Kültür-Sanat

Genç Öncüler Dergisi olarak bu ay 115. sayımızda "Modern Dünyada Yeni Tebliğ Dili" manşetiyle okuyucularımızla buluştuk. Özellikle son yıllarda ortaya çıkan Batı'daki tebliğ hareketlerini ve bu hareketlerin geleneksel çizgiden çıkarak oluşturdukları vaaz üslubunu inceledik. Sunuş yazımız ise şöyledir:
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Tebliğ, çağları aşan evrensel bir mesajın yayılması için kendisini İslam’a nispet eden insanların, canlarıyla ve mallarıylaçalışmalarıdır. Tebliğe bazen bir kitap aracı kılınır bazen insanın yaşantısı kitaba işaret eder. Dönüşen dünyada tebliğ araçları da değişkenlik gösterebilir. Dijitalleşmenin hayatımızın her safhasını sarması ile yeni bir tebliğ dili ve imkanı inşa edilmeye başlandı. Yabancı genç alimlerin vaazları internet araçları vasıtasıyla dünyanın dört bir yanında milyonlarca gence ulaştı ve ulaşmaya devam ediyor. Cuma hutbelerinde telefonlara gömülen gençlik, bu alimlerin videolarına tıklanma rekorları kırdırıyor. Gençlerin dertlerine binlerce kilometre öteden ortak olan ve çözüm arayan bu alimlerin ortaya çıkardığı imkan bugün artık daha yüksek sesle tartışılıyor.
Genç Öncüler Dergisi yayın ekibi olarak bu minvalde yeni tebliğ hareketleri ve imkanları meselesini irdelemeye çalıştık. Mahinur Özdemir, İslam’ın kutup yıldızları yabancı genç alimleri araştırdı. Senanur Yaşaroğlu Diriliş Buluşmaları organizasyonlarını değerlendirdi. Nur Hilal Amerika’daki tebliğ çalışmalarını irdeledi. Dava Türkiye, Genç Müslümanlar, Camideyiz.biz isimli Türkiye merkezli yeni nesil tebliğ hareketleri kendilerini anlattılar. Dücane Demirtaş Batı’daki genç alimlerin din algılarını ve Batı değerleriyle olan ilişkilerini değerlendirdi. Dosya harici gündem, analiz, siyasal tarih, portre, edebiyat, sinema, fotoğraf ve hayali röportaj bölümleriyle Genç Öncüler Dergisi şubat ayında da dopdolu.

Genç Öncüler’in genç yazarları olarak temel gayemiz, toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları, sıkıntıları siz değerli okurlarımıza en anlaşılabilir şekilde aktarmaktır. Kadromuz adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak, bu bilinçle yazılarını kaleme almaktadır. Çünkü bu bize inandığımız Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Çıkarttığımız bütün sayıları bu görev bilinci ile çıkartıyoruz. Bu çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.
Allah’a emanet olun.

Ey inananlar! Kendinizin, ana babanızın ve en yakınlarınızın aleyhine dahi olsa, adaleti titizlikle ayakta tutan ve sırf Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın)! Çünkü Allah her ikisine de (sizden) daha yakındır. Öyleyse, kendi boş arzu ve heveslerinize uymayın ki adaletten uzaklaşmayasınız. Eğer (gerçeği) çarpıtırsanız ya da (şahitlikten) kaçınırsanız, biliniz ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Nisa/135
Önümüzdeki günlerde Dergimize ulaşabileceğiniz noktalar:
İstanbul
Fatih AKV
Fatih Genç Öncüler Derneği
Fatih Ağaç Kitabevi
Fatih Inkılap Kitapevi
Başakşehir Kültürevi Derneği
Bağcılar Güneşli Kültürevi Derneği
Kağıthane AKV
Kağıthane Genç Öncüler

Ankara AKV
http://ankara.akv.org.tr/?page_id=76
Isparta Umran Kültürevi
http://www.ispartakulturevi.com/kunye.html
Trabzon AKV
Çarşı Mahallesi Uzun Sokak Yavuz Selim İş Merkezi No 70
04623232205
Kocaeli AKV
Karabaş Mahallesi İnönü Caddesi No:276 İzmit / Kocaeli
05053122362
Eskişehir
İsmail Kaplan
05556925287
Adana
ADYAR(Adana İnsani Yardım Derneği)
Telefon: 0322 458 25 35 Cep: 0 507 249 66 19
Artvin
Bahattin Yılmaz
Hopa Yeryüzü Kültür Derneği
Erzincan
ERDAV
Atatürk Mahallesi Zübeyde Hanım Caddesi No :11 Merkez/ERZİNCAN
Telefon : 0 (446) 224 23 24
Siirt
Siirt İHH
Yeni Mahalle Fevzi Çakmak ortaokulu karşısı SİİRT İHH Siirt MERKEZ 56100
05554600101
KONYA-EREĞLİ
Necati Aksoylu
05438728486
Gaziantep
İmece Kültür Evi
Şahinbey/Gaziantep, Yeditepe, 85255. Sk. No:4,
Ayrıca genconculereyaziyorum@gmail.com adresine yazı ve görsel çalışmalarınızı gönderebilirsiniz.
Abonelik için irtibat numarası; 05453895019
Yıllık Abonelik Ücreti: 50 TL

Yıllardır İslam âleminde birlik ve düzenin olmayışı, ümmetin farklı parçalarının çeşitli zulümler görmeleri hepimizin yüreğini sızlatan konuların başında geliyor. Ümmetin ortak sorunları, kaygıları olsa da bir olup ortak ses çıkarmamız bizi batıl karşında güçsüz gösteriyor. Şer odaklara karşı Hakkın kardeşliğini her fırsatta dile getirsek de çoğu zaman bunun pratikte yansımalarına şahitlik edemiyoruz. Halkımızın, ortak bir söylem oluşturulması konusunda âlimlerimizden, hocalarımızdan ve İslami çalışmalarını sürdüren kuruluşlardan harekete geçmelerini beklediği bir dönemde ‘’Diriliş Buluşmaları’’ ile tanıştık. Diriliş Buluşmaları; Nureddin Yıldız, Abdulmetin Balkanlıoğlu, Ebubekir Sifil, M. Emin Yıldırım, Abdullah Yıldız gibi değerli hocalarımız ve birçok vakıf-derneğin katkılarıyla 2015 yılının haziranında ‘Fikir ve Eylemde Diriliş’ alt başlığıyla konferanslarına başladı. Her biri farklı kurum ve platformlarda faaliyetler yürüten hocalarımız İslam’dan başka tüm aidiyetleri çöpe atmak, kardeş olmak için bir araya geldiklerini belirttiler. Toplumun farklı kesimlerine hitap etmiş, samimiyetleri ve dava yolunda harcadıkları çabalarından emin olduğumuz hocalarımızı aynı kürsüde bir arada görmek, birlik olma yolunda atılan bu güzel adımlara şahitlik etmek, ümmetin geleceği için ümidimizin ve heyecanımızın artmasına vesile oldu.

Diriliş Buluşmaları’nın ilk konferansı Kayseri’de, ümmetin ortak müdafaası Kudüs ve Mescid-i Aksa üzerineydi. Konferansta ilk kıblemizin zalimlerin ellerinden kurtulmasının öncelikli hedefimiz olduğu, Kudüs’ün Filistinlilere değil tüm ümmete emanet bırakıldığı vurgulandı. Sonrasında Malatya, Antalya, Trabzon, Konya, Kayseri, Adana ve daha birçok şehirde halkın yoğun ilgisiyle toplantılara ve konferanslara devam edildi. Ümmetin dirilişi için en büyük ümidimiz olan gençlere dava bilincini aşılamaya çalışan hocalarımız her konferansta niyetlerimizi diri tutan tavsiyelerde bulundular. Ramazan Kayan hocanın söylemi ile “İslam’a arzularının esiri olmuş, aldanmış bir gençlik değil adanmış bir gençlik lazım. O gençlik dünyayı değiştirecek.”

İslam dünyasında yaşanan acılara, görülen zulümlere, haksızlıklara deva olmak için artık safları sıklaştırmanın, birbirimize kenetlenmemizin zamanı geldiğini daha iyi kavramamıza vesile olan Diriliş Buluşmaları, Müslüman Türkiye halkı için umut ışığı haline gelmiş durumda. Diriliş Buluşmaları, zalime bu ümmetin asla susturulamayacağının ve son nefesimize kadar davamız uğruna çabalayacağımızın en büyük delillerinden. M. Emin Yıldırım hocanın dediği gibi: “Her diriliş bir kıvılcımla başlar. Niyet hayr, akıbet hayr inşallah.”

Başakşehir Kültürevi Derneği ve Genç Öncüler Gençlik Spor ve Eğitim Derneği ile ortaklaşa yürütülen ve geleneksel hale getrilmesi hedeflenen 3. Geleneksel "Bir Fotoğraf Bin Şiir" Yarışması son başvuru tarihi 17 Şubat 2017 olarak belirlendi. Başakşehir ilçesi özelinde tüm ortaokul ve lise yaş grubu öğrencilerinin katılabileceği yarışmaya ilgi bir hayli yoğun. Birincisi "Savaş ve Çocuk" ikincisi "kardeşlik" fotoğraflarıyla gerçekleştirilen yarışmamız bu sene ülkemize yönelik gerçlekleştirilmeye çalıştırılan darbeyi yeni neslin gözünden değelendirmeye ve şiirleriyle nice nesillere akrılması amaçlanmıştır. Yarışmanın amacı, öğrencilerin fotoğraftan hareketle duygu ve düşüncelerini etkileyici, güzel ve özgün bir şekilde şiir yoluyla anlatmalarını sağlamak; görsel ve fonetik sanatlar alanında yetenekli öğrencileri keşfetmek ve ödüllendirmek hedeflenmektedir. Yarışmanın ödülleri bir hayli cezb edici.Birincilere 1.500 tl, İkinciler 1.000 tl, üçüncüler 500 tl, mansiyon ödülelri ve süpriz hediyeler verilecektir. Yarışmanın detaylı bilgisine:www.kulturevi.org.tradresinden ulaşabilirsiniz.

Uğur Demirel Sezai Karakoç ve Felsefesi:
Karakoç’u elinize aldığınız zaman bütün okumalarımızdan yola çıkarak varacağımız nihai sonuç, “İslam Medeniyeti”dir. En küçük yapı taşı insandan başlar, İslam toplumunun özelliklerini okuyucuya aksettirir. İslam milleti ve devletine dair düşüncelerini verdikten sonra İslam medeniyetinin hususiyetlerini bütün özellikleriyle ortaya koyar.
İnsanın bir topluma aidiyet duymaksızın yaşayamayacağını belirtir Karakoç. Bilinen toplum felsefelerini tarihi serüvenlerinden alarak bugüne kadar getirdikten sonra toplum-insan arasındaki bağın doğru orantılı olmadığı takdirde insanın ve toplumun felakete sürükleneceğine değinir. Ona göre bir toplum ancak kendi değerleriyle ilerleme kaydeder. Son iki yüz yılımızı da göz önünde bulundurarak olsa gerek taklit medeniyetinin toplumun intiharı olduğu tezini dillendirir:
“Taklit, kendi zamanını yitirmek, başkasının zamanından yararlanabileceğini sanmak yanılgısıdır. Taklit, ansızın olmak ve çok kısa sürmek şartıyla kaçınılmaz olabilir. Ama süreli olarak bir toplumu yaşatan ilke olması mümkün değildir. Toplumu ayakta tutacak olan, kristalleşmiş tecrübe ve yoğunlaşmış, adeta hikmet hazinesi haline gelmiş bilgi birikiminin özgün bir repertuar olmak zorunluluğu vardır. Başkasının hayat tecrübesinden yararlanmak mümkündür, fakat taklit, hayatı yürütmeye yeterli bir güç sağlamaz insana. Hayat, son derece zor şartlarla doğrudan doğruya karşılaşmak ve adeta onlarla boğaz boğaza gelmek suretiyle yürütülebilecek bir reel programdır. Hayatın taklidi hayat olamaz. Hayatın taklidi yeni hayatlara değil, daha çok ölüme götüren delik deşik bir yoldur.”1
Sezai Karakoç’a göre, insanlar farklı toplumsal modellerin yanılgılarıyla felaketlerini hazırlamasınlar diye ilahi kattan peygamberler aracılığıyla ideal toplum modelleri vahyedilmiştir. İlk peygamberden son peygambere kadar aynı sistem farklı metinlerle yinelenmiştir. Karakoç’un sistem anlayışı tekdüze bir portreden ziyade ilke ve öz ile ayaktadır.
“Peygamber sitesi ebedi modeldir. Ama değişik zamanlarda ve mekanlarda, iklimler ve çağlarda, ülkeler ve şartlarda ister istemez model, başka bir görünüm altında ortaya çıkacaktır. Buna razı olmaz da görünüşün en ayrıntılı durumlarına kadar tıpı tıpına geçmişi canlandırmaya kalkışırsanız, asıl amacı kavrayamıyorsunuz, bizzat sistemin ruhunda olan ilahi rahmeti göremiyorsunuz demek olacaktır. İnsan, zamana bağışlanmış genişlik ve kımıldanma özgürlüğünden, kaskatı kesilip kalmama kimyasından habersiz olmalı ki sistemin içindeki kendi kendini ebedi olarak tazeleme mucizesini bir bid’at ya da yâd sisteminden etkileniş sansın.”2
Sezai Karakoç’ta Millet ve Devlet
Karakoç, millet kavramının asıl anlamının Kur’an ile ortaya çıktığını söyler. Ona göre Batı’nın millet anlayışı kan, soy gibi maddi bağlarla sınırlı kalmıştır. İslam milletini ise şöyle anlatır:
“İslam milleti, ilk insandan başlayarak bugüne kadar, Allah’ın varlık ve birliğine inanan, peygamberleri ve kutsal kitapları tanıyan, kendi dönemlerindeki peygamberlerin getirdikleri kutsal gerçekleri benimseyerek onların istediği düzeni gerçekleştiren bütün insanların meydana getirdiği büyük inanmışlar topluluğudur…
Millet, İslam toplumunun objektif adı olduğu halde ‘ümmet’ sübjektif adıdır. Yanlış anlaşılmamak için buradaki sübjektif kelimesini gerçek ve terim anlamında kullandığımızı belirtelim, yoksa keyfi anlamına gelen sübjektiflik söz konusu değildir. Millet İslam topluluğunu meydana getiren kişilerin genel özelliğinden hareket edilerek varılmış bir kavramdır. Ümmetse bu büyük tarihi topluluğun kronolojik bir sıra takip eden bölümlerine denk düşen, topluluk başlarına, peygamberlere izafe edilmesinden doğan bir kavramdır. Hz. Musa’nın ümmeti, Hz. İsa’nın ümmeti, Hz. peygamberin ümmeti gibi. Demek ki ümmet ve millet kelimeleri bazı düşünürlerin sandığı ve ısrar ettikleri gibi ayrı toplulukların adı değil, aynı topluluğun birbirinden ayrılmaz, biri öbürünü bütünleyen, biri mümin ve inanç, öbürü peygamber ve tarih açısından bakan iki adıdır.”3 Sezai Karakoç’ta devlet reel bir olgu olmaktan ziyade bir düşüncedir. Devlet sınırlardan önce zihinlerde başlar ve orada gelişir. Karakoç, İslam’ın bir devlet düşüncesinin yanında bir devlet teorisi geliştirdiğini söyler:
“Bugün demokrasi ya da halk demokrasisi denen kapitalist ya da komünist sistemlerdeki devletin toplumu, eski Yunan’daki site devletleridir ki prototipleri Atina ve Isparta site devletleridir. Bugünkü kapitalist Batı devletleri, Atina sitesinin gelişmiş bir şekline, faşist ve komünist devletlerde Isparta sitesine indirgenebilir. Elbet çağımıza has birtakım değişimler ve gözden geçirmeler söz konusudur. Ama temelde tohum aynıdır. Eflatun’un devlet düşüncesi ana kaynaktır. Faşizm eski Roma’yı diriltme rüyası. Komünizm, Asya yığın gücüne uyarlanmış, yani stepleştirilmiş bir Isparta ve İran satraplığı biçiminin modern kılığı.”4 Bunun yanında, İslam devletinin, Allah’ı aklından çıkarmayan, her hareketinde rızayı uman bir hareket olduğunu belirtip böyle bir devletin keyfi bir yönetimle totaliter bir sistemi kabul etmeyeceğini yazar:
“İslam, mutlak hükümdarlığı kabul etmez. Devletin başında olan kişi, ister seçimle ister babadan oğula geçmek suretiyle, yani ırsiyetle orada olsun, hareketlerinde İslam düzeninin kurallarıyla bağlıdır. İslam’ın idare ve siyaset hukukunda ‘huruç ale’s sultan’ denilen bir hak vardır. Sultan, hükümdar, İslam’ın kurallarını uygulamazsa ona karşı başkaldırı hakkı doğar. İslam’ın bu sahadaki bilginlerine göre.”5 İslam’da devletin niteliklerini de belirten yazar, biçime takılmanın insanı yanıltacağını ve aslolanın öz olduğunu vurgular:
“İslam, devlet yönetiminde, zamanla gelip gidecek biçimleri ayrıntılı olarak tesbit etmemiş, kişinin, toplumun ve devletin hangi temel ilkelere uyması gerektiğini düzenlemiştir. Muhteva, şekillerden önce gelmektedir. Aracı amaç yapmıyor İslam. Araçlarda biraz daha zamana göre ayarlama elastikiyeti bulunuyor medeniyetimizde.”6

Diriliş Düşüncesinden Diriliş Partisine
Diriliş düşüncesini Sezai Karakoç geniş sınırlar çizerek açıklar. Düşünce dünyasından başlayıp insanların hayatlarının en ince noktalarına temas eden, toplumu kapsayan, tarihin akışı içinde söz sahibi olan, şahsi, içtimai ve metafizik olayların bütünü olarak ilan edilir Diriliş. Diriliş düşüncesinde dünya ve ukba ayrılmaz bir bütündür.
Diriliş bu maksatla sistemleştirildikten ve yılların çizgileriyle olgunlaştırıldıktan sonra tarih 26
Mart 1990’ı gösterirken Diriliş Partisi Sezai Karakoç liderliğinde varlığını beyan eder.
Sezai Karakoç, fikirlerin sadece teoride kalmasının yetersiz olduğunu ve sancısı çekildikten olan tebliğ edilen her düşüncenin pratiğe aktarılması zorunluluğunu ifade ederek Diriliş Partisi’nin kuruluş amacını açıklamış olur.
Diriliş Partisi, 16 bölümden ve 147 maddeden oluşan programının girişinde kuruluş gerekçesini belirtir:
“Batıdan alınan ruh ve siyasi sistem, özce ülke ruhundan kana kana içmek, biçimce de köklü bir şekilde gözden geçirilmek ihtiyacındadır. Siyasi rejim, kendinin dışa vurumunu sağlayacak olan halk ruhunun baskı altında tutulması aracı olmamalıdır. Halk ruhu, kendini serbestçe ortaya koyabilmelidir. Aydın iradesiyle halk iradesinin buluştuğu nokta, milli iradenin altın oranda tecelli ettiği nokta olmalıdır. Demokrasi, aydınların veya bir azınlığın diktatöryasına alet edilmemeli, öte taraftan sadece halkın duygularının istismarını hedef alan bir iktidar alanı gibi de düşünülmemelidir. Böyle bir çerçevede kavrandığı ve böyle bir tabana oturtulduğu takdirde, demokrasi yabancılık havasından kurtulacak ve yerlileşme sürecini tamamlamış olacaktır.” Diriliş Partisi, kısa vadeli, orta vadeli ve uzun vadeli olmak üzere üç öneri sunmuştur. Kısa vadede önerilenler eğitim ve düşüncededir. Bugünü tahlil eden, tarihi okuyan, Doğu ve Batıyı anlayan,varoluş sürecini tamamlayan bireyler ve toplum kısa vadeyi oluşturur. Aydın kadronun aktif olduğu bu süreçte toplumun ihtiyaç duyduğu kurumlar oluşturulacaktır. Medya, bilim ve sanat dünyası eksiklerini tamamlayacak ve dirilişi başlatacaktır.
Orta vadeli öneriler, aydın kadronun İslam dünyasının aydınlarıyla diyaloğunu öngörür. Tarihi ve kültürel halkalar bütünleşecek, İslam Paktı, İslam Ortak Pazarı gibi siyasi, kültürel ve ekonomik projeler başlatılacaktır.
Uzun vadeli önerilerde ise Ortadoğu merkezli bir İslam devletinin kurulması vardır. Çünkü İslam medeniyetinin kalbi buradadır.
Sezai Karakoç, yapay sınırlardan duyduğu üzüntüyü paylaşır. Ona göre Hindistanlı bir Müslüman hiçbir engelle karşılaşmadan Fas’a kadar seyahat edebilmelidir. Çünkü İstanbul ve Rabat da Hintli bir Müslüman’ın toprağıdır. Diriliş Dergisi
Diriliş Dergisi, 1960-92 yılları arasında belirli periyotlarla 396 sayı yayımlanmıştır. Bu özelliğiyle Diriliş, fikir ve mücadele okulu oluşunun yanında edebiyat ve sanatta da sembol isimlerden olmuştur.
Derginin ilk sayılarının çıktığı yıllar, CHP-DP gerginliğinin tavan yaptığı ve öğrenci olaylarının giderek arttığı yıllardır. Bu dönemde Yeğenbey Vergi Dairesi’nde memur olan Karakoç, kısa vadeli çalışmaların fayda vermeyeceğine kanaat getirerek Diriliş Dergisi’ni yayın hayatına kazandırmış ve derginin çıkma nedenini şöyle açıklamıştır:
“Yeni bir nesil gelmişti. Ortam otuz yıl öncesine göre çok değişmişti. Düşünüşte bir tazelenme ve yenilenmeye ihtiyaç vardı. Yeni bir dil ve üslup gerekliydi. Bir süredir daldığım metafizik düşünceler de kendini ifade için beni zorluyordu. Bu fevkalade şartlar içinde doğdu Diriliş.”7
1960 şubatından mayısına kadar iki sayı çıkan Diriliş’in bu döneminde yazılar medeniyet eksenlidir. Yirmi sayfa olarak normal dergi ebatında iki sayı çıkan Diriliş maddi ve siyasi sebeplerden kapanır. Altı yıllık bir beklemeden sonra Diriliş Dergisi daha sık periyotlarla yayın hayatına geri döner. “Ayda bir çıkar, Siyaset, Edebiyat ve Düşünce Dergisi” alt başlığıyla normal boyda kırk sekiz sayfa olarak toplam on iki sayı çıkan derginin bu döneminde edebiyat ve çeviri yazıları ön plana çıkar. Hamidullah, Seyyid Kutup, Mevdudi ve Malik bin Nebi’nin yazıları dergide kendine yer bulur. İki yıl aradan sonra 1969’da tekrar çıkmaya başlayan dergide Batı metinlerinin çevirileri çok sık görülür. Ayda bir çıkmak üzere on altı sayı devam eder. Gegoard, Wirginia, Wolff, Eliot gibi isimlerin yanında Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Zarifoğlu, M. Çavuşoğlu, Cahit Koytak gibi isimlerin şiir ve hikâyeleri de görülür. Üç buçuk yıllık bir suskunluk döneminden sonra Diriliş Dergisi 1974-76 yılları arasında on sekiz sayı daha çıkar. Bu dönemde Batı medeniyetinin çevirilerinin yanında Mesnevi, Mektubat, Silahtar Tarihi ve Molcolm X çevirileri kendine yer bulur. İki aylık bir boşluktan sonra Mayıs 1976’dan Ağustos 1983’e kadar aralıklarla yetmiş üç sayı daha yayımlanan Diriliş Dergisi, 7 Ocak 1983 – 17 Haziran 1983 tarihleri arasında günlük gazete olarak tek yaprak formatında 233. sayısını görür. Alışılmış suskunluklarından birini de bu tarihten sonra beş yıl devam ettirir Diriliş Dergisi. “Haftalık Düşünce, Edebiyat, Siyaset Dergisi” alt başlığıyla 25 Temmuz 1988 – 5 Şubat 1992 arasında 133 sayı daha neşrolunur. Bu dönemde Diriliş ve Sezai Karakoç siyasete daha yakın durur. Fiilen partileşmeyi burada dile getirir. Diriliş’in 9 Haziran 1989 tarihli 47. Sayısında “Gerçek Parti” adıyla yayımlanan bir yazısında “Bu ülke bu zamana kadar kendi bağrından fışkırmış gerçek partisine kavuşmadı. Ama er veya geç ona kavuşacak, onun gelişip serpilmesine şahit olacaktır.” demiş ve kurulacak partinin izlerini vermiştir. Diriliş Dergisi,5 Şubat 1992 tarihinde 131, 132 ve 133. sayılarını beraber çıkararak otuz iki yıllık yayın hayatını tamamlar. Sezai Karakoç ve Şiirleri Sezai Karakoç, ikinci şiir kitabı Şahdamar’ı 1962 yılında çıkarmış ve bu eserle modern Türk şiirinde en güzel köşelerden birisini almıştır diyebiliriz. Şahdamar’daki şiirlerin genelinde toplumun kendi değerlerinden uzaklaşarak kendini Batılı değerlerle yeniden inşa etme çabasına ve emperyalist Batı’nın İslam dünyasındaki etkilerine eleştirel bir dille yaklaşmıştır. Savunma yahut karşı koyuşu Doğu veya İslam adıyla sembolleştirmektedir. Şairin, nesirlerinden birine isim olarak verdiği “Metafizik Gerilim”i şiirlerinde en ince ayrıntılarıyla müşahede etmekteyiz. Doğu/İslam’ın asaleti, Batı’nın çürümeye yüz tutmuşluğu ve hakikatten uzaklığı şiirlerin çehresine yansımıştır:
“…
Biz inkar eder, inkarı severiz;
Bayram hediyenizi iade ederiz
Biz mahcup ve onurlu çocuklarız
Başımızı kaldırıp bir bakmayız
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz
Siz güvercinleri gözlerinden vurursunuz
Siz ekmeğin hamurunu, aşkın hamurunu samandan yoğurursunuz
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz.
…”8

Sezai Karakoç, Kapalıçarşı şiirinde iki farklı hayat tarzının karşılaştırmasını yapar. Bahsedilen metafizik gerilimi şiirin her satırında hisseder okuyucu. “Onlar” diye tarif edilen Batı kültürünün ahlakı eleştirilir:
“Kendi yastıklarına düşmesin
Dostlarının kadınları üstündeki gölgesi onlara anlat.”
dizeleriyle Batı’nın gayri ahlaki kültürü gözler önüne serilir. Şiire Kapalı Çarşı isminin verilmesi de dikkat çekicidir. Şiirde Batı’nın yozlaşmasına karşılık Doğu/İslam kültürünün temizliği anlatılırken Doğu medeniyetinin simge yapılarından Kapalıçarşıların şiire isim olması tamamlayıcı unsurdur. Kapalı Çarşı; korunaklı, muhafaza edilmiş İslam çarşısı. “Ötesini Söylemeyeceğim” şiiri de on yaşındaki Tunuslu bir kızın ağzından Fransız işgalini anlatırken iki medeniyeti özelliklerini sayfalara döker:
“…
Ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili
Bir hayli bilgili olduğunu biliyorum
Bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil
Sizin bayanınızınki gibi ince ve uzun değil
Annemi babamı karıştırmayın işin içine
İnanmazsınız ama onların şuncacık
Şuncacık evet şuncacık bir alakaları bile yok
Sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar
Ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor
Halbuki siz insanı öldürmezsiniz değil mi?
Gidiniz ve öteki yabancıları da beraber götürünüz
Tuhaf ve acaip şapkalarınızı da beraber götürünüz emi
Boynunuzdaki o uzun ve süslü şeritleri de
Kirli çamaşırları tahta döşemelerin
Üzerinde bırakmamanızı yalvararak isteyeceğim
Yalvararak isteyeceğim diyorum Medeni Adam
Siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem
Kardeşim Ali gömleğinizi mutlaka giyecektir
Halbuki ben Bay Fransız sizin gömleğinizi
Hatta Matmazel Nikol’un o kırmızı ipekli gömleğini
Hani etekleri şöyle kıvrım kıvrımdır ya
Bile giymek istemem istemeyeceğim.
…”

Karakoç’un şiirleri arasında “Zamana Adanmış Sözler” kitabında yer alan şiirler ve kitabın ismi oldukça dikkat çekmektedir. Karakoç’un şiir anlayışında yazıya geçe her söz zamana adanmıştır. Sezai Karakoç, “Üç Kaside”ye şiirlerini aldığı şairleri tanıtırken kendi şiirini de tanıtmış olur. Kaside-i Bürde, Endülüs’te Ağıt ve Bürüyen Kaside adlarıyla Ka’b bin Zübeyr, Salih bin Şerif ve İmam Busiri’nin şiirlerinden oluşur Sezai Karakoç’un Üç Kaside’si. Kaside’nin ilki Ka’b bin Zübeyr için kaleme alınmıştır. Kaisde-i Bürde ile bağışlanan ve hatta Rasulullah’ın hırkası ile şereflenen Ka’b bin Zübeyr’i Kaside-i Bürde’nin bürüdüğü gibi Karakoç da şiirlerinin gölgesine sığınır ve bir bağışlanma vesilesi arar:
“Yıllar geçti saban olumsuz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanlıca’da Emirgan’da
Kandilli’nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim.
…” Sanat ve şiirin ümmet boyutuna ise Salih bin Şerif’in Endülüs’e Ağıt’ı tanıtırken yapılır. Zulme uğrayanların yardımına koşacak yürekler ön plana çıkar bu şiirde.
İmam Busiri’nin Bürüyen Kaside’sinde ise şifa bulmaktadır Karakoç. İmam Busiri’nin bir gün felç geçirdiğini anlatan Karakoç, Büyüyen Kaside’yi yazarak peygamber hatırı için Allah’tan şifa isteyen Busiri’nin, rüyasında peygamberi görerek şiirini okuduğunu, uyanınca felcin geçtiğini anlatır. Sezai Karakoç’un şiiri şifa kaynağı olarak görmesinin temelinde bu olay yatmaktadır. DİPNOTLAR:
1KARAKOÇ, Sezai: “Toplum V”,Diriliş Dergisi, S.23, 26 Aralık 1998, s.5
2KARAKOÇ, Sezai: “Model”, Diriliş Dergisi, S.119-120, 31 Ekim 1990, s.2
3KARAKOÇ, Sezai: Dirilişin Çevresinde, İstanbul, 1998, s.104
4KARAKOÇ, Sezai: Çağ ve İlham III, s.129,130
5KARAKOÇ, Sezai: “Devlet II”, Diriliş Dergisi, S. 15, 31 Ekim 1988, s.4
6KARAKOÇ, Sezai: “Devlet IV”, Diriliş Dergisi, S. 12, 10 Ekim 1988, s.4
7”Hatıralar”, Diriliş Dergisi, y. 30, nr.84, 23 Şubat 1990, s. 11
8KARAKOÇ, Sezai: “Gün Doğmadan”, Şahdamar, s.41,42,43

Cuma Ertaş   Ağır ağır önümden geçti deve kervanı      Bir kenarda göründü beldenin viran hanı                                                                        ( F. Nafiz Çamlıbel)   1894… Güz ayları. Bir ses bir gıcırtı ki açıldıkça kapı tek tek çekiyor yolcularını. Acı acı bebek ağıtları susturamıyor bu handa kulaklara fısıldanan ezanı.  Veysel… Veysel… Veysel… Dünya’ya geldiğim anda Yürüdüm aynı zamanda İki kapılı bir handa Gidiyorum gündüz gece   Kör gözleri karşısında gören gözlerimizin kifayetsiz kaldığı yüce kişilik. Dünya denen viran hanın kapısını aralarken çıkacağı kapıdan da gönül gözünü ayırmayan bir Anadolu insanı. Yamalı ceketinin tozunu taşranın toprağından kapmış, sazına gözünü vermiş, yırtık çarıklarıyla menzile gündüz gece giden bir yol arkadaşı… Aşık Veysel Şatıroğlu. Sivas’a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyü’nde bir çiftçi ailesi olan Ahmet ile Gülizar’dan dünyaya gelir o. Doğduğu vakitlerde o yöreyi esir alan çiçek hastalığı Veysel’den önce iki kardeşinin hayatına son verdiği gibi onun da gözlerini kör eder. Bir gözünü tam anlamıyla yitirmemişken babasının elindeki değneğin kazayla gözüne çarpması sonucu ondaki görme duyusunu külliyen elinden almıştır. Vahim bir hale düşen Veysel’in hayata tutunacak tek dalı babasının ona hediye ettiği sazı olmuştur. Babasıyla kadim dostluğu bulunan Çamışıhlı Ali Ağa’dan saz dersleri alır ve böylece Aşıklık yolunda ilk adımını da atmış olur Veysel. Karanlıklar içinde büyüyen bir genç olmanın nasıl bedbaht bir durum olduğunu anlatmaya onun sözü yeter ne de sazı. Birde içinde sakladığı bir yarası vardır ki işte bu her vatan evladının içini deler. Askere gidemeyecektir ve şöyle seslenir. Ne yazık ki bana olmadı kısmet                                             Düşmanı denize dökerken millet Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet Kılıç vurmak için düşman başına.   Bugünler müyesser olsaydı bana Minnet etmez idim bir kaşık kana Mukadder harici gelmez meydana Neler geldi bu Veysel’in başına. Bunca zor vakitler içinden geçen Veysel için annesi bir yol arkadaşı bulmak ister. Onu evlendirecek bu sayede ona bir mutluluk kapısı açılacaktır. Hani garip olmanın hüzünlü yanı budur ya tatmadığın acı kalmaz. Yine öyle olur. Esma adında bir kızla evlenir hemen ardı sırada da bir erkek bir kızları olur. Artık hayata umutla bakan Veysel daha sağlam basar yere ta ki on günlük evladı annesin kucağında ölene kadar. İnsan bazen kederle öyle sarmaş dolaş olur ki yeter diyecek olsa bir hançer daha yer en umulmadık yerden. Annesini kısa zaman sonra da babasını kaybeder. Ve şunu da hemen belirtmeliyim ki dostlar anne bir evladın ayakları baba ise sırt dayanağıdır. Ardında kalan bir de körse varın siz hesap edin gerisini. Böyle de olsa hayat Veysel için devam eder. Bağ bahçe işlerine karışır artık biraz olsun acılarını unutmaya başlamıştır. İşlere yardım etsin diye de eve bir hizmetkâr tutulur ama en büyük acıyı da o yaşatacaktır bizim garibe. Hizmet etsin diye alınan kişi Esma ile gizliden aklınca aşk yaşamaya başlar. Ekmeğini yediği adamın sırtından bıçaklamaktan başka hiçbir şey değildir. Bu şekilde sürer münasebetleri. Yine bir gece Veysel yatağa karısıyla birlikte girer. Gecenin o sinsi sessizliği çökmüşken her yana karısı uyanır yavaşça iner yataktan artık kaçacaktır evin işçisine. Usulca giyer üstünü bohçasını da sırtına alır sonra çıkar gider evden… Bu gitmelerin en şaşılacak tarafı da hiç gitmeyecek gibi gelenlerin gitmesidir. Evet, Esma da kendisini Veysel’den kopararak değil adeta yırtarak gider. Kaçtığı o hain işçiyle ormanların arasında soluk soluğa koşarken birden Esma ayakkabısında bir şeyin olduğunu hisseder, hemen bir kenarda ayakkabısını çıkarır.  İçinden çıkanlar her ikisini de damdan düşmüşe döndürecektir. Bir tomar para ve küçük bir not düşer eline. Yazılanlar Esma’nın kanını dondurduğu gibi, bizleri de okuyunca hayrete düşürecek cinstendir. Veysel vefasız karısına şöyle seslenir: Beni giydirdin, kuşattın. Aşımı pişirip önüme koydun. Kör gözlerime ışık oldun. Kahrımı çok çektin hakkını helal et. Vardığın yerde zor duruma düşmeyesin diye bu parayı koydum. Ananın ak sütü gibi helaldir. Ve altına şu notu da ekler “ Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa” Ah! Ah! Nerde yoğurttun bu alçak gönüllüğün mayasını Veysel? Hangi dağın gövdesine salıverdin de içini bir ah bile etmedin vefasızın arkasından?  Gönlü sıradağlar heybetinde olanın gam fırtınaları da öyle hafif falan olmuyor. Rabbim derdin büyüğünü yine sabrın ne olduğunu çok iyi bilen kullara bahşediyor. Veysel’in sırtına bu yükte ağır lakin kaldırılmaz değil. Allah bunu çok iyi biliyor. Güzelliğin on par’etmez Bu bendeki aşk olmasa Eğlenecek yer bulaman Gönlümdeki köşk olmasa   Kim okurdu kim yazardı Bu düğümü kim çözerdi Koyun kurt ile gezerdi Fikir başka başk’olmasa   Her kışın bir baharı, her sonunda bir başlangıcı vardır elbette. Buhranlı günler içinde hayata dair bir umudu bir tutunacak dalı kalmayan Veysel içinde muhakkak ki yüzünde güller açacağı vakitler yakındır. Öyle de olur zaten. Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları Halk Şairlerini Koruma Derneği’ni kurarlar. Kurulan derneğin adı altında ise üç gün sürecek olan Halk Şairleri Bayramı düzenlenir. Veysel’in de bu organizasyona katılması önüne artık ışığı kesilemeyecek ufuklar açar. Çalınan sazlar, söylenen türküler arasından en çokta Veysel’in yöresel tavrı dikkatlerini çeker katılımcıların. Ahmet Kutsi onda saklı olan gizli duyguların çok iyi farkına varır. Derneğin isteği üzerine Atatürk’e övgülerin dizileceği bir şiir yarışması düzenlenir ve bunda da Veysel içindeki sanat ışığını daha da gün yüzüne çıkarır. Şiiri çok beğenen Ağacakışla nahiyesi Ali Rıza Bey bu şiiri Ankara’ya gönderelim deyince Âşık bir heyecanla Ata’ya ben kendim gider götürürüm diyerek yol arkadaşı İbrahim ile düşer Ankara yollarına. Kara kışta yürüyerek üç ayda zar zor varabilirler. Lakin Ankara’da aylar boyunca Ata’ya ulaşmak için gitmedikleri yer yardım istemedikleri adam kalmaz. Hiç değilse gazetelerde şiirlerimizi duyuralım umuduyla Hâkimiyet-i Milliye Basım Evi’ne giderler. Ve Âşık Veysel’in yurdun dört bir yanında adının duyulmasına bu basım evi sebep olacaktır. Ata’yı göremese bile o, artık sevilen, sayılan en güzeli de dinlenilen bir âşık olmuştur. Sivas’a dönmeden öncede ilk plağını Ankara’da okur. Mecnunum, Leyla’mı gördüm Bir kerece baktı geçti. Ne söyledi ne de sordum Kaşlarını yıktı geçti   Soramadım bir çift sözü Ay mıydı gün müydü, yüzü Sandım ki zühre yıldızı Şavkı beni yaktı geçti.   İzzetî, bu ne hikmet iş Uyur iken gördüm bir düş Zülüflerin kement etmiş, Yar boynuma taktı geçti. Veysel artık umudun iplerine sıkıca tutunarak devam eder hayatına, o içinde taşıdığı aşkı, saygıyı, sevgiyi ve dahası aşık olmanın ilkelerini sazıyla haykırmaktadır kardeşliğin coğrafyasına. Bu toprakların mayasına kültür kokan elleriyle birde o el atar. Ve artık o bir eğitimci olacaktır. Ülke genelinde yeni kurulan Köy Enstitülerinde Ahmet Kutsi’nin tavsiyesi üzerine saz dersleri vermeye başlar. Bu durum onun için nimetlerin en büyüğüdür ki çalışma süreci içerisinde kültür ve sanat dünyasının çok değerli isimleriyle bir araya gelme fırsatı bulur. Şiir çıtasını yukarılara çekecek eşsiz tecrübeler kazanır bu mesleğinde. Ömrünün en güzel yıllarını geçiren Veysel, bu dönemde Gülizar adında bir kızla evlenir. Evliliklerin de her şey yolunda gider ama karısının tek derdi kocasının gurbette eğitim vermesidir. Müdürüne okuttuğu şiiri ile bu dertten de ustaca kurtulur. Yeni mektup aldım gül yüzlü yârdan  Gözletme yolları gel deyi yazmış  Sivralan köyünden bizim diyardan  Dağlar mor menevşe gül deyi yazmış      Eğlenme gurbette yayla zamanı  Mevlâ’yı seversen ağlatma beni  Benek benek mektuptadır nişanı  Gözyaşım mektupta pul deyi yazmış     Veysel bu gurbetlik kâr etti cana  Karıştır göçünü ulu kervana  Gün geçirip fırsat verme zamana  Sakın uzamasın yol deyi yazmış     Aşığın derdini anlayan müdür ise tez zamanda onun tayinini Sivas’a çıkartmada yardımcı olur, sevende gayrı kavuşur sevdiğine… Aşık Veysel şiirleriyle Pir Sultan Abdal’ın emanetini, Ruhsati’nin nefesini taşır adeta. Unutulmaya yüz tutan bir edebiyatın son temsilcileri arasındadır. Üzerinde yaşadığımız bu topraklarda gümrah açan sevgi güllerinin tohumunu eker o görmeyen gözleriyle. Faniliği unutulup uğruna kanlar dökülen, kalpler kırılan bu dünyayı bir viran han diyerek, bizlere hak olan ahireti hatırlatır. Kime sarıldıysa diken olan, hangi taşa tutunduysa üzerine yıkılan, gölgesine güvendiği dalların sıra sıra kırıldığı kederli yaşamında, bir tek toprağı kendine yar, yaralı sinesine sevgili bilmiştir. Dost dost diye nicesine sarıldım Benim sadık yârim kara topraktır Beyhude dolandım boşa yoruldum Benim sadık yârim kara topraktır    Nice güzellere bağlandım kaldım Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum Her türlü isteğim topraktan aldım Benim sadık yârim kara topraktır   Karnın yardım kazmayınan belinen Yüzün yırttım tırnağınan elinen Yine beni karşıladı gülünen Benim sadık yârim kara topraktır   Her kim ki olursa bu sırra mazhar Dünyaya bırakır ölmez bir eser Gün gelir Veysel’i bağrına basar Benim sadık yârim kara topraktır   Ölüm 21 Mart 1973… Rabbim rahmet eylesin.