casino maxi

Gündem

Genç Öncüler Eylül/122. Sayısı “Çocukerkil Aileler” Manşetiyle Çıktı!

Dergide, bu ay, geleneksel aile yapımızın uğradığı değişim masaya yatırılıyor. Baba-anne merkezli bir toplumdan çocukların son sözü söylediği bir yapıya nasıl evrildiğimiz sorgulanıyor. Ailelerin, çocukların üzerine fazla düşmesinden kaynaklanan sorunlar, doyumsuz hale gelen çocuklar da başlıca konulardan. Diğer yandan röportaj, atölye, portre, sinema, gezi yazısı ve gündeme dair içerikler ile Genç Öncüler eylül ayında 122. sayısıyla yine dopdolu!

Derginin sunuş yazısı şöyle:

İnsanlık koltuğunun başköşesinde bir dağ gibi oturdu aile. Aile düzgün olunca düzeldi dünya; aile bozulunca dünya bozuldu. İnsanlık birikimi, her ayrıntısıyla ailede mahfuzdu. Anne ve baba, atasından aldığını öğretti çocuğuna. Bebek, çocuk oldu; çocuk büyüdü topluma karıştı; atasından aldığı geleneği ve göreneği teslim etti nesline.

Şimdiye değin aile yapımızda söz babanın omzundaydı. Ailenin direğini baba ayakta tutar; anne, evin her köşesinde çocuklarına öğretmenlik eder, insanlık birimi çocukların zihinlerinde ve davranışlarında hayat bulurdu. Bir yaşantı, tecrübesiyle başka bir yaşantıyı zamana ve mekâna hazırlardı.

Ancak gün geçmesin ki bir yapı yerli yerinde dursun. Son zamanlarda çalışma ve araştırma alanına yeni bir kavram girdi: “Çocukerkil Aileler!”

Geleneksel aile yapımızın aksine çocukerkil aile yapısında taşlar yerinden oynadı ve evde son sözü söyleme yetkisi çocuklara geçti. Anne babalar, çocuklarını hayata hazırlamak için koyduğu kuralları önce esnetti. “Ben yapamadım çocuğum yapsın.” dedi. “Rahat bırakalım.” dedi, “Baskı yapmayalım.” dedi, “Kafası rahat olsun derslerine odaklansın.” dedi. Bir süre sonra baktılar ki mazeretler bitmiyordu. Kafalarını kaldırıp bir baktılar ki evin otoritesi çocuklarına geçmiş; nerelere gidileceğine, neler yeneceğine, hatta nelerin daha faydalı yahut zararlı olacağına onlar karar veriyordu. Daha da vahimi var: Henüz içine düştüğü durumun farkında olmayan aileler, aile kümemizde kocaman bir dilimi kapsıyor.

Genç Öncüler dergisi, bu ay, çocukerkil aile yapısını dosyaya taşıyor. Ailenin geçmişini, bugün aldığı şekli ve geleceğini tartışıyor. Mahinur Özdemir, “Bu çocuk niye böyle?” diye sordu. Muhammet Furkan Yılmaz, anaerkil-ataerkil ailelerden çocukerkil ailelere dönüşümü inceledi. Sümeyye Güven, sosyal medyalı bir zamanda ebeveynliğin nasıl olacağını hakkında düşüncelerini paylaştı. Dosya dışı konularda Yunus Bağırmaz Orta Asya’da Sınırların İhdası veya Ulusların İnşası yazısına devam etti. Resul Karaca, yeniden el sanatlarına dönüş üzerine bir deneme kaleme aldı. Şehir Plancısı Yeşim Börek, Türkiye’nin kentleşme deneyimi üzerine bir makale paylaştı. Bunun dışında gündem, analiz, siyasi tarih, röportaj, gezi yazısı, film kritiği ve şiir bölümleriyle Genç Öncüler dergisi eylül ayında da yine dopdolu.

Genç Öncüler'in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve sıkıntıları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.
Allah'a emanet olun.

Ey inananlar! Kendinizin, ana babanızın ve en yakınlarınızın aleyhine dahi olsa adaleti titizlikle ayakta tutan ve sırf Allah için şahitlik eden kimselerden olun. (Şahitlik ettiğiniz) Zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın)! Çünkü Allah her ikisine de (sizden) daha yakındır. Öyleyse kendi boş arzu ve heveslerinize uymayın ki adaletten uzaklaşmayasınız. Eğer (gerçeği) çarpıtırsanız ya da (şahitlikten) kaçınırsanız biliniz ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Nisa/135

Abonelik için irtibat numarası; 05392446562
Yıllık Abonelik Ücreti: 100 TL

Ayrıca genconculereyaziyorum@gmail.com adresine yazı ve görsel çalışmalarınızı gönderebilirsiniz.


Dergimizi bulabileceğiniz noktalar:
İstanbul
Fatih AKV
Fatih Genç Öncüler
Fatih Ağaç Kitabevi
Fatih İnkılap Kitapevi
Başakşehir Kültürevi Derneği
Bağcılar Güneşli Kültürevi Derneği
Kağıthane AKV
Kağıthane Genç Öncüler
Ankara AKV
Isparta Umran Kültürevi
Trabzon AKV
Çarşı Mahallesi Uzun Sokak Yavuz Selim İş Merkezi No 70
04623232205
Kocaeli AKV
Karabaş Mahallesi İnönü Caddesi No:276 İzmit / Kocaeli
05053122362
Eskişehir
İsmail Kaplan
05556925287
Adana
ADYAR(Adana İnsani Yardım Derneği)
Telefon: 0322 458 25 35 Cep: 0 507 249 66 19
Artvin
Bahattin Yılmaz
Hopa Yeryüzü Kültür Derneği
Erzincan
ERDAV
Atatürk Mahallesi Zübeyde Hanım Caddesi No :11 Merkez/ERZİNCAN
Telefon : 0 (446) 224 23 24
Siirt
Siirt İHH
Yeni Mahalle Fevzi Çakmak ortaokulu karşısı SİİRT İHH Siirt MERKEZ 56100
05554600101
KONYA-EREĞLİ
Necati Aksoylu
05438728486
Gaziantep
İmece Kültür Evi
Şahinbey/Gaziantep, Yeditepe, 85255. Sk. No:4,

LAPSEKİ LİSELİ ERKEKLER KAMPI

Seksen kişiydik. Gecenin bir yarısında kamp alanına varıp hızlıca otobüsten indik ve odalarımıza yerleştik. Sabahı nasıl ettiğimizi hatırlamıyorum. Güneş doğmadan yataklarımızı topladık ve sabah namazını eda ederek güne başladık. Hoş bir esinti tenimizi okşuyor, saçlarımızı havaya savuruyordu. Kahvaltı için güzel bir ortam…

İlk günden itibaren güne hep derslerle başladık. Öğleye kadar farklı oturumlarda farklı ağabeylerimizle muhabbet etme imkânımız oldu. Hem tanıştık, hem kaynaştık hem yeni yeni şeyler öğrendik.

Etkinliklerin ayrı bir yeri vardı. Havuz; en vazgeçilmezimiz. Futbol ve voleybol turnuvasında coşkuyu, okçulukta dikkati ve heyecanı yaşadık. Kurt kuzu oyununu bilmem bilir misiniz? Bilmiyorsanız çok şey kaçırdınız, benden söylemesi.

Hiç kamp ateşi yaktınız mı? Seksen kişi düşünün. Bir de deniz kenarı… Toprağın etrafında halka yapmış, kamp ateşi gözlerine yansıyan gençler… Ateşin etrafında söylenen marşlar, ezgiler… Bence de fazla heyecanlı.

Futbol turnuvasına bir parantez daha açalım. Final maçı Şehzade-Bayermümin arasındaydı. Mücadeleyi “Bayermümin” kazandı.

Bir parantez de arkadaşlığımıza. Yeni tanışsak bile aynı odalarda kalınca kırk yıllık arkadaş gibi oluyoruz. Dün tanıştığımız arkadaşlarımızın derdini dinledik, sıkıntısını paylaştık, beraber gülüp ağladık. Ne kazandık diye bakınca şunu diyorum: Bu da yetmezse ne yeter?

Bir de şakalarımız vardı tabi. Ağ şakası kampın favorisi olmaya aday. Kale ağlarının içine sarılı, yüzü köpüklü çırpınan bir balık düşünün. Kocaman bir balık. Kocaman yani eşşek kadar. Anlatabildim değil mi?

Su topu savaşı yapmadıysanız henüz, bir deneyin derim. Ama adam akıllı ıslanıp her tarafınızın çamura batacağı bir yerde.

Herkes Hüseyin Abi’nin sohbetini dört gözle bekliyordu.

Ozan Abi’nin çaldığı saz bizi başka âlemlere götürdü.

Başakşehirli arkadaşların yazdığı beste abilerimizin gönlünü aldı. Birçok abinin yüzümüzü güldüren tasvirlerini barındıran bu beste, aklımızda kalacak. Yuşa kardeşimizin rap şovu da herkesi coşturdu. Bu ilginç ve orijinal gösteri bizi gülme krizine soktu.

Kamp sonunda kampın enlerini de seçtik. En komik, en heyecanlı, en çok yiyen, en haylaz, en gözü kara…

Kamp bitiminde hüznü ve mutluluğu, paha biçilmez bir sevinç ve özlemi hep beraber yaşadık. Tadı damağımızda kaldı.

Bir kampta olabilecek her türlü kardeşlik, uhuvvet, dostluk, candaşlık, hep aramızdaydı.

Kamplar, hem sohbet ve muhabbet, hem dinlenme hem de Allah’ı hatırlama ve tefekkür etme mekânlarıdır. Şehrin kargaşası içinde bunaldığımız zaman, şehrin dışına kaçıp kâinatı izlediğimiz yerlerdir. Gökyüzünü izlediğimiz, yıldızlarla haşır neşir olduğumuz, Yedi Kandilli Süreyya ile konuştuğumuz, iskelede dalgaların sesinden başkasına kulaklarımızı kapattığımız yerlerdir. Bu kamp döneminde de bunlardan geri kalmadık. Tefekkür ettik, Allah’ı andık. Tazelendik, umutlarımızı yeşerttik. Necip Fazıl’a kulak kabarttık:

“Kalk arkadaş, gidelim
İnsanın unuttuğu
Allah’ı zikredelim;
Gül ve sümbül hırkamız,
Sulular, kuşlar, halkamız...”

Müslüman Dünya, Batı, Darbeler ve 15 Temmuz

Uğur Demirel

Türkiye olarak tarihimizin en sancılı süreçlerinden birini yaşıyoruz. Kaosla felah arasında gidip gelen sarkaç, milletin azmi ve cesaretiyle şimdilik bizden yana dönmüş durumda. Türkiye'yi bölüp parçalamak isteyenlerin planlarını bozguna uğratmanın gururu, bu coğrafyada yaşayıp darbenin karşısında duran herkesindir.

Ancak asıl savaş yeni başlıyor. İki yüz yıldır İslam dünyasını esaret altına alan siyasi planlar, Müslümanlar üzerindeki hegemonyasını devam ettirmek için son olarak gözüne Türkiye'yi kestirdi.

İkiz Kulelerin vurulmasından sonra ABD Başkanı Bush'un "Bundan sonra savaş Müslümanlarla Müslümanlar arasında olacak." sözünü çok iyi tahlil etmeliyiz. "Yüz yıl sürecek Haçlı Savaşları başlamıştır." diyerek Amerika'nın Müslüman dünya üzerindeki stratejisini deklare edenler, amaçlarına ulaşana kadar durmak istemeyeceklerdir.

14 sene evvel ABD'nin yayınladığı Rand Raporu'nda Orta Doğu'nun haritasını yeniden çizenler, Türkiye'nin de içinde bulunduğu 22 Müslüman ülkenin sınırlarını kendilerine göre değiştirenler, yeni haritada kendilerinin yöneteceği Büyük Ermenistan ve Büyük Kürdistan Devleti'ni çizenler, "Vaad Edilmiş Büyük İsrail Toprakları"nı en batıdan en doğuya kadar hakimiyet altına almak isteyenler, Türkiye'ye de operasyon yapmak için düğmeye başmış durumda.

1990'da Cezayir'de seçimi %54 oy alarak kazanan İslami Selamet Partisi'ne yapılan darbeye ABD, İngiltere ve İsrail öncülüğünde Batı ses çıkarmamıştı. Filistin'de Hamas'ın kazandığı seçimi tanımayanlar, Kaide bahanesiyle Afganistan'a girmiş ve çocuk kadın ayrımı yapmadan binlerce Müslümanı katletmişlerdi. Elleriyle besleyip büyüttükleri Saddam'ın nükleer silahları bahanesiyle Irak'a girmişler ve ülke düzenini onlarca yılda tamir edilememek üzere bozup tarumar etmişlerdi. Mısır'da halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı olan Mursi'ye yapılan darbeye darbe dememişlerdi. Libya'da Kaddafi'nin gitmesi için halk ayaklanınca Fransa olaya müdahil olmuş, savaş uçaklarını Libya semalarına göndermişti. Libya ordusu içinden seküler bir grup Müslümanlara darbe yapmış, "Libya'da İslamcıları tarihe gömeceğiz." dediklerinde buna alkış tutmuşlardı. Suriye olayları başladığından beri, ülkenin düzlüğe çıkmaması için ellerinden geleni yapmışlardı ve yapmaya devam etmekteler.

Humeyni devriminden sonra İran'ı ambargolarla yıldırdılar. Ruhani yönetimiyle beraber İran'la anlaşarak dişlerini Türkiye'ye bilemeye başladılar.

Cumhuriyetin ilanından bu yana ülke içindeki işbirlikçilerle gerekli gördükleri zaman darbelerle ülkeye müdahale ettiler. İslam’ı hayata hakim kılmak için İslamî referans vererek konuşanların, 'Yeni Dünya Düzeni' kurulurken ülke geleceğinde söz sahibi olmamaları için planlar yaptılar, kan akıtmaktan geri durmadılar. FETÖ dediğimiz yapılanmayı bu zamana kadar besleyip büyüttükten sonra, diğer Müslüman ülkelere yaptıklarını Türkiye'ye de yapmaya çalıştılar.
Ancak, belki de kimsenin tahmin etmediği bir şey devreye girdi. Her kesimden halk sokaklara döküldü. Kendi seçimlerini canlarından aziz bilenler ölümü göze alarak tankların üzerine yürüdü. Allah'ın inayetiyle darbe engellendi.

Şimdi daha çok çalışma zamanı. FETÖ eliyle darbenin yapılmaya çalışılması asıl cuntacıyı görmemizi engellememeli. Fethullah Gülen'e biat edenler devlet kademesinin her yerinden temizlenirken ABD, İngiltere ve İsrail'e biat edenlere karşı da her zaman uyanık olmalıyız. Eğer bu şer üçgeni Türkiye'ye darbe yapacak kadar gözünü kararttıysa, başarısız olduk diyerek geri çekilmeyecektir. Farklı işbirlikçiler eliyle, çevremizde bulunan örgütler eliyle tekrar girişimde bulunma ihtimalleri kuvvetle muhtemel. Öyle görünüyor ki çok büyük bir savaşın eşiğindeyiz. Cumhurbaşkanı'nın darbe girişimi döneminde yaptığı açıklamalarına dikkat edilirse şer cephesi olarak doğrudan ABD'yi hedef aldığı anlaşılacaktır. Dostluğun bittiğine dair söyledikleri, silahlı olmasa bile bir soğuk savaş ilanının ifadesidir. Devlet Bahçeli'nin o hafta grup toplantısında söyledikleri savaşın çok çetin geçeceğinin habercisidir:
"Halep'teki kardeşlerimiz perişandır. Halep Gaziantep'tir, Kilis'tir. İç sorunlarımız fazla olsa da Halep'e duyarsız kalamayız. Bunlar Suriye'yi çürümeye bırakmışlardır. Irak'ta Türkmen ve Müslüman kanı dökenler, bu defa da son yurdumuzda devreye girmişlerdir." diyen Devlet Bahçeli, savaşın İslam dünyası üzerinden şekillendiğini, birbirimize muhtaç olduğumuzu ifade etmiştir.
"12 Eylül'de çocuklarımız kazandı diyorlardı, çok şükür 15 Temmuz'da onların gayri meşru çocukları kaybetti." demiş ve ihanet çetelerinin karışında duracağımızı beyan etmiştir.

Türk-Kürt, Alevi-Sünni ve hatta Dindar-Laik gerilimlerine karşı sürekli teyakkuzda olmalıyız. Vatan içerisinde farklı dünya görüşlerinin kimlik mücadelesi, üzerimize aldığımız kimlikler var oldukça devam edecek. Lakin vatan mevz u bahisse bizim Türkiye'den başla gidecek toprağımızın olmadığını aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Her unsuruyla, her kimliğiyle, her dünya görüşüyle bir Türkiye'ye sahibiz. Ekip biçecek, çadır kurup yurt tutacak başla toprağımız yok.
Türkiye olarak dış unsurlara karşı kenetlenmeli ve toplumsal kargaşaya neden olacak her türlü eylemden uzak durmalıyız.

Darbe girişiminin bize hatırlattığı bir şey de ölüme her an hazırlıklı olmamız gerektiğidir. İhtilal haberini alır almaz ölümü göze alarak hepimiz sokaklara koştuk, canlar verdik. Allah'a onları şehitlerden saymaları için dua ederken, onların yerinde biz de olabilirdik düşüncesiyle ürperiyoruz. En büyük savaşın sonunda keşke dememek için ölüme kendimizi hazırlamalıyız. Yarının bize ne getireceğini kestirmek güç. Belki ilk etapta darbe girişimini önleyip zafer kazandık. Ancak yarın darbe yapamasalar bile canımızı yakmak için uğraşacaklar. Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, böyle bir durum karşısında sokaklara çıkarken, "Ya ben de ölürsem!" gibi bir tereddüt kalbinde kalmayıncaya kadar tevbelerle ve salih amellerle Allah'a istiğfar etmeli.

İstanbul Sit Alanları Alan Yönetim Başkanlığı Şehir Plancısı Yeşim Börek ile Fetih den Sonra Tarihi Yarımadayı Konuştuk

Röportaj: Zehra YURDAN – Sena DAĞ

Genç Öncüler: İstanbul Sit Alanları Alan Yönetim Başkanlığı’nın sorumlu olduğu alanlar hakkında bilgi verir misiniz?

Yeşim Börek: Sorumlu olduğu alan Tarihi Yarımada. Zeytinburnu ve Eyüp sınırları içinde kalan bir koruma bandı var. Özel bir kurum kurulmasının nedeni burası Dünya Miras Alanı. UNESCO’nun 1985 de ilan ettiği Dünya Miras Alanı 4 bölge olan; Süleymaniye (hatta şu an içinde bulunduğumuz alan da dünya miras alanının içinde), Zeyrek Mahallesi (Zeyrek Camii ve o eski Türk ahşap evlerinin yoğun olduğu yerler 1985 de daha yoğundu şimdi öyle niteliği çok fazla kalmadı), Sultanahmet Topkapı ve çevresi, Karasurları’nı bilirsiniz, Ayvansaray’dan başlayıp Yedikule’ye kadar sağda ve solda koruma bandını içeren aşağı yukarı 100-300 metreyi bulan bu alanların yönetimi ile ilgileniyor. Ama yönetimden kastım imar planı üretmek üzerindeki inşaatlara izin vermek ya da ruhsat vermek gibi inşaya yönelik bir yönetim değil. Daha çok kurumlar arasında eş güdümü sağlamaktır. Ayrıca Dünya Miras Alanları ile ilgili UNESCO her sene Temmuz başında her ülkenin katıldığı toplantılar gerçekleştiriyor ve Alan Başkanlığı olarak bu toplantıları takip ediyoruz. Bu miras alanlarının korunma durumuyla ilgili raporlar yazmak ve yapılan çalışmaları da UNESCO mevzuatıyla yerel mevzuatımız arasında koordinasyonu sağlamak. Daha çok eş güdüm koordinasyon kurulu gibi yoksa bir proje burada yapılacağı zaman Alan Başkanlığından izin alınmıyor.

Genç Öncüler: İstanbul’un Fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet’in imar girişimlerini başlattığını biliyoruz. Fetihten sonraki dönüşüm adına başlıca Kanuni dönemi, 1. Dünya savaşı, Cumhuriyetin ilanı ve devamında Tarihi Yarımadada birçok büyük değişimler yaşandı. Bu uzun yolculuğu nasıl okumalıyız?

Yeşim Börek: Fetihten önce İstanbul dediğimiz Sur’i sultani. Divan yolundan başlayıp ordu caddesinde bir mese yolu var orası temel ana hat. Süleymaniye’de de bir kilise var burası şehrin çeperiydi. Bundan sonrası büyük bostan ve tarım alanlarını oluşturuyor. Her ortaçağ şehirlerinde olduğu gibi en sonda, şehrin kenarlarında romanlar var. Bir miktar Balat, Marmara ve Haliç sahilinde Yahudiler bulunuyor. Tabi balat bir Yahudi, Samatya ve Kadırga da Ermeni azınlık vatandaşlarımızın bulunduğu semtlerdir. Çemberlitaş’a kadar yoğun bir yerleşim alanı oradan Süleymaniye’ye kadar kısmen yerleşim alanı sonrası artık köy, şehir değil. Sulukule’nin Kentsel Dönüşüm Projesi olan alanda, sur diplerin de küçük imalatlar, istenmeyen fakir gruplar gibi şehirle çok ilişkisi kurulmayan tarımla uğraşan insanlar var. Orayı bir kent gibi düşünmeyin bostanlar var bostanın içinde bir ev yapısı var. Fatih burayı fethettiğinde aslında İstanbul fiziksel olarak çok iyi bir durumda değildi. Çünkü fetihten önce Doğu Roma-Batı Roma savaşları olmuş, Ayasofya yağmalanmış, saray yağmalanmış, hipodrom neredeyse yıkılmak üzere olduğu halde geldiğinde İstanbul’a âşık oluyor. Buraya bir saray inşa ediyor. Ve Anadolu’dan çok hızlı bir şekilde Türk nüfusu getiriyor. Buraya gelenleri bölge bölge yerleştiriyor. Bizans da yarım adanın içini 12 bölgeye ayırmış, Fatih de bu 12 bölge kuralını bozmadan ve daha önceki sosyal doku ve inanç gruplarını çok rahatsız etmeden dengeleri koruyarak çok ciddi bir nüfus getiriyor. İstanbul’un o dönemde aslında ilk göçü, zorunlu ama ilk büyük göçünü yaşıyor. Ve hızlı bir şekilde nüfusu artıyor. Sonrasında külliyelerin yapımı başlıyor. Fatih Sultan Mehmet ilk olarak Fatih Camii’ni inşa ediyor ama Fatih Camii o günün ölçeğinde şehrin dışında kalıyor, amacı şehri oraya kadar büyütmek ve gelen Türk nüfusunu yerleştireceği boş alanları planlayarak külliye yaptırmak. Külliye demek hastane demek, medrese ve okul demek. Tabi etrafına hızlıca mahalleler oluşturuyor. Birde klasik Osmanlı mahalle ölçeği; mescit, sıbyan mektebi, çeşmeler her mahallenin olmazsa olmazıdır. Yani daha çok mahalle odaklarını oluşturmaya başlıyor. Onun döneminde yapılan mescit sayısını bilmiyorum ama ulaşılmaz bilgiler değil. İlk Fatih Camisiyle başlayan külliye yapımı sonrasında Yavuz Sultan Selim, Mihrimah Sultan gibi büyük külliyelerle o dokuyu iyice yerleştiriyorlar. Ama Haliç bölgesi özellikle Fener ve Balat hem Patrikhaneden dolayı bir Rum nüfusa sahip, Patrikhaneden sonra Ayvansaray’a kadar da Yahudi nüfusa sahip bir alandır. Zaten taş yapıların yoğun olduğu bölgeler gayrimüslim mimarisidir. Kadırga ve Samatya’da taş yapılar vardır ama Süleymaniye’ye baktığınızda yapılar ahşaptır. Sofular ve Zeyrek Türk mahallesidir ve bir de o zamanı düşündüğümüzde bırakın sosyal olarak ayrışmayı mimari olarak da ayrışmış durumdalar. İlk yaptığı işlerden birisi kilise ve cami yaptırmak. En büyüğü Ayasofya, çok simgeseldir. Cami ihtiyacı çok çabuk giderilebilir İslam coğrafyasında, ya da mescit kurmak zor birşey değil çünkü İslam’da anıtsal yapıya ihtiyaç yoktur. Ayasofya’nın özelliği sembolik olması ve Hıristiyanlar için kutsal olmasıdır. Roma’nın simgesi olduğundan burası artık İslam toprağı diyor. Kalenderhane Cami, Zeyrek Cami, Fenari İsa Cami (Vatan Caddesi üzerinde), İmrahor Cami (Yedikule taraflarında) bunların hepsi kiliseden dönme yapılardır. İkinci olarak yaptığı işler büyük bir nüfus getirerek sosyolojiyi değiştirmesi oluyor. Ve şehri Surlara kadar yayan bir politika uyguluyor. Bu politika 19. Yüzyılın sonlarına kadar gayet düzgün bir şekilde yürütülmüş. Birbirine çok saygılı bir mimari var. Sosyolojik olarak mimari eserlerin kuralları var. Mesela çok klasiktir; Haliç’e bakan sırtlarda birbirinin rüzgârını kesecek yükseklikte binalar yapamazsın. Hiçbir Gayrimüslim binası bir Müslüman’ın binasından daha yüksek olamaz. Önce yazılı olmayan sonra yazılı hale gelen iyi bir mimari nizamnamesi var. Avrupa ya gittiğinizde, her tarihi Avrupa şehrinin bir meydanı vardır. Eğer o meydan kilise etrafındaysa, şehir kurulduğunda şehrin iktidarı ve gücü kiliseye aittir anlamına gelir. Eğer meydan belediye veya yönetimle ilgili bir binanın etrafındaysa, kurulan iktidar seküler idareye aittir. Şehir, iktidar savaşlarının yapıldığı yerdir. Mekânın siyasetle çok ilgisi vardır. Kim güçlüyse mekâna o damgasını vurur. O yüzden Fatih bunu çok iyi bilirdi, çünkü Roma, Fars, İran İmparatorluğu’nun tarihini okumuş ve içselleştirmiş biri olduğundan iktidarı elde etmenin ilk yolu mekâna hükmetmek olduğunu bilen biriydi. İktidar 19. yüzyıl sonlarına kadar padişah olduğu için iktidarla ilgili sorun olmadığından, imar politikasıyla da ilgili sorun oluşmuyor. Mesela dünyanın ilk finans merkezlerinden Kapalı Çarşı’yı kuruyor, limanları kuruyor, Roma’dan gelen limanları genişletiyor. Süleymaniye Camisi, Yavuz Sultan’ın Yavuz Selim Camisiyle ‘evet iktidar benim’ deniliyor. Osmanlının bu konuda ki farkı şu; diğer İmparatorluk devletlerinde saraylar, kiliseyle ya da yönetim kimdeyse yönetim binasıyla çözülür. Bizde ise külliye ile çözülür. Orda yaşayanlara da hizmet eden bir sistematik ile çözülüyor. Osmanlı mekâna hükmetmeyi sosyal politikayla gerçekleştirmiş. Süleymaniye Cami o dönemde çok pahalı bir camiidir ama sadece cami yapıp bırakmıyor hızlıca ona hizmet edecek sistematiği kuruyor, medresesini kuruyor. Darülfünun o dönemde İslam dünyasında ki en büyük medreselerden biridir. 19. Yüzyılın sonlarına doğru bu düzen bozulmaya başlıyor. Sadece iktidarla değil sanayi devrimi gibi bir mesele ortaya çıkıyor. Geleneksel yaşam biçimi, geleneksel yönetim ve ticaret biçimi değişiyor. Mesela Kapalı Çarşı’nın finans merkezi yeni dönem finans sistemi merkezine uymuyor. Çünkü diğer tarafta emanet var, kasa var kişisel güven sistematiği var. Hızlıca Beyoğlu bankalar caddesi kuruluyor, limanlar Anadolu yakasına geçiyor. Yavaş yavaş sanayi devrimine ayak uydurma dönemi başlıyor. Çünkü burası tarım toplumu, bütün sistem limanlardan tarım ürünleri getirerek ticaret yapmak. Tabi sonrasında fabrikalar kuruluyor, ticaret yapılan materyaller değişiyor, ticaret yolları değişiyor. Buranın klasik sokak dokusu artık kayboluyor çünkü araç geliyor araca uygun şehir yok, atlı arabayla işler çözülmüyor artık banka kuracaksın ahşap binayla banka kurulmuyor. Sonrasında Süleymaniye külliyesi çok büyük bir yozlaşmayla çöküyor. Bu binalar vakıfların elinde boşalmış bir sürü ev olarak kalıyor. Bunu sadece Süleymaniye için değil Fatih için söylüyorum, sosyal doku tamamıyla değişiyor. Bekâr evleri tarih boyunca var ama Unkapanı Haliç kıyısı, Tahtakale çevresinde bekâr evleri çoğalmaya başlıyor.

Genç Öncüler: Osmanlının yoğun olarak hissedildiği mekânlardan uzaklaşmak batılılaşmaya adım atmak olarak görülüyor diyebilir miyiz?

Yeşim Börek: Tabi, İstanbul payitahtın yeri. Artık Osmanlı demek, geçmiş demek. Yeni bir ulus devleti kuruyorsunuz. Tabi savaş dünyanın her yerinde yeni bir kimlik oluşturuyordu. Bu dünyanın her yerinde böyle olmuştur. Çünkü sanayi devriminden sonra fabrikaya yakın olmak önemli, merkeze yakın olmak değil. Bir tüccar için limana yakın olmak önemli oluyor tarihi merkez kavramı önemini yitiriyor.

Genç Öncüler: Günümüzde yozlaştırılan içi boşaltılan Vakıf geleneği ile karşı karşıyayız. Osmanlıda Vakıf kültürü nasıldı ve Cumhuriyet döneminde bu sistem nasıl yok edildi?

Yeşim Börek: Vakıf sisteminde hayrat ve akar diye iki kavram vardır. Hayrat; cami medrese gibi binalardır. Akar; bunların bakımını, yaşamasını sağlayan ticarettir. Vakıflar genel müdürlüğünün yaptığı ilk iş, bu akarları satışa çıkarmak oldu. Artık özel mülkiyet koruma kavramı ortadan kalkmış oldu. Yarımadanın çökmesinin en önemli sebebi Vakıf sisteminin çökmesidir. Çünkü evlerin çoğunluğu vakıflara aittir, vakıf sistemi çöktüğü anda bu evlerin bakımı biter, mekteplerin, çarşıların finansmanı gider. Süleymaniye’nin kurduğu çarşıdan gelen parayla oradaki öğrencilerin iaşesini, caminin günlük bakımı sağlanırdı. Devlet ekstra para harcamaz. Ama Cumhuriyet tüm vakıflar sistemini Ankara’ya tek bir sisteme bağlıyor.

Genç Öncüler: Günümüzde Süleymaniye butik otel bölgesine çevrilmek isteniyor. Bu konuda ki fikriniz nedir?

Yeşim Börek: Süleymaniye’de oteller açılmaması için büyük bir çabamız var. Sultanahmet’e dönsün istemiyoruz. Turistlik bölgelerde de yaşam alanları olmalı. Yaşam alanı olarak dizayn edilse insanlar burada yaşar. Bölge tamamen turistlere tahsis edilince halk orayı terk ediyor. Gezeceği yere turistler gereken yerlerde 1 km yürümeli. Örneğin 20 sene önce Topkapı’nın bahçesine otobüsler sokulurdu. Giriş kapısında ki kırıklar hala duruyor.

Genç Öncüler: Osmanlının izlerini silmek için kurgulanan imar yarışmasını kazanan Henry Prost İstanbul’da büyük bir kıyıma imza atmıştır. Henry Prost ile beraber İstanbul’da ne oldu?

Yeşim Börek: 1936 yılında Henry Prost geliyor. En büyük yıkımı haliç kıyılarını sanayiye açmasıdır. O zamanlar arıtma sistemi olmadığından bütün atıklar Haliç’e atılıyor. Boğaz kıyıları, Kuruçeşme kömür depoları hepsi Prost’un İstanbul’a hediyesidir! Atıkların acısını Haliç’te çok sonra yaşadık.

Genç Öncüler: Demokrat Parti döneminden başlayarak günümüze gelirsek Kültür mirası üzerinde olan dönüşümü nasıl okuruz. Dönüşümle beraber ne kazandık ne kaybettik?

Yeşim Börek: Menderes zamanında 54 tane Mimar Sinan eseri yıkılmıştır. Yine Menderes zamanında Fatih Camii Medreseleri de yıkılıyor. Niye Mimar Sinan Yapıları bu kadar önemli? Çünkü Osmanlı ‘medeniyet’ üzerine kurulmuştur. Turgut Cansever “ Bizim ecdadımız bir mekân oluştururken o mekânın ruhunu oluştururdu. Ondan sonra mekânı oluştururdu” der.

Bizim kültürümüzde meydan diye bir kavram yoktur. Bizde ki meydan caminin avlusudur çeşme başıdır. Meydan Avrupalılaşma, batılılaşmadır. Haussmann; Paris merkezini yeniden düzenleyen bir mimardır. Baştan aşağı bir medeniyet kuruyor. Haussmann aslında bir askerdir, devrim sırasında asker geliyor kimseyi yakalayamadıkları için eylem caddede olsun, yanına ikişer tane polis dizip halkı kontrol altına almak için meydan kültürü oluşuyor. İktidar-mekân ilişkisi böyle bir şey işte. Sonralarda İMÇ (İstanbul Manifaturacılar Çarşısı) binaları ve karşısına SGK binaları yapılıyor.

Genç Öncüler: Başımızı çevirdiğimiz her bilbordda açılan her kanalda kentsel dönüşüm reklamını görüyoruz. Kentsel dönüşümün yakın tarih hikâyesini anlatabilir misiniz?

Yeşim Börek: Dönüşüm kavramı ilk depremden sonra ortaya çıktı. 1950 den, dönüşüme kadar İstanbul’un nüfusu katlanarak artmaya başladı. Gecekondu kavramı ortaya çıktı. Bütün İstanbul’un sınırları bambaşka yerlere geldi. 80-85 e kadar gecekondu kültürü sürdü. İlk Zeytinburnu ile başlayan sonrasında Sarıyer sırtları, Boğaz sırtları, Gültepe, Çeliktepe, Levent tarafları hep gecekondu mahallesi idi. Tamamen kontrol dışı gelişti. Osmanlının ‘rüzgârını kesme zarar verme’ hikâyesinden ‘canın ne istiyorsa onu yap’ hikâyesine gelindi. Okmeydanı tarafı Fatih Sultan Mehmet’in kişisel vakıf arazisidir. Bırakın bina yapmayı üzerinden kuş bile geçiremezsiniz. Hiçbir kontrol mekanizması olmadığından tamamıyla iş, arazi mafyası üzerinden yapılıyor. Herkes para veriyor ama parayı devlete vermiyorlar. Kaç katlı yaptığının hiçbir önemi yok zaten gelen derme çatma katlar yapıyor. Bu tabi 70-80 ne kadar işçi sınıfı, fabrikaların yanlarında kurulan binalar şeklinde oluyor. 1970 lerin Bayındırlık Bakanı’da bırakın yapsınlar diyor, çünkü çözüm üretmiyor. Vakıf arazileri yağmalanıyor, orman arazileri hazine arazileri yağmalanıyor. İstanbul hiçbir anlamı olmayan bir şehir haline geliyor. O dönem yarımada da yoğun binalar olduğu için gecekondulaşmayı yaşamıyor. Ama gittikçe sosyal sınıfın derecesi düşüyor. 80 sonrası birer katlı binalar, birer ikişer kat yapılıyor, imar affı getiriliyor. Oy almak için her gelen iktidar imar affı getiriyor, böylelikle 9-10 katlı binalar meydana geliyor. Prost’tan beri yarımada da 40 50 rakımlı bir kavram var. Denizden 40 metreye kadar olan kısmını düşünürsek 5 katlı bina yapabilirsin, 40-50 metre arası 4 katlı, 50 metrenin üstündeyse 3 katı aşamazsın. Bunun nedeni İstanbul’un siluetin bozulmaması. 36 yılında Prost bu kuralı. Eskiden hiçbir binanın çatısı yoktu İstanbul’da, 4’lü filizler bulunurdu tepelerde bunun nedeni; ilk seçimde ‘bir kat daha çıkacağım’ demektir. 1999 depreminden sonra dönüşüm yapılmak istendi. Ama zaten mevcut imar hakkının 2 katı bina var. Devletin bunları yıkmaya ne siyasi ne de maddi gücü var. Fatih için konuşalım mevcut imar hakkı 50 rakımla 3 katı yapamazsın, dönüşüm yapmak için adamlara bu binayı yık demen lazım. Hadi yıktın yerine ne yapacaksın? 5 katlı bina yıkıp 3 katlı bina yapacaksın. 5 katlı bina da 10 tane mülkiyet sahibi var, 150 m2 bir daire de oturuyor, 3 katlı binaya inince 70 m2 ye iniyor. Ortak iş yapamadığı için bir de bunu müteahhite veriyor. Müteahhit de ‘bedavaya yapmayacağım bir katta ben istiyorum’ diyor böylelikle dönüşüm falan olmuyor.

90lar dan 2000 lere siyaseten çok karışık bir dönemdeyiz. Doğudan ikinci bir zorunlu göç dalgası geliyor. Artık Zeytinburnu sınırlarını aşmış, Sultanbeyli tek parsel üzerinde bir ilçe oluşturmuş. İş olarak kontrol mekanizması çığırından çıkıyor. 2004-2005 kentsel dönüşüm kavramının ortaya çıktığı zamandır. Bu da şu demek; 5 katlı binayı ve yanındaki binaları alıp tek mülkiyet haline getiriyor aradaki yolları da işin içine katınca müteahhit payını verip hepsini yıkınca, otopark, site haline getiriyor. Şu an dönüşüm her yerde var. 3 kişi bir araya geldiğinde kolaylıkla bir şeyler yapılabiliyor. Ama iş yarımadaya geldiğinde işler değişiyor. Çünkü koruma planı var. Olağanüstü koşullar var. Dokuyu değiştiremezsin, eski eser yüksekliğini aşamazsın ve daha bir sürü ayrıntı. Yenileme kuralları kuruldu. Yenileme kanunları çıkartılarak Sulukule, Tarlabaşı, 360 projesi onaylandı. Tarlabaşı normalde 4 katlı cumbalı taş yapılar, orada sit alanı koruma planı var. 2005 yılında diğer bölgelerde dönüşümü kolaylaştırılan kurallar sit alanlarında da uygulanmaya başlandı.

Genç Öncüler: Kentsel dönüşümün sosyal yapıya etkilerinden bahsedersek. Ne kaybediyoruz?

Yeşim Börek: Bizler sitelerimizde gördüğümüz komşuya “günaydın” dahi demiyoruz. Ölsek ertesi gün işe geç kaldığımız için merak ediliriz. Işığımın açılmaması ya da sabah olduğu halde kapanmaması komşumuzu endişelendirmiyor. Eskiler merak ederdi. Bir derdi mi var diye. Osmanlı zamanında camın önüne kırmızı çiçek konduğunda seyyar satıcılar sessiz geçerdi. Anlarlardı ki o evde hasta var. Komşuluk kültürünü kentsel dönüşümle kaybettik. Şuan ki kültür mahalle üretmiyor. Örneğin özel sektör eliyle yapılan Piyale Paşadaki kentsel dönüşüm “bakkalı, simitçisi, manavıyla İstanbulluların özlemini duyduğu sadelik ve huzuru insanlarla buluşturacak bir projeye imza atacağız” sloganıyla pazarlanıyor. Devasa binalar ile yaşam stili satılmaya çalışılıyor. Aşağıya bir sokak yapınca komşuluk olacağını sanıyorlar. İnsanlar şehir merkezlerine dönmek istiyor. Konforlu sitelerde sıkıldılar, hayatın olmadığını anladılar. Şehre gelmen araban yoksa en az 1 saatini alıyor. Canınız istediği zaman hayata karışamıyorsunuz. Zenginler yarımadaya geri dönmeye başladı. Zenginler gitmiş fakirler içerde kalmıştı. Şimdilerde ‘artık buralar şehrin kıymetli yeri sizin burada işiniz yok’ diyorlar. Balat şimdilerde Cihangir’in ilk zamanlarını yaşıyor. Tarih boyunca Balat’ta hiçbir otel yok. Orası konut alanı. Kendi iç dinamikleri, mekânı zamanla değiştirilebilir. Sermaye bir dönüşüm sağlayabilir. İnsanlar gelir ve gidebilirler. Şehir yaşayan bir yerdir. Cumhuriyetin başından beri insanlar sürülmüş. Yaşayan bir kent olması için nesillerin aynı ortamda yaşaması lazım. Aidiyet duygusu yok. Sosyal doku 20 yılda bir değişmiş. Örneğin camilerin etrafını meydanlaştırmak insanları camiden uzaklaştırır. Otobüsten inip camiye 10 dakika yürünmez. Cami evlere yakındır. Caminin etrafı meydan olursa cami olmaktan çıkar müzeye döner, turistik alan olur. Ramazanda tercih edilir sadece. Meydan hastalığımız camilerin etrafını boşaltarak başlamış. Fatih camiinin etrafında binlerce insan yaşıyordu.

Genç Öncüler: Yenileme alanı ilan edilerek zenginler için gasp edilen Sulukule’nin son durumu nedir?

Yeşim Börek: Şu an Sulukule Suriyelilere kiraya verildi. Bahçeli villa alınabilecek paralarla insanlar oradan ev aldılar zamanında. Buradan gönderilen romanların hepsi yollandıkları evlerden feragat ederek Fatih’e geri döndü. Sokakta yaşayan insanları site hayatına mahkûm edersek yapamazlar. Olmadı da. Hepsi dönerek Karagümrük ve Balat’dan ev kiraladılar. Taksim’de çiçek satan adamın işi saat gece 12 de bitiyor. Taksim’den Taşoluk’a Kayabaşına nasıl dönsün? Araziden gönderilen Romanlar surun diğer tarafına geçmiş oldu. Romanlar Fetihten önce oradaydı.

Genç Öncüler: Sizi bulmuşken her gün önünden geçtiğimiz Haşim İşcan geçiti çıkışında İstanbul İlahiyat Fakültesine çıkan kestirme yolda bulunan Hapolieutos Kilise kalıntısını sormak istiyorum. Belediyenin dibinde olan bu alan için hiçbir adım atılmamasının nedeni nedir?

Yeşim Börek: Bizde arkeoloji müze fikri çok oturan bir fikir değil. Aydınlatma düzenleme güvenlik ile oranın sıkıntısı halledilebilir. Açık hava müzesi haline dönüştürülebilir.

Sosyal Medya Bizim Neyimiz Olur?

Kimi zaman uykudan kalktığımızda ne zaman uyuduğumuzu, ne yapmak için uyandığımızı veya hangi güne gözlerimizi açtığımızı hatırlamayız. Yaşadığımız bu boşluğa anlam vermek için bir kaç saniye düşünürüz. Çok geçmeden günlük akışa kapılır, güne devam ederiz. uyku en büyük rutinlerimizden biri olduğu halde arada bu tarz adaptasyon sorunları yaşayabiliriz ve bunu (patolojik boyutlara ulaşmadıkça) tehlikeli görmeyiz çünkü uyku alemine aşina varlıklar olarak bu küçük sorun bizi korkutmaz. Peki, yabancısı olduğumuz bir âleme dalıp çıktığımızda da durum bu kadar sıradan mıdır?

Teknoloji yaşamımızın her alanına yayılmış, her işimizin vazgeçilmez bir kısmını kaplamış vaziyette. Eğitimden iletişime, alışverişten eğlenceye kadar her işimizi ellerimizdeki telefonlardan, tabletlerden hızlıca halledebiliyoruz. Ancak elimizdeki bu güzel nimeti hakkıyla değerlendiremediğimizde, dijital cihazlarımız kendimize ayıracağımız bir zaman dilimi verip zamanın bereketini alabiliyor. Yaşı, cinsiyeti, dünya görüşü, ekonomi düzeyi fark etmeksizin toplumun her parçası, teknolojinin yaşamımıza soktuğu ‘Dijital Dünya’ nın girdabına kapılmış durumda. Zamanla hepimiz ihtiyaç dışında sanal âlemde geçirdiğimiz her anın ruhumuza ağırlık yaptığının farkına vardık. Bu gerçekliğe göz yummak ya da korkuya kapılıp bu âleme düşman olmak çözüm değil elbet. Sadece bir adım geriye gidip içinde bulunduğumuz durumu daha sağlıklı tahlil etmek zorundayız.

Sanal dünyanın yetişkinleri kendine en çok çeken tarafı sosyal medya siteleri şüphesiz ki. İster gösteriş için bir fotoğraf paylaşın, ister salih niyetlerle insanlara yol göstermeye çalışın, kabul edelim ki her ne amaçla olursa olsun bu dünyanın büyüsüne kapılıyoruz. Her gün sanal âlemde önümüze çıkan yeni bir kapıyı aralıyoruz. Bu gizemli keşif yolculuğuna o kadar dalıyoruz ki içinde bulunduğumuz mekâna, zamana ve kimliklerimize yabancılaşıyoruz. Whatsapp gruplarında evlat sevgisiyle ilgili süslü cümlelerle bezenmiş bir yazıyı yayan ama yanı başındaki çocuğunun ilgi çığlıklarını duymayan bir kadın, annelik kimliğine yabancılaşmıştır. Eve gelir gelmez Facebook’a girip önemli gördüğü haberleri paylaşan ama eşinin ve çocuklarının neler yaşadığından habersiz bir baba evine yabancılaşmıştır. Twitter’dan çıkıp İnstagram ’a giren, yorum ve beğeni sayılarının istatistiğinde kaybolduğu için ibadet vaktini yakalamayan bir genç, zamana yabancılaşmıştır. Sonunda, içinde bulunduğu yaşam koşullarına adapte olamayan bireylerin oluşturduğu tarihine, kültürüne, değerlerine yabancı toplumlar ve nesiller oluşmuştur.

Yetişkinlere kıyasla elimizde, cebimizde, dizimizde taşıdığımız bu dijital dünyanın çocuklar üzerindeki yansımaları oldukça farklı. Hayatlarımıza girdiği andan itibaren çeşitli dönüşümlere sebep olan sanal dünyanın ortasına doğan çocukların bu gerçeklikten nasıl etkilendiklerini düşünürken aklıma bir büyüğümün şu sözü geldi: “Biz sanal âleme göç ettik ama evlatlarımız oranın yerlileri.” Çocuklar artık sanal mı gerçek mi anlayacak yaşa gelmeden telefonlarla ve tabletlerle oynuyor. İnce motor kabiliyetlerine göre inceleyecek olsak henüz bebeklik evresinden çıkmamış (iki yaşından küçük) çocuklarda bile teknolojik cihazların etkilerini gözlemlemek mümkün. Eline telefon verilmiş bir bebeği izlediğinizde ilk hareketlerinden birinin, baş ve işaret parmaklarını ekranda kaydırmak olduğunu görürsünüz çünkü daha önce telefondaki görüntüyü büyüten birini görmüş ve cihazı kontrol etmeyi öğrenmiştir. Çocuklar henüz soyut- somut kavramlarını öğrenmeden sanal olan dünyayla tanışıyorlar. Aynada kendini gördüğünde şaşıran ve aynaya ardı ardına vurup kendini tutmaya çalışan, annesi koltuğun arkasına saklandığında gerçekten kaybolduğunu düşünen bir bebeğe sırf ağladığında sussun diye verilen telefonun zararlarını tahmin etmek hiç de zor değil.

İleriki yaşlarına ulaştığında, ailesi tarafından dijital cihazlarla olan ilişkisi kontrol edilmemiş bir çocuk için ise tehlike katlanarak büyümeye devam ediyor. Son zamanlarda çocuklar arasında oldukça yaygın olan oyuncakların seslendirildiği videolar bu tehlikeler arasında. Artık iki çocuk bir araya geldiğinde oyuncaklarını ellerine alıp karşılıklı bir hikâye oluşturmak yerine internetten başkalarının seslendirdiği oyunları izlemeyi tercih ediyor. Çocukları hem beden hareketleri hem de hayal gücünü kullanma açısından bu denli pasifize etmenin başka bir yolu var mıdır bilinmez ancak önlem alınmadığında doğuracağı sonuç ortada: düşünmeye ve harekete geçmeye aciz bir nesil.