Gündem

ulku-ezan Röportaj: Asım Ebrar Yıldız O gece, 15 Temmuz hain darbe kalkışması gecesi, darbeci askerlerin bir durağı da İstanbul’un Fatih semtinde bulunan Şehzadebaşı Camii’nin karşısındaki İstanbul Büyükşehir Belediyesi binasıydı. Burayı ele geçiren hainler, sokağa çıkıp binanın önüne gelen halka hiç düşünmeden ateş ettiler. Fakat beklemedikleri bir şekilde halk, üzerine yağan mermilere rağmen Şehzadebaşı Camii’nin minarelerinden gelen Sela ve Kur’an-ı Kerim seslerinin de verdiği güçle geri çekilmedi. Polisimizin ve halkımızın birlikte gösterdiği yoğun çabanın ardından belediye binası geri alındı. Şehzadebaşı Camii Müezzini Değerli Hocamız Oğuzhan Bahtiyaroğlu ile ‘’O Gece’’yi konuştuk. Genç Öncüler: Hocam öncelikle siz o gece darbe kalkışmasını ne zaman öğrendiniz, sokağa çıkışınız, camiye gidişiniz nasıl oldu? Oğuzhan Bahtiyaroğlu: O gece evde ailemle birlikte oturmuş çay içiyorduk. Televizyonun kumandası bozulmuştu. Bir sıkıntı vardı ya da televizyonda o yüzden kanalları değiştiremiyordum derken çocuklarım internette, sosyal medyada bir şeyler gördüklerini bana söylediler. İşte baba Boğaz Köprüsü’ne tanklar gelmiş, bomba varmış, tatbikat varmış gibi şeyler. Genç Öncüler: Bu yatsı namazından önce değil mi Hocam? (15 Temmuz gecesi İstanbul’da yatsı namazının vakti 22.38 idi) Oğuzhan Bahtiyaroğlu: Hayır, yatsıdan sonra. Biz yatsı namazımızı kılıp Şehzadebaşı Camii’nden evlerimize dönerken askerler yoktular. Daha sonra, eve vardıktan sonra bir şeyler duymaya başladık sosyal medyadan. Çocuklarım, baba darbe mi ne olmuş darbe nedir dediler. Ben de onlara, televizyon bozuk olduğu için, telefondan bir canlı yayın açın dedim. Canlı yayını açtığımız sırada Başbakanımız bir darbe kalkışmasının olduğunu söylüyordu. Ben o esnada işin ciddi bir şey olduğunu anladım. Ankara’da patlamaların olduğunu öğrendim. Açıklamayı duymadan önce bizim aklımıza gelen sınırdan yapılan ciddi bir terör saldırısıydı, fakat böyle bir saldırı olsa da özel harekat ve polis varken askerin ne işi var diye düşündük. Tam olarak anlayamadık bu yüzden muhakkak ciddi bir taarruz var Türkiye’ye karşı, bir savaş çıkıyor zannettik. Açıklamaları duyduktan sonra baktık ki iş öyle değil. Asıl saldırıyı Türk Silahlı Kuvvetleri’mizin içerisindeki teröristler yapmış. Tabii bunu öğrenince kimin yaptığını anladık. Çünkü bunların (FETÖ) her yerde yuvalanmış olduğu biliyorduk, böyle bir şey de bekliyorduk ama bu kadar büyük bir şerefsizlik yapacaklarını beklemiyorduk. Masum insanları bile kıyımdan geçirebileceklerini düşünmemiştik. O sıra açıklamalardan sonra gidip abdest aldım. Camiye gitmeyi düşündüm. Genç Öncüler: O esnada televizyonlarda, Camilerde Sela verilmesinden bahsediliyor muydu? Oğuzhan Hocamız: Hayır, henüz bahsedilmiyordu. Herhangi bir detay da yoktu sadece bir kalkışma olduğundan söz ediliyordu. Benim aklıma gelen şey, Doğu da olduğu gibi bir felaket olduğunda Camilerden sürekli Ezan ve Sela okunması oldu. Bir felakete karşı insanları uyarmak için mesela bir dolu yağdığı zaman, hiç unutmuyorum ben çocukken büyüklerimiz bize Ezan okuyun ve hiç kesmeyin derlerdi. Ben ve kardeşim sıra sıra Ezan okurduk uzun uzadıya ki inen gazap rahmete dönüşsün diye. Buna da çok defa şahit olmuştuk. O gece yaşananlar da bir musibetti. İnsanların uyarılması, manevi duygularının ortaya çıkarılması ve yapılanların asıl hedefinin ne olduğunun söylenmesi gerekiyordu diye düşündüm. Daha sonra evden çıktım. Önce camimizin güvenliğini aradım. Güvenlik bana Caminin karşısındaki Belediye Binasında askerlerin olduğunu söyledi. Durum nedir diye sorunca da halk şuan geliyor ama halkın üzerine ateş ediyorlar dedi. Peki ben geliyorum dedim. Her zaman geldiğiniz yoldan gelmeyin Hocam o tarafta kıyım var dedi. Ben arabayla Camimizin arka tarafındaki Bozdağan Su Kemeri’nin surlarının dibine geldim ve orada arabadan indim. O sırada telefonuma Müftülüğümüzden, Diyanetten mesaj geldi. Cumhurbaşkımızın halkı sokağa davet çağrısı yazılmıştı. Onu gördükten sonra evde oturmanın ya da durmanın zaten hiçbir manası olmadığını anladım. Çünkü Peygamber Efendimiz bile Bedir’e, Uhud’a çıkarken oturmamıştı. Sahabe Efendilerimiz Ya Resulallah seni o kadar seviyoruz ki mahşerde de yanında olmak istiyoruz, ne yapmalıyız dediklerinde, Peygamberimiz şehadeti işaret etmişti ve Sahabe Efendilerimiz de o yoldan gitmişlerdi. O gece de bu ruh vardı. Kimi insanlar Valiliklerin önüne kimi insanlar Emniyet binalarının önüne kimi insanlar Belediyelerin önüne akın akın gidiyorlardı. Hiçbir örgüt o gece olduğu gibi organize edemezdi herhalde insanları. Bir büyük irade vardı. Mesajı gördükten sonra tekrar güvenliği aradım. Bu sefer güvenlik, kesinlikle gelmeyin çok tehlikeli Hocam dedi. Caminin ışıklarını söndür arka taraftan geleceğim dedim. Sonra Fatih İlçe Müftümüz İrfan Hoca aradı. Dedi ki; “Oğuzhan Hoca sizin Caminin orada çok vatandaşımız şehit olmuş, sen neredesin mesajı gördün mü?” diye sordu. “Hocam geldim, camiye 200 metre var dedim.” O arada silah sesleri geliyordu, telefondan da duyuluyordu. Müftümüz, dikkat et çok risk varsa gitme dedi. Ama o saatten sonra can, mal kalmamıştı. Bunların (FETÖ) başarılı olsalardı ilk olarak susturacakları yer Diyanetti. Biz bunun farkındaydık çünkü bundan önce Diyanet Reisimizi çok fazla rencide etmişlerdi ama Allah fırsat vermedi. Allah’ın lütfu ile Ezanların susturulduğu darbe süreçlerinden darbelerin susturulduğu Ezanların süreci başladı. Ben Bozdağan Kemerinin olduğu yerden önce Caminin yanındaki parka girdim. Oradan, Caminin arka tarafından, camiye ulaştım. Güvenlik, Hocam gelirler, kapıyı kırarlar, sıkarlar dedi. Ben de dedim ölüm gelecekse her yerde gelecek, ne mutlu burada ölürsek. Sonra tereddütsüz Sela vermeye başladık. Genç Öncüler: Hocam o sıralarda Caminin yakınlarında herhangi bir polisimiz, bir güvenlik kuvvetimiz var mıydı? Oğuzhan Bahtiyaroğlu: Hayır, halktan üç-dört kişi var ise vardı o kadar. Ben Selaya başlarken Caminin girişindeki büyük demir kapıları kilitledik. Kapıyı kolay kolay kıramazlardı. Kırarlarsa da Allah ne verdi ise karşılayacağız, direnebildiğimiz kadar direneceğiz diye konuştuk. O arada ben Sela vermeye başladım. Benim Sela vermeye başlamamla da bir zırhlı araçtan siren yükselmeye başladı selayı susturmak için. Biz Selayı uzattık bir müddet sonra siren sesi kesildi. Daha sonra Kur’an-ı Kerim’den ayetler okumaya başladım minareden, dışarıya açık mikrofon ile. İlk aklıma gelen Kamer Suresinden ayetler oldu. Bedir Savaşı’nda Hz. Ömer, Peygamberimizin çadırının önünde beklerken Peygamberimizin bu ayetleri okuduğunu duymuş. ‘’Bu topluluk muhakkak bozguna uğrayacak ve ardlarına bakmadan kaçacaktır’’ mealindeki ayetler. Tabii her şey ayetin hükmüne. Bizim niyetimiz oradaki işgalcilerin gönlüne az da olsa ayetin tesir etmesiydi. Genç Öncüler: Kaç saat sürdü Hocam minareden seslenişiniz? Oğuzhan Bahtiyaroğlu: Ben yaklaşık bir gibi Sela vermeye başladım ve İBB işgalcilerin elinden kurtulana dek, hemen hemen saat dörde kadar kadar devam ettim. Önce Sela verdik sonra Kur’an-ı Kerim okuduk daha sonra da Tekbir getirmeye başladık. Bazı sıralarda durumu görmek için ara veriyordum. Minarenin şerefesine çıkıp halkın durumu nedir diye bakıyordum. Resmen bir kıyım vardı. Tarla biçme makinesi nasıl arpa tarlasını girip arpaları döker, orada da işgalciler insanları öyle tarıyorlardı. Genç Öncüler: Siz minarenin şerefesinden askerleri görebildiniz mi Hocam? Oğuzhan Bahtiyaroğlu: Evet, İBB’nin girişinde askerler vardı. Çatıda da asker olduğunu söylediler ama ben tam seçemedim. Çünkü şerefenin ışıklarının bazıları hala yanıyordu ana merkezden yönetildikleri için. Ben de çok uzun süre bakamadım. Daha sonra birkaç sivil polis benim gözüme çarptı. Belliydi polis oldukları çünkü tabancayla hainlere ateş ediyorlardı. Ama diğer namussuzlar devletin zurnalı silahlarını kullanıyorlardı. Bunu gördükten sonra aklıma minareden anons etmek geldi bunların dirayetlerinin kırılması için. Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’ın görevinin başında olduğu, diğer bütün bölgelerin kurtarıldığı, askerlerin kışlalarına döndüğünü bunlara söylemek için minareden anons yapmaya başladım. O sıralarda sağdan soldan minareye mermilerin geldiğini hissettim. Demek bunlara dokunmuş. Ama her zaman söyleyene değil söyletene bakmak lazım. Genç Öncüler: Hocam daha sonra Cami tarafına geçen Polisimiz oldu mu, darbeci hainlere minareden bir müdehale yapıldı mı? Oğuzhan Bahtiyaroğlu: Beni minarenin şerefesinde görenler polis zannetmiş. Birkaç defa şerefelere çıkmıştım halkın durumuna bakmak için. Ben daha sonra Asayiş Şubeden tanıdığım bir komiseri aradım. Dedim komiserim bizim minareye iki üç tane keskin nişancı gönderin, buradan müdehale edilebilir darbeci hainlere. Komiser dedi ki biz şu anda Valiliği teslim aldık. Fatih ilçe Emniyet Müdürü Hakan Bey var, sen onu ara dedi, onunla konuş . Ben de Hakan Beyi arayıp söyledim. Kendisi bana siz bütün ışıkları karartın biz de iki üç arkadaş gönderelim dedi. Biz bu defa bütün ışıkları kararttık. Arka taraftan polis arkadaşlar geldiler. Tabii Selalara devam ediyoruz. O sırada güvenlik arkadaşlar da Hocam biz kapının önündeyiz siz durmayın devam edin dediler. Sonra arka taraftan arkadaşlar geldiler ve ana kapıdan müdehale etmeye başladılar. Bu sefer çatışma başladı ve yarım saat kadar sürdü. O sıralar Caminin önüne bir yerden gaz bombası attı işgalciler. Ben minaredeydim ve yanımda bir Polis arkadaş da vardı. O da mikrofondan çeşitli anonslar yaptı işgalcilerin direnişini kırmak için. Daha sonra çatışma devam etti. Tabii ki halkımızın payı çok büyüktü. Askerler geri kaçınca milletimiz üzerlerine yürüdü. Yine de polisimiz merhamet etti. Gelip dediler ki Hocam anons edelim ere, erata dokunmasınlar, bize versinler. Ben de anons ettim. Ve operosyon bitirildi, Belediye binası işgalcilerden geri alındı halkımızın yardımıyla. Fil vakasında Ebrehe’nin ordusunu o gün Allah Ebabil kuşlarıyla bitirmişti. Bugün ise Ebabiller Polisimizdi, Milletimizdi ve Minarelerdi. Tabii bizim yaptığımız kürre-i arzda bir zerre misaliydi. Fakat halkımızın yaptığı, mermilere karşı çıkarak, tankların önüne yatarak, başka hiçbir imanda olmayacak bir şeydi. Tarif edilemez bir şey.

DCSD Geleneksel olarak gerçekleştirdiğimiz yaz kampımız bu senede 1-4 Eylül tarihleri arasında Çanakkale\Lapseki Suluca tatil köyünde gerçekleşecek. Havuz, Futbol, Voleybol, Basketbol, Akıl Oyunları, Kamp Ateşi, Film Saatleri, Masa Tenisi, Çivi Futbolu, Halat Çekme, Saz Dinletisi gibi birçok eğlenceli organizasyon bizleri bekliyor.Kampımıza tüm liseli erkek kardeşlerimiz davetlidir. Son Kayıt 25 Ağustos. İletişim 0538 338 52 47

Bir seyyahın gözünden “Mazlum Coğrafyalar”

Röportaj: Dücane Demirtaş – Furkan Gençoğlu   Adem Özköse hayatını İslam davası yoluna adamış, saçlarına aklar düşmüş olsa da ruhu halen genç olan ümmetin sürekli koşturan ağabeyi. Müslüman, eş, baba, gazeteci, seyyah… Türkiye zindanlarını da, Suriye zindanlarını da tecrübe etmiş başarılı bir dış haberler gazetecisi. 60 ve üzeri ülke gezmiş bir gezgin. Nice belgesel yapıma imza atmış bir TV programcısı.  Söz direnişçilerde, seyyah, ümmet coğrafyası, cennete otostop ve son olarak rotamız alemi İslam kitaplarının yazarı.

  Gezmeye, görmeye, dertlenmeye nasıl başladınız? Benim gezmeye başlama hikayem okuduğum kitaplarla başladı.İslam dünyasına veya seyahata dair kitaplar beni henüz ufakken bambaşka diyarlara götürüyordu.Ve içinde bulunduğum –Çarşamba- şehrinin küçük bir hapishane olduğunu ve eğer gezip farklı diyarlara gidersem o hapishaneden çıkabileceğimi ve ufkumun açılacağını yaşama dair hakikate dair gerçeklere daha fazla ulaşabileceğimi farkettim. İşte o dönemler kitap okurken masal dünyasında gibiydim, zamanla dertlerimiz, sorunlarımız şekillenmeye başladı. Ailemin önemi bu konuda büyüktür. Afganistan’ın, Çeçenistan’ın veya Bosna’nın konuşulduğu bir evde büyüdüm. Bosna savaşı sırasında 15-16 yaşındaydım. O zaman   dünyaya bakışım değişti. Biz bir ümmetiz, bizim düşmanlarımız var ve bize zulmediyorlar düşüncesi kafamda şekillendi. Ve O zaman bir şeyler yapmam gerektiğini farkettim. Örneğin Bosna’ya savaşa gitmeye çalışıyordum o vakitler. İstanbul’da olan ağabeylerle bağlantılar kurmaya çalışıyordum. İstanbul’da okuyan ağabeyler Çarşamba’ya gelirlerdi ara ara. Onlara yalvarırdım beni Bosna’ya cihada götürün diye. Daha sonra arkadaşlarla bir tiyatro ekibi kurduk ‘Başak Tiyatrosu’ isminde.  Bosna’da yaşananları anlatıyorduk tiyatromuzda. Karadenizde turneye çıktık ve kazancımızı Bosna cihadına yardım olarak gönderiyorduk.  O yıllarda kurduğum hayallerim hep gezmek üzereydi. Ümmet coğrafyasının her köşesini gezip görmek istiyordum. Hayallerimde ısrarcı oldum ve peşine düştüm. Genelde insanlar belirli yaşlarda hayal kurar ve bir süre sonra bırakır ama ben hayallerimde ısrarcı bir adamım ve hayal kurduğum da gerçekleştirmek için elimden geleni yaparım. İnsanın kendini mensup hissettiği bir şey vardır, ben kendimi ümmete ait hissediyorum. Mensubiyet bir mesuliyet getirir netice itibariyle. Daha sonra İstanbul’a okumaya geldim. Gazetecilik bölümüne başladım ve gazetecilik hayatım böylelikle başladı. Dış haberler masasındaydım ve bu durum farklı diyarları gezmemde kolaylaştırıcı bir etkendi. Şimdiye kadar yaklaşık 60 ülke gezdim.
‘Ümmet Coğrafyası’ isimli kitabında çeşitli röportajlar var ve hep çeşitli mazlumiyet üzerine kurgulu.  Ümmetin bu kadar mazlum ve mağdur duruma gelmesinin en önemli üç sebebi nedir?
Yeni bir dünya savaşı yaşanıyor şu an. Adı konulmamış bir dünya savaşı. Biz de bu savaşa şahitlik ediyoruz. Gazeteci olduğumdan dolayı görev yaptığım yerler hep kriz bölgeleriydi. Yani kitapta anlatılan bölgeler bir kriz durumu sonrası ulaştığım yerlere ait. Fakat ben ümmet coğrafyası denince sadece acının gözyaşının akla gelmesini doğru bulmuyorum. Biz ümmeti kan aktığı zaman hatırlıyoruz.  Kısa bir süre rasyonel bir duyarlılık gelişiyor ve bir süre sonra tekrar pasif durumumuza tekrar dönüyoruz. Ümmeti sadece kanayınca hatırlamak uzun vadede bize hiçbir şey kazandırmaz.
Mesela Mısır’da İhvanı örnek gösterelim. İhvan hangi dergiyi çıkarır, hangi gazeteyle uğraşır, tarihi nedir gibi özel bilgilere sahip olmamamız lazım.Şimdi Ümmet-i Muhammed 100 yıldır bir varolma savaşı veriyor. Osmanlının çöküş sürecinin başlamasının ardından İslam ümmeti dünyayı şekillendirme noktasında özne olma özelliğini kaybetti. Arap Baharı ile birlikte insanlar yüzyılların acısını büyük bir reaksiyon göstererek başlarında bulunan diktatörlerden çıkartmak istediler ve bir özgürleşme mücadelesine giriştiler. Batının şöyle bir dinamizmi var her türlü pozisyona göre siyasi hamle yapıyor. Batı yaşanan devrimleri sırasıyla çalmaya başladı. Mısır, Suriye ve belki Türkiye.. Bu duruma gelme nedenlerimiz çok fazla fakat ilk üç nedeni sıralamak gerekirse; 1-Ümmet arasında birlik yok.  İstanbul’da bile bir cemaat yanındaki cemaat ile birleşemiyor.  Sen eğer yanındaki cemaat ile bile birleşemiyorsan ‘Gazze’deki benim kardeşim’ diye bağırmak çok sloganik bir biçimde kalıyor. 2-Kim ne derse desin derin bir cehalet var İslam coğrafyasında.  Mesela ben Afganistan’daydım.  Okuma yazma bile halen problem oralarda. Siyasal anlamda da yıllardır batılılar bu bölgeleri yönetiyor. Yönetim anlamında da oldukça geriyiz. Yani İslam dünyasının bir yönetim modeli oluşturma noktasında sıkıntıları var diyorsunuz?

Dünyanın en süper modelini de uygulasanız eğer uygulayanlar ahlaklı değilse o model çöker. Günümüzde süper bir İslam modeli var ama kötü yönetenler sayesinde berbat bir yönetim anlayışına dönüşüyor. Günümüzde müminlerin aklındaki ütopik İslam devleti tamamen Müslüman faşizminden ibaret.  İnsanı geliştirmeye değil dayatmaya ve zorbalığa dayalı.  Bu yüzden en temel nokta bence ahlak. Eğer ahlaklarımızı düzeltemezsek, dünyanın en süper teorik sistemini de getirsek sonunda çökeriz. Sadece konuşan insanlar değil nitelikli kaliteli müminler yetiştirmek, olmak zorundayız. Çünkü tarih boyunca hep yaşayanlar veya yazdıklarını yaşamlarıyla şahit kılanlar akılda kalmıştır. Onun için bu çok teorik tartışmalardan,yazılardan ziyade bizim ahlaka dönmemiz gerekiyor.
İslam coğrafyası denilince akla hemen kan ve gözyaşının hâkim olduğu bölgeler geliyor. Peki, İslam coğrafyası sadece kan ve gözyaşından mı ibaret? Hayır. İslam dünyası sadece kan ve gözyaşı demek değil, zevkli bir dünya aslında. Batıda olmayan o farklılık, neşe, canlılık, insanilik bunlarda var. Mesela ben batıya gittiğimde bunalıyorum iki gün sonra ama Revalpin  dünyanın en kirli şehirlerinden birisidir belki ama ben acayip mutlu oluyorum. İşte o Raca pazarda milletin arasındaa o rikşalarla falan dolaşmak ya da milletin o kaos durumunu seyretmek. Dinamizm hala tüm renkliliği ile İslam dünyasında yaşıyor yani. Bir de çok farklı Müslüman topluluklar var. Eğer alemi islamın iyi bir takipçisiyseniz önce bazı şeyler parça parça gözüküyor. Önce kanı görürsünüz, sonra biraz daha ilerlediğiniz de kandan farklı şeyler görüyorsunuz. Bakıyorsunuz büyük bir İslam ülkesi var ve kan ise bu işin sadece bir parçası. Sizi eğlendirip, mutlu edecek ve vay be ben iyi ki bu ümmete aitmişim diyeceğiniz, size o duygu ve hissi bırakacak geniş bir hinterland var aslında. Mesele bunu keşfedebilmek. İnsan gibi aslında bizim İslam dünyası da. İnsan kendinde derinleştikçe çok farklı yönlerini keşfeder. İslam dünyası da böyle.  Derinleştikçe çok farklı taraflarını görmeye başlıyorsunuz. Bir taraftan zaafları da var, bir taraftan çok olumlu yanları da var. Ama burada tavrımız da çok önemli.  Ben teşhisimizi doğru yaptıktan sonra çok da olumsuzlukları konuşma taraftarı olan biri değilim. Şikayetten ziyade bu durumu nasıl düzeltebiliriz bunun derdinde olmamız lazım. Mesleğinizin gereğini yerine getirirken bir çok kez ciddi riskler aldığınıza, hayati tehlikeler atlattığınıza şahit oluyoruz. Bu bağlamda birebir içinde olup görerek yapılan gazetecilikle masa başı analizcilik bir midir? Duymak hiçbir zaman görmek gibi değildir arkadaşlar. Siz mesela Suriye alakalı elli küsür kitap, yüz küsür akademik makale okuyabilirsiniz ama Suriye’ye gittiğinizde okuduklarınızın çok da ötesinde farklı bir dünyayla karşılaşabilirsiniz. Ben aslında şunu yapmaya çalışıyorum.  Mümin bir duyarlılıkla bir iş yapmaya çalışıyorum.  Her ne kadar bunu tam anlamıyla yaptığımız söylenmezse de bunun çabası içerisindeyiz. Yoksa bu yaptıklarım gazetecilik için olsaydı şu an çok zengin bir adam filan olmam gerekirdi. Dedim ya bir şeye mensup olmak bir mesuliyet gerektirir. İnsanın nasıl vatanına ailesine karşı sorumlulukları varsa ümmetine karşı da sorumlulukları var. Beni asıl motive eden şey bu; “birilerinin sesi olabilir miyiz kaygısı”. Yazdığım kitaplarla çektiğim belgesellerle onun çabasını gütmeye çalışıyorum. Kudüs’e gittiniz mi? Kudüs’e benim gitmem yasak on yıl boyunca. Mavi Marmara’dan sonra bir yasak konulmuştu. Ama Gazze’ye ve Filistin’e gittim. Suriye kıyamını  Filistin hassasiyeti  üzerinden boğdurmaya çalışan bazı girişimler oldu bizim kesimde, bu konu hakkında görüşleriniz neler? Biz niçin bir ülkedeki insanların yanlarında oluruz?  Mazlum oldukları için. Filistin’de öldürülenler de bizim çocuklarımız Suriye’de katledilenlerde bizim çocuklarımız. Bir coğrafyayı kutsayıp diğerleri bizi ilgilendirmez tavrı içine girmek Müslümanca değil. Bu insani bir durumdur. Mesela Roboski’de de insanlar katledilmişti.  Eğer vicdanınız varsa bundan rahatsız olursunuz. Veya ben o Zaman gazetesi önünde yerlerde sürüklenen kadınları görünce ben rahatsız oldum. Arkadaşlar ben Müslümanlığın bir vicdan işi olduğuna inanıyorum. Ve Müslümanların dünyanın vicdanı olmaları gerektiğini düşünüyorum. Biz eğer aşırı ideolojik bir yüreğe sahip olup katılaşırsak  yanlış yaparız. Sadece Müslümanların değil kim olursa olsun diğer insanlarında mağduriyetleri bizi rahatsız edip harekete geçirmeli. Böyle olursak ancak kazanırız. Filistin meselesinde tabi duyarlı olacağız. Kudüs bizim davamız, aşkımız, her şeyimiz ancak Suriye meselesinde ses çıkartmayıp Filistin Filistin diye bağırmakta bana samimiyetsiz geliyor açık söyleyeyim. Meselemiz insan arkadaşlar. Benim peygamberim “benim için bir insanın kanı Kabenin bütün taşlarından daha değerlidir” diyor ben böyle bir peygambere inanıyorum.
Gençlerin Allah’a anlatacak hikayesi nasıl olmalı? Hayat bir hikaye ve biz öykülerimizi yazıyoruz.Önce çok temel şeylere gereken değeri vermeliyiz. Anne-baba, kardeşlerimizle,komşularımızla iyi ilişkilerimiz olmalı.  Namazlarımızı düzenli ve özenli kılmalıyız. Gözlerimizi haramdan korumalıyız. İnsanlarla bağırarak çağırarak değil de güzel bir üslupla konuşmalıyız. İnsanlar bizi görünce iyiliği hatırlamalı, Allah’ı hatırlamalı. Böyle vitrindeki işlerden ziyade Allah’ın hoşuna gidecek işler yapmalıyız.Yani mesela insanlar genelde cenneti hep Gazze’de veya Filistinde sanıyor ama cennet  bazen kendi annenin ayağının altındadır. İyi bir genç olmalıyız,kalbini,dilini,gözünü kirletmeyen…  Bunları yaparsak bir şeyleri başarabiliriz. Ondan sonra Gazze diyelim, Suriye diyelim tüm Ümmet-i Muhammed’i kurtaralım.  Bazen bu kaçış olabiliyor adam sürekli ümmet ümmet diyor ama yakınındaki işcinin hakkını yiyor veya bir müslümanın yapmaması gereken ayak oyunlarını yapıyor, insanların kusurlarını araştırmaktan, açıklamaktan mutlu oluyor.  Velhasıl önce ahlak ve maneviyat. Kendimizi düzeltmeden ümmeti düzeltemeyiz.

  • Yanınızdan ayırmadığınız üç şey?
    Kuran
    Kitaplarım
    Harita
Gezilerinizde özlediğiniz üç şey?
  • Çocuklarım
  • İstanbul
  • Akrabalarım ve ilgilendiğim gençler
  Gittiğiniz yerlerde pusulanız nedir? Öyle bariz bir pusulam yok. Genelde kafama göre takılırım.   Kaç para ile yola çıkarsınız? Yoluna göre değişir. Fakat şunu ifade edeyim gezmek için öncelikli olan para değil aşktır. İlk zamanlarda gezilerimizi çok cüzi miktarlara gerçekleştirdim. Boşnakların dediği gibi “yol ile yolcu arasındaki en büyük engel kapının eşiğidir.”   Defalarca esir düştünüz. Esaretin bedeli ne?   Esaretin bedeli eğitimdir. Esaret insana çok şey öğretir.   İyi ki gittiğim dediğiniz üç yer?  
  • Gazze
  • Saraybosna
  • Afrika
  Gitmez olaydım dediğiniz üç yer? Batıya gittiğim zaman bunalıyorum açıkçası.     Mutlaka gidin dediğiniz üç yer?
  • Filistin
  • Saraybosna ve Üsküp
  • Afrika
   

Bildiğim kahramanların hepsi zaten olmak için doğdukları şeye sahip olurlar. Onları boylarından, poslarından, geniş omuzlarından, kır saçlarından, baktı mı adam deviren gözlerinden yahut pazılarından çıkartırsınız. Daha beşikteyken beş lisan bilip, koca koca emmilerini boylarından böyük laflarla mat ederler. Onlar haklarında “benim oğlum büyüyünce imam olacak” denmeyenlerdir, çünkü onların Allah vergisi olarak mübarek gün ve gecelerde ev eşrafı için dini vazifeyi üstlenmekten daha mühim kaderleri vardır. Genellikle hayatları sıradan insanlarınkine benzemez, iyi ya da kötü her şeylerini kahramanlıklarının bir bedeli olarak öderler; vahşi doğa da yalnız büyür, kurtlarla savaşmayı öğrenirler. İnsan sarrafıdırlar aynı zamanda; bi bakışla, bi sözle adamın ciğerini bilirler. Hiç kimse onları, onların fedakârlıklarını ve olağanüstü adanmışlıklarını anlamaz, çünkü hiç kimse onlar gibi olamaz. İnsanlarının bekledikleri mehdileri onlardır, onlar olmadan ne kurtuluş ne de zafer olmaz. Genellikle ardından gelenlerin davalarına karşı özverilerine hayranlık duydukları bu kahramanlar var ya, hah işte onlardır Roma’yı dize getiren, Hindistan’a değin sefere çıkan, İstanbul’u alan kısacası yenilmezleri yenip yıkılmazları yıkan. İsimleri ya haber sitelerinde otuz kez aynı sayfaya tıklansın diye tek tek linklere serpiştirilmiştir ya da magazin dergilerinde boydan aşağı kadın vücudunu teşhir eden soda veya yoğurt reklamlarının yanı başına konulmuştur. Her neyse, onlar böyük adamlardır, her zaman olmasa da yüzyılda bir dünyaya gelirler. Bugün Davutoğlu’nun istifa konuşmasını dinleyince gözümde bambaşka bir portre canlanıverdi. Sesi titriyor, gözleri dolmuş, alnı terliydi, sanki dokunsalar içindekilerinin hepsini ağlayarak dökecekmişçesine. Boyu bir kahramanın boyunda değildi, dili de Demosten gibi dönmüyordu; bir kahramanın ciddiyetinden ne kadar habersiz olduğu karşındakilere sürekli gülmesinden yahut duygularını saklayamamasından anlaşılıyordu. Sesini gürleştirmeye çalıştığında bile ne kadar yapmacık geliyordu hepimize değil mi, hani o Arakan’da birden coşkuyla “Esselamu aleyküm!” diye haykırdığı gibi olmuyordu hiç. Evet, o koltuk ona büyük geliyordu değil mi, o kürsü de kahramanların durduğu gibi durması için zemine bir vasıta koymuşlardı. Daha belki nicesi var aklımda kalmamış. Hepsi aynı kapıya çıkıyordu, o ardından milyonların muhteşem hitabetiyle okuduğu şiirlerin öncülüğünde yeni fetihler yapacak bir kahraman değildi. Sonra, kafamda sürgit bir yerlerde dolanan Tevrat’tan bir ayet aklıma geldi. Allah, elçisi Samuel’e şehrin meydanına gitmesini ve orda İsrailoğullarına atadığı kralı ona söyleyeceğini vahyetmişti, devamı ise şöyle: “Samuel öteden gelen uzun boylu, yakışıklı, güçlü ve kuvvetli birini gördü ve içinden şöyle dedi ‘herhâlde Allah’ın seçtiği kişi bu olsa gerek’ oysa Rabbi ona şöyle dedi ‘Ey Samuel! Onun güçlü, uzun boylu ve yakışıklı olduğuna sakın ha bakmayasın çünkü ben onu reddettim. İnsanlar dış görünüşe, güce ve güzelliğe fakat ey Samuel! Senin Rabbin insanın yüreğine bakar!’.” Allahuekber değil mi, evet Allahuekber. Bu ayet bana yeryüzünde Allah’ın kahramanın kim olduğunu hatırlattı. O, cesareti korkmamak değil korktuğu halde yoluna devam etmek bilen kişidir belki. Allah’ın kahramanı, O’nun “işte benim adamım” diyeceği kişiyi düşündüm sonra, pazıları ne kadar kuvvetli olmalıydı, bi gürledi mi kaç dağı titretmeliydi, kekelemek bi yana ardından milyonları muhteşem hitabetiyle nasıl çoşturmalıydı? Bugün bu sorunun cevabını Davutoğlu’nun 38 dakikalık veda konuşmasını dinlerken buldum. Bi tuhaflık var değil mi? Evet var, Uther Pendragon’un kayaya saplı kılıcını, Arthur değil de, krallar soyundan gelmeyen bir köylü çocuk çıkardı sanki. Gözümde bambaşka bir kahraman canlanıverdi, bildiğin gibi değil. Hiç sesi titreyen, korkan, kekeleyen yahut tereddüt eden bir kahraman olur mu diyeceksin. Ben onunla birlikte kahramanlığın ne olduğunu yeniden öğrenmiş oldum. O içinden geldiği gibi hürce mazlumlara haykırmak olmalı, annenin yavrusuna sarıldığı gibi mesafesizce kardeşlerine sarılmak, kahraman olmak için değil belki ama inandığı şeyin bedelini ödemek için bir kahramandan daha fazla çaba sarf etmek, düşmanının dahi önyargıya sahip olamayacağı bir tebessüm etmek, “yemişim makam mevkinizi, benim derdim başka” edasında vazgeçme erdemine sahip olmak olmalı. Ona bakınca Aliya’yı gördüm, bu da bizim kahramanımız işte. Sarıldı mı hiç bir kader atamasından yiğitlik devşirmişin sarılamayacağı kadar içten kuşatan, tebessüm etti mi hiç bir kahramanın veremeyeceği umudu veren, omuz omuza verdi mi belki ilk kılıç darbesiyle düşecek ama ölene değin arkanı güvenle koruyacak olan, hepsinden öte beraber oturup ağlayabileceğin, Allah’ın yeryüzündeki muradının ne olduğunu gören birinden bahsediyorum. Yeryüzünde Yusuf’un rüyasını düşleyen.. Nihayetinde belki de çok uzun boylu siyasi analizlerin dışında duygusal bir yorumla diyebilirim ki gül yüzlü Ahmet hoca benim kahramanımdır; ayakları yerde, gözleri hemencecik dolu veren. ducane.demirtas@boun.edu.tr Dücane Demirtaş

Sakin güneşli bir günde Eminönü’ne doğru ilerleyen bir şehir hatları vapurundayım. Sakin dediysem güne has bir sakinlik. Çünkü artık vapura binerken elinde G3 bulunan iki polis karşılıyor yolcuları. Terör olaylarına yönelik rutin bir önlemmiş. Her neyse vapurda televizyon açık. TRT kanalında Başbakan Ahmet Davutoğlu Mimar Sinan Türbesi Restorasyonu açılış töreninde konuşuyor. Diyor ki; “İstanbul’un bağrına saplanan hançerlere son vereceğiz. İstanbul’u korumaktan daha kutsal bir vazife olabilir mi?” Çok sakin sakin konuşuyor başbakan bende öyle gözümü dikmiş dinliyorum. Okkalı bir küfür bozdu bu sessizliği. Yaşlıca bir amca içinden ne geldiyse benim duyabileceğim biçimde saydırdı. Başbakan siyasal iktidarın tepesini temsil ettiği için bu küfrün sahibini hemen ideolojik bir kalıba oturtup yargılamak gerekiyor normalde. Baktım amca öyle ideolojik bir tip değil. Belli ki canı yanmış. Kimin canı yanmıyor ki? Bizim cenahın çok kötü bir huyu vardır. Hem icranın, hem musluğun başını tutar fakat kötü bir durum ortaya çıktığında herkesten çok şikayetçi olur. Bu durum yıllarca ülkenin en üst noktalarında görev yapan idarecilerimize kadar sirayet etmiştir. Tarım bakanı ekmek fiyatlarından şikayet eder. Başbakan İstanbul’a dikilen kuleleri kötü sözlerle anar. Hatırlarsanız Recep Tayyip Erdoğan Zeytinburnu kulelerinden şikayet ederken bizim cenahta muazzam bir silület hassasiyeti depreşmişti. Herkes gökdelenleri diken işadamına saydırıp duruyordu. Halbuki bu projeyi incelersek işadamının 5 kuruşluk suçu varsa şikayet edip sızlananların 50 kuruşluk suçu var. Adamın imar izni var ve inşaatı gayet yasal bir biçimde tamamlanmış. Daha doğrusu yasal hale getirilmiş. Hatta imar izni %150 artırılıp mevzubahis işadamının 69 milyon dolar ek gelir elde etmesi sağlanmış. İnşaat bitince herkes konuşuyor çünkü iş işten geçmiş oluyor. Konuşanlara sormak lazım yahu kardeşim bu adama bu ruhsatı siz verdiniz. Eğer bir kanunsuzluk söz konusuysa hesap vermeniz gerekmez mi? Çoğunluk sormuyor, soranların sesi de cılız kalıyor. Peki nasıl sokuluyor bu hançerler güzelim İstanbul’un bağrına? Cevap çok basit “Siyaset.” Siyasetçiyi, belediyeyi yanına almadan bunu yapamazsın demiş CHP meclis üyesi Hüseyin Sağ. CHP deyince hemen yüzünüz ekşimesin okumaya devam edin lütfen. Kendisi partisi ile de imar konusunda sürekli karşı karşıya gelen bir isim. Öyle ya rant büyük olunca Ak Parti, CHP pek farketmiyor. Herkes daha fazla kazanmaya hevesli. Kimisi sadece biraz daha cüretkar. Hüseyin Sağ’a göre, son dönemlerdeki zenginleşmenin anahtarı arsa alıp imar değişikliği yapmak ve bina yükseltmek. Sağ’ın bakış açısı net: “5-6 katlı binaların olduğu bir yerde rezidans yükseliyorsa, otel, alışveriş merkezi varsa bu tamamen kişiye ve şirkete özel yapılmış plan değişikliğinin göstergesidir. Siyasetçiyi, belediyeyi yanına almadan bunu yapamazsın.” Hüseyin Sağ, sistemin nasıl işlediğini de şöyle anlatıyor: “Şirketlerin şehir plancıları yeni bir plan teklifi hazırlıyor. Bu teklifle Büyükşehir Planlama Müdürlüğü’ne başvuruyor. Planlama Müdürlüğü böyle bir teklifte kamu yararına bakar. Bu kurulda memurlar araştırma yapar, ilgili kurumlarla yazışırlar, rapor yazarlar. Kamu yararı yoksa Meclis’e onaya göndermez. Zaten göndermesi için Büyükşehir Belediye Başkanı’nın ya da onun görevlendirdiği birinin Meclis’e havale etmesi lazım. Bazı teklifler hiç gündeme alınmazken, işini bilen iş adamlarının kamu yararı içermeyen parsel bazındaki plan değişiklikleri havale edilir. Değişiklik teklifi önce Meclis’in, İmar ve Bayındırlık Komisyonu’na gelir. Planlama Müdürlüğü’nden gelen plan raporlarının kurum ve kuruluş görüşlerinde olumsuzluklar doludur. Çoğu zaman kamu yararı içermez, kişiye özel plan değişikliğidir. Planlama Müdürlüğü’nün görüşü genellikle yapılan plan değişikliği diğer çevre parsellere emsal teşkil edici diyerek olumsuz görüş yazısı ile biter. İmar ve Bayındırlık Komisyonu bu raporların hiçbirini dikkate almaz. Siyasi partilerin üyelerinin yer aldığı komisyonda benim olduğum dönemde hep AKP’liler çoğunlukta oldu. Muhalefet şerhi koyulur ancak yine de oylama yapılır, ‘komisyonumuzca uygun görülmüştür’ yazısıyla değişiklik teklifi parti gruplarına gönderilir. Burada parti grupları inceler tavır belirler. Mesela, burada grup kararı dışında oy kullanamazsın. Kullanırsan parti ile yolların ayrılır. İddia ediyorum, grup kararları olmasa birçok imar değişikliği teklifi o meclisten geçmez. Grup kararlarının ardından değişiklik meclise gelir ve oylanır. Zaten AKP’liler çoğunlukta, onlar ne derse o oluyor. Değişikliğin ardından karar İlçe Belediyelerine gönderilir. Burada söz konusu değişiklik ilçelerdeki planlara işlenir.[i] Aslında hikaye az çok bundan ibaret. Belediyeler bariz burada hatalı davranıyor. Çevrenizde de az çok ufak tefek kentsel dönüşüm isyanlarına rastgelmişsinizdir. Vatandaşa 5 kat imar zar zor verilirken hemen aynı binanın karşısına 15 kat imar işadamına jet hızıyla çıkartılıyor. “İşadamına” özel bu tarifenin bir hizmet bedeli var mı? Bu konu hakkında bilgim olmadığı için yorum yapmam doğru olmaz. Fakat bu hizmet bedelsiz verilse dahi büyük bir haksızlığa ve ayrımcılığa sebep olduğu aşikar. Hele İstanbul gibi taşı toprağı banyosu salonu odası altın olan bir şehirde üretilen rantın büyüklüğünü düşünürseniz sinirden eliniz ayağınız titreyebilir. 2005 yılında İstanbul’u planlaması için göreve getirilen ve 2008’de bu görevden ayrılan Profesör Doktor Hüseyin Kaptan İstanbul’un nasıl zıvanadan çıktığını şu sözlerle anlatıyor; İstanbul 8500 yıllık mucize bir kent. Yarıştığı kentlerin Londra’nın, Paris’in, Barcelona’nın silüetleri yok, bunlar düz şehirlerdir. Dünyada silüeti olan şehir İstanbul’dur. Herkes bu silüeti görmeye gelir. Bu silüette dünyanın en yaşlı binası Ayasofya vardır. Bu silüeti korumak her türlü planlamanın gereğidir. Yüksek bina Bedrettin Dalan dönemi ile başladı, son 10 senede çıldırdı. Resmen çıldırdı. Bu devlet eliyle oldu. Bütün dünya metropollerinde stratejik plan şöyle der: Kent büyüyorsa kentte yeni alt bölgeler yaratacaksın. Bizim kentimiz kanunsuz büyüyor. Yukarıdan bakınca yağ lekesi gibidir. Otel, cami, adliye yapıyorlar, kapıları karayoluna açılıyor. Bu, planlamanın zıvanadan çıktığını gösterir. Türkiye’de müthiş bir enerji birikimi var; sanayi dönüşüyor, yüksek teknoloji geliyor. Kartal’da, Zeytinburnu’nda çimento fabrikaları vardı, bunlar gitti. Demode sanayi kentten gitti. Bu Avrupa’da da böyle oldu. Avrupa bu dönüşüm sonunda müthiş örnekler verdi. Demode sanayinin gitmesi, yerine hizmet sektörünün gelmesi, bunlar toplu bir plan perspektifinde yapıldı. Şimdi aynı enerji bizde de var, mesela demode sanayinin gittiği Büyükdere Caddesi’nde yüksek binalar yapılıyor. Hatta şu anda gökdelenlerin katıldığı bir yarışmanın jürisindeyim. Yüksek teknolojili binalar yapılmış ama ne bir meydan var, ne bulvar var, ne kültürel bir yapı var. Bizim yapamadığımız bu. Tasarım beyni lazım. Bahsettiğim yarışmada 300 tane proje var, bir tane kamusal alan projesi yok. Bir tane kentsel tasarım yok.[ii] Cenahımızın çeyrek asrı aşkın İstanbul yönetim tecrübesinde ürettiği şehirlere dönüp bakalım. Sultanbeyli, Sultangazi, Esenler, Bağcılar en yakışıklısı Başakşehir. Onunda ne kadar yakışıklı ve geleneksel şehir kodlarımızla ne kadar uyumlu olduğu halen tartışılıyor. Öyle ki zenginlerimiz dahi buralarda oturmuyor büyük oranda. Hatta belediyelerin üst düzey yöneticilerinin dahi yönettikleri ilçelerde oturmadığı konuşuluyor. Çünkü büyük bir enkazdan ibaret bu şehirler. Hem maddi hem manevi yönden gittikçe büyüyen kontrol edilemez bir enkaz. Çarpık kentleşme, plansız yerleşme sadece beton yığını bir enkaz meydana getirmiş. Havadan başka bir şey görmeyen, mahremiyetin ayaklar altına alındığı, insanların yeşilin tonlarını duvar boyalarında görebildikleri kupkuruluk… Nasıl ifade edeyim bilmiyorum ki? Sokakları uyuşturucu esir almış, gençlerin eğitim durumunun parlak olmadığı, etnik-mezhebi gettolaşmaların odağı olmşu, çocuk işçiliğin sıradanlaştığı şehirler. Bu enkaz bizim enkazımız. Diyor ya İsmet Özel “Her şey biz yaşarken oldu bunu bilsin insanlar.” Sonra kalkıp bir de şaka gibi Sezai Karakoç, Necip Fazıl sempozyumları, öykü festivalleri, şiir günleri düzenlemezler mi? Kültürel iktidar olacağız ya bunlar hep o tarakların bezi. Her köşesi yağmalanmış bir şehirde kültürel iktidarın turşusunu kuracağız. Sezai Karakoç muhtemelen acıyarak bakıyordur bu manzaraya. Turgut Cansever anması yapan belediyeci abiler,ablalar eğer Cansever’in eserlerinin ilminden biraz faydalansa bu imar kararlarını onaylar mı? Yoksa karşısında dimdik dikilir ne pahasına olsun ilkelerini mi savunur? Bizim muhafazakar dindar yöneticiler tarafından yönetilen belediyelerimiz var. Buna hepimiz şahidiz. Ve bu şehir özellikle son yarım asırdır gün geçtikçe büyüyor ve devasalaşıyor. Peki bu şehri idare eden muhafazakarlar neyi muhafaza ediyor? Ecdad vurgulu bol şaşalı, mehterli, tamtamlı programları mı yoksa binlerce yıllık birikimlerle bugüne ulaşmış kültür ve medeniyet değerlerimizin üretimi olan şehir estetiğini mi? Bu şehrin kasırlarını, selatin camiileri ile bezenmiş yerleşim merkezlerini, korularını, dokusu tahrip edilmek istenen tarihi yapılarını korumak neden hep laik seküler zümrelere kalıyor. Yahu bu yapılar bizim her seferinde sahip çıktığımızı iddaa ettiğimiz bir medeniyetin mirası. Silület bozulduğunda önce bizim çığlığı basmamız gerekiyor. Camii merkezli yerleşimler otel merkezli rant merkezlerine dönüştürülmeye çalışıldığında önce bizim öne atılıp şehri yönetenlerin yakasına yapışmamız gerekiyor. Tarihi yarımadadanın her sokağının, her caddesinin yüzlerce yıllık bir hikayesi olduğu unutmamamız gerekiyor. Biz’i yansıtan bir cadde isminin değiştirilmesine dahi tahammülümüz olmaması gerekiyor. Bizim görkemli bir ağrımız var. 100 km ötesinde varil bombaları altında anne karnından ceninlerin fırladığı beldelerde, Allah diyen rezidans dikmenin peşine koşan tekasür krizine girmiş insanoğlunun bağrımıza sapladığı sancılı bir ağrı. Bu ağrının dermanı ilaç ise tertemiz fıtratımızda yani inancımızda.. Bu şehri korumaya yönelik tüm titiz hassasiyetlere kulak vermemiz lazım. İdeolojik, etnik,mezhebi kalıplara sokmadan , ayrıştırmadan bu şehrin üstüne titreyen herkesin derdini paylaşmamız, çığlığına kulak kabartmamız lazım. Eğer burnumuzun dikine gidersek eksik kalıyoruz, kötüye gidiyoruz, hep beraber kaybediyoruz. [i] İstanbul’un bağrına saplanan hançerler. Aljazeera- İrfan Bozan özel dosyası. Hüseyin Sağ mülakatı. http://appsaljazeera.com/interactive/istanbulun_hancerleri/ [ii] İstanbul’un bağrına saplanan hançerler. Aljazeera- İrfan Bozan özel dosyası. Hüseyin Kaptan Mülakatı. http://appsaljazeera.com/interactive/istanbulun_hancerleri/ Furkan Gençoğlu