerinde çalışmalarına izin verildi. Bilindiği üzere şehrin kuşatılması esnasında şehir ahalisinden birçoğu şehri terk etmişti. Bir kısım halk ise ya yağma boyunca saklanmış yada Galata’ya kaçmıştı. İşte bu sonuncular, fidyesini ödeyen esirlerle birlikte fetih sonrası şehrin ilk Rum nüfusunu oluşturdu. 1455 yılında yapılan nüfus ve vergi sayımına göre bunların sayıları oldukça azdır, çoğu Müslümanlığı seçmiş görülmektedir. Padişahın verdiği aman Venediklileri kapsamıyordu. Ancak 18 Nisan 1454 tarihinde kapitülasyonla Venediklilere şehirde yerleşme ve ticaret yapma müsaadesi verildi.
Şehrin tekrar nüfuslandırılmasında en önemli etken devletin çeşitli bölgelerinden İstanbul’a halkın sürülüp yerleştirilmesi olmuştur. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’dan ayrılmadan evvel Rumeli ve Anadolu’dan bir kısım varlıklı Müslüman, hıristiyan ve Yahudi ailelerin İstanbul’a gönderilmesini emreden fermanlar çıkardı. 1453 sonbaharında İstanbul’a dönen Fatih Sultan Mehmed, sürgünlere uyulmaması ve direniş sebebiyle iskanın çok yavaş ilerlediğini gördü. Bu konuda sert önlemlere başvurdu. Daha çok Rumlar’ı şehre çekmek için eskiden beri Latinler ve papaya karşı olan Yorgi Scholarius’un patrik seçilmesine izin verdi, bir beratla onu resmen patrik olarak tanıdı. (6 Ocak 1454) Fatih, 1455 sonbaharında İstanbul’u tekrar ziyaret ettiğinde surların onarıldığını, Yedikule ve sarayın tamamlanmış olduğunu gördü; fakat birçok Müslüman sürgünün harap şehri terk ettiğini öğrenince Anadolu ve Rumeli’ye emirler göndererek sürgün ailelerin vakit geçirilmeden İstanbul’a geri yollanmasını istedi. Fetihten sonra sayımda kayıtlı yirmi altı manastırdan sadece biri Rumlar tarafından kullanılmaktaydı; diğerleri ya boşaltılmış yada Müslüman göçmenlere iskan edilmişti. Eldeki sayım belgelerinde kırk iki kilise mevcuttu ve bunların çoğu manastırların içinde yer almaktaydı. Kiliselerden ikisi hala Rumlar’a aitti. Beş kilisede Müslüman göçmenler oturuyordu; bunlardan biri camiye çevrilmişti, diğerleri ise cemaat olmadığından harap bir haldeydi.
Fetih sonrası İstanbul’un ilk ulu camisi Ayasofya idi. Ayasofya Camii ve Medresesi’nin yanı sıra Müslüman kullanımına geçen öteki Bizans dini binalarının vakıfları şöyle sıralanabilir: Zeyrek Kilise Camii ve Medresesi (Pantokrator), Arap Camii (Galata Camii, Saint Dominio), Silivri’deki hisarda bulunan cami, Eski İmaret Camii (St. Saviour Pantepoptes), Kalenderhane Mevlevi Tekkesi (II. Bayezid zamanında önce medreseye, daha sonra camiye çevrilmiştir). Fatih Camii ve Külliyesi ancak 1471 yılında tamamlanabilmişti. Bu tarihe kadar inşa edilmiş camilerin hepsi (Rumelihisarı Camii, Yeni Kervansaray/Çuhacı Hanı Camii, Yedikule’deki Debbağlar Mescidi, Yenice Kale/Anadoluhisarı) Ayasofya vakıflarına bağlanmıştı.
1457’de Sultan II. Mehmed, şehirde bulunan kullanılabilir durumdaki Bizans binalarını Ayasofya vakıflarına devretti. Bu Bizans binalarının dışında Fatih’in yeniden inşa ettirdiği cami külliyeleri, çarşılar, kapanlar, bedestenler şehre bir Osmanlı-İslam şehri alt yapısı sağlamıştır. Hiç şüphesiz şehirde ekonomik hayatı canlandırma ve şehri nüfuslandırma için bu alt yapı gerekliydi. Halkın ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için Fatih Sultan Mehmed tarafından inşa ettirilen Büyük Çarşı ile (Kapalıçarşı) birlikte bedesten, Bodrum Kervansarayı, Tahtakalede’deki Eski Kervansaray, bedesten yakınlarındaki Yeni Kervansaray, Unkapanı, Tuz Ambarı, Mumhâne, Sabunhâne, Cenderehâne, Debbağhâne, Sellâhhâne, Boyahâne ve Muytaban Kârhanesi gibi gelir getirici ve yerleşimi özendirici iş merkezleri Ayasofya vakıflarına bağışlanmıştı. Bunlardan başka iki hamam, kırk altı kasap, kırk bir aşhâne, yirmi sekiz bozahâne ve fırınla şehrin çeşitli bölgelerinde 2000 kadar dükkan da Ayasofya’ya vakfedilmişti.
Bu ticari-ekonomik tesislerin yanında Osmanlı İstanbul’unun imarında izlenen temel esas, Müslüman toplumun dinin gerekliliklerini rahatça yerine getirebilmesi ve bir Müslüman şehrinde yaşamanın kolaylıklarından faydalanabilmesi olmuştur. Ayasofya hükümdar ve halkın cülus ve Cuma namazında bir araya geldiği, padişahın halkın dilekçelerini ve şikayetlerini kabul ettiği, büyük dini ayinlerin yapıldığı ulu cami idi. Şehir hayatına destek olan ve oturanların refahını sağlayan ekonomik ve sosyal kurumlar ilk defa bu ulu caminin vakıfları olarak ortaya çıktı. Şehrin ilk idari birimini Ayasofya nahiyesi oluşturur. Öbür nahiyeler padişah veya vezirler tarafından inşa ettirilen külliyeler etrafında gelişirken, daha küçük yerleşim birimleri olan mahalleler ise küçük yerel mescidlerin etrafında gelişeceklerdir.
Baştan itibaren İstanbul’a “mübarek bir İslam şehri, İslam başkenti” statüsü verilmeye çalışılmıştır. Fetihten hemen sonra şehrin kutsal bölgesi olan Eyüp, sahabeden Ebu Eyyüb el-Ensari’nin türbesi etrafında bir cami ve imaretin yapılmasıyla bu özelliğe tam anlamıyla kavuşmuş oldu. Osmanlı’nın sufi ve derviş şeyhlerine derin bağlılığı, birçok mahallenin bir velinin zaviye veya türbesinin etrafında ve onun ismiyle kurulmasına yol açmıştır. Şehrin “İslamileştirilmesi” çabaları için bir nokta da Fatih zamanından itibaren adının resmi yazılarda “İslambol” olarak kaydedildiğinin görülmesidir.
Osmanlı İstanbul’unun yaşadığı yeniden inşa sürecinin, asıl itibariyle İslam’daki vakıf ve imaret kurumlarına dayandığı söylenebilir. Bu tip külliyelerin inşası bazen özel bir bölgenin iskanını takip etmiştir. Bazı bölgeler ise ekonomik şartların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Daha küçük boyutlardaki mescitler, topluluğun önde gelen simaları, çoğunlukla da tüccar ve zanaatkarlar tarafından yaptırıldı. 17. Yüzyıl ortalarına ait bir listede İstanbul mahallelerinin camileri yaptıran kişilere göre verilen dökümünde, cami yaptıranların %65’nin yönetici sınıfa mensup olduğu görülmektedir.
Sus sistemi, ambar, mezbaha gibi büyük şehirlerin ihtiyaç duyduğu birimler, caminin bir parçası olarak sultan tarafından yaptırıldı. 16. Yüzyılda sur içi İstanbul nüfusunun 250.000’e ulaşmasıyla birlikte, Osmanlılar şehrin su sistemini yeni kemerler ekleyerek geliştirdiler ve şehir içinde bir dağıtım sistemi kurdular.
Cami yahut camiye benzer kompleks dini yapılar, şehir halkının buluşma yeriydi. Halk buralara sadece dini, siyasi ve kazai işlerini görmek için değil, aynı zamanda ticaret yapmak, eğlenmek ve eşi dostu görmek için de toplanırdı. Evliya Çelebi, Bayezid Camii etrafının dükkanlarla ve “ağaçların altında oturan ve alışveriş yapan binlerce insanla” çevrili olduğunu söyler.
Bedestan ve Kapalı Çarşı, Ayasofya Camii vakfına ait yerler olarak yaptırıldı. Kiralar, caminin ve diğer vakıf türü yerlerin idamesi için kullanılacaktı. Böylece vakıf sistemi sayesinde şehrin geliştirilmesine yönelik her tür çaba, Müslümanların iyiliği için yapılmış faaliyetler olarak yorumlanmaktaydı.
Osmanlı İstanbul’unda gayrimüslimler içki ve domuz eti yasağından dolayı bu maddeleri Müslümanlara kesinlikle satamaz ve dükkanlarını Müslüman mahallelerinde açamazdı. Meyhaneler sadece Haliç’in öte tarafındaki Galata’da bulunur ve burası Müslümanlar tarafından bir “günah yeri” olarak görülürdü. İslamiyetteki mahremiyet esası şehirlerin oluşumunda da kendini göstermekteydi. İşte bu mahremiyet, ailevi ve dini hayatı kuşattığı gibi Osmanlı şehrinin, iskan ve ticaret bölgeleri diye ikiye ayrımını da açıklamaktadır. Osmanlı’da ticaret bölgesinde dini kimlik günlük hayata müdahale etmezdi. Müslimler ve gayrimüslimler birbirine karışmış haldedir; sadece yiyecek maddesi satan dükkanlar ayrıdır. Yerleşim bölgelerinde halk kurallara bağlıdır. Kendi dinlerinin ibadetlerini kendi toplumlarında ve ayrı veya “özel” mahallelerinde yerine getirirlerdi. Kural gereği her dini cemaat, yerleşim bölgesinde kendine ait özel bir yere mezarlığa sahiptir. Mahalleler, bir mescid, kilise veya sinagogun etrafında gelişir. Rum, Ermeni ve Yahudilere ait özel yerler vardır.
Müslüman mahallelerin gayrimüslim mahallelerinden ayrılmasına hususi bir özen gösterilmiştir. Osmanlı bina ve sokak biçimleri, İslam hukukunun kural ve düzenlemelerine sıkı sıkıya bağlıydı. Buraların kontrolü, şehrin kadısıyla birlikte başmimar, şehremini ve su yolu nazırı gibi memurlara aitti. İtilaflar, nizamnamelere uygun olarak kadı ve son tahlilde şeriat hükümleri tarafından halledilirdi. Kural gereği gayrimüslimler, Müslümanların ibadet yerlerinin yanına inşaat yapamaz ve evlerini 6.82 metreden yani bir Müslüman’ın evinden daha fazla yükseltemezlerdi.
Sonuç olarak 1453’ten 1481 Fatih Sultan Mehmed’in vefatına kadar geçen 28 yıllık kısa denilebilecek bu zaman zarfı içinde Konstantinopolis büyük bir fetihle “İSLAMBOL”a dönüştü. Şehrin ele geçirilmesiyle süratli şekilde burası bir İslam diyarı haline getirilmeye çalışıldı. Padişah, vezirler, paşalar, şeyhler ve dervişler şehrin dört bir tarafını İslam mührüyle mühürlediler. Şehir kısa zaman içinde insanların daha rahat yaşayabileceği, daha rahat ibadet edebilecekleri bir hale dönüştü. 29 Mayıs 1453 öncesi çan seslerinin inlettiği Konstantinopolis’te artık her tarafı ezan sesi inletiyordu. Fetih işte şimdi gerçekleşiyordu. Tüm bu anlattığımız sürecin alt yapısını ise güçlü iman ve Allah’a sonsuz teslimiyet sağlamaktı. Bunun sonucunda sadece kendini değil yaşadığı şehri de Allah’ın kurallarıyla düzenleyen bir zihin asırlarca bu dine hizmet edecektir. Unutmamak gerekir ki, camiler, mescidler, bedestanlar, çarşılar, tekkeler, zaviyeler, külliyeler ve diğer tüm yapılar içerisi Allah’ın kurallarıyla donatılmadıkça hiçbir önem ifade etmezler. Bunun gerçekleşmesi içinde böyle bir neslin var olması gerekmektedir. İşte Osmanlı bu dine vermiş olduğu büyük hizmetlerde böyle nesilleri yetiştirerek bunu gerçekleştirmiştir. İşte bu fetih ve devamında gelen sayısız fetihler bu fikri alt yapıyla ve bu yolda verilen eğitimle gerçekleşmiştir. Bizlerin yapması gereken bu özü kavrayabilmektir.
Ayasofya Camii’nde bir Cuma namazında buluşmak duasıyla…

Asım Ebrar Yıldız*

II. Abdülhamid Han ve Eğitim Politikası

Bir toplumun ilerlemesinde ya da geri kalmasında en büyük rolü oynayan, herhangi köhne bir toplumu yerden alıp göğe çıkarabilen ve aynı şekilde en çağdaş toplumları gökten yere indirebilen güç, şüphesiz ki eğitimdir. Eğitim bir kişinin yaşadığı toplum veya kendi içinde, değerli ya da değersiz, tüm davranış, yetenek, bilgi ve beceri gibi kabiliyetlerini geliştirme sürecine denir. Atılım ise bir konuda ilerleme, hamle yapma, ileri atılma ve savlet olarak tanımlanabilir. Eğitim ve atılım, birbirinden ayrılamayacak bir ikilidir ve bir toplumu eğitmeden atılım yapmak, eğitim süreci tamamlanmadan -ki uzun ve meşakkatli bir süreçtir- müdahalelerle atılım, asla gerçekleşemez aksine toplumun geri gitmesine sebep olur. Osmanlı eğitiminde Tanzimat ile birlikte başlayan modernleşme süreci iyi niyetli olunsa da uzun süre başarılı olunamamış, tasarı ve planlamadan öteye gidilememiştir. Eğitimde geri kalmamızın sebepleri arasında kimi zaman  ikinci meşrutiyetten sonra da deneneceği gibi ‘’Tuba Ağacı Nazariyesi’’ (tasavvuf kültüründe cennette var olduğu düşünülen kökü yukarıda gövdesi aşağıya doğru olan ağaçtır) metodu ile eğitimde düzeltmeler yukarıdan başlanacak, önce elit bir kadro yetiştirilecek, yetiştirilen bu elit kadro ilk ve ortaokul öğretmenlerine ders verecek ve ancak en sonunda çocuklara ve gençlere eğitim verilecek olması idi. Bu yöntemin sadece rüştiyelere ya da ilkokullara odaklanmaktan farksız olduğu, dönemin siyasetinde de dengesiz ve başarısız bir politika yürütüldüğü açıktı. Kimi zaman ise batılılaşma  eğilimi ile siyaset adamlarının ülkede ilkokul, lise ve eğitimde nicelik kadar nitelik sıkıntısı olduğu halde bu günkü her ile bir üniversite kampanyası gibi -ki sözde ve bir propaganda aracı olarak iyi gözükse de fiziki imkânsızlıklar ve eğitimcilerden kaynaklanan sıkıntılar göze alınınca, öğrencilerin gözünden de eğitimcilerin gözünden de sonucu hüsran olacaktır çünkü kampüsünde ineklerin otladığı, daha kötüsü herhangi bir kampüsü bile olmayan, şehri içinde barındıramayan, herhangi bir binada herhangi öğretmenlerle eğitim yapılan yere üniversite denemez- ısrarla yeni Darülfünun kurma istekleri eğitimde atılımın gerçekleşmesine izin vermemiştir. Tanzimat ile başlayan modernleşmenin sonuç vermesi ise Sultan İkinci Abdülhamid Han dönemindedir. 1876 anayasasında zorunlu ilkokul eğitimi şöyle belirtilmektedir. ”Osmanlı efradının kâffesince tahsil-i maarifin birinci mertebesi mecburi olacak ve bunun derecatı ve teferruatı nizam-ı mahsus ile tayin kılınacaktır”. Günümüz Türkçesi ile ise; Eğitimin birinci kademesi  bütün Osmanlı fertlerine zorunlu olacak ve ayrıntılar özel bir düzenleme ile belirlenecektir. Bu kanun ile başlanmak ve eğitime yön vermek isteyen modernleşme, ne yazık ki 93 harbi ve ardından kaybedilen büyük toprak parçaları ile duraksamış, gerçek manada değişim ancak 1879 yılında başlayabilmiştir. Abdülhamid Han döneminde ilk olarak gayrimüslimlerle, Müslüman ahalinin eğitim seviyesi arasındaki fark kapatılmaya başlanmıştır. Tanzimat döneminde başlatılmış olan gayrimüslimlerin istekleri çevresinde okul açmaları serbest olduğu için özellikle ABD, Fransa ve İngiltere kiliseler çevresinde kötü bir kampanya yürütmüş ve sadece dini anlamda misyonerlik faaliyetlerini değil sosyoekonomik ve kültürel anlamda da faaliyetlerini sürdürerek kız ve erkek okullarının sayılarını arttırmışlardır. Sultan Abdülhamid ise buna tedbir olarak önce Gayrimüslim Denetçiliği Dairesini kurdurmuş ve yurdun dört bir yanında ki müfettiş sayılarını arttırmıştır. Ülkenin geleceğini garanti altına almak için eğitim ve öğretim açığını kapatmak gerekmiş ve Abdülhamid Han ülke bir kaos ortamında olduğu halde –mali ve iktisadi güç Yahudi, Ermeni ve Rumların elindedir ve Avrupa’nın yayılımcı politikası Osmanlıyı bir hayli zorlamıştır- bir eğitim reformuna girişmiştir. Cami yapılan her köye bir ilkokul yapılması zorunlu hale getirilmiş, 1876 yılında İstanbul’da 6 tane ilkokul varken, 1886’ya kadar 44 yeni ilkokul kurulmuş, 1877 yılında ülkede toplam 200’ü geçmeyen yeni usuldeki okul sayısı, 1906 yılına dek yaklaşık 47 kat artarak 9347’ye ulaşmıştır. Rüştiyelerin sayısı İstanbul’da 33 resmi, 39 özel ve 4 askeri olmak üzere toplamda 76’ya, ülke genelinde ise bu rakam 619’a ve 40 bin öğrenciye ulaşmıştır. Rüştiyelerin açılmaya başlanmasından sonrada vergi kaynaklarının da eğitim ihtiyaçlarına bağlanması ile yeni idadiler açılmaya başlanmış ve nitekim Abdülhamid Han’ın hükümdarlığının sonuna doğru idadilerin sayısı 108’e, idadilerde okuyan öğrencilerin sayısı da 20 bine çıkmıştır. Ayrıca ülkenin topraklarının geniş ve vilayetlerinin merkeze uzak olması sebebi ile okullarda oluşabilecek öğretmen açıklarını gidermek için Darulmuallimin’ler kurulmuş, kısa süreli kurslar verilerek önce yeni öğretmenler yetiştirilmiş, daha sonra da okul araç gereçleri  tepeden tırnağa yenilenmiş ve Tanzimat reformlarının eğitim ile ilgili kâğıt üstünde kalan maddeleri tamamlanmıştır. Yüksekokullar kapsamında ise; Bugün ki Deniz Harp Okulunun temelini oluşturan Deniz Mühendislik Okulu, Askeri Baytar Okulu, Kurmay Okulu, Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi), Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye(İstanbul Üniversitesi tıp fakültelerinin temelini oluşturmaktadır), Çoban Mektebi (tiftik keçilerinin yetiştirilmesi hedeflenerek, Numune Çiftliğinin içinde açılmıştır),Ziraat ve Baytar Mektebi, Hendese-i Mülkiye Mektebi (Mühendis Mektebi), Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Fakültesi), Hamidiye Ticaret Mektebi, Bağcılık ve Aşıcılık Okulu, Orman ve Madencilik Okulu, Polis Okulu, batı hukukuna ağırlık veren, modern eğitimin temelini ve laikliğin kurumsallaşmasında önemli rol oynayan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin temelini teşkil eden, Mekteb-i Hukuk-i Şahane ve en önemlisi Arap ve Kürt aşiretlerinin entegresi ve Osmanlı yönetimine olan bağlılıklarını arttırmak için büyük aşiretlerin çocuklarının okutulduğu Aşiret Mektepleridir. İkinci Abdülhamid Han’ın başlattığı eğitim seferberliği önemli bir atılım gerçekleştirmiş ve ileride vatanına hizmet edecek, devletin ayakta kalmasını sağlayan eğitimli kesim bu okullarda, başta Osmanlıca, Farsça ve Fransızca (hükümdarlığının son dönemlerinde de ülkeye gelen Alman subaylarının sayısının artması ile Almanca) dilleri ile Abdülhamid Han’ın eğitim sistemi doğrultusunda yetişmişlerdir. Daha fazlası; 1908 devrimini yapanlar ve Sultan İkinci Abdülhamid Han’ı tahtından indirenler de aynı okullarda ve aynı fikirlerle yetişen gençlerdir. Bu yüzden de bir bakıma kendisini tahtından indirenleri,(İttihatçılık ve Terakkiperverlik fikrini) ülkenin tüm para ve enerjisini harcayarak kendisi yetiştirmiştir. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması ile kurulan ulus devletlerin ve cumhuriyetimizin kurucu kadrolarının hepsi, istisnasız Abdülhamid’in okullarında ve onun eğitim sistemi ile yetişip mezun olmuşlardır. Sonuç olarak Tanzimat ve sonrasında yapılan atılımı elbette Osmanlı için bir Rönesans dönemi olarak görecek değiliz fakat bu gün bile gerçek anlamda bir yenilenme gerçekleştirmek istiyorsak, o dönemin ışığında eskiyi yıkmadan bir atılım yapmamız gerekmekte ve eğitim sistemi tamamlanmadan, mevcut sistemin sonuçları görülmeden plan ve programsız yapılan hamlelerin eğitim ve öğretime bir katkı sağlamayacağını bilmemiz gerekmektedir. Olması gereken ise eğitimde niteliğin arttırılması, eskisi gibi Türk-Müslüman Okulları’nın diğer ülkelerde ki varlığının çoğalması, köklerimize ve özümüze bakarak bir yol haritası belirlenmesidir. *Fatih Gelenbevi Anadolu Lisesi 10. Sınıf