Kültür-Sanat

Genç Öncüler’in Temmuz/132. sayısı, “Adaletsiz Paylaşım” manşetiyle çıktı!

Dergide, bu ay, sermaye hareketleri, kaynakların adaletsiz ve insafsız paylaşımı, sömürgeciliğin ‘modern’ halleri dosyaya taşınıyor. Sermaye ve ahlak ilişkisi de dosyada. İslam’ın sermaye, ahlak ve adalet denklemine nasıl yaklaştığı İsa Yılmaz ile yaptığımız röportajda konuştuğumuz konulardan. Prof. Recep Şentürk ile ise zekât üzerine bir röportaj da dergide mevcut. Diğer yandan film tahlili, şiir, deneme, çeviri ve gündem içerikleriyle Genç Öncüler Temmuz ayında da yine dopdolu.

Derginin sunuş yazısı ise şöyle:

İnsanın maişeti için dünyadaki kaynakların nasıl kullanılacağı ve adil bir paylaşımın nasıl yapılacağı, günümüz insanının henüz cevabını tam bulamadığı bir soru olarak bütün ağırlığıyla yerli yerinde duruyor. Özellikle “geri kalmış” diye tanımlanan ülkelerin çok zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahip olmalarına rağmen açlıkla pençeleşiyor olması, görece kıt imkânlara sahip ülkelerin ise varlık içinde yüzmeleri dünyada insanın tesis ettiği adalet sisteminin derin boşluklar barındırdığını ortaya koyuyor.

Sanayi Devrimi ile başlayan ve Birinci Cihan Harbi’yle iyice belirginleşen Batılı hegemonyanın zengin kaynaklara sahip ülkeleri kolonileştirme ve sömürgeleştirme faaliyetleri günümüzdeki şeklini almıştır. Geniş tarım topraklarına sahip ülkelerin insanları kendi mülklerinde yok pahasına çalışmakta, araziyi işleten sermaye sahipleri ise o mallardan bütün dünyaya yetecek servetlere sahip olmaktadır. Bir kıtanın yahut bölgenin maddi imkânları belli başlı şirketlerde ve ailelerde toplanmakta, çok büyük bir grup karın tokluğuna çalışarak hayatta kalmaya çalışmaktadır.

Dünyadaki sermayenin sayılı ailenin elinde bulunduğu artık herkesin malumudur. Bu kaynakların yüzde doksan dokuzu, insanların yüzde birinin elinde toplanmış; kaynakların yüzde birini ise insanların yüzde doksan dokuzu paylaşmaya çalışmaktadır. Zengin ile fakir arasındaki makas giderek açılmakta, zengin servetine servet katarken fakir asgari yaşam koşullarını sağlayınca şükredecek bir yoksulluğun sınırında gezmektedir.

Genç Öncüler olarak biz, bu ay, sermaye sahipleri ve gelir adaletsizliği meselesini dosyaya taşıyoruz. Paranın belli başlı ellerde birikmesi, bunun toplum hayatında açtığı tahribat, insanların çoğunun emeğinin karşılığını alamadığı adaletsiz düzen dosyada işlenen konulardan. Sermaye ve ahlak meselesi de dosyada. Zekât ve zekâtın cemiyet hayatında inşa ettiği düzen de ilgiyle okunacak yazılardan.

Muhammet Ferhat Yeşil, sermaye hareketlerini ve gelir adaletsizliğini yazdı. Firdevs Bulut, çağdaş sömürgecilik ve modern kölelik konusunu işledi. Emre Saygın, ekonomik güvenlik paradigması üzerine düşündü. İbrahim Enes Bulut, “Büyük Sermaye Sahipleri: Dünyanın Efendileri” yazısıyla bu ay dergide. Dosya dışı konularda Toleuzhan Galiyeva İslam’a Kavuşma yazılarına devam etti. Dücane Demirtaş kısa bir seçim değerlendirmesi yaptı. Vahap Yaman Mısır’da İhvan’a yapılan darbenin yıldönümünde Mısır’ın İslami mücadelesini anlattı. Yunus Başar ise Klasik Türk Şiiri şerhine başladı.

Bunun yanında, hikâye, film tahlili ve röportaj sayfalarıyla Genç Öncüler temmuz ayında da yine dopdolu.

Genç Öncüler’in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve zorlukları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.

Uğur Demirel

Mısır Tarlası Mezarlığı

Zehra Yurdan

Gözüm kapalı kaybolmadan yürüyeceğim yollar buralar. Bir saatlik yolculuktan sonra varabiliyorum Fatih’e. Metro aktarmalarında onlarca insanın büyük bir ciddiyetle aynı yöne yürümesi beni her defasında şaşırtıyor. Bazen kenara çekilip hangi yöne gitmem gerektiğini bir daha düşünüyorum. Senelerdir güzergahım olan yollarda hala kaybolurum. Uzaklara gidemeyince şehir içi ulaşım iç muhasebenin yapıldığı yerlere dönüşüyor. Yedi kandilli süreyya rüyalarımızda bizi şehirden uzağa çağırırken gidemeyişimizin üzüntüsü belimizi büküyor. Sonra “Yaz gelsin hele, köyde, derenin içinde senin için bir yer yapacağım, akşama kadar kalırsın orada.” sözünü hatırlayıp geleceğinden emin olmadığım o günü bekliyorum.

Bir camın arkasından akan hayatı seyre daldığım, sessizliğime müdahale edilmeyen yolculuklardan birindeyim. Kısa olduğu söylenen ama bana çok uzun gelen, türlü meselelerle bugüne kadar gelmiş ömrümün iz bırakmış bazı sahneleri gözümün önünde. Sessiz kaldığımızda telaşla bizi konuşturmaya çalışan, cevap bulamayınca daha da çok konuşan sevdiklerimiz üzülmesin diye konuşuyoruz çoğu zaman. Bu daha ne kadar devam eder bilmiyorum ama susmaya hepimizin çok ihtiyacı var. Dil bize verilmiş bir ceza değilse, ruhumuzun derinliklerinde kalanlar, konuştukça neden daha da uzağa gidiyor? Aceleye gelmiş her ne var ise onları düşünüyor, hiç gerçekleşmeyecek hayaller kurup gizli bir tebessümle camdan dışarı bakıyorum. Sonra kurulan hayallerden gerisin geriye uzaklaşırken şair bir teselliyle başımı okşuyor: “Bütün saadetler mümkündür/ Şu kapının açılması, içeri girivermen, bahar kuşlar, gündüz/ Ve bütün dünya, bir an içinde gürültüsüz.” Şiiri yarıda kesen yorgun bir ses duyuyorum. Yatıştırılmayı bekleyen endişeleri ile sabırsız bir teyze yol tarifi soruyor, biliyorum ki derdi yol değil sadece anlatmak istiyor. Bir kere göz göze gelince sıcak bir liman bulan teyzeler hiç susmuyor. Dinlerken yüzündeki çizgilere yerleşmiş yakından tanıdığım hayal kırıklıklarını görüyorum. Sen anlat dediğinde ise yol çoktan bitmiş oluyor, derin bir nefes alıyorum.

Çocukluğumda Fatih’ten en uzak Kadırga semtindeki amca evine giderdim. Hal böyle olunca İstanbul benim için sur içinden ibaret. Kadırga, çocukluğumu tebessümle tahayyül edeceğim ikinci semt. Geçenlerde bir dostun kalbimi çarptıran davetiyle sokaklarında dolaştım. Cankurtaran Tren İstasyonu’na vardığımda uzun bir seyre daldım. Trenin gelmesini bekler, geldiğinde alt geçide koşar, bağırırdık çocukken. Sonra yine trenin gelmesini bekler, geldiğinde yine tüm gücümüzle bağırırdık, bağrışlarımız trenin sesine karışırdı ve vakit akşam olurdu. Şimdi Cankurtaran’dan ne tren geçiyor ne de bizim bağırmaya halimiz var. Bir de tam karşısındaki kıraathanenin duvarında Erol Taş’ın kocaman bir fotoğrafının üstüne “İyi adam nur içinde yat” yazmışlar. Eskiden yazmazdı ama herkes bilirdi Erol Taş’ın kıraathanesinin orası olduğunu. Yeşilçam’ın kötü kalpli adamı Erol Taş denince filmlerinden ziyade çocuklarıyla olan fotoğrafları zihnimde canlanıyor. Dostumla soluklanmak için girdiğimiz mekândan, eşinin vefatından sonra üç çocuğuna tek başına bakan Erol Taş’ı yâd edip ayrılıyoruz. Başkahramanlarını tanıdığım ilk gönül hikâyesi yine Kadırga’dan. Anahtarcı Dursun Ağabey, amcamların evinin sokağındaki dükkânının tam karşısındaki binada oturan bir ablaya gönlünü vermişti. Kadırga’da büyümüş dostumla bu hatırayı tebessümle hatırlarken Dursun Ağabey’in dükkanının olduğu binanın diğer birçok bina gibi butik otele çevrildiğini görüyoruz. Sessizce yanından geçip bu hatıraya “Kalbin Kararı” şiirini hediye ediyoruz.

Yolculuk bitti. Bende bittim. Aslında bitme hali çok önceleri oldu. Ama belli etmemem gerek. Aksaray’da iniyorum. Karşımda kurşun askerler. Ah şu hayal dünyam hangi büyüğümden miras acaba? Horhor yokuşunu yavaş yavaş tırmanmalıyım. Yolum uzun. Yokuşun sonunda solda bir dosta selam vererek yoluma devam ediyorum. Keşke fotoğraflar olmasaydı diyorum içimden. O güzel insanlar o güzel atlara binip gidince fotoğraflara bakmak cesaret istiyor. Güç bulunca baktığım fotoğraflardan biri zihnimde canlanıyor. Yavuz Selim Camii’nin bahçesinde yağız bir delikanlı. Yirmi dört yaşında olmalı. Elinde sigarası, kucağında kızı, hanımının kucağında oğlu, arkalarında Balat manzarası. Yavuz Selim Camii, daha yürümeyi bilmezken misafir olduğum mekân. Fatih Camii çocukluğum, Şehzadebaşı Camii gençliğim. Ninemden daha büyük hissettiğim şu günlerde yeni bir mesken bulmak gerek. Sanki Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii uygun bu arayışa.

Fatih Camii’nin cenaze kapısından giriş yapıyorum. Senelerdir yüzlerce cenaze namazına şahit oldu gözlerim burada. Kimisini uzun uzun izledim, kimisinde ağladım, kimisinde hızlıca geçtim gittim. Susayınca asılı demir bardağından su içtiğimiz çeşmenin yanına kıvrılıyorum. Artık bu çeşmenin adını biliyorum. Hacı Ahmet Paşa Çeşmesi. Bardak yerinde değil, çeşmeden hala su akıyor. Biz gerçekten büyümüşüz. Musalla taşlarını izliyorum. Çocukken musalla taşına kadar yarış yapardık ağabeyimle. Gün geldi koşmaya takatimiz kalmadı, ağabeyim musalla taşına uzandı, ben başında durdum. “Her şey belirlenmiş bir vakte kadar akar.” demişti Rabbimiz. Buluşacağımız o güne iman ettik, sıramızı bekliyoruz. Cümleyi burada bırakmak gerekirdi aslında. Münir Nurettin Selçuk araya girerek “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın/ Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın” diyor. Sevdiğin birini dünya gözüyle son kez gördüğünü bilmek durakların en olgunlaştıranı. Acıyı, özlemi, ölümü, derdi yeniden tarif ediyoruz. Kolay olmuyor ama. Şair “Hem yaralı hem yakını bir yaralının” dizelerini yazdığında neye ağlıyorsa şimdi ona ağlamalıyım. Tanıdık bir yara görünce hep böyle oluyor.

Fatih Camii’nden çıkarak yoluma devam ediyorum. İstikamet Mısır Tarlası Mezarlığı. Zihnimde son fotoğraf canlanıyor. Son fotoğraf Yahya Efendi Türbesi’nden boğaz manzaralı. Biri kulağıma Ahmet Hamdi Tanpınar’ın satırlarını okuyor: “İlahi mağfiret Yahya Efendi Dergâhında adeta güzel bir insan yüzü takınır. Ölüm burada, hemen iki üç basamak merdiven ve bir iki setle çıkılıveren bu bahçede hayatla o kadar kardeştir ki, bir nevi erme yolu yahut aşk bahçesi sanılabilir.” Bu satırların hatırına mı bize bu son fotoğraf bırakıldı bilinmez ama her şeyin bir anlamı olduğu gibi bunun da bir anlamı olmalı.

Şehirde nefes alabilecek yerler olarak mezarlıklar ve cami avluları kalmıştı. Benim payıma düşen mezarlık Edirnekapı Mısır Tarlası Mezarlığı. Ne demişti İbrahim Ağabey: “Yağmurda koşan bir çocuk olsam/ Vedalaşır gibi bildikleriyle/ Kendinden mahrum kalır mı insan? Kalsam/ Duralım burada güzel esiyor!”

SAYE, GÖLGE DEMEKTİR

Fazıl Cem

Kelimeler, havsalamızın sınırlarını belirler. Belli bir zaman sonra da kelimeler huyumuz olur. Günlük hayatımızda kullandığımız kelimeleri el verip de bir kâğıda yazacak kadar düşünme imkânımız olsa havsalamızın sınırlarını ve huylarımızın çeşidini de görme imkânımız olacaktır. Fakat hızlı zamanlardayız. Düşünmeye pek vaktimiz yok. Hele konuşurken düşünmeye hiç vaktimiz yok. Bugün neredeyse simgelerle anlaşır hale geldik. Yazı dilindeki simgeleri kullanarak iletişim kuruyoruz. Sözlü iletişimimizde ise jestlerimiz kelimelerin yerini alıyor. Nihayetinde simgeler de jestler de halimizi izhar etmeye yaramıyor. Tabiidir ki meselenin halli için kelimeleri kullanmayı teklif etmiyoruz. Biliyoruz ki havsalasının sınırları gökkuşağının iki ucu kadar geniş, büyükler bile kelimelerin bazı zamanlarda yetmediğini ifade etmişlerdir. Bir şeyi azıcık dahi anlaşılabilir kılmak maksadıyla kelimelere başvurmuşlardır. Nitekim yine büyüklerimizden öğrendiğimiz kadim bir söz imdadımıza yetişiverir: “Lafın tamamı arif olana söylenmez.”

Kelimelerin ehemmiyetinden daha uzun da bahsedebiliriz ve etmeliyiz de. Ama şimdi üzerinde durmamız gereken mühim bir kelime var ki günlük hayatımızda üzerine pek düşünmeden kullanıyoruz. “Saye”dir, o kelime. Başlıkta da tanımını verdiğimiz gibi gölge demektir. Günlük kullanımda ise hiçbir bitki veya nesneyle birlikte kullanmadığımız bir kelimedir, saye. Sayenin hemen yanı başında genellikle bir insan veya insanî bir fiil bulunmaktadır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Marifetname’sinde türler arasındaki yakınlıklardan bahsedilir. İnsan ile bitki arasında bulunan tür ise hurmadır, denilmiştir. Hurmanın insana benzeyen birçok özelliği olmakla beraber zikredeceğimiz özelliği konumuzu vuzûha kavuşturacaktır. Döllenmesi de insana benzeyen hurma, zamanı geldiğinde yeni bir filiz doğurur. Filiz, anne hurmanın gövdesinden alınır ve anne hurmanın gölgesine dikilir. Anne hurmanın gölgesine dikilmeyen yavru hurma büyümez. Anne hurmanın gölgesinde büyüyüp serpilen yavru hurma olgunluğa eriştikten sonra başka bir yere dikilebilir. Aynı bizim hayat serüvenimiz gibi.

Doğar doğmaz annemizin “saye”sinde buluruz kendimizi. O gölge olmadı mı, hayat boyu eksikliğini hisseder ve eksik büyürüz. Annemizin, ailemizin yanında belli bir yaşa kadar ömür geçirdikten sonra çeşitli sebeplerle gurbete çıkar ve uzaklarda kök salarız, salabiliriz.

Gölgenin izah etmeye çalıştığımız ciddi bir mecaz derinliği vardır. Fakat mecazî derinliğe vurgu yaparken altını sürekli çizdiğimiz kelime, gölge değil sayedir. Annemiz, ailemiz sayesinde büyürüz dediğimizde saye kelimesi bize gölge anlamından çok yardım anlamı olarak gözükür. Saye, büyüğün küçüğe bir yardımıdır. Saye, serinliktir. Serinlik, selamettir. Hz. İbrahim ateşe atıldığında ateşe verilen emrin meallerinden biridir, serinlik. Ne sıcak ne de soğuk… Dünyanın, bir mümin için, cehennem olan sıcaklığına saye lazımdır. İlk saye, aile olur böylece. Sonra da başka sayelerde serinlik içerisinde yaşarız.

Saye, derinliğine inildikçe himaye anlamında da kullandığımız bir kelimedir. Himayesiz büyünmez, sayesiz büyünemeyeceği gibi. İşte, burada dikkat etmemiz gereken kimin sayesinde büyüdüğümüz olmalıdır. Ben hiçbir gölgenin altına girmem demek, kısa bir zaman sonra kuruyup gideceğim demektir. Günümüzün problemli tavırlarının bir sebebi de sayesizliktir. Başına “kişisel” kelimesi getirilerek kullanılan ne kadar kavram varsa bu yüzden problemlidir bir yerde. Kişisel aklın putlaştırılması bütün insanlığın zihnini güneşe bir mızrak boyu yaklaştırmaktadır. Özellikle neslimize zerk edilmek istenen “özgürlük, özgür düşünce, özgür irade” vb. kavramlar neslimizin zihnini ve kalbini güneşe atılmış bir buz kütlesi gibi eritmektedir.

İnsan sayesiz büyüyemez demekle beraber sayenin kötü biçimleri olduğunu da söyleyelim. Nitekim halden anlayan, hal dili bilen, hal kelimeleriyle konuşan insanımız ceviz gölgesinde uyumanın münasip olmadığını ifade eder. Gerçekten de cevizin gölgesi insanın üstüne karabasan gibi gelir ve o gölgenin altında pek bir şey bitmez. Şeytanın içini doldurduğu ceviz kadar beyinleriyle neslimize özgürlük borazanını çaldıranların sayesinde de hayra seyr ü sülük eden bir nesil olmayacaktır. Tez elden saye değiştirmek gerekir. Ağaçlardan söze devam ederken söğüt gölgesine de uğramış olalım. Malum olduğu üzere ağrı kesici ilaçların hammaddelerinden biridir söğüt. Altında uyuyanın ağrıları geçer diye de meşhurdur. Tabi, söğüt gölgesi diye tabir edilen bir boş alan var ki bu manadaki alanlara uğramamak efdal olacaktır.

Tekrar tefekkür edelim. Bugün kimin sayesinde güzel şeyler yaşadık? Kimin çehresi bizim sayemizde tebessümle doldu? Biz, hangi sayenin altında yaşıyoruz? Tek bir kelimenin bazen üslubumuzu ve nihayetinde de huyumuzu değiştirebileceğini ifade etmek asıl maksadımız. Hepimizin inanan insanlar olarak istediği şey, güneşin bir mızrak boyu yaklaştığı o dehşetli günde Efendimizin (sav) Liva’ül Hamd sancağı “saye”sinde bulunmak değil mi?

Yol Arkadaşlığı

Adnan Ergün

Bazı kelimeler çok zengindir. Anlamlar o harflerle yoğrulur, yeni terkipler, şekiller, renkler kazanır. Dilin muazzam arazisinde asırlarca süren akışlarında derin vadiler oluşturmuştur bu kelimeler. Yol da bunlardan biri. Hakiki ve mecazi anlamları öyle çok ki, kelime adeta her menzilin uğrağı işlek bir yol olmuş. Nitekim merhum İlhan Ayverdi yol kelimesi için Lügat’inde on dört ayrı anlam, doksana yakın deyim, bu deyimler için de yüz on küsur anlam vermiştir. Bunların çoğalacağına şüphe yok.

Yol, yurdu yurda, gönlü gönle bağlayandır. Maddi manevi tüm hedeflere yönelmektir yol. Murattır yol, gayedir, menzildir; menzile vardırandır. Yürüyüştür yol, usuldür, erkândır, adaptır. Her yol ulaştırmaz menzile, doğru yolu bulmak, doğru şekilde yürümek şarttır. Yol başlı başına hayattır, ömürdür. Herkes yürür bu yolu; milyarlarca sapak, milyar çeşit yürüyüş vardır.

Ömrü yol olan insanın yoldaşı da şüphesiz pek mühim. Gerek bir seyahatte, gerek bağlanılan bir ülküde, idealde, gerek yaşamda… Yürünen her yolda en az yol kadar mühimdir yol arkadaşı. Kimi uzağı yakın, cefayı safa kılar, kimi de tam tersi.

Peki ya arkadaşlık nedir, kimdir yol arkadaşı, kim değildir? Aralarında riyasız, güvenilir bir sevgi ve yakınlık bulunan kişilerden her birine arkadaş[1]/dost denir. Arkadaşlık, dostluk katıksız olumlu kelimelerdir. Kaynakları güzelliktir, muhabbettir, hayırdır. İmam Gazali, “Güzel ahlak anlaşıp birleşerek sevişmeyi; kötü ahlak ise düşmanlığı çekememezliği ve nihayet birbirinden arka çevirmeyi gerektirir.”[2] diye buyurur İhya’sında. Ahlakı güzel, niyeti halis olanlar ancak dostluğu layıkıyla yaşatabilir. Ahlakı ve niyeti bozuk olanlar velev ki ilelebed bağlı kalsınlar birbirlerine, onlarınki dostluk, arkadaşlık değil olsa olsa aveneliktir.

‘Önce refik sonra tarik’ demiş eskiler. Bu söz birkaç şekilde tefsir edilebilir. Fakat hepsi de yoldan ziyade yoldaşa önem veya öncelik bildirir. O vakit yoldan evvel yol arkadaşına bakmalı. Bakmalı da ne aramalı?

İyi bir yol arkadaşında evvela aranacak haslet emniyettir. İnsan canını, malını, maddi manevi tüm servetini yol arkadaşından emin hissetmelidir. Hatta onun sayesinde emin hissetmelidir. Aynı yola baş koyanlar yolun tehlike ve meşakkatlerine de beraber göğüs germelidir. Dünyalıktan arınma yolunda, Fuzûlî’nin tehlikelere yol arkadaşıyla nasıl göğüs gerdiklerini hatırlayalım;

Kârvân-ı râh-ı tecrîdüz hatar havfın çeküp

Gâh Mecnun gâh men devr ile nevbet beklerüz[3]

Yol arkadaşında aranacak bir diğer haslet sadakattir. İnsan, bir yola baş koyduğu dostunun, kendisini yarı yolda bırakıp gitmeyeceğinden, ahde vefa göstereceğinden emin olmak ister. Verdiği sözden cayan, yarı yolda bırakan şüphesiz dost değildir. Böyleleri ile yola çıkmak kişiye büyük pişmanlıklar yaşatır, kapanmayacak yaralar açar. Yolcu, yol arkadaşını yolun sonuna dek yanında görmek ister. Ebedi uykuya gözlerini kapayan Leyla’sının ardından Mecnun, yoldaşın yarı yolda bırakıp gitmeyeceğinden dem vurarak sevdiğine sitem eder;

Hem-râhum idün bu yolda ey mâh

Hem-râhı koyup gider mi hem-râh.[4]

Yol arkadaşlığı samimiyeti tazammun eder. Yalana dolana değil tevessül eden aklından geçiren bile yol arkadaşı sayılmamalıdır. Yol arkadaşı harbi olan, özü sözü bir olandır. Yalan ihanetin kapısıdır. İhanet ile dostluk aynı yerde barınmaz.

Yolu yol olmayanın yanında yürümez yol arkadaşı, yanlış yoldan çevirir, yanlış yola set olur. Hiç olmadı yolunu ayırandır yol arkadaşı, yolun sonunda teselli için yine bekleyendir. Yanlıştan çevirir lakin kusurları örter, görmezden gelir.

Yol arkadaşlığı paylaşmayı gerektirir. Gerek bir lokma azığı, gerek zehirle pişmiş aşı. Köşeyi dönünce geride kalanı unutmaz yol arkadaşı. Vefakârdır, kadirşinastır. Nankörlük yakışmaz yoldaşa. Geçim ehlidir, hoş sohbettir yol arkadaşı.

İyi bir yol arkadaşı kimdir, iyi bir yol arkadaşı nasıl olunur bu hususta şüphesiz daha çok şey söylenir. Lakin ezcümle diyebiliriz ki alnına yol yazılmış insan için yoldaş, safi güzellik ve erdemden olmalıdır ki yol zevk ve safa ola. Böyle bir yoldaş bulmak çok güç; beşer şaşar, kul hatasız olmaz diyeceksiniz belki. Hiç değil derim. Niyetin halis olması yetişir. Yoldaşın hatasını, kusurunu görmemek yoldaş olarak zaten bize düşer. Dostluğa, yoldaşlığa halel getirecek bir art niyet olmasın yeter.

Son olarak şunu söyleyelim ki yol, dostu dost olmayandan ayıran bir turnusol kâğıdıdır. Çok kez yarı yolda bırakılmış, dost sandıklarımızın gerçek dost olmadığına şahit olmuşuzdur. Mühim bir işe girişirken, önemli bir yola koyulurken yol arkadaşlarımızı iyi seçmeye gayret etmeliyiz. Mümeyyiz yol olunca temyiz pek hazin olur…



[1] Arkadaş kelimesinin “Bir yerde veya işte birlikte bulunup belli bir süre beraber olanlardan her biri.” anlamı yazımızda bahis konusu edilmemektedir.

[2] İmam Gazâlî, İhyau Ulûmi’d-Din, Haz: Ahmet Serdaroğlu, İstanbul: Bedir 2002, s. 391

[3] Biz (dünyalıktan) soyutlanma yolunun kervanıyız. Tehlike korkusu çekerek gah Mecnun gah ben sırayla nöbet tutarız.

[4] “Ey ay! Bu yolda benim yoldaşımdın; yoldaş yoldaşı bırakıp gider mi?”
Fuzûlî, Leyla ve Mecnun, Haz: Muhammet Nur Doğan, İstanbul: Yelkenli 2015, s. 574

Arkadaşlık, kan bağıyla değil gönül bağıyla kurulan, muhabbet yoluyla cereyan eden, dostların arasındaki her halin birbirine sirayet etmesiyle oluşan kardeşliktir. Arkadaşlar sevilen insanlar arasından seçilir ve insan sevdiğinin kusurunu görmez, bize emrolunduğu gibi arkadaşının “ayıbını örtecek” bir duruş sergiler her zaman. Biliyoruz ki insan, dünyada ve ahirette sevdikleri ile beraberdir. Onun için Allah çoğu zaman, bir kulunun kalbinde, bir kimseye muhabbet görür de, onun hürmetine merhamet ederek o insanları sevdiği kullar arasına ilhak eder. Biz de hadiste buyurulduğu gibi : "Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” Emriyle hayatımıza ciddi tesirleri olan bu konuyu kısa film yarışmamızda işlemek istedik.

Kur’an tilavetiyle başlayan program Genç Öncüler Gençlik Hareketi Genel Başkanı Aşkın Özcan’ın hareket adına yaptığı konuşmada, liseli gençlerin bu alana gönül vermiş olmasının önemine değinmesiyle devam etti. Biz de Genç Öncüler olarak bu yarışmanın onlar için bir başlangıç olmasını ve bu alandaki çalışmalarının başarılı bir şekilde devam etmesini diliyoruz.

Yarışmaya katılan filmler arasından, dereceye giren filmlerin izlenmesi ve ödüllerinin takdimi ile devam eden program da SEKAM Genel Başkanı Prof. Dr. Burhaneddin Can medyanın yaptırım gücüne değinerek, çizgi film ve bilgisayar oyunları alanın da yer bulmamız gerektiğini ifade etti.

Yarışmaya katılan tüm kardeşlerimizi tekrar tebrik ederken, hazırlık aşamasında onlardan hiçbir desteğini esirgemeyen hocaları Ömer Dişbudak’a ve ailelerine teşekkürü bir borç biliriz.

Yarışmanın kazanan isimleri ise şu şekilde oldu:

Genç Öncüler Özel Ödülünün kazananı, “Yenilgi Yenilgi Büyüyen Bir Zafer Vardır” filmi ile Elif Beyza Menevşe oldu.

Üçüncülük ödülü ise “Dost İstersen” filmi ile Eygi Uçak’a verildi.

İkincilik ödülünü “Bana Yaşadığın Şehrin Kapılarını Aç” filmi ile Zeynep Sude Erilli oldu.

Birincilik ödülü “Yara Bandı” filmi ile Şevval Kılıç’ın oldu.