Kültür-Sanat

SAYE, GÖLGE DEMEKTİR

Fazıl Cem

Kelimeler, havsalamızın sınırlarını belirler. Belli bir zaman sonra da kelimeler huyumuz olur. Günlük hayatımızda kullandığımız kelimeleri el verip de bir kâğıda yazacak kadar düşünme imkânımız olsa havsalamızın sınırlarını ve huylarımızın çeşidini de görme imkânımız olacaktır. Fakat hızlı zamanlardayız. Düşünmeye pek vaktimiz yok. Hele konuşurken düşünmeye hiç vaktimiz yok. Bugün neredeyse simgelerle anlaşır hale geldik. Yazı dilindeki simgeleri kullanarak iletişim kuruyoruz. Sözlü iletişimimizde ise jestlerimiz kelimelerin yerini alıyor. Nihayetinde simgeler de jestler de halimizi izhar etmeye yaramıyor. Tabiidir ki meselenin halli için kelimeleri kullanmayı teklif etmiyoruz. Biliyoruz ki havsalasının sınırları gökkuşağının iki ucu kadar geniş, büyükler bile kelimelerin bazı zamanlarda yetmediğini ifade etmişlerdir. Bir şeyi azıcık dahi anlaşılabilir kılmak maksadıyla kelimelere başvurmuşlardır. Nitekim yine büyüklerimizden öğrendiğimiz kadim bir söz imdadımıza yetişiverir: “Lafın tamamı arif olana söylenmez.”

Kelimelerin ehemmiyetinden daha uzun da bahsedebiliriz ve etmeliyiz de. Ama şimdi üzerinde durmamız gereken mühim bir kelime var ki günlük hayatımızda üzerine pek düşünmeden kullanıyoruz. “Saye”dir, o kelime. Başlıkta da tanımını verdiğimiz gibi gölge demektir. Günlük kullanımda ise hiçbir bitki veya nesneyle birlikte kullanmadığımız bir kelimedir, saye. Sayenin hemen yanı başında genellikle bir insan veya insanî bir fiil bulunmaktadır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Marifetname’sinde türler arasındaki yakınlıklardan bahsedilir. İnsan ile bitki arasında bulunan tür ise hurmadır, denilmiştir. Hurmanın insana benzeyen birçok özelliği olmakla beraber zikredeceğimiz özelliği konumuzu vuzûha kavuşturacaktır. Döllenmesi de insana benzeyen hurma, zamanı geldiğinde yeni bir filiz doğurur. Filiz, anne hurmanın gövdesinden alınır ve anne hurmanın gölgesine dikilir. Anne hurmanın gölgesine dikilmeyen yavru hurma büyümez. Anne hurmanın gölgesinde büyüyüp serpilen yavru hurma olgunluğa eriştikten sonra başka bir yere dikilebilir. Aynı bizim hayat serüvenimiz gibi.

Doğar doğmaz annemizin “saye”sinde buluruz kendimizi. O gölge olmadı mı, hayat boyu eksikliğini hisseder ve eksik büyürüz. Annemizin, ailemizin yanında belli bir yaşa kadar ömür geçirdikten sonra çeşitli sebeplerle gurbete çıkar ve uzaklarda kök salarız, salabiliriz.

Gölgenin izah etmeye çalıştığımız ciddi bir mecaz derinliği vardır. Fakat mecazî derinliğe vurgu yaparken altını sürekli çizdiğimiz kelime, gölge değil sayedir. Annemiz, ailemiz sayesinde büyürüz dediğimizde saye kelimesi bize gölge anlamından çok yardım anlamı olarak gözükür. Saye, büyüğün küçüğe bir yardımıdır. Saye, serinliktir. Serinlik, selamettir. Hz. İbrahim ateşe atıldığında ateşe verilen emrin meallerinden biridir, serinlik. Ne sıcak ne de soğuk… Dünyanın, bir mümin için, cehennem olan sıcaklığına saye lazımdır. İlk saye, aile olur böylece. Sonra da başka sayelerde serinlik içerisinde yaşarız.

Saye, derinliğine inildikçe himaye anlamında da kullandığımız bir kelimedir. Himayesiz büyünmez, sayesiz büyünemeyeceği gibi. İşte, burada dikkat etmemiz gereken kimin sayesinde büyüdüğümüz olmalıdır. Ben hiçbir gölgenin altına girmem demek, kısa bir zaman sonra kuruyup gideceğim demektir. Günümüzün problemli tavırlarının bir sebebi de sayesizliktir. Başına “kişisel” kelimesi getirilerek kullanılan ne kadar kavram varsa bu yüzden problemlidir bir yerde. Kişisel aklın putlaştırılması bütün insanlığın zihnini güneşe bir mızrak boyu yaklaştırmaktadır. Özellikle neslimize zerk edilmek istenen “özgürlük, özgür düşünce, özgür irade” vb. kavramlar neslimizin zihnini ve kalbini güneşe atılmış bir buz kütlesi gibi eritmektedir.

İnsan sayesiz büyüyemez demekle beraber sayenin kötü biçimleri olduğunu da söyleyelim. Nitekim halden anlayan, hal dili bilen, hal kelimeleriyle konuşan insanımız ceviz gölgesinde uyumanın münasip olmadığını ifade eder. Gerçekten de cevizin gölgesi insanın üstüne karabasan gibi gelir ve o gölgenin altında pek bir şey bitmez. Şeytanın içini doldurduğu ceviz kadar beyinleriyle neslimize özgürlük borazanını çaldıranların sayesinde de hayra seyr ü sülük eden bir nesil olmayacaktır. Tez elden saye değiştirmek gerekir. Ağaçlardan söze devam ederken söğüt gölgesine de uğramış olalım. Malum olduğu üzere ağrı kesici ilaçların hammaddelerinden biridir söğüt. Altında uyuyanın ağrıları geçer diye de meşhurdur. Tabi, söğüt gölgesi diye tabir edilen bir boş alan var ki bu manadaki alanlara uğramamak efdal olacaktır.

Tekrar tefekkür edelim. Bugün kimin sayesinde güzel şeyler yaşadık? Kimin çehresi bizim sayemizde tebessümle doldu? Biz, hangi sayenin altında yaşıyoruz? Tek bir kelimenin bazen üslubumuzu ve nihayetinde de huyumuzu değiştirebileceğini ifade etmek asıl maksadımız. Hepimizin inanan insanlar olarak istediği şey, güneşin bir mızrak boyu yaklaştığı o dehşetli günde Efendimizin (sav) Liva’ül Hamd sancağı “saye”sinde bulunmak değil mi?

Yol Arkadaşlığı

Adnan Ergün

Bazı kelimeler çok zengindir. Anlamlar o harflerle yoğrulur, yeni terkipler, şekiller, renkler kazanır. Dilin muazzam arazisinde asırlarca süren akışlarında derin vadiler oluşturmuştur bu kelimeler. Yol da bunlardan biri. Hakiki ve mecazi anlamları öyle çok ki, kelime adeta her menzilin uğrağı işlek bir yol olmuş. Nitekim merhum İlhan Ayverdi yol kelimesi için Lügat’inde on dört ayrı anlam, doksana yakın deyim, bu deyimler için de yüz on küsur anlam vermiştir. Bunların çoğalacağına şüphe yok.

Yol, yurdu yurda, gönlü gönle bağlayandır. Maddi manevi tüm hedeflere yönelmektir yol. Murattır yol, gayedir, menzildir; menzile vardırandır. Yürüyüştür yol, usuldür, erkândır, adaptır. Her yol ulaştırmaz menzile, doğru yolu bulmak, doğru şekilde yürümek şarttır. Yol başlı başına hayattır, ömürdür. Herkes yürür bu yolu; milyarlarca sapak, milyar çeşit yürüyüş vardır.

Ömrü yol olan insanın yoldaşı da şüphesiz pek mühim. Gerek bir seyahatte, gerek bağlanılan bir ülküde, idealde, gerek yaşamda… Yürünen her yolda en az yol kadar mühimdir yol arkadaşı. Kimi uzağı yakın, cefayı safa kılar, kimi de tam tersi.

Peki ya arkadaşlık nedir, kimdir yol arkadaşı, kim değildir? Aralarında riyasız, güvenilir bir sevgi ve yakınlık bulunan kişilerden her birine arkadaş[1]/dost denir. Arkadaşlık, dostluk katıksız olumlu kelimelerdir. Kaynakları güzelliktir, muhabbettir, hayırdır. İmam Gazali, “Güzel ahlak anlaşıp birleşerek sevişmeyi; kötü ahlak ise düşmanlığı çekememezliği ve nihayet birbirinden arka çevirmeyi gerektirir.”[2] diye buyurur İhya’sında. Ahlakı güzel, niyeti halis olanlar ancak dostluğu layıkıyla yaşatabilir. Ahlakı ve niyeti bozuk olanlar velev ki ilelebed bağlı kalsınlar birbirlerine, onlarınki dostluk, arkadaşlık değil olsa olsa aveneliktir.

‘Önce refik sonra tarik’ demiş eskiler. Bu söz birkaç şekilde tefsir edilebilir. Fakat hepsi de yoldan ziyade yoldaşa önem veya öncelik bildirir. O vakit yoldan evvel yol arkadaşına bakmalı. Bakmalı da ne aramalı?

İyi bir yol arkadaşında evvela aranacak haslet emniyettir. İnsan canını, malını, maddi manevi tüm servetini yol arkadaşından emin hissetmelidir. Hatta onun sayesinde emin hissetmelidir. Aynı yola baş koyanlar yolun tehlike ve meşakkatlerine de beraber göğüs germelidir. Dünyalıktan arınma yolunda, Fuzûlî’nin tehlikelere yol arkadaşıyla nasıl göğüs gerdiklerini hatırlayalım;

Kârvân-ı râh-ı tecrîdüz hatar havfın çeküp

Gâh Mecnun gâh men devr ile nevbet beklerüz[3]

Yol arkadaşında aranacak bir diğer haslet sadakattir. İnsan, bir yola baş koyduğu dostunun, kendisini yarı yolda bırakıp gitmeyeceğinden, ahde vefa göstereceğinden emin olmak ister. Verdiği sözden cayan, yarı yolda bırakan şüphesiz dost değildir. Böyleleri ile yola çıkmak kişiye büyük pişmanlıklar yaşatır, kapanmayacak yaralar açar. Yolcu, yol arkadaşını yolun sonuna dek yanında görmek ister. Ebedi uykuya gözlerini kapayan Leyla’sının ardından Mecnun, yoldaşın yarı yolda bırakıp gitmeyeceğinden dem vurarak sevdiğine sitem eder;

Hem-râhum idün bu yolda ey mâh

Hem-râhı koyup gider mi hem-râh.[4]

Yol arkadaşlığı samimiyeti tazammun eder. Yalana dolana değil tevessül eden aklından geçiren bile yol arkadaşı sayılmamalıdır. Yol arkadaşı harbi olan, özü sözü bir olandır. Yalan ihanetin kapısıdır. İhanet ile dostluk aynı yerde barınmaz.

Yolu yol olmayanın yanında yürümez yol arkadaşı, yanlış yoldan çevirir, yanlış yola set olur. Hiç olmadı yolunu ayırandır yol arkadaşı, yolun sonunda teselli için yine bekleyendir. Yanlıştan çevirir lakin kusurları örter, görmezden gelir.

Yol arkadaşlığı paylaşmayı gerektirir. Gerek bir lokma azığı, gerek zehirle pişmiş aşı. Köşeyi dönünce geride kalanı unutmaz yol arkadaşı. Vefakârdır, kadirşinastır. Nankörlük yakışmaz yoldaşa. Geçim ehlidir, hoş sohbettir yol arkadaşı.

İyi bir yol arkadaşı kimdir, iyi bir yol arkadaşı nasıl olunur bu hususta şüphesiz daha çok şey söylenir. Lakin ezcümle diyebiliriz ki alnına yol yazılmış insan için yoldaş, safi güzellik ve erdemden olmalıdır ki yol zevk ve safa ola. Böyle bir yoldaş bulmak çok güç; beşer şaşar, kul hatasız olmaz diyeceksiniz belki. Hiç değil derim. Niyetin halis olması yetişir. Yoldaşın hatasını, kusurunu görmemek yoldaş olarak zaten bize düşer. Dostluğa, yoldaşlığa halel getirecek bir art niyet olmasın yeter.

Son olarak şunu söyleyelim ki yol, dostu dost olmayandan ayıran bir turnusol kâğıdıdır. Çok kez yarı yolda bırakılmış, dost sandıklarımızın gerçek dost olmadığına şahit olmuşuzdur. Mühim bir işe girişirken, önemli bir yola koyulurken yol arkadaşlarımızı iyi seçmeye gayret etmeliyiz. Mümeyyiz yol olunca temyiz pek hazin olur…



[1] Arkadaş kelimesinin “Bir yerde veya işte birlikte bulunup belli bir süre beraber olanlardan her biri.” anlamı yazımızda bahis konusu edilmemektedir.

[2] İmam Gazâlî, İhyau Ulûmi’d-Din, Haz: Ahmet Serdaroğlu, İstanbul: Bedir 2002, s. 391

[3] Biz (dünyalıktan) soyutlanma yolunun kervanıyız. Tehlike korkusu çekerek gah Mecnun gah ben sırayla nöbet tutarız.

[4] “Ey ay! Bu yolda benim yoldaşımdın; yoldaş yoldaşı bırakıp gider mi?”
Fuzûlî, Leyla ve Mecnun, Haz: Muhammet Nur Doğan, İstanbul: Yelkenli 2015, s. 574

Arkadaşlık, kan bağıyla değil gönül bağıyla kurulan, muhabbet yoluyla cereyan eden, dostların arasındaki her halin birbirine sirayet etmesiyle oluşan kardeşliktir. Arkadaşlar sevilen insanlar arasından seçilir ve insan sevdiğinin kusurunu görmez, bize emrolunduğu gibi arkadaşının “ayıbını örtecek” bir duruş sergiler her zaman. Biliyoruz ki insan, dünyada ve ahirette sevdikleri ile beraberdir. Onun için Allah çoğu zaman, bir kulunun kalbinde, bir kimseye muhabbet görür de, onun hürmetine merhamet ederek o insanları sevdiği kullar arasına ilhak eder. Biz de hadiste buyurulduğu gibi : "Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” Emriyle hayatımıza ciddi tesirleri olan bu konuyu kısa film yarışmamızda işlemek istedik.

Kur’an tilavetiyle başlayan program Genç Öncüler Gençlik Hareketi Genel Başkanı Aşkın Özcan’ın hareket adına yaptığı konuşmada, liseli gençlerin bu alana gönül vermiş olmasının önemine değinmesiyle devam etti. Biz de Genç Öncüler olarak bu yarışmanın onlar için bir başlangıç olmasını ve bu alandaki çalışmalarının başarılı bir şekilde devam etmesini diliyoruz.

Yarışmaya katılan filmler arasından, dereceye giren filmlerin izlenmesi ve ödüllerinin takdimi ile devam eden program da SEKAM Genel Başkanı Prof. Dr. Burhaneddin Can medyanın yaptırım gücüne değinerek, çizgi film ve bilgisayar oyunları alanın da yer bulmamız gerektiğini ifade etti.

Yarışmaya katılan tüm kardeşlerimizi tekrar tebrik ederken, hazırlık aşamasında onlardan hiçbir desteğini esirgemeyen hocaları Ömer Dişbudak’a ve ailelerine teşekkürü bir borç biliriz.

Yarışmanın kazanan isimleri ise şu şekilde oldu:

Genç Öncüler Özel Ödülünün kazananı, “Yenilgi Yenilgi Büyüyen Bir Zafer Vardır” filmi ile Elif Beyza Menevşe oldu.

Üçüncülük ödülü ise “Dost İstersen” filmi ile Eygi Uçak’a verildi.

İkincilik ödülünü “Bana Yaşadığın Şehrin Kapılarını Aç” filmi ile Zeynep Sude Erilli oldu.

Birincilik ödülü “Yara Bandı” filmi ile Şevval Kılıç’ın oldu.

Genç Öncüler’in Mayıs/130. Özel sayısı, “İslami Düşüncenin Bitmeyen Sayfaları” manşetiyle çıktı!

Dergide, bu ay, İslami dergiler dosyaya taşınıyor. Yüz yılı geçen dergi birikimimiz, Cumhuriyetten sonra iyice belirginleşen ve 1960’lı yıllardan sonra İslami bakış açısının merkezi olan dergiler sayfalarda kendine yer buluyor. Dergilerin yayın hayatına başladığı yıllar, dönemin koşulları, derginin önde gelen mütefekkirleri ve kendilerinden sonraki kuşaklara nasıl arklar açtıkları irdeleniyor. Büyük Doğu’dan Diriliş’e, Yeniden Milli Mücadele’den Türk Edebiyatı’na, Umran’dan Dergah’a kadar edebi ve fikri alanda fikir dünyamızı besleyen birçok dergi, yapılan röportajlarla okurlarını bekliyor.

Derginin sunuş yazısı şöyle:

Bir asırdır gündemimizde olan İslamcılık yahut Müslümanların sosyal ve siyasal alanda –eskiye nazaran- daha etkin ve belirleyici olma çabaları farklı tarz ve üsluplarla günümüze kadar taşındı. Çeşitli merhalelerden geçerek sözünü yükselten Müslümanlar için en etkin hitap yollardan biri şüphesiz gazete ve dergilerin İslam ülkesinde yaygınlaşmasıydı. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Mehmet Akif’in başyazarlığını yaptığı Sırat-ı Müstakim dergisi, İslamcı aydınları geniş bir yelpazede toplayarak engin bir birikimi sayfalarına taşımış oldu. Tefsirden ilmihale, İslam dünyasından felsefeye, siyasetten Anadolu’nun direnişine kadar hemen her alanda kaleme alınan yazılar, günümüzde, 20. yüzyılı Müslüman bir gözle okumak istediğimizde birinci kaynak olarak durmakta.

Cumhuriyet’in ilk on yılında Sebilürreşad’ın kapanmasından sonra İslami düşünce, güçlü bir söylemle 1943’te Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’suyla kendini gösterdi. CHP ve Kemalist düşünce ile mücadele, yüksek sesle belki de ilk kez Büyük Doğu’da kendini buldu. Ve belki de 1960’tan sonra çeviri faaliyetleri ile sayısı yüzleri geçecek olan İslamcı dergilerin beslendiği mecra Büyük Doğu’dur.

1950 ile 60 arası dönemde İslami dergicilik yayın hayatına devam etse de cılız bir ses olarak kaldığını ifade etsek pek yanılmış olmayız. 1960’tan sonra çeviri faaliyetlerinin Türkiye’de yaygınlaşması dergiciliğimizi de etkilemiş ve entelektüellerimiz cemiyet hayatında sözünü büyük kitlelere ulaştırabilecek dergiler yayımlanmıştır. 60’lı yıllarda Sezai Karakoç’un çıkardığı Diriliş dergisi, kendinden sonra çıkacak dergilerin pek çoğu üzerinde etkili olmuş ve mektep görevi görmüştür.

60’lı yıllardan sonra İslamcı dergicilik büyük bir ivme kazanmış ve farklı düşünce ve ekollerin yayın aracı olmuştur. Bu dönemden günümüze kadar sayısı yüzlerle ifade edilemeyecek kadar dergi İslami düşünceyi genişletmiş ve farklı bakış açıları kazandırmıştır. Çalakalem yazarların çıkardığı dergiler de olmakla birlikte yayın dünyamızda yirmi otuz yıl yaşamış dergiler olmuştur ve hala bu olgunlukla yayınına devam eden dergilerimiz bulunmaktadır. Bugün Umran dergisi üç yüzüncü sayısına yaklaşmış, Dergah dergisi üç 338., İktibas dergisi 472., Türk Edebiyatı dergisi 534. sayısını yayımlamıştır ve İslami düşüncenin farklı merkezleri olarak mektep olmaya devam etmektedir.

Genç Öncüler dergisi yayın kurulu olarak biz de tecrübe sahibi büyüklerimizin yolundan gitmeye gayret etmekte, kendimizden önceki dergilerin ufkunu ve birikimini örnek alarak on beş yıldır yayınımızı sürdürmekte ve bu ay 130. sayımızla okuyucularımızın karşısına çıkmaya hazırlanmaktayız.

Genç Öncüler olarak, bu ay, son yüzyılda İslamcı düşünceyi besleyen ve esasen günümüzde farklı hassasiyet ve dayanak noktalarıyla kendini gösteren İslami yorumun kılcal damarları olan dergileri –dolaylı olarak dergicilik tarihimizi- anlamaya çalışıyoruz. Yüzlerce derginin tamamını incelemenin yeri dergi değil muhakkak. Fakat belli başlı mihenk taşlarını öne çıkararak belirgin düşüncelerin ana hatlarını anlamayı murat ediyoruz. Sayfa sayısının yetersizliğinden dolayı dosyaya alamadığımız dergilerle birlikte, dosyaya almayı çok isteyip de bunda muvaffak olamadığımız dergiler de oldukça fazla. Bundan dolayı dosyada zikredemediğimiz fakat düşünce dünyamızdaki etkisinden dolayı minnettar olduğumuz dergileri; Sırat-ı Müstakim’i, Mavera’yı, Hareket’i, Hece’yi ve diğerlerini burada anmak istiyoruz.

Dosyayı hazırlarken hem dergileri tespit etmekte hem künye bilgilerinde hem dergi içeriklerinde çalışmalarından yararlandığımız İLEM’e ve İslamcı Dergiler Projesi’ne teşekkür etmeyi de uygun görüyoruz.

Allah’tan çalışmalarımızı bereketlendirmesini niyaz ederiz.

Genç Öncüler Yayın Yönetmeni, Uğur Demirel