Gündem

Gündem

Mustafa Fatih Yavuz 24 Ağustos 2016 saat tam 04.00 başlayan operasyon belki de Cumhuriyet tarihinin Kıbrıs Barış Harekatı ve angajman kuralları çerçevesinde Kuzey Irak’ta terör örgütü PKK’nın merkezlerini vurmasının dışında yapılan en kapsamlı sınır ötesi operasyon olarak tarihe geçti.  Bende bu tarihi ana tanıklık eden gazetecilerin belki de en genci olarak bölgedeydim. 23 Ağustos günü Cerablus’un Türkiye’ye bakan kısmında bulunan Gaziantep’in Karkamış köyünde DAEŞ mevziler tarafından atılan topları ve son durumu takip etmek üzere bölgeye intikal ettik. Sınırdaki son durum operasyonun yapılacağını bize haber veriyordu. Köy adeta hayalet şehre dönmüş, yapılan karşılıklı top atışları insanları oldukça tedirgin etmişti. Köyde bulunan yerel yöneticiler halka dışarı çıkmamalarını ve evlerinin alt katlarında oturmalarını tavsiye eden anonslar yapıyorlardı.  Sınırdan belki de 2 km uzaklıkta görülebilen müstakil pembe bir binanın DAEŞ militanlarınca ele geçirildiğini daha sonra DAEŞ’in Cerablus’tan çekilmeye başladıktan sonra boşaltıldığını öğrendik. Görevimizi tamamladıktan sonra Cerablus operasyonuna katılan gruplardan birinin komutanı ile mülakat yapmak üzere kendisi ile buluştuk. Ancak mülakat akşam vakitlerine doğru sarkınca ertesi güne ertelemeyi kararlaştırdık. Ancak akşam vaktinde kendisi yarın ‘’çalışmalara başlanacağını’’ bu sebeple mülakatı ertelememiz gerekiyor deyince bizde Karkamış’a doğru yola çıkıp operasyon saatinin gelmesini bekledik. Bu arada Karkamış yolu üzerindeki Oğuzeli köyünde konuşlanan tankların olduğu bölgeye gece 06 plakalı siyah araçların intikal ettiğini görünce operasyon öncesi son kontrollerin yapıldığını anladık.   Sahadan bilgileri almanın yanı sıra yürüyen diplomasiyi takip etmek operasyonun anlamını tamamlamak için çok önemliydi. Suriye iç savaşı devam ederken farklı farklı cepheler oluşmuş, cepheleri destekleyen ve karşı duran ülkelerin iç siyasetindeki farklı gelişmeler Suriye’yi doğrudan etkilemeye başlamış ve Türkiye için Suriye’nin önemi Kuzey’i olmak üzere anlam değişikliğine uğramıştı.  Öncelikle operasyon Suriye’nin Kuzey’inde herhangi bir terör yapılanmasına izin vermeyeceğini kararlı bir şekilde ortaya koyan Türkiye’nin kendi öz savunma hakkı çerçevesinde değerlendirildi. Operasyonun önceliği DAEŞ olsa da operasyona verilen adın asıl hedefin PKK/PYD unsurlarının temizlenmesi olduğunu gösteriyordu. Türkiye PKK’nın Suriye kolu PYD’nin ABD desteği ile birlikte Kürt koridoru kurmasını maalesef izlemiş kırmızı çizgisini de Fırat’ın batısı olarak göstermişti. Cerablus’ta tam Fırat’ın batısında bulunduğu için operasyonun devamında PYD unsurları ile mücadele edileceğini gösterdi. Muhalifler, DAEŞ’in Menbic’in PYD tarafından alınması ve Türkiye’nin yapacağı operasyonun ayak seslerine binaen bölgedeki güçlerini Al-bab’a doğru kaydırmaya başladığından çok fazla zorlanmadan bölgeyi DAEŞ unsurlarından temizlediler. Operasyon, Fırtına OBÜS füzeleri, Türk tanklarının atışı ve muhaliflerin Türk tankları ile birlikte bölgeye yürüyüşü şeklinde devam ediyordu. Muhalif komutanlardan biriyle yaptığım görüşmede amaçlarının Azez ile Cerablus’u birleştirmek olduğunu, Menbic’e dokunmadan etrafından Güney’e doğru ilerleme kaydedim bölgeyi DAEŞ’ten temizlemek olduğunu öğrendim. Son gelişmeler ışığında da yapılan operasyonun seyri komutanın ifadelerini doğruluyor. Anlaşılan o ki, ABD’nin PYD’ye desteği ve PKK’nın Batı saflarındaki güçlü konumu PYD’nin bölgedeki varlığının temizlenme hususunda Türkiye için 2. bir cephe olmak yerine DAEŞ unsurlarının temizlenmesinden sonra hesaplanacak bir dinamik. Ancak soru DAEŞ unsurları temizlenebilir mi? Bunu bölgedeki değişen dinamikler ve Türkiye’nin kararlığı belirleyecek. Görüştüğümüz muhalif komutan Türkiye Kuzey hattını temizleme konusunda çok kararlı şeklinde bir ifade kullandı. Görünen o ki Türkiye bölgedeki varlığını bir üst seviyeye çıkardı ve çıkarma potansiyeli de gösteriyor.   Operasyon şimdilik az sayıda kayıpla devam ediyor. DAEŞ çıktığı bölgeye mayın yerleştirip sivil halk dahil kayıp verdirmeye devam etmek istiyor. Operasyonun ilk günü ÖSO saflarındaki tek kayıp mayın vakasından kaynaklandı. Türkiye ise kayıplarını DAEŞ’in tanklara yaptığı saldırılar sonrasında verdi.   Operasyonun Anlamı, Öğrettikleri ve 15 Temmuz Darbe Girişimi   Fırat Kalkanı Operasyonu Türk kamuoyuna, karar alıcılarına, ordusuna ve uluslararası karar alıcılara farklı anlamlarda farklı şeyler öğretti. Teröre karşı kararlılık, sınır ötesi operasyon pratiği, sahadaki varlığın masadaki varlıktan daha önemli olduğu ve masayı direk etkilediği, silahlı grupları farklı ajandaları olan farklı ülkelerin desteklediği ve dolayısı ile bu grupların kendi ajandalarının ne derece önemli olduğu ya da olmadığı şeklinde sıralayabileceğimiz farklı boyutlar içeren farklı dersler…   Her şeyden evvel sınır ötesi operasyon pratiği ve sınırın anlamı açısından Suriye ve Fırat Kalkanı operasyonu, artık Türkiye’nin tehdit algılamalarına binaen uygulanabilir bir gerçeklik olarak  Türk kamuoyu tarafından kabul edildi. Tabi bunun operasyonun uluslararası kamuoyunda operasyon yapılması meşru DAEŞ’e karşı yürütülmesi de büyük etken. Bu iddiayı Afrin, Tel Abyad, Kamışlı gibi PYD’nin kontrol ettiği bölgelere yapılacak operasyonlar sırasında tekrar gözden geçirmek gerekecek.   Çok basit bir şekilde ifade edersek, sahada var olmak masada var olmak sahada güçlü olmak masada güçlü ve söz sahibi olmak demek. Türkiye belki Cerablus operasyonu ile birlikte sahada desteklediği grupların yanında kendisi de var olan ülke olarak masada olacaksa da sahada var olarak sahadaki gruplara umut oldu.  Ancak sahadaki grupların farklı yapıları ve ideolojik yaklaşımları Türkiye’nin planlarına eşlik etmekten önce kendi ajandaları ile hareket etme eğilimlerini de unutmamak gerekir. 16 Eylül günü Suriye’nin Kuzeyinde bulunan Çobanbey’den ABD askerlerinin kovulması olayının perde arkasındaki iddialar ABD-Türkiye ve muhalif grupların bir kısmı arasındaki anlaşmazlıkları da ortaya koydu. İddia ÖSO gruplarına bağlı Ahrar Şarkiyye grubunun ABD’nin sahadaki varlığını kabul etmedikleri için operasyondan çekildikleri yönünde. Bu da yukarıda bahsettiğimiz gibi farklı grupların farklı ajandaları, farklı ilişkileri ve ideolojik yaklaşımlarının sahadaki koordinasyonu ne derece etkilediğine dair yakinen takip edip aldığımız bir ders oldu.   Operasyonun zamanlaması 15 Temmuz darbe girişiminin neredeyse 1 buçuk ay sonrasına denk gelmesi darbeci askerlerin ve operasyon ile ilgili soru işaretlerini de gündeme getirdi. Görüştüğümüz komutan bize operasyona 1 senedir hazırlanıyoruz şeklinde bir ifade kullanmıştı. Bu dönemde bu operasyondan darbeci FETO mensubu askerlerin haberdar olmaması düşünülemez.   Darbenin yapılma şekli ve sonrasında yapılan analizler Türkiye’nin darbenin başarılı olması halinde Suriye benzeri bir iç savaşa sürükleneceğini, terör gruplarının Türkiye’nin içerisinde çok daha etkin olacaklarını ve Türkiye’nin parçalanma sürecine gireceği yönündeydi. Muhtemel senaryo, Türkiye’nin güneyinde DAEŞ’in etkin bir şekilde operasyon yapacağı, buna karşılık PKK/PYD’nin Suriye’de olduğu gibi DAEŞ’i Türkiye’den temizleyeceği ve Suriye’deki planın Türkiye’ye taşınıp haritanın değişeceği şeklinde yapılan analizler, Türkiye’nin darbeyi atlatıp Fırat Kalkanı Operasyonunu yapması ile birlikte bir nebze daha doğruluk kazandı. Çünkü Türkiye bu operasyon ile birlikte, Güneyindeki tehdit ile daha kararlı bir şekilde mücadele edip sınır hattının ötesinde kendi güvenlik alanını başlatıp, savaş sonrası Suriye için insani konularda söz sahibi olduğunu gösterdi. Darbe süreci sonrasında ise tam tersi bir senaryo yazılmıştı.   Suriye’de 4 saat   Cerablus tamamen kontrol altına alındıktan sonra Türk Kızılay’ı bölgeye temel yardımı göndermeye başladı.  Bizde Gaziantep vali yardımcısı ile Cerablus’a girdik. İlk izlenimler DAEŞ tehdidinin yakınlığını içselleştirmek olmuştu. Bisiklet ile sınırdan yola çıkıldığında 10 dakikada gidilebilecek bir uzaklıktaydı DAEŞ. Duvarlara yapılan resimler, harap olmuş binalar, en temel ihtiyaçlarından mahrum kalmış insanlar, yaşadıkları tramvalar ve savaş ile aynı yaşta olan çocuklar…   Cerablus’un yerlileri DAEŞ mezalimini meydanlarda kafaları kesilen insanlardan, sakallarını doğru uzatmadıkları için cezalandırılanlardan, aç bırakılmalarından bahsederek ifade ediyorlar. Bölgede kurdukları hapishaneler, 2 metrelik alana insanları hapsetmeleri, ölüm cezalarının gelişi güzelliğinden sonra Türkiye’nin bölgeye operasyonu insanları rahatlatmış ancak hala daha güvende hissetmeyip ‘’DAEŞ var konuşmak istemiyorum’’ diyen insanlar için güven duygusu tesis etmek uzun bir süreç gibi duruyor.   Bölgenin yerel halkının ileri gelenleri temizlenen yerlerde idareyi sağlamak amacı ile yerel meclis kurmuşlar. Türkiye elektrik ve temel altyapı hizmetleri ile bölgeyi kalkındırmaya çalışıyor. Ancak DAEŞ’in uyuyan hücrelerinin temizlenen bölgelerde var olduğu söyleniyor.   Cerablus’ta Suriye’nin farklı kesimlerinden farklı gruplara mensup mücahitlerle konuşma fırsatım oldu. Hepsi çok umutlulardı. Türkmendağından gelen Türkçesi gayet iyi olan bir mücahid’e El Kaide(Nusra)’nin varlığını sordum. Bana, ‘’El Kaide(Nusra)’den rahatsızız. Bize Şeriat’ı öğretmeye kalkıyorlar. Biz Şeriat’ın ne demek olduğunu biliriz. Geldikleri yerlerde bizi de hedef yapıyorlar’’ dedi. Farklı gruplar ve ajandaları meseleleri burada da karşıma çıktı. Ancak Hatay’da görüştüğüm Suriye’ye sık sık girip çıkan bir STK temsilcisi Türkmen dağının düştüğü haberlerinin yayıldığı dönemlerde El-Kaide (Nusra)’nin Türkmendağı’na gelip yardım edip çıktığını söylemişti.   Devam eden Fırat Kalkanı Operasyonu için öngörüler ise El-Bab’a yöneleceği şeklinde.  Pazarlıklar ise Rakka’ya kiminle nasıl girileceği şeklinde devam ediyor. Rusya-İran-Esad Rejimi ve PYD-Amerika-AB ülkeleri arasında devam eden güç mücadelesinin tam ortasında kalan masum insanlar ise çoğunluğu Türkiye’de olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde, adi hesapların yapıldığı masum topraklarından uzak bir yaşam sürme ve hayatlarını devam ettirme derdinler…

TUNAHAN ELMAS

https://twitter.com/tunahanelmass 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle siyasi lügata tekrar giren askeri darbelerle birlikte Silahlı Kuvvetlerin yapılanması üzerine birçok tartışma yapıldı. Yeni darbe tehditlerine karşı Silahlı Kuvvetler içinde yapılacak düzenlemelerin başında 15 Temmuz darbe girişiminde aktif rol oynayan askeri lise ve harp okullarının kapatılması yer alıyordu. Çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameyle Kurmay subay yetiştiren İstanbul’daki Harp Akademileri, askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları kapatıldı. Kararnameye göre Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde Milli Savunma Üniversitesi adıyla yeni bir üniversite kurulacak. Milli Savunma Üniversitesi, rektörlüğe bağlı olarak, kurmay subay yetiştirmek ve lisansüstü eğitim vermek amacıyla yeni kurulan enstitülerden kara, deniz, hava harp okullarından ve astsubay meslek yüksekokullarından oluşacak. Milli Savunma Üniversitesinin rektörüyse Milli Savunma Bakanının önereceği, Başbakanın uygun gördüğü üç aday içinden Cumhurbaşkanı tarafından seçilecek. Kararnameyle yapılan değişikliklerde hedeflenen en önemli amaç Ordu’ya subay yetiştirecek kurumların özerk bir yapıdan çıkarılıp siyasetin kontrolü altına girmesi olacak. Çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameyle Askeri liseler ve Harp Okullarının toplu bir şekilde kapatılması toplumda genel kabul görürken, kapatılan Askeri lise ve Harp okulu öğrencileri sosyal medya ve yazılı görsel medyada kapatma kararına karşı isyan etti. Fetullahçı Terör Örgütü’nün son dönemlerde Askeri Liseler ve Harp okullarına eski yıllara göre yüksek oranda sızmayı aşıp, okulları tamamen ele geçirdikleri bilinen bir gerçek. Bu gerçekten hareketle bir grup yazar ve akademisyen okulların direkt olarak kapatılması yerine, Fetullahçı öğrencilerden arındırılıp, eğitime devam etmeleri gerektiği yönünde görüş bildirdi. Birçok kişiyse öğrencilerin bir suçu olmadığını ve başlarındaki komutanlar tarafından kandırıldıklarını iddia etti. Aslına baktığımız zaman bugün bu okullarla ilgili yaşadığımız sorun anlık bir sorun veya öğrencilerin kandırılmış olmasının ötesinde Silahlı Kuvvetlerin tarihsel pozisyonu ve geçmişinden gelen yapısal bir sorundan kaynaklanıyor. Sorunun kökeninin daha iyi kavranması için Silahlı Kuvvetlerdeki cuntacı/klikçi zihniyetin tarihsel gelişiminin iyi incelenmesi ve subayların bu zihniyet içerisinde yetişmelerinde askeri lise ve harp okullarının etkisine bakmak lazım. Şimdi kapatılan okulların geçmişi ve öğrencilere okullarda verilen tedrisattı kısaca özetlemeye çalışalım… Kapatılması en çok gündem olan İlker Başbuğ, Işık Koşaner gibi birçok Genelkurmay Başkanı ve üst düzey komutanın yetiştiği, 171 yıllık Kuleli’nin tarihinden başlayalım. Kuleli’nin bugün bulunduğu alanda Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiği dönemde koruluk, manastır ve kule bulunuyordu. Yavuz Sultan Selim devrinde yeniçerilere kışla olarak verildi. Bir süre sonra alan bahçe haline getirilecek ve Kuleli Bahçesi diye anılacaktı. Daha sonraları III. Ahmet döneminde Bizans’tan kalan kule yıktırıldı. II. Mahmut döneminde süvari birlikleri için inşa edilen kışlaysa Kuleli Askeri Lisesi’nin ilk yapısı oldu. Abdulmecit döneminde kışlanın iki tarafına da kuleler yapıldığından kışlaya bu tarihten itibaren Kuleli Kışlası denilmeye başlandı. Daha sonraları Kırım savaşı için İstanbul’a gelen Fransız ve İngiliz askerlerinin kalacağı Kuleli, Osmanlı’daki ilk darbe teşebbüsü sayılan ”Kuleli Vakasında” sorgulama ve yargılamalara ev sahipliği yapacaktı. Abdulaziz döneminde bugünkü halini alacak olan Kuleli mütareke yıllarında Ermeni Yetim Okulu olarak kullanılacak, Cumhuriyet’in ilanından sonra kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla Kuleli Askeri Lisesi adını alacaktı. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte eğitime devam eden Kuleli, 27 Mayıs 1960 darbesinde etkin rol oynadı. Darbeci kadroda Kuleli’den yetişen isimler olmakla birlikte cuntacılar Kuleli ve diğer askeri liselerde okuyan öğrencileri darbede aktif bir şekilde kullandı. Daha sonrasında yaşanacak tüm cunta hareketlerinde askeri liseler aktif olarak kullanılacaktı. Öğrencilerin darbe kahramanlıkları anlatılarıyla yetiştirildiği okullar için bu pek tuhaf bir durum değildi. Liseyi bitirdikten sonra Harp Okuluna yerleşen öğrenciler burada da cuntacılıkla içli dışlı oluyordu. Özellikle okul komutanları cuntalarda etkin ve önemli görevlerde yer alıyordu. Cuntaların hedefi komutanların öğrenciler üzerindeki etkisini kullanmaktı. Askeri liseler ve harp okulları yıllarca bu amaca hizmet edilecek şekilde eğitime devam etti. Türk Siyasi Tarihinde büyük bir kırılma noktası olan 27 Mayıs 1960 darbesi askeri liseler ve harp okullarındaki ortama da sirayet edecekti. Darbe sonrası ordu artık boğazına kadar siyasete batmış, 27 Mayıs’ın başrolünde oynayan Harp Okulunda artık devrimci ideolojiler tamamen öğrencileri etki altına almaya başlamıştı. Öğrenciler kendi aralarında Doğan Avcıoğlu’nun Yön ve Devrim dergilerini okuyor, sık sık siyasi eylemlere katılıyorlardı. Hatta 1970’lere gelindiğinde Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, 9 Martçı Komutanlardan Celil Gürkan’a;”Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabını okumayan subayı ben eksik görürüm, güdük görürüm” dediğini Celil Gürkan anılarında anlatacaktı. Harp okulları ve askeri liselerdeki bu ideolojik yükleme cuntacılar için çok geçmeden meyvesini verecekti. 1962 ve 63 yılları arasında Harp Okulu, Milli Şef ünvanıyla yıllarca ülkeye hükmeden İsmet İnönü’nün Başbakanlık yaptığı hükümeti devirmeye kalkacaktı. Bedelini isyancıların lideri Talat Aydemir idam sehpasında, Harp okulu öğrencilerinin tümüyse okuldan atılarak ödeyecekti. İnönü’nün giriştiği harbiye ve askeri liselerdeki ıslah çalışmaları pek sonuç vermeyecek ve daha sonraki cunta oluşumlarında harp okulları etkin rol oynamaya devam edecekti. Tarihe başarısız bir sol darbe girişimi olarak geçecek 9 Mart Teşebbüsü sonrası da Harp Okullarından birçok öğrenci cuntacılarla bağlantısı olduğu iddiasıyla ordudan atılacaktı. Darbe teşebbüsleri ve okullardaki ideolojik yapılanmaların getirisi olarak gruplar halinde okullardan atılma işlemleri devam edecekti ancak Harp okulları ve Askeri liselerdeki cuntacı yapılanmaların etksi hiçbir zaman azalmayacaktı. Şimdi bugüne dönelim. Öncesinde bahsettiğimiz yaşanmışlıklar Askeri liseler ve Harp Okullarındaki darbeci ve cuntacı zihniyetin yerleşikliğini gösteriyor. Okullarda yapılacak ıslah çalışmalarının hiçbir şekilde sonuç vermediğiyse aşikar. Bu okullarda yaşanacak köklü bir zihniyet değişimi içinse uzun bir süreye ihtiyaç olduğu kesin. Böyle bir zamansa mevcut siyasi hükümetin elinde şu an itibariyle yok. Ayrıca ıslah çalışmalarının ters bir sonuç verip vermeyeceği de belli değil. Silahlı Kuvvetleri tek bir vücut olarak düşündüğünüzde Askeri Liseler ve Harp Okulları bu vücudun uzuvları olarak gösterilir. Darbecilik ise Silahlı Kuvvetleri bitkin düşürmüş bir kanser hücresidir. Bir kanser hücresi vücudun bir uzvunu tamamen etkisi altına almış ve hiçbir şekilde ıslah edilemiyorsa uzvun kesilerek vücudun geri kalan kısmını kurtarmak gerekir. Askeri Liseler ve Harp Okullarındaki yerleşik zihniyetin oluşması 200 senelik bir birikimin sonucudur. Her darbede, cuntada, darbe teşebbüslerinde bir şekilde rol oynamış bu okulların kısa sürede ıslahının mümkün olmadığını ve şu anki durumda kapatılmalarının en makul yol olduğunu kabul etmek gerekir. Tüm bunların dışında yapılan yeni düzenlemelerle Ordu’nun hiç olmadığı kadar zayıf düştüğü yorumunda bulunanların sayısı da azımsanmayacak kadar çok. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gereğinden fazla personeli olduğu ve Ordu’nun savaş gücünün ötesinde siyaset ve ülke yönetimindeki etkisinin ağırlığının haddinin ötesinde olduğunu tarih bize sık sık gösterdi. Bir Ordu’nun güçlü olması içim ülke siyasetinde söz sahibi olması olmazsa olmaz bir durum değil. Dünyanın bir çok ülkesinde Ordular ülke sınırlarını dış tehditlere karşı korumakla sorumluyken Türk Silahlı Kuvvetleri bu sorumluluğunun ötesinde siyaset kurumunun tepesinde bir vesayet kurumu olarak yıllardan beri varlığını korumakta. Ordunun siyaset üzerindeki etkisinin kırılması ve sivil siyasete tam olarak bağlanması için yapılacak tüm ıslah hareketlerine kayıtsız, şartsız ve amasız bir şekilde destek olmak gerekiyor. 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece Türkiye tarihinin darbeler karşısındaki makus talihini Allah’ın yardımıyla halk değiştirdi. Halkın darbelere karşı bu denli feraset sahibi olduğunu görmek umut verici ancak darbeleri bir daha dönmemek üzere tarihin çöplüğüne göndermek için o gece gösterdiğimiz kararlılıkta ısrar etmek zorundayız. Ne olursa olsun Ordu’nun siyasete tam olarak bağlanmadığı, TSK’nın yıllardan beri süregelen zihniyetinin değişmediği bir sistemde yeni darbe teşebbüsleriyle ve cuntalarla karşılaşmamız sürpriz olmayacaktır.

ulku-ezan Röportaj: Asım Ebrar Yıldız O gece, 15 Temmuz hain darbe kalkışması gecesi, darbeci askerlerin bir durağı da İstanbul’un Fatih semtinde bulunan Şehzadebaşı Camii’nin karşısındaki İstanbul Büyükşehir Belediyesi binasıydı. Burayı ele geçiren hainler, sokağa çıkıp binanın önüne gelen halka hiç düşünmeden ateş ettiler. Fakat beklemedikleri bir şekilde halk, üzerine yağan mermilere rağmen Şehzadebaşı Camii’nin minarelerinden gelen Sela ve Kur’an-ı Kerim seslerinin de verdiği güçle geri çekilmedi. Polisimizin ve halkımızın birlikte gösterdiği yoğun çabanın ardından belediye binası geri alındı. Şehzadebaşı Camii Müezzini Değerli Hocamız Oğuzhan Bahtiyaroğlu ile ‘’O Gece’’yi konuştuk. Genç Öncüler: Hocam öncelikle siz o gece darbe kalkışmasını ne zaman öğrendiniz, sokağa çıkışınız, camiye gidişiniz nasıl oldu? Oğuzhan Bahtiyaroğlu: O gece evde ailemle birlikte oturmuş çay içiyorduk. Televizyonun kumandası bozulmuştu. Bir sıkıntı vardı ya da televizyonda o yüzden kanalları değiştiremiyordum derken çocuklarım internette, sosyal medyada bir şeyler gördüklerini bana söylediler. İşte baba Boğaz Köprüsü’ne tanklar gelmiş, bomba varmış, tatbikat varmış gibi şeyler. Genç Öncüler: Bu yatsı namazından önce değil mi Hocam? (15 Temmuz gecesi İstanbul’da yatsı namazının vakti 22.38 idi) Oğuzhan Bahtiyaroğlu: Hayır, yatsıdan sonra. Biz yatsı namazımızı kılıp Şehzadebaşı Camii’nden evlerimize dönerken askerler yoktular. Daha sonra, eve vardıktan sonra bir şeyler duymaya başladık sosyal medyadan. Çocuklarım, baba darbe mi ne olmuş darbe nedir dediler. Ben de onlara, televizyon bozuk olduğu için, telefondan bir canlı yayın açın dedim. Canlı yayını açtığımız sırada Başbakanımız bir darbe kalkışmasının olduğunu söylüyordu. Ben o esnada işin ciddi bir şey olduğunu anladım. Ankara’da patlamaların olduğunu öğrendim. Açıklamayı duymadan önce bizim aklımıza gelen sınırdan yapılan ciddi bir terör saldırısıydı, fakat böyle bir saldırı olsa da özel harekat ve polis varken askerin ne işi var diye düşündük. Tam olarak anlayamadık bu yüzden muhakkak ciddi bir taarruz var Türkiye’ye karşı, bir savaş çıkıyor zannettik. Açıklamaları duyduktan sonra baktık ki iş öyle değil. Asıl saldırıyı Türk Silahlı Kuvvetleri’mizin içerisindeki teröristler yapmış. Tabii bunu öğrenince kimin yaptığını anladık. Çünkü bunların (FETÖ) her yerde yuvalanmış olduğu biliyorduk, böyle bir şey de bekliyorduk ama bu kadar büyük bir şerefsizlik yapacaklarını beklemiyorduk. Masum insanları bile kıyımdan geçirebileceklerini düşünmemiştik. O sıra açıklamalardan sonra gidip abdest aldım. Camiye gitmeyi düşündüm. Genç Öncüler: O esnada televizyonlarda, Camilerde Sela verilmesinden bahsediliyor muydu? Oğuzhan Hocamız: Hayır, henüz bahsedilmiyordu. Herhangi bir detay da yoktu sadece bir kalkışma olduğundan söz ediliyordu. Benim aklıma gelen şey, Doğu da olduğu gibi bir felaket olduğunda Camilerden sürekli Ezan ve Sela okunması oldu. Bir felakete karşı insanları uyarmak için mesela bir dolu yağdığı zaman, hiç unutmuyorum ben çocukken büyüklerimiz bize Ezan okuyun ve hiç kesmeyin derlerdi. Ben ve kardeşim sıra sıra Ezan okurduk uzun uzadıya ki inen gazap rahmete dönüşsün diye. Buna da çok defa şahit olmuştuk. O gece yaşananlar da bir musibetti. İnsanların uyarılması, manevi duygularının ortaya çıkarılması ve yapılanların asıl hedefinin ne olduğunun söylenmesi gerekiyordu diye düşündüm. Daha sonra evden çıktım. Önce camimizin güvenliğini aradım. Güvenlik bana Caminin karşısındaki Belediye Binasında askerlerin olduğunu söyledi. Durum nedir diye sorunca da halk şuan geliyor ama halkın üzerine ateş ediyorlar dedi. Peki ben geliyorum dedim. Her zaman geldiğiniz yoldan gelmeyin Hocam o tarafta kıyım var dedi. Ben arabayla Camimizin arka tarafındaki Bozdağan Su Kemeri’nin surlarının dibine geldim ve orada arabadan indim. O sırada telefonuma Müftülüğümüzden, Diyanetten mesaj geldi. Cumhurbaşkımızın halkı sokağa davet çağrısı yazılmıştı. Onu gördükten sonra evde oturmanın ya da durmanın zaten hiçbir manası olmadığını anladım. Çünkü Peygamber Efendimiz bile Bedir’e, Uhud’a çıkarken oturmamıştı. Sahabe Efendilerimiz Ya Resulallah seni o kadar seviyoruz ki mahşerde de yanında olmak istiyoruz, ne yapmalıyız dediklerinde, Peygamberimiz şehadeti işaret etmişti ve Sahabe Efendilerimiz de o yoldan gitmişlerdi. O gece de bu ruh vardı. Kimi insanlar Valiliklerin önüne kimi insanlar Emniyet binalarının önüne kimi insanlar Belediyelerin önüne akın akın gidiyorlardı. Hiçbir örgüt o gece olduğu gibi organize edemezdi herhalde insanları. Bir büyük irade vardı. Mesajı gördükten sonra tekrar güvenliği aradım. Bu sefer güvenlik, kesinlikle gelmeyin çok tehlikeli Hocam dedi. Caminin ışıklarını söndür arka taraftan geleceğim dedim. Sonra Fatih İlçe Müftümüz İrfan Hoca aradı. Dedi ki; “Oğuzhan Hoca sizin Caminin orada çok vatandaşımız şehit olmuş, sen neredesin mesajı gördün mü?” diye sordu. “Hocam geldim, camiye 200 metre var dedim.” O arada silah sesleri geliyordu, telefondan da duyuluyordu. Müftümüz, dikkat et çok risk varsa gitme dedi. Ama o saatten sonra can, mal kalmamıştı. Bunların (FETÖ) başarılı olsalardı ilk olarak susturacakları yer Diyanetti. Biz bunun farkındaydık çünkü bundan önce Diyanet Reisimizi çok fazla rencide etmişlerdi ama Allah fırsat vermedi. Allah’ın lütfu ile Ezanların susturulduğu darbe süreçlerinden darbelerin susturulduğu Ezanların süreci başladı. Ben Bozdağan Kemerinin olduğu yerden önce Caminin yanındaki parka girdim. Oradan, Caminin arka tarafından, camiye ulaştım. Güvenlik, Hocam gelirler, kapıyı kırarlar, sıkarlar dedi. Ben de dedim ölüm gelecekse her yerde gelecek, ne mutlu burada ölürsek. Sonra tereddütsüz Sela vermeye başladık. Genç Öncüler: Hocam o sıralarda Caminin yakınlarında herhangi bir polisimiz, bir güvenlik kuvvetimiz var mıydı? Oğuzhan Bahtiyaroğlu: Hayır, halktan üç-dört kişi var ise vardı o kadar. Ben Selaya başlarken Caminin girişindeki büyük demir kapıları kilitledik. Kapıyı kolay kolay kıramazlardı. Kırarlarsa da Allah ne verdi ise karşılayacağız, direnebildiğimiz kadar direneceğiz diye konuştuk. O arada ben Sela vermeye başladım. Benim Sela vermeye başlamamla da bir zırhlı araçtan siren yükselmeye başladı selayı susturmak için. Biz Selayı uzattık bir müddet sonra siren sesi kesildi. Daha sonra Kur’an-ı Kerim’den ayetler okumaya başladım minareden, dışarıya açık mikrofon ile. İlk aklıma gelen Kamer Suresinden ayetler oldu. Bedir Savaşı’nda Hz. Ömer, Peygamberimizin çadırının önünde beklerken Peygamberimizin bu ayetleri okuduğunu duymuş. ‘’Bu topluluk muhakkak bozguna uğrayacak ve ardlarına bakmadan kaçacaktır’’ mealindeki ayetler. Tabii her şey ayetin hükmüne. Bizim niyetimiz oradaki işgalcilerin gönlüne az da olsa ayetin tesir etmesiydi. Genç Öncüler: Kaç saat sürdü Hocam minareden seslenişiniz? Oğuzhan Bahtiyaroğlu: Ben yaklaşık bir gibi Sela vermeye başladım ve İBB işgalcilerin elinden kurtulana dek, hemen hemen saat dörde kadar kadar devam ettim. Önce Sela verdik sonra Kur’an-ı Kerim okuduk daha sonra da Tekbir getirmeye başladık. Bazı sıralarda durumu görmek için ara veriyordum. Minarenin şerefesine çıkıp halkın durumu nedir diye bakıyordum. Resmen bir kıyım vardı. Tarla biçme makinesi nasıl arpa tarlasını girip arpaları döker, orada da işgalciler insanları öyle tarıyorlardı. Genç Öncüler: Siz minarenin şerefesinden askerleri görebildiniz mi Hocam? Oğuzhan Bahtiyaroğlu: Evet, İBB’nin girişinde askerler vardı. Çatıda da asker olduğunu söylediler ama ben tam seçemedim. Çünkü şerefenin ışıklarının bazıları hala yanıyordu ana merkezden yönetildikleri için. Ben de çok uzun süre bakamadım. Daha sonra birkaç sivil polis benim gözüme çarptı. Belliydi polis oldukları çünkü tabancayla hainlere ateş ediyorlardı. Ama diğer namussuzlar devletin zurnalı silahlarını kullanıyorlardı. Bunu gördükten sonra aklıma minareden anons etmek geldi bunların dirayetlerinin kırılması için. Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’ın görevinin başında olduğu, diğer bütün bölgelerin kurtarıldığı, askerlerin kışlalarına döndüğünü bunlara söylemek için minareden anons yapmaya başladım. O sıralarda sağdan soldan minareye mermilerin geldiğini hissettim. Demek bunlara dokunmuş. Ama her zaman söyleyene değil söyletene bakmak lazım. Genç Öncüler: Hocam daha sonra Cami tarafına geçen Polisimiz oldu mu, darbeci hainlere minareden bir müdehale yapıldı mı? Oğuzhan Bahtiyaroğlu: Beni minarenin şerefesinde görenler polis zannetmiş. Birkaç defa şerefelere çıkmıştım halkın durumuna bakmak için. Ben daha sonra Asayiş Şubeden tanıdığım bir komiseri aradım. Dedim komiserim bizim minareye iki üç tane keskin nişancı gönderin, buradan müdehale edilebilir darbeci hainlere. Komiser dedi ki biz şu anda Valiliği teslim aldık. Fatih ilçe Emniyet Müdürü Hakan Bey var, sen onu ara dedi, onunla konuş . Ben de Hakan Beyi arayıp söyledim. Kendisi bana siz bütün ışıkları karartın biz de iki üç arkadaş gönderelim dedi. Biz bu defa bütün ışıkları kararttık. Arka taraftan polis arkadaşlar geldiler. Tabii Selalara devam ediyoruz. O sırada güvenlik arkadaşlar da Hocam biz kapının önündeyiz siz durmayın devam edin dediler. Sonra arka taraftan arkadaşlar geldiler ve ana kapıdan müdehale etmeye başladılar. Bu sefer çatışma başladı ve yarım saat kadar sürdü. O sıralar Caminin önüne bir yerden gaz bombası attı işgalciler. Ben minaredeydim ve yanımda bir Polis arkadaş da vardı. O da mikrofondan çeşitli anonslar yaptı işgalcilerin direnişini kırmak için. Daha sonra çatışma devam etti. Tabii ki halkımızın payı çok büyüktü. Askerler geri kaçınca milletimiz üzerlerine yürüdü. Yine de polisimiz merhamet etti. Gelip dediler ki Hocam anons edelim ere, erata dokunmasınlar, bize versinler. Ben de anons ettim. Ve operosyon bitirildi, Belediye binası işgalcilerden geri alındı halkımızın yardımıyla. Fil vakasında Ebrehe’nin ordusunu o gün Allah Ebabil kuşlarıyla bitirmişti. Bugün ise Ebabiller Polisimizdi, Milletimizdi ve Minarelerdi. Tabii bizim yaptığımız kürre-i arzda bir zerre misaliydi. Fakat halkımızın yaptığı, mermilere karşı çıkarak, tankların önüne yatarak, başka hiçbir imanda olmayacak bir şeydi. Tarif edilemez bir şey.

DCSD Geleneksel olarak gerçekleştirdiğimiz yaz kampımız bu senede 1-4 Eylül tarihleri arasında Çanakkale\Lapseki Suluca tatil köyünde gerçekleşecek. Havuz, Futbol, Voleybol, Basketbol, Akıl Oyunları, Kamp Ateşi, Film Saatleri, Masa Tenisi, Çivi Futbolu, Halat Çekme, Saz Dinletisi gibi birçok eğlenceli organizasyon bizleri bekliyor.Kampımıza tüm liseli erkek kardeşlerimiz davetlidir. Son Kayıt 25 Ağustos. İletişim 0538 338 52 47

Bir seyyahın gözünden “Mazlum Coğrafyalar”

Röportaj: Dücane Demirtaş – Furkan Gençoğlu   Adem Özköse hayatını İslam davası yoluna adamış, saçlarına aklar düşmüş olsa da ruhu halen genç olan ümmetin sürekli koşturan ağabeyi. Müslüman, eş, baba, gazeteci, seyyah… Türkiye zindanlarını da, Suriye zindanlarını da tecrübe etmiş başarılı bir dış haberler gazetecisi. 60 ve üzeri ülke gezmiş bir gezgin. Nice belgesel yapıma imza atmış bir TV programcısı.  Söz direnişçilerde, seyyah, ümmet coğrafyası, cennete otostop ve son olarak rotamız alemi İslam kitaplarının yazarı.

  Gezmeye, görmeye, dertlenmeye nasıl başladınız? Benim gezmeye başlama hikayem okuduğum kitaplarla başladı.İslam dünyasına veya seyahata dair kitaplar beni henüz ufakken bambaşka diyarlara götürüyordu.Ve içinde bulunduğum –Çarşamba- şehrinin küçük bir hapishane olduğunu ve eğer gezip farklı diyarlara gidersem o hapishaneden çıkabileceğimi ve ufkumun açılacağını yaşama dair hakikate dair gerçeklere daha fazla ulaşabileceğimi farkettim. İşte o dönemler kitap okurken masal dünyasında gibiydim, zamanla dertlerimiz, sorunlarımız şekillenmeye başladı. Ailemin önemi bu konuda büyüktür. Afganistan’ın, Çeçenistan’ın veya Bosna’nın konuşulduğu bir evde büyüdüm. Bosna savaşı sırasında 15-16 yaşındaydım. O zaman   dünyaya bakışım değişti. Biz bir ümmetiz, bizim düşmanlarımız var ve bize zulmediyorlar düşüncesi kafamda şekillendi. Ve O zaman bir şeyler yapmam gerektiğini farkettim. Örneğin Bosna’ya savaşa gitmeye çalışıyordum o vakitler. İstanbul’da olan ağabeylerle bağlantılar kurmaya çalışıyordum. İstanbul’da okuyan ağabeyler Çarşamba’ya gelirlerdi ara ara. Onlara yalvarırdım beni Bosna’ya cihada götürün diye. Daha sonra arkadaşlarla bir tiyatro ekibi kurduk ‘Başak Tiyatrosu’ isminde.  Bosna’da yaşananları anlatıyorduk tiyatromuzda. Karadenizde turneye çıktık ve kazancımızı Bosna cihadına yardım olarak gönderiyorduk.  O yıllarda kurduğum hayallerim hep gezmek üzereydi. Ümmet coğrafyasının her köşesini gezip görmek istiyordum. Hayallerimde ısrarcı oldum ve peşine düştüm. Genelde insanlar belirli yaşlarda hayal kurar ve bir süre sonra bırakır ama ben hayallerimde ısrarcı bir adamım ve hayal kurduğum da gerçekleştirmek için elimden geleni yaparım. İnsanın kendini mensup hissettiği bir şey vardır, ben kendimi ümmete ait hissediyorum. Mensubiyet bir mesuliyet getirir netice itibariyle. Daha sonra İstanbul’a okumaya geldim. Gazetecilik bölümüne başladım ve gazetecilik hayatım böylelikle başladı. Dış haberler masasındaydım ve bu durum farklı diyarları gezmemde kolaylaştırıcı bir etkendi. Şimdiye kadar yaklaşık 60 ülke gezdim.
‘Ümmet Coğrafyası’ isimli kitabında çeşitli röportajlar var ve hep çeşitli mazlumiyet üzerine kurgulu.  Ümmetin bu kadar mazlum ve mağdur duruma gelmesinin en önemli üç sebebi nedir?
Yeni bir dünya savaşı yaşanıyor şu an. Adı konulmamış bir dünya savaşı. Biz de bu savaşa şahitlik ediyoruz. Gazeteci olduğumdan dolayı görev yaptığım yerler hep kriz bölgeleriydi. Yani kitapta anlatılan bölgeler bir kriz durumu sonrası ulaştığım yerlere ait. Fakat ben ümmet coğrafyası denince sadece acının gözyaşının akla gelmesini doğru bulmuyorum. Biz ümmeti kan aktığı zaman hatırlıyoruz.  Kısa bir süre rasyonel bir duyarlılık gelişiyor ve bir süre sonra tekrar pasif durumumuza tekrar dönüyoruz. Ümmeti sadece kanayınca hatırlamak uzun vadede bize hiçbir şey kazandırmaz.
Mesela Mısır’da İhvanı örnek gösterelim. İhvan hangi dergiyi çıkarır, hangi gazeteyle uğraşır, tarihi nedir gibi özel bilgilere sahip olmamamız lazım.Şimdi Ümmet-i Muhammed 100 yıldır bir varolma savaşı veriyor. Osmanlının çöküş sürecinin başlamasının ardından İslam ümmeti dünyayı şekillendirme noktasında özne olma özelliğini kaybetti. Arap Baharı ile birlikte insanlar yüzyılların acısını büyük bir reaksiyon göstererek başlarında bulunan diktatörlerden çıkartmak istediler ve bir özgürleşme mücadelesine giriştiler. Batının şöyle bir dinamizmi var her türlü pozisyona göre siyasi hamle yapıyor. Batı yaşanan devrimleri sırasıyla çalmaya başladı. Mısır, Suriye ve belki Türkiye.. Bu duruma gelme nedenlerimiz çok fazla fakat ilk üç nedeni sıralamak gerekirse; 1-Ümmet arasında birlik yok.  İstanbul’da bile bir cemaat yanındaki cemaat ile birleşemiyor.  Sen eğer yanındaki cemaat ile bile birleşemiyorsan ‘Gazze’deki benim kardeşim’ diye bağırmak çok sloganik bir biçimde kalıyor. 2-Kim ne derse desin derin bir cehalet var İslam coğrafyasında.  Mesela ben Afganistan’daydım.  Okuma yazma bile halen problem oralarda. Siyasal anlamda da yıllardır batılılar bu bölgeleri yönetiyor. Yönetim anlamında da oldukça geriyiz. Yani İslam dünyasının bir yönetim modeli oluşturma noktasında sıkıntıları var diyorsunuz?

Dünyanın en süper modelini de uygulasanız eğer uygulayanlar ahlaklı değilse o model çöker. Günümüzde süper bir İslam modeli var ama kötü yönetenler sayesinde berbat bir yönetim anlayışına dönüşüyor. Günümüzde müminlerin aklındaki ütopik İslam devleti tamamen Müslüman faşizminden ibaret.  İnsanı geliştirmeye değil dayatmaya ve zorbalığa dayalı.  Bu yüzden en temel nokta bence ahlak. Eğer ahlaklarımızı düzeltemezsek, dünyanın en süper teorik sistemini de getirsek sonunda çökeriz. Sadece konuşan insanlar değil nitelikli kaliteli müminler yetiştirmek, olmak zorundayız. Çünkü tarih boyunca hep yaşayanlar veya yazdıklarını yaşamlarıyla şahit kılanlar akılda kalmıştır. Onun için bu çok teorik tartışmalardan,yazılardan ziyade bizim ahlaka dönmemiz gerekiyor.
İslam coğrafyası denilince akla hemen kan ve gözyaşının hâkim olduğu bölgeler geliyor. Peki, İslam coğrafyası sadece kan ve gözyaşından mı ibaret? Hayır. İslam dünyası sadece kan ve gözyaşı demek değil, zevkli bir dünya aslında. Batıda olmayan o farklılık, neşe, canlılık, insanilik bunlarda var. Mesela ben batıya gittiğimde bunalıyorum iki gün sonra ama Revalpin  dünyanın en kirli şehirlerinden birisidir belki ama ben acayip mutlu oluyorum. İşte o Raca pazarda milletin arasındaa o rikşalarla falan dolaşmak ya da milletin o kaos durumunu seyretmek. Dinamizm hala tüm renkliliği ile İslam dünyasında yaşıyor yani. Bir de çok farklı Müslüman topluluklar var. Eğer alemi islamın iyi bir takipçisiyseniz önce bazı şeyler parça parça gözüküyor. Önce kanı görürsünüz, sonra biraz daha ilerlediğiniz de kandan farklı şeyler görüyorsunuz. Bakıyorsunuz büyük bir İslam ülkesi var ve kan ise bu işin sadece bir parçası. Sizi eğlendirip, mutlu edecek ve vay be ben iyi ki bu ümmete aitmişim diyeceğiniz, size o duygu ve hissi bırakacak geniş bir hinterland var aslında. Mesele bunu keşfedebilmek. İnsan gibi aslında bizim İslam dünyası da. İnsan kendinde derinleştikçe çok farklı yönlerini keşfeder. İslam dünyası da böyle.  Derinleştikçe çok farklı taraflarını görmeye başlıyorsunuz. Bir taraftan zaafları da var, bir taraftan çok olumlu yanları da var. Ama burada tavrımız da çok önemli.  Ben teşhisimizi doğru yaptıktan sonra çok da olumsuzlukları konuşma taraftarı olan biri değilim. Şikayetten ziyade bu durumu nasıl düzeltebiliriz bunun derdinde olmamız lazım. Mesleğinizin gereğini yerine getirirken bir çok kez ciddi riskler aldığınıza, hayati tehlikeler atlattığınıza şahit oluyoruz. Bu bağlamda birebir içinde olup görerek yapılan gazetecilikle masa başı analizcilik bir midir? Duymak hiçbir zaman görmek gibi değildir arkadaşlar. Siz mesela Suriye alakalı elli küsür kitap, yüz küsür akademik makale okuyabilirsiniz ama Suriye’ye gittiğinizde okuduklarınızın çok da ötesinde farklı bir dünyayla karşılaşabilirsiniz. Ben aslında şunu yapmaya çalışıyorum.  Mümin bir duyarlılıkla bir iş yapmaya çalışıyorum.  Her ne kadar bunu tam anlamıyla yaptığımız söylenmezse de bunun çabası içerisindeyiz. Yoksa bu yaptıklarım gazetecilik için olsaydı şu an çok zengin bir adam filan olmam gerekirdi. Dedim ya bir şeye mensup olmak bir mesuliyet gerektirir. İnsanın nasıl vatanına ailesine karşı sorumlulukları varsa ümmetine karşı da sorumlulukları var. Beni asıl motive eden şey bu; “birilerinin sesi olabilir miyiz kaygısı”. Yazdığım kitaplarla çektiğim belgesellerle onun çabasını gütmeye çalışıyorum. Kudüs’e gittiniz mi? Kudüs’e benim gitmem yasak on yıl boyunca. Mavi Marmara’dan sonra bir yasak konulmuştu. Ama Gazze’ye ve Filistin’e gittim. Suriye kıyamını  Filistin hassasiyeti  üzerinden boğdurmaya çalışan bazı girişimler oldu bizim kesimde, bu konu hakkında görüşleriniz neler? Biz niçin bir ülkedeki insanların yanlarında oluruz?  Mazlum oldukları için. Filistin’de öldürülenler de bizim çocuklarımız Suriye’de katledilenlerde bizim çocuklarımız. Bir coğrafyayı kutsayıp diğerleri bizi ilgilendirmez tavrı içine girmek Müslümanca değil. Bu insani bir durumdur. Mesela Roboski’de de insanlar katledilmişti.  Eğer vicdanınız varsa bundan rahatsız olursunuz. Veya ben o Zaman gazetesi önünde yerlerde sürüklenen kadınları görünce ben rahatsız oldum. Arkadaşlar ben Müslümanlığın bir vicdan işi olduğuna inanıyorum. Ve Müslümanların dünyanın vicdanı olmaları gerektiğini düşünüyorum. Biz eğer aşırı ideolojik bir yüreğe sahip olup katılaşırsak  yanlış yaparız. Sadece Müslümanların değil kim olursa olsun diğer insanlarında mağduriyetleri bizi rahatsız edip harekete geçirmeli. Böyle olursak ancak kazanırız. Filistin meselesinde tabi duyarlı olacağız. Kudüs bizim davamız, aşkımız, her şeyimiz ancak Suriye meselesinde ses çıkartmayıp Filistin Filistin diye bağırmakta bana samimiyetsiz geliyor açık söyleyeyim. Meselemiz insan arkadaşlar. Benim peygamberim “benim için bir insanın kanı Kabenin bütün taşlarından daha değerlidir” diyor ben böyle bir peygambere inanıyorum.
Gençlerin Allah’a anlatacak hikayesi nasıl olmalı? Hayat bir hikaye ve biz öykülerimizi yazıyoruz.Önce çok temel şeylere gereken değeri vermeliyiz. Anne-baba, kardeşlerimizle,komşularımızla iyi ilişkilerimiz olmalı.  Namazlarımızı düzenli ve özenli kılmalıyız. Gözlerimizi haramdan korumalıyız. İnsanlarla bağırarak çağırarak değil de güzel bir üslupla konuşmalıyız. İnsanlar bizi görünce iyiliği hatırlamalı, Allah’ı hatırlamalı. Böyle vitrindeki işlerden ziyade Allah’ın hoşuna gidecek işler yapmalıyız.Yani mesela insanlar genelde cenneti hep Gazze’de veya Filistinde sanıyor ama cennet  bazen kendi annenin ayağının altındadır. İyi bir genç olmalıyız,kalbini,dilini,gözünü kirletmeyen…  Bunları yaparsak bir şeyleri başarabiliriz. Ondan sonra Gazze diyelim, Suriye diyelim tüm Ümmet-i Muhammed’i kurtaralım.  Bazen bu kaçış olabiliyor adam sürekli ümmet ümmet diyor ama yakınındaki işcinin hakkını yiyor veya bir müslümanın yapmaması gereken ayak oyunlarını yapıyor, insanların kusurlarını araştırmaktan, açıklamaktan mutlu oluyor.  Velhasıl önce ahlak ve maneviyat. Kendimizi düzeltmeden ümmeti düzeltemeyiz.

  • Yanınızdan ayırmadığınız üç şey?
    Kuran
    Kitaplarım
    Harita
Gezilerinizde özlediğiniz üç şey?
  • Çocuklarım
  • İstanbul
  • Akrabalarım ve ilgilendiğim gençler
  Gittiğiniz yerlerde pusulanız nedir? Öyle bariz bir pusulam yok. Genelde kafama göre takılırım.   Kaç para ile yola çıkarsınız? Yoluna göre değişir. Fakat şunu ifade edeyim gezmek için öncelikli olan para değil aşktır. İlk zamanlarda gezilerimizi çok cüzi miktarlara gerçekleştirdim. Boşnakların dediği gibi “yol ile yolcu arasındaki en büyük engel kapının eşiğidir.”   Defalarca esir düştünüz. Esaretin bedeli ne?   Esaretin bedeli eğitimdir. Esaret insana çok şey öğretir.   İyi ki gittiğim dediğiniz üç yer?  
  • Gazze
  • Saraybosna
  • Afrika
  Gitmez olaydım dediğiniz üç yer? Batıya gittiğim zaman bunalıyorum açıkçası.     Mutlaka gidin dediğiniz üç yer?
  • Filistin
  • Saraybosna ve Üsküp
  • Afrika