casino maxi

Kültür-Sanat

  Dil bir kovalamacadır. Dil insan “ben”inin makrodan mikroya her meselede dışa afişe ettiği araç-vasıtadır. Aynı şekilde dil, bir zemindir. İnsanın ona yüklediği önemle dil, bir değer ifade eder. Dilin mücerret buudu, burada kavranıldığı, akledildiği takdirde (ki bu mesele için kavranılması ve akledilmesi şarttır) nasıl abartılı bir halde müşahhaslık barındırdığı görülecektir. Bu manada aslında dilin, ideoloji ve diyalektik ile olan paralelliğine de değinmiş oluyoruz. Dil ile ilgili bu meseleyi tafsilatlandırmak adına, tedailerini de göz önüne almak şeklinde birkaç kelimenin lugavi manalarına muhtasar bir şekilde bakalım. Kavram: Bir şey hakkında malik olunan umumi fikir, mefhum, nosyon. Zihin veya fikir tarafından kavranmış şey. İhata, idrak, telakki, idrak kuvvesi. Kelime: Bir varlığı, kavramı, fiili ifade eden ses veya ses topluluğu, lafız, söz, kelam. Bir mana ve fikir ifade eden söz. Dil: Anlaşma gayesiyle kullanılan remzler örgüsü, daha çok da ses remzler örgüsü, lisan. Mesleklere, ilim dallarına, bazı hallere has anlaşma örgüsü. Şuur: Bir şeyi anlama, tanıma ve kavrama kuvvesi. Kendi varlığından, benliğinden haberdar olma hissi. Bu açıklanan üst manada kelimeler, alt manada kavramlar meselemizde mühim yer tutuyorlar. (Kavram, kelime, şuur, dil; hepsi birer kelimedirler. Öbür taraftan ıstılah olarak hepsi de kavramdırlar. “Üst manada kelimeler”,  “alt manada kavramlar” diye vasıflandırmamız; kelimelerin, kavramları da kapsayacak şekilde geniş olmasıdır.) İsimlerini zikretmesek de manaları, tedaileri, açılımları, kapsamları itibariyle mihrak ve muhitindeler. Bu kelimeler ya zikretme ya da dilin göndergesel işlevi suretiyle hep önümüzde. Kelimeleri göze benzetebiliriz. İçselleştirdiğimiz, aidiyet duyduğumuz, kullandığımız kelimeler ve kavramlar, insanın nazarında ki billurluğu ya da matlığı gösterir. Aynı şekilde insanın aidiyethissettiği-duyduğu umranı/ideali yansıtır. Tıpkı “Orta Doğu” denilen bölgeye, ‘ne’ye nispetle “Orta Doğu” dendiğindeki yabancılık ve garabet gibi.  Kelimeleri oluşturan harfler ağızdan çıkan seslerin birer remzleridir. Bu remzler yan yana gelerek kelimeleri oluşturur. Kelimeler de yan yana gelerek cümleleri oluşturur. Kelimeler ne kadar düzgün ve güzel bir şekilde yan yana gelirse, o cümle de o kadar güzel olur. İnsanın kullandığı kelimeler, kavramlar, remzler, adlar, sloganlar bu minvalde “ben”dendir/”insan”dandır. Dillendiren “ben”e/”insan”a ait hüviyeti ışıldatır. İnsan denilen mahlûk, (bir engel olarak dilsiz dahi olsa) dile dair bir fiilî ve ruhî manayı barındırır. Dil (Kemalistlerin Türkçe’ye karşı ‘katl’ kavramının ihtiva ettiği manaları fiilen icra etmelerinde gördüğümüz gibi) çetrefilli zamanlarda, üzerinde cepheleşilebilecek bir alandır aynı zamanda. Yaşadığımız zamanlara nispetle dil, adeta münzevi telakkilerimizde aynı ideallere, aynı hülyalara, aynı gönüllere malik biz Müslümanlar arasında, tek olmasa da sayılı ilaçlarımızdandır. (Adeta) münzevi telakkilerimiz derken ne kastediyoruz, neyin peşinden gidiyoruz? Evet, nedir bu, bizim münzevi telakki diyerek, olduğundan daha da mücerretleştirmeye çalıştığımız durum? Ve çok tabii bir şekilde peşinden sormak gerekiyor ki, bunun dille nasıl bir teması var? Cumhuriyet’in ilanından sonra, şeksiz şüphesiz gördüğümüz, şahit olduğumuz bir meselede zihinlerin iğdiş edilmesi diye vasıflanan durumdur. Bir insanın ve bir toplumun, kalbinde ve zihninde olanı ve nevi diğer vücutta bulunup da ruhla doğrudan ilişki içinde olan bölgelerden, o ruha nispet edilen fikir, ideal, akidelerini legal veya illegal yollardan tecrit edildiğinde, o kalbin ve zihnin kabı hükmünde ki vücut ve meselemiz icabı manasıyla toplum; o noktadan sonra artık farklı fikirleri, idealleri, akideleri benimser, sahiplenir. İğdiş edilmişlik ve hatta iğfal edilmişlik budur. Bu düğüm noktasıdır. Birçok maddi ve manevi -hatta biraz açacak olursak-; askeri, siyasi, iktisadi, ruhi, içtimai ve nevi sıkıntılarılar, buhranlar yerine, durumuna ve zamanına göre bu düğüm diye gösterdiğimiz nokta sonucu olur-olabilir. Meselenin icabı gereği bu noktadan sonrasını düşünmek gerekir. Zihinler iğdiş edilmiş; yani mevcut çıkarılmış/tasfiye edilmiş, yerine seçilen değil seçtirilen kimlikler devşirilmiş. Adeta bir film karesi hızıyla doksan yıl göz önünden geçirilsin ve bu güne gelinsin. Şimdi haksızlık var mı, münzevi telakkilerimiz diye işaret edilmesinde? Burada çok mühim iki durum vardır; birincisi salt olarak telakkilerimizin münzevi duruma düşmesi hali, ikincisi telakkilerimiz ve biz süreç içerisinde ve sonunda münzevileşmiş veya münzevileştirilmemiz. (İkisi de esasen doğru orantıda.) Umumi manada bütün Müslümanlar, hususi manada Müslüman genç ve çocukların, okul ve benzeri mekânlarda durup düşündüklerinde İslami heyecanlarıyla, İslami dinamizmleriyle, İslami idealleriyle inzivada gibi değil mi? Bunun dile nispetini ve dil ile hususi ilişkisini düşünün. İki Müslüman’ın arasında dil, ilaç mesabesinde değil mi? Edebiyatın topyekûn bütün alanları da dâhildir bu kapsama. Umumi görüntü ve tedailerle düşündüğümüzde, dil; zaten insanın olmazsa olmazıdır. (Derecesi/ölçüsü ne olursa olsun) çetrefilli ve keşmekeş zamanlarda dil, (deminden beri bahsedilenleri göz önüne alalım) daha da –derde derman manada- müşahhaslaşmıyor mu? Bu noktada kelimelerin üzerine yoğunlaşalım. Tedaileriyle birlikte bir çerçeve çizersek eğer; üst anlamda kelimeler, alt anlamda kavramlar insandan dışa doğru her türlü fikri, tefekküri, fiili ve aklımıza gelebilecek her türlü soyut ve somut maddi ve manevi hakikat ve maddi ve manevi hakikatlere nispet edilebilecek her türlü manayı şekillendiren ve oluşturan nispet, tanım, karşılık ve dillendirmedir. Mezkur çerçeveyi açmadan önce Necip Fazıl’dan kelimelerle ilgili kısa ama özlü ve anlam alanı geniş şu belirtişini iktibas edelim; “Kelimeleri ilk defa kullanmaya başladığımız, yani düşünmeye koyulduğumuz çağdan beri hepimizin, belli veya belirsiz bir hasreti vardır. Bu hasreti çok defa isimlendirmek bile mümkün değildir. Şu veya bu sandığımız zaman da aldanmış olduğumuzu görürüz, inkisara uğrarız. ” “İnsandan dışa doğru”… İnsan dünya dediğimiz mekanda, diğer birçok canlı türüne nispetle muazzam, Allah’a nispetle sadece yeryüzünde halife olan varlık. Kalbiyle, aklıyla, ruhuyla ilh. tüm maddi ve manevi buudlarıyla insandan (salt olarak) dışa doğru yönelmedir. Diğer insanlara, Allah’a, nebata, fiziğin ve metafiziğin her nevine doğru fikri, tefekküri, fiili ve akılımıza gelebilecek her türlü mücerret ve müşahhas, maddi ve manevi “hakikat” ve maddi ve manevi “hakikat”lere nispet edilebilecek her türlü manayı şekillendiren ve oluşturan nispet, tanım, karşılık ve dillendirmedir. İnsandan dışa doğru yapılabilecek her türlü manalandırma, kavramsallaştırma tefekkür etmeden ol(a)maz. Bu tefekkür etmeyi akli ve ruhi olarak de algılayabiliriz. Burada bilginin kaynağı ne sualiyle karşılaşabiliriz; ki bu da birçok felsefe ve fikir ekolünü tanımada yardımcı olabilecek bir sualdir. Bilgi, yargı, önerme, kelime, kavram, tez hatta antitez ve sentezlere belki de, (amiyane tabirle) akıl, ruh ve kalp ile ulaşılır. O yüzden her türlü manayı şekillendiren ve oluşturan nispet, tanım, karşılık, ve dillendirmenin nispet edileceği yerlerin içinde maddi, manevi, “soyut”, “somut” gibi hem mücerret ve hem de müşahhas alanına girebilecekleri bir arada zikrediyoruz. Dünya hayatında, belki de insanın etkileşim alanıyla ilgili en önemli verileri bize “eşya” kavramı veriyor; ki ne şekilde olursa olsun felsefi ekollerin fikir alanlarında da -haliyle- “eşya” mühim bir yer tutar. Eşya; Şeyler, bütün cansız varlıklar, taşınabilir lazımlı şeyler, obje, hatırlanmadığında hatırlanmayanın yerine söylenen kelime gibi manalara geliyor. Şey de; düşünceye konu olan, gerçek olmayan gibi manalara geliyorsa; üstteki açıklamalarla birlikte düşündüğümğzde nasıl bir manzarayla karşı karşıyayız? (Tabii burada ”eşya”ya salt bir pozitivistçe nazarın tutarsız olacağı da aşikârdır.) Kelimelerin peşi sıra, eşya kavramının da anlam alanını tefekkür ettiğimizde, kelimelerin (insan için) ‘tasavvur’da ve ‘tahayyül’de ve var olan ‘dış’ hayatta nereye tekabül ettiği daha netleşiyor. Bu durumun mühimliği ortada. Aynı olan iki şeyden biri nasıl öbürünün hem aynısı hem gayrisiyse kavramlar ve kelimeler de insan için mühim ölçüde böyledir. İnsanın kelimelere nazarı ve yaklaşımı, insan için ahlakının ve telakkisinin bir yaklaşımıdır. Bu minvalde, Türkçe’yi merkeze alarak bir iki misal verelim. “Tâdil”, “Tebdil”, “Tağyir”, “Tahvil”, “Kalb”, “Tebeddül”, “Tegayyür”, “Tahavvül”, “İstihale”, “İnkılap”, “İhtilal” kelimelerinin yerine “devrim” kelimesi ikame edilmiştir. Yine aynı şekilde “Muâvenet”, “Müzâheret”, “Himmet”, “Nusret”, “Avn”, “Mürüvvet”, “Tevfîk” kelimelerinin yerine “yardım” kelimesinin ikamesi ikame olunmuştur.  Bu ve diğer dil ve lisan inkılaplarının manası ortadadır. Bunlara karşı alınacak tavır da ortadadır! Bu minvalde ‘dil’e sahip, “dilimize sahip çıkalım” gibi lafazanlıklarla olmaz. Bunu derken, tefekkür ederken, akıl ve kalbin, ruh ve bedenin buna ne kadar müsait halde olduğunu, ne kadar halis niyet ile yapıldığı mühim. Mevzu ‘dil’e sahip çıkmaksa eğer; mesele niçin, nasıl, ne ile yapmaktadır. Hele hele, dile her türlü darbeyi vuranları destekleyip sonra da, “dilimize sahip çıkalım” demek, akli çıkmazlar da akli çıkmazlarla dönüp durmaktır. Şeksiz ve şüphesiz bugünkü yazı ve konuşma dili Türkçe’nin ancak alt sokakları olabilir. Anadolu’nun ruh ve mana iklimine ve endamına tamamen ve kati bir şekilde mugayirdir. Bu bizim yenildiğimiz bir noktadır. Buradan kalkışın bir yolu olmalı! Kelime, kavram, dil dedik; ama şuur; hep üzerinde olduğumuz mücerret ve ifrat halde muazzam ve her nevi meseleye dair nazar ve telakki zemini. Şuursuz hiçbir şeyin tekevvün etmeyeceği malum. Şuursuz hiçbir şey düşünülemez. Hasbelkader, üzerinde olduğumuz mesele de şuurdan bağımsız düşünülemez. Dil, tarih, coğrafya, din, ideoloji ve diğerleri. Hiçbir şekilde şuur dâhil olmadan, fert için müspet bir durum, müspet bir mana taşımaz. Çünkü şuur insanda kuvve oluşturan iç ve dış her nevi destektir. Dolayısıyla şuur olmadan ve şuuru göz önüne almadan ilk cümleden bu cümleye kadar hiçbir cümlenin manaya ait vurgularının, mana kuvvesi olamaz. Şuur basit bir şey değildir. Bütün maddi ve manevi fikirler, akideler, idealler, inançlar, telakkiler, amaçlar, projeler makrodan mikroya şuurlandırmanın peşinde geçerler. Şuurun manasına daha açıklayıcı bir söz Nurettin Topçu’dan; “Aldığım bir yarayı gözlerimle görüyorum ve şuurumla da duyuyorum.” Dil, kelime, kavram, şuur… Kelimeler ve kavramlar, dilin hudutları içersinde. Her kavram bir kelime. Lakin her kelime bir kavram değil (mi?). Şuur ise; o olmadan her bilgi ve her şey sadece kuru bilgi mesabesinde kalacağı, bir muazzam zihni ve akli ilk ve son. Şuurun işlerlik sağladığı malum. Şuurun misalini şöyle verebiliriz; şuur olmadan dini ilimleri tahsil etmek tabiri caizse şarkiyatçılıktan farkı yoktur. Namazı öğrenen birisinin şuurunun olmadan öğrenmesi durumuna bakın, ne namazı kılar, ne de namazın sonsuz buudlarının ve işlevinin manasına eğilebilir, ruhunda hissedebilir. Dili ve şuuru, her manada ele alın; yukarıdaki misal gibidir; kullanılan dil şuuru gösterir; ufka ve ideallere işaret eder.

  Söyleşi: Ali Tarık Parlakışık *Genç Öncüler Dergisi Ocak-2015 sayısında yayınlanmıştır.

“Bilgi ve vicdani sorumlulukla hareket etmek sanatkârın asli vazifelerindendir. Bunalım içinde oluşumuzun temel sebebi meseleleri doğru anlayamamış olmaktan kaynaklanmaktadır.” İbrahim Kalkan bir sanatkar, bir senarist, bir fikir adamı… Kendisiyle çay sohbetleri etrafında konuşmalarımızı sürdürürken yaptığı eleştiriler, tespitler mühim bir hat üzerinde gidiyor. Edebiyatın ve sanatın hemen her alanında ürün vermiş, daha da mühimi söyleyecek bir sözü olan birisi İbrahim Kalkan.      Üstad sizi tanıyabilir miyiz? 1949 Çorum doğumlu olup yazı hayatıma şiirle başladım. Sadece özenti mahsulü olan şiirlerin, yıllar sonra şiir olmadığını anlayıp yeniden başladım yazmaya. 1966’da İstanbul’a geldim. Yıllar sonra tiyatro ile tanıştım. Oyunlar yazmaya çalıştım. Daha sonra masal, hikâye, çeşitli gazete ve dergilerde düşüncelerimi yazmaya gayret ettim. Ardından sinema olmak üzere hemen her sahada elimden geldiği kadarıyla bir şeyler yapmaya gayret ettim. Müslüman bir sanatkâr gözüyle nazar ettiğinizde, Müslüman Mahalle için meselelerimiz sizce nelerdir? Meselelerimizi başlı başına ‘mesele’ olarak görebiliyor muyuz? Yine aynı şekilde meselelerimize, başlı başına bir mesele olarak değer verebiliyor muyuz? Fikrî bir bunalım yaşadığımız aşikâr. Bu bunalımı aşabilecek noktaya nasıl geliriz, var olan membalarımızdan nasıl faydalanabiliriz? Sanat umumi manasıyla inanmayı icap ettirir. Hakikatte, inanç sahibi kimseler gerçek manada eserler üretebilir. İnsan olmanın biricik şartı sorumluluktur. İnandığı değerlerle bütünleşmek suretiyle örer eserini. Sanatkâr tefekkür etmek, araştırmak, anlamak anladıklarını sevimli kılmak ve içinde yaşadığı cemiyete kendini adamak durumundadır. Hür irade sahibi olmaya mecburdur. Bilgi ve vicdani sorumlulukla hareket etmek sanatkârın asli vazifelerindendir. Bunalım içinde oluşumuzun temel sebebi meseleleri doğru anlayamamış olmaktan kaynaklanmaktadır. Bu bunalımı bertaraf etmenin biricik yolu kimliğimizin icabı olan ilmi esaslara sadık kalmak, adaleti işletmek ve sanatı bu manada ayağa kaldırmaktır. Bu anlayışla baktığımızda hiçbir ‘meselemizi’ mesele edinmiyor, gereğini yapmıyoruz. ‘Fikir’ nedir? ‘Fikir’in şamil olduğu alan neresidir? Müslüman mahallede ‘fikir’ hak ettiği yerde mi? Fikir bilginin, tefekkürün, değişmez temel prensiplerin hamulesidir. Fikrin kendi sahası bellidir, konu her ne ise ona teşmil olan düşüncelerdir. Kuşatıcı bir anlayışla devam eder. Bilgi ile donatılmış kanaat ifadesidir fikir. Burada dikkat edilecek husus meselenin doğru anlaşılması, muhakeme kabiliyetinin var olması, ayrıca konuya dair fikrin çerçevesinin geniş olmasıdır. İçinde bulunduğumuz an bizi yanıltabilir. Muhtemel değişiklikleri esas almak icap etmektedir. Sanat eseri beslendiği temel kaynaklardan da hareketle bütünü, geneli kapsamalıdır. Bu anlayışla bir değerlendirme yapılacaksa, sanat dar kalıplara sıkıştırılamaz. Müslüman mahalle için mücerret fikrin ehemmiyeti nedir? Sizce, mücerret fikir seviyesi, Müslüman mahallede olması gereken yerde mi? Meselenin ruhuna nüfuz etmek açık anlaşılır olmak esastır… Vakıanın nasıl göründüğünden çok neyi ifade ettiğini, ne olduğunu doğru tespit etmektir esas olan. Müşahhas olanda ittifak yok ki mücerrette olsun. Sıkıştığımız zaman doğru olana sığınıp, sıkıntıyı atlattıktan sonra nefsimizin talebine dönmek, döneklik olsa gerek. Müfekkiremizin mühim ve görünen tarafı olması hasebiyle, İslami yayıncılık ile ilgili birkaç sual yöneltelim size; Umumi olarak İslami yayıncılığın seviyesini nasıl buluyorsunuz? İslami yayın çevreleri müelliflere, şairlere hak ettikleri değeri sizce veriyor mu? Müslüman bir müellif veya şair, İslami dergi veya yayınevi sahiplerinden başta telif ücreti gibi meselelerde haklarını alabiliyorlar mı? Müellif veya şairler, ortaya ürün koyarken çalışmalarında katkılar ile destekleniyorlar mı yoksa engellerle mi karşılaşıyorlar? Yarış halinde aynı kitapları neşredip birbirlerine çelme takmakla meşgul çoğu yayıncılar. Gazete ve dergilerimiz umumi manada kültürle sanatla alakadar olmuyor. Sorduğunuz bu sualleri her biri kitaplık çapta cevap ister. Kaldı ki bütün bunlar çoktan cevaplandırılmış olabilmeliydi. Bu konularda yazılmış kaç eserimiz vardır. Hangi gazete bu hususlarda tefrikalar yayınlıyor. Belki ben görmedim. Ama görene de rastlamadım. Araştırıp soruşturmadan belki masa başında yarım yamalak bilgilerle birkaç satır yazılmıştır. Bir iki istisna haricinde tiyatro eseri basan kitapçı bilmiyorum. Bu diğer sanatlar içinde geçerlidir. Hayır, burada ‘hak’ askıda bekletiliyor. Böyle bir düşünce gelişmiyor. Telif vermemek için yol arayışındalar. Telif çok istisnai olarak belki… Ama genelde yok denilecek kadar azdır. Müellif ortaya koruğu eserine ancak bir yerlere mensubiyeti varsa ve eserin hazır müşterisi mevcutsa, yani hiçbir risk yoksa basılır dağıtılır, onun dışında dağıtım da, yayın da problemdir. Eserin kalitesi özellikler hiçbir değer taşımaz. Batı’nın modernleşme süreci ile Müslüman dünyanın modernleşme süreci farklı şekillerde olmuştur. Batı Kilise Kurumu ve bu kurumun başındakilerin dayattığı dogmalar ile bu dogmalara karşı oluşan zıtlığın giderilmesi isteğinin sonucunda, Batı dini, siyasi, içtimai, kültürel manada bir değişim yaşadı. Batı,  kendi değişimini, kendi iç isteği doğrultusunda doğurmuştur. Türkiye’de ise seçkinlerin tepeden bir dayatması sonucu olduğunu görüyoruz. Sizce, Müslüman dünyada şu anda bulunan, fikrî bunalımda o dönemlerin etkisi ne kadardır?  Maalesef ciddi bir kargaşa döneminden geçiyoruz. Sayısız ve birbiriyle didişen cemaatler. Temel konularda farklı değerlendirmeler. Ve batı formlarını taklit ve uyum anlayışı içinde çoğu, iyi bir yol değil takip edilen. Biz olmayı başarmak, ayrımcılığı bir kenara iterek bütün olmaya ve inancımızın gereğini yapmaya mecburuz. Modernleşmenin ne olduğu hususunda sıhhatli bilgiler yok. Bir sanatkâr olarak ‘insan’ ve ‘hayat’ sizin için ne ifade ediyor? ‘İnsanî hayat’ kavramsallaştırması bu minval üzere nereye tekabül ediyor? Yaratılış sebebimizi doğru anlamak durumundayız. Hayat dediğimiz nedir? Dünya hayatı mı? Ahiret hayatı mı? Bu soruyu sorduktan sonra, insan olarak sorumluluğumuzu anlamaya çalışmalıyız. Evet, her iki halde de insan için hayat tektir. Ölüm hayatın sonu değil. Ömür dediğimiz kısa zamanın finalinde sonsuzluğa açılan ebedi hayattır esas olan. İnsan ona göre şekillenmekle yükümlüdür. İnsan ve hayat birbirini kuşatıcı olması hasabiyle, birbirinden ayrı düşünülebilir mi?Bir sanatkâr olarak ‘dil’ ve ‘üslûp’ ilişkisi nerede başlar? Yine bu minval üzere ‘dil’ ve ‘üslûp’ meseleleri hayatta, sanatta ve mücadelede ne kadar bir alana şamil?Dil, meramı ifade için kullandığımız biricik vasıtamızdır. Bir dilin vücuda gelmesi uzun bir zamanın neticesindedir. Bizim açımızdan Türkçe, bir başka millet için Arapça, bir başka millet içinde Fransızcadır. Burada kullanılan her kelime bazen farklı manalara gelebilir. Kullanıldığı cümle içinde kendini gösterir anlatılmak istenen anlaşılır olur. Kendimizi ifade vasıtamız olan dili doğru yerli yerinde kullanmaya gayret etmeliyiz. Bu da bilgi ve tefekkürle mümkündür. Üslup kişinin duygu ve düşüncelerini beyan ediş şekli olarak çıkar karşımıza. Üslup dikkatle, tavırla, kişilikle bağlantılıdır.
Müslüman bir sanatkâr olarak, Türkiye’de “sanat, sanatçı” adı altında şahit olduğumuz icraatları nasıl değerlendiriyorsunuz? Ne yazık ki hakiki manada sanat ve sanatkâr yeterli sayıda değildir. Müslümanlık söz konusu olduğunda meseleyi daha geniş almak mecburiyetindeyiz. Örnek teşkil edici eserler ortaya koymak mecburiyeti söz konusudur. Bunun bu şekilde tecellisinin sebebi, İslam’ın değil, İslamcı anlayışın sanata yanlış bakışındandır. Bir tarafta sanatı malayaniden sayacak diğer taraftan da bir sürü hurafeyi besleyeceksiniz. Bu durum sanatı olması gerektiği gibi ifaya manidir. Benim anladığım sanat, bütün benliğinle hakka dayanarak bilgi ve tefekkürle insanlığa bir ayna tutmak anlayışıdır. Fikir, sanat, dil demişken zaman zaman tartışılan politik bir meseleye kısaca değinmiş olalım; İktidarın eğitim ve sanat ile ilgili politikalarını yerinde buluyor musunuz? İktidarların bir eğitim ve sanat politikası yok, bu gidişle de olacağa benzemiyor. Nelerle meşgul olunduğuna bakıldığında mesele anlaşılacaktır.
Peki doğrudan bir sual ile muhatap edersek sizi; ‘Sanat’ nedir? Ve ardından meselemiz için de başat rol oynayabilecek mühim bir mevzu; ‘Mücerret sanat’a nazarınızda belirleyici noktalar nelerdir? Sanat hayatı doğru anlama, anlatma işidir. Benim anladığım sanat, bütün benliğinle hakka dayanarak bilgi ve tefekkürle insanlığa bir ayna tutmak anlayışıdır. Sanat var olanı açık, anlaşılır bir dille ifade işidir. Bunlarla beraber estetik, net, sevimli, berrak, kalıcı eserlerdir… Eşyanın ruhuna mümkün mertebe nüfuz etmek, anladığını anlatmaktır. Mücerret kelimesi iyi anlaşılmalıdır. Burada genellikle cisim belli değildir. Mesela melek ve şeytan, yani iyiyi veya kötüyü temsil eder. Burada da temel bilginin, sıhhatli bilginin olması gerektiği çıkıyor kaşımıza. Ve ardından sorular geliyor, neden, ne zaman, nasıl gibi. İnsana sanat yoluyla vereceğiniz bilgilerdeki saflık temizlik, güzellik veya bunun aksi işlediğiniz konu vermek istediğiniz mesaj, işleme kabiliyet ve kapasiteniz ve daha nicesi belirleyici en önemli nokta bilgiden kaynaklanmaktadır. Siyaset-sanat, iktidar-sanat, din-sanat ilişkileri sizce ne ölçüde olması gerekir? Dini esaslar haricinde her şey değişkendir. Sanatkâr bunlarla paralellik kurmaz. Mümkün olduğunca bunlardan uzak durur. İktidar tarafgirliği gerçek sanatı tahrif eder, zaafa uğratır. Ayrıca sanatın uyarıcı özelliklerini kullanamaz. Esas itibariyle sanatın kendi siyaseti vardır. Sanatkâr netice itibariyle beşerdir, bu bakımdan din’i kullanmaz. Yani eserini dini eser anlayışıyla sunmaz, edeben doğrusu budur. Çünkü hatayı kendi üstlenir.
Tebliğ aracı olarak sanatın imkânları konusunda düşünceleriniz nelerdir? Çoğu sanat eseri bu görevi ifa eder. Tabiatında var olan özellileri itibariyle sanat zaten bir tebliğ vasıtasıdır. Bize aykırı gelen taraflarıyla da bu görevi ifa ettiğini görürüz. Masallarda, şiirlerde, mimaride ve diğer sanatlarda örnekleri çoktur. Çünkü sanat cihanşümuldur, muhatabı bütün insanlıktır. Doğruyu doğru ifade etmek, yerinde zamanında ortaya koymak, bunlar tespit bilgi ile mücehhez olmayı icabettirir. Ahlak burada en önemli faktörlerdendir. Sözünüzün özünüzle ne derece örtüştüğü hususunda dikkatli olmak esastır. Yalan söyleyen, hile yapan, gayri ahlaki davranışlar ve saplantılar içindeki bir kimsenin eseri ne kadar müessir olabilir ki. Mücerret sanat geleneğimizin, geldiği çizgi ve bu günkü noktamızı karşılaştırdığınızda yapabileceğiniz tahliller nasıl bir seyir halindedir? Hemen en başta şunu ifade edeyim ki, bilgi ve muhasebe yok, tefekkür yok, merak yok. Bunlar olmadan netice alınamaz. Var olan sadece özenti ve kopyacılık. Bu da bizi neticeye götürmez. Konu her ne ise evvela onu iyi bilmek, anlamak icabeder. Ne anlatmak istiyorsunuz, niçin, kime ve benzer soruları kendinize sormalısınız. Sözde yalancıya sövecek, fiiliyatta ondan geri kalmayacaksanız, netice alamazsınız. Taklitten kendinizi kurtarmak için kendinizi hesaba çekip ben kimim sorusunun cevabını bulacaksınız.
Müslüman Mahalle’de, mücerret sanatlara verilmesi gereken ehemmiyet, sizce veriliyor mu? Sizin Müslüman Mahalle içinde bir sanat ve fikir geçmişinizin olduğunu biliyoruz. Hatıralarınızdan da bazı misallerle meseleyi adeta müşahhaslaştırabilirseniz, mahallenin içinde sanatın yerini biraz okuma imkânı bulabiliriz.Maalesef, dün birilerini kıyasıya eleştirenlerin bu gün onlara methiyeler düzdüğünü görüyoruz. Söylenecek söz çok ama ben isimlere girmek istemiyorum. Birçok sanatkârımızın bir duruşu olması sebebiyle kenara itildiklerini perişanlık içinde heba olup gittiklerini biliyoruz…  ‘Onların, rahmetli büyük adamdı’ şeklinde ihtiyaç sebebiyle anıldıklarını görüyoruz. Bu mahalle de sanat sözde var. Yalakalık baş tacı edildikçe oradan umumi manada sanatkâr çıkmaz.
Mücadele ve sanat ilişkisi ne şekildedir? Burada sizden bizden anlayışı işin sonunu getirmiştir. Şucu, bucu olmak mecburiyeti söz konusudur. Mesele yapılan işin eğri mi doğru mu olduğundan ziyade, bizim taraftan mı değil mi revaçtadır. Dolayısıyla mücadele daha çok kutuplaşma noktasına doğru hızla ilerlemektedir. Esasen sanat bir medeniyet belgesidir. Yabancıların ülkemizi ziyaretleri sebebiyle nelere dikkat ettiklerine neleri fotoğraflarını çekerek tesbit ettiklerine bakınız. Ansiklopedilerimize bakınız yerli yabancı sanatkârların nasıl anlatıldıklarını görün. Mozart hakkında ne kadar bilgi var, Itri hakkında ne kadar. Veya aklınıza gelenleri mukayese edin. Mücadele söz konusu ise, bunu bilgi, inanç, ikna ve disiplinle yapabilirsiniz, bunun yolu da sanattır. Shahespre, Boudler’i, Tolstoy’u ve daha nicesini hatırlayınız ölçüp tartınız, nelere hâkimler? Ve günümüzde bu isimlerin devamı olan yüzlerce sanatkârları var sorumluluğunu yerine getiren. Peki, sizin adınıza kimler var? Çok eskiden geçmişlerden kalma bir kaç kişi… Ki onları da biz layıkıyla tanımıyoruz.
‘Sanat Felsefesi’ şeklinde isimlendirilmiş haliyle, sanat ve felsefenin iç içe bir okumasının imkânları sizce neler? Sözde sanat felsefesinden bahsetmek mümkün ama tatbikatı maalesef yok. Çünkü sanat kenara itilmiştir. Ama sanatı kenara itenler nedense Yunus’un dediği gibi, söze başlayıp ondan birkaç beyit okuyuverirler. Felsefe, benim anlayışıma göre bir konu üzerinde olabilirleri, yani bütün ihtimalleri gözden geçirerek düşünme anlayışını geliştirmekle beraber fikri sabitlikten çıkmayı, çıkarmayı esas alır. Şüphesiz değişmez esasların dışında cereyan eder bu durum. Bu da o kapasiteye sahip olmakla mümkündür. Eşyayı bileceksiniz, canlı varlıkları bileceksiniz, fıtrattan haberiniz olacak ve dahası… Platon’dan mülhem “ide” kavramı ve “form şekil” bağlamında bir sanat okuması yaparsak neler söyleyebiliriz? İdeal olanı arayış sanatkârın sorumluluğu dâhilindedir. Dolayısıyla form ve şekil itikadi esasları ihtiva eder. İnsan hayatındaki müşahhas meselelere müteveccih, sanatın mücerretliği buudundan, bir sanat telakkisi sunabilir misiniz? Hemen ilk aklıma gelen Aşık Veysel’in bir deyişi var: “Kazması yok küreği yok/Ustası var çırağı yok/Gök kubbenin direği yok/Muallâkta bina çatmış.” Burada mücerret olan bilgini müşahhaslaştırılmış halini görüyoruz. Söyleyen âma bir şair, görmüyor. Peki, Veysel bunu görebiliyor da biz niçin göremiyoruz. Çoğu geçmişte kalan şairlerimizde benzer değerde mısralar, beyitler bulabiliriz. Burada soru ve bir kudretin varlığından bahis var.
Mücerret ve şümullü bir ifade zemini olarak ‘edebiyat’ın sizce sanat içerisindeki konumu nedir? Edebiyat ister edeple, ister estetik özellikleriyle her zaman gündemimizde olmuştur, bundan böyle de olmaya devam edecektir. Sanatın bütün unsurlarında edebiyatın esasları söz konusudur. Sözü yerinde ve güzel söylemek hususiyetleri bakımından sanatın olmazsa olmazıdır.
Peki edebiyatta ahenk, sizce mühim midir? Edebiyatı, edebiyat yapan nosyonel değerler, sizin dünyanızda keyfî ve kemmî düzlemde nerede duruyor? Ahenk sözü farklılaştırır, özel ve güzel kılar. Bu özelliğidir edebiyatı vazgeçilmez yapan, aynı konuyu edebi kurallara riayet etmeksizin söyleyen çoktur ama dikkatimizi çekmez. Ama ahengi ve edebi özellikleri ihtiva eden söz bizi celbeder. Edebiyatımızın gelişememesinin bana göre temel sebebi ahenginin olmayışındandır. Birkaç isim dışında son yüzyılın edebiyatı ahenkten yoksundur. Yunus’u, Bakî’yi, Fuzulî’yi ve benzerlerini yaşatan sebeplerden biridir ahenk. Yukarıda da ifade ettiğim gibi edebiyatın nosyonu kelimenin kendisinden de anlaşılacağı üzere sözü doğru, sevimli, ahenkli kılmaktır. Bundan maksat bilginin yaygınlaşmasını sağlamaktır. Burada keyfilik hemen hemen söz konusu olamaz, çünkü başlı başına sorumluluk icabettirdiğinden kemiyeti itibariıyle de doğru, sıhhatli, kaliteli olması şarttır. Edebiyatı anlamak, manalandırmak ve sınıflandırmak için belli kalıplar içerisinde mi hareket etmeliyiz? Bir üslup meselesi, iki konunun muhatabı esastır. Elbette kimilerine göre kalıplar şart olmayabilir. Fakat sözün etkili olabilmesi için bir disiplin gerekir. Buna isterseniz kalıp diyebilirsiniz. Edebiyat dediğimiz, konusunu merak uyandıracak, faydalı olabilecek, muhatabını belli esaslarla düşünmeye sevk edecek özellikler taşır. Sadece sevimli sözler etmekten ibaret değildir. Üç beş yüz sayfalık bir romanı okuyucunu sıkmadan, keyifle okuyabilmesini ve bundan da güzel bir netice çıkarabilmesini temin etmektir. Konu bütünlüğü, dil birliği olmalıdır elbette. Günümüz dünyasında edebiyat ve eğitimin imkânları nerede duruyor peki?  İmkân her zaman mevcuttur. Mesele imkânı yerinde ve zamanında kullanabilmektir. Eğitim en başta kendi lisanını doğru öğretmek, öğrenmekle başlar. Kendi lisanını bilmeyen nasıl edebiyat yapabilir ki? En bilgilimiz bile üç beş yüz kelime içinde döneleyip duruyor.  Oysa sözlüklerimizde yüz binlerce kelime sahiplenilmeyi bekliyor. Dile hâkim olmadıkça ortaya doğru edebi eserler koyabilmek mümkün değildir.
Türkiye’de şu an edebiyatın konumu sizce belli mi? Genç edebiyatçıların nelere dikkat etmeleri gerekiyor? Dilimizi bilmediğimize göre, belli olan, yerimizde saymaktan da geri kaldığımızdır. Kitap trajları neticeyi gayet net göstermektedir. Bir şekilde meşhur edilmiş yazarların kitapları bile beş yüz, bin adet basılıyorsa mesele açıktır. Şiirde, romanda ve hikâyede durum aynıdır. Tiyatro zaten okunmaz. Birincisi devamlı olarak kelime haznelerini geliştirmektir. Tefekkür etmeyi öğrenmek, matematik bilgisini doğru anlamak, kendisiyle hesaplaşmayı bilmektir. Eşyayı ve hadiseleri anlama gayreti içinde olmak. Meseleleri çok yönlü düşünme anlayışını geliştirmek. Kendi olmayı başarmaya çalışmak. Ve bunun gibi esaslara riayet etmektir.
Eskiden beri şiir yazdığınızı biliyoruz. Yine aynı şekilde şiirin meseleleri ile de ilgileniyorsunuz? Şiir sizce nedir? Mücadele içerisinde şiirin konumu nedir? Bir “metin”in “şiir” olabilmesi için sizce ne tür ölçüleri olması gerekiyor? Şiir, romandır, hikâyedir, mimaridir. Konusunu kısa ve öz olarak ifade etmesi bakımından fevkalade özelliktedir. Şiirin yüzlerce tarifi yapıla gelmiştir. Bir konuyu şiir diliyle anlatırken o husustaki bütün bilgilerinizi kısaca açık anlaşılır bir lisanla anlatıp okuyucunun bütün zihni melekelerini harekete geçirmektir. Bir tarafta tekrar tekrar okunmasını temin edecek diğer taraftan da, her okuyuşta muhatabı düşündürecek ve yeni bir mana çıkarmasını sağlayacaksınız. Mücadele içinde şiirin konumu bahsine gelince hemen aklıma gelen Necip Fazıl’ın ‘Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes. Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es.’ mısralarıdır. Bu şiirin niçin yazıldığı, ne zaman yazıldığı, neleri ve kimleri muhatap aldığı hususu ne yapılması gerekeni de ifade etmektedir. Benim bu husustaki düşüncem gayet net ifade edeyim ki şiirin vezinli olması şarttır. Hece veya aruz sebebi ise ahenk, dilin imkânları, şairin muhayyilesinin genişliği veya derinliği. Ayrıca anlatılmak istenen konunun zenginliği esastır. Vezinli şiir öğrenmeye zorlar şairi. Daha çok kelime ve mana bakımından zenginlik demektir. Bununla beraber edebi sanatları yerinde ve daha doğru işleyebilmeyi temin eder. Sadece kafiye meselesi de değildir. Anlatılmak istenen konunun akıcılığı dilin imkânlarıyla temin edilebilir.
Mevcut şiir akımlarının ve şiir telakkilerinin ‘değer’leri nedir sizce? Şiir hüviyeti ile ortaya koyulan ürünlerin bu hüviyeti ne kadar hak ettiklerine dair neler düşünüyorsunuz? Mevcut akımlar maşeri vicdanda kabul görmedi. Şiir yazanların çoğu sıkıştıklarında klasik şiire yaslanıyor oradan örnekler veriyor. Birbirlerinin şiirlerini okumuyorlar bile. Şiir kendini ve şairini yaşatır. Sekiz yüz senedir Yunus’u yaşattığı gibi. Buna daha pek çok geçmişte var olan şairimizi ilave edebiliriz. Ayrıca daha hayatta iken unutulmuş, şiir yazmış pek çok kimse vardır ki…  Bazıları ideolojik sebeplerle varlıklarını devam ettirmelerine rağmen silinip gitmiştir.
Şiir edebiyat ürünü sayılabilir mi tartışmalarına nasıl bakıyorsunuz? Elbette edebiyat mahsulüdür. Üstelik edebiyatın en yaygın ve müessir olanıdır. Dağdaki çoban bile birkaç şiir bilir. Edebiyat kelimesini ne manaya geldiğine bakmak kâfidir. Benzer özellikler taşıyan edebiyat kavramı içinde şiir de vardır.
Şiir türünün tahayyüle etkilerini nasıl okuyorsunuz? İyi şiir zaten okuyucuyu tahayyüle sürükler. Konu hakkında ne kadar bilgisi varsa o nispette olur. Bir ‘mavera’ kelimesi bize neleri çağrıştırır. Ve devamı nerelere götürür. Veya Aşk. İşleyenin ifadesi, yani şairin anlatmak istediği ve anlatış tarzı elbette tahayyüle sürükler okuyucunu. Yahya Kemal’in, ‘Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin’ deyişi her yaştaki insanda bu manada etkisini gösterir. Şiir daha çok tahayyülün meyvesi oluşu bakımından da okuyucusuna bu manada kapılar açar.
Bir insan nasıl şair olur? Bir insana şair dememiz için o insanda nelerin bulunması gerekir?Elbette bu konu kabiliyet meselesidir. Zorlama ile olmaz. Ancak kabiliyeti olanın da dikkat etmesi icabeden hususlar vardır. Olmak için öğrenmek, incelemek, hayal gücünü kullanabilmek gerekmektedir. Bir miktar meşk etmek de icabeder. Şiir yazacak kimsenin işleyeceği konu hakkında bir donanımının olması şarttır. Aşk mı, tatmış olmak gerekir, ölüm mü, idrak etmiş olmak şarttır. Şair diyebilmek için çok şiir yazmış olmasından ziyade yazdıklarını nasıl ifade ettiğine bakmak gerekmektedir. Duygu ve düşüncesinin, ifade tarzına sinmiş olan renk bize onu anlatmaya yeter.
Masal türünün edebiyat içerisindeki yeri nedir? Eğitim imkânları içerisinde masalın konumu sizce nedir? Bir edebiyat imkânı olarak masal nerede durmalıdır sizce? Masalların özellikle başlangıç ifadesini fevkalade enteresan ve manidar bulurum. ‘Bir varmış, Bir yokmuş’. Hayatı bu kadar güzel özetleyen söz bize aittir. Ölüm ve dirim arasındaki kısacık hayat hikâyesidir. Hayatın gerçeğini anlatmak için belki de çoğu hayal mahsulü, olabilirlerden meydana gelen masallar çocuklar için ufuk açıcıdır. İbret alınması gereken derstir de. Masallar çocuklarımızı hayata hazırlayan fevkalade özellikli eserlerdir. Ne var ki bu gelenek zamanla kaybolmuştur. Eğitim açısından bakıldığında çok yararlı olacağına inanırım. Masal belki de edebi sanatlar içerisinde en zor ve büyük sorumluluk gerektiren bir konudur. Çünkü muhatap tertemiz bir dünyası olan çocuktur, ona neyin nasıl anlatılacağını iyi bilmek şarttır. Çocukta tefekkürü beslemesi sebebiyle eğitimin temellerinden biri olmalıdır. Masaldan maksat eğlendirerek hayatın gerçeklerini çocuğa anlatmaktır. Ancak masalı anlatan kimsenin bu hususta yeterli donanımının olması şarttır. Özellikle zamanımızda, bilgisayar, televizyon gibi vasıtaların yaydığı bilgilerden haberdar olup çocuğun dikkatini celbedecek, tabiatına uygun konular seçmek hususunda yeteneğinin olması gerekmektedir.
Hikâyenin edebiyat dünyamızda yeri neresidir peki? Kısa ve öz oluşu itibariyle okuma alışkanlığı kazandırmaktadır. Fakat mana ve mahiyeti itibariyle revaçta değildir. Galiba konu seçiminde zorlamalar olumsuzlaştırmaktadır. Hikâyede konu ve işlenişi bakımından sadelik arzetmesi hayatın içinden mevzuların ve karakterlerin doğru seçilmesi işi kolaylaştırır kanaatindeyim. Çünkü hikâye ayrıntılara pek girmez ancak gerek teminde gerek anlatımında bir takım fevkaladeliklerin yer alması gerekir.
Modern hikâye çizgimizi nasıl buluyorsunuz? Modern kavramına açıklık getirmek lazım, nedir modernlik? Çağa ayak uydurmak mıdır? Medeniyet telakkisi midir? Yoksa giyim kuşam itibariyle başkalaşmak mıdır? Hikâye denilince okuduklarımdan pek azını tatminkâr bulduğumu söyleyebilirim. Mesele yanılmıyorsam Tarık Buğra’nın ‘’İki İhtiyar’’ unutamadıklarımdandır. Kısa öz ve ilgi çekici konulardan teşkil edilmesi gerektiğine inanırım.
Hikâyenin edebiyat türü içindeki imkânları hakkında neler söyleyebilirsiniz? Kısa ve öz oluşu dikkate alınırsa etkileyici olup, çok renkli konuları işleyebilir. Hikâye nedense pek yazılmıyor. Esasen hemen hepimizin gündelik hayatımızda şahit olduğumuz pek çok konu var ki yazılmalıdır. Roman ve şiire nispetle daha kolay yazılabilir. Mesele ânı doğru tespit etmekten ibarettir. Çehov’un hikâyeleri bu bakımdan ilgi çekicidir, çoğu hikâyesinde kendinizi veya bir yakınınızı bulabilirsiniz.
Edebiyatta ‘roman’ın imkânları nelerdir sizce? Roman daha fazla detaylandırılmış uzun hikâyedir. Teması ve kurgusu işleniş özellikleriyle önemlidir. Fakat şartlanmaların dışına çıkabilmek, geniş bir yelpaze açabilmekten mahrumuz. Ön yargılarla sanat olmaz. Sanat hür irade ile işlenebilirse netice verir. Bir mahallenin bakışıyla meseleleri görme anlayışı işin hakikatine erişmeyi mümkün kılmaz. Tarafgir bakış açısıyla ele alınan konular yazar için de okuyucu için de yorucu olmaktadır.
Sizin tiyatro ve sinema ile de içli-dışlı bir ilişkiniz var. Hem oyunculuk anlamında hem oyun yazarlığı manasında tiyatro ve sinema ile ilgili bir umumi çerçeve çizebilir misiniz? Yine aynı şekilde, tiyatro ve sinemayı karşılaştıracak olursanız benzerlikler, farklılıklar bağlamında neler söyleyebilirsiniz? Tiyatro benim açımdan fevkalade önemlidir. Çünkü oyuncusu, seyircisi ile aynı anda aynı havayı teneffüs etme imkânı sunar. Tiyatro diğer sanatlara nispetle canlıdır, konu göz önündedir. Etkisi de daha fazladır. Bir başka güzelliği de okur-yazar olmayanıyla en üst seviyede eğitim görmüş kimseleri aynı anda muhatap alır. Etkilenişleri farklı da olsa özündeki muhabbeti seyircisine yansıtır. Bir türlü birliği tesis edemediğimizden başarısızlıkta devam ediyoruz burada da. Başarısızlığımızda değişik vesilelerle ahkâm kesen, yol kesen ilgili, yetkili idarecilerin payı büktür. Meselenin özüne bakıp ne yapılması lazım geldiğini araştırmak yerine maalesef didişmeler ve zıtlaşmalarla götürüyoruz. Şahsi beklentim yok ama yine de elimden geldiği kadarıyla oyun yazmaya devam ediyorum. Sinemada da başarılı olduğumuzu söyleyemem. Sözünü ettiğim sanata sırtını dönmüş bir zihniyet var oldukçada bu böyle gidecektir. Tiyatroya nispetle, sinema daha yaygın tabi ki. Birinde, yani tiyatroda sahneye çıktığınız anda oyunun sonunu getirmek zorundasınız. Sinemada ise tekrar çekimlerle rolünüzün gereğini yaparsınız. Bana göre birinde hareketli resim vermek, diğerinde ise seyirciyle yüz yüze ‘o’ olmak durumundasınız. Benzerlik olmakla beraber tiyatronun zevki heyecanı sinemada yok. Tiyatronun ehemmiyeti ve imkânları bahsinde neler söyleyebilirsiniz? Tiyatro, hayatın içindedir. Yüzleşmekte olduğunuz seyirci ile alışverişin ölçülerine riayet esastır. Seyirciyi sınırlı mekânların dışına çıkarabilmek esastır. Tiyatroda beden dili, üslup, tavır, ikna kabiliyeti gibi esaslar kullanılır. Zengin bir eğitim vasıtası olmanın yanında eğlendirici, dinlendirici ve bilhassa düşündürücü özellikler ihtiva eder. Tiyatro aynı anda farklı eğitim seviyesinde olanlar ve farklı telakki sahiplerini aynı anda, aynı duyguları paylaşabilme imkânı veren bir sanattır. Tiyatro canlıdır. Her şey göz önünde cereyan eder. Sınırlı bir mekânda temsil ediyor olmasına rağmen alabildiğine geniş bir görüş alanı hissini verir. Tamamıyla duygu işidir.
Dekorundan perdesine, sahnesinden sergilenmesine kadar tiyatro sizce neyi ifade eder? Her hangi bir vakayı belki çok basit bir dekorla anlatabilme imkânına sahip olması bakımından pratiktir. Hemen her alanda varlığını gösterebilen özelliklere sahiptir. Bununla beraber bilgi bakımından muazzam bir donanım gerektirir. Çünkü sahnede rolünü icra etmekte olan oyuncu metnin dışına çıkabilir, hata edebilir, sözü yanlış söyleyebilir. Bu durumda donanımlı oyuncu hatasını ustaca düzeltebilir. Bu da bilgi ile mümkündür. Bütün bunların seyirciye yansıması müspet olacağından olması yaşatılması gereken sanatlarımızdandır.
Sinemanın ehemmiyeti ve imkânları üzerine neler tefekkür ediyorsunuz? Yaygın bir sanat dalı ve geniş bir zamanda hazırlanıyor olması bakımından güzel eserler verebilme imkânı vardır. Ancak meselelere hep ‘peşin para’ anlayışı ve günü kurtarma hesaplar var olduğundan olanla yetineceğiz. Sinema imkânları bakımından fevkalade zengindir. Hemen her türlü uygulamaya imkân verir. Çok değişik konuların rahatça işlenebileceği geniş bir sahası vardır. Bir sinema eserini vücuda getirmek için her türlü imkân mevcut. Sinema, neredeyse akla gelebilecek her şeyi kapsayabilir. Elinizdeki kamerayla gökyüzünden yeryüzüne bakma imkânı sunar. Bir yaprağın dalından yere nasıl düştüğünü tespit etme fırsatı verir. Dolayısıyla daha realist olabilmeyi sağlar. Hazırlık safhası, yapımın gerçekleştirilmesi esnasında müdahale imkânları mevcuttur.
Sinema sizce neyi ifade eder? İyi bir propaganda silahı olarak kullanılmaktadır. Ehli bunu başarıyor. İster oyalama diyelim ister uyuşturma ve daha başka benzetmeler… Sanatın bakış açısı bütün insanlığı kapsar, bu bakımdan önemlidir de. Özellikle temel konularda birlik ve bütünlüğü sağlama noktasında her sanat dalında olduğu gibi sinemada da esastır.
İranlı yönetmen Macid Macidi’nin “Peygamber yaşasaydı tebliğin dilini sinema yapardı” şeklinde bir sözü var. Bu sözün sizdeki tedaileri ne yönde?  Faraziyeleri doğru bulmam. Mesela ben de ‘şiir yapardı ‘ desem. Bunlar hoş değil bana göre. Peygamber’i doğru anlamak lazımdır. Niçin ihtiyaç duysun buna.
Tiyatro ve sinema hususunda konuşursak eğer kadın oyunculuğu ile ilgili ne düşünüyorsunuz. Kadın oyuncuların oynayacakları rollerden ve bu minvaldeki birçok meseleye kadar reyleriniz nelerdir?Kadın oyuncuların sahne arkasında ve önündeki sıkıntıları nelerdir? Bu sıkıntılar nasıl giderilir?Önce  ‘nasıl’ı ve ‘niçin’i tespit etmek gerekir. Bu sanatların lüzumuna inanmak gerekir. Bu bir vasıtadır bu vasıtayı niçin kullanmalıyız? Maksat nedir? Hedef nedir? Bunlar doğru tespit edildiğinde diğer malzemelerin nasıl olmasının icabettiği kendini gösterir. Kadın oyuncu problemi nasıla bağlıdır. Ölçüyü kaçırmamak kaydıyla kadın oyuncunun mahsurlu olabileceğini sanmıyorum. Zaten ölçü kaçtığında diğer unsurlarda aynı noktaya çıkabilir.
Müslüman Mahallede, tiyatro ve sinemaya verilen değer, sizi tatmin ediyor mu? Tiyatro ve sinemanın gelişimi meselesinde neler yapılmalı sizce? Bu alanla ilgili gerçek manada katkılar nasıl yapılmalı? Yapılabilecek katkıların önündeki engeller sizce nelerdir?  Müslüman mahalle dediğimiz yerde bunlar maalesef kifayetli ve tatminkâr değildir. Eleştirel, tarafgirlik ve hamasetle dolu esercikler. Önce bunun yararına inanmak. Ne olduğunu doğru anlamak lazımdır. Biricik şart hür irade gerekir. Katkı dediğimiz önünün açılmasıyla ve inançla temin edilir. Meselenin tamamen maddi olduğuna inanmıyorum çok küçük imkânlarla çok büyük eserler vücuda getirilebilir. Bizi imkânlarımızın var olduğu inancındayım. Bazı yatırımlara bakın, eğitimle, kültürle alakası olmadığı gibi verdiği zararı telafisi imkânsız. Müziği konuşursak, müzik ile ilgili olarak ilk söyleyecekleriniz neler olur? Ve peşinden eklersek; din-müzik, sıhhat müzik, gençlik-müzik, fert-müzik, toplum-müzik meseleleri… Dikkat edilirse hayatımızın her safhasında varlığını gösteren musîkide de gerileme had safhadadır. Itri’nin bir segah eseri var ‘Tuti mucize guyem’ güftesini bir iki defa okuyalım ve dinleyelim. Musîki eserinin nasıl olması icabettiğini pek güzel anlatıyor.  Bu zevk meselesi denebilir ama bilgi ve görgü itibariyle geride kalmışların zevki ne olabilir? Çoğu gürültü makamında bana göre. Din-müzik konusunda kuran okuyan bir hafız düşünelim okuduğu ayetin mealine vakıf ve musîki bilgisi var. Bir de ezberlemiş ama okuduğu ayetin mealini bilmiyor. Mukayese edin anlaşılacaktır. Kilisede, havrada, camide musîki zaten var. Ve genelde iç içedir ama kifayetsiz ve bilgisizce olduğundan netice vermiyor. Rüzgârın esişinde, suyun akışında, yağmurun ahengine var olduğu gibi sessizliğinde bir musîkısi mevcuttur. Bunlar doğru anlaşılmadıkça gürültü olur.

Kültür Bakanlığı’nın özel tiyatrolara verdiği destekle birlikte başlayan tartışmalara Yenilmez Sanat Merkezi’nin genel sanat yönetmeni Ahmet Yenilmez de katıldı. Star‘dan Gülcan Tezcan‘a konuşan Ahmet Yenilmez, konu hakkında önemli açıklamalarda bulundu. Devletin her kesimden vergi aldığını, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı herkesin bu devlete vergi verdiğini belirten Yenilmez şöyle konuştu: “Oluşturulmuş olan bu fonda toplanan vergilerden, çeşitli kesintilerden meydana gelmiş olan havuzdan mevcut tiyatrolara yardım edilmekte. Bizim yanlışın bir tarafında olma mecburiyetimiz yok. O yüzden tiyatro sanatıyla ilgili bu tartışmaları yapanların, özellikle kendini bu sektörde iddia sahibi olarak gören insanların başını iki elinin arasına alıp düşünmesinde fayda var.” Yöneticisi olduğu dönemde Muammer Karaca Tiyatrosu’nda altı yıl boyunca Genco Erkal’a pozitif ayrımcılık yapıldığını, AK Parti iktidarı döneminde de en yüksek desteği aynı ismin aldığını hatırlatan Yenilmez, tiyatro denilince akla sürekli Genco Erkal, Rutkay Aziz ve Müjdat Gezen’in gelmesine de isyan etti, “Türk tiyatrosu denildiğinde Genco Erkal, Müjdat Gezen, Rutkay Aziz’den başka kimse yok mu?” dedi. Yenilmez, yaşanan sorunun ve tartışmaların kaynağını, yardımların belli bir çevrenin tekelinden çıkmış olmasına bağlayarak şöyle devam etti: “Demek ki Genco Erkal’a destek verilseydi mesele yoktu. Genco Erkal’ın şikâyet etme hakkı yok. 12 yıllık AK Parti iktidarı ve daha öncesi yerel yönetimler döneminde en çok kollanan Genco Erkal olmuştur. (…) İnsanlar sana böyle saygı gösterecekler ve sen şu an mevcut durumdan şikâyetçi olacaksın.” Birçok tiyatro oyuncusunun çok zor şartlarda çalıştığının altını çizen Ahmet Yenilmez, “Telif hakları, tiyatrolardan kesilen vergilerden gibi Türk tiyatrosunun dağ gibi sorunları olacak sen 50. yılını kutlamakla övünen Genco Erkal olarak yardım alamadığın zaman feveran koparacaksın. Bu durumu milletin vicdanına havale ediyorum.” diyerek tepkisini dile getirdi. Tiyatrolarda yaşanan bu tartışmanın Gezi süreci ile bir ilgisi bulunmadığının altını çizen Yenilmez, Gezi olaylarına katılan birçok tiyatrocunun devletten yardım almaya devam ettiğini belirtti. Ayrımcılık yapıldığı iddiası üzerine örnekler veren Yenilmez, “2008 veya 2009 Necip Fazıl Kısakürek’in Para oyunu için Yenilmez Sanat Merkezi 16 bin lira aldı, Nazım Hikmet’in Keremce’si 63 bin lira. İsmail Kahraman döneminde Ulvi Alacakaptan’a yardım verilmezken sen alırken neredeydin Genco Erkal? 2009 yılında M.Akif Ersoy Dönüyor oyununa 28 bin lira verilirken Marks’ın Dönüşü’ne 73 bin lira verilirken neredeydin? Milletimizin bu hadiselerden haberi olmadığı için mağdur ediliyor zannediyorlar.” şeklinde konuştu. Bu tartışmaların sona ermesi için tiyatromuzda yeni bir yapılanmaya gidilmesi gerektiğini söyleyen Yenilmez, “30 tane konservatuarınız var. Bir tane geleneksel türk tiyatrosu bölümümüz yok. Salon problemi var. Belediye rüsumu, katmadeğeri, ssk primleri gibi ciddi sorunları olan Türk tiyatrosunda bütün bunların konuşulup çözüme ulaştırılması gerekiyor.” diyerek sözlerini tamamladı.

‘Canımın içi böyle şeyler yalnızca romanlarda olur.’

Cüneyt Arkın

[Sıkı Dur Geliyorum,1964]                 Edebiyat dünyamızın gerek yeni şiir ve romanlar ile tanıştığı, gerek klasiklere yönelmelerin arttığı bu dönemde ‘kendi’ olmayı becerebilmek en önemli ve en zor unsurlardan biridir. ‘Yeni Türkiye Edebiyatı’nın yetenekli yazarlarından biri olan Murat Menteş’in Dublörün Dilemması kitabı özgün anlatımı, alışılanın dışında kurgusu ve kendine bağlayan tarzıyla aynı dönemde yazılan romanlardan kolayca ayrılıyor. Albino bir insanın hayatındaki enteresan maceraları alışılmadık bir şekilde anlatan roman bu duyguyu her sayfasında hissettiriyor. Karakterin çevresi ile diyaloglarının aktarımında orijinal bir dil kullanan yazar, bu özelliği ile edebiyatın güzel ve alışılanın dışındaki yanlarını da bize gösteriyor. Basit bir aşk, ispat ve dolandırıcılık üçgeninde geçmeyen roman, bu klasik diyagramı kırarak ‘özel’ olmayı fazlasıyla başarıyor. Dil ve biçim özellikleri ile kendini fark ettiren roman kimi zaman okuyucuyla konuşurken kimi zaman da bir günlük havasına bürünüp okuyucuyu tamamen unutabiliyor. Biçimsel anlamda yeniliklere açık olan ve denemekten kaçınmayan yazar Menteş, bu özelliği ile önemli bir boşluğu dolduruyor -tabi ki tek başına değil- edebiyatımızda. Kullandığı dile fazlasıyla dikkat eden yazar, içerik olarak sağladığı orijinal tavrı destekliyor. Özenle yazılmış ve arketipleri mantıksal bir çerçeveye oturtulmuş karakterler birbirlerini tamamlayacak, olayın akışına aksi bir durumda bulunmayacak şekilde yazılmış. Her bir karakter aynı zamanda kitaptaki bir cümleyle anlatılabilecek kadar özdeşleşmiş. Bir numaralı kahraman Nuh Tufan, her şeyden önce, albino olmasıyla dikkat çeken karakter aynı zamanda bir yetimdir. Ve yazarın anlatımıyla; “Yetimlik zaman aşımına uğramaz, haddizatında yetim olmayanlar da yetimliğe doğru seyreder. Yani, kimsesizlik, kimsenin tekelinde değildir.” Kahramanımızın bir özelliği de “kimseye güvenmediği halde, herkesin güvenini kazanmış” biri olmasıdır. Bir diğer kahramanımız İbrahim Kurban. Kurban’ı da kitaptaki bir cümleyi kullanarak anlatmak mümkün: “Kimilerinin hayatı öylesine monotondur ki, insan, dünyaya ilk kez geldiklerine inanamaz.” Nuh Tufan ile tanışmalarına kadar bu durumdadır en azından, sonrası ise çok ayrı. Ve bir kekeme olan Ferruh Ferman! Başı belada olan Ferman’ı uzun uzadıya anlatmanın imkanı yok. Ferman’ı da diğerlerinde yaptığımız gibi kitaptaki bir cümleyi kılavuz edinerek anlatacak olursak: “Durum biraz ciddileşince, insanın gözüne herkes şüpheli şahıs gibi görünür.” O bir kötü adam, o bir Ferruh Ferman kabusu, o bir abi, o bir Rıza Silahlıpoda. Onun için, sadece şu sözü söylemek bile yeterli olacaktır: “Kötü adamların cehaleti sayesinde, acaba kaç kişinin ömrü uzamıştır?” Kitabın tek eksik noktası olarak olayların derinliğine inecek kadar detaylandırılmaması sayılabilir. Yine birçok kitaba göre derinlikli olmasına rağmen kendi içinde bu yeterliliği sağlayamıyor. Üzerinde böylesine çalışılmış bir kitap için nispeten yüzeysel kalmış oluyor bu nokta. Sonuç olarak insanın bırakmak istemediği, fazlasıyla sürükleyici ve insana mutluluk veren bir roman Dublörün Dilemması. Bir önceki kitabı okutmak isteyecek, bir sonraki kitap için meraklar içinde bekletecek bir eser olarak zoru başarıyor. Daha fazla kitap ile, daha fazla yazı ile görmek istiyor insan Menteş’i …

Yazar, çevirmen ve eğitimci Cemil Meriç’in Reyhanlı ilçesindeki doğduğu ev “Kültür Evi”ne dönüştürüldü.

Hatay Valiliği, İl Özel İdaresi, Reyhanlı Kaymakamlığı ve Reyhanlı Belediyesi işbirliğiyle gerçekleştirilen restorasyon sonrasında Kültür Evi’ne dönüştürülerek turizme kazandırılan mekanda Cemil Meriç’in sesinden yararlanılarak ziyaretçilere kısa hayat öyküsünü içeren üç boyutlu animasyon filmi gösteriliyor.

Kültür Evi’nin duvarlarında 12 Aralık 1916’da dünyaya gelen Cemil Meriç’in hayatından çeşitli karelerin yer aldığı fotoğraflar bulunurken ziyaretçilere ışık, ses ve görsel efektler eşliğinde sunum yapılıyor. Yazarın kendisi ve ailesine ait kronolojik hayat hikayesi, eserleri, sözlerinin yer aldığı sunum sırasında adeta tarihe yolculuk yapılıyor.

İlçenin yetiştirdiği en önemli isimlerden birinin Cemil Meriç olduğunu belirten Reyhanlı Belediye Başkanı Hüseyin Şanverdi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, onu unutmamak ve unutturmamak için yaşadığı evi “Kültür Evi”ne dönüştürdüklerini söyledi.

“Cemil Meriç’i Türkiye’ye tanıtmak istiyoruz” diyen Şanverdi, şunları söyledi:

“Türkiye’nin her tarafından gençlerin Cemil Meriç’i tanımaları için ilçemizde bulunan yaşadığı eve gelmelerini bekliyoruz. Yaşadığı evde çocukluk dahil tüm yaşamına ait fotoğrafları ve sözleri bulunmakta, kendi sesinden üç boyutlu hayat öyküsünün yer aldığı kısa film sunumu yapılmakta. Cemil Meriç’i seviyoruz, onu minnet ve şükranla anıyoruz.”

Arkadaşlarıyla Cemil Meriç Kültür Evi’ni ziyaret eden Atatürk Ortaokulu 6. sınıf öğrencisi Büşra Şanverdi ise, “Gözlerini kaybetmesine rağmen okumaktan, yazmaktan vazgeçmemiş olması beni çok duygulandırdı. Cemil Meriç’in Reyhanlı’da yaşaması bizim için büyük şans. Onun evine gelerek kendisini daha yakından tanımak istedim. Kendi sesinin de yer aldığı 3 boyutlu kısa film bizi çok mutlu etti” diye konuştu.

İstanbul’da 1955 yılında görme yetisini kaybeden Meriç, o dönemlerde yazılarına devam ederek eserleri ve fikirleri ile yeni nesilleri aydınlatmayı sürdürmüş 13 Haziran 1987’de hayatını kaybetmişti.

Kaynak: AA