Sinema

Son zamanlarda ülkemizdeki festivallerin sayısı gün geçtikçe artmakta. Peki, festival sayısındaki bu artışın ülkemiz sinemasına katkısı var mıdır? Varsa ne yöndedir? Yoksa niye yok? Sinemamızda çıtayı atlatacak adım festivallerden mi gelecek yoksa başka bir şekilde mi –tabiri caizse- evrim geçirecek sinemamız? Bir de işin festival için yapılan film boyutu var. Festival kaygısı ile yapılan filmler ne kadar sağlıklı sonuçlar ortaya koyuyor? Festival kaygısı ile yapılmış bir filmin yönetmeni ne kadar özgürdür? Dayatılan ezber tekniklerin ne kadar dışına çıkabilir? Ne kadar özgün olabilir? Festivallerin filmlere ve sinemamızın genel havasına hâkimiyetinden konuşmak bir süre sonra bir kısır dönüye yol açıyor aslına bakarsanız. Kısa film festivalleri ile beraber neredeyse her hafta bir film festivali düzenleniyor ülkemizde. Bu festivaller gerek organizatörlerin, gerek seçici kurulun gerekse düzenleyen kurumun siyasi yönlendirmeleri altında ödüller veriyor. Siyasetin bu kadar gölgesinde kalan sanat ne kadar direnebilir ki baskıya? Festivaller ne kadar nitelikli? Prestij festivaller diyebileceğimiz birkaç festival dışındaki –ki prestij festival dediklerimizin de niteliği sorgulanır- festivallerin ‘en iyi’ yi seçme hakkı nereden doğmuştur? Her sene değişen jüri üyelerinin yeterliliği ne kadar ki ‘en iyi’ yi seçsin? Hülya Avşar ülkenin en prestijli festivali diyebileceğimiz Altın Portakal’da jüri başkanlığı yaptı en nihayetinde bu ülkede. Karar mercii olacak yetkiyi kim verdi ve ‘o’ seçmede yetkili oluyor. İnsanların belki bir sonraki filmlerinin çekmek için kazanması gereken parayı verecek olan jüri ne kadar niteliklidir sorgulanır. Bir sene bir kurulun çok iyi dediği önceki sene yapılan festivalden belki geçer bile alamayacaktı. Sürekli değişen kişilerin ve organizasyon sahiplerinin yönlendirmesi bir filmin tanınıp tanınmamasına neden oluyor. Elinde bir güç barındıran bu sektör fevri hareketlerle iş yapınca da olan o filme varını yoğunu veren yönetmenlere, hayalini gerçekleştiremeyen genç yönetmenlere oluyor. Festival için film yapmak.             Yine son zamanlarda çıkan bir derdimiz de festival için filmler. Burada kişilerin özgün anlatım tarzına bir söz söylediğim yok ama sırf kendine dayatıldığı için belli anlatım tarzlarına yönelen yönetmenler –tabiri caizse- tematik filmler serisi oluşturuyor birbirlerinden haberi olmadan. Böyle filmler kendini tatmin edecek birkaç ödül alsa da vizyonda pek karşılık göremiyor. Pek tabi Recep İvedik gibi mükemmel bir film (!) olmadığı için değil; çoğu zaman dağıtım tekeli denen yok edici düzenin zincirlerini kıramadığı için. Bu işin başka bir boyutu; bilahare konuşulur, yazılır. Yine festivaller belki konulara yöneltiyor ve tabi ki ezber anlatım teknikleri ile birleşince ortaya aynı şekilde onlarca film ortaya çıkıyor. Yine festival filmi adı altında insanı –tabiri caizse- boğan, darlatan filmler ortaya çıkıyor. Bunu psikolojik bir temele oturtup seyirciye bir şeyler hissettirmek için de yapmıyor, tamamen kabiliyet meselesi. Bir kısır döngü: Film Festivali ve Festival Filmi En nihayetinde birbirini doğuran iki şey: film için festival yapmak ve çoğu niteliksiz olan film festivalleri. Yeni bir dil arayışında olan sinemanın çıkış yolunu festivaller mi açacak? Pek ihtimal dahilinde olmayan bu hadise eğer gerçekleşirse daha sonrasında izleyeceğimiz filmlerin ne kadar bizden ve kültürümüzden kopuk olabileceği aşikar. Özel olarak belirtilmese Türkiye olduğu anlaşılmayacak filmler ödülleri toplamaya devam ederse, sadece siyasi nedenlerden dolayı ödüller hiç hak etmeyen filmlere verilmeye devam ederse, salonlarda karşılığını bulamayan filmler olmaya devam ederse önümüzdeki süreç pek de açık gözükmüyor.

Haifaa Al- Mansour’un yönetmen koltuğunda oturduğu ‘Vecide’ Suudi bir kadın tarafından çekilen ilk uzun metraj olma özelliğini taşıyor. Sadece bununla kalmıyor, aynı zamanda ülke tarihinde Oscar’a başvuran ilk film olma unvanını da elinde bulunduruyor. Ufak bir kız çocuğunun dünyasından seyrettiğimiz film, kadın hak ve özgürlüklerine yaptığı vurguyla dikkat çekiyor. Değindiği konu her ne kadar önemli olsa da mesaj verme kaygısıyla yapılan işlerde sıkça rastlanan ‘muntazam iyi ve muntazam kötü’lere şahit oluyoruz film boyunca. Arap toplumunun veya İslam’ı benimsemiş diğer toplumların yaptığı yanlışları İslam’a mal etmek yıllardır Batı Sinemasının ve ‘Batı Sineması destekli Doğulular’ın en büyük vazifesi olmuştur. Filmde her ne kadar bu tür göndermeler çokça bulunsa da, yer yer ideolojik saplantılardan kurtulduğunu da gözlemliyoruz. ‘Vecide’ karakterine hayat veren Waad Mohammed isyankârlığı ve farklılığı ile öne çıkıyor filmde. Karakterimiz en büyük isteği bisiklete binebilmek olan, yabancı müzik dinlemekten hoşlanan, dışarı çıkarken saçını tamamen örtmeyen bir kız çocuğu. Aynı zamanda bir erkek çocukla arkadaşlık yapıyor. Filmdeki neredeyse her karakterden farklı olan Vecide bisiklet isteğini annesi ve babasına söylediğinde ise olumsuz cevaplar gecikmiyor. Bunun üzerine çeşitli yollardan para kazanmaya çalışıyor ama bunlar küçük adımlardan öteye gidemiyor. Okul ile pek barışık bir karakter olmayan Vecide öğretmenleri tarafından sürekli uyarılıyor ve davranışlarını düzeltmemekte ısrar ediyor. Bir anda büyük bir değişim yaşıyor ve okulda düzenlenen bir Kur’an okuma yarışmasına katılıyor, tabi ki hayali birincilikle kazanacağı para ile bisikleti alabilmek. Ancak azim ve kararlılıkla devam ettiği bu yolda mutlu sonu görmek hiç de kolay olmayacaktır. Karakterimizin içinde bulunduğu bir aile ortamından pek de söz edemiyoruz çünkü ne kardeşi var ne de eve her gün gelen bir babası. Annesi ile gerçekleştirebildiği küçük çaplı aile sohbetleri ise çalkantılı bir şekilde devam ediyor. Anne rolünü başarıyla omuzlayan Reem Abdullah’ta bir şekilde eşini eve geri getirme çabası var. Her ne kadar beraberken eşine karşı kusursuza yakın hareket etse de beraber oldukları ender günlerin birinde Anne ve Baba arasında yaşanan kavga zaten baba tarafından inceltilmiş olan ipi kopartıyor. Eşi için uzatıp düzelttiği saçlarını onun gidişinden sonra kendi arzusu olan ‘kısa kesim’ yapması bir nevi bağımsızlığını ilan edişi anlamını taşıyor. Anne için artık sadece kendisini ve kızını içeren bir hayat başlamıştır, bu başlangıçta da yanında olan tek insana aldığı hediye ile kızına karşı olan bağlılığını ve yaşadığı ‘kısmen’ değişimi fark edebiliyoruz. Film boyunca gerek evrensel bir sorun olan kadına yönelik haksızlıkları ve şiddete gerekse Arapların kendine has sorunlarını –kabilecilik gibi- dile getiren filmde yan hikayelerin zayıflığı dikkat çekiyor. Yönetmenin anlatıcılık yönünü dizginleyemediği film, ana hikayenin yükünü başarıyla omuzlayan oyuncular sayesinde bu yöndeki eksikliğini hissettirmiyor. Estetik açıdan fazlasıyla doyurucu olan film, hem Arabistan sokaklarındaki alelade havayı hem de evin içindeki oryantalist ortamı çok iyi yansıtmış. Kısmen uzun planlar ve güzel kadrajlar seyirciye büyük bir zevk verecek şekilde planlanmış. Bu estetik zenginlikte tabi ki Ortadoğu ve Doğu ülkelerindeki doğallığı ve sıcaklığını da es geçmemek gerekiyor. Filmin parantez açılması gereken diğer bir noktası ise müzikleri. Max Richter tarafından yapılan müzikler filmin atmosferine büyük bir uyum sağlamanın yanında tek başına dinlendiğinde de insana keyif verecek cinsten. Yönetmen her ne kadar yer yer ideolojik saplantılara takılıp tarafgirliğini belli etse de; naif oyunculuklar, başarılı tasvirleri, sade ve güçlü hikâye anlatımı ile hakkında ‘ilk’ olmak dışında, konuşulacak başka şeyler olduğunu hissettirebiliyor.
bu yazı 23.07.14 tarihinde filmarasidergisi.com ‘da yayınlanmıştır.

Günümüzde tek tipleşen bilim kurgu filmlerinden çokça farklı ve alışmadığımız bir tarza sahip bir filme imza atan Jean-Luc Godard; filminde Hollywood filmlerindeki gibi lazer ışınları, ışınlanmalar kullanmaktan ziyade geleceğe ilişkin kötümser bir tasarıyı, bir distopyayı anlatmayı tercih etmiş. Filmde ‘Dış Ülke’ ajanı Lemmy Caution’u izleriz. Bu ajan mantık ve matematikle “aydınlanmış”, şiirsiz ve hayalsiz yaşayan Alphaville’de daha önce ‘Dış Ülke’ den kovulan Prof. von Braun’u öldürmek ve Alpha 60’ı yok etmek üzerine görevlendirilmiştir. Aldığı emir doğrultusunda başkanı öldürmesi gereken Lemmy başkanın bir makineden ibaret olduğunu ve ülkede yaşayan herkesin bu makineye bağlı olduğunu öğrenince şoka uğrar. Tasarıları suya düşen genç adam, bu arada Natasha’ya da aşık olmuştur. Lemmy, Natasha’ya yasaklanan ve kaybedilen kelimeleri öğretir, ona varoluşunun özünü hatırlatır ve ‘Alphaville’ insanından farklı olduğunu hatırlatmaya çalışır. Akıl ve duygu çatışması üzerine temellendirilen filmde ‘soyut kavramlar’ diye bir şeyden söz etmek mümkün değildir; her şey rasyonel, akli, ölçülebilir olmalıdır. Dolayısıyla her şey bilimseldir ve Alpha 60’ın vardığı her sonuç uzun vadede insanların iyiliği içindir. Esasında günlük hayatta oldukça bilimsel yaşamamıza rağmen bunu duygulardan ayırmayışımızdır bizi filmdeki hayattan farklı kılan. Camdan baktığımızda birinin palto giymesiyle dışarının soğuk olduğunu anlamamız aslında bir bilimsel çıkarımdır. Bilimsel yöntem en nihayetinde deneysel kanıtlara başvuran, kuramları buna göre doğrulayan, karşılaştıran ve seçen bir yapı arz eder. Pek çok alanda gayet bilimsel olunabiliyorken bile insanların duygularını bütün bir yaşamda bir kenara koymadıklarını görüyoruz. İnsanlar aşık olmaya devam ediyor, bazılarına sevgi ve nefret duyabiliyor; bunlar bilimden bağımsız da olsa. Bu örneklerden yola çıkarsak hayatta her şeyin akli olmasını beklemek yanlış olur, kendimizi kandırmak olur. Olgu ve değer arasındaki ilişkidir aslında bilim ve yaşam tarzı arasındaki ilişki. Bazen birbiriyle örtüşür ama her olay için de böyle bir şey zorunlu değildir. Sürekli olarak mantıklı olması beklenen bir toplumdaki tek tipleşme de oldukça olağandır. İnsanların konuşacağı kelime dahi bellidir Alphaville’de, neredeyse 2-3 günde bir sözlük-incil’ler değişir ve yeni kitaptakiler dışındaki kelimeleri insanların artık unutması gerekir çünkü yasaklı kelimelerden kullanmanın cezası vardır. “Dinleyin beni normaller! Biz sizin artık göremediğiniz gerçeğin farkındayız! Gerçek şu ki insanın özü aşk, sevgi, inanç, cesaret, duyarlılık, cömertlik ve fedakârlıktır!” Hikayeye sürekli müdahale ederek devamlılık algısını yıkan Godard izleyiciyi bunları destekler nitelikteki kamera açıları ile fazlasıyla rahatsız etmeyi başarır. Burada filmi basit bir uyutma aracı olarak görmekten ziyade uyanışı sağlayacak bir araç veya bir ‘şey’ anlatma aracı olarak görmesinin büyük etkileri vardır elbet. Filmin distopik yönüne bakacak olursak Huxley’i ve onun Cesur Yeni Dünya’sını görebiliriz. Huxley’in sosyal hicivci yanı filme bütünüyle sirayet ederken distopyasındaki insan tezahürleri ve toplum-devlet ilişkisi de aynen aktarılmış. Film ve distopyanın başka bir örtüşen tarafı ise insanların sürekli uyutulması, düşünmekten uzaklaştırılmasıdır ama bunun yöntemi olarak ikisinde de hapların kullanılması kesin sonuca ulaşan en makul yol olarak ikisinde de aynı şeyin benimsendiğini göstermektedir. Nasıl filmde insanların zihninden kelimeler yok edilip kitaplar yasaklanıyorsa Cesur Yeni Dünya’da da Ford’dan önceki tüm tarih silinip her şey reddedilir. Bu yöntemler sayesinde geçmişle, düşünmeyle, akıl etme ile bağı kalmayan kitlelerin yönetilmeye mecburiyeti anlatılmaktadır. Fahrenheit 1451’e kadar yazılan tüm distopyalar ve bu bağlamda çekilen filmlerde aynı tasavvur aktarılır: bireylerin devlet otoritesi karşısında yok edildiği, totaliter dünya nizamının insanları makineleştirdiği ve bunun sonucuyla tek-tipleşen insan yığını. Bir çok farklı teknik deneyen ve bu bağlamda bir Sci-fi denemesi olan film görsel açıdan oldukça yetersiz kalıyor. Görsel yetersizlik ise imkan olup da yapmamadan ziyade teknolojik yetersizlikten dolayı olduğu için kabul edilebilir bir durum. Bu kadar imge yüklü bir filmde zaten teknik yetersizlik aramak imgelerin gücünü kaybettirir. Aphaville adeta bir kitap gibi her sahnesinden bir şeyler alınması gereken, içinde yaşadığımız dünyayı ve bilerek yada bilmeyerek üstünde olduğumuz yolu anlamamıza yarayacak; anlamamızla beraber bunlara çeşitli refleksler geliştirmemizi sağlayacak bir başyapıt, ayrıksı bir Godard filmi.

74 yaşında iken faili ‘meçhul’ bir cinayete kurban giden, yazar ve aydın Musa Anter’in hayatını anlatan Asasız Musa, tiyatrocu-yönetmen Aydın Orak’ın uzun uğraşları sonunda tamamlandı ve seyirci karşısına çıktı. Çocukluğundan itibaren zorlu bir hayat yaşayan Musa Anter –diğer bir deyişle Ape Musa- yaşamı boyunca sürgün edildi, idamla yargılandı, 71 ve 80 darbelerinde hapse girdi ve 1992 yılında kültür ve sanat festivaline katılmak üzere geldiği Diyarbakır’da uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Ölümünden 21 yıl sonra iddianamesi tamamlanan bir düşünürün filmini çekmek, onu anlatmak, onunla ilgili bir şeylerden bahsetmek elbette ki çok zordur.  Aydın Orak ise daha yönetmenlik kariyerinin başlarında böyle bir şeye kalkışarak fazlasıyla ağır bir yükü sırtlıyor. Yönetmenin ikinci filmi ve aynı zamanda ilk senaryo deneyimi olan Asasız Musa,  ‘ilk film’ olmanın zaaflarını izleyiciye fark ettirmekten kaçamıyor. Belgesel ve kurmaca  arası bir tarza sahip olan filmde yönetmen, Musa Anter’in başından geçen olaylara kısaca yer vermenin dışında çeşitli metafor ve imgelerle de farklı bir anlatım yakalamaya çalışmış. Bu yüzden film sinemasal olarak bir çizgiye oturamıyor ve bunun sıkıntılarını da yaşıyor, aynı anda birçok şeyi yapmaya çalışırken hiçbir şeyi tam olarak yapamamak da diyebiliriz buna. İmgelerin içinde boğulan ve fazlasıyla uzun tutulmuş planları ile seyirciyi yoran bir forma sahip. Filmin diğer bir eksisi ise fazlasıyla ‘teatral’ bir yapıya sahip olması. Elbette ki bunda tiyatro kökenli bir yönetmene ait olmasının da payı vardır. Bu yönüyle sinema diline entegre sorunu yaşayan film, sinema sanatı için fazlasıyla ‘büyük’ olan oyunculuklar yüzünden negatif bir atmosfer oluşturmaya başlıyor bir süre sonra. Film bu haliyle seyirciyle güçlü bir bağ kuramıyor. Asasız Musa, sinematografik özellikleri açısından da olgun bir dil yakalayamamış. Kamera hareketleri ve kadrajlar tam anlamıyla bir karmaşa halinde. Yönetmenin film boyunca farklı şekillerde kullandığı ‘kamerası’ seyirciyi yormaktan öteye gitmiyor. Fazlasıyla deneysel bir kurgu tercihinde bulunan yönetmen, yaptığı keskin geçişlerle alt metne zarar veriyor. Filmin avantajlı olduğu en büyük nokta ise mekân ve doğal atmosferin çok büyük bir sinemasal zenginliğe sahip olması. Evler, yayla ve sokaklar; hepsi doğal bir güzelliğe sahip. Filmde çocuklarının da yer alması ise Musa Anter’in yaşadığı olayların olduğu gibi aktarılması bakımından büyük bir şans. Ape Musa’nın yaşadığı etkileyici olayları aktarırken bir bağlantıya sahip olmaması ise bu güzellikleri örseliyor. Deneysel tarzın getirdiği dezavantajlardan biri olarak: Filmin sonunda ‘Musa Anter hakkında bir farkındalık’tan çok bir kafa karışıklığı ve –tabiri caizse- dağınıklık kalıyor. Tüm bu sebeplerden dolayı Musa Anter hakkında insanların zihinlerinde sorular sordurmaya çalışan, farkındalığa ve sorgulamaya sevk etmeye çalışan film, meramını ifade etmekte yetersiz kalıyor.   bu yazı 07.10.14 tarihinde filmarasidergisi.com ‘da yayınlanmıştır.

Modernleşen dünya ile birlikte daha sık şahit olduğumuz aile içi sorunları konu edinen birçok yabancı film olmasına rağmen bizim insanımızı anlatan, duygularımıza sahip yerli yapımlara pek şahit olmuyorduk. Şahit olduklarımız ise ya tek taraflı bakışı aşamıyor ya da olayın derinliğinde kaybolup birer ‘bunalım filmi’ne dönüşüyordu. Daha önce Hayat Bilgisi, Ayrılsak da Beraberiz ve Altın Kafes gibi yapımların senaryo kısmında gördüğümüz Deniz Akçay, ilk uzun metrajlı filmi olan ‘Köksüz’ ile bu alanda güzel bir işe imza atmış. Ülkemizde -ve ne kadar reddetse de modern dünyada da- hakim olan ataerkil aile yapısının bozulmasının ne gibi sonuçlara yol açtığını beyazperdeye aktarma konusunda özgün bir film, Köksüz. Film, evin babasının gidişi sonrasında bir türlü toparlanamayan ailenin, birbirlerinden daha da uzaklaşarak kendi yollarında kayboluşunu konu ediniyor. Babanın gidişinden sonra tüm yükü üstlenmesi beklenen annenin bir takım psikolojik sorunların da etkisiyle bu konuda çok yetersiz kalması üzerine, büyük kız Feride’nin hem iş hem de ev ihtiyaçları arasında sıkışıp kalmasını ve bir buhrana sürüklenişine şahit oluyoruz filmde. Evin artık tek erkeği ve babasının hayranı olan İlker ise daha ilk sahneden itibaren ailesinden kopuk bir yaşama başlar ve ‘mahallenin kötü çocuğu’ diye tabir edilen bir tip haline gelir. Sürekli ağzından eksik olmayan sigarasını, arkadaşları ile kurduğu ortamlarda eksik olmayan uyuşturucuyu ve ablasından bile zorla para alacak kadar kötü duruma gelişini adım adım izliyoruz. Öyle ki daha 18 yaşını doldurmamış bir erkek çocuğuna fazla gelecek şekilde bir şehvet duygusu ile hareket ediyor ve bunu pişmanlığından da yakasını kurtaramıyor. Evin küçük kızı Özge ise sürekli giriştiği ilgi toplama denemelerinden pek de karşılık bulamıyor ve bir bakıma ailenin sessiz tarafı oluveriyor. İyi kötü bir şekilde devam eden aile hayatı Feride´nin evin yükünden bunalıp, kendisiyle evlenmek isteyen Gülağa´nın evlilik teklifini kabul etmesiyle alt üst olur. Televizyon ve temizlik bağımlısı anne başta olmak üzere, aile tarafından tepki ile karşılanır bu kabul. Tüm tepkilere rağmen tek çıkış yolu olarak düşündüğü bu yolda Feride her ne kadar kendi iç hesaplaşmalarında kaybetse de vazgeçmiyor kararından ve evlilikteki ısrarını sürdürüyor. Anne dışındaki diğer fertlerin toparlanışını düğün günü geldiğinde hissediyoruz, artık eskisine göre daha yakın 3 kardeş vardır. Anne ise hala bir sindirememe içindedir. Buna daha fazla katlanabileceğini düşünemez ve kendince bir çözüm geliştirir. Nispeten tahmin edilebilen ama yine de açık uçlu denilebilecek bir final sahnesi ile biter film. Mekân seçimi konusunda son zamanlarda çokça görmeye başladığımız İstanbul dışında çekilen filmlerden biri oluyor ve bu seçiminde ne kadar haklı olduğunu da anlıyoruz. Bunda nispeten otobiyografik bir hikâye anlatmasının da etkisi olabilir. Filmin başlarında biraz yapmacık gelen diyaloglar sonlara doğru alışıldığından mıdır bilinmez ama soğukluğunu kaybediyor filmin akışı içinde. Tek istisna ise anne rolündeki Lale Başar olabilir, film boyunca yeterince derinlik katamadığı tepkilerini ve samimiyeti yakalayamadığı davranışlarını izliyoruz. Hem gerçekte oğlu olan hem de filmde oğlunu canlandıran Savaş Alp Başar ile diyaloglarının bile bu şekilde olması, garipsenesi bir durum. Yapmacıklıktan en uzak diyaloglara sahip olan anneanne ise Akçay’ın gerçek anneannesi. Film atmosferinin güzelliği ve doğallığından olsa gerek doyurucu görüntülere sahip. Bu görüntüler de ufak kurgu hamleleri ve güzel müziklerle desteklenince bir bakıma yapboz tamamlanmış oluyor. İlk filminde zor bir konuyu başarılı bir şekilde anlatan Deniz Akçay bu alanda sinemamızda bulunan boşluğun doldurulması için önemli bir adım atmış ve kameranın arkasında olduğu ilk projeden alnının akıyla çıkmış. İnsanımıza böylesine yaklaşan ve ayakları yere basan yapımlara fazla şahit olamasak da bu filmin farkının ortaya çıktığı yer de tam bu nokta. Büyük bunalım ve kasvet yüklü filmlerde anlatılandan daha fazlasını akıcı bir dille aktarmayı başarmış, yeni başlayanlara örnek olacak bir sonuç çıkmış ortaya böylece.