Sinema

BEYAZ PERDENİN SİYAH SENARYOSU! Türk sineması son yıllarda ciddi anlamda ilerlemeler kaydetti. Millet olarak sinema artık içimizde ve bizden biriymiş gibi sahiplenmeye başladık. Vizyondakileri yerli yabancı demeden takip listemize çoktan aldık. Milyonlar ekran başında o kadar çok kalıyor ki; reklamları en çok izleyen ülke olma şerefine nail olmuşuz! Kültür, perdenin önünde mi yoksa arkasında mı çokta umurumuzda değil! Maksat gülmek, eğlenmek biraz da “popüler kültür” sahibi olmak… Şimdi “ Osman Pazarlama” filmine geçebiliriz. Arkanıza yaslanın ve gülmeye hazır olun. Sergilediği senaryo baştan aşağıya ahlaksızlıkla dolu! “Toplumun yegâne mihenk taşı olan aileyi ve o mihenk taşının cevherleri olan çocukları ve gençleri nasıl bir tuzağın içine soktuğunu maalesef halkımız görememekte.” Hazır değilseniz de çokta önemi yok. Çünkü millet olarak neye güldüğümüzü bilmez olmuşuz. Öyle ki; küfür varsa kahkaha da var havasındayız. Hem neyi düşünüyor neleri sorguluyoruz ki? İzlediğimiz filmi mi karantinaya alacağız? Güldürmeyin bizi! Hal böyle olunca gelenek, örf ve adetlerimize söylenmiş argo sözler, belden aşağı yapılmış iğrenç hakaretler kimin umurunda? Çerçeve belli küfür et, güldür! Her filmde her yeni senaryoda yeni küfürler üretmekte çabası. “…” geçen yerleri mi? Onu yıllar önce doldurmuş birileri. Zihinler Paris, diller Viyana. Evet, “Osman Pazarlama” üründen çok küfür pazarladı. İzleyenlerin bir anasına sövmediği kaldı. Hele yeryüzünün en değerli varlığı olan insana bir eşya kadar değer vermemesi, dahası kadınlara yapılan hakaretler ise durumun ne kadar fecaat olduğunu gösterdi. Toplum olarak kaybettiğimiz duyarlılıklarımızı yeniden inşa etmeliyiz. Bu hassasiyetle seçici bir bakış açımızın acilen kazanılması gerekmektedir. “Her çıkan filme gözü kapalı, hiçbir şeyi sorgulamadan gitmek; gören gözümüzün, işiten kulağımızın, konuşan dilimizin kültür ve medeniyetimizden uzak bir şekilde hareket edeceğini unutmamamız gerekir.” Zira toplumları değiştirmek için savaş yapılmasına gerek yoktur; çünkü bir toplum sinema sektörü ile çok rahat değiştirilebilir. Eğer bu sektör iyilerin elinde olursa toplumlar da iyi olur. Kötülerin elinde olursa kötü bir toplum meydana gelir. Aksi halde kendisine, ailesine, arkadaşına ve yurduna yabancılaşmış bir nesille karşı karşıya kalacağız demektir. Amacım isimleri ve filmleri kötülemek değil! Hem ne haddime! İsteyen istediği filme gidebilir. Bu seçim kişileri bağlar. Yoksa suya taş atıp bulandırmak değil derdim o suyu imkânım dâhilinde temizlemek. Tutar mı bilmem ama siz bu filmi izlemeyin inanın çok şey kaybetmezsiniz bilakis çok şey kazanacaksınız. Bizden söylemesi. Varsın birileri bu sefer rekor kırmasın. Rekorları siz değerli izleyenler kırsın. -Nereden bakılması gerekiyorsa oradan bakmayı unutmayın! Selametle. Fatih RAZİ


Hayata geçirdikleri projelerle toplumda farkındalık oluşturan Genç Öncüler Hareketi yeni bir etkinliğe daha imza atıyor. Genç Öncüler, ülkemizde gittikçe yaygınlaşan kısa film çalışmalarına destek vermek ve misyona uygun çalışmaların ortaya çıkmasını sağlamak amacıyla “Genç Öncüler Kısa Film Yarışması” düzenleniyor. Türkiye’nin sinema rehberi Sinefesto’nun katkılarıyla yapılan ve bu yıl ilki düzenlenecek olan yarışmanın teması da benzerlerinden epey farklı.  ‘Evsizler’ temalı kısa film yarışması ile hem sosyal bir farkındalık oluşturmak hem de genç sinemacılara destek vermek amaçlanıyor.  Genç Öncüler toplumun acı bir gerçeği olan evsizlerin durumunu gündeme taşımayı, toplumun bu konunun çözümüne yönelik çalışma üretmesi için bir hareket noktası oluşturmayı hedefliyor. Yarışma aynı zamanda üretken genç ve yetişkinlerin kurmaca, belgesel, deneysel ve animasyon niteliğindeki çalışmalarını desteklemeyi; kısa filmin önemini vurgulayıp gelişimine katkıda bulunmayı ve geleceğin sinemacıları olacak yeteneklerin keşfedilmesini amaçlıyor.

   

Yarışma Hakkında

 

BİZİ TAKİP EDİN!

         

KATKILARIYLA…

Talha Ulukır

@talhaulukir Syracuse Problemi, matematiğin henüz çözülemeyen bir problemidir. Lothar Collatz tarafından 1937 yılında ortaya atılmış. “3n+1 Teoremi” olarak da biliniyor. 1985 yılında Paul Erdos, matematiğin henüz bu problemi çözmek için yeterli olgunluğa erişmediğini söylemiş. Teorem ise söyle: “Elinize herhangi bir pozitif tamsayı alın. Bu sayı çift ise ikiye bölün, tek ise 3 ile çarpıp 1 ekleyin. Bu işlem sonucunda ulaştığınız sayıyı tekrar aynı değerlendirme ve işleme tabi tutun. Syracuse teoremine göre, seçtiğiniz pozitif tamsayı kaç olursa olsun bu işlem eninde sonunda 1 ile sonlanıyor.” Ölüm asla bir son değildir, en azından savaşın olduğu coğrafyalarda. Ölüm, ölen dışındaki insanlar için yeni bir hikayenin başlangıcıdır; artık kurallar değişmiş, hayatın ritmi farklılaşmıştır. Her ölüm ardında bir iz bırakır aynı zamanda, sadece bir iz değil tabi acı da bırakır. Hele savaşın olduğu bir coğrafyada ölüyorsanız coğrafya da ardında bir şey bırakır, yaşlı gözler ve dehşet verici olaylar. Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve’ün yakıcı bir filmini izlediğim için yürüdü bu kelimeler. 2010 yapımı bu film, aynı zamanda Kanada’nın Oscar adayı idi: Incendies. Türkçeye İçimdeki Yangın adıyla çevrildi vede Oscar’ı alamadı. Yıllar yılı savaş ve İslamiyet arasında kurulan nedenselliği yıkmak isteyen yönetmen, çizdiği karakterlerin aksi bir biçimde hikaye anlatmayı seçince Batı dünyasını oldukça rahatsız etmiş zamanında. Nawal Marwan, kanın eksik olmadığı coğrafyalardan kopup gelmiş bir kadındır. Kanada’ya yerleşen Marwan’ın ölümüyle başlıyor bizim hikayemiz de. Nawal Marwan vasiyetinde, ikiz çocuklarından bir şeyler yapmasını ister, bu dedikleri yapılmadığı takdirde de mezar taşı olmadan gömülmek ve kimse tarafından bulunup bilinmemek. Marwan’ın istediği bu şey geçmişe aittir, geçmişindeki iki insanı bulmasını ister çocuklarından; ikizlerin abileri ve babaları. Onları bulup bir mektup ulaştırmaları gerekmektedir. Mektupları ulaştırma görevi Jeanne’a düşer. Öfkesinin esiri Simon, bu mektupların sahiplerini bulup onları teslim etmeye yanaşmasa da bir matematikçi olan Jeanne, annesinin vasiyetini yerine getirmek adına kendisini bu yapbozun parçalarını tamamlamak mecburiyetinde hisseder ve hiç bilmediği bir hayatın içine doğru yola koyulur. Bu yolculuk aslında bilinmeyenin bilinenden çok daha fazla olduğunu, bilinmeyenin bilinenden daha hakikat olduğunu öğretiyor Jeanne’ye. Eğer başınızı kaldırmaktan tereddüt ettiğiniz bir coğrafyada yaşıyorsanız görmediklerinizle anlaşırsınız. Savaş, insanlar arasındaki bağları genelde kopartır eğer çok şanslıysanız zayıflayan bağlar ile kurtarırsınız. Marwan ve ailesinin bağları kopmuş mu sayılır yoksa zayıflamış mı sayılır ona tam karar veremiyoruz fakat ortada bir tahribat olduğu bir gerçek. Birbirini tanımayan, tanıyamayan, öldü zanneden aile fertlerinin tek ortak noktası Nawal Marwan’dır. O hem birbirinden haberdar olanların hem de kendisinden dahi haberdar olmayanların kesişim kümesidir. Kopan bağları birleştirmek ona düşmüştür, daha doğrusu bağları birleştirmekten ziyade bir bağ olduğunun haberini verip gerisini taraflara bırakmayı seçmiştir. Savaş, tahrip eder. Sadece coğrafyaları değil ama coğrafyaları da, sadece aileleri değil ama aileleri de. Filme konu olan aile de aynı şekilde tahrip olmuşlardandır, sadece o aile değil onların büyük ailesinin onlarla olan bağını da koparmıştır, Marwan’ın ilk doğurduğu çocuğun yani ikizlerin abilerinin babasıyla olan bağını da. Kurgusal olarak oldukça yüksek bir ritme sahip olan film, her karenin belli bir anlama sahip olduğu bir biçimde dizayn edilmiş. Her bir anlam parçası vakit geçtikçe diğer karelerle de bağlantılanıp daha üst bir anlama çıkıyor. Filmde Jeanne’nin attığı her adım çözülmeye daha çok yaklaşmamızı sağlıyor, onun kararlı yapısı kardeşinin de yolunu aynı yola çevirip işlerin hızlanmasını sağlıyor; nitekim filmin üçüncü perdesi diğer bölümlere nazaran daha hızlı çözülen bir yapıya sahip. Uzun bir sürede içi doldurulan sorular kümesi, tek bir iğne ile deliniyor ve tüm problemler tek bir cümle ile çözülüyor. Film, Syracuse Problemi üzerine inşa edilmiş; gerek kurgusal anlamda gerek hikayenin başlangıcı ve bitişi anlamında. Farklı yerelere ulaşmak üzere çıkılan yolda ulaşılan yer aynıdır.

İstanbul’un Fethi ve Filmlerin Fetihe Bakışı

Talha Ulukır   İstanbul’un fethi tarihi düzlemde tartışmalara konu olduğu kadar sinema düzleminde de her yeni filmle beraber tartışmaları açan bir konu olarak yer kaplıyor. Seneler geçtikçe bu konu ile ilgili filmler artarken tartışmalara da yenileri ekleniyor haliyle. Hangi dönemde olursa olsun, çekildeği yıllar içerisindeki en pahalı yapım/yapımlardan olması/olmaları konunun önemsenmesi açısından mutlu etse de, genel anlamda bakıldığında sonuçlar o kadar da başarılı olmuyor malesef. Yüksek ücretli prodüksiyonların ve post-prodüksiyonların arkasında güçlü bir hikaye olmayınca yavan, çelimsiz bir filmden öteye geçilemiyor. Bu konu ile ilgili Film Arası Dergisi Yayın Yönetmeni Suat Köçer’in Erzurum Atatürk Üniversitesi’ndeki söyleşisinde şöyle bir sözü vardır: ‘Sadece Osmanlı’yı varsaysak 800 yıllık bir tarihe sahibiz. Tabirimi mazur görün ama nice savaş, trajedi, kahramanlık ve acılarla dolu devasa bir tarihi geçmişe rağmen adam gibi bir tarih filmimiz yok. Kemal Tahir’e “Türk sinemacılar neden tarih filmi çekemiyorlar?” diye sorulduğunda, sinemacılarımız tarihten ne anlar” cevabını vermiş. Ne yazık ki haklı bir tespit. Bu işin sadece parayla yapılabileceği görüşü asla doğru bir görüş değil. Sadece topu taca atmaktır bu. Çünkü tarih ciddi bir iştir. Tarihi okumak da bir kültürdür. Ayrı bir düşünsel birikim ve emek gerektirir. Tarih filmi yapmak demek kronolojiyi görsel tekrar yapak demek değildir. Bir kahraman, dönem veya olay üzerinden tarihi yorumlamak, ortaya bir tavır, iddia koymak demektir. Ne yazık ki sinemamız bunu yapmaktan çok uzak.’₁ Suat Köçer’in bahsetmiş olduğu bu durum tarih filmlerinin/tarihi filmlerinin tümünde görülmekle beraber, konu İstanbul’un fethi olunca kendini daha da açık ediyor. Sinemamızın genel sıkıntılarından biri olan senaryo konusu yine burada kendini gösteriyor ve her yeni film bu konuda başarısızlıktan öteye gidemiyor. Yönetmenlerimiz/ Yapımcılarımız Hollywood kalitesinde filmler üretme kaygısını güderken olaya sadece yüzeysel olarak yaklaşıp teknolojik yenilikler ile bunu sağlayabileceklerine inanıyor, oysa –kimileri tarafından kabul edilmese de- Hollywood’un yıllar yılı inşa ettiği senaryo ve ilk zamanlar için konuşacak olursak özgünlük kısmına hiçbir zaman inmiyorlar. Bazı yapımlarda olaya akıcılık katmak için belirli bir karakter üzerine yoğunlaşıp, onun maceraları etrafında fethi anlatmaya çalışsa da bu yapımlarda da genellikle özel hayat üzerinde fazla durulup fetih ikinci, belki üçüncü plana itiliyor. Böyle filmlerle özellikle son zamanlarda çekilen örneklerde karşılaşıyoruz. Filmin üreticileri açısından bu bir mecburiyet olarak görülse de –çünkü televizyon kültürüne ve onun entrika dolu senaryolarına alışık azımsanmayacak bir kitle var- başka bir yöntem denenmeden bu konuda başarıya ulaşmak çok da mümkün değil malesef. Cumhuriyetin ilk yıllarında belirlenen, hala da açık bir şekilde varlığını koruyan tarih algısının ürünü olan filmlere uzun bir süre maruz kalırken günümüzde de tek derdi bu algıya ‘anti’ olmak olan filmlere maruz kalıyoruz. Tarihsel olaylara ideolojik bir bakışla –ötesine geçmek mümkün olsa keşke- yaklaşan ülkemiz insanı yine ürettiği filmlerde bu kalıpları kırmakta sınıfta kalıyor.

Filmlere ve sinemaya Sovyet Rusya ve Hitler zamanındaki Almanya gibi bir ‘silah’ olarak değil de bunun bir sanat olduğu, içerisinde naif esintiler barındıran, gerçeklikle bağının gerçeğin gerçekle bağından farklı olduğu şeklinde bir bakış ile çözüm ancak mümkün olur. İlk’ten Son’a Fetih İstanbul’un Fethi / 1951 Ocak 1951’de vizyona giren film, Türk sinemasının ilk büyük prodüksiyonu kabul ediliyor. O yıllarda bir film 20-30 bin liraya çekilirken, İstanbul’un Fethi, 90 bin liraya çekilmiş. Filme Genelkurmay destek vermiş. Savaş sahnelerinde askerler kullanılmış. Film daha sonra tekrar seslendirilip renklendirilerek 1970’lerde yeniden gösterime girmiş. 1953 yılının fethin 500. yılı olması nedeniyle filmin yapımına Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti de katkı sağlamıştır. Filmin 1970’lerde gösterime girdiğinde nasıl karşılandığı da meçhul. Ama fethin yıl dönümlerinde özellikle 1980’lerde TRT’de sürekli gösterilen yapımın, zaman içeresinde unutulması da ayrıca düşündürücü. Fetih 1453 / 2012 Fetih 1453, İstanbul’un Fethi‘ni konu alan ve Ulubatlı Hasan‘ın hayat hikâyesi çevresinde kurgulanan Türk yapımı, geniş bütçeli bir sinema filmi. Filmin hazırlık ve çekim süreci bir kaç yılı buldu. Recep İvedik filmlerinin yapımcısı Faruk Aksoy, bu kazançlı seriden elde ettiği maddi kaynakla Fetih 1453’ü çekti. Film, ‘büyük prodüksiyon’ örneği olarak sinema tarihimizdeki yerini aldı. Film, Hollywood usulü bir anlatımla kotarılsa da, Bizanslılar söz konusu olunca, 1970’lerdeki tarihi Türk filmlerden kalma hamasi yaklaşım birden ortaya çıkıveriyor. İlk dört günde 1.4 milyon kişinin izlenen filme aşırı ilgi gösterildiği söylenebilir. Filmde yaratılan görsel atmosfer başarılı bulunurken, senaryosunun vasat olduğu izleyenlerin ortak eleştirisi olarak yer alıyor. Milliyetçi söylemin dozunun iyi ayarlanamadığı da bir diğer eleştiri. Son Bakış Eldeki iki film örneğine bakıldığında ve aradaki belgesel/kurmaca filmler incelendiğinde Türkiye Sinemasının büyük bir tekerrür ve devinimde olduğu kolayca anlaşılıyor. Basmakalıp hikayeler, aktarım tarzları ve senaryolar belirli zaman aralıkları ile –bu Türkiye genelinde 2 veya 3 yılda bire tekabül ediyor- tekrardan ısıtılıp seyircinin önüne konuluyor. Sinemamızın içinde bulunduğu bu çıkmazdan kurtulması ancak –tabiri caizse- risk alacak yönetmen ve senaristlerle mümkün olabilir. Belirli kalıpları kırmanın yanı sıra ortaya tarihi gerçekliği anlatırken insanlarda estetik olarak da tatmin yaratacak bir işe imza atmak gerek çünkü.

Kutluğ Ataman’ın yazıp yönettiği, 26 Aralık’ta gösterime girmesi planlanan “Kuzu” filminin vizyon tarihi, yönetmen Ataman’ın annesinin ani ölümü nedeniyle ertelendi. Yönetmen Ataman, annesinin vasiyeti üzerine filmi önce Erzincan halkı ile buluşturup, gelecek aylarda vizyona sokma kararı aldı. Erzincan’da yoksul bir annenin oğluna sünnet düğünü yapma çabasını mizahi bir dille anlatan “Kuzu” filmini izleyen ve duygulanan Ataman’ın annesi Nursağ Ataman, filmin ilk olarak Erzincan’da gösterilmesini istedi. Annesinin vasiyetini yerine getirme kararı alan Ataman, filmini önce Erzincan halkı ile buluşturup, gelecek aylarda vizyona sokma kararı aldı. Başrollerini Nesrin Cavadzade, Cahit Gök, Mert Taştan ve Sıla Lara Cantürk’ün paylaştığı filmde, Nursel Köse, Taner Birsel, Güven Kıraç, Emel Göksu, Necmettin Çobanoğlu, Şerif Sezer, Erdal Yıldız, Nalan Kuruçim, Hikmet Karagöz, Sedat Kalkavan, Hakan Karsak, Gökhan Kıraç, Hülya Duyar ve Aysan Sümercan rol alıyor. 51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Film”, “En İyi Kadın Oyuncu”, “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu”, “Behlül Dal Özel Ödülü” (Mert Taştan-Sıla Lara Cantürk) ve “SİYAD En İyi Film” dahil 6 ödülün sahibi olan “Kuzu”, dünya çapında da birçok ödül kazandı.