Kültür-Sanat

 

Cuma Ertaş

Bin dokuz yüz otuz sekiz cihana Kırşehir’in Kırtıllar Köyü’nde geldin dediler Babama Muharrem anama Döne Dediysen atayı bildin dediler Babasına sordu. Yoksulluğu, derdi, çileyi bilen bir edayla sordu. Biz kimiz baba ? Biz garibiz oğlum dedi Muharrem Usta. İşte garip Neşet Ertaş’ın hikayesi bir ayrılık bir yoksulluk birde ölüm. Horasan’dan göçen bir kabilede abdallar sülalesinin mensubu olan Muharrem Ertaş’ın oğlu Neşet Ertaş hayata böyle başladı. Mısralarında da dile getirdiği gibi babasından öğrendi saz çalıp söylemeyi. Daha küçük yaşlarda ise anayı kaybetmenin derdini çocukça bir üslupla dizimdeki sızı diye niteledi. Dizimde sızıydı anamın derdi Tokacı saz yaptı elime verdi Daha yeni bitirdiydim üç ile dördü Sende baban gibi sazcı oldun dediler Babasından öğrendiği saz ona kader yokuşunda kimi zaman yük kimi zaman ise sırtından itekleyen bir el bir kuvvet oldu.  Düğünlerde babasıyla birlikte hem çalıp hem söyledi. Yoksulluk Neşet Ertaş’ın hikayesini oluşturur dedik ya hani işte bu kez de o yoksulluk Neşet Ertaş’ı meydanlarda köçek gibi oynatmaya mecbur kıldı. Zalim kader devranını dönderdi Tuttu bizi İbikli Köyü’ne gönderdi Parmağıma ziller taktı dönderdi Oynadım meydanda köçek dediler Türkülerin kederli iniltisinde, babasının yaslı gölgesinde gün geçtikçe büyüyen bir gencin bir an evvel kalbinde aşkın yeşermesi en olağan bir durumdur zannımca. Bir kızı sever lakin garibe bu da zor bu da çilelidir. Yârin aşkı ile arttı hep derdim Babamı bir yâre dünür gönderdim Başlığı çok istemişler haberin aldım İstemiyor seni yârin dediler   Sevdiğini de alamayan Neşet Ertaş anasını kaybettiği günden beri çekmeye başladığı gam yükünü bu kez ıslatılmış bir kumaş gibi daha yüklü daha ağır hale getirir oldu kendi içinde. Babasından ayrı kendi başına düğünden düğüne dolaşmaya, artık kendi türküleri ile kendi sanatını yaratma gayreti içinde olmaya başladı. Düğünlerde toplu halde bulunmayan, oda oda bölünen halk olmasın ötürü, tek tek dolaşıp da söylemek bir sanatçı için oldukça zor olsa gerek. Böylesi bir vaziyet Neşet Ertaş’ı belki de ilk defa kendi türküsünü irticalen söylemeye mecbur bıraktı. Odadan birine çağrılan Neşet karşısında hasta bir çocuk ve başucunda ağlayan bir anneyi görünce ben burada düğün havası nasıl çalarım dedi ama parayla söylemek bir nevi kula kulluk yapmaktı karşı çıkamadan oturduğu gibi başladı ilk türküsünü söylemeye o yatakta yatan gencin diliyle. Anam ağlar başucumda oturur Derdim elli iken yüze yetirir Bu dert beni yiye yiye bitirir El çek tabip el çek benim yaramdan Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan Olmadık anda birden söylenen bu türkü bir bakıma Neşet Ertaş’ın bu ellerden gidip kaderini yeniden çizebileceği, alnının teriyle parasını kazanan bir sanatçı olabileceği düşüncesini uyandırmıştı adeta zihninde. Evet artık bu gövde bu gömleğe dar geliyordu. Gitmeliydi bir an evvel evde zaten artık Neşet Ertaş’a yabancılaşmaya başlamıştı. İlk olarak Ankara, varır varmaz da  bir şekilde İstanbul’a gitmek ilk plandı şimdilik. Kırşehir’de yedi sene kalınca Düğün düzgün hepsi bize gelince Ne yapsın arkadaşlar yer daralınca Ankara’ya gider yolun dediler Garip omzuna sazını attıktan sonra tuttu Ankara’nı yolunu ilerde kendisini bekleyen bir sürü olaylardan habersiz sus pus öylece ayrıldı baba yurdundan ana vatanından. Ankara’ya gelir gelmez otogara attı kendini usta, şimdi asıl mesele cebinde beş kuruş para olmadan nasıl İstanbul’a gidiceğiydi. Bir muavinle konuştu saz çalarım param yok İstanbul’a  götür beni gardaş dedi. Muavin yolculuk boyunca saz çalıp söylemesi karşılığında garibi götürmeye karar verdi. Sabaha kadar çalıp söyledikten sonra İstanbul’a vardı Neşet usta. Günlerce aç susuz sokaklarda dolaştı ve en son artık çareyi Unkapanı plakçılarına gitmekte buldu. Girdiği ilk dükkana selam verip ben türkü çalar söylerim ekmek param  yok deyince Şençalar Plakçılık’ın sahibi Kadri Şençalar hemen otur söyle dedi. Babasının bozlağı olan neden garip garip ötersin bülbülü söyleyince Kadri Bey ağlayarak kardeşi Hüsnü Şençalar’ın yanına koştu ve hemen ona da dinletti bu bozlağı. Kadri Bey garibe bir gazinoda iş buldu. Hemen bir yaşlı teyzenin yanına da kiracı olarak verdi Neşet’i. Usta bu gazinoda her akşam çalıp söyleyecek güzelde bir para alacaktı ve bu onun gibi alçak gönüllü bir insan için nimetlerin en büyüğüydü. Gazinoda çok geçmeden orada sahne alan bir kız sanatçı ile tanışmıştı. Adı Leyla ah neden bu sonraki Leylalar Mecnun’dan da beter eder aşıklarını. Neşet Ertaş Leyla’m demişti bir kere ona, dönüşü yoktu elbet hemen babasına haber edip bir kız var gel gör evlenmek istiyorum diyerek İstanbul’a çağırdı. Muharrem Ertaş Leyla’yı görmüş, Neşet oğlum bu ne sana eş ne de bize gelin olur gel babanın sözünü dinle alma bu kızı deyince  bir ruhun iki ayrı bedeniyiz dediği babasının ilk defa sözüne karşı gelerek evlenmeye karar verdi. Bir zaman sonra Leyla İle Neşet evlendiler ve çocukları olmaya başladı. Üç çocukları olmuştu bile daha evliliklerinin altıncı yılında. Leyla sahne almaya devam ediyordu gazinoda bu durum ise Leyla’yı halk arasında tanınır hale getirmişti. Güzel bir hanımda olması onu dinlemeye gelenlerin göz koymasına çoktan yetiyordu. Bir mendil vardı Leyla’nın Neşet’e ördüğü birbirlerini bir yere çağırdıklarında bu mendili gönderiyorlardı birbirilerine. Tabi şunu da hatırlatmak gerekir ki Neşet Ertaş artık Türkiye’de fırtına gibi esiyor TRT radyolarında sesini milyonlara duyuruyordu. Onun türküleri işsiz, dertli ve aşkını içinde saklayan milyonların bir bakıma tercümanı oluyordu. İşte Neşet Ertaş’ın radyolardan düğünlere oradan da gazinolara koşturduğu bir dönemde mendili kaybolmuş lakin bununda farkına varamamışlardı. Leyla’ya göz koyanlar mendili çalmış ve artık Leyla’yı kaçırmanın planlarını yapıyorlardı. Ustanın evine giden kötü adamlar kapıyı açan Leyla’ya mendili uzatıp Neşet ustamız seni bekliyor deyince Leyla’da hemen çıkıp adamların arabasına bindi olacaklardan zerrece haberi olmadan. Yolda giden araba birden yön değiştirdi ve artık Leyla başına geleceklerden Neşet’e neler edeceğinden az çok haberi olmuştu. Tenha bir yerde duran arabadan çığlıklar içinde zorla ite kalka çıkarılan Leyla iki kişi tarafından vahşice hiçbir insan vicdanın kaldırmayacağı şekilde tecavüz edildi. Ah ah bu nasıl bir acı bu nasıl bir kader diyemeden geçemiyor insan. Leyla yangınlar, tarifsiz kederler, tutunacak bir dalı bile kalmamış tükenmiş umutlar içinde geldi Neşet’in yanına söyledikleri söz desen değil ateş desen ateşler bu kadar da yakamaz ki insanı kar, buz, su desen onlarda bir baharı bir cemre yemiş toprağı bu kadar kış içinde bırakamaz ki. Neşet’im beni kirlettiler, namusuna el sürdüler gayrı benden sana yar olmaz hakkını helal et çocuklarım sana emanet ben gitmek zorundayım. İşte bunlar döküldü Leyla’nın dudaklarından bir çırpıda. Varsa lügatinizde bu sözlerin bir aşıkta bıraktığı yarımlığı, yanmışlığı anlatan kelimeler siz söyleyin. Neşet yine de gitme, etme dediyse de nafile gidecekti Leyla. Doyulur mu doyulur mu Canana da kıyılır mı Cananına kıyanlar Hakkın kulu sayılır mı Böyle dedi Leyla’nın gidişi üzerine Neşet Usta. Türküsündeki canan kelimesi birçok kişinin anladığı gibi sevgili anlamında değil en küçük kızları olan Canan içindi. Bana kıyıyorsun beni öylece bırakıp gidiyorsun hiç değilse Canan için kal demenin bir başka yoluydu ama Leyla gitmişti çoktan. Ve aşağı yukarı herkesi bildiği o meşhur türkü Leyla’nın bu gidişine yazılacaktı. Yazımı kışa çevirdin
Karlar yağdı başa Leylam
Viran oldu evim yurdum
Ne söylesem boşa Leylam Her an gözümde perdesin
Nere baksam sen ordasın
Mevla’m ayrılık vermesin
Gökte uçan kuşa Leylam Yardan ayrı kalmak ölüm
Söyle ne olacak halım
Böyle kader böyle zulüm
Gelir garip başa Leylam Artık bambaşka bir hayat başlıyordu Neşet Ertaş için Leyla’sı gitmiş biçare kala kalmıştı ortada. Sabahları bir bardak sek rakı içmeden uyanamıyordum dediği bir döneme giren garip aslında bir nevi gem vuramadığı duygularının esiri sarhoşu haline geliyordu. Yine gazinoda çok içtiği bir akşam çalıp söylerken birden sazın perdelerine basan sol eline felç girdi. Türküyü yarıda kesen Neşet usta tekrar sazı eline almaya çalıştı ama yapamadı. Apar topar hastaneye kaldırıldı ama ikinci bir darbeyi de felç yüzünden yedi. Doktor bu şartlarda bağlama çalamayacağını söyledi. Neşet bu durumda hemen Almanya’daki abisini aradı ve orda tedavi olmak için yanına geleceğini söyledi. Ve otuz beş yıl sonra döneceği vatanından ayrılmak zorunda kaldı. Almanya’da iki yıl tedaviden sonra tekrar sazı çalmaya başlaması onu tekrar vatanına dönme şöhretine kaldığı yerden devam etme fırsatı sunabilirdi ama Neşet Ertaş çoktan unutulmuşumdur hem çocuklar burada okusun diyerek gitmekten vazgeçti. Otuz beş yıl boyunca plaklar doldurduğu gibi düğünler için ülkeleri gezmeye devam etti. Bir gün iki sanatçı arkadaşı ile Yugoslavya’ya düğüne gitti ama iki arkadaşı kavga edince şoförlük bilmeyen Neşet Ertaş tek başına arabayı sürmek zorunda kaldı ve çok geçmeden kaza yapınca ehliyetsiz araba kullanmaktan polisler garibi hapse attı. Üç ay boyunca konsolosluklara yazı göndermesine rağmen kimseden bir geri dönüş alamadı. Sadece Yahya Kemal kitabını gönderip girişine Merhaba Bozkırın Tezenesi diye not ekledi. Bu süreç boyunca Neşet Ertaş “Hapishanelere Güneş Doğmuyor, Hapishanelere Attım Postumu, Neredesin Sen” gibi birbirinden değerli türkülerini yazdı. Özellikle Neredesin Sen türküsünü kalemi bittiği için kibritin ucundaki barutu diliyle ıslatarak kağıda yazdı. Tatlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm/ Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen diyerek Leyla’yı öylesine delice özlüyordu. Hayatı boyunca siyasi çekişmeler ve kavgalarda bulunmayan usta sanatını bir defalığa mahsus asılan Başbakan Adnan Menderes için öyle acıklı öyle içten konuşturmuştur ki türküsünde adeta asılan bir insanın can yakan feryatlarını duyarsınız. Toplanmış hakimler dediler idam Üç ağaç içinde yetiyor vadem Beni kurtarmaya da yokmuş adam Asıyorlar kara gözlüm gel ağla   Senin kaderinde benim tecellim Hapis damlarında yetmiş ecelim Sehpaya da çıkmaya yoktur mecalim Asıyorlar kara gözlüm gel ağla Aslında bu sözler bir siyasi bir düşünceden ziyade günahsız bir insana karşı duyduğu derin bir üzüntünün göstergesidir. O, gönülden anlayan halden bilen bir sanatçı, onun bir yarada kan ve etten fazlasını görmesi onun acıyla hem hal oluşundan geliyor galiba. Yıllar sonra ise henüz Leyla’nın acısı tam anlamıyla geçmemişken Antalya’da Leyla’nın fuhuş çetesinin başında yakalandığı haberini alınca Leyla’nın bu haline mi yoksa Babasının sözünü çiğnediğine mi yanacağını bilemez oldu Neşet Usta. O acıyla türküsünde Leyla’ya bir kez daha seslendi. Niye çattın kaşlarını Bilmiyorum yar suçlarımı Ölürsem ben saçlarını Yolma gayrı yolma leyli leyli   Ben yandım aşkın narına Meyletmem dünya malına Ölürsem ben mezarıma Gelme gayrı gelme leyli leyli   Bir garibim düştüm dile Gerçeklerde olmaz hile Zalimler elinden bile Alma beni alma leyli leyli Çekilen o acının tarifini biraz olsun bu dizeler anlatır gibi oluyor ister istemez. Gitme! Kurbanın olayım gitme! Bu sözlerle sevdiğine yalvaran bir insanın şimdi ise mezarıma bile gelme diyerek sitemler etmesi, soruyorum sizlere hangi duyguların dile gelişidir. Aşık olan bir babanın da bu olay üzerine oğluna sözleri türküyle söylemesi icap eder.  Temiz ruhlu saf kalplisin şöhretsin Hakkın vardır evlenmeye evladım Mevla’m sana yapanları kahretsin Aslı bozuk alma dedim evladım   Dokunsalar nazik tene kir gelir Bizden önce ceddimize ar gelir Köle olmak şanımıza zor gelir Sen aklını yitirmişsin evladım   Küsmedim Neşet’im kahrettim sana Baban değil miydim sormadın bana Olan olmuş yavrum ne deyim sana Aslı bozuk alma dedim evladım Bu türkü üzerine bir evladın mahcup ve pişman olmaması elde değildir lakin Aşık olan evladın da bir çift sözü vardır elbet. Aşkı kimden aldın sevgiyi kimden Aslı bozuk deme gel şu insana Soracak olursan eğer ki benden Aslı bozuk deme gel şu insana ya dost   Yazımızı felek yazdı Mevla’dan değil Senin dediklerin evladan değil Her hata suç bende Leyla’dan değil Aslı bozuk deme gel şu insana ya dost     Ulu arıyorsan analar ulu Sevmişiz gönülden olmuşuz kulu Analar insandır biz insanoğlu Aslı bozuk deme gel şu insana ya dost Allah’ım bu nasıl bir aşk bu nasıl bitmeyen bir sevgi bu nasıl bir saygı. Kal demesine rağmen bir başına koyup giden bir insana bu neyin hoşgörüsüdür. Adı kirli bir çetenin başında anılmasına, alem içinde boynunun bükük bırakılmasına rağmen her hata suç bende Leyla’dan değil demek hangi yaralı gönlün altından kalkacağı bir iştir sorarım sizlere. Ve türkünün son kıtasında Neşet Ertaş’ın altını çizdiği yer kadınlık ve kadına saygı konusunda çok önemlidir. Analar insandır biz insanoğlu diyerek aslında itham edilenin eski karısı olmasından ziyade bir kadın bir ana olduğunun üzerinde kararlılıkla durması takdire şayan bir harekettir benim kabulümce. İşte Neşet Ertaş olmak budur. Yazımın başından beri anlatmaya çalıştığım mesele bir derdin insanı nasılda güzelleştirdiği, bir acının insanın el değmemiş yanlarını nasılda yoğurduğudur. Bekleyişin üzümü şarap yapan bir edayla nasılda bir insanın sözlerini damaklarda hoş bir tat bırakan hale getirmesidir. Çok geçmeden içi kırgınlıklarla dolu babasını toprağa vermek usta için vahim bir durum olmuştu. Bir ruhun iki ayrı insanıyız dediği babasının böyle gidişi bir evladı nasıl perişan eylemez. Garibin dünyada yüzü gülemez Her zaman işleri zordur garibin Sever sever sevdiğini alamaz Bülbül gibi işi zordur garibin   İniler arı gibi kendinden geçer Her çiçek bağrına bir yara açar Bir bina yapsa da çabucak uçar Böyle kara bahtı vardır garibin   Garibin yüzüne gülen bulunmaz Gül olsa pazarda alan bulunmaz Garibin derdinden bilen bulunmaz Dünyası başına dardır garibin Artık bunca acıdan çilelerden sonra tek bir iş kalmıştır geriye oda türküler yazıp sanatına yeni değerler katmaktır. Öyle de olur zaten ilerleyen yaşın getirdiği bir dünya görüşü ve acılarla bezenip bu hallere gelmek yeni türkülerinde muhteva açısından bariz bir şekilde kendini gösterir. Dünya’ya, insanlığa, kardeşliğe, birliğe ve bütünlüğe öyle anlamlı öyle cana yakın mesajlar verir ki Neşet Usta, türküleriyle kötülüğe savaşlar açar adeta. Bir anadan dünyaya gelen yolcu Görünce dünyaya gönül verdin mi? Kimi büyük kim böcek kimi kul Bunlar neden nedenini sordun mu?   İnsan ölür ama ruhu ölmez Bunca mahlukat var hiç biri gülmez Cehennem azabı zordur çekilmez Azap çeken hayvanları gördün mü?   Garip bülbül gibi feryat ederiz Cehalet(cahiller) elinde küskün kederiz Hep yolcuyuz böyle geldik böyle gideriz Dünya senin vatanin mi yurdun mu? TRT radyoları garibi çoktan öldürmüştü bile. Onun türkülerini çalmadan evvel rahmetli Neşet Ertaş diye söze başlıyorlardı. Kendi ülkesinde ölmeden öldürülmek tekrar vatanına dönme hevesini kursağında bırakmaktan başka bir şey değildi garip için. Ama ikna edilmeli vatanına tekrar getirilmeliydi. Arz-ı endam etmeliydi türküleriyle milyonların gözü önünde ve son bir defa ben daha ölmedim demeliydi var gücüyle. Birileri için artık bu durum can sıkmış ve Neşet’i ikna etmek için Almanya’ya seferler başlamıştı. Bayram Bilge Tokel’in büyük çabaları sonucunda usta ikna edildi. Hasan Saltık ise türkülerinin telif hakkı için var gücüyle çalıştıktan sonra olması gerektiği gibi türküler asıl sahibine verildi. Artık her şey hazırdı ama usta beni çoktan unutmuşlardır diyerek endişeliydi bu dönüşten. Harbiye’de binlerce kişinin katılacağı bir konser hazırlığı çoktan başlatılmıştı. Neşet Ertaş dönmüştü öz yurduna ve ertesi günü konsere çıkacaktı. Evine gelenler konser ücretini uzattıklarında bizim Abdalların parası yoktur içeri giremezler bu parayı onların bilet parası diye sayarsınız dedi. Neşet Ertaş dünya malının dünyada kalacağını asıl olanın insanlık olduğunu yine öyle güzel anlatmıştı ki verdiği bu dersle parmak ısırmamak mümkün değildi. Konser gerçekleşmiş dolu dolu bir program olmuşta fakat asıl önemli olan garibin bunca zaman sonra bu kadar içten gülmesiydi. O unutulmamıştı. Devrin Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’in kendisine devlet sanatçısı unvanını vermeyi teklif ettiğinde ben halkımın sanatçısıyım kabul edemem demesi aslında onun halkına nasıl bir sevgi ile bağlı olduğunu gösteriyordu. Böylesi bir gururu yaşamak yerine o halkın gönlünde yer edinme gayesiyle çabalıyordu. Konserler, televizyon programları artık hayatının geri kalanında onun için en keyifli durum haline gelmişti. Yıllar ilerliyor artık gittikçe yaşlanıyordu usta. Eskisi gibi artık sık sık konserler verememeye başladı. Televizyon programları ise artık onun için yorucu hale geliyordu ister istemez. 2012 yılının Ağustos sonlarına doğru konulan kanser teşhisi üzerine hastaneye yatırılan usta artık az çok sezmişti ölümün kapıyı çaldığını. Yeni şeyler söylemek lazımdır her vakit ölüm gelip kapıya dayansada. Garip alır eline kalemi derme çatma bir yazıyla sözlerini yazar türkünün, sazını çalamayacağını  adı gibi biliyordur. VEDA Tükendi ömrümün çoğu gidiyor Cahil ömrüm geldi geçti yel gibi Sevdiğim uzaktan seyir ediyor Beni görüp bakınıyor el gibi   Geçti günler, yıllar, ömürse doldu Giden gitti bilmem geri ne kaldı Ömrümün baharı sarardı soldu Yandı kaldı garip bağrım çöl gibi   Veren, geri almak için gözlüyor Her an her saniye beni izliyor Garip bağrım için için sızlıyor Sazımda inleyen sırma tel gibi   Uzun yoldan gelmiş gibi yorgunum Ne kimseye küskün ne de dargınım Bir ahu gözlüye candan vurgunum Garip gönlüm kapısında kul gibi 12 Eylül 2012. Ölüm ne garip bir şey giden öyle bir gidiyor ki sessiz, soğuk kış gecelerinde yürüdüğü karda bırakarak izini ama ardına bile bakamadan usul usul gidiyor. Peki ya kalan nasıl kalıyor geride asıl zor olan mesele bu değil mi? Gidenler özlüyor mu? Yerinden memnun mu bilmem ama kalanın ne özlemi bitiyor ne de gideni mum ışığıyla araması. Neşet’im eylülünün ortasında giden bir yaz gibi sıcağı, samimiyeti ve acıyla karışık gülüşü aldı gitti bizden. Dediği gibi yorulmuştu garip öyle küskünlük, dargınlık taşıyacak bir yüreğide yoktu ki ama hala vurgun hala sevdalıydı vefasız sevdiğine son nefesinde bile. Toprağa verilirken mezarıma bile gelme dediği Leyla ordaydı. Allah gani gani rahmet eylesin. Makamı âli mekanı cennet olsun. Günümüzde pek çok televizyon programlarında ve söyleşilerinde Neşet Ertaş’ı mahalli bir sanatçıdan öte görmemeleri başta garip olarak biz sevenlerini ziyadesiyle üzmektedir. Bu tip söylemler muhatabının başta kişiliğine, emeğine ve kültürümüze katkıda bulunan bir sanatına büyük bir saygısızlıktır. Söylediklerim mahalli sanatçıları küçümseme niyetinde asla değildir ama eğer ortada bir mahalli sanatçılıktan çok kültüre, sanata ve maneviyata yönelik eylemler varsa biz sevenleri olarak Neşet Ertaş’a hak ettiği değerin verilmesi için bu gibi söylemlerde ve savunmalarda bulunmak zorundayız. Dadaloğlu gibi halk şairi ve aşığı ile aynı kabileye mensup bir insanı düğün çalgıcısı gibi görmek kimin haddidir. Zamanın getirdiği koşullar yüzünden Neşet Ertaş’ın daha önceki aşıklar ile bağdaşmayan eylemlerde bulunduğu için onlardan soyutlar hale getirmek bu kültürün dönen çarkına çomak sokmaktır. Her ne olursa olsun ekmek parasından başka hiçbir gaye gütmeden televizyonlarda, gazinolarda ve düğünlerde türküler söylemek ötekileştirilecek bir durum değildir. Bu cümleleri yazarken de aklıma köyümdeki onu yakından gören ve tanıyan Ferhat amcamın dedikleri hatırıma geliyor birden. Neşet Ertaş’ı bilmeyenler türkü söyler sanır yeğenim demişti bana. Çok güzel özetliyor durumu bu cümleler, evet her denilenler onu bilmemekten kaynaklanıyor. Onda Anadolu insanının hayatının her bölümünde yaşadığı ve yaşayabileceği dertler var, o garip, mahzun, mahcup ve en çokta bizden birisi. Yer sofrasında bölünen bir ekmeği yiyen, köydeki, şehirdeki garip Ahmet Emmi, Mehmet Emmi gibi uzun Samsun sigarası içen, üç kuruşu Allah’tan gelen bir rızık diye kabul edip mutluluğun parada olmadığını bilen birisi Neşet Ustam. Gönüller yapan, kalplerin arasında gizli bir yol olduğunu savunan ve hayatı boyunca bu yolu arayan, ayaklarınızın turabı gönüllerinizin hizmetçisiyim diyen bir gönül ehli. Dost elinden gel olmazsa varılmaz Rızasız bahçenin gülü derilmez Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez Gönülden gönüle giden yol gizli gizli.

Osmanlı medeniyetinin estetik ve merhametinin günümüze ulaşan şahitleri. Kuş evlerinin temel düşüncesini Efendimiz’in hayvanlara verdiği önem ve sevgisi oluşturdu. Daha çok serçe, saka, kırlangıç gibi küçük kuşlar için inşa edilmiş kuş evlerinin geçmişi çok eskilere uzanır. 13. asırdan itibaren 19. asrın sonlarına kadar hemen hemen Osmanlı Devleti’nin ömrü boyunca camiler, medreseler, sıbyan mektebleri, şifahaneler, kütüphaneler, darphaneler, iskeleler, köprüler gibi resmi binalarla, türbeler, hanlar, hamamlar ve evlerin duvarlarında geleneksel mimarinin sevimli bir ayrıntısı olarak yer almışlar. Boyalı, oymalı küçük tahta yuvalar biçiminde ağaç dallarına asılanları da yapılmış, ama kuş evlerinin ahşap numuneleri yangınlar, istimlâklar, yıkımlar yüzünden günümüze kadar ulaşamamıştır. Sivil mimarinin en güzel örnekleri içinde yer alan kuş evleri, hemen her yapının göz bebeğiydi. Bazıları binalara sonradan eklenirken, bazıları da yapıyla birlikte inşa edilirdi. Osmanlı sınırları içinde yer alan eserlerde görülen kuş evlerine İstanbul başta olmak üzere Edirne’den Doğu Beyazıt’a kadar birçok yerdeki yapılarda rastlanıyor. Cami ve medreselerde görülenlerin dışında 18 ve 19.yylarda bazı ev ve köşklerde kuş evleri görmek mümkün oluyor, bazı yapılara ise restorasyon ve tamirat çalışmaları sırasında sonradan ilave oluyor. Günümüzde birçoğu yağışlar ve dış etkenlerinin meydana getirdiği etkisi ile tahrip olan kuş evleri, ilgisizlik, biriken gübrelerin temizlenmemesi ve bakımsızlık gibi nedenlerle su giderlerinin tıkanması sonucu çatlamalarla kırılma ve dökülmelerle karşı karşıya kalıyorlar. Tüm bunlara rağmen hala ayakta kalıp kuşlara aşiyan olanları da mevcut. Meselâ, “Yeni Camii, Nuru Osmaniye, Fatih, Süleymaniye, Eyüp, Bâlipaşa, Üsküdar’da Ayazma, Selimiye ve Cedid Valide Camiileri, Çarşıkapı’da Kara Mustafa Paşa, Saraçhane’de Amcazade Hüseyin Paşa, Vezneciler’de Sadrazam Seyyid Hasan Paşa, Fatih’te Feyzullah Efendi Medreseleri, Sadrazam Seyyid Hasan Paşa, Ragıp Paşa Sıbyan Mektebleri, Ayasofya’da Sultan Mahmud Han-ı Evvel Kütüphanesi, Lâleli’de 3. Mustafa ve 3. Selim türbeleri, Lâleli’de Çukur çeşme, Bayezid’de Hasan Paşa Hanları, Büyükçekmece’de Sokollu Mehmed Paşa Köprüsü, Sarayiçi’nde Darphane-i Âmire binası ile Balat’ta sivil taş mimari örneği olan evlerde, Haydarpaşa vapur İskelesi’nde, Taksim maksimi’nde kendine özgü bir mimarisi olan bu kuş evleri, köşkleri ve sarayları halâ görülebilir.   Büşra Akgül

  Toprak …
Şehrin insanı için toprak neyi ifade eder? Şehrin insanı için diyorum çünkü toprağın kokusunu unutan, beton yığınları arasında çocukluğu,  gençliği geçmiş insanlar ile topraktan bağını koparmamış, elleri toprak kokan insanlar için toprağın ifade ettiği şey aynı olamaz. İşte bu yüzden: “Bir kasabada yaşasak …” romantizminden öteye gitmeyen, gidemeyen şehrin insanına soruyorum; Toprak nedir? Beton yığınları arasında yetişen biri olarak cevap veriyor olmak, çok acı… Topraktan uzak fakat toprağa hasret biri olarak benim gördüğüm;  birtakım şehrin insanı için toprak; hasrettir, memleket özlemidir. Kimisi için kalabalıktan kaçış.  Kimisi için, sadece ölüm kokusudur. Sevdiklerini toprağa vermişler için can düşmanıdır. İnananlar için her kulun Sevgili ’ye kavuşmayı beklediği efsunlu bir duraktır. Hatırı sayılır çoğunlukta, taşrada ömür geçiren büyüklerim olmasa, ben de toprağı en çok ölümle ve soğukluğuyla ifade edecek güruhtan olacaktım.  Hamdolsun ki etrafımda hala toprağa dokunanlar var. Benim ellerim toprağa karışmadı, belki hiç. Fakat toprağa alın teriyle diktiği fidandan gelecek rızkı, Yaradan’a nasırlı ellerini açarak bekleyen, toprak üzerine beton yığınlarını fütursuzca inşa etmeyi aklından hiç geçirmemiş insanların ellerini tuttum. Ömrüm boyunca yazamayacağım güzellikteki şiir gibiydiler… Umudun işareti olan bu yegane insanların nasırlı ellerinden tutup öptüm, hamd ile. Ve bize acıdım… Bahçelerimizin olmayışına. Toprakta boy veren tek bir fidanımızın olmayışına. Dikenlerinden canımızın yandığı bir gül ağacımızın olmayışına. Meyveyi dalından yemenin hazzını bilmeyişimize acıdım. Sonra, şehrin insanı olarak her yiyip içtiğimizde adını telaffuz edemediğimiz onlarca maddenin vücudumuza ne kadar zarar verdiğine kafa yoruyor olmamıza… Acıdım fakat  “Yine de umut etmeli” dedim…
Topraktan uzak yetişen bir neslin içinde umut etmek zor,  çok zor.
Fakat “Yine de umudu diri tutmak için, toprak için mücadele etmeliyiz.” dedim.
Toprağa dokunabilir miyiz? Umudu ekip, sabırla bekleyebilir miyiz? Bir ömür toprağa dokunarak,  nasır tutmuş ellerimizle, ellerimiz çatlarcasına sevebilir miyiz? Bilmiyorum…
Fakat şayet toprak üzerinde yürüyebilen, toprağa dokunabilen insanlar olabilseydik dünya çok daha temiz bir yer olacaktı. Çünkü toprak insanı terbiye eder. İnsana umudu, sabrı, vefayı, alın terini; insan olmayı öğretir… Bizler ne yazık ki topraktan uzak büyüdük. Bundandır her şeyi hoyratça tüketiyor oluşumuz.
Bundandır her yanımızın soğuk olması. Bundandır huzur bulmak için seher vakti gittiğimiz cami avlularının bile içimizi ısıtamayışı… Evet, umut etmek zor, çok zor. Fakat biz inananlar; dünyanın gidişatı ne olursa olsun, Hayy u Kayyum (hayatı veren ve onu devam ettiren) isimlerinin tecellisi ile Yaradan’ın varlığının en büyük ispatı olan topraktan, insandan vazgeçemeyiz! O vakit şevk ile; Allah bizi toprağa layık eylesin… Zozan Demirci

Umran Kültür ve Medeniyet Hareketi ve Genç Öncüler Gençlik Hareketi ile bahar gününü vesile bilerek dostlarımız ile bir yat gezisinde bir araya geldik. Yaklaşık 300 kişinin katılımı ile gerçekleşen programda denizin ışıltısı eşliğinde kahvaltı yapıldı. Yemek duası ve Kur’an-ı Kerim tilaveti ie devam eden programda Umran Kültür ve Medeniyet hareketi İstanbul İl Başkanımız Zeki Kırbaşoğlu biz Müslüman ailelerin sorumluluklarından bahseden bir konuşma yaptı. Sabah 10:00’da başlayıp 14:00’da sona eren yat gezisinde boğazın güzelliğiyle eşsiz bir zaman geçirmiş olduk. Farklı meşguliyetler nedeniyle görüşemediğimiz dostlarımız ile hasbihal etmemize de vesile oldu. Allah’ın ipine sımsıkı sarılıp kardeş kalabilmek duası ile ayrıldık.

Bir Fotoğraf Bin Şiir Yarışması Ödülleri Sahiplerini Buldu! Genç Öncüler Gençlik Hareketi ve Başakşehir Kültürevi Derneği işbirliği ile Başakşehir bölgesindeki ortaokul ve lise öğrencileri arasında düzenlenen “bir fotoğraf bin şiir” temalı şiir yarışmasında ödüller muhteşem bir gece organizasyonu ile sahiplerini buldu. Başakşehir Mehmet Emin Saraç Kültür Merkezini hınca hınç dolduran davetlileri önce Enes Kunter ve ekibinin müzik şöleni karşıladı. Kunter ve ekibinin söylediği türkülere hep bir ağızdan eşlik eden davetliler keyifli anlar yaşadı. Ardından Muhammed Emrullah Güven harika kıraati ile Kur’an’ı Kerim’in eşsiz anlamını gönüllere nakşetti. Kur’an tilavetinin akabinde kürsüye çıkan Başakşehir Kültürevi Derneği başkanı Av. Muammer Çınar takdim konuşmasında şu sözleri ifade etti; “Sizler ümidimiz, geleceğimiz, ezilen Müslümanları ayağa kaldıracak önder adaylarısınız. Genç enerjiniz ile ağabeylerinizin tecrübelerini bir araya getirdiğinizde harika işlere imza atacaksınız. Sizler Fatihin İstanbul’u fethettiği yaştasınız. Unutmayınız ki, tarihte önemli şahsiyetlerin tamamına yakını, Hz Peygamberin etrafındakilerin çoğu sizin yaşınızdaki gençlerden oluşmaktaydı. Sizler yönetilen değil yöneten, tüketen değil üreten, alanında ilkler olmalısınız. Bu anlamda internetin pasifi, bağımlısı değil yazılımları yapan olmalısınız. Pahalı telefon taşımanın, son model bilgisayar kullanmanın, sizin değerinize bir şey katmayacağını bilemeli ve bu ürünleri yapan, icat eden, ürünlere yeni katkılarda bulunan olmalısınız. İlmi çalışmalarla ülkemizi layık olduğu seviyeye getirmeliyiz. Bilmeliyiz ki gençliğimizi Allah rızasına uygun kullanıp kullanmadığımızdan hesaba çekileceğiz.  Bizim ve sizin örneğiniz Hz. Yusuf’tur. Hz. Meryem’dir. Yeni bir telefon ya da bilgisayar aldığınızda ilk olarak nasıl kullanma kılavuzuna bakıyorsanız, bizi yaratan Allah’ın bize bir mektubu ve insanı tanımlayan, insanın kullanma kılavuzu mesabesinde olan Kurân’ı çokça okumalıyız. Anlamaya çalışmalıyız.”   Slayt Gösteriminin ardından Başakşehir Kültürevi Derneğinin gençlik kollarının hazırlamış olduğu zeybek oyunları gösterisi ilgi ile izlendi. Sahne performansıyla profesyonel halk oyunları ekiplerini aratmayan gençler davetliler tarafından dakikalarca alkışlandılar.   Dereceye giren şiirler şu şekilde sıralandı; Ortaokul kategorisi 3. “Sahipsiz Sokaklar” şiiri ile Başakşehir İMKB ortaokulundan Nazlı Can, Ortaokul kategorisi 2. “Büyürken Unutulur Tüm Şarkılar” şiiri ile Mehmet Emin Saraç İmam Hatip ortaokulundan Emine Hafsa Demir, Ortaokul kategorisi 1. “Savaşın Çocukları” şiiri ile Özel Çınar Ortaokulundan Elif Eylül Gürkan, Lise kategorisi 3. “Gel Kardeşim” şiiri ile TOKİ Kayaşehir Anadolu Lisesinden Burak Karoğlu, Lise kategorisi 2. “Bir Avuç Bahar” şiiri ile Celalettin Ökten Anadolu İmam Hatip Lisesinden Hüsna Baş, Lise kategorisi 1. “Tarih Yazsın” şiiri ile Öğrenciden Armağan Anadolu Lisesinden Yusuf Çağrı Erdoğan.