Gündem

Genç Öncüler’in Temmuz/144. sayısı “Kazanırken Kaybettiklerimiz” manşetiyle çıktı!

Dergide bu ay, son yıllarda siyasete kurban edilen ve içi boşalan kavramlar, yüzyıllık İslamcılık tecrübesi, hak-adalet söylemi ve bu hususlarda kaleme alınan yazılar dosyaya taşınıyor.

Editör yazısı ise şöyle:

Müslümanlar bugünün Türkiye’sinde, daha önceki devletlerinde yaşamak zorunda kalmadıkları bir pratiği tecrübe ediyor. Müslümanlar vahyi bu topraklarda bin seneye yakın bir dönemde devletin gölgesinde dile getirmişti. 1000’li yılların hemen başından 1900’lü yılların başına kadar her türlü devlet yapısının “dini mübini İslam”ı merkeze alarak şekillenmesi, Müslümanların başka bir sistemde ne yapacağını konusunda hazırlıksız olmasını da beraberinde getirecekti. I. Cihan Harbi’nde parçalanan vatan İstiklal Harbi’nde son şeklini alırken yeni kurulan Cumhuriyet’in anayasası da bilinen ibareyle başlıyordu: Türkiye Devletinin dini, dinî İslâm’dır: Resmi dili Türkçedir; makkarı Ankara şehridir.” 1928 yılına gelindiğinde aynı ibare önce Devletinin resmî dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir.” halini alacak, 1937’de ise Türkiye Devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimcidir. Devlet dili Türkçedir. Başkent Ankara’dır.” güncellemesiyle bugüne kadar gelecekti.

30’larda iyice kendini belli eden İslam’ın sosyal hayatın dışına atılması ve buna karşı çıkan Müslümanlara kurulan baskı, 60 darbesiyle iyice yerini perçinledi ve millet ile sistem arasına derin bir çukur kazıldı. Ezanın, Kur’an’ın ve Hacc’ın yasaklanması, İslam’a ait şiarların horlanması; Müslümanları, devletlerini işgal eden sisteme karşı mevzilenmeye sevk etti. 2000’li yıllara kadar geçen süreçte, 70 yılın muhalefeti ve İslam devleti ideali –Müslümanlar açısından kendilerinin olanı geri alma çabası olarak da bakabiliriz-, İslami duruşları olan insanlar iktidara geldikten sonra ayrı bir imtihan sürecine evrilecekti. O zamana değin en büyük ideal olan yeryüzündeki halifelik vazifesinin en mühim parçalarından olan “devlet” –Alparslan’ın, Süleyman’ın, Abdülhamid’in, İstiklal Harbi’nin devleti-, hakkını geri alma, 1924 Anayasası’nın değiştirilmemiş 2. maddesini şerefle ve faziletle kucaklama emeli, kimi Müslüman cemiyetler içinde birden bire akamete uğramış bulundu.

Şimdi şunu kabul etmeliyiz: 2000’den sonra muhalefetten iktidara yürüyen siyasi hareketimizle –bizden olan ve bizden olmayan yönleriyle bizim içimizden-, kimi vakıflarımız, derneklerimiz, cemaatlerimiz ve cemiyetlerimizle yola çıktığımız günkü amacımızın çok uzağındayız. Devletin içine sızan Amerikalılık ne kadar bizden, biz ne kadar oradayız; başka kültürle, mesela Avrupa Birliği değerleriyle İslam’ın mukaddesleri aynı çatı altında nasıl buluşacak; iktidara eklemlenerek, siyasetin arka bahçesi olarak hakkı ayakta tutma görevi nasıl icra edilecek; sahaya indiğimizde arkamızda kalacak ve tehlikelere karşı bizi uyarıp gözetecek gruplar nerede duracak; bunlar hala büyük bir soru işareti olarak duruyor. Merhum Akif Emre’nin sözünü ettiği, kimi Müslümanın artık sistemi geri alma hayali kurmadığı, işin kötüsü buna ihtiyaç da duymadığı gerçeğini ne yapacağız?

Genç Öncüler dergisi olarak bu ay “Kazanırken Kaybettiklerimiz” dosyasıyla okuyucularımızın karşısına çıkıyoruz. Son yılların siyasi rüzgârını biraz ensemizde hissedeceğiz.

Dosya dışı konularda hikaye, deneme, film analizi, ders notları, objektifimden yansıyanlar köşeleri mevcut. Mustafa Aydın Hoca ile de bazı kavramlar üzerine bir mülakat gerçekleştirdik. Gündelik şeyler köşesi yine devam ediyor. Artık “10 Soru” köşesi de yerini aldı. Bu ay; “10 Soruda Kime Güvenilir Kime Güvenilmez”. Arka kapakta bu ayki iktibasımız İsmail Kara Hoca’dan: İçimizde Dolaşan Yabancılar

Genç Öncüler’in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve zorlukları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.

Uğur Demirel/ Genel Yayın Yönetmeni

Genç Öncüler’in Haziran/143. sayısı “Dil Toplumun Özgürlüğüdür” manşetiyle çıktı!

Dergide bu ay lisanın toplumların hayatındaki yeri ve insanlar arasında kurduğu bağ; Türkiye’deki harf devrimi, Latin harflerini kullanmaya başlamamızın bizi kendimize ve tarihimize yabancılaştırması ve bu hususta kaleme alınmış çeşitli zamanlardaki yazılar dosyaya taşınıyor.

Derginin sunuş yazısı şöyle:

Dil ile irtibatımızı kaybediyoruz. Farklı kültürleri gelecek kuşaklara taşıyan dil, modern dünyanın insanı gibi tektipleşiyor. Tibet’in gençleri Kanada sokaklarındaki kot pantolonları giyiyorsa, Hartum’da Amerikan içeceği kola tüketiliyorsa, İstanbul’un sokaklarında tarhana çorbası değil de “fast food” ürünler satılıyorsa burada bir maraz var demektir. Kıyafetlerindeki benzeşme, kültürleri de bir mecraya götürüp orada bir kalıba sığdırıyor. Dillerin de bundan nasibini aldığı muhakkak. Her dil, toplumun aynasıdır. Anlattıkları ve anlatamadıkları; kelimelerin yüklendiği manada açığa çıkar. Şimdi biz sevgiliye bin yıldır “yar” demişsek, “flört”ü haram bildiğimizden.

Mesele dil olunca “Harf Devrimi” konusunda da konuşmak elzem. 2019 Türkiye’sinde Türkçe konuşurken belki kullandığımız harflerin 91 sene önce değiştirilmesi bizim için pek bir şey ifade etmeyebilir. Öyle ya; insan varlığını bilmediği şeyin yokluğunu hissetmez. Fakat meseleyi kavramaya gayret edelim. Biz Türkler Müslüman olmazdan evvel pek de derli toplu olmayan yazımıza İslam’la birlikte kimlik kazandırdık. Anadolu’da Kur’an ile tanışan bu yazı, Yunus Emre’den Ömer Seyfettin’e kadar kendi tekamül sürecini tamamladı. Bin yıllık bir kültür ve hatta dinimiz, bu kelimelerin ve yazının köşe taşlarına sirayet etti. Sonra 1928’de dediler ki, sizin bu yazının kötü. Bu yazıyla geri kalıyormuşuz. Artık Kur’an elifbasını değil Latin abecesini kullanacakmışız. Bu da yetmedi; kelimelerimiz idam sehpasına çıkarıldı. Arapça ve Farsça kökenli kelimeler gitti; yerine uydurulan, evet yanlış duymadınız gerçekten uydurulan kelimeler kondu. Sonuç mu: Dosya yazılarında göreceksiniz. Mustafa Sabri Efendi’nin 91 sene önce yazdığı bir metni, Ömer Seyfettin’in 80 sene önce yazdığı hikayeyi okumaktan ve anlamaktan aciz bir nesil. Hani 1000 sene önce dedelerinin yazdıklarını, onların mezar taşlarını okuyamayan nesil bahsine girmeyelim hiç.

Genç Öncüler dergisi olarak bu ay “Dil Toplumun Özgürlüğüdür” manşetiyle okuyucularımızın karşısına çıkıyoruz. Dillerin mahiyeti ve ne ifade ettikleri dosya konularından. Diğer yandan “Harf Devrimi” üzerine çeşitli zamanlarda yazılan dört yazıyı dosyada bulabilirsiniz.

Dosya dışı konularda bu ay artık iki yeni köşemiz var: Geçen ay ilk metinlerini kaleme alan Hasan Hüseyin Çaçan felsefe yazılarıyla, Mehmet Zahid Başak “Ders Notları” ile köşelerinde sürekli olarak karşınıza çıkacak. Bir de 1984 yılında İsmet Özel’in İslam dergisindeki mülakatında “tatil” üzerine söyledikleri, tatilin yaklaşması münasebetiyle karşınızda. Keyifle okuyacağınızı temenni ediyoruz.

Bu aydan itibaren yeni tasarımımız ile matbaanın yolunu tutuyoruz. Biz yeni tasarımımızı sevdik. Umarım siz de beğenirsiniz.

Genç Öncüler’in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve zorlukları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.

Uğur Demirel/ Genel Yayın Yönetmeni

Bahar seminerleri dizisinin üçüncüsünü Cihan Aktaş ile gerçekleştirdik. "Yanlış Anlaşılma Korkusu" üzerine konuştuğumuz programımızda toplumsal düzeyde bireylerin karşılaştıkları sorunlara değinildi. Yanlış anlaşılma korkusunu en çok çeken gruplardan biri olan kadınlar hakkında paylaşımlarda bulunan Cihan Aktaş bizlere yeni ufuklar açtı. Kadınların içinde bulundukları durumlarda dışardan nasıl değerlendirildikleri ve bunun doğurduğu kaygıları derinlemesine inceledik. Bunun yanısıra toplumlardaki azınlıkların yanlış anlaşılma korkusundan ne boyutta etkilendiklerini tartıştığımız programımızı katılımcılardan gelen soruların cevaplanmasının ardından sonlandırdık.

Genç Öncüler’in 141/Nisan sayısı, “Dini Söylem Yorgunluğu” manşetiyle çıktı!

Dergide bu ay popüler dini içerikler ve söylemin yavanlığı, dini kavramların içinin boşaltılması, lüzumsuz konuların asıl meselelermiş gibi mütemadiyen toplumun gündemine sokulması, terk edilen münazara ahlakı ve Müslümanların boş vermişlik sendromu dosyaya taşınıyor.

Derginin sunuş yazısı ise şöyle:

Çok değil henüz beş altı ay evvel birkaç gazete ve internet sitesinde “din yorgunluğu” meselesi gündeme geldi ve üzerine uzun uzadıya konuşuldu. Aslında konuşulan şey, dinin kendinden bir bıkkınlık değil, özellikle ekranlarda dini meseleler konuşulurken ortaya çıkan bayağı üslup ve gayrı ciddilikti. Artık görmekten bıkılan yüzlerin, asıl olanı konuşmak yerine kıyıda köşede kalmış mesnetsiz şeyler üzerinden gündem olma çabaları ve popülerlik peşinde koşmaları izleyicilerde bir tepki meydana getirdi. İlk insan ve peygambere baba yakıştıranlardan tutun da babasız olarak dünyaya gelmesi Allah’ın bir mucizesi olan Hz. İsa’nın mukaddes annesine çift cinsiyetli diyenlere, rakibin tuş edebilmek(!) için masaya deve idrarı koyacak kadar laubalileşenlere kadar işin suyunu çıkaran bu insanlara bir tepkinin verilmesi doğaldı. Kimi güç odaklarından köşe kapmak için dinin başkaca maksatlara alet edilmesi de böyle bir tepkinin oluşmasında kuşkusuz etkiliydi. Hakikat peşinde koşan bir avuç insanın yalnızlığa itildiği günümüzde, -şayet önlem alamazsak- dini söylemin yorduğu gençleri daha çok konuşacağımızdan pek de şüphemiz kalmıyor.

Genç Öncüler olarak bu ay “din yorgunluğu” yahut daha doğru bir tanımla “dini söylem yorgunluğu” meselesini dosyaya taşıdık. Elle tutulur bir yanı olmayan söylemler, televizyonlarda mütemadiyen ve sadece dini(!) konuşan insanlar, gereksiz ve faydasız tartışmalar, özellikle gençlerin bu üsluba tepki vermesi ve konuşana değil konuşulana tavır alan bir grubun ortaya çıkması bu ayki dosya konularından.

Osman Zinnur Aksu televizyonun tahribatını yazdı. Dücane Demirtaş’ın sorduğu soru düşündürücü: Protestanlaştıramadıklarımızdan mısınız? Sümeyye Akten popüler dini içerikler ve söylemin yavanlığını kaleme aldı. Nisanur Çekmece, modern hayatın din ile kurulan irtibatı yıpratacağını dile getirdi. Şeymanur Ekren Tan’ın sorusu şu: Bu Din Kimin? Resul Karaca’nın yazısı var olduğu ortamlarda istediğini bulamayıp kendini hayattan dışlayan insanlara dair. Feyzanur Karaman da münazara geleneğimizi sayfalarına taşıdı.

Dosya dışı konularda Hasan Hüseyin Çaçan şiir üzerine bir metin kaleme aldı. Afife Karaaslan mekân yazılarına devam etti. Z. Zeynep Bakır bir denemesini paylaştı. Yavuz Selim Sancak seçim değerlendirmesi yaptı. Feride Çatal ise yine fotoğraf sayfasında. Bunun yanında deneme, şiir, kitap tahlili ve gezi yazısı bölümleri ile Genç Öncüler nisan ayında da yine dopdolu.

Genç Öncüler’in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve zorlukları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.

Bu yıl 5.sini düzenlediğimiz "Bir Fotoğraf Bin Şiir" şiir yarışmamızın ödül töreni M. Emin Saraç Kültür Merkezi'nde olacaktır. Kuranı Kerim tilaveti ile başlayacak programımız şiir dinletisi, zeybek gösterisi ve ödül takdimi ile son bulacaktır. Bu gecede sizleri de aramızda görmekten mutluluk duyarız.
Yer: Başakşehir M.Emin Saraç Kültür Merkezi
Tarih: 13 Nisan Cumartesi
Saat: 18.00

  • 1