casino maxi

Gündem

                                                                                                           Vahap YAMAN Yıl 1970 yaşım 17 Bayezıt meydanındayım. İstanbul Bayezıt meydanına ilk inişim. 29 Mayıs 1970 İstanbul’un fethinin 517 yıl kutlamaları için önemli sayıdaki arkadaş grubu ile Konya’dan İstanbul’a geldim. Gençliğimin coşkusunu iki şey arttırıyordu. Birincisi hep kitaplarda ve hatıralarda ismini çok sık duyduğum İstanbul Bayezıt meydanını görecektim. İkincisi ise yetişme tarzımın bir parçası olan Osmanlı devletinin Bizansın elinden alarak İslamlaştırdığı İstanbul’un fethinin coşkusunu Bayezıt meydanında yaşamak. Meydan hınca hınç dolu, mehter takımının çaldığı Osmanlı askerlerini savaşa teşvik eden marşlarla adete inliyordu. Beni eğiten ve terbiye eden ailemin ve o günlerde içerisinde bulunduğum Mücadele Birliğinin biçimlendirdiği kimlik ve kişiliğimle ben de adeta fethi, büyük bir coşku ile adeta yeniden Bayezıt meydanında yaşıyordum. Bayezıt’taki müthiş topluluk hep bir ağızdan mehterin çaldığı marşlara iştirak ediyor, sanki fethe çıkan ordunun heyacanını yaşıyordu. Mehter marşlarını hep dinliyordum, hep söylüyordum. Ancak marşların güçlü etkisini Bayezıt  meydanında yaşıyordum. Onbinlerin hep birlikte Bayezıt meydanından söylediği mehter marşları İstanbul semalarını aşmış, yeniden Avrupa’da duyulur olmuştu sanki. Gençlik yıllarımda kitap sayfalarında, Bayezıt meydanı ile ilgili pek çok bilgi, anekdot, eylem, hatıra ne derseniz onları okudum. Sevinçli ve kederli  epeyce olayla ilgili bilgi sahibi idim. Bunlardan en çok üzüldüğüm bilgi ise İstiklal marşı yazarımız Mehmet Akif Ersoy’un devletin kendisine koymuş olduğu olumsuz tavır sonucu cenazesine yalnız ve sahipsiz bir insanın cenazesi gibi muamele edilmesi ve hiçbir devlet erkanının cenazeye katılmaması, sadece küçük bir azınlık olarak birkaç üniversite öğrencisinin elleri üzerinde Bayezıt camiine getirilişi… Yıl 1973 yaşım, 20 Bayezıt meydanındayım.                             Daha sonraki yıllarda üniversite eğitimim için İstanbul’a geldim. 1973-1977 yılları  Öğrencilik yıllarım, sokak olaylarının, okullarda boykotların çok yoğun olarak yaşandığı, üniversite ve fakülte işgallerinin sıkça görüldüğü, sokak eylemlerinin, cinayetlerin, kavgaların olduğu yıllardı. Bayezıt meydanı sokak olaylarının, protestoların cereyan ettiği bir yer, aynı zamanda okulumun bulunduğu bir merkezdi. Bir üniversite öğrencisi olarak, kendim de Bayezıt meydanından ilgisiz kalmamıştım. Bayezıt meydanında, üniversite ana binası kapısının önünde, içerisinde, olaylara, protestolara, cenaze namazlarına ve benzer pek çok benzer olaya bizatihi katılarak, yaşayarak, içerisinde bulunarak şahitliğim var. Özellikle İstanbul üniversitesinin fakültelerinin o günün terminolojisi ile solcuların elinden alınıp sağcıların eline geçmesi Bayezıt meydanını her gün hareketli, canlı, protestosu bol, kavgası çok bir meydan haline getirmişti. İstanbul üniversitesindeki sol hakimiyetin kırılması mücadelesinin verildiği yıllarda, silahlı sokak hareketlerinin, cinayetlerin, kavgaların, insan kaçırılıp işkence edilmenin çok ileri boyutta olduğu dönemlerdi. Adeta fakültelerde dersler yapılmaz, okullar uzun süreli kapanır hale gelmiş, öğrenciler kimi zaman memeleketlerine dönmüş, kimi öğrenci okularını bırakmış, kimi işe girmiş, kimileri de sokak eylemlerinin içerisinde kendisini bulmuştu. Bazıları komünistler Moskava’ya, diye bağırıp kendilerine yakın olan öğrencileri markaja alırken, bazıları da kahrolsun faşistler diyerek kendilerince devrim yapacaklarını söyleyip solcu öğrencilerle bütünleşme amaçlıyorlardı. Ancak bu çatışmalar zamanla silahlı kavgaya dönüşmüş, Bayezıt meydanı da olayların merkezi haline gelmişti. Silahlı mücadele de hayatını kaybeden sağcı öğrencilerin cenaze namazları Bayezıt camiinin de bulunduğu meydanda kılınıyor, sol görüşlü öğrencilerin cenazeleri ise tabut içerisinde meydana getirilip yapılan eylemin figürü haline getiriliyordu. O yıllarda toplumda hızla yerli ve milli talepler yükselmeye başlamıştı. Daha iyi yaşam, daha fazla gelir, insanca yaşama istekleri, ülkenin bölünmemesi, vatanın parçalanmaması, ezanın susmaması, yabancı üslerin kapatılması ve yabancı güçlerin ülkeyi terk etmesi, İslam’ın toplumda daha etkin ve belirleyici olma talepleri, Türkiye’nin yerli ve milli değerlerle dönüştürülmesi fikirleri hızla kendisine taraftar buluyordu. Toplumda biriken ve gelişen bu talepler, egemen güçler tarafından çeşitli operasyonlar vasıtası ile manüple edilerek, kendi varlıklarının zarar görmesini istemiyorlardı. Bu amaçla sokakta hızla yükseltilen komünist teröre karşı güya komünizme geçit vermemek maksadıyla ülkücü gençler devreye sokuluyor, onlara vatan elden gidiyor, komünistler ülkeyi ele geçiriyorlar, haydi ne duruyorsunuz kışkırtmaları ile sokağa dökülmeleri sağlanıyor, silahlı sokak eylemlerine ülkücüler de bulaştırılıyordu. Bu yıllarda Bayezıt meydanındaki gösterileri yakınen takip ettim. İstanbul ünversitesi talebesiydim. Kimini sevinçle, kimini de hüzün ve kahırla takip ettim. Bir tarafta kurtuluş ve zafer günlerinin anıldığı coşkulu, sevinçli gösteriler, diğer yanda öldürülenlerin cenaze törenlerindeki hüznün ve mücadele coşkusunun insanı hesap sormaya yönlendirdiği gösteriler. Meydanda yapılan gösterinin amacına uygun sloganlar, yaşasın veya kahrolsun bağrışmaları, Bayezıt camiinden okunan ezanın meydandaki oluşturduğu sessizlik, müzik gruplarının coşkulu marşları, ezgileri, bayrak yakma sırasındaki göğü yırtarcasına coşkulu haykırışlar, polisin coplu müdahaleleri, gözatına almalar, yakalananların yaka paça polis arabalarına zorla itilerek sokulmaları, Bayezıt camiinin ve üniversitenin kapı önü ve duvarındaki yaşasın veya kahrolsun pankartları, polisin acımasız müdahalesi sonrası çil yavrusu misali dağılmalar anındaki panik, Bayezıt meydanının adeta olmazsa olmazları arasındaydı. Yıl 1980, yaşım 27 Bayezıt meydanındayım. 12 Eylül askeri darbesi sonrası her yerde olduğu gibi Bayezıt meydanı da askerlerin, zırhlı araçları ile gövde gösterisinde bulunduğu, nöbet tuttuğu, kimlik sorgulaması ve gözaltı yaptığı sadece asker postallarının seslerinin duyulduğu, insanların korkarak geçtiği bir meydan olmuştu. Meydanın her tarafı ellerinde tüfekleri, meydanın yıllarca sergilediği canlılığı yok ederek, Bayezıt meydanından ve meydanın eski sahiplerinden intikam alırcasına bekleyen askerlerin sert ve acımasızca açıkta sorgulama yapılan bir sessiz bir mekana dönüşmüştü. 80 li yılların başlarında darbecilerin uygulamaya koyduğu baş örtüsü yasağı, ülkedeki tüm meydanlarını yeniden hareketlendiriyordu. Darbeden iki yıl sonra Bayezıt meydanı, yeniden baş örtüsü yasaklarını protesto etmek ve yasağın kaldırıması için eylemler yapılan bir meydana dönüşmüş adeta 70 li yıllardaki canlılığına kavuşmuştu. Ancak askeri darbeden güç alan güvenlik kuvvetleri daha sert, daha acımasız, daha katı davranıyordu. Göz altılar, tutuklamalar daha da sıklaşıyordu. Üstelik darbe hukuku gereği göz altına alınanların nereye götürüldüğü, nerede olduğu hakkında aile dahil kimselere bilgi bile verilmiyordu. Ancak meydanlarda seslerini duyurmak ve tarihe not düşürmek için mücadelelerinden asla vazgeçmeyen insanlar bir sonraki hafta yeniden Bayezıt meydanında yerlerini alıyorlardı. Bu yıllarda Bayezıt meydanına insanları toplayan bir diğer olay ise Afganistan’ın Ruslar tarafından işgali, bu işgali sona erdirmek için dünyanın dört bir tarafından olduğu gibi Türkiye’den de Afgan cihadına katılanların şehit haberlerinin gelişidir. Hem dünya kamuoyunda Afganistan’ı duyurmak, Rus işgalini kınamak hem de Rus işgaline karşı Afganistan’ı korumak için cihada katılanlardan şehit düşenlerin cenaze namazlarını kılmak ve Türkiye kamuoyunu Afganistan’ın yanında olmak için hazırlamak ve Rus vahşetini duyurmak, ülkelerini işgale karşı korumak için cihada katılan direnişcilere yalnız olmadıklarını hatırlatmak amaçlı gösteriler Bayezıt meydanında yapılıyordu. İnsanları, Bayezıt meydanında bir araya getiren diğer bir olay da 1982 de İsrail kasabı Ariel Şaron’nun Beyrut’taki Sabra ve Şatilla kamplarında 3500 Filistin’li mülteciyi katletmesiyle başlayan İsrail karşıtı gösteriler ve katliamı protesto eylemleri, ve gıyabi cenaze namazları ile meydan uzun süren eylemlere kucağını açıyordu. Yıl 1985-1990 arası, yaşım 35 Bayezıt meydanındayım. Oğlumla beraber meydandayız.   1988 de ise Saddam Hüseyin’in Halepçe’de kürtler üzerine kimyasal silahlarla saldırması ve 6500 kişinin katledilmesiyle sonuçlanan Halepçe katliamının unutulmaması, kürtlere yapılan zulmün hafızalardan silinmemesi ve daima hatırlanması, zulmün kınanması ve tepki gösterilmesini amaçlayan Bayezıt gösterileri.. 1989 Bugaristan’da Jivkov’un müslüman nüfuzu yok etmeyi hedefleyen, müslüman isimlerin değiştirilmesi ve İslami faaliyetlerin yasaklanması, müslümanların topraklarına el konulması ve müslümanların Türkiye’ye göç ettirilmesi politikalarına tepki koymak amaçlı toplantılarda, meydan yine eylemlerle, direniş ezgileriyle insanları coşturuyordu. Yıl 1992, yaşım 39 Bayezıt meydanındayım. Oğlum ve kızımla beraber meydandayız. 90 lı yıllar yine yurt içi ve yurt dışı olayların Türkiye’yi sarstığı yıllardı. 1992 Hocalı katliamı olarak tarihe geçen Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı şehrinin Ermeni askerlerin tarafından işgal edilmesi ve 613 azerinin katledilmesi, binlercesinin esir edilmesi, yine 1992 yılında Sırpların, Bosna- Hersek’te müslüman boşnaklara saldırması, katliamlar sonucu soykırım yapması, uzun yıllar sürecek bir katliamın devreye sokulması… Bu iki olay yine Bayezıt meydanında gıyabi cenaze namazları, Ermeni ve Sırp katillerin lanetlenmesi, şehitlerin anılması ve onların direnişlerine destek amaçlı Bayezıt meydanına toplanmamıza sebep oluyordu. Hocalı katliamına tüm dünya sessiz kalmış, ancak Türkiye’deki tüm meydanlar katliamı kınama ve Azerilerin sesini dünyaya duyurma konusunda önemli fonksiyon icra etmiştir. Balkanlarda müslüman Boşnaklar üzerinde oynanan oyunlar ve müslüman nüfusu yok etme çalışmalarındaki vahşet dört yıl sürmüştü. Aynı Afganistan cihadında olduğu gibi Boşnakların uğradığı soykırımda boşnakların yanında savaşa dünyanın dört bir tarafından mücahitler katılımıştı. Özellikle Türkiye’de Selami Yurdan’ın bu savaşta şehit edilmesi Bayezıt meydanındaki cenaze namazı, sloganlar, tekbirler eşliğinde intikam haykırışları, Bosna savaşına katılma talep ve teşvikleri, meydanı dolduran onbinlerin coşkulu direniş çağrıları her zaman ki meydan coşkusunun olmazsa olmazları arasındaydı. Yıl 1994-2001 arası 45 yaşlarındayım. Gençlik çağındaki oğlumla meydandayız. Bu yıllar hem Türkiye’de, hem de yurt dışında önemli gelişmelerin ve olayların cereyan ettiği yıllardı. Türkiye’nin siyasal mücadelesinde önemli değişiklikler oluyordu. Sistemin zencisi Refah partisi başta mahalli seçimler ve arkasından parlamento seçimlerinde ilk defa iktidara geliyor, Necmettin Erbakan başbakan oluyordu. Sistemin egemenleri bu durumu kabullenemediler, iktidarı Refah partisine vermemek için çeşitli entrikalar çevirmeye başladılar. İktidarın büyük ortağı parti hakkında laikliğe aykırı davranışları bahanesiyle davalar açıldı, parti kapatıldı. Yerine kurulan Fazilet partisi de aynı bahanelerle kapatıldı. Bu yıllar tarihe 28 Şubat diye geçecekti. Bu dönem Türkiye’de islamcılar ve  islami hassasiyetleri önceleyenler için zolu geçecek yıllar olacaktı. Çünkü sistemin egemen unsurları son yıllardaki toplumdaki dindarlaşmanın ve muhafazakarlaşmanın artabileceği düşüncesiyle İslami kanaatleri önceleyen siyasal partiyi hukuku zorlayarak kapatıyorlardı. Hiç bir hukuk kuralında olmayan tehdit ve hakaretlerle cumhuriyet başsavcılığı kapatma davası açmıştı. Refah partisi ve inananlara kan içici vampirler diyerek hakaret eden bir iddianame hazırlamıştı. 28 Şubat milli güvenlik kurulu kararları adı altında dini ritüellere ve dindarlara adeta savaş açılmıştı. Kur’an kursları ve imam hatip liselerinin orta kısımları kapatılmış, üniversitelerde ve imam hatip okullarında baş örtüsü yasakları işkenceye dönüşmüş, kızlar okullara alınmamış, ikna odalarında başlarını açarak okula girmeleri konusunda baskılar yapılmış, bazı sermaye sahiplerine yeşil ve irtica sermayesi diye ambargolar konulmuş kısaca dini hassasiyetleri olan kişi ve yapılara yoğun bir baskı dönemi başlamıştı. Böyle bir dönemde, Bayezıt meydanı, yine protestoların ve direniş çağrılarının merkezi olmuştu. Üniversite önünde hemen hemen her gün konulan yasakların kaldırılması, kızların özgürce diledikleri kıyafetle okullarına girebilmeleri ve uygulanan diğer yasakların kaldırılması için insanların bir araya geldikleri, direniş mücadelesinin Türkiye’nin her tarafına yaygınlaştırılması çalışmalarına başlanılması sözlerinin verildiği meydana dönüşmüştü. Klasik polis joplamaları, göz altılar, toplananların dağıtılması, dövülmesi Bayezıt meydanında daha çok, daha sert olarak yapılıyordu. Ancak seslerini duyurmak, kaybettikleri haklarını yeniden elde etmek için için mücadeleden asla vazgeçmeyeceklerini haykırmak için meydanın her tarafını, her zamankinden fazla doldurarak eylemlerini sürdürmüşlerdi. Yılmayacaklarını ve yıkılmadıklarını sistemin egemenlerine meydandan duyuruyorlardı. Aynı yıllarda özellikle saldırgan ve katil İsrail’in Filistin’deki işgalleri, katliamları artmış, Filistin’liler evlerinden, topraklarından sürgün edilmiş, ekili arazileri yok edilmişti. Kelimenin tam anlamıyla Filistin’de bir İsrail vahşeti sürdürülüyordu. Filistinliler de yeni bir intifada başlatmışlardı. Hem İsrail’in katliamlarını protesto etmek, hem de başlatılan yeni intifadaya destek olmak amaçlı çalışmalara Bayezıt meydanı kucağını açıyordu. Aynı yıllarda Çeçenistan Rusya’dan bağımsızlığını ilan ediyordu. Ancak Ruslar, Çeçenistan’a 1994 te birinci, 1999 da ikinci defa saldırarak işgal etti. Çeçenistan’ın önemli lider kadrolarını da işgaller sırasında şehit etti. Bayezıt meydanı bu dönemde Çeçenistan’ın Ruslar tarafından işgalini protesto etmek, çeçenlerin yanında olduklarını beyan etmek için bir araya gelen insanların toplandığı bir meydandı. Eylemlerde özellikle Filistinle canlı televizyon bağlatıları yapılıyor, Bayezıt meydanının coşkusu aynı anda Filistine ulaştırılıyordu. Filistinliler bu coşkunun kendilerini daha güçlü kıldığını, seslerinin Bayezıt meydanından dünyanın her tarafına duyurulduğunu, Filistin davasının sahipsiz olmadığının herkese gösterildiğini ifade ediyorlardı. Yıl 2001-2016 arası 60 ve üzeri yaşlardayım. Oğlum, kızım, torunumla birlikte meydandayız. Hamas’ın Gazze’de seçimleri kazanması, İsrail’in Gazze’ye ambargo koyması ve bölgeyi açık hapishaneye çevirmesi, İsrail’in Filistin’e koyduğu ambargonun delinmesi ve Gazze’ye yardım malzemesi götürmek için yola çıkan Mavi Marmara gemisine uluslararası sularda İsrail’in silahlı baskını ve yardım gönüllülerini şehit etmesi, Mısır’da seçimle işbaşına gelen Muhammed Mursi’nin darbe ile devrilmesi ve Rabia meydanı ve  binlerce Mısırlı müslümanın darbeciler tarafından şehit edilmesi dünyadaki tüm meydanlarda olduğu gibi Bayezıt meydanında da protesto edildi, kınandı, zulmün dünyaya mal edilmesi için meydan ve meydandaki kalabalıkları görevlerinin başındaydılar. Sizlere bire bir meydanda kendi yaşadıklarım ve hatıralarımdan bahsederek tarihe not düşmek ve Bayezıt meydan geleneğini siz genç kardeşlerime kısmen de olsa aktarabilmek isteğimden hareketle meydanlar sessiz kalmasın başlıklı bir yazı yazdım. Meydanlar susmamalı, susturulmamalıdır. Hele hele meydanlar kendiliğinden susmamalıdır. Meydanlar toplumsal refleksin kaynağıdır. Dikkat çekmek, uyarmak, gasbedilen hakların tekrar kazanılması için ses çıkartmak, Türkiye ve dünyadaki zulme, adaletsizliğe, sömürüye, katliamlara, soy kırıma toplumsal karşı duruş yerleridir meydanlar… Genç öncüler dergisinin geçen sayısında da işlendiği üzere son dönemlerde önümüze çıkartılan dijital devrim sizleri meydanlardan uzaklaştırmaktadır.Yan yana, elele, göz göze gelerek etkileşim, sanal itileşim araçlarında daha etkilidir. Sosyal medyada örgütlenebilirsiniz, milyonlara ulaşabilirsiniz, ancak unutmayın ki; elele, gözgöze  temasın, yanyana, omuz omuza gelmenin, sloganlarla, marşlarla, ezgilerle, yaşasın veya kahrolsun haykırışlarıyla, hem kendinizin, hem de çevrenizin coşkusunu artırrmak ve direnme ve mücadele bilinci kazanmak meydanlara çıkmakla elde edilir. Ancak bir gözlemimi de burada siz gençlere hatırlatmak istiyorum. Son yıllarda meydanlar ak saçlılara kaldı hemen hemen.. Meydanlarda siyah saçlı gençler azalmaya başladı. Meydanları yeniden siyah saçlı gençlerle doldurmak, beyaz saçlılardan meydan hakimiyetini almak siz gençlerin hedefi olmalıdır. Ak saçlıların tecrübelerinden istifade ederek meydanların sesini daha gür, daha güçlü çıkartmak siz siyah saçlıların görevidir. Aksaçlıların birikimlerinden istifade ederek, ümmetin sesini, gücünü, haykırışını ve direnişini hem yerel, hem uluslararası arenada duyurmak sizlerin omuzlarınızda taşımanız gereken bir emanettir. Siz gençlerin güçlü protest dili ile, kendi birikimlerini ücretsiz verecek gençler arayan aksaçlıların inşa dilini birleştirmek toplumsal mücadelenin en temel ayağıdır. UNUTMAYALIM!                    

Röportaj: Muhammed Salih Demirtaş İnsani ve islami mücadelede meydanlar ve meydanda olmak neden önemlidir? Meydan tanımı zaman içinde değişiyor olmasına rağmen, meydanlarda olmak önemli.Çünkü nihayetinde iktidarın – sadece gelip giden hükümetlerin değil-,  beraberinde kurulu iktidarın yani  Statükonun kendine ait güçleri var ve bu güçlerini her an harekete geçirebilir pozisyondadır;  güvenlik gücü vardır başka güçleri vardır vs. Nihayetinde zaten şiddet kullanma yetkiside devlet denilen aygıtın  elinde olan  bir güçtür. Demokratik devlet veya hukuka uygun davranan devlet dediğimiz zaman da bu şiddet tekelini hukuka uygun bir şekilde kullanıyor olmasından dolayı bir yasallıktan bahsedebiliriz. Peki kitlelerin elinde ne var, kitleler şiddet kullanabilirler mi, kullanmalılar mı? Kullanmamalılar.Kitleler fikirlerini  doğru düzgün ifade etmek ve görünür kılmak için meydanlarda toplanarak taleplerini ortaya koyarlar.Dolayısıyla alanlar ve meydanlar kitlelerin talepleri açısından önemlidir.Siyasi iktidarın kitlelerin taleplerine muhatap olması ve muhatabın cesameti, büyüklüğü siyasi iktidarın kitlelerin taleplerini yerine getirmesinde fonksiyon icra eder.Yani şöyle; 50 kişiyle, 100 kişiyle, 500 kişiyle bir protesto yaparsanız o kadar karşılık görürsünüz ama bir yere  yüz bin, iki yüz bin kişi toplayabiliyorsanız, elbette kitlelerin gücü siyasi iktidarın gözünde daha net ,daha belirgin olur ve istekleri  daha uygunlukla karşılanır.Onun için meydanlar önemlidir.Fakat nihai tahlilde -meydanlarda dileklerinizi ifade edersiniz ama- alana toplanmanın türleri, talep iletmenin türleri de, iletişim teknolojisinin  değişmesiyle beraber farklılık gösterdi. Mesela internette bir grup kuruyorsunuz,o grupla beraber fikirlerinizi bir çok kişiye ulaştırıyorsunuz, büyüyorsunuz, çoğalıyorsunuz, bir şey ortaya  atıyorsunuz bir milyon kere tıklanıyorsunuz, tt oluyorsunuz. Bunlar  tabi önemli hale geldi. Bu tür derlenme toparlanma yerlerini sanal dünyada kurduğunuz zaman böyle bir itibarınız varsa, kitleyi doğru düzgün bilgilendiriyorsanız, -tabi manipule eden gruplarda var biz onlardan bahsetmiyoruz.- yarın gerçekten alana çağırdınız zaman sanal alandan reel alana doğru bu kitlelerden bir akış meydana gelir. Böyle bir sürecin var olduğunu bilmek lazım. Yakın geçmişte bunların bir çok örnekleri oldu. Peki Türkiye’ye dönersek ülkemizde anıtsallaşmış  ve mücadele ile özdeşleşmiş meydanlardan bahsedebilir miyiz? Anıtsallaşmış demek ne kadar doğru bilmiyorum ama  birtakım mücadelelerin meydanlaştığı yerlerden birisi Taksimdir, kısmen Beyazıt’tır. Şöyle söyleyeyim; bir takım işler yapıyorsunuz, bu işin hikayesini eğer yazmıyorsanız, anlatmıyorsanız bu unutulan bir şey oluyor.Mesela 28 Şubat döneminde başörtüsü için el ele mitingi yapıldı. Sadece Türkiye’de değil İslam dünyasında yapılmış en cesametli, en barışçıl ve insanların en fazla katılımı olduğu bir eylemdi.İnsanlar el ele tutuştular, farklı şehirleri de katarak bir zincir meydana getirdiler. Bu olağanüstü bir şeydi ve bir hadise, arbede çıkmadı.  Şiddete dönük olmayan ve taleplerini şiddetten bağımsız olarak ileten bu insanların eylemine bir nevi müsade edildi , müdahale olunmadı.Şu an bu eylemi hatırlayan neredeyse kimse kalmadı.Neden kalmadı? Çünkü bunun kitlelerin ulaşabileceği yerlerde dönen bir hikayesi olmadı. Hikayesini yazmadınız. 68 eylemlerinin bir çok hikayesi oldu, 68 eylemlerini katlayacak cesamette bir eylem çıktı burada fakat kimse 68 eylemlerinden bahsettiğimiz gibi el ele eylemlerinden bahsetmiyor. Niye? Yazılı değil, hikayesi yok, anlatımı yok. Mesela aynı şekilde sistematik olarak burada cuma eylemleri yapıldı.Israrla devam edildi.Bu önemli bir şeydi. Ama cuma eylemleri biteli artık 7-8 senelik bir zaman oldu.O zamanlar 10, 12, 13 yaşlarındaki çocuklar şimdi yirmili yaşlara geldiler fakat böyle  kitlesel eylemlerin yapıldığından haberli değiller.Niye? Çünkü  niye yapıldı, neden yapıldı, nasıl şeyler ortaya çıktı, neden ısrarla devam ettiğinin bir hikayesi yok. -Yani bir Kurgusallıkta sunulmadı . -Yani daha doğrusu kurgusallığı da bırakalım, olanı aynen anlatmak bile bir izahtı, o bile yapılmayınca kusura bakmayın hepsi bitiyor. Çok iyi hatıralar değil bizim kitlesel eylemler.Yani sadece müslüman camianın değil. Türkiye’de 77nin 1 mayısında Taksimde DİSKİ’n  yaptığı bir eylem oldu.Katılımı kalabalık olan bir eylemdi. 37 kişinin ölümüyle sonuçlandı. Bu bir anıtsallık değil ama böyle bir şeyi hatırlamak gerekir.Beri tarafta Beyazıt’ta bazı eylemler oldu. 27 Mayısa giden dönemde 28 nisan eylemleri yapıldı burada. Daha sonra Beyazıt’tan başlayan başörtüsü eylemleri oldu ama bunları çok anıtsallaşmış bir şey olarak değerlendiremeyiz. Anıtsallığın bir özelliği var; ya çok uzun süre devamlı olan bir şey olur; mesela Galatasaray lisesi önünde cumartesi anneleri eylemi gibi; bu on kişiyle yirmi kişiyle yapılan bir eylemdi ama yıllarca devam etti -bir hatırası var-,ya da büyük bir miting yapacaksınız ses getiren bir eylem olacak,  bunun bir hatırası olacak. İkincisi, bizim eylemlerimizde eylemler yapılır ve bu eylemlerin “niye” ve “neden” yapıldığı ve burada ne elde etmek istediğimiz  gerektiğine ilişkin, eylemi organize eden grupların sistematik düşüncesi genellikle olmaz. Aynı zamanda eylemi başka güçlerden korumanın zorluğu vardır Türkiye’de.Çünkü devleti koruyacak güçler bu eylemlere sızarlar ve provokatif şeyler olabilir. Yani anıtsal dediğimiz olabilecek eylemlerin birçoğunda provokatif şeylere gidilebiliyor.  Peki Mazlumder ve Bosna Dayanışma Grubu tecrübeniz ışığında, “eylemler” islami mücadelede nasıl bir fonksiyona sahip sizce? Bosna dayanışma gurubu bir grup arkadaşın ciddi bir organizasyon tasavvuru olmadan  bir araya gelerek,  önümüze düşen bir hadisenin sonucu olarak insanların sıkıntıya girmesine yönelik problemlerine nasıl yardım edebilirize cevap arayan  vicdani bir hareketti. Bosna dayanışma grubu insanların bu tür yardımlarını, bu tür duygularını bir nevi verimli kılmak için yapılmış bir hareketti.  Klasik  organizasyon mantığı olmadan yapıldı. İnsanlar zannediyorlar ki bu sadece müslüman bir kesimin oluşturduğu bir harekettir; evet tabi ki ilk ateşleyenlerin genel özelliği, İslam’ı ön plana alan insanlar olmasıydı fakat oraya insani duyarlılıktan dolayı bu meseleden sıkıntı duyan ve islamla da çok bağlantısı olmayan insanlarda geldi. Part -time çalışıp gidenler oldu, birtakım şeyler ilave ederek katkıda bulunanlar oldu.-Mesela bizde onun bir hikayesini yazmadık.- Biz Bosna dayanışma grubu olarak uluslararası bir konferans tertip ettik ve  O günün sabah vezaman gazateleri (1994ün zamanı)nde, Fehmi Koru ve Cengiz Çandar yazdığı yazılarda, devletin  tertip ettiği konferanslardan daha düzenli ve daha sonuç alıcı somut çıktıları olan bir çalışma olduğuna yönelik övgüyle bahsetmiştiler.Kısaca Bosna dayanışma platformu, Bosna’ya yardım için insanların birbirleriyle dayanışarak , bir araya toplanmasıyla oluşan noktasal bir eylemdi. İlk  defa bir islami grup hem siyasal olarak hem yardım babında dışarıda olmuş bir harekete müdahil oldu ve bunu Türkiye çapında tanıtabildi.Yani o günkü iletişim imkanları içinde mümkün olan azami bir şekilde tanıtabildi. Daha iyi yapılabilir miydi?  Tabi ki yapılabilirdi. Ama o güne kadar yapılan böyle bir eylemi hatırlamıyorum. Belki de tam anlamıyla bir sivil grubun  uluslararası bir konferans yaptığı ilk örnekti . Bu islami mücadele açısından da ciddi bir tecrübedir.  Bir sürü insan bir sistematik organizasyona bağlı olmadan, bir harekete yardım etmek için gönüllü olarak çalışabildi.Elbette sıkıntıları vardı ama nihayetinde bir sonuç üretti.Bu önemli bir şeydi. Birtakım şeyleri protesto etmeyi becerebildik, Özal’ın da gelip konuştuğu bir taksim mitingi yaptık  . Bu biraz  Türkiye’deki kitlenin Bosna’daki kıyıma tepkisini görünür olarak ortaya koyan bir eylemdi.Daha sonra Sbrentikca katliamı sırasında Mazlumder’de Nisan ayında  bir konferans yaptık .Konferans biterken öğle üzeri Mazlumderin Srebrenitsa ile ilgili taksimde mitingi vardı. Yani kamuoyuna bir meseleyi mal etmek yönünde bu meydanlar fonksiyon icra ettiler. Bu anlamda iyi bir tecrübeydi doğrusunu isterseniz. Peki abi meydanlar artık neden boş?İslami hareketler neden meydanlardan çekildiler? Türkiye de meydanları doldurmak isteyen başka hareketler var mı ki? Bunla ilgili iki şey söyliyelim:  Kitleler artık o bildiğimiz alanların dışında başka yerlerde bir araya geliyorlar mesela; sanal dünyada bir araya gelebiliyorlar.  Herhangi bir meseleyi sosyal medyada gündeme getiriyorsunuz.Mesela siz genç öncüler olarak yılbaşındaki ahlaki sorunlarla ilgili sosyal medyada bir çalışma yaptınız ve burada  çerçeveyi çok daha genişletip milyonlara hitap ediyor hale gelseydiniz ,siyasal iktidar buradaki toplantıyı da gündeme alacaktı.Yüz bin, iki yüz bin kişiyi taksime toplamak başlı başına büyük masraflar isteyen bir iş iken, sanal dünyada bunu yapmak için herhangi bir masraf yapmanıza gerek yok.Biraz tarz değişti.İkincisi uzun bir süre ömrünü muhalif olarak geçirmiş gruplar, kendilerine yakın siyasal bir iktidarın gelmesinden sonra, bu siyasal iktidarı bu kadar da yıpratmak istemediler.Bu ne kadar doğrudur, siyasal iktidar gerçekten yıpranıyor mudur bilemem . Bir başka en önemli sebeplerden bir tanesi ise meydanlar boş ama Türkiye’de başka yerlerde çok büyük bir canlılık mı var , fikri dünyasında çok büyük bir canlılık mı var?! Sadece hükümete değil, sisteme alternatif üretebilecek bir fikri canlılık mı var? Bu fikri canlılık olmadan insanları hangi açıdan tutup meydanlara götüreceksiniz. Falan olmasın, filana ben çok kızıyorum. Bunlar çok anlamlı şeyler değil. Mesela şunu yapabiliyoruz olmamız lazımdı;  İngilizlerin Oxfam diye bir kuruluşu var. Bu kuruluş gelir dağlımı ile ilgili bir tespitinde ( ki bu anlamda itibarlı bir kuruluştur.): 2014 yılında yanılmıyorsam dünyanın en zengin 83 veya 84 kişinin mal varlığının toplamı 3.5 milyar insanın mal varlığına denktir.Bu 62ye düştü 2015de.Geçen bir sene içerisinde 62 tane en zengin kişilerin mal varlığı yükselmiş, görece olarak berikilerin mal varlığı azalmış.62 tane en zenginin mal varlığı üç buçuk milyar insana denk.Şimdi burada illa müslüman olmak gerekmiyor.Ama adalet arayan insanlar olarak böyle bir şeye ciddi bir tepki koymak durumunda değil miydik, kaldı ki bu müslümanlar için çok daha geçerli bir şey . Eğer buna tepki koymuyorsanız, bir takım genç insanların kendilerine  başka bir çıkış arıyor pozisyonunda olmalarını çok eleştirme hakkına sahip olamayız. Buna tepki koymakta fikri anlamda bir canlılıktır. “Bu yanlış” tamam bu yanlıştır ama bu nasıl bir düzenden meydana gelmiştir, nasıl bir şeydir, nihayetinde 62 tane adam Allahın bütün yarattıklarına verdiği arzın imkanlarına bir nevi el koyarak, üç buçuk milyar insanın gelirinin karşılığında bir mülkleri var. “Çok çalışıyorlar”, Niye başkaları çok çalışmıyor mu? Burada şunu kast etmiyorum; Tarağın dişleri gibi herkesin mal varlığı eşit olacaktır. Hayır böyle bir şey yok.İnsanların ne zekası, ne imkanları bu anlamda eşit değildir.Ama bu 62 ile üç buçuk milyara dengesizlik denmez.Bu dengesizlik felan değil, bu başka bir şey .Buna başka bir isim bulmamız lazım. Buna Karunlaşma denebilir başka bir şey denebilir.Bu artık zengin- fakir ilişkisi değil. Bu tamamıyla sistemik bir şeydir. Nihayetinde kapitalizm dediğimiz şey sermayeyi yukarıda toplayan bir şeydir.Bu sisteme bir itiraz geliştirmiyorsanız, falan hükümete bir şey dediniz, öbürüne bir şey dediniz çok anlamlı değil bunlar.Burada sistemle ilgili bir sorun var. Ve bu sorunda eğer siz başka bir şeye inanıyorsanız da bu inançla beraber mütalaa edilerek , yorumlayarak aşağı yukarı bu sıkıntılı duruma karşı cevaplar üretmeniz lazım nihayi tahlilde.Bunu derseniz kitlelerde -o bildiğiniz sanal dünyada- ciddi bir hareketlilik olur.Açık söyleyelim biz belli bir yaşta olan insanlar olarak gençler şöyle, gençler böyle diye bir takım şeyler söylüyor olabiliriz.Hayır. 18li 20li yaşlardaki gençlerin hepsi bir şeyin içinde oluyor veya olmuyor ama bir ucundan vicdani olarak adalete meyilli bir tarafları vardır. Bu adaletsizliği gündeme getirip adalet talebini doğru düzgün ifade etmiyorsanız, insanlar kendilerine başka çıkış noktaları ararlar. Peki hükümetin politik eylemselliğe karşı sert tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?   Politik eylemselliklerde  size, Dünya’nın hiçbir yerinde a ne güzel yapıyorsunuz  denmez. Bu tabii bir şeydir.Suya giren ıslanmayı göze alacaktır.Nihayetinde insanlar kasten öldürülmüyor bu politik eylemlerde. Asıl önemli olan  hedefiniz neyse eylemi o istikamette yapmaktır.Mesela diyelim ki, biz adaletsizliği ortaya koymak için bir eylem yaptık. Bu adaletsizliği bahane edelim ve bu siyasal iktidarı yıkalım ve yerine başkası gelsin.Bu böyle olursa kimse size “iyi beni yıktı olsun bir başkası gelsin” demez. Sisteme bir muhalefet geliştiriyorsanız ve böyle bir muhalefetiniz varsa sistemin teşkilatlı şekli olan mekanizmalar size tabi ki karşı koyacaklar . Şunu açık söyleyeyim; insan olarak insanlar özgürlük içinde taleplerini dillendirmek durumundadırlar. Bunun siyasal iktidar tarafından karşılanıyor olması lazım ama özellikle bir şeye dikkat çekelim; bir normal eylem yapanlar vardır, iki karşısındakini kışkırtıp kendisini dövdürmeye çalışanlar vardır. Hazır duran kameranın önünde bir tek olaydan dünyayı ayağa kaldıracak bir hikaye çıkartmaya çalışmak, bu yalan bir eylemdir. Demek istediğim şu; burada eylemsellikte amacı doğru ortaya koyup, doğrudan doğruya sistemi hedef alıyorsanız bunun bedelini de ödemeyi göze almalısınız. Bu eylemlerde şiddet kullanmak  asla meşru değildir. Ne eylem yapanlar tarafından ne karşı taraftan şiddeti hiç bir durumda meşru göremeyiz. Sadece dediğimiz gibi hukukun içinde devletin kullandığı şiddet meşru kabul ediliyor. Özellikle hukukun içinde olduğunu vurguluyorum.Ama bir başka taraftan karşılıklı olarak bir sivil eylem yapıyorken siz  bir şiddete başvurursanız elbette örgütlü güçte şiddete başvurur. Örgütlü güç bazen de sizi şiddete icbar eder. Bu da sizin marifetinize bağlı bir iştir.Çünkü diyorsun ki adama; sen yanlış bir şey yapıyorsun, ben senin bu yanlışlığını ortadan kaldıracağım, bu sistemik bir yanlışlıktır, başka bir sistem kuracağım.Böyle bir iddian varsa elbette bu kadar şeylere katlanacaksın.Dediğim gibi asla meşru görmüyorum ama realite böyle bir şey, gerçeklik böyle gelişiyor.  Bu yeter ki ölüme kadar gitmesin. Arzu edilen şiddetin olmaması tabi ki. Son olarak Meydanlara dair unutamadığınız bir anınız var mı? 10 nisan 1994’de Bosna Dayanışma Grubu olarak yaptığımız uluslararası konferansın son gününe cumhurbaşkanı Süleyman Demirel geldi.Sabah,ben başkan olarak bir grup arkadaşla onu karşıladık.Hoşgeldiniz ve el sıkma fasıllarından sonra onlarla konuştuk. Devletin üst kademesinden insanlarda tabi cumhurbaşkanı gelince geldiler.Onları ağırladık. Öğle üzeri toplantı bittikten sonra  Mazlumderin (o sıralar mazlumderinde istanbul şubesi başkanıydım) aynı anda Taksimde eylem vardı.Konferansta cumhurbaşkanı ile el sıkışıp, konuşma yapıp oraya geçtikten sonra polisin jopuyla muhatap olduk. İki saatlik arayla oldu bunlar. Çünkü mazlumder bir protesto eylemi yapıyordu. Poliste karşıda bunun yapılmasına izin vermeme pozisyonu çıkardı. Dediğim gibi devlet başıyla el sıkışıp iki medeni insan gibi konuşurken, öbür tarafta devletin polisiyle karşı karşıya geliyorsun. Son olarak ne söylemek istersiniz? Sanal dünya çok etkin olduğunu gördüğüm bir alan .Sanal dünyayı doğru bir biçimde kullanılmasının her iki halde; hem sanal dünyaya yazdığınız veya saldığınız bir hikayenin doğruluğu, hem de onun teknik imkanlarından doğru olarak  faydalanarak  kullanılmasının çok önemli olduğuna inanıyorum.Eğer gerçek alanlara insan celb edecekseniz de,  bu sanal dünyada kazandığınız meşruiyet, gerçek alanlara çağıracağınız insanları da elbette etkileyecektir diye düşünüyorum.İnşallah genç öncüler böyle bir şeyler yaparlar. İnşallah. Çok teşekkür ederiz Hocam.

  Hale Gökdeniz Esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla… Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın Gençlik Projeleri Destekleme Programı kapsamında Mirasımız Derneği ile ortaklaşa düzenlediği “Kardeşlik Bilinci İçin Gençlerle El Ele” projesi kapsamında 17-20 Aralık tarihleri arasında Kudüs’teydik elhamdulillah. Allah bu projede emeği geçen herkesten razı olsun. Mescid-i Aksa’yı görmek, üzerinde direnişin ve kardeşliğin, sabır ve mücadelenin, onur ve iffetin, azim ve kararlılığın tarihinin yazıldığı topraklarda yürümek, Allah’ın elçilerini inşiraha kavuşturan aydınlık gökyüzüne bakmak ve çevresi mübarek kılınan Aksa`nın işgaline şahit olmak yüreğimizde bir yara olarak taşıdığımız Filistin davasını omuzlarımızda bir sorumluluk olarak taşımak zorunda olduğumuzun bilincine varmamızı sağladı. Şairin “Filistin bir sınav kağıdı her Mümin kulun önünde” dizelerini yakînen idrak etmiş bulunduk. Şahitliğin getirdiği bu sorumluluğun gereği olarak Özgür Kudüs davasını elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce anlatmaya, ilmek ilmek hayatlarımıza işlemeye gayret edeceğiz inşaallah. Kudüs… Öz vatanım, tarihim, bugünüm, geleceğim, direnişim, onurum, mücadelem, silahım, barışım, şiirim, gözyaşım, tebessümüm, derdim, dermanım, özgürlüğüm, cesaretim, merhametim, adaletim, emanetim, iffetim, annem, babam, şahitliğim, şehidliğim, sorumluluğum, hedefim, ilk kıblem, namazım, müjdem, hediyem, mukaddesim… Ahh Kudüs! Zaman ve mekan ayarlarımı değiştiren, gecemi gündüzüme katan, mekan ötesi, zaman dışı anlam… Saatlerimizi Kudüs’e ayarlamadan bu anlamı çözmek mümkün değil, Kudüs’ü anlamak ise zulme ve esarete başkaldırmak, adaleti yeryüzüne hakim kılmak için elzem. Zira Kudüs meselesinin temelinde fiili bir işgalin ötesinde zihni bir esaret var. Kudüs’ün özgürleşmesi için evvela Müslümanların özgürleşmesi, benlik zindanlarından kurtulması, dünyevileşme ve konforizm prangalarını söküp atması, atalet elbisesini yırtıp takva/sorumluluk bilinci elbisesini kuşanması şart. Çünkü “Hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez.”(1) Mescid-i Aksa’nın özgürlüğü için yürüyeceğimiz bu zorlu yolda azığımız Al-i İmran Suresi 103. ayet: “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” Müslümanlar Kur’an ve sünnet ekseninde birleşip kardeşlik şuuruna ermedikçe batılın oyuncağı olmaktan kurtulamayacaklar. “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki zalimler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.”(2) Elbette yeryüzünde zulüm sona erecek, tevhid ve adalet yeryüzüne hakim olacaktır. Önemli olan bizim bu süreçte hangi rolü üstleneceğimizdir. İslam davasını omuzlayanlardan mı olacağız yoksa nifak tohumları ekenlerin çıkarlarına hizmet ederek bu davaya yük mü olacağız?! Yahudinin oyunu yüzyıllardır aynı: “Risaletin Medine yıllarında Yahudilerden eli silah tutan erkek sayısı 2000 olmasına karşılık, Evs ve Hazreçliler Müslüman olup Resulullah’ın komutasında Mekke’ye fethe çıktıkları zaman 4000 kişi ile İslam ordusuna katıldılar. Yahudilerin bölgenin ilk yerleşimcileri olmalarına rağmen Araplar karşısında zayıf kalmaları, politik bir oyuna başvurmalarına neden olmuş ve Arapların Evs ve Hazreç olarak bölünmelerini ustaca kullanarak, iki kabile arasında düşmanlığın gelişmesini sağlamışlardı. Bu düşmanlık birçok savaşlara neden olmuştu”(3) Nitekim Salâhaddin Eyyûbi de Haçlılara karşı güçlü bir ittifak oluşturmadan Kudüs’ün alınmasının mümkün olmadığını bildiğinden Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkları sona erdirip aralarında iyi bir İslam kardeşliği bağı ve bir ümmet dayanışması oluşturmak amacıyla 579(1183) yılında bir İslam Birliği Konferansı gerçekleştirdi. Toplantıya katılanlar olumlu bir tavır takınarak güzel bir ittifak oluşturdular. Bu tarihten 4 yıl sonra da 88 yıl süren Haçlı işgaline son verilerek Kudüs fethedildi.(4) Bu hususta üzerimize düşen kardeşlik bilincini ve ümmet şuurunu kuşanarak Müslümanların siyasi ve iktisadi olarak güçlenmesini, uygulayacağı ekonomik ve diplomatik yaptırımlardan korkulacak bir “vasat ümmet” kapasitesine ulaşmasını sağlamak olmalıdır. Rabbimiz Bakara Suresi 143. ayette “İşte böylece sizin vasat bir ümmet olmanızı istedik ki insanlığa örnek ve model olasınız ve Elçi de size örnek ve model olsun.” buyuruyor. Vasat Arapçada itidâl (ölçülük), denge, duygu, düşünce ve davranışlarda ifrat ve tefritte bulunmamak, dengeli olmak, orta olan, merkez gibi anlamlara gelir. Vasat ümmet ise siyasi, iktisadi, hukuki, ailevi, ahlaki, ictimai ve insani tüm alanlarda aktif, dinamik, müdahil, hayırlı ve dengeli, merkezde olan lider bir topluluktur. Ümmetin vasatiyyeti ise şahitliği ile ilintilidir. Şahitlik görevini yerine getiremeyen vasat olma özelliğini yitirir. Şahitlik Allah tarafından Müslümanlara yeryüzünde verilen pozisyondur ve şahit etkileyen, dönüştüren, güzelleştiren, iyileştiren aktif bir konumdadır. Yönetim mekanizması Müslümanların elinde olmazsa şahitlik zorlaşır, Peygamber o yüzden Medine’ye hicret ederek İslam Devleti’ni kurmuştur. Allah ümmet vasat olarak İslam sistemini merkeze koyduğu halde günümüzde merkezde emperyalizm ve kapitalizm bulunuyor. Allah’ın kulları için belirlediği vasat ümmet misyonunu kazanmak ve merkezde olan, başvurulacak kaynak konumunda bir topluluk olabilmek için evvela vasat şahsiyetler olmamız gerekiyor. Yani ifrat ve tefrit çukurlarının ortasında bulunan Sırat-ı Mustakim üzerinde itidâl ve adaletle, ifrata ve tefrite düşmeden vasatiyyenin kaynağı olan Kur’an ve sünnetin rehberliğinde kardeşçe ilerlemeliyiz. Kudüs yolculuğumuzun başladığı andan itibaren sürekli zihnimde olan bir soru vardı: Bir garip yolcu olarak Kudüs için ve dünya üzerindeki tüm mustaz’aflar için ne yapabilirim? Bu soruyu daha önce de pek çok kez kendi kendime sormuş ve bulduğum cevapları uygulamaya gayret etmiştim/etmekteyim. Lakin bu sefer ki farklıydı. Zulmün bizzat şahidi olmak acil bir çözüm arayışına, hemen şimdi bir şeyler yapma isteğine dönüşmüştü. Ve Mescid-i Aksa imamı sorularımıza cevap olacak, stratejimizi belirleyecek ayetleri okudu: Ey örtünüp gizlenen!
Az bir kısmı hariç olmak üzere gece kalk!
Onun (gecenin) yarısı veya ondan (yarısından) biraz eksilt.
Veya onu daha arttır. Ve Kur’ân’ı tane tane güzel bir şekilde oku.
Muhakkak ki Biz, sana yakında ağır bir söz ilka edeceğiz (ulaştıracağız).
Muhakkak ki gece kalkışı (meşakkatli fakat) tesir bakımından daha kuvvetli ve okuyuş bakımından daha sağlamdır.
Muhakkak ki senin için gündüzleyin uzun meşguliyet vardır.
Ve Rabbinin İsmi’ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
O (Allah), doğunun ve batının Rabbidir. O’ndan başka İlâh yoktur. Öyleyse O’nu vekil edin.
Ve onların söyledikleri şeylere sabret. Ve güzel bir ayrılış ile onlardan ayrıl.(5)   Sen ey içine kapanan kişi!
Kalk ve (insanları) uyar!
Sadece Rabbini yücelt!
Elbiseni temiz tut!
Bütün pisliklerden uzak dur!
İyilik yapmayı kazanç kapısı haline getirme!
Rabbin hatırına sabret!
Ve (şu haberi ilet): (Sur) borusuna üflendiği zaman;
Evet işte o gün, pek zor bir gün olacaktır,
Kâfirlerin tümü için hiç de kolay olmayacaktır.(6) Vasat şahsiyetler olabilmek için, Kudüs davasını, Afrika ve Asyanın sorunlarını, Biladü’ş-şam’ın dertlerini omuzlayabilmek için evvela uykularımızdan, kişisel isteklerimizden fedakarlık yapmamız, gecemizi gündüzümüze katarak çalışmamız gerekir. Müzzemmil ve Müddesir parolasıyla gece Rabbimizle baş başa ilim ve ibadetle, gündüz ise insanlarla meşgul olarak, iyiliği emredip kötülükten sakındırarak tevhid ve adaletin yeryüzüne hakim olması için durmaksızın gayret göstermemiz icap eder, Rabbim bu ayetlerle amel etmeyi nasip etsin. Salâhaddin’in Kudüs’ü Fethinden çok önce Mescid-i Aksa’ya minber yapan marangoz misali herkes kendi alanında/ bölümünde/ mesleğinde bir şeyler yapmaya çalışmalı, yaptığı işi en iyi şekilde yapmaya gayret etmeli, vasat şahsiyetler, güçlü Müslümanlar olmalıdır. Risaletin başlangıç yıllarında Rasulullah’ın “Allah’ım! Şu iki adamdan, Ebu Cehil veya Ömer bin Hattab’dan birini İslam ile aziz kıl.” şeklindeki duasından anlıyoruz ki zulüm ve tahakküme (maddi-manevi) maruz kalan Müslümanların yaralarının sarılması için Müslümanların güçlü olması, güçlenmesi gerekir. Kudüs günlüğü olarak yazdığım bu yazıda Kudüs’te ziyaret ettiğimiz ibadethanelerden, Filistinlilerin Türkiyeye karşı olan tutumlarından ve Türkiyede yaşayanların oraya gitmesinden ne kadar hoşnut olduklarından ve bizleri orada sıkça görmeyi ne kadar çok istediklerinden, Salâhaddinleri Fatihleri Türkiye’den beklediklerinden, İsraile karşı Filistin halkının sosyal kalesi olan Burj Al-Lak Lak Derneği’nden, İsrailin hem ziyaretçilere hem yerli halka karşı psikolojik savaş yöntemlerinden, yıldırma politikalarından ve aynı zamanda korkaklığından, Mescidlere yaptığı saldırılardan, Mescid-i Aksa’yı Kubbet’üs-Sahra’dan ibaretmiş gibi göstererek yaptığı algı oyunundan, Mescid-i Aksa’nın bahçesinde top oynayan çocuklardan, Kubbet’üs-Sahra’da saklambaç oynadığımız Ahmed’den, El-Halil’in ihtiyaç algımızı ve yaşamımızı sorgulatan sokaklarından, masum ve aç çocuklarından hesaba çekileceğimizden, Filistinlilerin onurlu mücadelesinden, çoluk çocuk, genç yaşlı, engelli sağlıklı demeden bilhassa sabah namazlarında mescide gelişlerinden, Mescid-i Aksa’nın özgürlüğü için öncelikle genciyle yaşlısıyla mescidleri doldurmamız gerektiğinden uzun uzun bahsedebilirdim. Ancak Kudüs’ü anlatmak zor, hani derler ya anlatılmaz yaşanır diye işte onu Kudüs için söylemişler sanırım. Kudüs’ü gidip görmek, havasını teneffüs etmek, taşına toprağına tarihine dokunmak, Filistinlilerin gözlerine bakmak lazım. Hatta sık sık giderek İsraili rahatsız etmek, Filistinli kardeşlerimizi sevindirmek mücadele azmimizi diri tutmak için oldukça etkili olur. Üstelik biz  Mescid-i Aksa’yı boş bırakırsak Mescid-i Aksa üzerinde hak iddia edenler orayı doldurmaya kalkışıyor, yerleşimci terörü baş gösteriyor. Eğer tüm çabalarımıza rağmen gidemiyorsak buradan bol bol dualarımızı ve sadakalarımızı göndermeliyiz. Ancak dualarımız Hz. Nuh’un duası gibi olmalı, elimizden geleni yaptıktan sonra ellerimizi Rabbimize açmalı, sadece söylemlerimizle değil eylemlerimizle de dua etmeliyiz ve hiçbir şekilde ümitsizliğe kapılmadan sabırla ve salat ile Allah’tan yardım dileyerek gayret göstermeliyiz. Mescid-i Aksa’dayken Kur’an-ı Kerim’den rastgele açtığım bir sayfada karşıma Kasas Suresi’nin ilk ayetleri çıktı ve bu ayetler bana asla ye’se düşmememiz gerektiğini bir kez daha ve tam da ihtiyacımız olan zamanda hatırlattı: Tâ-Sîn-Mîm.
Bunlar apaçık Kitab’ın âyetleridir.
İman eden bir kavm için Mûsâ ile Firavun’un haberlerinden bir kısmını sana gerçek olarak anlatacağız.
Şüphe yok ki, Firavun yeryüzünde (ülkesinde) büyüklük taslamış ve ora halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir kesimi eziyor, oğullarını boğazlıyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu. Şüphesiz o bozgunculardandı.
Biz ise, istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım.(7) Şahit olmanın sorumluluğunu yerine getiren vasat şahsiyetlerden olabilmek ve duasıyla…     (1): Ra’d Suresi 13., 11. (2): Saff Suresi: 61., 8. (3): Celaleddin Vatandaş, Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti-Mekke Dönemi, Pınar Yayınları, 2010, sf. 527 (4): ayrıntılı bilgi için bkz.: Ahmet Ağırakça, Salâhaddin Eyyûbi ve Kudüs’ün Yeniden Fethi, Akdem Yayınları, 2014 (5): Müzzemmil Suresi: 73., 1-10 (6): Müddesir Suresi: 74., 1-10 (7): Kasas Suresi: 28., 1-5

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, 120 bin insanın ölümünün ardından 2013 yılında yaptığı bir açıklamayla Suriye’de ölü sayısının artık güncellenemeyeceğini duyurdu. Bu açıklamanın ardından binlerce insan daha varil bombalarıyla katledilmesine rağmen ölü sayısı 120 binde sabitledi. Bir millet düşünün ki, ölen binlerce insanını dahi dünyaya inandıramıyor… Suriye kıyamı 5 yılını geride bıraktı. En iyimser tabloda, 400 bin Suriyeli hayatını kaybetti, 8 milyon kişi Suriye içinde, 5 milyon kişi Suriye dışına göç etti. Muhaliflerin yenilgiye uğrattığı Esed’in imdadına zalim Batı’nın Ortadoğu bürosu İran yetişti. İran’ın da en değerli generalleriyle Suriye’ye gömülmesinin ardından Batı, savaş uçaklarını dahi papazlara kutsatan, ABD ile Suriye’yi çoktan bölüşmüş Rusya’ya bel bağladı. Amiyane tabirle, Suriyeli muhaliflerin savaşmadığı bir tek uzaylılar kaldı… Bunlar olup biterken Batı, bunca zamandır Ortadoğu’da Sünni bir canavar yaratmadığını fark etti ve DAEŞ’i kurdu. Dünya, DAEŞ’in Esed’e karşı savaşmasını beklerken DAEŞ Esed’e tek bir kurşun dahi atmadı. DAEŞ ile savaşmak için ABD’den onay alan PYD ise Türkiye’nin desteklediği muhalif gruplara saldırdı. PYD, Rusya ve ABD’nin destekleriyle 2015 yılında topraklarını %186 arttırdı. Nihayetinde Batı’nın asıl hedefinin Türkiye olduğuna dair bir şüphe kalmadı. Azez-Halep hattının da PYD tarafından ele geçirilmesi halinde, Batı’nın DAEŞ operasyonlarına başlaması bekleniyor. Akabinde DAEŞ’ten temizlenen topraklara PYD’nin yerleştirilmesiyle DAEŞ’in rolü tamamlanacak ve Ortadoğu’da Türkiye ile savaştırılmak üzere büyük bir PYD/PKK devleti kurulacak. Tuzakların üzerinde, tuzak kuranların en hayırlısı Allah izin verirse… Suriye kıyamı bunca acıya rağmen, zalim dünya sistemi için sonun başlangıcını temsil ediyor. BM’nin açlıktan kırılan Madaya halkına dahi yardım etmek için Esed’den izin almasını, insan haklarının teminatı olduğunu iddia eden Batı ülkelerinin mülteci kabul etmemek için çevirdiği dümenleri, İran-Hizbullah milislerinin İsrail’den daha fazla Müslüman katletmesini, afili argümanların arkasına saklanarak İrancılık oynayan “Müslümanları” tarih elbet yazacaktır. Annesi varil bombalarıyla parçalanan çocuklar intikam için ayaklandıklarında “terörist” yaftalamaları da Batı’yı kurtaramayacaktır. Her savaş gibi Suriye savaşı da bir gün bittiğinde, sokaklardan çocuklarının cesetlerini toplayan babaların feryatlarına sağır kesilenler vicdanlarıyla baş başa kalacaktır. Eğer zerre kadar vicdanları kaldıysa… Hamdolsun, BM Genel Kurulunda “Dünya beşten büyüktür” diyebilen bir Cumhurbaşkanına, “Bizim yüreğimiz dünyanın bütün bütçelerinden daha büyüktür” diyebilen bir Başbakana sahibiz. Binbir iftira ve karalama kampanyasına rağmen dünyaya insanlık dersi veren Türkiye, zalim dünya sistemini onurlu bir isyanla sonlandırmaya adım adım yaklaşıyor. Batı, halihazırda 3 milyon Suriyeliyi misafir eden ve Suriyeliler için 8 milyar dolar harcayan Türkiye’nin iç meseleleri ile zayıflatılarak Suriye’ye ve mazlum coğrafyalara sırtını dönmesini hedefliyor. Türkiye içindeki paralı Batıcılar ise iç meselelerimizi fırsat bilerek zihinlere “Suriyelileri aldığımız için başımıza bunlar geliyor” algısını yerleştirmek için olanca gücüyle çabalıyorlar. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Türkiye’ye sığınan mültecileri taş taş üstünde kalmamış Suriye’ye geri yollayacağını söylüyor. Irkdaşları olmayanlara yardım edilmesine karşı çıkan, ırkdaşları Türkmenlere giden MİT tırlarının ise DAEŞ’e gittiği iftirasını atan MHP Genel Başkanı Bahçeli özür dahi dilemiyor. İç ve dış düşmanlarla bu denli büyük bir kuşatma altına alınan Türkiye’nin hala dimdik ayakta olmasının tek bir açıklaması var: Mazlumun duası… Suriye kıyamının başladığı 2011 yılından bu yana 150 bin çocuk Türkiye mülteci kamplarında dünyaya gözlerini açtı. Türkiye’nin misafir ettiği 3 milyon Suriyelinin 1,2 milyonunu 18 yaşından küçük çocuklar oluşturuyor. Muhtelif raporlara göre 2 milyon Suriyelinin temelli olarak Türkiye’de kalacağı, dolayısıyla Türkiye’nin genç nüfusunun 1,2 milyon artacağı öngörülüyor. Hal böyle olunca “adam yetiştirme” iddiası olan sivil toplum kuruluşlarının omzuna ağır bir yük, ağır bir vebal yükleniyor. Doğu-Batı seferleri düzenleyerek mülteci kamplarındaki çocuklar ile Türk çocuklarının kalplerinin birbirine ısındırılması uzun vadede elzem görünüyor. Her şeyden öte, devlet memuru pozisyonu hasebiyle kamp yönetimlerinin temas edemediği noktalara sivil toplum kuruluşlarının yoğunlaşması gerekiyor. Her birimizin malumu 28 Şubat, Türkiye’de donanımlı bir Müslüman nesli heba etti. Yine 28 Şubat’ın bir sonucu olarak, “28 Şubat’tan sonra yalnız bunlar ayakta kalabildi, destekleyelim” algısıyla hüsnü zan gösterilen “donanımlı” kadrolara sahip Gülen örgütü, nihayetinde ihanetleri ile Türkiye’nin bir neslini daha heba etti. Şimdi ise elimizde tertemiz bir nesil daha var. Bu nesli de heba edersek Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun bir daha belinin doğrulduğunu görebilir miyiz Allahualem… Kilis Valisi, geçtiğimiz günlerde 130 mülteciyi kabul edeceğini duyuran Avrupa ülkesine “130 kişiye evimde bakabilirim” cevabını verdi. Kilis, nüfusu kadar, Suruç ise nüfusunun iki katı kadar mülteciye ev sahipliği yapıyor. Gaziantep, 600 bin Suriyeli misafir etmesine rağmen her anlamda örnek bir şehir olma özelliğini koruyor. Hatay Yayladağı’nda Suriye Türkmenlerinin yetimleri için kurulan Özgürlük Esintileri okulunda 600 çocuk eğitim görüyor. Ümmetin gururu İHH, Azez ve Halep’ten göç ederek Kilis Öncüpınar sınırına gelen 100 bin Suriyeliyi misafir ediyor… Türkiye ensar olmanın kıymetini biliyor, ensar sınavından alnının akıyla çıkıyor. 3 milyon Suriyelinin sığındığı Türkiye’de ufak tefek birkaç olay dışında ciddi bir asayiş sorununun oluşmaması da Suriyelilerin vefalı bir millet olduğunu gösteriyor. Ne diyordu o güzel şiir: “Vefalı Türk geldi yine, selam sana Türk’ün bayrağına…” Velhasıl; dağ, taş, insan ve tarih şahit olsun, vefalı iki milletin kaderi Anadolu’da yeniden yek vücut oluyor… Vesselâm.
İSMAİL YASİN AVCI –

  Tebliğ sözlükte;duyurmak ve bildirmek anlamına gelirken, islamiyette tebliğ; taşımak ve götürmek anlamlarına gelir ve tüm peygamberlerde bulunan bir özelliktir.
Hz.Peygamber(s.a.v)’e ilk tebliğ emri Maide Suresi 67.ayetle gelmiştir; “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni insanlara tamamen bildir.Sen onu tam yapmadığın sürece ,Rabbinin mesajını hiç yaymamış olursun.Allah seni inanmayan insanların şerlerinden koruyacaktır.Allah kendisinden gelen gerçekleri örtbas eden insan gruplarını asla doğru yola iletmez” bu ayetle Peygamberimiz(s.a.v.)’e tebliğe başlaması emredilmiş, Şuara Suresi 24.ayetle de; ” Sen önce yakın akrabalarını inzar et(ahiret azabıyla uyar)” yakınlarını uyarmaya anlatmaya başlamıştır.
Hz.Peygamber(s.a.v)’e kesin ve açık,net tebliğ emri Nahl Suresi 125.ayetle gelmiştir;” Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle  çağır ve onlarla en güzel,en inandırıcı yöntemle tartış.Şüphe yok ki Rabbin;kendi yolundan sapanları da,doğru yolu tutanları da en iyi bilendir.”
Bizlerde önce yakın çevremiz daha sonra hayatımıza giren diğer eş,dost,akrabalara tebliğ etmekle yükümlüyüz.Tebliğ ederken dikkat etmemiz gerekenler;
1-)Hikmetli bir şekilde davet etmek:Yaptığımız,yapmaya gönüllü olduğumuz iş son derece önemlidir.İnsanlara birşeyler anlatmaya başlamadan önce  kendimizi geliştirmeli , insanların karşısına kesin bilgilerle çıkmalı ve anlatacağımızı karşımızdakinin seviyesine göre ayarlamalıyız.Anlatacaklarımız kafada ampul yaktırmalıdır.
2-)Şefkat,merhamet ve güzel  öğütler:Enes b. Malik(r.a) rivayet ediyor; Hz. Peygamber(s.a.v)’e on sene hizmet ettim. Bir kere dahi bana yaptığım bir iş için “niçin böyle yaptın veya şöyle yapsaydın”demedi.(Buhari,Edep39-Ebu Davud,Vitr32,Edep1-Tirmizi,Bir69-Ahmed b. Hanbel a.g.e.. 101,124,159) Davranışlarımıza daha çok dikkat edip ,lafızlarla anlatmak istediklerimizi hal diliyle güçlendirmeli ,sevdiğimiz şeyleri başkaları içinde sevmeliyiz.Onlarla vakit geçirmeliyiz.İslamı doğru empoze için çok daha özenli olmalıyız Unutmamalıyızki kuşu öldüğü için üzülen bir çocuğa taziye için giden merhamet timsali bir peygamberin ümmetiyiz.Aklımızdanda atalarımızın “tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” diyerek konumuza tamda oturan bu sözünü çıkarmamalıyız.
3-)Kıvrak zekayla mücadele:Bir imamın ,Ehl-i kitap ile münazara için patrik ve papazların olduğu tartışma ortamında ilk cümlesi şöyle olmuş;”papaz efendi çoluk çocuk nasıl?” Papaz kibriyle yüzünü ekşitmiş;” Hristiyan din adamlarıyla münazaraya geliyorsunda,daha papazların,papanın çoluk çocuk edinmek gibi süfli(aşağılık) işlerle meşgul olmadığını bilmiyorsun öyle mi?Bu ne cehalet?” İmam gülmüş;”Bilmediğimden değil fakat kendinize bile yakıştıramadığınız,süfli,iğrenç bulduğunuz eş ve evlat edinme vasfını Allah’a isnad edişinizdeki tutarsızlığı size söyleteyim dedim.” İnatçı,dindarlara saygı duymayan,sorgucu insanlarla karşılaşacağız elbette bu imam gibi akıllı ve kıvrak zekalı olmalıyız.Bunun içinde  kendimizi nifsimizin hoşnut olacağı işlerden uzek tutmalı, oyunlara gelmemeliyiz.Direk belirgin bir mücedale değil karşı tarafa yol göstererek ,düşünmeye sevk etmeliyiz.
4-)Sözün güzelini söylemek:İsra Suresi 53. ayet;
” Yine de sen kullarıma söyle , her zaman sözün en güzelini söylesinler.Şüphe yok ki şeyten,insanların arasını açmak için , her zaman fırsat kollamaktadır.Şüphe yok ki şeytan gözle görülmese de insana apaçık bir düşmandır.”
Bir insana birşeyler öğretme çabasına girdiğimizde insanlar eleştirilmeyi sevmediği gibi cahilliği de kabul etmezler ve sinirlenip yarıda bırakabilirler.Çocuk gelişiminde de çocuk kötü bir davranış sergilediğinde  direk yapma denilmez.Şöyle yapsan bu beni daha çok mutlu ederdi gibi onu incitmeyecek sözler söylemek gerekir.Eee madem insan 90 yaşına da gelse anne ve babasının  çocuğu sayılır bizlerde bu açıdan bakıldığında çocuk sayılan tüm insanlara direk  emir vermek  şeklinde ya da böyle giderse cehennemi boylayacağını değil güzel olan hareketi ve cennetteki nimetlerden bahsetmeliyiz.
5-)Müjdelemek:Hz.Peygamber(s.a.v);”Kolaylaştırınız,zorlaştırmayınız.
Müjdeleyiniz,nefret ettirmeyiniz”buyurmuştur.(Buhari,Cihad164)Yapılan en büyük yanlış belkide daha küçücük yaştaki çocuklara namaz kılmazsan yanarsın demek halbuki o yaşta kıldığı namazların karşılığında aklından geçen herşeyin saniyesinde gerçekleşeceği cenneti anlatsak ilerki yıllarda yanlış olan düşüncelere yönelmesinin önüne koca koca setler çekmiş oluruz.
6-)Yapılacak yanlışların sonuçları ağırdır:Kötü bir iş yapan yetişkine tabiki bunun sonucundaki tehlikeyi haber vermeliyiz.Önce cenneti anlatarak sevindirdiğimiz insana cehennem azabı da anlatılmalı ki  kendi  kafasında ölçüp tartıp öyle davransın. Yüce Allah’ın merhameti kadar azabıda çetindir.Sadece cennetle müjdelemek ya da cehennemle korkutmak değil temiz,dengeli bir düşünce ortamı kurmak önemlidir. Nihayetinde “emr-i bilmar’uf nehy-i anilmünker” yapabilirsek Yüce Allah’ın  bizleri en hayırlı ümmet olarak nitelendirmesinin karşılığını verebiliriz,Biiznillah.
Selam ve dua ile. Ahsen AKÇAY-Sakarya Üniv. İlahiyat Fak.