Gündem

Genç Öncüler Aile ve Evlilik Fıkhı Dersleri Aralık ayının ilk iki haftası gerçekleştirilecek. 3,4,10 ve 11 Aralıkta gerçekleştirilecek dersleri 4 ayrı hocamız verecek. Hocalarımız ve derslerimiz şöyle: 3 Aralık Cumartesi Evlilikte Sosyal Medya Etkisi – İsmail Memiş 4 Aralık Pazar
Hz. Peygamber’in (s.a.v) Aile İlişkiler – Kerim Buladı 10 Aralık Cumartesi Aile ve Evlilikte İletişim – Şemsettin Özdemir 11 Aralık Pazar Kıblegah Evler – Abdullah Yıldız Not: Program erkeklere yöneliktir. Saat 12.00-16.00 arası gerçekleştirilecek dersler Araştırma ve Kültür Vakfı’nda yapılacak. Başvuru için linkteki formu doldurabilirsiniz. https://goo.gl/forms/kjrcOHtE0kZrkZPm1 &w=1  

Röportaj: Dücane Demirtaş whatsapp-image-2016-10-27-at-21-50-00 Bugüne kadar emek-sermaye ilişkisi sürekli işçi gözünden değerlendirildi. Peki, belirli değerlere sahip bir işveren gözüyle baktığımızda sermayeyle ilişkimiz nasıl olmalı, hangi prensiplere sahip olmalıyız? Hz.Peygamber’in “İşçiye (hak ettiği) ücreti alnının teri kurumadan verin. İş esnasında o iş için alacağı ücreti de bildirin.”hadisinde ifadesini bulan yaklaşım temel hareket noktamız olmalıdır. İş sözleşmesi bir akittir ve öncelikle işverenle işçi, iş ve ücret konusunda baştan anlaşmalı ve karşılıklı rızaya halel getirecek belirsizlikleri ortadan kaldırmalıdırlar. Sonrasında işçiden beklenen işe hakkını vermesidir. Bunun karşılığında emek sahibine hak ettiğinin karşılığı birebir ve eksiksiz takdim edilmeli ve bu gecikmeksizin yapılmalıdır. Ayrıca, bu bir lütuf gibi değil, karşılıklı saygıyla yapılmalı, bir emanetin sahibine teslim edilmesi gibi görülmelidir. Bizim değerler coğrafyamızdan baktığımızda, emek-sermaye ilişkisini anlamlandırmak noktasında önemli bir ayrım şudur: Modern endüstriyel sistem emek ile sermayeyi menfaatleri daima çatışan iki unsur olarak tasvir eder; buna karşılık ise İslâm emek ve sermayeyi karşılıklı sorumluluk ve gönül rızasına vurgu yapan bir ilişki biçimine bağlar. Müslüman bir işverenin iş ahlakı, çalışanlarıyla ilişkisi nasıl olmalıdır? İş ahlakı çok geniş ve kapsamlı bir kavram. Bu kavramın gündemde kalması, hatırlanması ve tartışılması çok önemli. Dürüstlük, ölçü ve tartıyı düzgün tutmak, hile yapmamak ve aldatmamak, kul hakkına hassasiyet göstermek iş ahlakı sahip işverenlerde görmeyi beklediğimiz özelliklerdir. Özetle ifade etmek gerekirse alış-verişte helalliğin ölçüsü, tam rıza ve gönül hoşnutluğudur. İşçi-işveren ilişkileri açısında baktığımızda sorumluluk duygusu insani ilişkilerinin temelidir. İşveren çalışan ilişkilerini de öncelikle bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bu kavrayış içerisinde bize yol gösteren en önemli kavram ise adalettir. Bir işveren öncelikle adaletli olmalıdır. Kaldı ki ülkemizde çalışanın hak ve hukuku gelişmiş yasalarla ve buna bağlı düzenlemelerle en ince ayrıntısına kadar korunmaktadır. Sorumluluk sahibi işverenin birinci görevi bu yasa ve düzenlemelere uygun davranmak olmakla birlikte, ‘sorumluluk bilinci’ anlayışı yasalarla sınırlı olmayıp, bunun ötesine geçen bir hakkaniyet anlayışı içinde olmalıdır. Bir işin hakkını vermemek işçi açısından, karşılığını güzellikle vermemekse işveren açısından kul hakkına girmek anlamına gelir. Bu iş ahlakını gözeterek ekonomik sürdürülebilirlik ve kar için her yöntemi meşru görmeye iten piyasa içerisinde ayakta kalmak ne derece mümkün? Evet, bu zor ancak mümkün! Ticaret ve iş hayatı tarihimiz ilkeli, tutarlı ve hakkaniyete uygun davranmak adına kısa vadeli karlardan feragat edip, uzun vadede başarılı olmuş bir çok iş hikayesiyle doludur. Ülkemizde ticaret ehli olmasıyla bilinen Kayseri’lilere atfedilen güzel bir söz vardır: ‘En büyük hile dürüstlüktür!’ Bu sözdeki vurgu hileye övgü değil, dürüstlüğün uzun vadede hilekarlığa galip çıkacağıdır. Bu noktada Mustafa Özel’den bir alıntıyı Sabri Ülker’in bir iş hikayesini size aktarmak isterim. Ülker’in geçmişte asıl çıkış yaptığı dönem tam da bu olayla ilişkilendirilir, şöyle der Özel; “1958 devalüasyonundan sonra, ülkede temel meta fiyatları sık sık yükselmekte, dolayısıyla sanayiciler de ürünlerine boyuna zam yapmaktadır. 27 Mayıs darbesinden birkaç ay önce, her nasılsa çok yükselen un fiyatı hükümet kararıyla geri çekilmiş, dolayısıyla elinde unlu mamül bulunanlar zarara uğramışlar. Sabri Ülker, bütün toptancılarına kendi el yazısıyla birer mektup gönderip, ellerindeki bisküvi miktarları bildirmelerini istemiş. Mevcut stoku tespit ettikten sonra, eski (yüksek) bisküvi fiyatıyla yeni (düşük) fiyat arasındaki farkı hesaplamış ve bu farkı her bir toptancın bir sonraki siparişinden düşmüş. Böylece toptancılar, kendileri için önemli olabilecek bir zarardan kurtulmuşlar. “27 Mayıs darbesinden sonra, ortalığa şöyle bir laf yayıldı: ‘İhtilalciler fiyatların düşmesini emretmişler! Yakında fiyatlar düşecek!’ Piyasalar bıçak gibi kesilmiş. Anadolu tüccarı kesesinde banknotlarıyla İstanbul’a gelmiş olsa bile, fiyatların düşmesini bekliyor, mal almıyor. Tabii, bizim bunlardan haberimiz yok, çünkü satışlarımız neredeyse ikiye katlanmış. Sonradan işittik ki, kumaştan zücaciyeye kadar hiçbir yerden mal almayanlar, ‘Boş dönmektense bisküvi alalım, nasılsa Sabri Bey fiyatlar düşse bile zararımızı öder’ diyorlarmış!” Yöneticisi olduğunuz kurum veya şirketi bir aile olarak düşündüğümüzde, işveren bu aileden sorumlu bir baba, ailenin büyüyüp gelişmesinden yükümlü olduğu gibi korunmasından ve aile fertlerinin ihtiyaçlarını temin etmesinden mesul bir kişidir diyebiliriz miyiz? Bu bizi daha fazla kazanmak için çalışanlarını sadece sürgit üreten bir makine gibi gören anlayıştan başka bir anlayışa mı yönlendirir? İşvereni çalışanların üzerinde bir baba gibi görmenin pek doğru olmayacağı kanaatindeyim. Zira çalışanlar çocuk değil, hak ve hukukları yasalarla belirlenmiş yetişkinlerdir. İşverene düşen en temel görev hayatın birçok alanında olduğu gibi yasalara uygun, adaleti ve hakkaniyeti gözeten davranışlar içerisinde olmaktır. Genç işverenlere emek adalet dengesini gözetebilmek için önerileriniz nelerdir? Emek adalet dengesini gözetmek noktasında önemli olan işlerini sevgi, şefkat ve iyi niyetle kardeşçe düzenlemektir. Bu anlamda bir işveren, ister müşteri isterse çalışan olsun insanlarla iş yaparken yalnız kendi menfaatlerini gözetmemeli, aynı zamanda işçilerinin ve bütün paydaşlarının menfaatlerini de göz önünde bulundurmalıdır. Daha önce de belirttiğim gibi asıl olan tam rıza ve gönül hoşnutluğudur. *Haluk Dortluoğlu 1972 yılında Akşehir’de doğmuştur. Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nden 1995 yılında mezun olan Dortluoğlu, sonrasında uluslararası bağımsız denetim firmalarından Arthur Andersen ve Ernst&Young’da yaklaşık sekiz yıl görev yapmıştır. 2003 yılında Türk Hava Yolları Muhasebe Direktörlüğü görevini üstlenen Dortluoğlu, Kasım 2005’te BİM’de Finans Direktörü (CFO) olarak göreve başlamış ve 2006-2009 döneminde ayrıca Operasyon Komitesi üyeliğini de yürütmüştür. 2007 yılında Harvard Business School’un İleri Yöneticilik Programını (AMP) tamamlayan Dortluoğlu’na 2009 yılında Frankfurter Allgemeine Zeitung grubu bünyesinde Avrupa’da yayınlanan bir ekonomi dergisi olan Finance in Emerging Europe tarafından “Yılın CFO’su Ödülü” verilmiştir. Dortluoğlu, 2014 yılında Thomson Reuters Extel tarafından yapılan yatırımcı ilişkileri alanındaki araştırma sonuçlarına göre uluslararası kurumsal yatırımcılar tarafından “Türkiye’deki en iyi CFO” olarak gösterilmiştir. 2010 yılında şirketin BİM’in İcra Kurulu Üyeliği’ne atanmış olan Dortluoğlu halen bu görevine devam etmektedir. Dortluoğlu, yeni iş geliştirme yaklaşımı kapsamında, mobil iletişim sektöründe Türkiye’de bir ilk olan ve lansman sonrasındaki ilk iki yıl içinde bir milyon abone sayısını aşan özel markalı sanal operatör uygulaması Bimcell’in proje ve uygulama sürecini yürütmüştür. Dortluoğlu, süpermarket sektöründe yeni bir perakende modeli olarak kurgulanarak, Mart 2015’te ilk mağazasını açan FİLE’nin, fikir aşamasından kuruluşuna kadar liderliğini yürütmüş olup, halen FİLE İcra Kurulu Başkanlığı’na da devam etmektedir. Haluk Dortluoğlu 2010 yılından bu yana, öğrenci ve mezunların önderlik ve yöneticilik yeteneklerinin gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla Boğaziçi Üniversitesi mezunları tarafından 1996 yılında kurulan Boğaziçi Yöneticiler Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanlığını yürütmektedir.

Brightside

Çeviri: Mustafa Fatih Yavuz

Bugünlerde başarının bir ölçüsü olarak görülen ev veya araba sahibi olmak güncelliğini yitirdi. Dünyanın her yanında sayıları yükselen genç insanlar ev veya araba sahibi olmak istemiyor. Milenyum jenerasyonu olarak bilinen, yaşları şu anda 30 ile 35 olan insanlar nadiren ev sahibi ve daha az sıklıkla araba sahibi oluyorlar. Neden böyle oluyor? Bazı sosyologlar bu durumu bazı genç insanların finansal kriz içerisinde olmasına bağlıyorlar. Bu yüzden insanlar ‘’ciddi’’ kredilerden korkuyorlar. Ama bu en önemli sebep değil. Asıl önemli olan, şu anki genç jenerasyon, kendi ailelerinin jenerasyonundan farklı. Bu gençlerin farklı değerleri var. Gençlik bugün başarı konseptini tekrardan gözden geçiriyor;

  • Başarılı insanlar mülk sahibi olmaz, kiralarlar.
  • Başarılı sayılmak istiyorsan, tecrübeye yatırım yap: seyahat et, ekstrem sporlar yap, start-uplar kur (Genç Yenilikçi Şirket)
Asıl nokta bu insanlar zenginlik ve istikrar istemiyorlar. Asıl istedikleri, esnek programlar ve finansal ve jeografik bağımsızlık. İnsanlar Nesnel Şeylere İlgi Duymuyorlar Taksi tutabileceğin yerde neden araba sahibi olasın? Taksiler neredeyse şöförü olan kişisel araçlar. Aynı zamanda kişisel araç sahibi olmaktan daha pahalı değil. Dünyanın herhangi bir köşesinde Airbnb (Airbnb insanların seyahatlerinde konaklayacak yer bulmasını, mekan sahiplerinin kiralamasını sağlayan web uygulaması) ile yaşayacak yer bulmak varken, neden güzel bir yerde ev sahibi olup oraya seyahat edesin ki? Sevdiğin bir ülkede bir mülk sahibi olmak ya da kiralamak için fazla para ödemek zorunda değilsin. Aynı şey kendi ülkendeki emlaklar için de geçerli.
  • Nerede ne kadar kalacağını bilemezsin.
  • 40 yıllığına ev kredisi çekebilir ya da hayatını kiralık bir yerde geçirebileceğin gerçeğini kabul edersin.
  • Muhtemelen gelecek bir kaç yıl içinde içinde işini değiştireceksin. Eğer kiralık bir yerde yaşarsan, hiç bir şey ofisine yakın bir yere taşınmana engel olamaz.
Forbes’a göre, modern genç insanlar ortalama her üç yılda bir iş değiştiriyorlar. Mülk Sahibi Olmak Artık Söz Konusu Değil The Atlantic yazarı James Hamblin, bu olguyu şu şekilde açıklıyor; son on yılda psikologlar, mutluluk ve refah hissi açısından, yeni şeyler satın almak yerine tecrübeye yatırım yapmanın daha kazançlı olduğunu kanıtlayan önemli sayıda araştırmaya imza attılar. Bu daha zevkli. Tecrübe Arkadaş Edinmemize Yardımcı Oluyor Sosyal etkileşim insanların mutlu hissedip etmemesi ile ilgi en önemli şey. Başkaları ile konuşmak ve arkadaş edinmek seni daha mutlu biri yapıyor. Ancak insanlar senin vahşi bir ülkede bir sene nasıl yaşadığını mı yoksa zaten kaç tane apartman satıl aldığını mı duymak ister? Anlaşılan o ki, insanlar başka insanların sahip oldukları şeyleri duymaktan hoşlanmıyorlar. Ancak onlar kesinlikle Vampire Weekend’i izlediğin zamanı duymaktan hoşlanıyorlar. Unutma kötü bir tecrübe bile iyi bir hikaye olabilir. Maddi şeyler değil. Bir Şeyler Satın Almak Bizi Endişelendiriyor Bir şey daha var. Sahip olduğumuz şeyler, eğer pahalılarsa durumu hakkında endişeleniyoruz. Eğer araba satın alırsan, dışarda birilerinin alarmı çaldığında ürküyorsun. Ev satın alırsan ve içerisini pahalı eşyalarla doldurursan, soyulmaktan korkarsın. Arabanın çizilebileceği ya da bozulabileceği, oldukça pahalı bir televizyonun bir senelik kullanım sonrasında bozulabileceğinden bahsetmiyorum bile. Ancak kimse sahip olduğun tecrübeyi kimse alıp götüremez. Satın Alınan Her Şeyin Fiyatı Zaman İçinde Düşer Ailelerimiz bizim kadar sıklıkla seyahat edemedi. Çok fazla zevk alma olasılığı yoktu. Yeni bir iş kurmak için çok fazla fırsatları yoktu. Bu nedenle, eve ve arabaya yatırım yaptılar ve biz bunu yapmak istemiyoruz. Buna karşın, satın alınan her şeyi, şayet ev ya da daha büyük bir daire değil ise zaman içinde değer kaybedecek. Ve eğer emlakların kriz zamanında ne kadar hızlı değer kaybettiğini düşünürsek her şey daha görünür olacak. En önemli şey tecrübedir: fiyatı düşmez ve kimse çalamaz.

Mustafa Fatih Yavuz 24 Ağustos 2016 saat tam 04.00 başlayan operasyon belki de Cumhuriyet tarihinin Kıbrıs Barış Harekatı ve angajman kuralları çerçevesinde Kuzey Irak’ta terör örgütü PKK’nın merkezlerini vurmasının dışında yapılan en kapsamlı sınır ötesi operasyon olarak tarihe geçti.  Bende bu tarihi ana tanıklık eden gazetecilerin belki de en genci olarak bölgedeydim. 23 Ağustos günü Cerablus’un Türkiye’ye bakan kısmında bulunan Gaziantep’in Karkamış köyünde DAEŞ mevziler tarafından atılan topları ve son durumu takip etmek üzere bölgeye intikal ettik. Sınırdaki son durum operasyonun yapılacağını bize haber veriyordu. Köy adeta hayalet şehre dönmüş, yapılan karşılıklı top atışları insanları oldukça tedirgin etmişti. Köyde bulunan yerel yöneticiler halka dışarı çıkmamalarını ve evlerinin alt katlarında oturmalarını tavsiye eden anonslar yapıyorlardı.  Sınırdan belki de 2 km uzaklıkta görülebilen müstakil pembe bir binanın DAEŞ militanlarınca ele geçirildiğini daha sonra DAEŞ’in Cerablus’tan çekilmeye başladıktan sonra boşaltıldığını öğrendik. Görevimizi tamamladıktan sonra Cerablus operasyonuna katılan gruplardan birinin komutanı ile mülakat yapmak üzere kendisi ile buluştuk. Ancak mülakat akşam vakitlerine doğru sarkınca ertesi güne ertelemeyi kararlaştırdık. Ancak akşam vaktinde kendisi yarın ‘’çalışmalara başlanacağını’’ bu sebeple mülakatı ertelememiz gerekiyor deyince bizde Karkamış’a doğru yola çıkıp operasyon saatinin gelmesini bekledik. Bu arada Karkamış yolu üzerindeki Oğuzeli köyünde konuşlanan tankların olduğu bölgeye gece 06 plakalı siyah araçların intikal ettiğini görünce operasyon öncesi son kontrollerin yapıldığını anladık.   Sahadan bilgileri almanın yanı sıra yürüyen diplomasiyi takip etmek operasyonun anlamını tamamlamak için çok önemliydi. Suriye iç savaşı devam ederken farklı farklı cepheler oluşmuş, cepheleri destekleyen ve karşı duran ülkelerin iç siyasetindeki farklı gelişmeler Suriye’yi doğrudan etkilemeye başlamış ve Türkiye için Suriye’nin önemi Kuzey’i olmak üzere anlam değişikliğine uğramıştı.  Öncelikle operasyon Suriye’nin Kuzey’inde herhangi bir terör yapılanmasına izin vermeyeceğini kararlı bir şekilde ortaya koyan Türkiye’nin kendi öz savunma hakkı çerçevesinde değerlendirildi. Operasyonun önceliği DAEŞ olsa da operasyona verilen adın asıl hedefin PKK/PYD unsurlarının temizlenmesi olduğunu gösteriyordu. Türkiye PKK’nın Suriye kolu PYD’nin ABD desteği ile birlikte Kürt koridoru kurmasını maalesef izlemiş kırmızı çizgisini de Fırat’ın batısı olarak göstermişti. Cerablus’ta tam Fırat’ın batısında bulunduğu için operasyonun devamında PYD unsurları ile mücadele edileceğini gösterdi. Muhalifler, DAEŞ’in Menbic’in PYD tarafından alınması ve Türkiye’nin yapacağı operasyonun ayak seslerine binaen bölgedeki güçlerini Al-bab’a doğru kaydırmaya başladığından çok fazla zorlanmadan bölgeyi DAEŞ unsurlarından temizlediler. Operasyon, Fırtına OBÜS füzeleri, Türk tanklarının atışı ve muhaliflerin Türk tankları ile birlikte bölgeye yürüyüşü şeklinde devam ediyordu. Muhalif komutanlardan biriyle yaptığım görüşmede amaçlarının Azez ile Cerablus’u birleştirmek olduğunu, Menbic’e dokunmadan etrafından Güney’e doğru ilerleme kaydedim bölgeyi DAEŞ’ten temizlemek olduğunu öğrendim. Son gelişmeler ışığında da yapılan operasyonun seyri komutanın ifadelerini doğruluyor. Anlaşılan o ki, ABD’nin PYD’ye desteği ve PKK’nın Batı saflarındaki güçlü konumu PYD’nin bölgedeki varlığının temizlenme hususunda Türkiye için 2. bir cephe olmak yerine DAEŞ unsurlarının temizlenmesinden sonra hesaplanacak bir dinamik. Ancak soru DAEŞ unsurları temizlenebilir mi? Bunu bölgedeki değişen dinamikler ve Türkiye’nin kararlığı belirleyecek. Görüştüğümüz muhalif komutan Türkiye Kuzey hattını temizleme konusunda çok kararlı şeklinde bir ifade kullandı. Görünen o ki Türkiye bölgedeki varlığını bir üst seviyeye çıkardı ve çıkarma potansiyeli de gösteriyor.   Operasyon şimdilik az sayıda kayıpla devam ediyor. DAEŞ çıktığı bölgeye mayın yerleştirip sivil halk dahil kayıp verdirmeye devam etmek istiyor. Operasyonun ilk günü ÖSO saflarındaki tek kayıp mayın vakasından kaynaklandı. Türkiye ise kayıplarını DAEŞ’in tanklara yaptığı saldırılar sonrasında verdi.   Operasyonun Anlamı, Öğrettikleri ve 15 Temmuz Darbe Girişimi   Fırat Kalkanı Operasyonu Türk kamuoyuna, karar alıcılarına, ordusuna ve uluslararası karar alıcılara farklı anlamlarda farklı şeyler öğretti. Teröre karşı kararlılık, sınır ötesi operasyon pratiği, sahadaki varlığın masadaki varlıktan daha önemli olduğu ve masayı direk etkilediği, silahlı grupları farklı ajandaları olan farklı ülkelerin desteklediği ve dolayısı ile bu grupların kendi ajandalarının ne derece önemli olduğu ya da olmadığı şeklinde sıralayabileceğimiz farklı boyutlar içeren farklı dersler…   Her şeyden evvel sınır ötesi operasyon pratiği ve sınırın anlamı açısından Suriye ve Fırat Kalkanı operasyonu, artık Türkiye’nin tehdit algılamalarına binaen uygulanabilir bir gerçeklik olarak  Türk kamuoyu tarafından kabul edildi. Tabi bunun operasyonun uluslararası kamuoyunda operasyon yapılması meşru DAEŞ’e karşı yürütülmesi de büyük etken. Bu iddiayı Afrin, Tel Abyad, Kamışlı gibi PYD’nin kontrol ettiği bölgelere yapılacak operasyonlar sırasında tekrar gözden geçirmek gerekecek.   Çok basit bir şekilde ifade edersek, sahada var olmak masada var olmak sahada güçlü olmak masada güçlü ve söz sahibi olmak demek. Türkiye belki Cerablus operasyonu ile birlikte sahada desteklediği grupların yanında kendisi de var olan ülke olarak masada olacaksa da sahada var olarak sahadaki gruplara umut oldu.  Ancak sahadaki grupların farklı yapıları ve ideolojik yaklaşımları Türkiye’nin planlarına eşlik etmekten önce kendi ajandaları ile hareket etme eğilimlerini de unutmamak gerekir. 16 Eylül günü Suriye’nin Kuzeyinde bulunan Çobanbey’den ABD askerlerinin kovulması olayının perde arkasındaki iddialar ABD-Türkiye ve muhalif grupların bir kısmı arasındaki anlaşmazlıkları da ortaya koydu. İddia ÖSO gruplarına bağlı Ahrar Şarkiyye grubunun ABD’nin sahadaki varlığını kabul etmedikleri için operasyondan çekildikleri yönünde. Bu da yukarıda bahsettiğimiz gibi farklı grupların farklı ajandaları, farklı ilişkileri ve ideolojik yaklaşımlarının sahadaki koordinasyonu ne derece etkilediğine dair yakinen takip edip aldığımız bir ders oldu.   Operasyonun zamanlaması 15 Temmuz darbe girişiminin neredeyse 1 buçuk ay sonrasına denk gelmesi darbeci askerlerin ve operasyon ile ilgili soru işaretlerini de gündeme getirdi. Görüştüğümüz komutan bize operasyona 1 senedir hazırlanıyoruz şeklinde bir ifade kullanmıştı. Bu dönemde bu operasyondan darbeci FETO mensubu askerlerin haberdar olmaması düşünülemez.   Darbenin yapılma şekli ve sonrasında yapılan analizler Türkiye’nin darbenin başarılı olması halinde Suriye benzeri bir iç savaşa sürükleneceğini, terör gruplarının Türkiye’nin içerisinde çok daha etkin olacaklarını ve Türkiye’nin parçalanma sürecine gireceği yönündeydi. Muhtemel senaryo, Türkiye’nin güneyinde DAEŞ’in etkin bir şekilde operasyon yapacağı, buna karşılık PKK/PYD’nin Suriye’de olduğu gibi DAEŞ’i Türkiye’den temizleyeceği ve Suriye’deki planın Türkiye’ye taşınıp haritanın değişeceği şeklinde yapılan analizler, Türkiye’nin darbeyi atlatıp Fırat Kalkanı Operasyonunu yapması ile birlikte bir nebze daha doğruluk kazandı. Çünkü Türkiye bu operasyon ile birlikte, Güneyindeki tehdit ile daha kararlı bir şekilde mücadele edip sınır hattının ötesinde kendi güvenlik alanını başlatıp, savaş sonrası Suriye için insani konularda söz sahibi olduğunu gösterdi. Darbe süreci sonrasında ise tam tersi bir senaryo yazılmıştı.   Suriye’de 4 saat   Cerablus tamamen kontrol altına alındıktan sonra Türk Kızılay’ı bölgeye temel yardımı göndermeye başladı.  Bizde Gaziantep vali yardımcısı ile Cerablus’a girdik. İlk izlenimler DAEŞ tehdidinin yakınlığını içselleştirmek olmuştu. Bisiklet ile sınırdan yola çıkıldığında 10 dakikada gidilebilecek bir uzaklıktaydı DAEŞ. Duvarlara yapılan resimler, harap olmuş binalar, en temel ihtiyaçlarından mahrum kalmış insanlar, yaşadıkları tramvalar ve savaş ile aynı yaşta olan çocuklar…   Cerablus’un yerlileri DAEŞ mezalimini meydanlarda kafaları kesilen insanlardan, sakallarını doğru uzatmadıkları için cezalandırılanlardan, aç bırakılmalarından bahsederek ifade ediyorlar. Bölgede kurdukları hapishaneler, 2 metrelik alana insanları hapsetmeleri, ölüm cezalarının gelişi güzelliğinden sonra Türkiye’nin bölgeye operasyonu insanları rahatlatmış ancak hala daha güvende hissetmeyip ‘’DAEŞ var konuşmak istemiyorum’’ diyen insanlar için güven duygusu tesis etmek uzun bir süreç gibi duruyor.   Bölgenin yerel halkının ileri gelenleri temizlenen yerlerde idareyi sağlamak amacı ile yerel meclis kurmuşlar. Türkiye elektrik ve temel altyapı hizmetleri ile bölgeyi kalkındırmaya çalışıyor. Ancak DAEŞ’in uyuyan hücrelerinin temizlenen bölgelerde var olduğu söyleniyor.   Cerablus’ta Suriye’nin farklı kesimlerinden farklı gruplara mensup mücahitlerle konuşma fırsatım oldu. Hepsi çok umutlulardı. Türkmendağından gelen Türkçesi gayet iyi olan bir mücahid’e El Kaide(Nusra)’nin varlığını sordum. Bana, ‘’El Kaide(Nusra)’den rahatsızız. Bize Şeriat’ı öğretmeye kalkıyorlar. Biz Şeriat’ın ne demek olduğunu biliriz. Geldikleri yerlerde bizi de hedef yapıyorlar’’ dedi. Farklı gruplar ve ajandaları meseleleri burada da karşıma çıktı. Ancak Hatay’da görüştüğüm Suriye’ye sık sık girip çıkan bir STK temsilcisi Türkmen dağının düştüğü haberlerinin yayıldığı dönemlerde El-Kaide (Nusra)’nin Türkmendağı’na gelip yardım edip çıktığını söylemişti.   Devam eden Fırat Kalkanı Operasyonu için öngörüler ise El-Bab’a yöneleceği şeklinde.  Pazarlıklar ise Rakka’ya kiminle nasıl girileceği şeklinde devam ediyor. Rusya-İran-Esad Rejimi ve PYD-Amerika-AB ülkeleri arasında devam eden güç mücadelesinin tam ortasında kalan masum insanlar ise çoğunluğu Türkiye’de olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde, adi hesapların yapıldığı masum topraklarından uzak bir yaşam sürme ve hayatlarını devam ettirme derdinler…

TUNAHAN ELMAS

https://twitter.com/tunahanelmass 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle siyasi lügata tekrar giren askeri darbelerle birlikte Silahlı Kuvvetlerin yapılanması üzerine birçok tartışma yapıldı. Yeni darbe tehditlerine karşı Silahlı Kuvvetler içinde yapılacak düzenlemelerin başında 15 Temmuz darbe girişiminde aktif rol oynayan askeri lise ve harp okullarının kapatılması yer alıyordu. Çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameyle Kurmay subay yetiştiren İstanbul’daki Harp Akademileri, askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları kapatıldı. Kararnameye göre Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde Milli Savunma Üniversitesi adıyla yeni bir üniversite kurulacak. Milli Savunma Üniversitesi, rektörlüğe bağlı olarak, kurmay subay yetiştirmek ve lisansüstü eğitim vermek amacıyla yeni kurulan enstitülerden kara, deniz, hava harp okullarından ve astsubay meslek yüksekokullarından oluşacak. Milli Savunma Üniversitesinin rektörüyse Milli Savunma Bakanının önereceği, Başbakanın uygun gördüğü üç aday içinden Cumhurbaşkanı tarafından seçilecek. Kararnameyle yapılan değişikliklerde hedeflenen en önemli amaç Ordu’ya subay yetiştirecek kurumların özerk bir yapıdan çıkarılıp siyasetin kontrolü altına girmesi olacak. Çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameyle Askeri liseler ve Harp Okullarının toplu bir şekilde kapatılması toplumda genel kabul görürken, kapatılan Askeri lise ve Harp okulu öğrencileri sosyal medya ve yazılı görsel medyada kapatma kararına karşı isyan etti. Fetullahçı Terör Örgütü’nün son dönemlerde Askeri Liseler ve Harp okullarına eski yıllara göre yüksek oranda sızmayı aşıp, okulları tamamen ele geçirdikleri bilinen bir gerçek. Bu gerçekten hareketle bir grup yazar ve akademisyen okulların direkt olarak kapatılması yerine, Fetullahçı öğrencilerden arındırılıp, eğitime devam etmeleri gerektiği yönünde görüş bildirdi. Birçok kişiyse öğrencilerin bir suçu olmadığını ve başlarındaki komutanlar tarafından kandırıldıklarını iddia etti. Aslına baktığımız zaman bugün bu okullarla ilgili yaşadığımız sorun anlık bir sorun veya öğrencilerin kandırılmış olmasının ötesinde Silahlı Kuvvetlerin tarihsel pozisyonu ve geçmişinden gelen yapısal bir sorundan kaynaklanıyor. Sorunun kökeninin daha iyi kavranması için Silahlı Kuvvetlerdeki cuntacı/klikçi zihniyetin tarihsel gelişiminin iyi incelenmesi ve subayların bu zihniyet içerisinde yetişmelerinde askeri lise ve harp okullarının etkisine bakmak lazım. Şimdi kapatılan okulların geçmişi ve öğrencilere okullarda verilen tedrisattı kısaca özetlemeye çalışalım… Kapatılması en çok gündem olan İlker Başbuğ, Işık Koşaner gibi birçok Genelkurmay Başkanı ve üst düzey komutanın yetiştiği, 171 yıllık Kuleli’nin tarihinden başlayalım. Kuleli’nin bugün bulunduğu alanda Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiği dönemde koruluk, manastır ve kule bulunuyordu. Yavuz Sultan Selim devrinde yeniçerilere kışla olarak verildi. Bir süre sonra alan bahçe haline getirilecek ve Kuleli Bahçesi diye anılacaktı. Daha sonraları III. Ahmet döneminde Bizans’tan kalan kule yıktırıldı. II. Mahmut döneminde süvari birlikleri için inşa edilen kışlaysa Kuleli Askeri Lisesi’nin ilk yapısı oldu. Abdulmecit döneminde kışlanın iki tarafına da kuleler yapıldığından kışlaya bu tarihten itibaren Kuleli Kışlası denilmeye başlandı. Daha sonraları Kırım savaşı için İstanbul’a gelen Fransız ve İngiliz askerlerinin kalacağı Kuleli, Osmanlı’daki ilk darbe teşebbüsü sayılan ”Kuleli Vakasında” sorgulama ve yargılamalara ev sahipliği yapacaktı. Abdulaziz döneminde bugünkü halini alacak olan Kuleli mütareke yıllarında Ermeni Yetim Okulu olarak kullanılacak, Cumhuriyet’in ilanından sonra kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla Kuleli Askeri Lisesi adını alacaktı. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte eğitime devam eden Kuleli, 27 Mayıs 1960 darbesinde etkin rol oynadı. Darbeci kadroda Kuleli’den yetişen isimler olmakla birlikte cuntacılar Kuleli ve diğer askeri liselerde okuyan öğrencileri darbede aktif bir şekilde kullandı. Daha sonrasında yaşanacak tüm cunta hareketlerinde askeri liseler aktif olarak kullanılacaktı. Öğrencilerin darbe kahramanlıkları anlatılarıyla yetiştirildiği okullar için bu pek tuhaf bir durum değildi. Liseyi bitirdikten sonra Harp Okuluna yerleşen öğrenciler burada da cuntacılıkla içli dışlı oluyordu. Özellikle okul komutanları cuntalarda etkin ve önemli görevlerde yer alıyordu. Cuntaların hedefi komutanların öğrenciler üzerindeki etkisini kullanmaktı. Askeri liseler ve harp okulları yıllarca bu amaca hizmet edilecek şekilde eğitime devam etti. Türk Siyasi Tarihinde büyük bir kırılma noktası olan 27 Mayıs 1960 darbesi askeri liseler ve harp okullarındaki ortama da sirayet edecekti. Darbe sonrası ordu artık boğazına kadar siyasete batmış, 27 Mayıs’ın başrolünde oynayan Harp Okulunda artık devrimci ideolojiler tamamen öğrencileri etki altına almaya başlamıştı. Öğrenciler kendi aralarında Doğan Avcıoğlu’nun Yön ve Devrim dergilerini okuyor, sık sık siyasi eylemlere katılıyorlardı. Hatta 1970’lere gelindiğinde Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, 9 Martçı Komutanlardan Celil Gürkan’a;”Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabını okumayan subayı ben eksik görürüm, güdük görürüm” dediğini Celil Gürkan anılarında anlatacaktı. Harp okulları ve askeri liselerdeki bu ideolojik yükleme cuntacılar için çok geçmeden meyvesini verecekti. 1962 ve 63 yılları arasında Harp Okulu, Milli Şef ünvanıyla yıllarca ülkeye hükmeden İsmet İnönü’nün Başbakanlık yaptığı hükümeti devirmeye kalkacaktı. Bedelini isyancıların lideri Talat Aydemir idam sehpasında, Harp okulu öğrencilerinin tümüyse okuldan atılarak ödeyecekti. İnönü’nün giriştiği harbiye ve askeri liselerdeki ıslah çalışmaları pek sonuç vermeyecek ve daha sonraki cunta oluşumlarında harp okulları etkin rol oynamaya devam edecekti. Tarihe başarısız bir sol darbe girişimi olarak geçecek 9 Mart Teşebbüsü sonrası da Harp Okullarından birçok öğrenci cuntacılarla bağlantısı olduğu iddiasıyla ordudan atılacaktı. Darbe teşebbüsleri ve okullardaki ideolojik yapılanmaların getirisi olarak gruplar halinde okullardan atılma işlemleri devam edecekti ancak Harp okulları ve Askeri liselerdeki cuntacı yapılanmaların etksi hiçbir zaman azalmayacaktı. Şimdi bugüne dönelim. Öncesinde bahsettiğimiz yaşanmışlıklar Askeri liseler ve Harp Okullarındaki darbeci ve cuntacı zihniyetin yerleşikliğini gösteriyor. Okullarda yapılacak ıslah çalışmalarının hiçbir şekilde sonuç vermediğiyse aşikar. Bu okullarda yaşanacak köklü bir zihniyet değişimi içinse uzun bir süreye ihtiyaç olduğu kesin. Böyle bir zamansa mevcut siyasi hükümetin elinde şu an itibariyle yok. Ayrıca ıslah çalışmalarının ters bir sonuç verip vermeyeceği de belli değil. Silahlı Kuvvetleri tek bir vücut olarak düşündüğünüzde Askeri Liseler ve Harp Okulları bu vücudun uzuvları olarak gösterilir. Darbecilik ise Silahlı Kuvvetleri bitkin düşürmüş bir kanser hücresidir. Bir kanser hücresi vücudun bir uzvunu tamamen etkisi altına almış ve hiçbir şekilde ıslah edilemiyorsa uzvun kesilerek vücudun geri kalan kısmını kurtarmak gerekir. Askeri Liseler ve Harp Okullarındaki yerleşik zihniyetin oluşması 200 senelik bir birikimin sonucudur. Her darbede, cuntada, darbe teşebbüslerinde bir şekilde rol oynamış bu okulların kısa sürede ıslahının mümkün olmadığını ve şu anki durumda kapatılmalarının en makul yol olduğunu kabul etmek gerekir. Tüm bunların dışında yapılan yeni düzenlemelerle Ordu’nun hiç olmadığı kadar zayıf düştüğü yorumunda bulunanların sayısı da azımsanmayacak kadar çok. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gereğinden fazla personeli olduğu ve Ordu’nun savaş gücünün ötesinde siyaset ve ülke yönetimindeki etkisinin ağırlığının haddinin ötesinde olduğunu tarih bize sık sık gösterdi. Bir Ordu’nun güçlü olması içim ülke siyasetinde söz sahibi olması olmazsa olmaz bir durum değil. Dünyanın bir çok ülkesinde Ordular ülke sınırlarını dış tehditlere karşı korumakla sorumluyken Türk Silahlı Kuvvetleri bu sorumluluğunun ötesinde siyaset kurumunun tepesinde bir vesayet kurumu olarak yıllardan beri varlığını korumakta. Ordunun siyaset üzerindeki etkisinin kırılması ve sivil siyasete tam olarak bağlanması için yapılacak tüm ıslah hareketlerine kayıtsız, şartsız ve amasız bir şekilde destek olmak gerekiyor. 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece Türkiye tarihinin darbeler karşısındaki makus talihini Allah’ın yardımıyla halk değiştirdi. Halkın darbelere karşı bu denli feraset sahibi olduğunu görmek umut verici ancak darbeleri bir daha dönmemek üzere tarihin çöplüğüne göndermek için o gece gösterdiğimiz kararlılıkta ısrar etmek zorundayız. Ne olursa olsun Ordu’nun siyasete tam olarak bağlanmadığı, TSK’nın yıllardan beri süregelen zihniyetinin değişmediği bir sistemde yeni darbe teşebbüsleriyle ve cuntalarla karşılaşmamız sürpriz olmayacaktır.