Tarih

  Sultan Mehmed, İstanbul’u 21 yaşında fetheden, Osmanlı İmparatorluğunun yedinci padişahı. Babası II. Murad ve annesi Hüma hatun. Kendisi diğer Osmanlı şehzadeleri gibi özel bir eğitimden geçmiştir. Küçük yaşta döneminin seçkin hocalarından eğitim görmeye başlamıştır. Kendisi de ilme ve öğrenmeye meraklı bir şehzadedir.  Sultan Mehmed 1444’te henüz 13 yaşında iken babası Sultan Murad tarafından tahta geçirildi. Yaşının küçük olması ve devlet yönetiminde yetkinlik kazanmamış olması onun saltanatını tehdit eden unsurlardı. Zira 2 yıl sonra Macarlardan oluşan bir Haçlı ordusu, genç ve deneyimsiz Mehmed’in Osmanlıyı idare etmesini fırsat bilerek Osmanlı topraklarına saldırı düzenlemiş Varna’ya kadar ilerlemiştir. Bunun üzerine genç sultan, sadrazam Çandarlı Halil Paşanın da etkisiyle babası II. Murad’ı yardıma çağırmıştır. “Eğer padişah sen isen ordunun başına geç, eğer ben padişah isem emrediyorum ordumun başına geç” dediği meşhur sözünü bu hadise üzerine sarf etmiştir. Bu olaydan sonra II. Murad tekrar tahta geçmiş ve ülkeyi idareye devam etmiştir. Genç sultan Manisa’ya gönderilmiş ve Sultan II. Murad’ın vefatına kadar orada bulunmuştur. Manisa’da geçirdiği yıllarda eğitimine devam etmiş, yönetim ve idare üzerine yeni tecrübeler kazanmıştır. 18 Şubat 1451’de Sultan II. Murad’ın vefatından sonra Sultan Mehmed, 19 yaşında ikinci kez tahta çıktı. Saltanat için karşısında rakip olarak Orhan Çelebi bulunuyordu. Bizans’a sığınmış olan Orhan Çelebi Osmanlı tahtında hak iddia ediyordu. Öte yandan Çandarlı Halil Paşa da Sultan Mehmed’in başa geçmesine razı görünmüyordu. Hem içte hem de dışta ortaya çıkan tüm bu olumsuzluklara rağmen Sultan Mehmed idareyi elinde tutmayı başardı. Fakat saltanatını güçlendirmek için önemli bir askeri zafere ihtiyacı vardı. O dönem Sultanın yanında bulunan Zağanos ve Şehabettin Paşalar genç sultanın otoritesini güçlendirmek için İstanbul’un fethedilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Önceki tarihlerde İstanbul birçok defa kuşatma altına alınmış fakat tam manasıyla fetih gerçekleşmemiştir. Asla yıkılamayacağına inanılan güçlü surlarla çevrili olması ve Osmanlı’nın surları yıkabilecek bir teknolojiye sahip olmayışı, konumu itibariyle dışarıdan kolaylıkla askerî yardım sağlayabilmesi gibi nedenlerle kuşatmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Tüm bu olumsuzluklara ve başarısız bir geçmişe rağmen Sultan Mehmed ve vezirleri İstanbul’u fethetmeye kararlıydılar. Sultan Mehmed’in İstanbul’u istemesindeki en büyük etkenlerden biri de Hz. Peygamber’in hadis-i şerifindeki övgüye nail olmaktı. “Konstantiniyye mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.” Sultan Mehmed ve beraberindeki askerler tüm kuşatma boyunca bu hadisin verdiği manevi güç ile savaşmışlardır. Zira İstanbul gibi önemli ve güçlü bir şehri fethemek o kadar kolay olmayacaktır. Ganimet ve yağma gibi maddi teşvikler bir noktadan sonra askerlere yeterli gelmiyordu. İstanbul’un fethini kutsî bir görev haline getirmek, savaştan yılmış ve umudu tükenmiş olan orduya moral sağlıyordu.  Sultan Mehmed ve vezirleri her türlü hazırlığı yapmış, ihtimaller üzerine düşünmüş, en ufak ayrıntılar bile gözden kaçırılmamıştır. Sultan I. Beyazid’ın yaptırdığı Anadolu Hisarının karşısına Rumeli Hisarı inşa ettirilmiş böylelikle Bizans’a boğazlardan gelebilecek yardımların önü kesilmiştir. Yıkılmaz denilen surları yıkmak için toplar döktürülmüştür. Takviye gemiler yapılarak Osmanlı donanması güçlendirilmiştir. Bunlara karşılık Bizans da önlemler almış, surları tamir etmiş, hendekler kazılmıştır, dışarıdan yardım talep edilmiştir. Osmanlı ve Bizans arasında uzun ve zor bir mücadele olmuş, son anlara kadar iki taraf da birbirlerine tam üstünlük sağlayamamıştır. Fatih Sultan Mehmed tüm imkanları seferber etmiş, bugün söylerken kulağa inanılmaz gelen o meşhur icraatı gerçekleştirmiştir. Gemileri Haliç’e indirebilmek için Tophane’den Kasımpaşa’ya bir yol inşa ettirmiştir. Öküzlerin çektiği, kızaklar üzerinde giden gemiler Haliç’e indirilmiştir. Sultan Mehmed İstanbul’u almak için kararlıdır ve buna engel olabilecek her ihtimali düşünmüş, çözüm için sınırları zorlamıştır. Kuşatma boyunca her iki taraftan ağır kayıplar verilmiş ve nihayetinde 29 Mayıs günü yapılan ağır top atışlarıyla surda bir gedik açılmış, Osmanlı askeri kente girmeyi başarmıştır. İmparator kaçarken yakalanıp öldürülmüş, Venedikliler esir alınmış böylelikle karadan ve denizden hakimiyet sağlanmıştır. 29 Mayıs 1453, İstanbul’un fethiyle birlikte Sultan Mehmed “Fatih” ünvanını almıştır. Bu büyük zaferden sonra Osmanlı diğer beyliklere karşı gücünü ve otoritesini sağlamlaştırmış, dünyaya ismini duyurmuştur. İstanbul’un fethiyle beraber Osmanlı, devlet olmaktan çıkmış ve imparatorluk halini almıştır diyebiliriz. Fatih Sultan Mehmed İstanbul’un içindeki her yapıya önem vermiş ve zarar görmesini istememiştir. Kuşatma boyunca Bizans imparatoruna teslim olması halinde şehri yağmalamayacağını, canını sağ bırakacağını teklif etmişse de teklifi kabul görmemiştir. Bilindiği üzere İslam hukukuna göre teslim olmayan şehrin yağma edilmesi serbesttir. Fatih Sultan Mehmed istemeyerek de olsa yağma için emir vermek mecburiyetinde kalmıştır. Şehrin yapılarına zarar verilmesini yasaklamış ve geri kalan herşey için askerlere 3 gün süreyle yağma izni verilmiştir. Fetihten sonra Sultan Mehmet, İstanbul’u “payitaht” ilan etmiştir ve hızla İstanbul üzerine inşa çalışmalarına başlamıştır. Zira İstanbul’da yapılacak olan tüm yenilikler, Fatih Sultan Mehmed’in tarihe bıraktığı bir imza olacaktır. O dönem böyle büyük ve önemli bir kenti eskisinden daha iyi bir duruma getirmek Osmanlı İmparatorluğunun gücü ve kudretini dünyaya ispat etmek demekti. Osmanlı geleneği olarak fethedilen şehrin en önemli ve en büyük dini yapısı camiye çevriliyordu. Bu minvalde, Fatih Sultan Mehmed ilk iş olarak Ayasofya’yı cami haline getirdi. İstanbul’un altyapı sorunlarını gidermek, nufüslandırmak ve orayı bir ticaret merkezi haline getirmek için çeşitli girişimlerde bulundu. Vezirlerine de kentte halkın faydalanacağı yapılar inşa etmelerini emretti. Bugün İstanbul’un birçok yerinde bu yapılar hâlâ ayaktadır. Fatih bu girişimlerle İstanbul’u yeniden canlandırmış, güçlü bir başkent haline getirmiştir. Son olarak, genç yaşında İstanbul’u hayal etmiş, İstanbul’u fethetmiş, İstanbul’u inşa etmiş ve İstanbul’a yeni bir kimlik kazandırmıştır Fatih Sultan Mehmed. Yukarıda okuduğunuz büyük bir çabanın ve mücadelenin kısa bir anlatımıdır. İçerisinde sayısız kahramanlar barındırır. Eğer bizim de olmazlara niyetimiz var ise Rabbim bu uğurda zorun zorluğuna galip eylesin. Büyüklerin fetih tarihi yaklaştıkça söylemeye başladığı ve söylerken bizlere de göz kırptığı o malum dizeyle bu yazıyı sonlandıralım “Yürü, hâlâ ne diye kendinle savaştasın, Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın”. Gülsüm Cemile Damar

Furkan Gençoğlu

https://twitter.com/mrgencoglu

Türkiye’li müslümanlar olarak bir çok önemli işlere imza atıyoruz. Eylemler, organizasyonlar, iyilik hareketleri vb. Türkiye kişisel infak hareketlerinin en yoğun olduğu İslam ülkesi. Örneğin İHH gibi bir yardım kuruluşumuz var dünyanın yüzlerce bölgesinde gariplere, mazlumlara, ötelenmişlere yardım eli uzatıyor. Türkiye’li müslümanların katkılarıyla dünyanın dört bir yanında yetimhaneler, su kuyuları, fabrikalar, toplu konutlar yapılıyor. Hayvancılık, tarımsal kalkınma projeleri gerçekleştirilerek sadece balık vermeyi değil balık tutmayı da insanlara öğreten girişimlerde bulunuluyor. Fakat gerçekleştirdiğimiz bu muazzam organizasyonların hikayesini yazma noktasında geçmişten beri ciddi problemlerimiz var. Son yıllarda basın-yayın-reklamcılık gibi sektörlerde yetişmiş kadroların çoğalması ile bu problem bir nebze de olsa çözüldü. Fakat geçmişte yaşanan ne yazık ki geçmişte kalmaya devam ediyor. Örneğin 28 Şubat döneminde yapılan ve belkide dünyada gerçekleştirilen en büyük barışçıl sivil aktivizm örneklerinden biri olan “el ele eylemleri”. “İnanca Saygı Düşünceye Özgürlük İçin El Ele” başlığıyla gerçekleştirilen eylemde insanların inanç özgürlüklerinin kazanılması için el ele tutuşularak kilometrelerce uzunluğunda insan zincirleri oluşturuldu. İstanbul Cerrahpaşa tıp fakültesinin önünden başlayıp Hopa’ya kadar uzandı bu insan zinciri. Bugün geçmişte tecrübe edilen bu muazzam organizasyonu kim hatırlıyor? Ak Parti kuşağı olarak isimlendirilen 15-25 yaş kuşağından hangi genç bu eylemin hikayesini biliyor? Oysa beyaz perdeye aktarılıp bir kült film haline getirilebilecek çapta bir hikayesi var bu eylemin. Maalesef belli alanlarda yoğunlaşan kadro eksikliğimiz, bu tip bizzat içimizden insanların gayretleriyle inşa edilmiş tecrübelerin, tarihin girdabında keşfedilmeye bekleyen birer hazine olarak bekletilmesine gerekçe oluşturuyor. 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) “irticayla mücadele” gerekçesiyle aldığı kararlardan biri de kamu kurumlarında başörtüsünün yasaklanmasıydı. Yasak çoğunlukla üniversitelerdeki uygulamalarla anılsa da sadece öğrencileri mağdur etmedi. Ayrımcılığa Karşı Kadın Derneği’nin (AK-DER) verilerine göre 1998-2002 arasında 5 bin başörtülü kadın işten çıkarıldı,10 bine yakını da istifa etmeye zorlandı. Yükseköğretim Kurulu (YÖK), Aralık 1997’den itibaren çeşitli kararlar alarak üniversitelere başörtüsüyle girilmesini engelledi. 23 Şubat 1998’de İstanbul Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu’nun çıkarttığı genelgede, “başörtülü ve sakallı” öğrencilerin derslere alınmamaları, yoklamalara yazılmamaları, dersten çıkmamakta direniyorlarsa dersin yapılmaması ve öğrencinin “dersi engellediğine” dair tutanak tutularak disiplin kuruluna sevk edilmesi talimatı verilmişti. Genelge üzerine İstanbul Üniversitesi’ne alınmayan başörtülü öğrenciler, aylar boyunca Beyazıt kampüsü kapısının önünde oturarak yasağı protesto etti. Alemdaroğlu’nu eleştiren öğretim üyelerinin görevine son verildi, bir kısmı istifa etti. Disiplin cezaları alarak okuldan uzaklaştırılan birçok başörtülü öğrenci eğitimine yurtdışında devam etmek zorunda kaldı. Oturma eylemlerinden bir sonuç alınamayınca İstanbul Üniversitesi’nden bir grup başörtülü öğrenci, dikkat çekecek bir eylem planladı. İstanbul’dan Ankara kadar el ele tutuşularak bir zincir oluşturulacak, Guinness’e girecek bir rekor kırmaya çalışılarak başörtüsünün serbest bırakılması talebi yükseltilecekti. Eyleme Türkiye genelinde milyonlarca insan katıldı. İstanbul’da baş örtüsü zulmünün en katı şekilde uygulandığı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin önünde başlayan insan zinciri kesintisiz bir şekilde Bolu’ya kadar devam etti. Bolu’da ise kalabalık bir asker grubu tarafından zincirin devam ettirilmesi engellendi. Eğer bu engelleme olmasaydı bu insan zinciri Ankara’ya kadar devam edecekti. Ancak bu şekilde, bazı yerlerde askeri güçlerin engellemesi sebebiyle kesintiler oluştuysa da “İnanca Saygı Düşünceye Özgürlük İçin El Ele” adıyla İstanbul’dan doğuda İran sınırı yakınındaki Van’a ve Karadeniz tarafından Gürcistan sınırındaki Hopa’ya kadar bütün Türkiye’yi kuşatan bir eylem gerçekleştirildi. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan beri böyle bir eyleme ilk kez şahit oluyordu. Ülkenin büyük bir kesiminde oldukça farklı yerlerde milyonlarca insanın aynı gün (11 Ekim 1998 Pazar) aynı saatte (saat öğleden önce 11.00’de) belli bir mevkiye gelerek kilometrelerce uzunluğunda insan zinciri oluşturmaları, hiçbir karışıklığa ve disiplinsizliğe mahal vermemeleri Türkiye Cumhuriyeti’nin 75 yıllık tarihinde ilk kez görülüyordu. Ancak hükümet kurumlarının yürüttüğü başörtüsü zulmüne karşı insanların el ele tutuşarak tepkilerini dile getirmeleri bazılarının da paçalarının tutuşmasına yol açtı. Çünkü onlar bu kadar büyük bir kalabalığın Türkiye’nin hemen hemen her tarafını etki altına alan böyle bir eyleme katılacağını tahmin etmiyorlardı. İnsanların inançlarının gereğini yerine getirerek okuma ve çalışma özgürlüklerini elde etmek için gerçekleştirdikleri “İnanca Saygı Düşünceye Özgürlük İçin El Ele” eylemine gösterilen destek ve ilgiden rahatsız olan hükümet başta İslami anlayış sahibi bazı yazarlar ve birtakım İslami vakıfların ve derneklerin yöneticileri olmak üzere çok sayıda insanı tutuklattı. Tutuklananların arasında Akit gazetesi baş yazarı Abdurrahman Dilipak, Yeni Şafak gazetesi başyazarı Ahmet Taşgetiren, Milli Gazete yazı işleri müdürü ve başyazarı Ekrem Kızıltaş gibi önemli yazarlar da bulunuyordu. Bunlardan Abdurrahman Dilipak, Ahmet Taşgetiren ve eyleme katılan bazı baş örtülü kız öğrenciler ilk sorgulamadan sonra serbest bırakıldılar. Ancak Ekrem Kızıltaş, bazı İslami vakıfların ve derneklerin yöneticileri ve çok sayıda başörtülü kız öğrenci günlerce gözetim altında tutuldular. Eylemden sonraki akşam öğrenci yurtlarına baskın yapıldı ve yüzlerce öğrenci gözaltına alındı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden bir grup başörtülü öğrenci eylemi organize ettikleri gerekçesiyle üç gün boyunca terörle mücadele ekiplerince sorguya çekildi. Aralık ayında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde (DGM) eylemi örgütlediği iddia edilen 30 kişi hakkında toplam 90 yıl ağır hapis istemiyle dava açıldı. Sanıklar Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesine muhalefetten, halkı ‘kışkırtarak’ kamu düzenini bozdukları suçlamasıyla yargılandı. Kaynak: Türkiye’de ve Dünyada Başörtüsü Yasağı Kronolojisi, Mazlumder, s.54. http://www.vahdet.info.tr/isdunya/dosya4/1008.html

  “Tâbi sınıflar artık tarihçiler tarafından görmezden gelinmese de ‘sessiz’ kalmaya mahkum edilmişlerdir.” Büyük Olaylar ve değişimler bir bütünsellik içinde tarihin akışında şekil kazanarak insanlığın serüvenini oluştururlar. Savaşlar, reformlar, dinlerin ortay çıkışı ve yayılışı; her biri belli bir dinamizm içinde dünyayı şekillendirirler.  Biz de geçmişe bakarak bu serüvenin kırılma noktalarını dönemin bütünselliği içinde okuyup bir anlam arama çabasına gireriz ve bu okumaları değerlendirerek günümüzde mevcut akışın içerisinde  tecrübelerle, hem bugünümüzü hem de yarınımızı aydınlatmaya yönelik belli çıkarımlar yaparız. Aksi takdirde entelektüel hazdan öteye geçemeyiz.  Tarihi olaylar ve olgulardaki dinamizmi yakalayarak bir şekilde bugün için aktif bir okumaya dönüşmesi,  aynı zamanda tarihe olan bir vefa borcumuzdur.  Mamafih tarihte gerçekleşen büyük dönüm noktaları ya da büyük olmayan dönüm noktalarında insanların hayatları bir şekilde devam etmekteydi. Dönemin değişimleri;  mikro boyutta onların hayatına nasıl etkide bulunduğu, fikir dünyalarında nasıl yer edindiği, kendi yaşam tarzlarında öncelikleri içerisinde neyi ifade ettiği gibi konular biraz da kurgusallığın da yardımıyla en azından “sıradan bir insanın” zihin dünyasına inmemiz açısından önemlidir. Bu konu tarihçiler arasında, olayları indirgemeci bir yaklaşıma sokabileceği ve dönemin genel atmosferini tam anlamıyla yansıtamayacağını düşünüldüğü için temkinli yaklaşılan bir alan olmuştur. Lakin bu açıdan haklı bir eleştiri olsa da, bu tarz okuma hayal dünyamızı da zorlayarak bize o dönemle ilgili ilginç ip uçları da verebilir.  Kitabından da bahsedeceğimiz ve kendisi de bir mikro tarih okuması yapan Carlo Ginzburg,  Peynir ve Kurtlar kitabının önsöz kısmında bu durumla ilgili yapılan eleştirileri de göz önünde bulundurarak şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “… Bununla niyetim niceliksel araştırmaya karşı niteliksel araştırmadan yana bir yargıda bulunmak değil; basitçe, tâbi sınıfların tarihi söz konusu olduğunda, niteliksel araştırmanın kötü namlı izlenimciliği olmaksızın, niceliksel araştırmanın kesinlik kazanamayacağı vurgulanmalıdır. E. P. Thompson’ın  ‘üzerinde uzlaşılmış bir şeyi bıktırırcasına tekrarlayan, bir yandan da programlanmadığı diğer her türlü kesin bilgiyi yok eden bir bilgisayarın tekrarlamaya dayanan izlenimciliği’  hakkındaki görüşü, bu bilgisayarın doğal olarak düşünmediği, yalnızca uyguladığı göz önüne alındığında, kelimesi kelimesine doğrudur. Öte yandan, yalnızca bir dizi özgül derinlemesine araştırma, bilgisayara uygulanabilecek uygun kodda bir programın geliştirilmesini sağlayabilir…” Bu kısa girizgâhtan sonra Carlo Ginzburg’un , 16.yyların ortasında ve sonlarına doğru İtalya’nın Friuli bölgesine bağlı Montreale kasabasında yaşayan , engizisyon mahkemesinde düşüncelerinden dolayı yargılanan ve hikayesini ( ya da en azından fikir dünyasını) mahkeme tutanaklarından öğrenebildiğimiz gerçek ismi Domenico Scandella olan ama Menocchio olarak da bilinen bu heretik değirmenciyi özelden ele alan Peynir ve Kurtlar adlı kitabına geçiş yapabiliriz. Öncelikle kitabın da ismini aldığı peynir ve kurtlar , Menocchio’nun kendi teşbihiyle sunduğu ilginç bir kozmogoniyi ifade eder. Meleklerin doğa tarafından dünyanın en mükemmel özünden  ürediklerinden bahseder ve meleklerin tıpkı kurtların peynirden üremesi gibi ortaya çıktıklarında Tanrının onları kutsadığı ve onlara irade,akıl ve bellek verdiği  şeklinde bir açıklama getirir. Bununla ilgili bir kaç teolojik mevzudan bahsetse de burada dikkat çekilmesi gereken şey, ki yazarın da kitabına bu ismi vermesinde de kanımca  önemli  olan ayrıntı, Menocchio’nun zihin dünyasında oluşturduğu anlamı , bir köylünün aşina olduğu kavramla bu örneklendirmeyi kullanmasıydı.  O dönemde Luthercilik ve Anabaptizim gibi kilisenin tekeline karşı olan dini  ‘saf İncil’e yönelerek onu anlamaya ve uygulamaya çalışan bir çok dini akım vardı.  Menocchio’nun mahkemedeki düşünceleri onlara benzerlik gösterse  de o grupların düşüncelerinden bağımsız, kendine özgü bir  fikir dünyası vardı. Dinin özüne dönme, kilisenin debdebeli yaşam tarzına yönelttiği eleştiri, günah çıkarmayı yalnızca Tanrısıyla da yapabileceği, İsa’nın doğuştan gelen bir tanrısallığının olduğundan ziyade normal bir insan olduğu ve Tanrı tarafından daha sonra Kutsal ruhla desteklendiği, İsa’nın babası olduğu  -Kendi yaptığı çıkarımında bakire bir insanın çocuk doğuramayacağı, öyleyse Meryem’in  de Aziz Yusufla evlendiği ( bunu da yanılmıyorsam gayri resmi bir incilde Yusuf’un İsa’ya oğlum diye hitap etmesinden çıkarıyor) ve İsa’nın babasının o olduğunu ifade ediyor.-, ruhun ölümlü olduğu,  Tanrı’nın kutsal ruhu Yahudilere, Türklere (Müslüman), Hıristiyanlara ve hatta diğer toplumlara da farklı şekilde de olsa gönderdiği -ve bunu bilerek Hıristiyan doğduğu kendisini Hıristiyan olarak tanımladığı-,  Tanrı’yı bütün insanlığın babası olduğu gibi kilise tarafından heretik olarak görülmesini sağlayacağı bir çok düşüncesi vardı. Bununla beraber kiliseye de bağlı olduğunu da söylemekteydi. Lakin bunların sadece bir çıkarım ve bazen şeytan tarafından bir ayartılma olduğunu da söyleyerek düşüncelerinin kesin bir hakikat olduğunu da iddia etmiyordu.  Menocchio’nun,  Luthercilerin ve Anabaptislerin söylediği gibi ‘saf incil’ ve ‘İncil’in hakikatin tek kaynağı olduğu’ söylemlerinden bağımsız bir şekilde yazarında ifade ettiği gibi köylülerin nesilden nesile geçen ‘temel, içgüdüsel maddeciği’ ile beraber toplumsal ahlakı ve adaleti önemseyen, farklı inançlara karşı hoşgörüyle beraber  aynı kategori içerisinde onları da benimseyebilen fakat kendisinin söylediği gibi Hıristiyan bir ailede doğduğu için onunla kendini tanımlayan daha irfani bir anlayışa sahip  fikir dünyası olduğunu söyleyebiliriz. O dönemde matbaanın yaygınlaşması, incilin Latinceden tercümesi ve  farklı kitaplara da ulaşımının kolaylaşması, Menocchio’nun hissettiklerini  ifade edecek sözcüklere ve kavramlara kavuşmasını sağlamış ve ona düşüncelerini açıklamasında büyük bir cesaret vermiş olduğunu düşünebiliriz.  Menocchio’nun mahkemede yapmış olduğu tartışmalar zaman zaman beni de heyecanlandırıyordu. Söylemlerinin mutlak hakikat olup olmadığından ziyade tartışmanın kışkırtıcılığı, ve zihninin esnek bir şekilde özgürce kıvrak hamleler yapabilmesi okurken  merakımı arttırıyordu. Öyle ki, ruhun ölümlü olduğundan bahsetmesi üzerine, mahkemenin kendisinin ruhun Tanrıya ulaştığını da söylediğini ifade etmesiyle içine düştüğü tezatlık üzerinden onu sıkıştırmaya çalışırken, ruh üzerinde  tin(spritus) ve ruh (anime) diye iki ayrımdan söz ederek, tin’in Tanrıya ait olduğunu ve O’na döneceğini , animenin ise bedenle ilgili olduğunu; akıl, bellek, irade, inanç, iman ve umudun  da ona ait olduğunu ve bedenle beraber onların da öleceğini söyleyerek karşılık vermiştir. Bu kadim felsefede ruh üzerine yapılan tartışmalarla alakalı bir konudur aslında. Tabi Mennocchio tüm bu bilgileri kendi zihin dünyasında bir kalıba sokarak kendi sesiyle sunuyordu.  Bir köylü içgüdüselliği ve irfanının bilgi aracılığıyla kavramlara özgürce dökülmesi, içinde yazarında ifade ettiği, hatta okurken benim de sürekli not düştüğüm çelişkili veya muğlak yerler olsa da, bilgi tekelinin kırılmasının ve bu kırılmayla beraber  elde etmiş olduğu kavramlar ve kelimelerle  – bazen şeytan tarafından düşüncede ayartıldığını söylese de-  hayata dair bir pencere  açmış ve o pencereden kendisine dayatılanı değil, ayartılsa da kendisinin tabiri caizse Adem’in Tanrı’dan  almış olduğu kelimeler gibi elini uzatarak bir şeyler talep etmesinin heyecanını yüreğinde hissetmiş olduğunu bana düşündürmektedir. Çünkü mahkemede düşüncelerini ifade etmek için can attığını, içindeki kelimeleri paylaşma arzusunun yüksek olduğunu tutanaklardan anlayabiliyoruz. Yunan mitolojisinde Promethus’un Olympos’tan çaldığı ateşi insanlara ulaştırması gibi, bu dönemde de matbaanın yaygınlaşması, “efendiler” katından ‘kutsal bilgi ateşini çalarak halka inmesini sağlamış. Mennocchio ömür boyu hapse çarptırılıp daha sonra özür dilekçesi yazarak  3 sene yattıktan sonra affedilmesini sağlasa da, hapisten çıktıktan sonra yine rahat duramaz ve  o  bilgi ateşinin cezb ediciliğiyle, düşüncelerini insanlarla paylaşmaya devam eder ve tekrar mahkemeye çıkarıldıktan sonra ölümüne hükmedilir. Yazar,  Mennocchio’nun evinde bulunan kitap listelerinden  ve  irtibat halinde olup etkilenmiş olabileceği kişilerden de bahsederek,  kahramanın zihin haritasını çözmeye yönelik dikkatli bir takip yapmaya çalışmıştır. Ayriyeten kitabın sonlarına doğru başka bir bölgede değirmencilik yapan ve Lutherci olarak suçlanan Pighino’nun da farklı bölgelerde olsalar da Mennocchio ile yakın söylemleri ve eleştirileri dillendirdiğini, yine Lucca bölgesinden Scolio adlı başka bir köylünün de benzer söylemlere sahip olduğunu (bunlarda mahkemelerde yargılanan kişiler)  öğreniyoruz.  Scolio, Mennocchio’nun  yaklaşımından farklı olarak ideal dindar bir toplumdan bahseder  ve aslında Tevrattaki  10 emrin dinlerin temelini oluşturduğunu söyleyerek de Mennocchio’nun diğer dinlerle ilgili hoşgörüsüne yakın bir yaklaşım geliştirir. Bu söylemlerin kaynağını teşkil eden unsurların, kısmen yazarın da ifade ettiği kitap listelerinde kutsal metinler -buna  emin olunmamakla beraber Kuran’da dahil- , halk şiirleri ve dönemle ilgili çeşitli seyahatnameler ve vakayinameler olabileceğini düşünebiliriz . Tabi bir de görüşülen farklı kişilerden de bu bilgiler zenginleştirilmiş olabilir. Sclolio’ya dönecek olursak Settenario adlı bir şiir kitabında şöyle bir açıklama yapmaktadır:   Birçok peygamber yolladım Birbirine benzemez, çünkü peygamberlerimi yolladıklarımda birbirine benzemezdi ve onlara farklı yasalar verdim Bulduğum töreler kadar çeşitli Tıpkı hekimin çeşitli reçeteler yazması gibi herkesin yapısına göre. İmparator 3 komutan yollar Biri Afrika’ya, Biri Asya’ya, Biri Avrupa’ya: Yahudilere, Türklere(müslüman) ve Hristiyanlara Her biri kanundan bir nüsha alır, Ve törelerinin çeşitliliğine ve garipliğine göre Her halka farklı ve uygun bir çeşidini verir: Ama her birine 10 emri iletir. Aynısını, ama ayrı ayrı yorumlarlar. Ama Tanrı birdir O’nun inancı da bir…   Son olarak farkı şehirlerde de yaşasalar benzer söylem üretmeleri ve söylemlerinin genel olarak; hoşgörü, dinde basitlik ve maddi olana( hayata) yönelmeleri  ortak özellik olarak görülebilir. Tabi burada 16.yy Avrupa’sına bir genelleme yapmaktan ziyade dönemin ruhunun, İtalya’da bir bölgedeki köylülerin zihin dünyalarına nasıl yansıdığı ile ilgili edindiğimiz ip uçlarıyla Mennocchio’nun özelinde nasıl bir etkisinin olduğunu görebiliriz. Dönemin ruhunun tesiri ana belirleyici etkenlerden biri olmakla beraber, insanların bilgi tekelini kırarak hissettiklerini ve ‘ayartılmış düşüncelerini’ ifade edebilecek -kitaplar sayesinde- önemli dilsel araç olan kavramlara ve kelimelere kavuşması da, bir değirmencinin cesurca ve isteklice düşüncelerini ifade etmesinde kilit bir etken olmuştur. Son olarak kitaptan alıntılayacağım, aslında yazarında Walter Benjamin’den alıntıladığı  bir sözle noktalayalım: Hiçbir olay tarih için kaybolmuş sayılmaz.   MUHAMMED SALİH DEMİRTAŞ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, Allah’ın rahmeti ve bereketi hepimizin üzerine olsun. Bu ayki sayımızda yine resmi tarihin yok saydığı bir meseleyi sizlere ulaştırmaya çalışacağız. Maalesef resmi tarih anlatımımızın yıllardır izlediği yolda yakın tarihte M. Kemal’in bulunmadığı olayların ve bu olaylara damga vuran kahramanların çoğu görmezden gelinmiştir. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşının kahramanları Gazi Osman Paşa ve Gazi Ahmet Muhtar Paşalardan tutunda Kurtuluş Savaşı’nda birçok kahraman paşadan bihaberizdir. Lakin buna karşılık M. Kemal karakteri abartılı bir şekilde tüm tarih anlatımının temel yapı taşı olarak karşımıza konulmuştur. Bu eleştirimiz M. Kemal’in askeri olarak herhangi bir şey ortaya koymadığı manasına gelmemelidir. Bahsetmek istediğimiz medeniyetimizi ve köklerimizi oluşturan tarihimiz sadece bir kişiden teşekkül etmemektedir. Onlarca büyük zaferlere, mücadelelere imza atmış kahramanlarımız vardır. Tarihten ders çıkartıp aynı hatalara düşmemek için tarihimizi gereği gibi eğrisi ve doğrusu ile okumak gerekmektedir. İşte bu amaç ile bu sefer Birinci Dünya Savaşı’nın bilinmeyen zaferi Kûtu’l-Amâre’den bahsedeceğiz. 29 Nisan 1916…Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu 1952 yılına kadar, bu tarih Silahlı kuvvetlerde ‘KUT bayramı’ olarak kutlanmaktaydı. Çünkü bu tarihte Irak /Kûtu’l-Amâre’de Halil Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri İngilizleri perişan etmiş ve Çanakkale zaferinin hemen ardından kazanılan bu zaferle düşmana büyük bir darbe daha vurulmuştu. Bu zaferde İngiliz komutanı Charles Townshend, 13 komutan, 481 subay ve 13.300 er Osmanlı ordusuna teslim olmuştur. Kısa bir şekilde Kûtu’l-Amâre zaferinin meydana gelişinden bahsetmek gerekirse 1915 yılı Eylül sonlarına doğru İngiliz Generali Townshend Dicle nehri boyunda harekete geçti; Osmanlı Devleti’nin Türk ve Araplar’dan oluşan kuvvetleri Albay Yusuf Nureddin Bey’in kumandasında bulunuyordu. Hedefleri Bağdat’ı almak olan İngilizler yol üzerindeki Kûtu’l- amare’yi işgal ettiler (26 Eylül 1915). Bunun üzerine bölgedeki Altıncı Ordu’nun başına Birinci Ordu kumandanı Alman Mareşali Goltz Paşa getirildi (22 Ekim 1915). 22-26 Kasım 1915’te General Townshend Bağdat’a 30 km uzaklıktaki Selmanıpak denilen bölgede taarruza başladı. Meydana gelen çarpışmalar Bağdat’ı ele geçirmeye çalışan İngilizlerle onları durdurmaya çalışan Türkler arasında büyük bir mücadeleye dönüştü. Çok sayıda kayıp veren İngilizler Kûtu’l-Amâre’ye çekilirken Osmanlı kuvvetleri kaleyi kuşatma altına aldılar (5 Aralık 1915). Halil Paşa kumandasındaki bu kuşatma ve İngilizler’in verdikleri karşı mücadele I. Dünya Savaşı’nın en önemli çarpışmaları arasında yer alır. 1916 yılının başlarında İngilizler’in Irak cephesi kumandanlığında bulunan General Nixon’un yerine General Percy Lake tayin edildi. General Percy Lake’in emriyle Basra tarafındaki İngiliz kuvvetlerinin kuşatma altındaki General Townshend’e yardım teşebbüsleri sonuç vermedi ve İngilizler, Hindistan’dan Basra’ya gönderilen yeni tugayların desteğinde 5 Nisan 1916’da Felahiye’de başlattıkları dört gün süren taarruza rağmen kuşatmayı yaramadılar. Kaledeki yiyecek stoklarının tükenmesi üzerine uçaklarla atılan yiyecek paketlerinin çoğu nehre düştüğünden yapılan yardımlar yerine ulaşmadı. İngilizler, 21-22 Nisan 1916’da IV. Felahiye Muharebesi denilen bir saldırı daha gerçekleştirdilerse de geri püskürtüldüler. Başka çaresi kalmayan General Percy Lake, 26 Nisan 1916’da kuşatma altındaki General Townshend’e Türklerle teslim müzakerelerini başlatmasını bildirdi. Yaklaşık beş ay süren kuşatmanın kaldırılması karşılığında İngilizler bütün silahlarını ve 1 milyon sterlin tazminat vermeyi teklif ettiler ve karşılığında Amâre yolu ile Hindistan’a gitmek için müsaade istediler; Türk tarafı ise İngilizler’in kayıtsız şartsız teslim olmasında direndi. Nihayet27 Nisan 1916’da Kûtu’l-Amâre’nin 4 km kuzeybatısında nehir üzerinde Halil Paşa ile General Townshend arasında yapılan görüşmede İngilizler tazminatı 2 milyon sterline çıkardılar. 29 Nisan 1916 günü protokol imzalanmasının ardından halkın coşkulu gösterileri arasında Türk kuvvetleri Kûtu’l-Amâre’ye girdi ve 13.309 kişilik İngiliz ordusunu teslim aldı. Kûtu’l-Amâre zaferi genelde I. Dünya Savaşı’nı etkilemiş ve Bağdat’ı ele geçirmeye yönelik planlar yapan İngilizlere büyük bir darbe vurmuştur. Ancak bu askeri başarı Haziran 1916’da Hicaz’da ortaya çıkacak olan İngilizler’in planladığı Şerif Hüseyin ayaklanmasını engelleyemedi. 1916 ve 1917 yıllarındaki savaşlar Osmanlı Devleti’nin bağlı bulunduğu tarafın başarısızlığı ile sonuçlandığından Ortadoğu tamamen kaybedildi; Şubat 1917’de Kûtu’l-Amâre ve Mart ayında Bağdat İngilizler’in eline geçti. Bölgeye gelen İngiliz manda idaresinin yaptığı idari taksimata göre Kûtu’l-Amâre yeni kurulan on dört livanın (muhafaza) ana şehirlerinden biri daha sonra da Irak Devleti’nin kurulmasıyla (Ağustos 1921) bu on dört livadan birinin merkezi oldu. Birinci Dünya Savaşı müddetince Osmanlı topraklarının taksimatı hususunda düşman devletler arasında gizli antlaşma girişimleri olmuştur. İşte onlardan biri ve de en önemlisi Sykes-Picot antlaşmasıdır. Bu antlaşma kendi verdikleri adla Orta Doğu’nun bugünkü sınırlarını çizen antlaşmadır. Bu bu coğrafyalarda var olan yapay sınırların ve buna bağlı sonu gelmeyen savaşların temelinin atıldığı nokta bu antlaşmadır. Kut zaferinin sadece 17 gün sonrası 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında imzalanmıştır. Antlaşma adını Fransa’nın Beyrut eski konsolosu François Georges Picot ve İngiltere Dış İşleri Bakanlığı müsteşarı Sir Mark Sykes’ten almıştır. Bu ikili devletlerin görüşmeyi yürüten ve vücuda getiren temsilcileridir. Binaenaleyh haritada gördüğünüz üzere bölgenin taksimatı iki devlet tarafından istedikleri şekilde gerçekleştirilmiştir.  Ayrıca bu taksimatta Rusya’nın talepleri de doğu Anadolu bölgesinde karşılanmıştır. Sonuç olarak tarihimizin şanlı zaferlerinden birisi olan Kûtu’l- Amâre zaferinin 100. Yıl dönümünde Hak dava uğruna canını, malını, her şeyini ortaya koyan şehid ve gazilerimize Allah’tan rahmet diliyoruz. Köklerimizi oluşturan tarihi gerçekleri okuyarak yarınlara daha sağlam bir şekilde ilerleyebilmek duasıyla Allah’a emanet olunuz.

Unutmayın “Sefer Bizim, Zafer ALLAH’INDIR”
LA GALİBE İLLALLAH

Cumhuriyet tarihine dair olaylar çoğu kez resmi söylem ve ideolojik olarak resmi söyleme muhalif iki rengin, siyah ve beyazın arasında sıkıştırılmıştır. Bir tarafta cehennemden bir Alice harikalar diyarının yaratıcılarının kahramanvari veya tozpembe hikâyeleri diğer taraftaysa muhalif söylemin sürekli şeytanlaştırdığı, haddinden fazla komplo teorisi içeren tablosu. Maalesef bu ifrat muhalif tutum Müslümanların “cumhuriyet” i karşı tarafın mamulü olarak görmelerine sebep olurken, gerçekte çakma batı taklitçisi jakoben sınıfın “cumhuriyet” ve değerlerini sahiplenmelerine sebep oldu. Hâlbuki belki çok nadir gündeme gelse de ilk kurucu meclisin mahiyeti, kadrosu ve politikaları çoğu kez zannedilen bu tablonun aksine bir sonucu bize göstermektedir. İstanbul’un İngiliz kuvvetleri tarafından işgalinin ardından Osmanlı Mebusan Meclisi yine işgalci kuvvetler tarafından hızla dağıtıldı. III. Ordu Komutanı Selahaddin Köseoğlu Bey ile XV. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’in önerisiyle ilk kez İstanbul dışında milli bir meclis fikri ortaya atıldı. 19 Mart 1919’da tüm illere Ankara’da toplanacak yeni Meclis ve delege seçimleri için genelge gönderildi ve 23 Nisan 1920 yılında Meclis büyük bir coşkuyla açıldı. Planlanan tarih 21 Nisan olmasına karşın Mustafa Kemal Paşa “Cuma gününün kutsallığından yararlanmak” adına açılışı 2 sonrasına ertelemişti. Hacı Bayram Camiinde Cuma namazı kılındıktan sonra meclis tekbirler ve dualar eşliğinde açılır. Meclis açıldığında belki çoğumuzun beklemediği bir tablo vardır: “1920’de Meclis’e ilk kez memur olarak girdiğimde hemen dikkatimi çeken durum, milletvekillerinin kılık, kıyafet, yaş, kafa yapısı ve görgülerinin bambaşka ve çok değişik oluşuydu. Beyaz sarıklı, aksakallı cübbeli, eli tespihli hocalarla; pırıl pırıl üniformalı genç subaylar; yazma veya şal sarıklı aşiret beyleri; külahlı ağalar ve kavuklu çelebilerle Avrupa üniversitelerinden yeni dönmüş, Batı kültürüyle yetişmiş nokta bıyıklı, Kuvayı milliye kalpaklı gençler, Meclis sıralarında yan yana oturuyorlardı. Bilgileri ve yetişme ortamları çok değişik olan bu insanlar tek bir amaç doğrultusunda birleşmişlerdi: Vatanı kurtarmak.” Ertesi gün ilk iş olarak meclis başkanı seçilecektir ve iki aday vardır:  Celalettin Arif Efendi ve Mustafa Kemal. Mustafa Kemal 1 oy farkla başkanlığa seçilir ve hâlihazırda kısa zamanda belirginleşecek kutuplaşma mecliste boy gösterir. 27 Nisan günü Mustafa Kemal meclis başkanı olarak İstanbul’a şu telgrafı çeker: “Halife hazretlerinin yüce katına. Halife ve pek kutsal hakanımız, efendimiz: İstanbul’un işgali ve bunu izleyen çok acıklı olaylar üzerine durumu inceledik ve yüce saltanatınızın haklarını ve ulusal bağımsızlığımızı savunma ve sağlamak amacıyla bu kez Ankara’da Büyük Millet Meclisi halinde toplandık. Anadolu’nun düşman salgını altında olmayan her köşesinden gelen ve ulusça olağanüstü yetkiyle görevlendirilen milletvekilleri oybirliği ile aldıkları bir kararla yüksek katınıza bazı gerçekleri arz etmeyi kendileri için bir bağlılık ve kulluk borcu bildiler… Padişahımız… Görkemli Padişahımız… Yücelerin yücesi efendimiz. Yüreğimiz bağlılık ve kulluk duygusu ile dolu olarak, tahtınızın çevresinde her zamandan daha sıkı bir bağlantı ile toplanmış bulunuyoruz. Toplantısını ilk sözü Halife ve Padişahına bağlılık olan Büyük Millet Meclisi, son sözünün yine böyle olacağını yüce katınıza en büyük saygı ve gönül eğilmesi ile sunar.” Meclis kısa zaman içinde çalışmalarına başlar başlanamaz hilafet ve saltanatı destekleyenler ve cumhuriyeti destekleyenler olarak ikiye ayrılmıştı. Hâlbuki bu sadece bir ithamdı çünkü hâlihazırda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ibaresi kasıtlı olarak saltanat yanlısı olarak itham edilenler tarafından cumhuriyetçilerden daha fazla desteklenmişti. Birinci grup 1921 Mayıs’ında Mustafa Kemal etrafında belirmeye başlarken karşısında örgütlenmemiş bir muhalif söylem barınıyordu. Bu söylemin ana itiraz noktası ise 1921 Anayasasında belirlenen hem Meclis hem de Bakanlar Kurulu başkanlığının tek elde toplanması dahası Mustafa Kemal’e sınırsız yetkilerin tanımasıydı. İkinci grup örgütlenmemiş bir muhalif hareketti ve temel hareket noktası, Enver, Talat ve Cemal Paşa tecrübesinde olduğu gibi, kişi tahakkümüne dayanan bir vesayet rejiminin oluşmamasıydı. Hüseyin Avni Ulaş, Süleyman Necati, Kazım Karabekir, Emin Bey, Hakkı Hami, Ali Şükrü Bey ve Kara Vasıf grubun önde gelenlerindendiler. Hüseyin Avni’nin çoğu kez Mustafa Kemal ile mecliste sert tartışmalara giriştiği ve Mustafa Kemal ‘in hiddetle Hüseyin Avni’nin üzerine yürüdüğüne dair meclis zabitleri mevcut. Fakat özellikle İkinci Grubun Lozan Anlaşmasına sert tepkisi ve Misakı Milli sınırları konusunda, özellikle Musul, ısrarlı tavrı çoğu kez Mustafa Kemal ve ekibinin çalışmalarını sekteye uğratıyordu. Savaş bitmişti ve Mustafa Kemal kendisine muhalif ekibi tasfiye edecek yeni bir oluşum için kolları sıvamış, meclis görevini tamamladığı için yeniden seçim kararı almıştı. Seçimin yenilenmesindeki ana faktör Birinci grubun Lozan görüşmelerinde hızla popüleritisini kaybetmesidir, öyle ki ikinci grup mecliste çoğunluk hale gelir ve Hüseyin Avni Ulaş Meclis Başkanvekilliğine seçilir. Seçim öncesi 7 Aralık 1922’de Ankara’da basına verdiği demeçte Mustafa Kemal “kız gibi bir meclis” oluşturma fikrini ağzından kaçırır. Kısa zaman içinde meclis adına bir seçim bürosu kurulur ve başına Mustafa Kemal getirilir. Mustafa Kemal tek tek adaylar üzerinde durarak kendisine muhalif olanları seçtirmemek için uzun soluklu bir çalışma yapmış ve nihayetinde en büyük gözdağı muhalif kesimin liderlerinden Ali Şükrü Bey’in öldürülmesiyle verilmiştir. Öyle ki meclis, henüz failler bulunmadan hızlıca yeni bir vekili bünyesine katmıştır. Nihayetinde kurulan ikinci mecliste muhalif sadece iki isim kalmıştır. Kazım Karabekir bu durumu şu şekilde özetler: “Her taraftan kendisine en çok emniyet verenler listeye girdiler ve hatta hükümet yardımı ile seçime arz olundular. İkinci Gruptan kimse namzet gösterilmedi. Hâlbuki bunların çoğu İstiklâl Harbine, ilk gününden beri canla-başla hizmet etmiş insanlardı. Bu hususta aramızda biraz da münakaşa oldu. Gazi, ‘ben muhalif istemiyorum, diyerek, kendisine sözle veya yazıyla en çok sadakat gösterenleri ve Birinci Meclisle fiiliyatıyla bu emniyeti kazananları ve hemen bütün karargâhının mensuplarını namzet gösteriyordu. Ben de böyle bir emre uyan bir meclisle dünyaya hâkim itilaf milletlerinin emniyetini kazanamayacağımızı ve dâhilde de hürriyet mefhumunu kaldıracağımızı ve belki daha şiddetli bir muhalefete yol açılacağını söyleyerek, itiraz ediyordum” Tek tip kadrodan oluşan ”kız gibi” ikinci meclis hızlı bir şekilde Lozan Anlaşmasını onaylar ve Mustafa Kemal’e “Bizi sen kurtardın, ne emir buyurulursa ayni keramettir” mektuplarıyla vekil seçilen mebuslar son 5-10 yıla değin sürecek yeni bir vesayetin dalkavukluğunu üstlenirler. Dücane Demirtaş