Tarih

Tunahan Elmas

https://twitter.com/tunahanelmass

Ekonomi’nin siyaset ve toplumsal olaylarla olan karşılıklı bağımlılığı üzerine ciltlerce kitap yazılabilir. Ekonomi’de yaşanan dalgalanmaların siyasette ve toplumda getirdiği kargaşalara hem dünya hem kendi tarihimizde sık sık şahitlik ettik. Özellikle Türkiye gibi siyasal ve toplumsal istikrarın devamlı olarak kesintiye uğradığı ve tam anlamıyla süreklilik kazanamadığı ülkelerde, siyasal krizler ekonomide de krizleri beraberinde getirdi. Ekonomide yaşanan buhran dönemleri ülkedeki sosyal yapıyı derinden sarsmakla birlikte, toplumun siyasi tercihlerini yaparken öncelikli olarak ekonomik vaatlere bakmasına sebep oldu. Yıkılan imparatorluğun bakiyesi olarak kurulan Cumhuriyet ekonomik alanda gerek dönemin şartları gerek Anadolu’nun o günkü mevcut koşullarıyla birlikte devletçi bir ekonomik modeli benimsemeyi tercih edecek, devlet eliyle yapılan yatırımlar ve kalkınma planlamalarıyla yeni kurulan Cumhuriyet’in ekonomisi ayağa kaldırılmaya çalışılacaktı. Dünyada yaşanacak Büyük ekonomik buhrandan Türkiye’de fazlasıyla etkilenecek, zaten savaştan çıktığı için yoksulluk ve sefaletten beli bükülmüş Anadolu’nun üzerindeki kara bulutların şiddeti Büyük Buhranın etkisiyle giderek artacaktı. Büyük Buhran sonrası hazırlanacak I. Beş Yıllık Kalkınma Planıyla ülke sanayi alanında ciddi bir atılım yapacak, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ham maddesi ülke içinde bulunan malların üretimine geçilecekti. İlk kalkınma planının başarıya ulaşmasının ardından 1939 yılında II. Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanacak ancak savaş koşullarının etkisiyle bu plan hayata geçirilemeyecekti. İkinci Dünya Savaşı dünyayı karanlık bir noktaya itmiş ve Avrupa boydan boya bir harabeye dönmüşken savaşa girmeyen Türkiye de savaşa giren ülkeler kadar ağır bedeller ödemiş ve ülke insanı seferberlik durumu için çıkartılan ağır vergilerin altında ezilmişti. Savaş sonrası Müttefikler cephesinin kazanmasıyla dünyada esen demokrasi rüzgarı Türkiye topraklarına da uğrayacak ve ülke çok partili hayata geçecekti. Çok partili hayata geçişten kısa süre sonra Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle birlikte Türkiye, yeni yeni başlayan Soğuk Savaş ortamında safını iyice Batı’dan yana netleştirecek, Türkiye’yi Sovyetlere kaptırmak istemeyen Amerika’nın yardım ve kredileriyle birlikte ülkede büyük bir kalkınma hareketi başlayacaktı. Bu kalkınma hareketinde savaş yıllarında halktan toplanıp, devletin kasasında tutulan vergilerin harcanması da etkili olacaktı. Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle birlikte ülke boydan boya bir şantiyeye dönüşmüş, tarımda elde edilen verim artmış ve ülke büyük bir bolluk dönemine girmişti. Ancak 1954 sonrası ilk yıllardaki bolluk yavaş yavaş kaybolmaya ve 1960’lara doğru baş gösteren ekonomik sıkıntılar, Demokrat Parti’nin ilk yıllarındaki bolluk dönemlerini aratmaya başlayacaktı. 27 Mayıs askeri darbesiyle birlikte ülkede siyasi istikrar da kaybolacak 1965-1971 arasındaki Demirelli tek başına AP iktidarı döneminde yapılan ekonomik kalkınma ve atılım hamleleri ülkenin sosyal ve siyasal çalkantılarının etkisiyle çok uzun sürmeyecekti. 1970’lerde ülke bir kez daha büyük bir ekonomik bunalımın içine girecekti. Bu ekonomik bunalımın en önemli sebebiyse 1974’te Türkiye’nin Kıbrıs’a asker çıkarmasıyla birlikte Batı’nın Türkiye’ye karşı başlattığı ambargo olacaktı. Dönemin koalisyon hükümeti Başbakanlarından Süleyman Demirel ülkenin ekonomik durumunu özetlerken ”70 cent’e muhtacız” diyecekti. 1980 yılına geldiğimizde ülkeyi içinde bulunduğu kriz ortamından çıkarma adına Demirel Başbakanlığındaki azınlık hükümeti tarihe 24 Ocak kararları olarak geçecek ekonomik önlem paketini devreye sokacaktı. 24 Ocak kararlarıyla birlikte Türk Siyaseti daha sonraları ülke tarihine geçecek bir isimle tanışıyordu. Bu kişi Demirel’e ”abi” diye hitap eden, dönemin parlak bürokratı Turgut Özal’dan başkası değildi. 70’li yıllar her anlamda ülkede büyük kırılmalara ve kopuşlara sahne olacaktı. 70’ler; Koalisyonlar, muhtıralar, ekonomik krizler, sokak çatışmaları, öğrenci eylemleri derken finali ülke tarihinin en ağır faturasını çıkaracak askeri darbeyle yapacaktı. 12 Eylül askeri darbesi sonrası kurulacak hükümette 24 Ocak Kararlarının mimarı Turgut Özal Ekonomi’den sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak görev alacak ve 24 Ocak kararlarını uygulamaya devam edecekti. Kısa süre sonra istifa ederek kurduğu partiyle 1983’te iktidara gelen Özal ülkeye ekonomik anlamda çağ atlatacak, yıllardır dışa kapalı bir şekilde krizlerle boğuşan Türkiye’yi dünyaya açacaktı. Türk siyasetine Özal’lı yıllar olarak geçen dönemde ekonomik anlamda yaşanan boyut değişimi herkesin ortak kabulü haline gelecekti. Siyasi yasakların kalkıp, eski liderlerin siyasete dönmesiyle birlikte Turgut Özal 1989’da Köşk’e çıkacak, 1991 seçimleriyle birlikte de ülkedeki tek başına devam eden ANAP iktidarı 8 yılın sonunda yıkılacaktı. Türkiye Cumhuriyet tarihinin en çalkantılı 10 yılına DYP-SHP büyük koalisyonuyla birlikte giriyordu. Artan faili meçhuller ve terör saldırıları, siyasi istikrarsızlıkla birleştiğinde ekonomideki bozulmanın boyutu da her geçen gün büyüyordu. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ani ölümüyle koalisyon hükümetinin Başbakanı Süleyman Demirel Cumhurbaşkanlığına çıkacak ve koalisyonun büyük ortağı Doğruyol Partisinin başına Amerika’da eğitim görmüş, ekonomiyi ayağa kaldırır umuduyla halkın bel bağladığı Türkiye’nin ilk kadın Başbakan’ı Tansu Çiller gelecekti. Çok geçmeden Tansu Çiller’in kriz için önerdi 4 Nisan kararları krizi çözmek bir yana derinleştirecek ve ülke büyük bir ekonomik krizin ortasına düşecekti. 4 Nisan kararları ülke ekonomisini yerle bir etmişken, artan terör ülkenin en karanlık yıllarını beraberinde getirecekti. Terör saldırıları, faili meçhuller, suikastler, ekonomik kriz ve kısa süreli koalisyon hükümetleriyle Türkiye büyük bir kırılma döneminden geçerken 28 Şubat süreciyle birlikte 90’lı yıllar da askeri müdahaleyle tanışıyordu. Bu sefer ki müdahale diğerlerinden farklı oluyor, dönemin medyasında amiral gemisinden Ertuğrul Özkök ”bu defa işi silahsız kuvvetler halletsin” diyordu. 90’lı yıllar kaos ve büyük acılara sahne olurken finali tarihe daha sonraları Postmodern darbe olarak geçecek olan 28 Şubat’la değil, ülke tarihinin gördüğü en büyük ekonomik kriz ve dibe vurmuşlukla yapacaktı. 97’de Asya’da baş gösteren ve 98’de Rusya’da başlayan ekonomik kriz ülkeyi yavaş yavaş etki altına almaya başlayacak, zaten siyasi istikrarsızlıkla boğuşan Türkiye 17 Ağustos depremiyle birlikte artık tamamen dibe vuracaktı. 2000’lere gelindiğinde Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleriyle ekonomi tamamen allak bullak olacak, onlarca banka batacak, firmalar yerle bir olurken Türkiye tarihinin gördüğü en büyük ekonomik krizi çok büyük bedeller ödeyerek atlatacaktı. Şimdi yukarıda bahsettiğimiz ekonomik krizlere, çıkış sebeplerine ve ülkemizde bıraktığı hasar ve etkilerine bakalım… 1929 Büyük Buhranı ve I. Beş Yıllık Kalkınma Planlaması ‘’1929 Buhranı öncesi ABD’de üretim ve istihdamda yükselmelerin devam ettiği, ücretler düşmese de fiyatların sabit kaldığı, insanların eskisine göre kendilerini daha zengin hissettiği yıllar olarak tanımlanabilir. Örneğin 1925-1929 arasında imalat sanayi kuruluşlarının sayısı 183.900’den 206.700’e yükselmiş, ürettikleri ürünün değeri 60,8 milyar dolardan, 68 milyar dolara çıkmıştır. 1926 yılında Amerika’da 4.301.000 otomobil üretilmiş, bu sayı 1929 yılında 5.358.000’e ulaşmıştır. Bu rakamın neredeyse 1953’teki otomobil sayısıyla aynı rakama tekabül etmesi ABD’nin “kükreyen yirmiler” diye anılmasına yol açmıştır (www.subconturkey.com/2009/Haziran)’’ 1920’lere doğru büyüyen ve gelişen ABD ekonomisinde şirketler arasında birleşme ve devralmalarda yaşanan artış ekonomide büyük tekellerin oluşmasına sebep olmuştu. 200’e yakın büyük şirketin elinde bulundurduğu ABD ekonomisi için, bu şirketlerin birkaçının yaşayacağı ekonomik problemler ülkenin genelinde yaşanacak sıkıntıların başlaması demekti. Devletin klasik liberal düşüncenin benimsediği serbest piyasa modelinde hiçbir şekilde ekonomiye devlet müdahalesi öngörülmüyordu. Bu düşünceye göre ekonomide yaşanacak dalgalanmalar ve krizlerde devletin olaya müdahil olması krizi derinleştirecekti, devletin piyasaya müdahale etmediği durumda her şey kendiliğinden olağan akışına geri dönebilirdi. New York Borsası 1928 başları ile 1929 Ekim ayı arasında büyük yükseliş gösteriyordu. 3 Ekim 1929’a gelindiğinde bu yükseliş sona erdiği ve bir kaç büyük şirketin hisse senetlerinde düşüşler gözlendi. 24Ekim 1929’da (Kara Perşembe) işlem yapan Hollandalı ve Alman yatırımcılar portföylerini boşaltmaya ve piyasadan çıkmaya başladılar. Böylece borsadaki gerileme daha da hızlandı. Ancak borsanın çöküşü birkaç gün sonra 29 Ekim 1929 Salı günü gerçekleşti.“Kara Salı” olarak tarihe geçen o gün, 1929 fiyatlarıyla 4.2 milyardolarlık bir zarar doğdu. Kısa bir süre içinde 4000 civarında banka iflas etti. 1920lerden beri tasarruflarını yükselen borsada değerlendiren insanlar, borsanın çöküşüyle birlikte bu süreçte tüm maddi varlığını kaybetti ve işsiz kaldı. Dev sanayi firmalarının tek tek iflas etmesinin ardından insanlar hayatlarını idame ettirebilmek için tarıma yöneldiler. Aşırı oranda değerkaybeden para nedeniyle alış verişlerde para yerine takas sistemi kullanılmaya başlandı. Devletin başlangıçta hiçbir şekilde krize müdahale etmeyişi, yaşanan krizi derinleştirmiş, tarihin gördüğü en büyük ekonomik kriz Amerika’yı silindir gibi ezip geçmişti. Sokaklar evsiz ve aç olan onlarca insanla dolmuş, açlık ve sefalet ülkenin dört bir yanını tümüyle etkisi altına almıştı. Amerika’da yaşanan ekonomik kriz kısa sürede Avrupa’da ve Türkiye’de de etkisini gösterecekti. Ekonomisini yeni yeni toparlamaya çalışan Türkiye 1929 Büyük Buhranının etkisiyle, yeni bir kalkınma planlamasına geçiş yapacaktı. Önemli ölçüde Sovyetler Birliği`nin makine, araç-gereç ve teknik yardım desteği ile tasarlanmış ve yürütülmüştür. Dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün 1932 yılı Mayıs ayında proje için Sovyetlere gitmiş, aynı yılın yaz aylarında Sovyet teknik uzmanları Türkiye`ye gelmişler, öngörülen yatırımlar için çeşitli bölgelerde incelemeler yapmışlar ve aynı yıl sonunda raporlarını tamamlamışlardır. 2 senelik inceleme ve raporlamanın sonunda 17 Nisan 1934’te yürürlüğe giren Beş Yıllık Kalkınma Planlamasına göre ham maddesi Türkiye’de bulunan ürünlerin fabrikaları Anadolu’nun farklı bölgelerinde devlet eliyle kurulacak ve işletilecekti. Çeşitli illerde kurulan iplik, dokuma, kağıt, gülyağı, şeker, suni ipek ve demir fabrikalarında ülkenin tüketim ihtiyacı göz önüne alınarak hareket edilecekti. Bu plana birlikte hem halka iş imkanı yaratılacak, hem tarımdaki ürünlerin fabrikalarda işletilerek, ülke yerli sanayisini kuracaktı. Beklenen verimin alındığı I. Beş Yıllık Kalkınma Planlamasından sonra 1939 yılında enerji kaynaklarının merkeze alındığı II. Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanacak ancak II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte plan uygulamaya dökülemeyecekti. Türkiye II. Dünya Savaşı’nın yoğun baskısını her şekilde hissedecekti. Seferberlik ilanı sonrası ekonomideki sorunlarla başa çıkamayan tek parti hükümeti sorunu halkın üzerine ağır vergiler yükleyerek çözmeye çalışacaktı. Halk bu baskı ve yoksulluğun faturasını yıllar sonra kurulacak sandıkta İnönü ve arkadaşlarına kesecekti. Demokrat Parti’nin iktidar olmasıyla birlikte Türkiye’de her anlamda bir değişim rüzgarı yaşanacak, bu değişim rüzgarı kendisini ekonomide de hissettirecekti. Tek parti döneminin katı devletçi politikalarını gevşeten Adnan Menderes’li Demokratlar ülkeyi baştan aşağı bir şantiyeye çevirecek ülkede boydan boya yollar, barajlar, tarım sulama alanları yapılmaya başlanacaktı. Demokrat Parti iktidarına başlangıçta Batı’nın verdiği maddi destek bir süre sonra kesilmeye başlayacaktı. 1957 seçimleri sonrası ülke ekonomisinde başlayan krizin çözümü için kredi isteğini reddeden, Amerika’ya karşı Menderes yıllar önce Sovyet desteğiyle hayata geçirilen Kalkınma Planlamalarının benzerlerini hayata geçirme isteğini belli etti. Ancak kısa bir süre sonra devrilen Adnan Menderes’in ömrü böyle bir planı hayata geçirmeye vefa etmedi… Kıbrıs Çıkarması ve Ekonomik Ambargo 27 Mayıs sonrası askeri vesayetin gölgesinde geçen yıllarda Türkiye ekonomik olarak pek parlak durumda değildi. I. Koalisyonlar döneminin Adalet Partisinin iktidara gelişiyle son bulmasının ardından ekonomide rahat bir nefes alan ülke, AP iktidarının ilk yıllarında planlanan ekonomik büyüme rakamlarına ulaşabiliyordu. Ancak sosyal çalkantıların, sokak olaylarının ve askeri vesayetin yoğun bir şekilde baskı altına aldığı iktidarın ekonomide yürüttüğü başarılı politika kısa sürecek ve 1969’da ülke bir ekonomik krizle karşılacak, 1 Amerikan doları 15 Türk lirası olacaktı. Yaşanan ekonomik krize rağmen 1969’da tekrar tek başına iktidar olan Adalet Partisi 1971 yılında muhtırayla devrilecek ve ülke 1973 seçimlerine kadar geçen 2 senede askerlerin denetimindeki sıkıyönetimde teknokrat hükümetlerle idare edilecekti. 73 seçimleriyle birlikte CHP’nin genç genel başkanı Bülent Ecevit 1. Parti olarak girdiği mecliste Erbakan’ın MSP’siyle birlikte tarihe karpuz hükümeti olarak geçecek CHP-MSP koalisyonunu kuracaktı. Tam bu dönemde Kıbrıs’ta Türklere karşı uygulanan katliamlarının sonunda Türkiye 1959 Londra anlaşmasının kendisine verdiği garantörlük yetkisine dayanarak Ada’ya çıkarma yapacaktı. Türkiye’nin Kıbrıs’a yaptığı çıkarma dünya kamuoyunun gündemine oturacaktı. Türk müdahalesine karşı çıkan Batı’nın başlattığı üstü örtülü ambargoysa ülkede büyük çapta bir krize dönüşecekti. 1974’te petrol fiyatlarının patlayarak 4 katına çıkması Türkiye ekonomisini olumsuz etkilemişti. Aynı yıl Kıbrıs Barış Harekatı ile birlikte batılı ülkelerin üstü örtülü ekonomik ambargosu başladı. Bütün dünya petrol tasarrufuna yönelirken Türkiye petrole sübvansiyon vererek tüketimi patlattı. Dış ticaret açığı 769 milyon dolardan 2.3 milyar dolara fırladı. Bütçe 303 milyon dolar açık verdi. Dış Ticaret Açığı 769 milyon dolardan 2,3 milyar dolara fırlamıştı. Bu olumsuz faktörler nedeniyle turizm gelirleri de azaldı. Türkiye’nin bütçe açığı rekor büyümeyle 303 milyon dolar oldu. Türkiye Ekonomik Krize girmişti. Hükümet bir döviz darboğazınagirdi. Budarboğazı aşmak için dışarıdan yüksek faizli borçlar alındı. Bu borçların alınması teşvik edildi. 1974 krizi 1980’ler boyunca kendini zaman zaman hissettirecek, daha sonra gelen hükümetlerin hiçbiri tam anlamıyla buna çözüm bulamayacaktı. Günü kurtarmaya yönelik yapılan hamleler ülkedeki ekonomik darboğazı daha da derinleştirecekti. 1980 yılına gelindiğinde ülkede artan anarşi ve yoksulluğa cumhurbaşkanlığı seçimleriyle birlikte siyasi istikrarsızlığın ne denli içinden çıkılmaz bir hale geldiğinin görülmesi de eklendi. Ülkede gaz, şeker, ekmek kuyrukları alıp başını giderken, karaborsacılık her geçen gün artıyordu. Kendi aralarındaki rekabetin içinde kaybolan siyasiler yaklaşan sonu görmüyor, belki de görmek istemiyor, ülke son sürat giden bir tren gibi uçuruma doğru hızla yaklaşıyordu. 1980 Krizi, 24 Ocak Kararları ve Türk Ekonomisinde ÖZAL’lı Yıllar OPEC ülkelerinin petrol fiyatlarını %150 artırması ekonomiyi tümden yıktı. OPEC üyeleri petrol fiyatını 1979 ve 1980’de ikinci kez yüzde 150 oranında artırdı. Bu şok Türkiye’de işsizliği yüzde 20’lere fırlattı. Enflasyon yüzde 63.9’a yükseldi. Pek çok temel tüketim maddesi karaborsaya düştü. Benzin, tüp, ampul bulunamıyordu. Hükümet ekonomiyi yeniden işler hale getirmek için 24 Ocak Ekonomik İstikrar Tedbirleri, bilinen adıyla “24 Ocak Kararları”nı yürürlüğe koydu. Bu tedbir paketi genel itibariyle devletin ekonomiye müdahalesinin asgariye indirilmesini, rekabeti engelleyici müdahalelerin önlenmesini ve ekonominin uluslararası piyasalarla bütünleşmesini amaçlıyordu. Buna göre Enflasyon aşağıya indirilecek, dış ticaret açığı ihracat artırılarak kapatılacak, büyüme hızı yükseltilecek ve piyasa ekonomisine önem verilecekti. 24 Ocak kararları belli ölçüde etkisini göstermeye başlayınca, tedbir paketini hazırlayan Turgut Özal, 12 Eylül darbesi sonrası kurulacak hükümette Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak ekonominin başına getirilecekti. 24 Ocak kararlarında amaçladığı ülkeyi dış dünyaya açarak serbest piyasaya geçişi sağlamayı amaçlayan Turgut Özal 1983 seçimleri sonrası Başbakan olduktan sonra da bu kararları ana ölçüde yürütmeye devam etti. Başbakan olduktan sonra ülkenin kabuğunu kıracak Turgut Özal başlangıçta IMF ile Stand-By anlaşması imzaladı. Anlaşmaya göre, ihracata teşvik verilecek, kamu harcamaları kısılacak, TL yüksek oranda devalüe edilecekti. Bütçe açığı kısılacak, yabancı sermaye girişi sağlanacak, KİT’lere ürünlerine zam yetkisi verilecekti. Bu uygulamalar sonucunda ihracatın GSMH’deki payı %11’e çıkartılmıştır. Enflasyon aşağı çekilmiş, siyasetteki rahatlamayla beraber ülkede bir rahatlık meydana gelmiştir. Özal ülkenin kendi içine kapanık halinden kurtulması yolunda önemli adımlar atacaktı. 1987 referandumuyla ülke siyasetinin ağır topları Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş’in yasakları kalktı ve ANAP iktidarının sallanmasıyla Özal tek başına iktidarı mevcut koşullarda alamayacağını bildiği için Köşk’e çıkmak zorunda kaldı. Özal’ın olmadığı ANAP’sa Demirel, Erbakan, Türkeş gibi sağ siyasetin kurtlarına karşı çok fazla direnemeden 1991 seçimlerinde iktidarı devretti. 1991 seçimleriyle birlikte ülke bir kez daha koalisyonlar ve krizler dönemine giriyordu… 5 Nisan Krizi Turgut Özal’la atılım yapan ülke ekonomisinin bu durumu pek uzun sürmedi. III. Koalisyonlar döneminin başlamasıyla birlikte ülkenin makus talihi bir defa daha tekerrür ediyordu. Özal’ın ani ölümü sonrası Cumhurbaşkanlığına Süleyman Demirel’in çıkmasıyla, ülke tarihinin ilk kadın Başbakanı olarak Tansu Çiller siyasetin iki numarası olacaktı. Erdal İnönü’yle kısa bir koalisyon ortaklığı yaptıktan sonra, Çiller’e koalisyon yapacak yeni partner ise SHP’nin genç genel başkanı Murat Karayalçın olacaktı. Siyasette yeteri kadar tecrübe sahibi olmayan iki ismin ortaklığında yürüyen DYP-SHP ittifakı 1994 yılında büyük bir ekonomik krizle yüzleşmek zorunda kalacaktı. Ülke ekonomisindeki kötü gidişi durdurmaya yönelik 5 nisan 1994’te hükümet dengeleri yeniden kurmak amacıyla yeni kararlılık önlemleri paketini ilan etti. Dövize olan akını kesmek ve kısa dönemli kamu borçlarını ödeyebilmek için mayıs 1994 tarihinde %400 faizli borçlanma kağıtlarını piyasaya sürmek zorunda kaldı. Dengeleri düzeltmeden yapay yolla faiz oranlarını düşürme çabası faiz oranlarında çok daha yüksek oranda bir sıçramaya neden olacaktı. Koalisyon ortağı Tansu Çiller önlemleri tek tek açıklarken yanında bulunan Başbakan Yardımcısı Karayalçın birçok fabrikanın özelleştirilmesini toplantı sırasında öğreniyordu. Çiller önlemleri sıraladıkça, Murat Karayalçın’ın yaşadığı şaşkınlık yüzünden okunuyordu. Krizin sonunda ücretlerin düşürülmesi, işsizlikte büyük bir artışa sebep olmuş, dolarda yapılan devalüasyonla birçok esnaf batmıştır. Ülkede üç basamaklı enflasyon dönemi açılmış ve ekonomik bunalım 90’lar boyunca bir şekilde devam etmiştir. Son Çöküş; 2001 Krizi 90’lar her anlamıyla istikrarsızlık yılları olmuş, ülke bu dönemde en karanlık yıllarını yaşamıştı. 2000lere doğru giderken ekonomik olarak zaten kötü durumda olan ülke 98 Asya krizi ve 99 Rusya krizinden de nasibini alacaktı. Ülkedeki Uzakdoğulu şirketlerin bir bir ülkeyi terk etmesi ekonomiyi kötü yönde etkilemişti. Rusya’daki krizse ülkenin en önemli gelir kalemlerinden biri olan turizm sektörünü vuracaktı. 1999’un Ağustos ayında yaşanan depremse ülkenin can damarı olarak görülen Marmara bölgesini vuracak, zaten kötü olan durumu iyice içinden çıkılamayacak noktaya götürecekti. Siyasetteki durumun pek parlak olmadığı, 28 Şubat vesayetinin ülkenin tepesine çöktüğü yıllarda Türkiye içinde bulunduğu durumdan çıkışı yine bir dibe vurmuşlukta bulacaktı. Kasım 2000’de başlayan ekonomik krizi 7.5 milyar dolarlık IMF ek kredisiyle bir şekilde püskürten Türkiye kısa süre geçmeden büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya kalacaktı. MGK toplantısında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Bülent Ecevit’e Anayasa kitapçığı fırlatmasıyla ortaya çıkan siyasi kriz, derinlerde bekleyen ekonomik krizi tetikleyecekti. Başbakan Bülent Ecevit’in MGK’da yaşananları açıklaması üzerine 21 Şubat günü borsa yerle bir oldu. Yerli parayı savunmak için gecelik faizlerin astronomik oranlara yükselmesine rağmen, yerleşiklerin yoğun döviz talebi nedeniyle Merkez Bankası’nın 5 milyar dolarlık döviz satışıyla sonuçlandı. Kamu bankalarının likidite ihtiyacının karşılanamaması, ödemeler sistemini kilitleyecek boyutlara ulaşmıştı. Banka sistemindeki büyük çöküşü önlemek için TL’nin yabancı para birimleri karşısındaki değeri dalgalanmaya bırakıldı.Bir gün önce 670 bin TL olan dolar 1 milyonu aştı. Bunun sonucunda yabancı bankalar vadesi gelmemiş kredilerini geri çekmeye başlayınca 21 Şubat’ta bankalar arası para piyasasında gecelik faiz%6200’e kadar çıktı.Yapılan bu örtülü devalüasyon ile TL’nin değeri%40 civarında düştü. Devletin borcu da 29 katrilyon TL arttı. Siyasal istikrarsızlıkla yıllardır boğuşan Türkiye uzun yıllardır devam eden istikrarsızlığın bedelini yine ağır ödeyecekti. İşini ve tüm malvarlığını kaybeden yüz binlerce insanın olduğu ülkede intihar vakaları artıyor ve ülkenin sosyal yapısı büyük bir çöküş yaşıyordu. Kasım 2000 ve Şubat 2001 yılında yaşanan ekonomik krizlerle ülkede birçok insanın hayatı kararacak, yoksulluk her tarafı saracaktı. Siyasilerin kendi arasında yaşadığı anlaşmazlıkla tüm bu dibe vurmuşluğun bedelini ödeyen halk faturayı 3 Kasım 2002 seçimlerinde daha önce mecliste yer alıp, bu durumda sorumluluğu olan partilere kesecekti. Türkiye III. Koalisyonlar döneminin bedelini de çok ağır bir şekilde ödeyecek, 3 Kasım seçimleriyle birlikte Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde tek başına iktidara gelen AK Parti gerek ülke siyasetinde, gerek ülke ekonomisinde, gerek sosyal yapıda çok köklü reformlarla ülkeyi devraldığı karanlık yıllardan, çok daha aydınlık ve umut dolu yıllara taşıyacaktı.

Tunahan Elmas

https://twitter.com/tunahanelmass ”Geri kalmış toplumlarda ilerici bir kuvvet;Ordu”… Tam olarak bu başlıkla çıkan ve geri kalmış Türkiye toplumunu darbelerle ne kadar ileri götürebiliriz analizleriyle dolu Türk Solu dergilerindeki aydınca yazılar… Bugün ”darbelerden en çok biz çektik” demelerine rağmen tam anlamıyla meşru siyaseti savunmaktan yüksünerek ”ne darbe ne faşizm” sloganlarıyla darbe teşebbüslerine karşı seçimle gelen hükümetin yanında saf tutmayı faşizanlık olarak niteleyen bir güruhtan bahsediyoruz. Demokrasinin sık sık kesintiye uğradığı yıllarda, Ordu’yla olan samimiyetlerini hiçbir zaman saklamadılar. Cuntalara akıl hocalığı yapmakla kalmayıp, iktidarı devirdikten sonra kurulması hedeflenen devrim hükümetlerinde yer alma hayalleri kurdular. Onlara göre Türkiye’de demokrasi çoğunluğun diktası olmanın ötesinde bir işlev görmüyor, seçimler ülkenin ilerlemesi için tamamlanması gereken devrimlerin karşısında ”karşı devrim” olarak ”gerici unsur” dedikleri İslamcıları ve Muhafazakarları iktidara taşıyordu. Bilinçsiz bir halk, kendisine verilen demokratik hakları kullanırken devrimci, ilerici solu değil; gerici, dinci, gelenekçi sağı tercih ediyordu. Türk Soluna göre; Türkiye demokrasiye çok erken geçmişti. Halk henüz Atatürk devrimlerini özümseyememiş, kavrayamamış ve köhne geleneklerine sıkı sıkıya bağlı durumdaydı. Devrim dedikleri şeyin bırakın halka sirayet etmesini, kendi içki masalarının dahi ötesine geçemediğini ve halk nezdinde hiçbir anlam ifade etmediğini görmeleri aslında çok zaman almadı… Onlara göre halk kendilerini anlayacak düzeyde bilinçli değildi, kendilerini anlayacak, ortak paydada buluşabilecekleri en önemli unsur olarak Ordu’yu görmeleri 27 Mayıs’la birlikte başlayacaktı. Türk Solunun, Silahlı Kuvvetlerle kuracağı ortaklık yer yer kesintiye uğrasa da bir şekilde günümüze kadar gelecekti… Türkiye’deki sol entelijansiya Demokrat Parti iktidarını başından beri kabullenemeyecek, Demokrat Parti hareketini, gericilerin Atatürk devrimlerine yaptığı ”karşı devrim” olarak görecekti. Demokrat Parti’nin iktidara gelişini ”Hasolar ve Memolar Meclise girdi” olarak manşetlere taşıyan bu aydın grubunun yıldızı, 1950’den 1960’a kadar geçen 10 senelik süre zarfında hiçbir şekilde Demokrat Parti iktidarıyla barışmayacaktı. Her fırsatta Demokrat Parti’nin faşist-gerici bir düzen kurmak istediğini dile getiren bu aydın güruhunun içinde daha sonra Türk Solu’nun en önemli yazarlarından olacak Çetin Altan, Aziz Nesin, İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu gibi isimler vardı. 27 Mayıs’a giderken kilometre taşı olacak sokak ve üniversite olaylarının basın ayağını da bu isimler oluşturacaktı. Yazdıkları yazılarla iktidarı yerden yere vurmanın ötesinde, muhalefet lideri İsmet İnönü’nün dillendirdiği ”ihtilal” kelimesini de üstü örtülü bir şekilde Demokratlardan tek kurtuluş yolu olarak göstereceklerdi. 1950’nin bir Mayıs gecesi ülke tarihinin demokratik usullerle yaptığı ilk seçimde 27 yıllık tek parti diktasını yıkarak iktidara gelen Demokrat Parti 10 senelik sürenin sonunda yine bir Mayıs günü darbeyle yıkılırken bahsi geçen sol yazarlar büyük bir coşkuyla yeni dönemi karşılıyordu. Yeni dönemin basındaki en büyük destekçilerinden biri de bugünlerde FETÖ soruşturması kapsamında gözaltına alınan Ahmet Altan-Mehmet Altan ikilisinin yaklaşık bir sene önce hayatını kaybettiğinde adına demokrasi ağıtları yakılacak babaları Çetin Altan’dan başkası değildi. Çetin Altan darbe sabahı Milliyet’te çıkan yazısında Ordu’yu bir kurtarıcı olarak kucaklıyordu; “Çürümüş, süfli politika tertiplerinin şahsi ihtiraslarla Türkiye’yi en tehlikeli badirelerle, kardeş kavgalarına sürüklemek üzere olduğu bir sırada, Türk silahlı kuvvetlerinin medeni bir şekilde devlet idaresine el koymaları ve memleketi karanlık bir akıbetten kurtarmaları, tarihimizin büyüklüğüne yakışan mutlu bir hareket olarak, milletimize hür ve insan haklarına uygun yeni ufuklar açmaktadır… Yaşasın Türk milleti, yaşasın Türk Ordusu..”[1] Aynı Çetin Altan, darbe günü çöp arabasıyla götürüldüğü Harbiye’nin 3. katından atlayıp intihar ettiği söylenen ancak ölümünün ardındaki sır perdesinin hiçbir zaman aralanmadığı dönemin DP İç İşleri Namık Gedik’le ilgili şunları söyleyecekti; “Vesikaların açıklanacağını öğrenir öğrenmez Namık Gedik’in üçüncü kattan beyin üstü kendini aşağı atmasını şimdi anlıyorsunuz değil mi? Daha iki hafta önce bir Jüpiter edasıyla dolaşıyor, karakolların bodrum katlarında hürriyet isteyen gençlere gerile gerile tokat şaklatıyordu. Ahlaksızlığın Olemp’inden, önce dip üstü çöp arabasına, sonra da beyin üstü kaldırım taşlarına indi…”[2] Sonraları 1961 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi Milletvekili olarak Meclis’e girecek Çetin Altan muhabir olarak izlemeye gittiği karar duruşmasında verilen idam cezalarını bir gün sonraki köşesinde şöyle yorumlayacaktı; “Trampetler vuruyor, kornetler ötüyor, fanfarlar uğulduyordu. Ve kâtip okuyordu. Film artık bitiyordu. Evet film bitti…”[3] Türk Solunun bir diğer önemli aydını Aziz Nesin de yakın arkadaşı Çetin Altan’dan geri kalmayarak 28 Mayıs sabahı yazdığı yazıyla darbecilere methiyeler düzecekti; “Kara cüppeli” diye aşağılanan, saygıdeğer hocalarım, yurdumun çile çekmiş aydınları, bilginleri, sayın profesörlerim! En kara günlerde alınlarınızda parlayan ışıklar, tükettiğiniz soluk boşa gitmedi. O ışıklardan, o dertlerden, yiğit Türk ordusu, Türk ulusuna, işte bu nurlu günü yarattı. Sağ ol generalim, sağ ol albayım, yarbayım, binbaşım, yüzbaşım! Sağ olun yiğit komutanlarım! Varolsun Türk ordusu..”[4] Daha sonra Milliyet Genel Yayın Yönetmenliği yaparken Mehmet Ali Ağca tarafından işlenen suikast sonucunda hayatını kaybedecek olan Abdi İpekçi de 27 Mayıs sabahı darbeyi Milliyet’teki köşesinden şöyle karşılayacaktı; ”Örfî idare Kumandanlığı’na bir gece yarısı ifade vermek üzere götürüldüğümüz zaman bizi kucaklayıp bağırlarına basan subaylarımız, “On beş gün daha dişinizi sıkın” demişlerdi. Gazetemiz kapatıldığı gün aynı şeyi tekrarlamışlardı: “On beş gün daha sabredin.” Sabrettik, şimdi sevinçten ağlıyoruz”[5] Türk Solu 27 Mayıs’ı sevinçle karşılamasının mükafatını bir şekilde alacaktı. Yeni yapılan Anayasayla birlikte dergiler, sendikalar, öğrenci kulüpleri ve sol partiler kurulmaya başlayacaktı. Bunlardan Türkiye İşçi Partisi darbe sonrası yapılacak ilk seçimlerde dönemin seçim sisteminin verdiği avantajla birlikte Meclis’e aralarında Mihri Belli, Mehmet Ali Aybar ve Çetin Altan gibi ünlü isimlerin de olduğu 15 milletvekili sokacaktı. Bu sosyalist bir partinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ilk ve son girişi olacaktı. (Tabi daha sonra kendisini ortanın solu olarak tanımlayan, bugünlerde İşçi Partisi çizgisinde hareket eden CHP ve terör örgütü PKK’nın siyasal uzantısı HDP’yi saymazsak) 27 Mayıs sonrası kendilerine açılan alanı iyi değerlendiren Türk Solu seçimlerin yapılmasıyla Demokrat Parti’nin devamı niteliğindeki partilerin Meclisteki çoğunluğu ele geçirmesinden rahatsız olmuştu. Onlara göre 27 Mayıs Atatürk devrimlerini tamamlayıcı bir devrim olacakken, tekrar demokrasinin getirilmesiyle gericiler iktidarı bir şekilde yine ele geçirmeye yaklaşmıştı. Yarım kalan Atatürk devrimlerinin tamamlanması için yeni bir ihtilal fikri tam da bu dönemde gelişti. O günlerde Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk’un etrafında toplanan Türk Solu’nun önemli isimleri ”YÖN Dergisini” çıkarmaya başlamış ve yeni bir ihtilal fikrini buradan yaymayı amaçlamıştır. Dergide çıkan yazılarda Atatürk devrimlerinin tamamlanması noktasında yeni bir ihtilalin gerekliliğine vurgu yapılırken, Atatürk devrimlerini tamamlayabilecek tek unsur olarak Ordu gösterilmektedir. 27 Mayıs’ın gerici iktidarı yıktığını ancak ideolojik bir altyapısı olmadığı için bir devrime dönüşemediğinden yakınan Avcıoğlu ve etrafında şekillenen Türk Solunun hayalindeki devrim düzeni, sınırları oldukça zorlayacak cinstendir. YÖN hareketine bağlı sol yazarlar yapılacak yeni ihtilalde demokrasinin tamamen rafa kaldırılması, tüm siyasi partilerin temelli kapatılması ve ülkede sadece bir ”Devrim Partisi” olmasını öngörmektedir. Kurulacak bir devrim hükümetiyle Atatürk devrimlerinin hızlı ve kesintisiz bir şekilde devam etmesini öneren Avcıoğlu ekibinin düşüncesi Türkiye için Baas tipi bir modeli öngörüyordu. Bu amaçla hareket eden Doğan Avcıoğlu ve arkadaşları kendilerine Ordu içinde destek bulmakta zorlanmadı. Buldukları destek 27 Mayıs’tan istediklerini elde edemeyen Ordu’nun genç subayları ve onların desteklediği Harbiye Komutanı Albay Talat Aydemir’di… Albay Talat Aydemir Ordu içinde dönemin en kudretli komutanlarındandı. Kendisi YÖN hareketindeki aydınlar gibi 27 Mayıs’ın amacına ulaşmadığını ve yeni bir tamamlayıcı hareketin gerekliliğini her ortamda dile getirerek, müdahale isteyen genç subayların desteğini almıştı. 22 Şubat günü öncülük ettiği kalkışmayla birlikte İnönü’nün Başbakanlığını yaptığı CHP-AP hükümetini devirmeye çok yaklaşmış ancak kan dökmekten çekindiği için İnönü’yle yaptığı pazarlıklar sonucunda hiçbir ceza almamaları şartıyla kalkışmaya son vermişti. İnönü; Aydemir ve arkadaşları hakkında cezai tahkikatın yapılmayacağına söz vermiş ancak 22 Şubat kalkışmasında dahli olan tüm isimleri Ordu’dan atacak, 22 Şubatçıların Ordu’dan atılması Aydemir ve taraftarlarının ilk hareketin üzerinden 1.5 yıl geçmeden yeni bir harekete girişmelerinin önünü alamayacaktı… 21 Mayıs 1963 günü Harbiye’nin desteğiyle harekete geçen Aydemir, radyoevinin 4 kez el değiştirdiği gecenin sonunda mağlup olacak ve mağlubiyetinin bedelini idam sehpasında ödeyecekti. Talat Aydemir idam sehpasına giderken ona destek olan işadamları, gazeteciler, siyasetçilerse ortalıkta yoktu. Talat Aydemir’in 21 Mayıs’ta böyle fütursuzca bir harekata girişmesinin ardında; 22 Şubat sonrası kendisi için ”ikinci Atatürk” diyecek Türk Solu yazarlarının verdiği cesaretin payı büyüktü. Ancak Talat Aydemir başarısız olduğu darbe girişiminin ardından ipe tek başına gidecek, onu bu yolda cesaretlendiren aydınlar hayatlarına kaldığı yerden devam edecekti. 22 Şubat ve 21 Mayıs hareketinin fikir babası olan YÖN Dergisi o dönemde kapatılacak, dergideki isimlerse ceza almadan işin içinden sıyrılabilecekti. Aydemir’i ölüme giderken yalnızlığa terk eden Türk Solu birkaç sene sonra Ordu’daki cunta faaliyetlerine kaldığı yerden devam edecekti. Ancak bir sonraki cunta faaliyetlerinin faturası çok daha ağır olacaktı. Sol hareketlerin dünyayı kasıp kavurduğu 1968 yılına gelindiğinde Türkiye’deki Sol da sokağa, üniversitelere ve gençliğe belli bir noktada hakim pozisyona gelmiştir. Çıkardıkları dergiler ve kitaplar vasıtasıyla üniversitelerden içeri giren Sol hareketler, buralarda hakimiyeti ele geçirmiş ve belli başlı üniversitelerde kurtarılmış bölgeler oluşturmuştur. Üniversitelerde işgal hareketleri başlarken, bu hareketlerde yeni yeni öğrenci liderleri ortaya çıkacaktır. Sonraları Türk Soluyla özdeşleşecek Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya gibi isimler de bu dönemde sol öğrenci gruplarına liderlik etmektedir. Üniversite ve sokağa hakim olan Sol’un Ordu içinde cunta hareketlerine tesir etmesi de pek gecikmeyecektir. Talat Aydemir girişimlerinden sonra kapatılan Avcıoğlu’nun YÖN dergisi yerini Devrim dergisine bırakmış ve dergi kısa sürede genç subayların el kitapçığı haline gelmiştir. Devrim dergisi etrafında toplanan cunta hareketinin başında 27 Mayıs darbesinin planlayıcılarından daimi senatör Cemal Madanoğlu vardır. Cuntanın siyasi kanadında senatörlerden milletvekillerine önemli isimler varken, basın ayağında Devrim dergisi yazarları Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Hasan Cemal, Uluç Gürkan gibi isimlerle birlikte sonraları CHP genel başkanlığı da yapacak Altan Öymen vardır. Hatta Öymen’in ismi devrim sonrası kurulacak hükümet listesinde de bulunmaktadır… Cuntanın Silahlı Kuvvetler ayağındaki en önemli isimlerse Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’dur. 1969’da başlayan cunta hareketinin beyniyse, iki senelik süreçte cuntadaki isimlerin kilit noktalara tayinini sağlayan Genelkurmay Personel Daire Başkanı Tümgeneral Celil Gürkan’dır. Daha sonraları Madanoğlu Cuntası olarak anılacak 9 Martçılar kafa yapısı itibariyle Baas modeli bir sosyalist yönetimi ülke için öngörmekte ve bu doğrultuda hazırlıklarını yapmaktadır. Cuntanın toplantılarının da yapıldığı Devrim dergisine Deniz Gezmiş gibi öğrenci hareketi liderleri gelmekte, sık sık yaklaşan hareketle ilgili bilgi almaktadır. İstanbul ve Ankara ekibi olarak ikiye ayrılan cunta; hava, kara ve deniz kuvvetleri içinde her geçen gün güçlenmekteyken cuntanın içine giren genç bir akademisyen hem 9 Mart’ın hem ülkenin kaderinin değişmesine sebep olacaktır. Bu genç akademisyen o günlerde Milli İstihbarat Teşkilatı için çalışan Mahir Kaynak’tan başkası değildir. Mahir Kaynak vasıtasıyla cuntadan haberdar olan dönemin MİT Müsteşarı Fuat Doğu bu bilgileri Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’a iletmiştir. Cuntanın Ordu içindeki gücünden çekinen Memduh Tağmaç hareketin önüne geçmek istese de yaklaşan fırtınanın gücü kendisini korkutmaktadır. Memduh Tağmaç’ın bu süreçteki en büyük destekçisiyse I. Ordu Komutanı Faik Türün’dür. Faik Türün Ordu’da yaşanacak bir sol darbenin karşısında olacağını ve gerekirse kan dökmekten çekinmeyeceğini cuntanın en tepesindeki Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler’e iletmiştir. Zaten darbe sonrası sol subaylar tarafından bir şekilde saf dışı bırakılacağı korkusuyla yaşayan Faruk Gürler, Faik Türün ve Memduh Tağmaç’ın darbe karşıtı tutumundan sonra darbe için planlanan tarih olan 9 Mart 1971 günü düğmeye basmaktan vazgeçer. 9 Mart günü darbe için toplanan cuntadan erteleme kararı çıktıktan bir gün sonra Genelkurmayda toplanan generaller durumu değerlendirmeye almış ve Ordu’nun yönetime el koyma fikrine karşı, hükümete bir muhtıra verilmesi konusunda anlaşmıştır. Tabi bu anlaşmada toplantı sırasında Faik Türün’ün kardeşi Ankara Merkez Komutanı Tümgeneral Tevfik Türün’ün karargahı sarıp, gerekirse komutanları buradan çıkarmayacak olması tehdidinin payı büyüktür. Ordu’da emir komuta zinciri dışında yapılacak bir hareketin kansız başarıya ulaşamayacağını anlayan Faruk Gürler’in geri adım atması sonrası Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur da emir komuta zincirinde verilecek bir muhtıraya razı olur. Darbeci generaller daha sonrası için pazarlık yapacak, cuntadaki bütün solcu komutanlar ve subayların yargılanmasını, kendilerine dokunulmaması kaydıyla kabul edecektir. Tarihler 12 Mart’ı gösterdiğinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarihe ”darbeli muhtıra” olarak geçecek 12 Mart Muhtırasını verecek, bunun sonucunda Demirel’in 6 yıllık tek başına iktidarını devirecekti. İçeride komutanların kendi içinde yaptıkları pazarlıklardan bihaber olan cuntanın diğer kanatları (basın, öğrenci grupları, sendikalar) muhtıranın altında Faruk Gürler ve Muhsin Batur ismini gördüğünde sevince boğulacak ve muhtıraya övgü üstüne övgü düzecekti. Çetin Altan’dan İlhan Selçuk’a kadar birçok sol yazarın coşkuyla karşılayacağı muhtıraya, Ertuğrul Kürkçü’nün başkanı olduğu Dev-genç bir bildiri yayınlayarak bağlı olduklarını bildirecekti. Dev-genç’in bildirisi sonrası diğer sendika ve öğrenci grupları da muhtırayı göklere çıkaran bildirilere imza attı. 27 Mayıs sonrası yapılan darbeye methiyeler düzen Çetin Altan muhtıra sonrası Başbakan Süleyman Demirel’in istifasını ”Güme gitti şahmerdan” diye yorumlarken, şöyle diyecekti; ”Aklıma Demirel’in daha işe başlarken savurduğu, orduya karşı iki yüz bin kişiyi silahlandırma kuru sıkısı geliyor. O zaman tanıdıklara: “Sonunda asarlar bu komisyoncuyu” demiştim. Asılmaktan beter şekilde gitti. Bir başbakan gibi değil, bir başbakan gölgesi gibi de değil, ayak sesi duymuş bir kalpazan çırağı gibi gitti.[6] 9 Mart cuntasında Doğan Avcıoğlu’yla birlikte en önemli isimlerden olan İlhan Selçuk da muhtırayı sol devrimci bir hareket olarak yorumlamış; sendikaları, öğrenci gruplarını ve partileri bu muhtıranın yanında yer alarak milli bir görevi icra etmeleri noktasında uyarmıştır; 12 Mart bildirisi devrimci çizgide olumlu bir adımdır. Atatürkçülük ve 27 Mayıs doğrultusunda Türk ordusunun devrimci geleneğine ve yapısına uygun bir tarihi belgedir. fiu andan başlıyarak, orduya karşı husumet yaratmak isteyen bütün tutucu ve gerici yuvalarına karşı Atatürkçü öğretmenlerin, gençliğin, aydınların, halkın ilerici güçlerinin, devrimci sendikaların, derneklerin elbirliği etmesi; ordunun devrimci tutumu yanında yerini alması, bir milli görevdir. Cici demokrasinin cılkı çıkmıştır.[7] Türk Solu’nun muhtırayla birlikte başlayan coşkusu çok uzun sürmeyecekti. Muhtıranın devrimci sol bir hareket olmadığının farkına varmaları Celil Gürkan ve ordudaki diğer solcu komutan ve subayların emekliye sevk edilmesiyle olacaktı. Ne olup bittiğini anlayamadan ilan edilen sıkı yönetimle birlikte Silahlı Kuvvetler sol öğrenci gruplarının üzerinden adeta biçerdöver gibi geçecekti. Daha önce Ordu’daki subaylar vasıtasıyla rahat hareket eden Gezmiş, Çayan ve arkadaşları bir şekilde yakalanıp öldürüldü. 9 Mart cuntasının içindeki generaller, subaylar, gazeteciler, siyasetçiler Ziverbey köşkünde bizzat Faik Türün tarafından sorgu altına alınacak, bir süre sonra mahkeme karşısına çıkacaktı. Ziverbey Köşkünde sorguya alınanların içinde Tümgeneral Celil Gürkan dahi vardı. Türk Solu davullarla zurnalarla karşıladığı muhtıranın faturasını çok ağır ödeyecekti. Darbeyle iktidarı ele geçirip, devrim mahkemeleri kurma hayalleri olan 9 Martçılar Ziverbey’deki işkenceli sorgudan sonra mahkemede yargılanacaktı. Yargılama sonunda mahkeme cuntaya sızan Mahir Kaynak’ın akli dengesinin yerinde olmadığı ve çelişkili ifadeler kullandığını söyleyerek Cemal Madanoğlu, Celil Gürkan, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk gibi isimleri darbecilikten akladı. Suçlu, yıllar önce bir darbeyi ihbar ettiği için darbeciler yerine ceza alan Samet Kuşçu gibi bu sefer de Mahir Kaynak olmuştu. Aslında bu bir pazarlığın sonucuydu. Cuntanın ucunun Faruk Gürler ve Muhsin Batur’a uzanmasından çekinen Silahlı Kuvvetler yargılamanın bir an önce beraatle sonuçlanmasını istiyordu. Zaten sol darbe tehlikesi kaybolmuş ve Ordu solculardan temizlenmişti. Geriye kalan faturayı ödemekse Mahir Kaynak’a kalmıştı… Türk Solu’nun 27 Mayıs ve 12 Mart’a kadar geçen 11 senelik süre zarfındaki parlak darbe kariyeri bundan ibaret. Sık sık iktidarı darbeyle ele geçirme planları kuran bu güruh 12 Mart sonrası Ordu’daki silahlı gücünü kaybettikten sonra tamamen marjinalize olacak, sokaklarda terör estirerek ülkede devrim yapma hayallerinden hiçbir zaman vazgeçmeyecekti. 12 Eylül darbesi sonrası ülkede tüm siyasi gruplar bedel öderken de öncesinde hiçbir suçları yokmuş gibi mazlum edebiyatı yapmaktan geri durmayacaktı. Kendi eşkiyalarından özgürlük savaşçısı kahramanlar çıkartmak onlar için çok basit bir işti. Ellerindeki sanat, edebiyat, sinema dünyasını bunun için kullanırken 12 Mart ve 12 Eylül’ün öncesinde giriştikleri kirli ortaklıklardan bahsetmek yerine sonrasında çektikleri sıkıntıları dile getirmek onlar için en kolay ve kullanışlı olanıydı. Dönüp geçmişlerine baktığımızda karanlıktan başka bir şey bulamayacağımız bir hareketin, bugüne geldiğimizde ”darbelerden en çok biz çektik” duyarı kasması mide bulandırıcı. Anlattıkları darbe hikayeleriyse hep eksik, hep tek taraflı. Başarısız bir darbe teşebbüsü sonrası ”ne darbe ne faşizm” diyerek orta yolculuğu oynayan Türk Solu için, darbe başarılı olsaydı nasıl tavır alacaklardı diye çok düşünmeye gerek yok. Parlak tarihleri bu cevabı bizlere fazlasıyla veriyor. [1] Çetin Altan/Milliyet/27 Mayıs 1960 [2] Çetin Altan/Milliyet/31 Mayıs 1960 [3] Çetin Altan/Milliyet/14 Haziran 1961 [4] Aziz Nesin / Akşam / 28 Mayıs 1960 [5] Abdi İpekçi/Milliyet/27 Mayıs 1960 [6] Çetin Altan/Akşam/14 Mart 1971 [7] İlhan Selçuk/Cumhuriyet/14 Mart 1971

“Batılılaşma” kavramı Fransız İhtilali ve Sanayi İnkilabı ile ortaya çıkmış bir akım olup,Batı’nın teknolojik ve ekonomik anlamda ki gelişmeleri buna bağlanmıştır.Batının Rönesans ve Reform ile birlikte gelen hızla gelişmesi tüm dünyayı kendine hayran bırakmıştır. Osmanlı Devleti’nde yükseliş döneminden sonra pozitif bilimlere olan ilginin ve yoğunlaşmanın azalması , devlet sistemindeki çatlaklar , güç ve toprak kaybetmesi devleti ekonomik anlamda büyük bunalıma itmiştir.Bu bunalımla süre gelen sorunlar,kaybedilen topraklar ve devlet kurtarma çabasıyla Osmanlı arayış içine girmiş ve kendini sorgulamaya başlamıştır.Bu sorgulama Batı’nın “muhteşem” çerçevesinde görülen resmi ile  birleşince “Batılılaşma” fikri ortaya çıkmıştır. Bu fikir akımı sadece bizden kaynaklı değil, Avrupa baskısıyla da dayatılmış yüzyılların intikamı, “hasta adam”dan kültür sömürüsüyle alınmıştır. Osmanlı bulunduğu zor durumdan kurtulmak için Avrupa medeniyetlerinin isteklerinin bir çoğuna boyun eğmek ve razı olmak durumunda kalmıştır. İlacı düşmanlarımızın reçetelerinde arayarak büyük bir hataya düşmüştür.Özellikle Osmanlı-Rus savaşındaki mağlubiyetimiz bardağı taşıran son damla olmuştur. Acaba Osmanlılar , Japonların yaptığı gibi Batı’nın tekniğiyle yetinip kendi değerlerini saklı tutabilir miydiler? İslamcı şair Mehmet Akif , bu tezleri 1908’den sonra ortaya atan belirgin kişiler arasında yer alır.1Fakat Batı hayranı aydınlarımız batının gelişmişliğine ulaşabilmek için sadece teknolojisine değil tüm kültürüne bir hayranlık duymuştur. Türk halkına empoze edilmeye çalışılan asıl gelişmişlik değil, Batı’nın sosyo-kültürel yapısı olmuştur. Böylece Türk insanı Batılılaşma sürecine girmiş ve hala aynı çaba içerisindeyoğrulmaktadır. Halbuki refahın kültürle hiç bir bağlantısı olmadığını çözemeyen bu insanlar, bu durumu abartarak bin yıllık süre gelen gelenekleri , alışkanlıkları , örfleri bir kenara itmiş “kopyala-yapıştır” metoduyla gelişmişliği elde etmeye çalışmışlardır. Bu durum günümüzde hala devam etmekte işlevselliği olmadığı anlaşılamamaktadır. Halbuki bu yöntem işe yarasaydı 200 yıllık Batılılaşma çabası bir sonuç vermesi gerekirdi. Ahmet Hamdi Tanpınar ise bu konuda “Yıkmak, yapmak için olsa dahi daima zararlıdır ve hakiki yapıcılık ilave etmektir.”2demiştir. Batılılaşma kültür yıkımı yapmıştır, bundan dolayı gelişmişliğin esamesi dahi görülememiştir. Gelişim ancak toplumla yapıldığında sonuç verir. BATILILAŞMA ADINA Bilindiği üzere batılılaşma süreci Tanzimat ile başlamıştır.Tanzimat (Gülhane Hatt-ı Şerif-i) 3 kasım 1839’da Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşit Paşa tarafından Abdülmecid zamanında okunmuştur.Tanzimatla devlet kurumlarında pek çok yeniliğe gidilmiştir. Sistemde pek çok değişikliklerin oluşması hem tabanda hem de uygulamada epeyce sorun yaratmıştır. Batılılaşma kurumlardan halka doğru indirgenmeye çalışılmıştır. Namık Kemal ise  Tanzimatla ilgili şu değerlendirmeyiyapar; “Tanzimata şairane ve duygusal bir gözle bakanlar ülkemizde ikiyüz yıldan beri haksız yere dökülen kanları müsadere olunan malları ve ayaklar altına alınan namusları düşünür ve bir yeni düzenlemeleri göz önüne alır ise , Gülhane Hattı’nı beşeri hukukunu korumak için yapılan bir ‘adalet mucizesi ‘ olarak görür. Fakat olayları her türlü yönüyle görmeye çalışanlar ise Tanzimat’ı özü hukukla ilgili olmayan , sırf ‘siyasi’ bir eser olarak kabul eder” Reformlar bürokratik seçkinler tarafından devleti muhafaza için tetiklenmiş ve aynı zamanda “yukarıdan” dayatılmıstır. “Batılılaşma” olarak adlandırılan reform politikası Osmanlı toplumundan yükselen taleplerden ziyade imparatorluğa etki eden dış faktörlerden dolayı ülke gündemine girmistir.4   Böylelikle Tanzimat’ın aslında gösterilen amacı gütmediğini Tanzimat’ın yapılmadığını siyasi güçlerce yaptırıldığını anlıyoruz. Osmanlıyı uygar bir düzene götürme çabasındaki bu iyi niyetli kesim (batıcı), devleti ve toplumu Batılıların müdahelelerine açık bir duruma getirdiler. Kendi ülkelerindeki azınlıklara tanımadıkları hakları Osmanlı’dan isteme cüreti gösteren Batı tavizlere doymuyordu.5   Tanzimatı takip eden ve Batılılaşma adına yapılan I. Meşrutiyet ve II. Meşrutiyet de benzer amaçlarla yapılmış ve benzer sonuçları doğurmuştur. Batının oluşturduğu muhteşem gelişmişliği isteyen her millet onların yaptıklarını yapmaya ve taklit etmeye itilmiştir. Bu durum dünya üzerinde de tek tip insan yetiştirmeye ve Batıyı kutsal sayıp her yaptığını doğru kabul eden zihniyetler ortaya çıkarmıştır. Onları onaylamayan veya uyum sağlamayan birey ve toplulukları ‘gerici’ damgasıyla damgalamıştır. Bu insanlar ‘çağdışı’ kabul edilmiştir ve ötekileştirilmiştir. Onların fikirleri üzerinden ilerlersek anlaşılan çağ artık Batı’nındır, tüm toplumlar ve etnik yapılar batının çağını yaşamak zorundadır; onun geleneğini, kültürünü ,onun doğrularını yaşamalıdır. OSMANLI’DA BATILILAŞMANIN SOSYO-KÜLTÜREL SONUÇLARI Batılılaşma sosyo-kültürel açıdan Osmanlı’da bir çok değişikliğe sebep olmuş yüzyıllarca süre gelen bir çok alışkanlıkları ortadan kaldırmıştır. Öncelikle Tanzimat ile Osmanlı’da var olan sosyal sınıflarda -tebaa(yöneten) ve reaya (yönetilen)- değişiklikler meydana gelmiştir.Reaya tarımla geçinir, topraklar devlet mülkünde olduğundan gelir düzeyleri birbirlerine yakındır.Tebaa ise yüksek gelire sahip olup vergi ödemezdi. Tanzimatla gelen düzenlemeler doğrultusunda taşradaki reayanın tebaaya geçmesiyle artık Osmanlı toplum yapısına burjuvada eklenmiştir.   Bu uygulamalarla sınıfsal fark her ne kadar azaltılmaya çalışılsa da ortaya keskin bir çizgi çıkmıştır. Modernistlergenelde halkın zengin kesimi veya aydınları olup toplumu ötekileşmeye çalıştılar. Hem Tanzimat döneminin hem de Abdülhamid devrinin edebiyatçıları ve siyasetçileri yabancı bir kültürü benimseyerek kendilerini halktan izole ettiler. Birinci Balkan Savaşı devam ederken yayınladığı Kendi Nokta-i Nazarımdan Hukuk-ı Düveladlı kitabında uluslararası hukukun tek değil çift olduğunu ileri sürüyordu. İlki Avrupalılara, diğeri ise Osmanlı ve Müslüman Dünyasının içinde bulunduğu “öteki”lere uygulanıyordu.6Bu zihniyet toplumu ciddi anlamda bölmüş , yöneten ve aydın kesim halkına düşman ya da ‘koyun’ olarak gören bireylerden oluşmuştur. Halkın iradesini, değerlerini,geleneklerini hiçe sayarak kendi halkını ‘cahil’ olarak adlandıran sapkın zihniyetler ortaya çıkarmıştır.       Modernleşme ile iki tip aile yapısı oluşmuştur. İlki genelde ulema sınıfından olan şer’i hukuk çerçevesinde ailesini yöneten İslamiyet etkisinde  ve daha çok geleneksel ailelerdir.Bu aileler zaten Osmanlı’nın genel aile yapısıdır. İkincisi ise modern aile tipidir. Bu tip gelenekselciliğe karşı olan ve dini anlamda pek hassasiyetleri bulunmayan ve kadını toplumsal alanda gündelik hayatta yer almasını savunan yapıdadır. Batılılaşma sonucu ortaya çıkan bu aile yapısı zaten kendilerine önder olarak Batıyı benimsediğinden onlara benzeme çabasi azami düzeydedir. Bunların sonucu olarak Osmanlı kültüründen alışıla gelinmemiş kadınlı-erkekli organizasyonlar oluşmuştur. Halit Ziya Uşaklıgil 1880’lerde, İzmir’de buna benzer bir Batılılaşmaya  karşı koyma olayını anlatıyor. O zamanlar yayımladığı bir dergide “Tuvalet Masası” adı altında bir seri çeviriye yer verdi. Bu yazılar , temizlik ve süslenmeye ilişkin bir takım öğütler veriyordu: Hangi süngeri tercih etmeli, hangi taraklar saçları daha sıhhatli tutar gibi. Bu seri bütün İzmir’de özellikle meslektaşları arasında , bir alay konusu oldu. Halit Ziya’ya göre “evde bir tuvalet masası değil, bir tarakla bir fırça bulundurulması görülmeyen bir zamanda” böyle bir karşı koyma beklenirdi. Eğitim penceresinden bakıldığında ise önceden bir olan bilimler pozitif ve dini olarak ayrılmış ve okutulan medreseler ayrılmıştır. Batılılaşmanın bir sonucu olarak kişiler tercih yapmak zorunda bırakılmıştır. Kişi ya dini eğitim ya pozitif bilimlerin eğitimi alma arasında bırakılmıştır. Batı özentiliği ile özellikle kız çocukları yatılı Fransız okullarına gönderilmiştir. Eğitimini yabancılardan alan çocuklar ne kadar ülkelerine kültürlerine bağlı kalabilirler? Batılılaşmayla eğitimde köklü değişimler meydana gelmiş bu değişiklikler yıllar sonra din ve bilim ayrımını ortaya çıkarmıştır günümüzde dahi bir bireyin hem dindar hem de eğitimli olabilme fikri alışılmamıştır.Halk dindar ve cahildir onları yönetenler, sanatçılar, aydınlar modern ve kültürlüdür algısı empoze edilmeye çalışılmış ve böyle bir yargı oluşturulmuştur.       SONUÇ Osmanlı’da Batılılaşma amacını sapmıştır. Asıl yapılmak istenen devleti kurtarmak ve refaha erdirmekti. Fakat Batı’nın baskısı ve Batı hayranlarımız bu durumu tamamen yanlış anlamasıyla amaçlanan gelişme sağlanmadığı gibi bir çok kültürel ve dini değerlerimizi kaybetmeye yüz tuttuk ve hala Batılılaşma’dan bir sonuç alınamamasına rağmen dejenere olamaya devam ediyoruz. Bir çok araştırmacı Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinin ardında yatan asıl sebebin ‘ekonomik’ çıkarlarda aranması gerektiğini düşünmektedir. Batı’nın giyim-kuşamını ya da kurumlarını almakla,  Osmanlı Batılılaşmamış bilakis Batı’ya olan bağımlılığını gözler önüne sermiştir. Batı’nın uzun süren gelişimiyle ortaya çıkan ürünler Batılılaşma’nın sebebi sanılmıştır. Halbuki bu ürünler sonuçtur.8 Türkiye’de dinin toplumsal alandaki yeri ve rolü günümüzde siyasi ve akademik tartısmalara konu olmaktadır.Halbuki kültür ve geleneğin dini ögelerden ayrışması ne anlamlı ne de mümkün gözükmektedir. Samuel Huntington’un 1992’de yayınladığı ve tüm dünyada ses getiren Medeniyetler Çatısması (clash of civilisations) makalesinde Türkiye için yaptığı tespit “halkı ve yönetimiyle ikiye bölünmüş ülke” benzetmesidir. Bu ikircikli durumun ülkenin demokratikleşme ve kalkınmasına vurduğu darbe güncel tartışmalara konu olmakta ve ülkenin geleceği de bu soruna verilecek cevapta düğümlenmektedir.9Başkalarını taklitle daha ne kadar “ilerle”memeyi düşünüyoruz başkalarının ilaçları yaralarımıza merhem olmaz artık batının değil kendi çağımızı yaşarsak sonuç alabiliriz. Kültürünü yitiren milletler yok olmaya mahkumdur.           8 Murat Tazegül ,Modernleşme Sürecinde Türkiye , s.81 9 Mustafa Gencer,Osmanlı-Türk Modernleşmesinde Kültür,Din,siyaset İlişkileri,s.365       KAYNAKÇA
  1. İnalcık Halil , Seyitdanlıoğlu Mehmet , Tanzimat(Değişim Sürecinde Osmanlı) , İstanbul , Türkiye İş Bankası –Kültür Yayınları ,2006
  2. Tazegül Murat , Modernleşme Sürecinde Türkiye, İstanbul ,Babil Yayınları ,2005
  3. Eryılmaz Bilal , Tanzimant ve Yönetimde Modernleşme, İstanbul ,İşaret Yayınları ,2006
  4. Mardin Şerif , Türk Modernleşmesi ,İstanbul ,İletişim Yayınları ,2011
  5. Tanzimantın 150. Yıldönümü Sempozyumu ,Ankara
,1994
  1. Gencer Mustafa , Osmanlı-Türk modernleşmesinde Kültür,Din,Siyaset İlişkileri(makale)
  2. Küçük M. Emir , Modernleşme , Oryantalizm ve Kendimizi Anlamak ,Boğaziçi Üniversitesi(makale)
  3. Tanpınar Ahmet Hamdi ,Yaşadığım Gibi ,İstanbul , Dergah Yayınları,2013

Modern dünyanın en önemli ve dramatik olaylarından birisi de Filistin meselesidir. İşgalin kanlı yüzü dünyadan saklanmakta, söylenen yalanlar Müslümanların dahi kafasını kurcalamaktadır. Konuyu derinlemesine anlamak için yüzyıllar öncesine dayanan tarihi irdelemek gerekse de yakın tarihe bakarak da Filistin işgal süreci hakkında fikir edinmek mümkün. Tabi ki ilk olarak zulmün başaktörünü tanımakta fayda var. Siyon kelimesi, bir siyasal düşünce akımını simgeleyen bir deyim olarak modern anlamıyla bir Rus Yahudi’si olan Nathan Birnbaum (1864-1937) tarafından siyasal edebiyata sokulmuştur. Birnbaum, Kendi Kendine Kurtuluş isimli derginin 1 Nisan 1890 tarihli sayısında Siyonizm’i, Musevileri Filistin’e yerleştirmek amacı güden ve üyelerinin Yahudilerden oluştuğu bir siyasal partinin kurulması olarak dile getirdi. Bu dönemin iki önemli ismi Yahudah Alkalai ve  Zwi  Hirsch  Kalischer’dir.Doğu Avrupa kökenli olan haham Alkalai (1789-1878) “Belgrat yakınlarındaki semlin köyünde dinsel görev  yüklenmiş , kendi halinde bir insandı.her  mutaassıp Yahudi gibi Mesihçi geleneğe inanırdı.” 1845 yılında yayınladığı  Yahuda’nın Teklifi isimli kitabında Mesih’i  beklemek yerine   daha pratik bir şeyler yapılmasını önerdi. Mesela Yahudilerin Filistin’e göçünün özendirilmesi gibi. “Böyle bir eylem kurtarıcı Mesih’in ortaya çıkması için bir başlangıç olacaktır” “Kalischer, 1836 gibi erken bir tarihte Rothschildlere zamanın Mısır ve Filistin valisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşadan Kudüs’ün satın alınması için bir girişimde bulunmalarını rica etmişti. Aynı isteği bir süre sonra Moses Montefiore’ye yeniledi. Kalischer’in bu çabaları somut bir sonuç vermedi ise de Evrensel İsrailoğulları Birliği (Aliance İsrailite Universelle) bu Musevi aydının fikirlerini değerlendirerek 1870 yılında Yafa’da İsrailin umudu isimli bir tarım okulu ve yerleşim merkezi kurmayı kabul etti. Bu hareketleri tek çatı altında birleştiren kişi Theodor  Herlz dir. Herlz birçok siyon örgütünü bir kaç istisnası hariç bir çatı altında birleştirir.  Bu örgütlenme ilk toplantısını 29-31 ağustos 1897 tarihinde İsviçre’nin Basel kentinde yapmışlardır. Bu I. Dünya Siyonist kongresidir. Herzl ilk defa  19 Mayıs 1901 tarihinde II.Abdulhamid ile görüştü .Herzl ikisi padişah daveti olmak üzere  tam beş kez İstanbul’a geldi.  Temmuz 1908 ihtilalinden hemen sonra Siyonist liderleri İ.T.C. liderleri ile görüşmeye başladılar.  İTC, Yahudilerin göç ve toprak satın alma yasağını kaldırdı. Bu Osmanlının durumunu sarstı.  Şubat 1909’ da Karasso Osmanlı Göçmen kumpanyasını kurdu. İttihat ve Terakkinin ağır topları ülkeye Musevi göçünün yararlı olacağı kanısındaydılar. Dünya Savaşının en tehlikeli dönemlerinden birinde, 2 Kasım 1917 yılında  Siyonist Hayım Weizman ile İngiltere başbakanı Loyd George ile dışişleri bakanı  James Balfour bir araya gelirler ve İngiltere  Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması gerektiğini diplomatik ama açık bir dille ilan eder. 1.Dünya Savaşından sonra toplanan Paris Barış konferansı tarafından Filistin’e ilişkin olarak atılan ilk adım, İttifak Muahedesinin 22. Maddesinde geçen ve  ‘Evvelce Osmanlı devletine ait olan bazı bölgelerde geçici mandaların tesisini’  isteyen  hüküm oldu. 1920 nisanında toplanan San Remo konferansına Amerika’nın da katılmamasından faydalanarak Suriye ve Lübnan Fransız;  Irak, Ürdün ve Filistin İngiliz mandasına verildi. Siyonist hareket, İngiliz mandası altında her alanda örgütlenerek devlet içinde devlet haline geldi. MÜCADELE Ocak 1919 tarihinde ilk Filistin Konferansı Kudüs’te toplanır. İkincisi yapılmayan Filistin Konferansının üçüncüsü  13 Aralık  1920 de Hayfa’da yapılır. Siyonist çalışmalar kınanır, protesto gösterileri yapılır. Dördüncü Konferans 1921 yılında Londra’ya bir heyet gönderir ama başarılı olamaz. 22 Ağustos 1922’de toplanan V.Filistin Konferansı Boykot kararı alır. 1921 yılında Bolşevik Siyonistler 1 Mayıs bahanesi ile gösterilere başlayınca çatışmalar tekrar çıkar ve 3 gün sürer.48 Müslüman ve 47 Musevi çatışmalarda hayatlarını kaybederler. Bölgedeki tehlikenin farkına varanlar da örgütlenmeye başlarlar. Bunlar arasında en fedakâr gruplardan birisi Mısır kökenli İhvan-ı Müslimin’dir. Daha sonra Arap milliyetçiliği ve sosyalizm karşısında gücü zayıflasa da İntifada hareketlerinde öne geçenler bu yapıdan gelen insanlar olmuştur. 1930’lara gelindiğinde Filistin arapları siyasi görüşler açışından şu gruplara ayrılıyordu; Filistin Arap Partisi: Hüseyni ailesinin partisi Milli Savunma Partisi: Hüseyni ailesi ile koyu bir rekabet içindeki Neşaşibi ailesinin partisi. Bu parti Hüseyniler gibi Siyonizm ve Yahudilere düşman olmakla beraber, şiddet metotlarına karşı idiler ve İngiliz yönetimine karşı da ılımlı bir tutumun taraftarı idiler. İstiklal Partisi/Hareketi: 1931 yılında Kudüs’te toplanan Pan-İslam kongresi kararlarına dayanarak, 1932 yılında kurulmuştur. Şehir aydınlarına dayanması, kırsal desteğe sahip olmaması sebebi ile iki yıl devam edebilmiştir. Bu dönemdeki liderlerden biri de İzzettin el –Kassam(r.a.) idi. El kassam Suriye’nin Lazkiye şehrinde doğup, Ezher Üniversitesinde eğitim aldıktan sonra Hayfa’ya yerleşip İslami çalışmalar içinde aktif görev almıştır. 1930’ların başında el Kaf el Esvad (Kara el) isimli gizli bir örgüt kurdu. Hasan el-Benna, kardeşi Abdurrahman el-Benna’yı  İzzeddin  Kasamla   görüşmesi  için  1935  yılında  Filistin’e  göndermişti. Faaliyetleri 1935 Kasımına kadar devam etti. 20 Kasım 1935 tarihinde Cenin kentinin batısında Yabad köyü civarında girişilen bir çatışmada üç arkadaşı ile birlikte şehid edildi. Arkadaşları İhvan-ı Kassam isimli bir örgüt kurdu. 1933 yılında Kudüs’te Araplar geniş katılımlı gösteriler yapmaya başladılar ama asıl çatışmalar 1936 yılında yaşandı. Bu olaylar belgelere şöyle yansımıştır:“7 Mayıs 1936 tarihinde her kesimden gelen 150 delegenin katıldığı bir konferans toplandı ve vergi ödememe kararı verdiler. Hemen ardından genel greve gittiler ve Balfour deklarasyonunu tanımadıklarını ilan ettiler. İngilizlerin tepkisi çok sert oldu. 18 Haziran 1936’da Yafa kentinin büyük bölümü İngilizlerce yıkıldı.6.000 insan evsiz kaldı” 1936 hadisesinin patlak vermesi üzerine, ayaklanma ve grevleri yönetmek üzere şehirlerde Milli Komiteler kuruldu. Bu komiteler  25 Nisan 1936 da bir araya gelerek Yüksek Arap komitesini kurdular. 1936 yılında patlak veren büyük ayaklanmayı incelemek için Bölgeye gönderilen Peel Komisyonu, Filistin’in Arap, Yahudi ve Kudüs’ü kapsayan uluslararası bölüm olmak üzere üçe bölünmesi yönünde görüş bildirdi. Bu olayları sona erdiren, Abdullah Azzam’ın deyişi ile ‘Filistin halkını oyuna getiren’  Arap ülkeleri olmuştur. Arap ülkeleri tarafından  “ Mirac gecesinde şu bildiri yayınlandı  ‘ Filistin’de devam  etmekte  olan   durumdan  dolayı son  derece  üzüntü  duymaktayız. Biz, Arap kralları olan kardeşlerimizle ve Emir  Abdullah’la ittifaken  sizi,  dostumuz  olan İngiltere  hükümetinin iyi  niyetlerine  güvenerek sakin  olmaya  ve  kan  akıtılmasını  durdurmaya  davet  ediyoruz’   Kıdemli Siyonistlerden Vlademir Jabotinsky’nin 1923 yılında yazdığı Demir Duvar makalesinde geçen şu kısım dönemi onların ağzından dinlemek adına faydalıdır: “…Filistin’in bir Arap ülkesi olmaktan çıkarılıp Yahudi çoğunluğa ait bir ülke haline getirilmesi konusunda  Filistinli Araplarla  gönül rızasına dayalı  bir anlaşma sağlamak kesinlikle olanaksızdır. Her biriniz sömürgecilik tarihi üzerine az çok bir şeyler biliyorsunuz. Bir ülkenin, o ülkenin yerlisi olan insanların rızası ile sömürgeleştirilebileceğini kanıtlayan tek bir örnek gösterebilir misiniz?  Böyle bir şey hiçbir zaman olmamıştır…” Filistine Yahudi göçünden sorumlu  Yahudi Ajansı Göçmen Dairesi başkanı J. Weitz 1940 yılında  şunu diyordu “Şu  noktada herbirimiz tarafından açıkca bilinmelidir ki, bu topraklar üzerinde iki ayrı halka yer yoktur. Eğer Araplar bu küçücük ülkede yaşayacaklarsa biz hedefimize hiçbir zaman varamayacağız demektir. Öyleyse ,Arapları buradan uzaklaştırıp komşu ülkelere sürmeliyiz hem de hepsini .Tek bir köy tek bir aşiret kalmamacasına” 9-11 Mayıs 1942 tarihleri arasında New Yorkta Baltimıore  Otelinde  yapılan Dünya Siyonist  Teşkilatı olağanüstü toplantısında Baltimor Programı denilen bir program kabul edildi. Bu programa göre Filistin’de Yahudilerin çoğunluğuna dayanan bir Yahudi devletinin kurulması öngörülüyordu” 1947 Nisanında, İngiltere Filistin’deki  kargaşanın   B.M  de çözülebileceğini ilan etti. 23 Nisan  1947 tarihinde  B.M. de  Birleşmiş Milletler  Filistin Özel Komisyonu  kuruldu. Bu komisyon  16 haziran 24 temmuz  tarihleri arasında bizzat Filistin’de çalışarak  konuyla ilgili raporunu  31 Ağustos  1947 tarihinde  hazır hale getirdi. Komisyon raporu  oy birliği ile Filistin’in bağımsızlığını  teklif etmiştir. Ancak bu konuda Komisyon  raporunda iki  görüş  ortaya çıktı. İran, Hindistan ve Yugoslavya temsilcilerinin destekledikleri öneri bir Filistin-Yahudi federasyonu kurulmasını içerirken diğer öneri ise bağımsız bir Yahudi devleti kurulmasını içeriyordu. Takriben üç ay sonrada ABD ile SSCB ortak bir teklif vererek bir Yahudi devletinin kurulmasını istediler. ABD İsrailin kuruluşunu  de Facto (Fiili durum) olarak tanırken,SSCB de Jure (Meşru ) olarak tanımıştır. Nihayet yapılan oylama ile  Bağımsız İsrail devleti kağıt üzerinde kuruldu. Tarih 29 Kasım 1947 . Bu oylama  yapıldığında Yahudiler  İsrail topraklarının sadece % 5.6’sına sahipti.  Çizilen harita da ise bu oran en verimli alanlar dahil olmak üzere %  56 ya çıkarılıyordu. Yahudilerin  elinde  bulunan    arazide,  Yahudilere  İngiliz  manda  yönetimi  tarafından   ya  sembolik  bir  ücretle veya  bir   karşılık  alınmaksızın hediye  olarak  verilmişti. Yahudilere  toprak  satan  aileler ise  Filistin  asıllı  değil,  Lübnanlı  Hıristiyan  ailelerdir. Ne yazık ki Filistin işgal tarihinde sayfalara sığmayacak katliamlar, saldırılar ve hukuksuzluklar gerçekleştirildi. Canımıza kıyıldı, topraklarımız elimizden alındı dünyanın süslü yalanlarının altında. Ama savaşımız bitmedi, mücadelemiz mübarek ola. Senanur Yaşaroğlu