casino maxi

Kültür-Sanat

Yıllardır İslam âleminde birlik ve düzenin olmayışı, ümmetin farklı parçalarının çeşitli zulümler görmeleri hepimizin yüreğini sızlatan konuların başında geliyor. Ümmetin ortak sorunları, kaygıları olsa da bir olup ortak ses çıkarmamız bizi batıl karşında güçsüz gösteriyor. Şer odaklara karşı Hakkın kardeşliğini her fırsatta dile getirsek de çoğu zaman bunun pratikte yansımalarına şahitlik edemiyoruz. Halkımızın, ortak bir söylem oluşturulması konusunda âlimlerimizden, hocalarımızdan ve İslami çalışmalarını sürdüren kuruluşlardan harekete geçmelerini beklediği bir dönemde ‘’Diriliş Buluşmaları’’ ile tanıştık. Diriliş Buluşmaları; Nureddin Yıldız, Abdulmetin Balkanlıoğlu, Ebubekir Sifil, M. Emin Yıldırım, Abdullah Yıldız gibi değerli hocalarımız ve birçok vakıf-derneğin katkılarıyla 2015 yılının haziranında ‘Fikir ve Eylemde Diriliş’ alt başlığıyla konferanslarına başladı. Her biri farklı kurum ve platformlarda faaliyetler yürüten hocalarımız İslam’dan başka tüm aidiyetleri çöpe atmak, kardeş olmak için bir araya geldiklerini belirttiler. Toplumun farklı kesimlerine hitap etmiş, samimiyetleri ve dava yolunda harcadıkları çabalarından emin olduğumuz hocalarımızı aynı kürsüde bir arada görmek, birlik olma yolunda atılan bu güzel adımlara şahitlik etmek, ümmetin geleceği için ümidimizin ve heyecanımızın artmasına vesile oldu.

Diriliş Buluşmaları’nın ilk konferansı Kayseri’de, ümmetin ortak müdafaası Kudüs ve Mescid-i Aksa üzerineydi. Konferansta ilk kıblemizin zalimlerin ellerinden kurtulmasının öncelikli hedefimiz olduğu, Kudüs’ün Filistinlilere değil tüm ümmete emanet bırakıldığı vurgulandı. Sonrasında Malatya, Antalya, Trabzon, Konya, Kayseri, Adana ve daha birçok şehirde halkın yoğun ilgisiyle toplantılara ve konferanslara devam edildi. Ümmetin dirilişi için en büyük ümidimiz olan gençlere dava bilincini aşılamaya çalışan hocalarımız her konferansta niyetlerimizi diri tutan tavsiyelerde bulundular. Ramazan Kayan hocanın söylemi ile “İslam’a arzularının esiri olmuş, aldanmış bir gençlik değil adanmış bir gençlik lazım. O gençlik dünyayı değiştirecek.”

İslam dünyasında yaşanan acılara, görülen zulümlere, haksızlıklara deva olmak için artık safları sıklaştırmanın, birbirimize kenetlenmemizin zamanı geldiğini daha iyi kavramamıza vesile olan Diriliş Buluşmaları, Müslüman Türkiye halkı için umut ışığı haline gelmiş durumda. Diriliş Buluşmaları, zalime bu ümmetin asla susturulamayacağının ve son nefesimize kadar davamız uğruna çabalayacağımızın en büyük delillerinden. M. Emin Yıldırım hocanın dediği gibi: “Her diriliş bir kıvılcımla başlar. Niyet hayr, akıbet hayr inşallah.”

Başakşehir Kültürevi Derneği ve Genç Öncüler Gençlik Spor ve Eğitim Derneği ile ortaklaşa yürütülen ve geleneksel hale getrilmesi hedeflenen 3. Geleneksel "Bir Fotoğraf Bin Şiir" Yarışması son başvuru tarihi 17 Şubat 2017 olarak belirlendi. Başakşehir ilçesi özelinde tüm ortaokul ve lise yaş grubu öğrencilerinin katılabileceği yarışmaya ilgi bir hayli yoğun. Birincisi "Savaş ve Çocuk" ikincisi "kardeşlik" fotoğraflarıyla gerçekleştirilen yarışmamız bu sene ülkemize yönelik gerçlekleştirilmeye çalıştırılan darbeyi yeni neslin gözünden değelendirmeye ve şiirleriyle nice nesillere akrılması amaçlanmıştır. Yarışmanın amacı, öğrencilerin fotoğraftan hareketle duygu ve düşüncelerini etkileyici, güzel ve özgün bir şekilde şiir yoluyla anlatmalarını sağlamak; görsel ve fonetik sanatlar alanında yetenekli öğrencileri keşfetmek ve ödüllendirmek hedeflenmektedir. Yarışmanın ödülleri bir hayli cezb edici.Birincilere 1.500 tl, İkinciler 1.000 tl, üçüncüler 500 tl, mansiyon ödülelri ve süpriz hediyeler verilecektir. Yarışmanın detaylı bilgisine:www.kulturevi.org.tradresinden ulaşabilirsiniz.

Uğur Demirel Sezai Karakoç ve Felsefesi:
Karakoç’u elinize aldığınız zaman bütün okumalarımızdan yola çıkarak varacağımız nihai sonuç, “İslam Medeniyeti”dir. En küçük yapı taşı insandan başlar, İslam toplumunun özelliklerini okuyucuya aksettirir. İslam milleti ve devletine dair düşüncelerini verdikten sonra İslam medeniyetinin hususiyetlerini bütün özellikleriyle ortaya koyar.
İnsanın bir topluma aidiyet duymaksızın yaşayamayacağını belirtir Karakoç. Bilinen toplum felsefelerini tarihi serüvenlerinden alarak bugüne kadar getirdikten sonra toplum-insan arasındaki bağın doğru orantılı olmadığı takdirde insanın ve toplumun felakete sürükleneceğine değinir. Ona göre bir toplum ancak kendi değerleriyle ilerleme kaydeder. Son iki yüz yılımızı da göz önünde bulundurarak olsa gerek taklit medeniyetinin toplumun intiharı olduğu tezini dillendirir:
“Taklit, kendi zamanını yitirmek, başkasının zamanından yararlanabileceğini sanmak yanılgısıdır. Taklit, ansızın olmak ve çok kısa sürmek şartıyla kaçınılmaz olabilir. Ama süreli olarak bir toplumu yaşatan ilke olması mümkün değildir. Toplumu ayakta tutacak olan, kristalleşmiş tecrübe ve yoğunlaşmış, adeta hikmet hazinesi haline gelmiş bilgi birikiminin özgün bir repertuar olmak zorunluluğu vardır. Başkasının hayat tecrübesinden yararlanmak mümkündür, fakat taklit, hayatı yürütmeye yeterli bir güç sağlamaz insana.  Hayat, son derece zor şartlarla doğrudan doğruya karşılaşmak ve adeta onlarla boğaz boğaza gelmek suretiyle yürütülebilecek bir reel programdır. Hayatın taklidi hayat olamaz. Hayatın taklidi yeni hayatlara değil, daha çok ölüme götüren delik deşik bir yoldur.”1  
Sezai Karakoç’a göre, insanlar farklı toplumsal modellerin yanılgılarıyla felaketlerini hazırlamasınlar diye ilahi kattan peygamberler aracılığıyla ideal toplum modelleri vahyedilmiştir. İlk peygamberden son peygambere kadar aynı sistem farklı metinlerle yinelenmiştir. Karakoç’un sistem anlayışı tekdüze bir portreden ziyade ilke ve öz ile ayaktadır.
“Peygamber sitesi ebedi modeldir. Ama değişik zamanlarda ve mekanlarda, iklimler ve çağlarda, ülkeler ve şartlarda ister istemez model, başka bir görünüm altında ortaya çıkacaktır.  Buna razı olmaz da görünüşün en ayrıntılı durumlarına kadar tıpı tıpına geçmişi canlandırmaya kalkışırsanız, asıl amacı kavrayamıyorsunuz,  bizzat sistemin ruhunda olan ilahi rahmeti göremiyorsunuz demek olacaktır.  İnsan, zamana bağışlanmış genişlik ve kımıldanma özgürlüğünden,  kaskatı kesilip kalmama kimyasından habersiz olmalı ki sistemin içindeki kendi kendini ebedi olarak tazeleme mucizesini bir bid’at ya da yâd sisteminden etkileniş sansın.”2
Sezai Karakoç’ta Millet ve Devlet
Karakoç, millet kavramının asıl anlamının Kur’an ile ortaya çıktığını söyler. Ona göre Batı’nın millet anlayışı kan, soy gibi maddi bağlarla sınırlı kalmıştır. İslam milletini ise şöyle anlatır:
“İslam milleti, ilk insandan başlayarak bugüne kadar, Allah’ın varlık ve birliğine inanan, peygamberleri ve kutsal kitapları tanıyan, kendi dönemlerindeki peygamberlerin getirdikleri kutsal gerçekleri benimseyerek onların istediği düzeni gerçekleştiren bütün insanların meydana getirdiği büyük inanmışlar topluluğudur…
Millet, İslam toplumunun objektif adı olduğu halde ‘ümmet’ sübjektif adıdır. Yanlış anlaşılmamak için  buradaki sübjektif kelimesini gerçek ve terim anlamında kullandığımızı belirtelim, yoksa keyfi anlamına gelen sübjektiflik söz konusu değildir. Millet İslam topluluğunu meydana getiren kişilerin genel özelliğinden hareket edilerek varılmış bir kavramdır. Ümmetse bu büyük tarihi topluluğun kronolojik bir sıra takip eden bölümlerine denk düşen, topluluk başlarına, peygamberlere izafe edilmesinden doğan bir kavramdır. Hz. Musa’nın ümmeti, Hz. İsa’nın ümmeti, Hz. peygamberin ümmeti gibi.  Demek ki ümmet ve millet kelimeleri bazı düşünürlerin sandığı ve ısrar ettikleri gibi ayrı toplulukların adı değil, aynı topluluğun birbirinden ayrılmaz, biri öbürünü bütünleyen, biri mümin ve inanç, öbürü peygamber ve tarih açısından bakan iki adıdır.”3 Sezai Karakoç’ta devlet reel bir olgu olmaktan ziyade bir düşüncedir. Devlet sınırlardan önce zihinlerde başlar ve orada gelişir. Karakoç, İslam’ın bir devlet düşüncesinin yanında bir devlet teorisi geliştirdiğini söyler:
“Bugün demokrasi ya da halk demokrasisi denen kapitalist ya da komünist sistemlerdeki devletin toplumu, eski Yunan’daki site devletleridir ki prototipleri Atina ve Isparta site devletleridir. Bugünkü kapitalist Batı devletleri, Atina sitesinin gelişmiş bir şekline, faşist ve komünist devletlerde Isparta sitesine indirgenebilir. Elbet çağımıza has birtakım değişimler ve gözden geçirmeler söz konusudur.  Ama temelde tohum aynıdır. Eflatun’un devlet düşüncesi ana kaynaktır. Faşizm eski Roma’yı diriltme rüyası. Komünizm, Asya yığın gücüne uyarlanmış, yani stepleştirilmiş bir Isparta ve İran satraplığı biçiminin modern kılığı.”4 Bunun yanında, İslam devletinin, Allah’ı aklından çıkarmayan, her hareketinde rızayı uman bir hareket olduğunu belirtip böyle bir devletin keyfi bir yönetimle totaliter bir sistemi kabul etmeyeceğini yazar:
“İslam, mutlak hükümdarlığı kabul etmez. Devletin başında olan kişi, ister seçimle ister babadan oğula geçmek suretiyle, yani ırsiyetle orada olsun, hareketlerinde İslam düzeninin kurallarıyla bağlıdır. İslam’ın idare ve siyaset hukukunda ‘huruç ale’s sultan’ denilen bir hak vardır. Sultan, hükümdar, İslam’ın kurallarını uygulamazsa ona karşı başkaldırı hakkı doğar. İslam’ın bu sahadaki bilginlerine göre.”5 İslam’da devletin niteliklerini de belirten yazar, biçime takılmanın insanı yanıltacağını ve aslolanın öz olduğunu vurgular:
“İslam, devlet yönetiminde, zamanla gelip gidecek biçimleri ayrıntılı olarak tesbit etmemiş, kişinin, toplumun ve devletin hangi temel ilkelere uyması gerektiğini düzenlemiştir. Muhteva, şekillerden önce gelmektedir. Aracı amaç yapmıyor İslam. Araçlarda biraz daha zamana göre ayarlama elastikiyeti bulunuyor medeniyetimizde.”6

Diriliş Düşüncesinden Diriliş Partisine
Diriliş düşüncesini Sezai Karakoç geniş sınırlar çizerek açıklar. Düşünce dünyasından başlayıp insanların hayatlarının en ince noktalarına temas eden, toplumu kapsayan, tarihin akışı içinde söz sahibi olan, şahsi, içtimai ve metafizik olayların bütünü olarak ilan edilir Diriliş.  Diriliş düşüncesinde dünya ve ukba ayrılmaz bir bütündür.
Diriliş bu maksatla sistemleştirildikten ve yılların çizgileriyle olgunlaştırıldıktan sonra tarih 26
Mart 1990’ı gösterirken Diriliş Partisi Sezai Karakoç liderliğinde varlığını beyan eder.
Sezai Karakoç, fikirlerin sadece teoride kalmasının yetersiz olduğunu ve sancısı çekildikten olan tebliğ edilen her düşüncenin pratiğe aktarılması zorunluluğunu ifade ederek Diriliş Partisi’nin kuruluş amacını açıklamış olur.
Diriliş Partisi, 16 bölümden ve 147 maddeden oluşan programının girişinde kuruluş gerekçesini belirtir:
“Batıdan alınan ruh ve siyasi sistem, özce ülke ruhundan kana kana içmek, biçimce de köklü bir şekilde gözden geçirilmek ihtiyacındadır. Siyasi rejim, kendinin dışa vurumunu sağlayacak olan halk ruhunun baskı altında tutulması aracı olmamalıdır. Halk ruhu, kendini serbestçe ortaya koyabilmelidir. Aydın iradesiyle halk iradesinin buluştuğu nokta, milli iradenin altın oranda tecelli ettiği nokta olmalıdır. Demokrasi, aydınların veya bir azınlığın diktatöryasına alet edilmemeli, öte taraftan sadece halkın duygularının istismarını hedef alan bir iktidar alanı gibi de düşünülmemelidir. Böyle bir çerçevede kavrandığı ve böyle bir tabana oturtulduğu takdirde, demokrasi yabancılık havasından kurtulacak ve yerlileşme sürecini tamamlamış olacaktır.” Diriliş Partisi,  kısa vadeli, orta vadeli ve uzun vadeli olmak üzere üç öneri sunmuştur. Kısa vadede önerilenler eğitim ve düşüncededir. Bugünü tahlil eden, tarihi okuyan, Doğu ve Batıyı anlayan,varoluş sürecini tamamlayan bireyler ve toplum kısa vadeyi oluşturur. Aydın kadronun aktif olduğu bu süreçte toplumun ihtiyaç duyduğu kurumlar oluşturulacaktır. Medya, bilim ve sanat dünyası eksiklerini tamamlayacak ve dirilişi başlatacaktır.
Orta vadeli öneriler, aydın kadronun İslam dünyasının aydınlarıyla diyaloğunu öngörür. Tarihi ve kültürel halkalar bütünleşecek, İslam Paktı, İslam Ortak Pazarı gibi siyasi,  kültürel ve ekonomik projeler başlatılacaktır.
Uzun vadeli önerilerde ise Ortadoğu merkezli bir İslam devletinin kurulması vardır. Çünkü İslam medeniyetinin kalbi buradadır.
Sezai Karakoç,  yapay sınırlardan duyduğu üzüntüyü paylaşır. Ona göre Hindistanlı bir Müslüman hiçbir engelle karşılaşmadan Fas’a kadar seyahat edebilmelidir. Çünkü İstanbul ve Rabat da Hintli bir Müslüman’ın toprağıdır. Diriliş Dergisi
Diriliş Dergisi, 1960-92 yılları arasında belirli periyotlarla 396 sayı yayımlanmıştır. Bu özelliğiyle Diriliş, fikir ve mücadele okulu oluşunun yanında edebiyat ve sanatta da sembol isimlerden olmuştur.
Derginin ilk sayılarının çıktığı yıllar, CHP-DP gerginliğinin tavan yaptığı ve öğrenci olaylarının giderek arttığı yıllardır. Bu dönemde Yeğenbey Vergi Dairesi’nde memur olan Karakoç, kısa vadeli çalışmaların fayda vermeyeceğine kanaat getirerek Diriliş Dergisi’ni yayın hayatına kazandırmış ve derginin çıkma nedenini şöyle açıklamıştır:
“Yeni bir nesil gelmişti. Ortam otuz yıl öncesine göre çok değişmişti. Düşünüşte bir tazelenme ve yenilenmeye ihtiyaç vardı. Yeni bir dil ve üslup gerekliydi. Bir süredir daldığım metafizik düşünceler de kendini ifade için beni zorluyordu. Bu fevkalade şartlar içinde doğdu Diriliş.”7
1960 şubatından mayısına kadar iki sayı çıkan Diriliş’in bu döneminde yazılar medeniyet eksenlidir. Yirmi sayfa olarak normal dergi ebatında iki sayı çıkan Diriliş maddi ve siyasi sebeplerden kapanır. Altı yıllık bir beklemeden sonra Diriliş Dergisi daha sık periyotlarla yayın hayatına geri döner. “Ayda bir çıkar, Siyaset, Edebiyat ve Düşünce Dergisi” alt başlığıyla normal boyda kırk sekiz sayfa olarak toplam on iki sayı çıkan derginin bu döneminde edebiyat ve çeviri yazıları ön plana çıkar. Hamidullah, Seyyid Kutup, Mevdudi ve Malik bin Nebi’nin yazıları dergide kendine yer bulur. İki yıl aradan sonra 1969’da tekrar çıkmaya başlayan dergide Batı metinlerinin çevirileri çok sık görülür. Ayda bir çıkmak üzere on altı sayı devam eder. Gegoard, Wirginia, Wolff, Eliot gibi isimlerin yanında Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Zarifoğlu, M. Çavuşoğlu, Cahit Koytak gibi isimlerin şiir ve hikâyeleri de görülür. Üç buçuk yıllık bir suskunluk döneminden sonra Diriliş Dergisi 1974-76 yılları arasında on sekiz sayı daha çıkar. Bu dönemde Batı medeniyetinin çevirilerinin yanında Mesnevi, Mektubat, Silahtar Tarihi ve Molcolm X çevirileri kendine yer bulur. İki aylık bir boşluktan sonra Mayıs 1976’dan Ağustos 1983’e kadar aralıklarla yetmiş üç sayı daha yayımlanan Diriliş Dergisi,  7 Ocak 1983 – 17 Haziran 1983 tarihleri arasında günlük gazete olarak tek yaprak formatında 233. Sayısını görür. Alışılmış suskunluklarından birini de bu tarihten sonra beş yıl devam ettirir Diriliş Dergisi. “Haftalık Düşünce, Edebiyat, Siyaset Dergisi” alt başlığıyla 25 Temmuz 1988 – 5 Şubat 19912 arasında 133 sayı daha neşrolunur. Bu dönemde Diriliş ve Sezai Karakoç siyasete daha yakın durur. Fiilen partileşmeyi burada dile getirir. Diriliş’in 9 Haziran 1989 tarihli 47. Sayısında “Gerçek Parti” adıyla yayımlanan bir yazısında “Bu ülke bu zamana kadar kendi bağrından fışkırmış gerçek partisine kavuşmadı. Ama er veya geç ona kavuşacak, onun gelişip serpilmesine şahit olacaktır.” demiş ve kurulacak partinin izlerini vermiştir. Diriliş Dergisi,5 Şubat 1992 tarihinde 131, 132 ve 133. sayılarını beraber çıkararak otuz iki yıllık yayın hayatını tamamlar. Sezai Karakoç ve Şiirleri Sezai Karakoç, ikinci şiir kitabı Şahdamar’ı 1962 yılında çıkarmış ve bu eserle modern Türk şiirinde en güzel köşelerden birisini almıştır diyebiliriz. Şahdamar’daki şiirlerin genelinde toplumun kendi değerlerinden uzaklaşarak kendini Batılı değerlerle yeniden inşa etme çabasına ve emperyalist Batı’nın İslam dünyasındaki etkilerine eleştirel bir dille yaklaşmıştır. Savunma yahut karşı koyuşu Doğu  veya İslam adıyla sembolleştirmektedir. Şairin, nesirlerinden birine isim olarak verdiği “Metafizik Gerilim”i şiirlerinde en ince ayrıntılarıyla müşahede etmekteyiz. Doğu/İslam’ın asaleti, Batı’nın çürümeye yüz tutmuşluğu ve hakikatten uzaklığı şiirlerin çehresine yansımıştır:
“…
Biz inkar eder, inkarı severiz;
Bayram hediyenizi iade ederiz
Biz mahcup ve onurlu çocuklarız
Başımızı kaldırıp bir bakmayız
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz
Siz güvercinleri gözlerinden vurursunuz
Siz ekmeğin hamurunu, aşkın hamurunu samandan yoğurursunuz
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz.
…”8

Sezai Karakoç, Kapalıçarşı şiirinde iki farklı hayat tarzının karşılaştırmasını yapar. Bahsedilen metafizik gerilimi şiirin her satırında hisseder okuyucu. “Onlar” diye tarif edilen Batı kültürünün ahlakı eleştirilir:
“Kendi yastıklarına düşmesin
Dostlarının kadınları üstündeki gölgesi onlara anlat.”  
dizeleriyle Batı’nın gayri ahlaki kültürü gözler önüne serilir.  Şiire Kapalı Çarşı isminin verilmesi de dikkat çekicidir.  Şiirde Batı’nın yozlaşmasına karşılık Doğu/İslam kültürünün temizliği anlatılırken Doğu medeniyetinin simge yapılarından Kapalıçarşıların şiire isim olması tamamlayıcı unsurdur. Kapalı Çarşı; korunaklı, muhafaza edilmiş İslam çarşısı. “Ötesini Söylemeyeceğim” şiiri de on yaşındaki Tunuslu bir kızın ağzından Fransız işgalini anlatırken iki medeniyeti özelliklerini sayfalara döker:
“…
Ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili
Bir hayli bilgili olduğunu biliyorum
Bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil
Sizin bayanınızınki gibi ince ve uzun değil
Annemi babamı karıştırmayın işin içine
İnanmazsınız ama onların şuncacık
Şuncacık evet şuncacık bir alakaları bile yok
Sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar
Ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor
Halbuki siz insanı öldürmezsiniz değil mi?
Gidiniz ve öteki yabancıları da beraber götürünüz
Tuhaf ve acaip şapkalarınızı da beraber götürünüz emi
Boynunuzdaki o uzun ve süslü şeritleri de
Kirli çamaşırları tahta döşemelerin
Üzerinde bırakmamanızı yalvararak isteyeceğim
Yalvararak isteyeceğim diyorum Medeni Adam
Siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem
Kardeşim Ali gömleğinizi mutlaka giyecektir
Halbuki ben Bay Fransız sizin gömleğinizi
Hatta Matmazel Nikol’un o kırmızı ipekli gömleğini
Hani etekleri şöyle kıvrım kıvrımdır ya
Bile giymek istemem istemeyeceğim.
…”

Karakoç’un şiirleri arasında “Zamana Adanmış Sözler” kitabında yer alan şiirler ve kitabın ismi oldukça dikkat çekmektedir. Karakoç’un şiir anlayışında yazıya geçe her söz zamana adanmıştır. Sezai Karakoç, “Üç Kaside”ye şiirlerini aldığı şairleri tanıtırken kendi şiirini de tanıtmış olur. Kaside-i Bürde, Endülüs’te Ağıt ve Bürüyen Kaside adlarıyla Ka’b bin Zübeyr, Salih bin Şerif ve İmam Busiri’nin şiirlerinden oluşur Sezai Karakoç’un Üç Kaside’si. Kaside’nin ilki Ka’b bin Zübeyr için kaleme alınmıştır. Kaisde-i Bürde ile bağışlanan ve hatta Rasulullah’ın hırkası ile şereflenen Ka’b bin Zübeyr’i Kaside-i Bürde’nin bürüdüğü gibi Karakoç da şiirlerinin gölgesine sığınır ve bir bağışlanma vesilesi arar:
“Yıllar geçti saban olumsuz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanlıca’da Emirgan’da
Kandilli’nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim.
…” Sanat ve şiirin ümmet boyutuna ise Salih bin Şerif’in Endülüs’e Ağıt’ı tanıtırken yapılır. Zulme uğrayanların yardımına koşacak yürekler ön plana çıkar bu şiirde.
İmam Busiri’nin Bürüyen Kaside’sinde ise şifa bulmaktadır Karakoç.  İmam Busiri’nin bir gün felç geçirdiğini anlatan Karakoç, Büyüyen Kaside’yi yazarak peygamber hatırı için Allah’tan şifa isteyen Busiri’nin, rüyasında peygamberi görerek şiirini okuduğunu, uyanınca felcin geçtiğini anlatır. Sezai Karakoç’un şiiri şifa kaynağı olarak görmesinin temelinde bu olay yatmaktadır. DİPNOTLAR:
1KARAKOÇ, Sezai: “Toplum V”,Diriliş Dergisi, S.23, 26 Aralık 1998, s.5
2KARAKOÇ, Sezai: “Model”, Diriliş Dergisi, S.119-120, 31 Ekim 1990, s.2
3KARAKOÇ, Sezai: Dirilişin Çevresinde, İstanbul, 1998, s.104
4KARAKOÇ, Sezai: Çağ ve İlham III, s.129,130
5KARAKOÇ, Sezai: “Devlet II”, Diriliş Dergisi, S. 15, 31 Ekim 1988, s.4
6KARAKOÇ, Sezai: “Devlet IV”, Diriliş Dergisi, S. 12, 10 Ekim 1988, s.4
7”Hatıralar”, Diriliş Dergisi, y. 30, nr.84, 23 Şubat 1990, s. 11
8KARAKOÇ, Sezai: “Gün Doğmadan”, Şahdamar, s.41,42,43

Cuma Ertaş   Ağır ağır önümden geçti deve kervanı      Bir kenarda göründü beldenin viran hanı                                                                        ( F. Nafiz Çamlıbel)   1894… Güz ayları. Bir ses bir gıcırtı ki açıldıkça kapı tek tek çekiyor yolcularını. Acı acı bebek ağıtları susturamıyor bu handa kulaklara fısıldanan ezanı.  Veysel… Veysel… Veysel… Dünya’ya geldiğim anda Yürüdüm aynı zamanda İki kapılı bir handa Gidiyorum gündüz gece   Kör gözleri karşısında gören gözlerimizin kifayetsiz kaldığı yüce kişilik. Dünya denen viran hanın kapısını aralarken çıkacağı kapıdan da gönül gözünü ayırmayan bir Anadolu insanı. Yamalı ceketinin tozunu taşranın toprağından kapmış, sazına gözünü vermiş, yırtık çarıklarıyla menzile gündüz gece giden bir yol arkadaşı… Aşık Veysel Şatıroğlu. Sivas’a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyü’nde bir çiftçi ailesi olan Ahmet ile Gülizar’dan dünyaya gelir o. Doğduğu vakitlerde o yöreyi esir alan çiçek hastalığı Veysel’den önce iki kardeşinin hayatına son verdiği gibi onun da gözlerini kör eder. Bir gözünü tam anlamıyla yitirmemişken babasının elindeki değneğin kazayla gözüne çarpması sonucu ondaki görme duyusunu külliyen elinden almıştır. Vahim bir hale düşen Veysel’in hayata tutunacak tek dalı babasının ona hediye ettiği sazı olmuştur. Babasıyla kadim dostluğu bulunan Çamışıhlı Ali Ağa’dan saz dersleri alır ve böylece Aşıklık yolunda ilk adımını da atmış olur Veysel. Karanlıklar içinde büyüyen bir genç olmanın nasıl bedbaht bir durum olduğunu anlatmaya onun sözü yeter ne de sazı. Birde içinde sakladığı bir yarası vardır ki işte bu her vatan evladının içini deler. Askere gidemeyecektir ve şöyle seslenir. Ne yazık ki bana olmadı kısmet                                             Düşmanı denize dökerken millet Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet Kılıç vurmak için düşman başına.   Bugünler müyesser olsaydı bana Minnet etmez idim bir kaşık kana Mukadder harici gelmez meydana Neler geldi bu Veysel’in başına. Bunca zor vakitler içinden geçen Veysel için annesi bir yol arkadaşı bulmak ister. Onu evlendirecek bu sayede ona bir mutluluk kapısı açılacaktır. Hani garip olmanın hüzünlü yanı budur ya tatmadığın acı kalmaz. Yine öyle olur. Esma adında bir kızla evlenir hemen ardı sırada da bir erkek bir kızları olur. Artık hayata umutla bakan Veysel daha sağlam basar yere ta ki on günlük evladı annesin kucağında ölene kadar. İnsan bazen kederle öyle sarmaş dolaş olur ki yeter diyecek olsa bir hançer daha yer en umulmadık yerden. Annesini kısa zaman sonra da babasını kaybeder. Ve şunu da hemen belirtmeliyim ki dostlar anne bir evladın ayakları baba ise sırt dayanağıdır. Ardında kalan bir de körse varın siz hesap edin gerisini. Böyle de olsa hayat Veysel için devam eder. Bağ bahçe işlerine karışır artık biraz olsun acılarını unutmaya başlamıştır. İşlere yardım etsin diye de eve bir hizmetkâr tutulur ama en büyük acıyı da o yaşatacaktır bizim garibe. Hizmet etsin diye alınan kişi Esma ile gizliden aklınca aşk yaşamaya başlar. Ekmeğini yediği adamın sırtından bıçaklamaktan başka hiçbir şey değildir. Bu şekilde sürer münasebetleri. Yine bir gece Veysel yatağa karısıyla birlikte girer. Gecenin o sinsi sessizliği çökmüşken her yana karısı uyanır yavaşça iner yataktan artık kaçacaktır evin işçisine. Usulca giyer üstünü bohçasını da sırtına alır sonra çıkar gider evden… Bu gitmelerin en şaşılacak tarafı da hiç gitmeyecek gibi gelenlerin gitmesidir. Evet, Esma da kendisini Veysel’den kopararak değil adeta yırtarak gider. Kaçtığı o hain işçiyle ormanların arasında soluk soluğa koşarken birden Esma ayakkabısında bir şeyin olduğunu hisseder, hemen bir kenarda ayakkabısını çıkarır.  İçinden çıkanlar her ikisini de damdan düşmüşe döndürecektir. Bir tomar para ve küçük bir not düşer eline. Yazılanlar Esma’nın kanını dondurduğu gibi, bizleri de okuyunca hayrete düşürecek cinstendir. Veysel vefasız karısına şöyle seslenir: Beni giydirdin, kuşattın. Aşımı pişirip önüme koydun. Kör gözlerime ışık oldun. Kahrımı çok çektin hakkını helal et. Vardığın yerde zor duruma düşmeyesin diye bu parayı koydum. Ananın ak sütü gibi helaldir. Ve altına şu notu da ekler “ Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa” Ah! Ah! Nerde yoğurttun bu alçak gönüllüğün mayasını Veysel? Hangi dağın gövdesine salıverdin de içini bir ah bile etmedin vefasızın arkasından?  Gönlü sıradağlar heybetinde olanın gam fırtınaları da öyle hafif falan olmuyor. Rabbim derdin büyüğünü yine sabrın ne olduğunu çok iyi bilen kullara bahşediyor. Veysel’in sırtına bu yükte ağır lakin kaldırılmaz değil. Allah bunu çok iyi biliyor. Güzelliğin on par’etmez Bu bendeki aşk olmasa Eğlenecek yer bulaman Gönlümdeki köşk olmasa   Kim okurdu kim yazardı Bu düğümü kim çözerdi Koyun kurt ile gezerdi Fikir başka başk’olmasa   Her kışın bir baharı, her sonunda bir başlangıcı vardır elbette. Buhranlı günler içinde hayata dair bir umudu bir tutunacak dalı kalmayan Veysel içinde muhakkak ki yüzünde güller açacağı vakitler yakındır. Öyle de olur zaten. Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları Halk Şairlerini Koruma Derneği’ni kurarlar. Kurulan derneğin adı altında ise üç gün sürecek olan Halk Şairleri Bayramı düzenlenir. Veysel’in de bu organizasyona katılması önüne artık ışığı kesilemeyecek ufuklar açar. Çalınan sazlar, söylenen türküler arasından en çokta Veysel’in yöresel tavrı dikkatlerini çeker katılımcıların. Ahmet Kutsi onda saklı olan gizli duyguların çok iyi farkına varır. Derneğin isteği üzerine Atatürk’e övgülerin dizileceği bir şiir yarışması düzenlenir ve bunda da Veysel içindeki sanat ışığını daha da gün yüzüne çıkarır. Şiiri çok beğenen Ağacakışla nahiyesi Ali Rıza Bey bu şiiri Ankara’ya gönderelim deyince Âşık bir heyecanla Ata’ya ben kendim gider götürürüm diyerek yol arkadaşı İbrahim ile düşer Ankara yollarına. Kara kışta yürüyerek üç ayda zar zor varabilirler. Lakin Ankara’da aylar boyunca Ata’ya ulaşmak için gitmedikleri yer yardım istemedikleri adam kalmaz. Hiç değilse gazetelerde şiirlerimizi duyuralım umuduyla Hâkimiyet-i Milliye Basım Evi’ne giderler. Ve Âşık Veysel’in yurdun dört bir yanında adının duyulmasına bu basım evi sebep olacaktır. Ata’yı göremese bile o, artık sevilen, sayılan en güzeli de dinlenilen bir âşık olmuştur. Sivas’a dönmeden öncede ilk plağını Ankara’da okur. Mecnunum, Leyla’mı gördüm Bir kerece baktı geçti. Ne söyledi ne de sordum Kaşlarını yıktı geçti   Soramadım bir çift sözü Ay mıydı gün müydü, yüzü Sandım ki zühre yıldızı Şavkı beni yaktı geçti.   İzzetî, bu ne hikmet iş Uyur iken gördüm bir düş Zülüflerin kement etmiş, Yar boynuma taktı geçti. Veysel artık umudun iplerine sıkıca tutunarak devam eder hayatına, o içinde taşıdığı aşkı, saygıyı, sevgiyi ve dahası aşık olmanın ilkelerini sazıyla haykırmaktadır kardeşliğin coğrafyasına. Bu toprakların mayasına kültür kokan elleriyle birde o el atar. Ve artık o bir eğitimci olacaktır. Ülke genelinde yeni kurulan Köy Enstitülerinde Ahmet Kutsi’nin tavsiyesi üzerine saz dersleri vermeye başlar. Bu durum onun için nimetlerin en büyüğüdür ki çalışma süreci içerisinde kültür ve sanat dünyasının çok değerli isimleriyle bir araya gelme fırsatı bulur. Şiir çıtasını yukarılara çekecek eşsiz tecrübeler kazanır bu mesleğinde. Ömrünün en güzel yıllarını geçiren Veysel, bu dönemde Gülizar adında bir kızla evlenir. Evliliklerin de her şey yolunda gider ama karısının tek derdi kocasının gurbette eğitim vermesidir. Müdürüne okuttuğu şiiri ile bu dertten de ustaca kurtulur. Yeni mektup aldım gül yüzlü yârdan  Gözletme yolları gel deyi yazmış  Sivralan köyünden bizim diyardan  Dağlar mor menevşe gül deyi yazmış      Eğlenme gurbette yayla zamanı  Mevlâ’yı seversen ağlatma beni  Benek benek mektuptadır nişanı  Gözyaşım mektupta pul deyi yazmış     Veysel bu gurbetlik kâr etti cana  Karıştır göçünü ulu kervana  Gün geçirip fırsat verme zamana  Sakın uzamasın yol deyi yazmış     Aşığın derdini anlayan müdür ise tez zamanda onun tayinini Sivas’a çıkartmada yardımcı olur, sevende gayrı kavuşur sevdiğine… Aşık Veysel şiirleriyle Pir Sultan Abdal’ın emanetini, Ruhsati’nin nefesini taşır adeta. Unutulmaya yüz tutan bir edebiyatın son temsilcileri arasındadır. Üzerinde yaşadığımız bu topraklarda gümrah açan sevgi güllerinin tohumunu eker o görmeyen gözleriyle. Faniliği unutulup uğruna kanlar dökülen, kalpler kırılan bu dünyayı bir viran han diyerek, bizlere hak olan ahireti hatırlatır. Kime sarıldıysa diken olan, hangi taşa tutunduysa üzerine yıkılan, gölgesine güvendiği dalların sıra sıra kırıldığı kederli yaşamında, bir tek toprağı kendine yar, yaralı sinesine sevgili bilmiştir. Dost dost diye nicesine sarıldım Benim sadık yârim kara topraktır Beyhude dolandım boşa yoruldum Benim sadık yârim kara topraktır    Nice güzellere bağlandım kaldım Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum Her türlü isteğim topraktan aldım Benim sadık yârim kara topraktır   Karnın yardım kazmayınan belinen Yüzün yırttım tırnağınan elinen Yine beni karşıladı gülünen Benim sadık yârim kara topraktır   Her kim ki olursa bu sırra mazhar Dünyaya bırakır ölmez bir eser Gün gelir Veysel’i bağrına basar Benim sadık yârim kara topraktır   Ölüm 21 Mart 1973… Rabbim rahmet eylesin.    

 

Cuma Ertaş

Bin dokuz yüz otuz sekiz cihana Kırşehir’in Kırtıllar Köyü’nde geldin dediler Babama Muharrem anama Döne Dediysen atayı bildin dediler Babasına sordu. Yoksulluğu, derdi, çileyi bilen bir edayla sordu. Biz kimiz baba ? Biz garibiz oğlum dedi Muharrem Usta. İşte garip Neşet Ertaş’ın hikayesi bir ayrılık bir yoksulluk birde ölüm. Horasan’dan göçen bir kabilede abdallar sülalesinin mensubu olan Muharrem Ertaş’ın oğlu Neşet Ertaş hayata böyle başladı. Mısralarında da dile getirdiği gibi babasından öğrendi saz çalıp söylemeyi. Daha küçük yaşlarda ise anayı kaybetmenin derdini çocukça bir üslupla dizimdeki sızı diye niteledi. Dizimde sızıydı anamın derdi Tokacı saz yaptı elime verdi Daha yeni bitirdiydim üç ile dördü Sende baban gibi sazcı oldun dediler Babasından öğrendiği saz ona kader yokuşunda kimi zaman yük kimi zaman ise sırtından itekleyen bir el bir kuvvet oldu.  Düğünlerde babasıyla birlikte hem çalıp hem söyledi. Yoksulluk Neşet Ertaş’ın hikayesini oluşturur dedik ya hani işte bu kez de o yoksulluk Neşet Ertaş’ı meydanlarda köçek gibi oynatmaya mecbur kıldı. Zalim kader devranını dönderdi Tuttu bizi İbikli Köyü’ne gönderdi Parmağıma ziller taktı dönderdi Oynadım meydanda köçek dediler Türkülerin kederli iniltisinde, babasının yaslı gölgesinde gün geçtikçe büyüyen bir gencin bir an evvel kalbinde aşkın yeşermesi en olağan bir durumdur zannımca. Bir kızı sever lakin garibe bu da zor bu da çilelidir. Yârin aşkı ile arttı hep derdim Babamı bir yâre dünür gönderdim Başlığı çok istemişler haberin aldım İstemiyor seni yârin dediler   Sevdiğini de alamayan Neşet Ertaş anasını kaybettiği günden beri çekmeye başladığı gam yükünü bu kez ıslatılmış bir kumaş gibi daha yüklü daha ağır hale getirir oldu kendi içinde. Babasından ayrı kendi başına düğünden düğüne dolaşmaya, artık kendi türküleri ile kendi sanatını yaratma gayreti içinde olmaya başladı. Düğünlerde toplu halde bulunmayan, oda oda bölünen halk olmasın ötürü, tek tek dolaşıp da söylemek bir sanatçı için oldukça zor olsa gerek. Böylesi bir vaziyet Neşet Ertaş’ı belki de ilk defa kendi türküsünü irticalen söylemeye mecbur bıraktı. Odadan birine çağrılan Neşet karşısında hasta bir çocuk ve başucunda ağlayan bir anneyi görünce ben burada düğün havası nasıl çalarım dedi ama parayla söylemek bir nevi kula kulluk yapmaktı karşı çıkamadan oturduğu gibi başladı ilk türküsünü söylemeye o yatakta yatan gencin diliyle. Anam ağlar başucumda oturur Derdim elli iken yüze yetirir Bu dert beni yiye yiye bitirir El çek tabip el çek benim yaramdan Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan Olmadık anda birden söylenen bu türkü bir bakıma Neşet Ertaş’ın bu ellerden gidip kaderini yeniden çizebileceği, alnının teriyle parasını kazanan bir sanatçı olabileceği düşüncesini uyandırmıştı adeta zihninde. Evet artık bu gövde bu gömleğe dar geliyordu. Gitmeliydi bir an evvel evde zaten artık Neşet Ertaş’a yabancılaşmaya başlamıştı. İlk olarak Ankara, varır varmaz da  bir şekilde İstanbul’a gitmek ilk plandı şimdilik. Kırşehir’de yedi sene kalınca Düğün düzgün hepsi bize gelince Ne yapsın arkadaşlar yer daralınca Ankara’ya gider yolun dediler Garip omzuna sazını attıktan sonra tuttu Ankara’nı yolunu ilerde kendisini bekleyen bir sürü olaylardan habersiz sus pus öylece ayrıldı baba yurdundan ana vatanından. Ankara’ya gelir gelmez otogara attı kendini usta, şimdi asıl mesele cebinde beş kuruş para olmadan nasıl İstanbul’a gidiceğiydi. Bir muavinle konuştu saz çalarım param yok İstanbul’a  götür beni gardaş dedi. Muavin yolculuk boyunca saz çalıp söylemesi karşılığında garibi götürmeye karar verdi. Sabaha kadar çalıp söyledikten sonra İstanbul’a vardı Neşet usta. Günlerce aç susuz sokaklarda dolaştı ve en son artık çareyi Unkapanı plakçılarına gitmekte buldu. Girdiği ilk dükkana selam verip ben türkü çalar söylerim ekmek param  yok deyince Şençalar Plakçılık’ın sahibi Kadri Şençalar hemen otur söyle dedi. Babasının bozlağı olan neden garip garip ötersin bülbülü söyleyince Kadri Bey ağlayarak kardeşi Hüsnü Şençalar’ın yanına koştu ve hemen ona da dinletti bu bozlağı. Kadri Bey garibe bir gazinoda iş buldu. Hemen bir yaşlı teyzenin yanına da kiracı olarak verdi Neşet’i. Usta bu gazinoda her akşam çalıp söyleyecek güzelde bir para alacaktı ve bu onun gibi alçak gönüllü bir insan için nimetlerin en büyüğüydü. Gazinoda çok geçmeden orada sahne alan bir kız sanatçı ile tanışmıştı. Adı Leyla ah neden bu sonraki Leylalar Mecnun’dan da beter eder aşıklarını. Neşet Ertaş Leyla’m demişti bir kere ona, dönüşü yoktu elbet hemen babasına haber edip bir kız var gel gör evlenmek istiyorum diyerek İstanbul’a çağırdı. Muharrem Ertaş Leyla’yı görmüş, Neşet oğlum bu ne sana eş ne de bize gelin olur gel babanın sözünü dinle alma bu kızı deyince  bir ruhun iki ayrı bedeniyiz dediği babasının ilk defa sözüne karşı gelerek evlenmeye karar verdi. Bir zaman sonra Leyla İle Neşet evlendiler ve çocukları olmaya başladı. Üç çocukları olmuştu bile daha evliliklerinin altıncı yılında. Leyla sahne almaya devam ediyordu gazinoda bu durum ise Leyla’yı halk arasında tanınır hale getirmişti. Güzel bir hanımda olması onu dinlemeye gelenlerin göz koymasına çoktan yetiyordu. Bir mendil vardı Leyla’nın Neşet’e ördüğü birbirlerini bir yere çağırdıklarında bu mendili gönderiyorlardı birbirilerine. Tabi şunu da hatırlatmak gerekir ki Neşet Ertaş artık Türkiye’de fırtına gibi esiyor TRT radyolarında sesini milyonlara duyuruyordu. Onun türküleri işsiz, dertli ve aşkını içinde saklayan milyonların bir bakıma tercümanı oluyordu. İşte Neşet Ertaş’ın radyolardan düğünlere oradan da gazinolara koşturduğu bir dönemde mendili kaybolmuş lakin bununda farkına varamamışlardı. Leyla’ya göz koyanlar mendili çalmış ve artık Leyla’yı kaçırmanın planlarını yapıyorlardı. Ustanın evine giden kötü adamlar kapıyı açan Leyla’ya mendili uzatıp Neşet ustamız seni bekliyor deyince Leyla’da hemen çıkıp adamların arabasına bindi olacaklardan zerrece haberi olmadan. Yolda giden araba birden yön değiştirdi ve artık Leyla başına geleceklerden Neşet’e neler edeceğinden az çok haberi olmuştu. Tenha bir yerde duran arabadan çığlıklar içinde zorla ite kalka çıkarılan Leyla iki kişi tarafından vahşice hiçbir insan vicdanın kaldırmayacağı şekilde tecavüz edildi. Ah ah bu nasıl bir acı bu nasıl bir kader diyemeden geçemiyor insan. Leyla yangınlar, tarifsiz kederler, tutunacak bir dalı bile kalmamış tükenmiş umutlar içinde geldi Neşet’in yanına söyledikleri söz desen değil ateş desen ateşler bu kadar da yakamaz ki insanı kar, buz, su desen onlarda bir baharı bir cemre yemiş toprağı bu kadar kış içinde bırakamaz ki. Neşet’im beni kirlettiler, namusuna el sürdüler gayrı benden sana yar olmaz hakkını helal et çocuklarım sana emanet ben gitmek zorundayım. İşte bunlar döküldü Leyla’nın dudaklarından bir çırpıda. Varsa lügatinizde bu sözlerin bir aşıkta bıraktığı yarımlığı, yanmışlığı anlatan kelimeler siz söyleyin. Neşet yine de gitme, etme dediyse de nafile gidecekti Leyla. Doyulur mu doyulur mu Canana da kıyılır mı Cananına kıyanlar Hakkın kulu sayılır mı Böyle dedi Leyla’nın gidişi üzerine Neşet Usta. Türküsündeki canan kelimesi birçok kişinin anladığı gibi sevgili anlamında değil en küçük kızları olan Canan içindi. Bana kıyıyorsun beni öylece bırakıp gidiyorsun hiç değilse Canan için kal demenin bir başka yoluydu ama Leyla gitmişti çoktan. Ve aşağı yukarı herkesi bildiği o meşhur türkü Leyla’nın bu gidişine yazılacaktı. Yazımı kışa çevirdin
Karlar yağdı başa Leylam
Viran oldu evim yurdum
Ne söylesem boşa Leylam Her an gözümde perdesin
Nere baksam sen ordasın
Mevla’m ayrılık vermesin
Gökte uçan kuşa Leylam Yardan ayrı kalmak ölüm
Söyle ne olacak halım
Böyle kader böyle zulüm
Gelir garip başa Leylam Artık bambaşka bir hayat başlıyordu Neşet Ertaş için Leyla’sı gitmiş biçare kala kalmıştı ortada. Sabahları bir bardak sek rakı içmeden uyanamıyordum dediği bir döneme giren garip aslında bir nevi gem vuramadığı duygularının esiri sarhoşu haline geliyordu. Yine gazinoda çok içtiği bir akşam çalıp söylerken birden sazın perdelerine basan sol eline felç girdi. Türküyü yarıda kesen Neşet usta tekrar sazı eline almaya çalıştı ama yapamadı. Apar topar hastaneye kaldırıldı ama ikinci bir darbeyi de felç yüzünden yedi. Doktor bu şartlarda bağlama çalamayacağını söyledi. Neşet bu durumda hemen Almanya’daki abisini aradı ve orda tedavi olmak için yanına geleceğini söyledi. Ve otuz beş yıl sonra döneceği vatanından ayrılmak zorunda kaldı. Almanya’da iki yıl tedaviden sonra tekrar sazı çalmaya başlaması onu tekrar vatanına dönme şöhretine kaldığı yerden devam etme fırsatı sunabilirdi ama Neşet Ertaş çoktan unutulmuşumdur hem çocuklar burada okusun diyerek gitmekten vazgeçti. Otuz beş yıl boyunca plaklar doldurduğu gibi düğünler için ülkeleri gezmeye devam etti. Bir gün iki sanatçı arkadaşı ile Yugoslavya’ya düğüne gitti ama iki arkadaşı kavga edince şoförlük bilmeyen Neşet Ertaş tek başına arabayı sürmek zorunda kaldı ve çok geçmeden kaza yapınca ehliyetsiz araba kullanmaktan polisler garibi hapse attı. Üç ay boyunca konsolosluklara yazı göndermesine rağmen kimseden bir geri dönüş alamadı. Sadece Yahya Kemal kitabını gönderip girişine Merhaba Bozkırın Tezenesi diye not ekledi. Bu süreç boyunca Neşet Ertaş “Hapishanelere Güneş Doğmuyor, Hapishanelere Attım Postumu, Neredesin Sen” gibi birbirinden değerli türkülerini yazdı. Özellikle Neredesin Sen türküsünü kalemi bittiği için kibritin ucundaki barutu diliyle ıslatarak kağıda yazdı. Tatlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm/ Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen diyerek Leyla’yı öylesine delice özlüyordu. Hayatı boyunca siyasi çekişmeler ve kavgalarda bulunmayan usta sanatını bir defalığa mahsus asılan Başbakan Adnan Menderes için öyle acıklı öyle içten konuşturmuştur ki türküsünde adeta asılan bir insanın can yakan feryatlarını duyarsınız. Toplanmış hakimler dediler idam Üç ağaç içinde yetiyor vadem Beni kurtarmaya da yokmuş adam Asıyorlar kara gözlüm gel ağla   Senin kaderinde benim tecellim Hapis damlarında yetmiş ecelim Sehpaya da çıkmaya yoktur mecalim Asıyorlar kara gözlüm gel ağla Aslında bu sözler bir siyasi bir düşünceden ziyade günahsız bir insana karşı duyduğu derin bir üzüntünün göstergesidir. O, gönülden anlayan halden bilen bir sanatçı, onun bir yarada kan ve etten fazlasını görmesi onun acıyla hem hal oluşundan geliyor galiba. Yıllar sonra ise henüz Leyla’nın acısı tam anlamıyla geçmemişken Antalya’da Leyla’nın fuhuş çetesinin başında yakalandığı haberini alınca Leyla’nın bu haline mi yoksa Babasının sözünü çiğnediğine mi yanacağını bilemez oldu Neşet Usta. O acıyla türküsünde Leyla’ya bir kez daha seslendi. Niye çattın kaşlarını Bilmiyorum yar suçlarımı Ölürsem ben saçlarını Yolma gayrı yolma leyli leyli   Ben yandım aşkın narına Meyletmem dünya malına Ölürsem ben mezarıma Gelme gayrı gelme leyli leyli   Bir garibim düştüm dile Gerçeklerde olmaz hile Zalimler elinden bile Alma beni alma leyli leyli Çekilen o acının tarifini biraz olsun bu dizeler anlatır gibi oluyor ister istemez. Gitme! Kurbanın olayım gitme! Bu sözlerle sevdiğine yalvaran bir insanın şimdi ise mezarıma bile gelme diyerek sitemler etmesi, soruyorum sizlere hangi duyguların dile gelişidir. Aşık olan bir babanın da bu olay üzerine oğluna sözleri türküyle söylemesi icap eder.  Temiz ruhlu saf kalplisin şöhretsin Hakkın vardır evlenmeye evladım Mevla’m sana yapanları kahretsin Aslı bozuk alma dedim evladım   Dokunsalar nazik tene kir gelir Bizden önce ceddimize ar gelir Köle olmak şanımıza zor gelir Sen aklını yitirmişsin evladım   Küsmedim Neşet’im kahrettim sana Baban değil miydim sormadın bana Olan olmuş yavrum ne deyim sana Aslı bozuk alma dedim evladım Bu türkü üzerine bir evladın mahcup ve pişman olmaması elde değildir lakin Aşık olan evladın da bir çift sözü vardır elbet. Aşkı kimden aldın sevgiyi kimden Aslı bozuk deme gel şu insana Soracak olursan eğer ki benden Aslı bozuk deme gel şu insana ya dost   Yazımızı felek yazdı Mevla’dan değil Senin dediklerin evladan değil Her hata suç bende Leyla’dan değil Aslı bozuk deme gel şu insana ya dost     Ulu arıyorsan analar ulu Sevmişiz gönülden olmuşuz kulu Analar insandır biz insanoğlu Aslı bozuk deme gel şu insana ya dost Allah’ım bu nasıl bir aşk bu nasıl bitmeyen bir sevgi bu nasıl bir saygı. Kal demesine rağmen bir başına koyup giden bir insana bu neyin hoşgörüsüdür. Adı kirli bir çetenin başında anılmasına, alem içinde boynunun bükük bırakılmasına rağmen her hata suç bende Leyla’dan değil demek hangi yaralı gönlün altından kalkacağı bir iştir sorarım sizlere. Ve türkünün son kıtasında Neşet Ertaş’ın altını çizdiği yer kadınlık ve kadına saygı konusunda çok önemlidir. Analar insandır biz insanoğlu diyerek aslında itham edilenin eski karısı olmasından ziyade bir kadın bir ana olduğunun üzerinde kararlılıkla durması takdire şayan bir harekettir benim kabulümce. İşte Neşet Ertaş olmak budur. Yazımın başından beri anlatmaya çalıştığım mesele bir derdin insanı nasılda güzelleştirdiği, bir acının insanın el değmemiş yanlarını nasılda yoğurduğudur. Bekleyişin üzümü şarap yapan bir edayla nasılda bir insanın sözlerini damaklarda hoş bir tat bırakan hale getirmesidir. Çok geçmeden içi kırgınlıklarla dolu babasını toprağa vermek usta için vahim bir durum olmuştu. Bir ruhun iki ayrı insanıyız dediği babasının böyle gidişi bir evladı nasıl perişan eylemez. Garibin dünyada yüzü gülemez Her zaman işleri zordur garibin Sever sever sevdiğini alamaz Bülbül gibi işi zordur garibin   İniler arı gibi kendinden geçer Her çiçek bağrına bir yara açar Bir bina yapsa da çabucak uçar Böyle kara bahtı vardır garibin   Garibin yüzüne gülen bulunmaz Gül olsa pazarda alan bulunmaz Garibin derdinden bilen bulunmaz Dünyası başına dardır garibin Artık bunca acıdan çilelerden sonra tek bir iş kalmıştır geriye oda türküler yazıp sanatına yeni değerler katmaktır. Öyle de olur zaten ilerleyen yaşın getirdiği bir dünya görüşü ve acılarla bezenip bu hallere gelmek yeni türkülerinde muhteva açısından bariz bir şekilde kendini gösterir. Dünya’ya, insanlığa, kardeşliğe, birliğe ve bütünlüğe öyle anlamlı öyle cana yakın mesajlar verir ki Neşet Usta, türküleriyle kötülüğe savaşlar açar adeta. Bir anadan dünyaya gelen yolcu Görünce dünyaya gönül verdin mi? Kimi büyük kim böcek kimi kul Bunlar neden nedenini sordun mu?   İnsan ölür ama ruhu ölmez Bunca mahlukat var hiç biri gülmez Cehennem azabı zordur çekilmez Azap çeken hayvanları gördün mü?   Garip bülbül gibi feryat ederiz Cehalet(cahiller) elinde küskün kederiz Hep yolcuyuz böyle geldik böyle gideriz Dünya senin vatanin mi yurdun mu? TRT radyoları garibi çoktan öldürmüştü bile. Onun türkülerini çalmadan evvel rahmetli Neşet Ertaş diye söze başlıyorlardı. Kendi ülkesinde ölmeden öldürülmek tekrar vatanına dönme hevesini kursağında bırakmaktan başka bir şey değildi garip için. Ama ikna edilmeli vatanına tekrar getirilmeliydi. Arz-ı endam etmeliydi türküleriyle milyonların gözü önünde ve son bir defa ben daha ölmedim demeliydi var gücüyle. Birileri için artık bu durum can sıkmış ve Neşet’i ikna etmek için Almanya’ya seferler başlamıştı. Bayram Bilge Tokel’in büyük çabaları sonucunda usta ikna edildi. Hasan Saltık ise türkülerinin telif hakkı için var gücüyle çalıştıktan sonra olması gerektiği gibi türküler asıl sahibine verildi. Artık her şey hazırdı ama usta beni çoktan unutmuşlardır diyerek endişeliydi bu dönüşten. Harbiye’de binlerce kişinin katılacağı bir konser hazırlığı çoktan başlatılmıştı. Neşet Ertaş dönmüştü öz yurduna ve ertesi günü konsere çıkacaktı. Evine gelenler konser ücretini uzattıklarında bizim Abdalların parası yoktur içeri giremezler bu parayı onların bilet parası diye sayarsınız dedi. Neşet Ertaş dünya malının dünyada kalacağını asıl olanın insanlık olduğunu yine öyle güzel anlatmıştı ki verdiği bu dersle parmak ısırmamak mümkün değildi. Konser gerçekleşmiş dolu dolu bir program olmuşta fakat asıl önemli olan garibin bunca zaman sonra bu kadar içten gülmesiydi. O unutulmamıştı. Devrin Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’in kendisine devlet sanatçısı unvanını vermeyi teklif ettiğinde ben halkımın sanatçısıyım kabul edemem demesi aslında onun halkına nasıl bir sevgi ile bağlı olduğunu gösteriyordu. Böylesi bir gururu yaşamak yerine o halkın gönlünde yer edinme gayesiyle çabalıyordu. Konserler, televizyon programları artık hayatının geri kalanında onun için en keyifli durum haline gelmişti. Yıllar ilerliyor artık gittikçe yaşlanıyordu usta. Eskisi gibi artık sık sık konserler verememeye başladı. Televizyon programları ise artık onun için yorucu hale geliyordu ister istemez. 2012 yılının Ağustos sonlarına doğru konulan kanser teşhisi üzerine hastaneye yatırılan usta artık az çok sezmişti ölümün kapıyı çaldığını. Yeni şeyler söylemek lazımdır her vakit ölüm gelip kapıya dayansada. Garip alır eline kalemi derme çatma bir yazıyla sözlerini yazar türkünün, sazını çalamayacağını  adı gibi biliyordur. VEDA Tükendi ömrümün çoğu gidiyor Cahil ömrüm geldi geçti yel gibi Sevdiğim uzaktan seyir ediyor Beni görüp bakınıyor el gibi   Geçti günler, yıllar, ömürse doldu Giden gitti bilmem geri ne kaldı Ömrümün baharı sarardı soldu Yandı kaldı garip bağrım çöl gibi   Veren, geri almak için gözlüyor Her an her saniye beni izliyor Garip bağrım için için sızlıyor Sazımda inleyen sırma tel gibi   Uzun yoldan gelmiş gibi yorgunum Ne kimseye küskün ne de dargınım Bir ahu gözlüye candan vurgunum Garip gönlüm kapısında kul gibi 12 Eylül 2012. Ölüm ne garip bir şey giden öyle bir gidiyor ki sessiz, soğuk kış gecelerinde yürüdüğü karda bırakarak izini ama ardına bile bakamadan usul usul gidiyor. Peki ya kalan nasıl kalıyor geride asıl zor olan mesele bu değil mi? Gidenler özlüyor mu? Yerinden memnun mu bilmem ama kalanın ne özlemi bitiyor ne de gideni mum ışığıyla araması. Neşet’im eylülünün ortasında giden bir yaz gibi sıcağı, samimiyeti ve acıyla karışık gülüşü aldı gitti bizden. Dediği gibi yorulmuştu garip öyle küskünlük, dargınlık taşıyacak bir yüreğide yoktu ki ama hala vurgun hala sevdalıydı vefasız sevdiğine son nefesinde bile. Toprağa verilirken mezarıma bile gelme dediği Leyla ordaydı. Allah gani gani rahmet eylesin. Makamı âli mekanı cennet olsun. Günümüzde pek çok televizyon programlarında ve söyleşilerinde Neşet Ertaş’ı mahalli bir sanatçıdan öte görmemeleri başta garip olarak biz sevenlerini ziyadesiyle üzmektedir. Bu tip söylemler muhatabının başta kişiliğine, emeğine ve kültürümüze katkıda bulunan bir sanatına büyük bir saygısızlıktır. Söylediklerim mahalli sanatçıları küçümseme niyetinde asla değildir ama eğer ortada bir mahalli sanatçılıktan çok kültüre, sanata ve maneviyata yönelik eylemler varsa biz sevenleri olarak Neşet Ertaş’a hak ettiği değerin verilmesi için bu gibi söylemlerde ve savunmalarda bulunmak zorundayız. Dadaloğlu gibi halk şairi ve aşığı ile aynı kabileye mensup bir insanı düğün çalgıcısı gibi görmek kimin haddidir. Zamanın getirdiği koşullar yüzünden Neşet Ertaş’ın daha önceki aşıklar ile bağdaşmayan eylemlerde bulunduğu için onlardan soyutlar hale getirmek bu kültürün dönen çarkına çomak sokmaktır. Her ne olursa olsun ekmek parasından başka hiçbir gaye gütmeden televizyonlarda, gazinolarda ve düğünlerde türküler söylemek ötekileştirilecek bir durum değildir. Bu cümleleri yazarken de aklıma köyümdeki onu yakından gören ve tanıyan Ferhat amcamın dedikleri hatırıma geliyor birden. Neşet Ertaş’ı bilmeyenler türkü söyler sanır yeğenim demişti bana. Çok güzel özetliyor durumu bu cümleler, evet her denilenler onu bilmemekten kaynaklanıyor. Onda Anadolu insanının hayatının her bölümünde yaşadığı ve yaşayabileceği dertler var, o garip, mahzun, mahcup ve en çokta bizden birisi. Yer sofrasında bölünen bir ekmeği yiyen, köydeki, şehirdeki garip Ahmet Emmi, Mehmet Emmi gibi uzun Samsun sigarası içen, üç kuruşu Allah’tan gelen bir rızık diye kabul edip mutluluğun parada olmadığını bilen birisi Neşet Ustam. Gönüller yapan, kalplerin arasında gizli bir yol olduğunu savunan ve hayatı boyunca bu yolu arayan, ayaklarınızın turabı gönüllerinizin hizmetçisiyim diyen bir gönül ehli. Dost elinden gel olmazsa varılmaz Rızasız bahçenin gülü derilmez Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez Gönülden gönüle giden yol gizli gizli.