Tarih

Tarihte yaşananlardan bize aktarılan olaylarda mutlak bir masumiyetlik yoktur.Bunu bugün yaşadıklarımızla okuduğumuzda tarihin ya da daha doğru bir ifadeyle tarihi anlatımların bir bulanık su gibi olduğunu görebiliriz.Aslında tarihin insan cihetinden okumasını onun ihtirasları, tutkuları, duyguları, mücadeleleri vs üzerinden yapabiliriz; bu deneyimler gözlerimizin önünde olduğu halde bugün yaşadıklarımızı değerlendirirken düşülen en büyük hata, tıpkı öncekilerin düştüğü gibi şartların aynı olmadığı , durumların farklı olmadığı gibi düşüncelerin bir perde gibi insan zihnimizi örtmesidir.Mutlaklaştırılan tarihi olaylar ve şahsiyetler bizzat kendisi dinamik bir süreç olan tarihin içerisinde zihinleri öyle bir meşgul eder ki,kişinin bir zamanlar hayranlıkla dinlediği o şahsiyetler kaybolur  ve karşısına hayatın kendisine aktarması gereken sevgiyi ya da nefreti yönelttiği ve hareketlerinden bilinci çekip alan, onu oyalayan bir figür olarak çıkar. Oysaki tarihte anlatılan efsanevi iyi veya kötü figürleri bugüne taşımalıyız ki efsaneler tekrar tarihin buzdolabından çıkarak yeşersin. Tüm bugün yaşanan olaylarda  olması gereken doğru nedir, kimler yanlış yerdedir ve kimler tarihin dinamikliğini iyi okuyabiliyor ; hepsinden önemlisi sen, evet sen tüm bunların neresindesin ve ne yapmaktasın, tüm yaşananlarda sen güncelin içinde karşılıklı atışmaların bir nesnesi misin, heyecanlarının esaretindeki bir fanatik misin veya  her şeyden el etek çekip hala bugünü, tarihin dinamiklerinden bağımsız okumaya çalışan ölü ve  bilgi çöplüğünün içinde kaybolmuş beyinlere sahip birikimli bir entellektüel misin ya  da tüm bunların dışında  öz seçiminle, bilginin ve bilincin getirdiği heyecanla ve tarihten aldığın tecrübeyle eyleme (harekete) geçen bir şahit misin? Fikirler ve onlardan doğan bakış açıları insanların dünya görüşüne, hayatı algılayış tasavvuruna göre şekillenmektedir. Bir olay karşısındaki tepkisel davranışlar ise o dünya görüşünün veya tasavvurunun bilinçaltı yansımalarından kaynaklanmaktadır. Tarihî anlatımlarda insanın bilinçaltını şekillendiren unsurlardan biridir. Farkında olmasa da insanı tahakküm altına alır ve onun içini kin,nefret, sevgi ve bağlılıkla doldurur. Böylece insan bir kimlik kazanır ve kendini o kimlikle ifade eder, ona sahiplenir ve o olduğuna inanır.  Tarih zindanlarımızın parmaklıkları ne kadar da kalın ve sertmiş öyle. Onun gizemli anahtarı ise akleden kalbimizin derinliklerinde. Muhammed Salih Demirtaş Marmara Üniversitesi

Giriş                                                             Osmanlı devleti hâkimiyeti altına aldığı yerlerde, idari sistemde mutlak bir merkeziyetçilik yerine, bölgeleri özeliklerine göre esnek ve değişik idare tarzlarıda tatbik etmeyi uygun görmüştür. Osmanlı Devlet’inin elinde bulunan bölgelerin özelliklerine göre farklı idari sistemler uygulamasını bir neticesi olarak, beylerbeyliklere bağlı olarak, yurtluk-ocaklık ve hükümet diye anılan bir nevi irsi sancak beylikleride bulunuyordu. Bu tür sancaklara Osmanlı idari sistemi içerisinde bulunduğu bilinmektedir. Bazı araştırmacılar çeşitli vesilelerle bunların idari statülerini izah etmişlerdir.[1] Osmanlılar fethettikleri bölgeleri durumuna göre mutlak bir merkeziyetçilik fikri ile hareket etmemişler, faydacı davranarak ihtiyaca farklı özellikleri sahip çeşitli idare şekilleri tesis etmişlerdir. Bu anlayışın sonucu olarak Adana, Çıldır, Trabzon, Şan, Rakka, Tunus, Bosna, Şehrizor ve daha çok İran sınırına yakın bölgelerde, Erkad sancağı (yurtluk-ocaklık) ve Hükümet diye adlandırılan bir tür irsi sancak beylikleri oluşturmuşlardır. Yurtluk-Ocaklık sancak sistemi Osmanlı Devleti tarafından daha ziyade Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da uygulanan bir idari yöntemdir. Osmanlı idaresi bu bölgeyide içine aldığı zaman birçok yerde aşiret otoritesine dayanan feodal hâkimler uzun yıllardır merkezi otoriteden uzak, bir nevi muhtariyet içerisinde siyasi varlıklarını devam ettirmekteydiler. Osmanlı idaresi bu hususu göz önünde bulundurarak bölgenin fethi sırasında hizmet ve itaatlerinde dolayı bu bölgeleri eski sahiplerine tevcih etmiş ve sancak beyliğini belli bir ailenin tasarrufuna bırakmıştır. Sancak beyi umumiyetle ölünceye kadar görev yapmaktadır. Bir suçu veya kabahati görüldüğünde yerine kardeşlerinden veya oğullarından biri atanabilmektedir. Bu sancaklarda klasik sancaklarda olduğu gibi tahrir yapılmakta ve Tımarlı Sipahi bulunmaktadır. Ancak beyliğini elinde bulunduran ailelerin üyelerine bazı imtiyazlı zeamet ve tımarlar verildiği görülmektedir. Ayrıca sancak beyleri kendilerine tahsis edilen hasları tasarruf etmekte ve sefer zamanında sancak sipahileri ve kendi halkı ile beraber savaşa katılmaktadır.[2] Yurtluk statüsü beylere kısmı bağımsızlık verdiği için bu statü kazanmakta önemli sayılmış yurtluk almak siyasete bir araç olarak kullanmıştır. [3] 1845 yurtluk ocaklık sisteminin kaldırılması Bayezid tarihinde önemli bir inkılap olarak nitelendirebilir. Bu şekilde sancağa atanan yeni statü İmparatorluğun yıkılmasına kadar sürmüş ve doğrudan devlet kontrolü daha somut bir şekilde sağlanmıştır. Bu yeni idare Klasik Sancak sistemine bir geri dönüş şeklinde algılanmamalı, hemen tüm kurumlarıyla modernleşen ve merkezileşen devletin bir yanması olarak görülmelidir. Yurtluk-ocaklık sisteminin kaldırılmasından sonra meydana getirilen yeni oluşumlarla Bayezid’de de diğer aşiretlerle meskûn sancaklarda olduğu gibi birer nahiye olarak örgütlendirilmiş ve bu vesileyle aşiretlerin başıboş dolaşmalarının önüne geçilerek idarede görev almaları sağlanmıştır.[4]   Yurtluk ve Ocaklık Nedir   Osmanlı öncesi dönemde daha çok, arazinin tasarrufu ve toprağın belli bir hizmet karşılığında kullanım hakkının belli bir kişiye, zümreye veya taifeye kaydıhayat şartıyla intikali yahut mülkiyetiyle ilgili olarak kullanılan yurtluk ocaklıkla benzerlik gösterir. Bu kelime ile aynı kökten gelen “yurt, yurtlu, yurt tutmak, yurt vermek” gibi tabirlere Türk İslam devletlerinde çokça rastlanır. Ancak yurtluk kelimesi Tarihi dönemlerde farklı anlamlar yüklenerek veya başka bir terimle birlikte kullanılarak kısmi değişiklilere uğramıştır. Çeşitli Türk devletlerinin kuruluş surecinde veya sonrasındaki fütuhat devirlerinde pay sahibi olan küçük atlı birlikler belirli yurtluk sınırları içinde konularak merkezi bir denetimin sağlanması amacıyla kendilerine tahsis edilen alanlara yerleştiriliyordu. “Orun geleneği” de denilen bu yerleştirme veya yurt verme düzeni Oğuz Han töresinin, Selçuk ve Osmanlı, hatta Cengiz Han yasalarının en başında yer alıyor ve törelerin temelini oluşturuyordu.[5] Ocaklık kelimesi, Osmanlı öncesi dönemde kaynaklarda daha çok toprak tasarrufu ve toprağın karşılığındaki kulanım hakkının belli bir aileye irsen bırakılmış olması bağlamında zikredilir. Moğollar, İlhanlılar, Anadolu Selçukluları ve Anadolu beyliklerinde askeri iktalara emir veya sipahinin erkek çocuklarına intikal eden şekline ocaklık veya ocakzade tımarları denildiği bilinmektedir. [6]   Osmanlı’da Yurtluk-Ocaklık   Hükümet ve yurtluk-ocaklık sancaklar, Osmanlı Devleti’nin siyasî yönden hareketli olan hudut bölgelerinde bulunmaktaydı. Bunun en önemli sebebi, bu bölgelerdeki yerli beylerin nüfuzundan faydalanmak ve merkezî otoriteyi bir ölçüde bu beyler vasıtasıyla korumak ve tesis etmekti.[7] Osmanlı uygulamasında yurtluk ve yurt tabirleri daha önceki uygulamalardan farklı bir mahiyet göstermez. Çünkü bu tabirler bir çeşit arazi tasarrufu şeklini ifade eden bir anlam kazanmıştır. Ancak yurtluk kelimesi Osmanlılar’da çoğu defa ocaklık terimi ile birlikte kullanılmıştır. Osmanlı idari sisteminde rastlanan ocaklık sancakları hükümet ve yurtluk-ocaklık denilen iki farklı çeşidi vardır. Hükümet ve yurtluk ocaklık sancakların ortak özelliği, bunların idaresinin itaat ettikleri ve yükümlülüklerini yerine getirdikleri sürece belli bir ailenin tekeline bırakılmasıdır. Hükümet denilen sancaklar mülkiyet, yurtluk-ocaklık sancaklar ise arpalık ve sancak hassı yoluyla verilirdi. Ancak ocaklık sancaklarda kanunnâme hükümlerine aykırı birçok uygulamaya rastlanmıştır. Yurtluğun “devlete ait bir gelirin kaydıhayat şartıyla tasarruf veya tevcih edilmesi” şeklinde tarif edildiği de görülmektedir. Buna göre yurtlukta yalnızca kaydıhayat şartı, ocaklıkta irsen intikal, yurtluk-ocaklıkta irs ve kaydıhayat birlikte bulunurdu ve yurtluk-ocaklıkta irsî bir devamlılık söz konusu idi. Kendilerine yurtluk veya yurtluk-ocaklık olarak arazi tevcih edilen aşiret sahibi kişiler buranın resmî sahibi değildi; araziyi satamaz, bağışlayamaz, vakfedemezlerdi. Bu statünün devamı, sadakatle hizmet ve kendilerine verilen görevleri eksiksiz yerine getirmekle doğrudan ilgiliydi. Yurtluk olarak tevcih edilen arazi parçaları bir aşiret reisinin şahsında tek bir kişiye ait olabileceği gibi ortak bir mülkiyet veya kullanım hakkı ile birlikte bütün aşirete yahut bir zümreye de ait olabilirdi. Bunun bir örneği atçeken (esbkeşân) taifesine verilen yurtluklardır.[8] Osmanlı Devleti’nin bu sistemi kurmaktaki temel amaçlarının siyasi yönden hareketli olan hudut bölgelerindeki yerli beylerin nüfuzundan faydalanmak ve merkezi otoriteyi bir ölçüde bu beyler vasıtasıyla korumak ve tesis etmekti. Öte yandan devletin yurtluk ocaklık sancaklarda ortaya koyduğu yapının unsurlarını göz önünde bulundurarak buraları idare olarak özerk birimler şeklinde algılamamak lazımdır. Zira devletin denetim ve kontrolünü sıkı bir şekilde hissedildiği bu bölgelerde bir aşiretin idaresi bile devlet tarafından onaylanan idarecilere bırakılmakta ve özerkliği andıran idari sistem görülmemektedir. [9] Osmanlı Devleti tarafından yurtluk-ocaklık ve hükûmet sancaklarına sahip olan Kürt beylerine, buraların kendi ailelerinin mülkiyetinde olduğuna dair birer Temliknâme verilmiştir. Bu temliknâmelerde ne şartlarla bu sancakları tasarruf edecekleri tek tek açıklanmıştır. İlki, Yavuz zamanında verilen bu temliknâmeler her padişah tarafından yenilenmiştir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki bu sancakların yukarıda belirtilen statüleri sabit ve değişmez değildir. Siyasî şartlara göre, gerektiğinde değişikliğe gidilebilmektedir. Değişmeler, tahrir zamanlarında ve İran savaşlarının hüküm sürdüğü dönemlerde daha çok olmuştur. Devlet, bazı sancakları klasik sancak hâline getirebildiği gibi, uygulamadaki birtakım zorlayıcı sebeplerle bazı sancaklara bir takım imtiyazlar da tanımıştır. Meselâ, XVII. yüzyılda Sağman ve Mazgirt sancaklarının sancak beylerinin re’ayâya zulmettikleri gerekçesiyle sancaklıktan çıkarıldıkları bilinmektedir. Bu noktadan hareketle, yurtluk-ocaklık veya hükûmet sancakları, Osmanlı merkezî otoritesinin dışında, bir nevi muhtariyete sahip olduklarını düşünmek hatalıdır. Bilakis, her iki sancak tipi de Osmanlı merkezî otoritesinin, malî, adlî ve askerî olmak üzere çok sıkı bir kontrolü altındadır.[10]   Yurtluk-ocaklık sancaklarda, klasik sancaklarda olduğu gibi tahrir yapılmakta ve tımarlı sipahi bulunmaktadır. Ancak sancak beyliğini elinde bulunduran ailenin üyelerine bazı imtiyazlı zeamet ve tımarlar tevcih edildiği görülmektedir. Ayrıca sancak beyleri kendilerine tahsis edilen haslar tasarruf etmekte ve sefer zamanında sancağı sipahileriyle ve kendi kapı halkı ile beraber savaşa katılmaktadır[11]   Yavuz Sultan Selim, 1514 Çaldıran Savaşı sonrasında, İdris-i Bitlisî ile yaptığı anlaşma ile Doğu ve Güneydoğudaki eyaletlerini kendine bağlamıştır. Bu tarihten sonra yapılan idari düzenlemelerle, Doğu ve Güneydoğu’da, Klasik Osmanlı Sancakları, Yurtluk- Ocaklık ve Hükümet Sancakları şeklinde düzenlendi. Bu idari düzene göre, Yurtluk-Ocaklık sancaklarında Kürt emirleri, Osmanlı idaresine karşı özerkliklerini koruyacak, yönetim babadan oğula geçecek, vergilerini ödeyecekler ve savaşlarda Osmanlı Devleti’ne asker vereceklerdi. Bu yönetim tarzı sayesinde Osmanlı Devleti, doğudaki sınırlarını güvenlik altına alırken, geleneksel yerel yöneticiler de kendi iktidarlarını pekiştiriyorlardı. Bu husus devlet hamiliğinde güçlü Kürt liderliği oluşumunu sağladı. Bu oluşum, aşiretler içindeki sosyal tabakaları da etkiledi. Aşiretin içinde en üst tabakayı askeri güçler oluşturdu. Alt tabakayı ise aşiretlere tâbi ve gelirin esas kaynağını oluşturan gayrimüslimler ve aşiretten olmayan köylü ve kentli Kürtlerden meydana geldi. Osmanlı Devleti’nin uyguladığı sistemle bu aşiretlerin siyasi ve idari sınırları çiziliyordu. 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı Devleti, bölgede uyguladığı bu sistemle Kürt emirlerini kontrol altında tutabiliyordu. Fakat 18. ve 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin gücünü kaybedip merkezi otoritesinin zayıflaması üzerine emirler, II. Mahmud’un tahta geçmesine kadar azalmış otoritelerini geri kazanmaya, yarı bağımsız hareket etmeye başladılar. II. Mahmud’un tahta geçmesi ve 1839’da Tanzimat’ın ilan edilmesiyle daha merkeziyetçi bir politika takip edildi.[12]   [1] Orhan Kılıç, “Yurtluk Ocaklık Ve Hükümet Sancaklar ÜzerineBazıTespitler”,Dergiler.Ankara.Edu.Tr/Dergiler/19.1248.14269.Pdf,( E.T. 04.04.2015), s.119 [2] Yakup Karataş, Bayezid Sancağı Ve İdarecileri  (1700-1914), Kitabevi Yayıncılık, İstanbul 2014, s.8-9 [3] Orhan Kılıç,” Yurtluk”  Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2009, s.614 [4]  Yakup Karataş, Bayezid Sancağı Ve İdarecileri  (1700-1914), Kitabevi Yayıncılık, İstanbul 2014, s.11 [5] Orhan Kılıç,” Yurtluk”  Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2009, s. 614 [6] Orhan Kılıç,” Ocaklık”  Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2007,c.33, S. 317 [7] Orhan KILIÇ, “Ocaklık Sancakların Osmanlı Hukukunda Ve İdarî Tatbikattaki Yeri”, http://web.firat.edu.tr/sosyalbil/dergi/arsiv/cilt11/sayi1/257-274.pdf, (E.T. 04.04.2015), s.5 [8] Kılıç,” Yurtluk”  Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, S. 614-615 [9] Yakup Karataş, Bayezid Sancağı Ve İdarecileri  (1700-1914), Kitabevi Yayıncılık, İstanbul 2014, S.9 [10] Cabir Doğan, “XVI Yüzyıl Osmanlı İdari Yapısı Altında Kürt Emirlikleri ve Statüleri”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Mayıs 2011, Sayı. 23, s.35-36 [11] Mehmet Ali Ünal, “XVI Yüzyılda Çemişgezek Sancakları İdari Yapısı”, Osmanlı Araştırmaları XII,  İstanbul – 1992,s.376 [12]  Melike Sarıkçıoğlu, “ İran Arşivlerine Göre Şeyh Ubeydullah İsyanı” Sosyal Bilimler Dergisi, c. 3, Sayı 5, Haziran 2013, s.1-2 İbrahim EŞİYOK SAKARYA ÜNİVERSİTESİ

Osmanlı Beyliği’nin kuruluş dönemindeki ordusuna baktığımızda başlangıçta gaza ve cihat yapan,  sınır boylarında toplanmış, aşiret kuvvetleri ve gazilerden oluştuğunu görüyoruz. Osmanlı Beyliği fetihler yapıp genişlemeye başlayınca, fethettiği toprakları elde tutmak, korumak ve buralarda merkezi otoriteyi sağlamak için sürekli ve sistemli bir orduya gereklilik duymuştur. Özellikle Osmanlı Devleti’nin Rumeli taraflarında fetihlerinin artması ve sınırların genişlemesi düzenli bir orduya olan gerekliliği arttırdı. Bu ihtiyaç üzerine devlet yeni yeni kaynaklar aramaya başladı. Devlet bu ihtiyacı doğrultusunda başlangıçta esirlerden oluşan, daha sonra Hıristiyan çocukların devşirilerek oluşturulduğu bir ordu kurdu.[1] Devşirme yasası, Osmanlı uyruğu olan Hristiyan çocuklarının Yeniçeri yapılmak üzere toplanmaları demek ise de mutlak surette Yeniçeriliğe özgü değildir. Bunların bazıları toplanıp yetiştikten sonra Saray’a alınıp, oradan da Kapıkulu Süvarisi ocağına verilmişler ve bir kısmı Saray’da yükselerek Yeniçeri Ağası, Beylerbeyi ve Vezir olarak hizmete girmişlerdir.[2]Bu durum devşirmelerin sadrazamlık makamına kadar yükselebileceğini, padişaha damat olabildiğini gösterir.[3] Devşirme kanununda toplanacak çocukların nitelikleri belirtilmiştir. Buna göre Hristiyan çocuklarının asilleri, papaz oğulları, iki çocuktan sadece biri, birçok çocuğu bulunan ailenin en sağlıklı çocuğu seçilir, tek oğlu olanın çocuğu alınmazdı. Annesiz babasız çocuklar, açgözlü oldukları bilinenler ve yüzü gözü açılmış olabileceği düşüncesiyle köy kethüdasının oğlu da devşirilmezdi.[4] Devşirme sistemini olgun şekline getiren Fatih Sultan Mehmet’tir. O’nun devrine kadar, büyük memurluklar eski Türk ailelerine verilirken, O vezir-i azamları bile devşirmelerden seçmeye başlamış; böylece Türk beylerinin nüfuzunu kırmıştır.[5] Devşirme sisteminin İslam hukukuna uygun olup olmadığı meselesine gelince, bu husus daha ziyade Batılı araştırmacılar tarafından tartışılmıştır. Bazı şarkiyatçılar, zımmî çocuklarının zorla alınmasının onların hukukuna tecavüz olduğunu ve İslâm hukukuna aykırı bulunduğunu ileri sürerken bazıları bu uygulamayı daha önceki İslam devletlerinde görülen gulâm sistemin devamı kabul etmişlerdir.[6] Allah’ın Elçisi (s.a.s.) “ her doğan çocuk fıtrat üzerine doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan ve Mecusi yapar.” buyurmuştur. Burada onu etkileyen çoğunluk anlaşılmıştır ki oda çocuğun annesi babasıdır.[7] XVI. yy. sonlarına doğru devşirme sistemi bozulmuş, gelişigüzel Hristiyan çocukları muayene edilmeden veya rüşvetle devşirme olarak alınmış ve tutulması lazım gereken “Eşkâl Defteri’ni pek önem verilmemişti. Bu nedenle Ocağa her sınıftan halk ve bu arada yasak olmasına rağmen Müslümanlar da girebilmiştir.[8] Osmanlı’da devşirilen önemli kişilerde ise 92 cami, 52 mescit, 55 medrese, 7 darül-kurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 6 su yolu, 10 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 365 eser veren Osmanlı baş mimarı Koca sinan’ın devşirilme hikayesini kendi ağzından bizzat Tezkiretü’l-bünyân’da söyle özetlemektedir: “…Ben, Tanrı’nın bu değersiz kulu, Sultan Selim Han’ın gül bahçesini andıran saltanat yıllarında devşirildim…[9]daha detaylarına ineceğiz. Osmanlı da bir çok devşirilmiş vatana millete dinine önemli işler yapmış olan isimler vardır fakat bizim hepsini anlatmaya gücümüz yetmez bunun için önemli devşirmelerin hayat hikayelerini yazmaya çalıştık. Devşirme Sistemi Nedir? Devşirme, devşirmek mastarından olup, toplamak demektir.[10]Devşirmenin diğer bir adı ise kul sistemidir. Kul (gulâm) sistemi Osmanlı devlet idaresinin temel kurumlarından biridir. Sarayda ve devlet hizmetinde kullanılmak üzere kölelerden gençler yetiştirilmesi yöntemi Osmanlılara, Orta-Doğu İslam devletlerinden gelen eski bir gelenektir. Osmanlılarda kölelerden saray ve idare adamları yetiştirildiği hakkında Orhan Gazi devri bölgelerinde kayıtlar vardır.[11] Orhan Bey zamanında Osmanlıların Avrupa’ya geçmesiyle birlikte, devletin askeri kuvvete olan ihtiyacı artmış, bu da devlet adamlarına savaşta esir düşen Hristiyanlardan devletin hakkı olan 1/5’lik bölümün İslamlaştırılarak ordu hizmetine alınmasını ilham etmiştir.[12]
  1. Murat devrinde yeniçeri ordusu savaş esirlerinden kurulmuş, Osmanlı idaresi, kendi tebaası Hıristiyan halkından aynı amaçla çocuk toplama yöntemini getirmiştir. Devşirme oğlanı denilen bu çocuklar, esir sayılmazdı. Devşirme, Osmanlıların kul sistemine getirdikleri önemli bir yeniliktir.[13] Devşirme yasası, Osmanlı uyruğu olan Hristiyan çocuklarının Yeniçeri yapılmak üzere toplanmaları demek ise de mutlak surette Yeniçeriliğe özgü değildir. Bunların bazıları toplanıp yetiştikten sonra Saray’a alınıp, oradan da Kapıkulu Süvarisi ocağına verilmişler ve bir kısmı Saray’da yükselerek Yeniçeri Ağası, Beylerbeyi ve Vezir olarak hizmete girmişlerdir. Bununla beraber esas ve çoğunluk Yeniçeriliğe tahsis edildiğinden Devşirme Kanunları’nda “Yeniçeri için oğlan alınmak” kavramı kullanılmıştır. Kapıkulu olanlardan bir babanın ocaklarda babaları gibi askerlik eden oğullarına kuloğlu denirdi.
  2. Beyazıd devrinde yapılan “Devşirme Kanunnamesi”ne göre, birden fazla oğlu olmayanın oğlu alınmaz; birden fazla oğlu olan gayr-i müslimin bir oğlu askere alınır. Devşirme kanunnamesi ile zimmilerden birden fazla oğlu olanın sadece birinin alınmasına, kamu yararı (maslahat) gerekçe olarak gösterilmiştir. Kanuna göre, alınacak gayr-ı müslim çocuğun 14-15 yaşlarında veya devletin güvenlik ve ihtiyacına göre, 3-5 yılda ve bazen daha uzun bir zamanda Hristiyanlardan sekiz, on ile on beş – on sekiz yaş arasındaki çocukların sağlıklı ve güçlü olanlarından acemi oğlanı alınmaya başlandı. Önceleri, Arnavutluk, Yunanistan, Adalar ve Bulgaristan’dan daha sonra da, Sırbistan, Bosna-Hersek ve Macaristan’dan devşirme alındı. XV. Yüzyıl sonları veya XVI. Yüzyıl başından itibaren, giderek Anadolu’daki Hristiyan uyruğa da devşirme kanunu uygulandı.[14] Türk, Kürt, Acem, Rus, Yahudi, Gürcü ve Çingene çocukları devşirilmezdi. Ermeniler ’den ise sadece saray için çok az devşirme yapılmıştır.[15]
[1] Kerziban Çakmak, “Osmanlı Devleti’nde Devşirme Sistemi”, http://www.akademiktarih.com/tarih-anabilim-dal/2022-osmanl-aratrmalar/osmanlskeri-yap/19939-osmanli-devletnde-devrme-sstem.html,(E.T 05.04.2015),s.1. [2] H. Tahsin Fendoğlu, “Osmanlı’da Devşirme Kurumu”, Yeni Türkiye Yayınları, 2000, s.559-560. [3] Bayram Yıldız, ”Tuna’dan Uçan Kuş’ta Devşirme Sistemi”, Studıes Of The Ottoman Doman, c.4, Sayı 6, Şubat 2014,(E.T.25.02.2015), s.13. [4] Abdülkadir Özcan, “Devşirme”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c.9, İstanbul 1994, s.255. [5] Fendoğlu, ”Osmanlı Devşirme Kurumu”, s.561. [6] Özcan, “Devşirme”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, s.256. [7] Mustafa Işık, ”Fırat Hadisi’ nin Osmanlı’nın Devşirme Sisteminde Hayata Aksedişi’ Turkısh Studıes-Volume 8/6 Spring 2013,Ankara-Turkey,(E.T.25.02.2015),  s.328. [8] Fendoğlu, “Osmanlı’da Devşirme Kurumu”, s.561. [9] Ernst Enlı, Osmanlı Altın Çağının Mimarı Sinan, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, s.32-33. [10] Fendoğlu, “Osmanlı’da Devşirme Kurumu”, s.559. [11] Halil İnalcık, Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2009, s.205. [12] Sevgi Gül Akyılmaz, “Osmanlı Devleti’nde Yönetici Sınıf Açısından Müsadere Uygulaması”,Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, c.XII, Y.2008,(E.T.25.02.2015), s.395. [13] İnalcık, Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I, s.205. [14] Fendoğlu, “Osmanlı’da Devşirme Kurumu”,s.559-560. [15] Özcan, “Devşirme”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, s.255. Mustafa Abdullah Mirik Uludağ Üniversitesi

Yıl bilmem kaç…
Yeryüzündeki emperyalist güçlerin alayı suriye’de köşe kapmış,,
onlarca yabancı istihbaratın kurduğu irili ufaklı prenslikler, kimin eli kimin cebinde belli değil,,
Bir tarafta nübyenin petrollerine çöreklenmiş, kuzey afrika ve ortadoğuya “demoğğrasi” diye dalan Mısır şeytanı,
Diğer tarafta yine ortadoğuda ihlal etmediği sınır, üs kurmadığı şehir kalmamış hitit ayısı,,
Bir tarafta iktidar devirip iktidar kuran Babilli Soros’lar, Rockfeller’ler,,
Diğer tarafta hitit ayısının gölgesindeki yağmacı Asurlu mehdikrallar,
Hepsinin arasında kalanlardan bahsetmiyorum bile,
Soykırıma uğrayanlar,
Sığınmacılar,
taşeron işçiler,
asgari ücretliler…..
Mısırın Trump Tower’larının arkasındaki gecekondulardan bahsediyorum,
Siyahiler, seks köleleri, çocuk işçiler…
Ve sonra içlerinden bir adam şöyle seslenmiş:
“Allah, taaa Fas’tan Pataniye kadar süt ve bal akan toprakları size vaad ediyor”
Anında mısır beyaz saray kabinesi toplanmış ve nihayet:
“bu herif bizim iktidarımızı devirmek istiyor!” demişler
hemen kartel medyası, koç, fetö firavunla masaya oturmuş,
mısırın en uzun mgk’sı..
firavun birine hilton için arazi, birine bir iki ihale diğerine de öym’leri kurdurup ananas dilimliyor,
o da ne! karşılarında göbeğini kaşıyan milyonların arkasında olduğu bir adam,
hiç bir yolsuzluğa bulaşmamış tertemiz bir el;
ve ardında sistemin çarkını döndüren dev yarasa gibi bir kitle,
grevler, cuma namazları, gece kuran sohbetleri, dinler tarihi,,,,
biri bağırıyor meydanda “alev alan ateş söner mi hiç”
diğeri öteki taraftan “eşş-şa’b yurid iskat en-nizam”
tabi firavun ve kabinesi durur mu
mısırın 28 şubatı,,
işkenceler, zulumler,başörtüsü yasağı…
tam da o sırada bir de ne olsun;
kuzeydeki istiladan kaçan milyonluk mülteciler,,
alayı metropollere hucum etmesin mi?
yok sınırları kapatalım, yok 3 milyar avro verelim demişler,,
fakat nafile,,
yüzbinlerce mülteci uygar dünyanın başkentlerine akın etmiş,,
o da ne! memlekette milliyetçilik krizi çıkmasın mı!
“refugees! go back your home!”
üstüne hitit bölününce politik faiz fırlamasın mı!
mısır borsası çökmüş,
vadeli tahvilde bono yüzde 96’lara ulaşmış,
esnaf karnak sarayının önüne kasa fırlatıyor,
dahası bi de anarşi çıkmış memlekette,
şehirler gündüz devletin gece isyancıların,
asayiş yok, güvenlik yok, istikrar yok…
hem Mısır’In NATO’su hem Hitit’in şangayı suriyeden çekilmişler,
garibanların karşısındaysa Allah’In vaad ettiği koca bir dünya,,,
(J.Pirenne/Büyük Dünya Tarihi sayfa 40,41,42)
Dücane Demirtaş Boğaziçi Üniversitesi

Ortalıkta söylentiler dolanıyor,belki duymuşsunuzdur.Diyorlar ki : “Yahu Yavuz Sultan Selim ne gaddar adam,müslüman olan bir devletle nasıl olurda savaşa girip onların kanını döker  ?”.Peki acaba işin doğrusu neydi , Sultan Selim Han gerçekten kasıtlı olarak Müslüman kanı mı döktü ? Bu sorunun cevabını öğrenmek için şöyle Fatih dönemine bir dönmek gerek derim ben.Fatih Sultan Mehmet Han,Mısır topraklarında kurulu olan Memlük Devletinin sultanına bir mektup yazar ve mektuba şu sözler ile başlar : “Hadim-ül Haremeyn-i Şerifeyn (Mekke ve Medineye Hizmetkarı) karındaşım Mısır Sultanı !”.Fakat Memlük Sultanı bu hitabı kendisine hakaret olarak kabul eder ve mektubu getiren Osmanlı elçisini hakaretlerle geri gönderir.Zira onlar kendilerini “Hakim-ül Haremeyn-i Şerefeyn (Mekke ve Medinenin Hakimi)” olarak görürler ve “Hakim” kelimesi yerine “Hadim”  denmesini kendilerine edilmiş bir hakaret olarak görürler. Osmanlı-Memlük ilişkisine biraz daha hakim olmak için II.Beyazıd döneminde gelişen olaylardan da bahsetmek gerek.Bu dönemde,ümit burnunu keşfeden Portekizliler,Hindistan ve Arap Yarımadasındaki halka büyük zulümler eder.15000 civarında Hintli insanı iş vaadiyle gemilere bindirip,elleri ve burunlarını keserek Afrika kıyılarına atmaları,bilinen zulümlerden yalnızca bir tanesi…Bu zulümlere dayanamayan Hintliler ve Araplar,halifeliği elinde bulunduran Memlük Sultanından yardım isterler.Memlük Sultanı ise bunun üzerine bir mektup yazar ve papaya gönderir.Mektubunda : “Bu zulümleri durdurmadığınız takdirde ülkemde yaşayan bütün Hristiyanları öldürürüm ve mabetlerini yerle bir ederim.” şeklinde ikazlarda bulunur.Papa,bu mektubu İspanya Kralına,o da Portekiz Kralına ulaştırır.Portekiz Kaptan-ı Deryası bu mektubu okuduğunda güler ve : “Onlar mı bunu yapacaklar,güçleri yetiyorsa yapsınlar da görelim.Önümüzdeki yıl ciddeyi bombalarım,onların peygamberlerini de mezarından çıkartır buraya getiririm.” şeklinde ağır ifadeler kullanır.Ve gerçekten de ertesi sene ciddeyi bombalayarak büyük bir katliama sebep olur.Kendisini,Mekke ve Medinenin dolayısıyla Ciddenin de hakimi olarak gören Memlük Sultanı,bu duruma seyirci kalmaktan öte gitmez.Müslüman Arapların kendisinden istediği yardımı yerine getirmeye güç yetiremediği gibi,bu durum karşısında Osmanlı Devletinden de yardım dahi istemez.   Sultan Selim Han,müslümanlara çektiği zulmün  ve kutsal topraklara yapılan bu saygısızlığın üzerine,Mercidabık ve Ridaniye seferleriyle Mısır ve Suriyenin Fatihi olur.Fetihten sonra Şamda kendisi için bir hutbe okutulur ve hutbe sırasında hatip,Sultan Selim Han içi “Hakim-ül Haremeyn-i Şerefeyn” ünvanını kullanır.Bunun üzerine ayağa kalkıp kavuğunu başındna çıkaran Yavuz,”Bizler bu toprakların hakimi değil,hadimiyiz.Bizleri,Hadim-ül Haremeyn-i Şerefeyn diye anınız.”der ve Memlük Sultanının hakaret olarak gördüğü ünvanı kendisine en büyük şeref olalar kabul eder ve o ünvanı ömrünün sonuna kadar taşır.Nitekim kendisinden sonra gelen padişahlarda kutsal toprakların hadimi olmaya devam etmiştir. Mustafa Ayaz İstanbul Üniversitesi