Gündem

Mavi Marmara davası sürecini Mavi Marmara avukatlarına sorduk.

Röportaj: Furkan Gençoğlu

Av. Gülden Sönmez


DAVAMIZ FİLİSTİN DAVASIDIR

Öncelikle hatırlatmak gerekir ki Gazze Özgürlük Filosu 6 gemiden oluşan 37 farklı ülkeden Müslüman, Hristiyan, Yahudi farklı din,dil, ırk dünyanın dört bir yanından insanların ve bağışlarının katılımıyla dünyanın ortak vicdanı olarak Gazze Ablukasını kırmaya ve Gazze’de abluka altında yaşam mücadelesi veren Filistinlilere insani yardım götürmek için yola çıkmıştı. Filodaki gemilere ve çoğu yolcuları taşıyan Mavi Marmara gemisine 31 Mayıs 2016 sabah namazı vakti İsrail’in saldırısına uğramış ve 10 yardım gönüllüsü şehit olmuş 56 sı ağır yaralanmış ve 100’ün üzerinde yardım gönüllüsü de çeşitli şekillerde yaralanmıştır. Mavi Marmara sadece bir vakıa değil Türkiye halkı ile beraber dünya vicdanı ile hareket etmiş bir misyondur. Bilinmelidir ki; Mavi Marmara Gazze ablukasını kırmak, Gazze’deki Filistinlileri en az dünyadaki diğer milletler kadar özgür ve yardıma muhtaç olmadan onurlu yaşam hakkını sağlamak üzere yola çıkmıştır. Saldırıdan sonra tüm mağdurlarla beraber başta şehit aileleri olmak üzere bir hukuk mücadelesi başlattık. Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanında davalar açtık. İsrailli katillere birçok ülkede tutuklama kararı çıkarttırılmış ve İsrail tam bir yargı kıskacına düşürülmüştür. Özellikle üst düzey İsrailli komutanların yargılanması İsrail Ordusunda büyük sıkıntı oluşturmuş, hatta bir İsrail askeri İsrail hükümetine karşı dava açmıştır. Bu durum İsrail açısından hem güvenlik eksenli bir devlet yapılanması olması hem de kendi şeriatları açısından kabul edilemezdir. Ayrıca ne suç işlerse işlesin nasıl katliam yaparsa yapsın dokunulmaz olan İsraile dokunulmuş ve dava üstüne dava ile karşılaşmıştır. İsrail bu durumdan derhal kurtulmak için çeşitli girişimlerde bulunmuş ve davayı açan bizlere önce tehdit ve şantajlarla yaklaşmış sonrasında ise birçok kez para teklifinde bulunmuştur. Bu teklif 1 milyar doları aşmıştır ancak tarafımızca reddedilmiştir. Bu arada bu davaların en önemlisi olan Türkiye’deki ceza davası başta olmak üzere tüm bu davalardan kurtulmak için de Türkiye ile anlaşma yolunu aramıştır. Bizler böyle bir anlaşmaya karşı olduğumuzu defalarca beyan etmekle beraber yine de bir normalleşme anlaşması olacaksa da şahsi davaların kesinlikle konu edilmemesi gerekliliği üzerinde durduk. Defalarca yazılı açıklamalar yaptık. Ancak tüm çabalara rağmen 28 Haziran 2016’da Türkiye ile İsrail arasında bir anlaşma imzalandı. Anlaşma 9 Eylül 2016’da yürürlüğe girdi. Maalesef içeriğinde 10 şehit ailesine toplam 20 milyon dolar bağış ödemesi ve İsrailliler hakkında açılmış tüm davalardan tüm İsraillilerin muaf tutulacağı yani affedileceklerine dair bir anlaşma imzalanarak TBMM’den geçti. Bunun yansıması en önemli dava olan Türkiye’deki ceza davasında da kendini hemen gösterdi. Bildiğiniz üzere Türkiye İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2012/264 Esas sayılı davada tüm mağdurlar müşteki/mağdur sıfatıyla bu davanın bir parçasıydı. Bu davada;

1. İsrail Genelkurmay Dönem Başkanı Rau Gabiel Ashkenazi,

2. Deniz Kuvvetleri Komutanı Eliezer Alfred Maron,

3. Hava Kuvvetleri İstihbarat Sorumlusu Avishay Levi

4. İsrail İstihbarat Başkanı Amos Yadlin

olmak üzere dört sanık yargılanıyordu.Sanıklar, kasten adam öldürme, kasten adam öldürmeye teşebbüs, nitelikli kasten yaralama, kasten yaralama, nitelikli yağma, deniz ulaşım araçlarını kaçırma veya alıkoyma, nitelikli mala zarar verme, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, eziyet suçlarını azmettirme gibi suçlardan yargılanıyordu. Yargılama 15 duruşmadır çok yoğun bir katılım ile devam ediyordu.Ancak anlaşmadan sonra davanın gidişatı değişti ve Mavi Marmara Ceza Davasının 09.12.2016 tarihli duruşmasında Savcı, mütalaasında ‘bu anlaşmaya göre devletin egemenlik haklarından olan yargılama hakkının bu olay ve bu olaya dahil kişiler ile ilgili olarak kullanmayacağının’ gerekçesi ile davanın düşürülmesini istedi. Bu mütalaa çok ciddi itirazlarla karşılaştı. Siyasi iradenin etkisiyle hareket ettiği iddia edilen Mahkemeye bazı şehit yakınları ‘“bugüne kadar siyasi iradede hep ‘hak sahibi kan sahibidir’ sözlerini duyduk. Bugüne kadar 1 dolar bile almadık. Zaten bu dava tazminat davası değil ceza davasıdır’ Dediler ve Devletler anlaşarak ilişkilerini normalleştirse bile davalara kimsenin dokunamayacağın bu nedenle davanın devam etmesi ve yargının bağımsız olduğunu ve hukuka uygun olarak hareket etmesi gerektiğini açıkladılar .

Anlaşma metninin 4. maddesinin hukuken ‘ÖZEL AF’ niteliği taşıdığı ve bu nedenle de TBMM’den 330 oyla (3/5) oyla geçmesi gerektiği, bu şekilde geçmeyen bu anlaşma onay kanununun bu yönden anayasaya aykırı olduğu konusu dile getirildi.

Türkiyeli tüm mağdurların yargılamayı devam ettirmek istedikleri ve bu anlaşmaya binaen bu davanın düşürülemeyeceği ve eğer düşürülürse anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava açacakları konusu ile Türkiye İsrail anlaşmasının Türkiye vatandaşı olmayan diğer ülke vatandaşı mağdurlar açısından bağlayıcı olmadığı ve yargılamanın diğer ülke vatandaşı mağdurlar için düşürülemeyeceği konusuna dair itirazlarda yine bu duruşmada dile getirildi. Bilindiği gibi bu mağdurların arasında Müslüman-gayrimüslim çok önemli isimler de var. Kendisi şu an İsrail hapishanesinde tecritle hücrede tutulan Şeyh Raid Salah, hapiste olmadığı zamanlarda tüm duruşmalara katıldı. Bu duruşmada da avukatı hazır bulundu. Mısır’da hapiste olan Şehit Esma’nın babası Muhammed Biltaci, Alman milletvekilleri, Kudüs Başpiskoposu Capucci gibi isimler de bu ceza davasında taraflar.

Türkiye hukuku ve uluslararası hukuka dayalı diğer itirazlar ve bu itirazları bilimsel gerekçelerle izah eden ve yazılı olarak mahkemeye sunulan uzman görüşlerinin içindeki hususlar ve tüm itirazlarımıza rağmen Mahkeme heyeti bağımsız ve adil bir yargılama koşullarından tamamen uzaklaşıp siyasi tutumunu açık etti. Mahkeme, hiç kimseyi dinlemeden ve hatta ilk kez gelen mağdurların dinlenmesine bile izin vermeden hukuka aykırı davranarak tüm itirazlarımıza rağmen davanın düşürülmesine karar verdi.

Bundan sonra Türkiye hukukuna ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası hukuka göre bundan sonra itiraz süreçlerimiz yürüyecek. Ancak şunu belirtmeliyiz ki; davalarımız konusunda inatçı olacağız. Zira bu davalar sadece Mavi Marmara gemisinde işlenen suçlarla ilgili değil Gazze’ye uygulanan ölümcül ablukayla, Kudüs’ün özgürlüğüyle ve bizlerin ‘adalet’ sorumluluğuyla ilgilidir. Bugün bu kadar kan ve gözyaşının aktığı dünyada İnsanoğlu hukukun gözetildiği mekanizmalara sahip olmasa da zalime zulmünün hesabının sorulduğu adil mekanizmalara giden yolun bu hukuk mücadelesinden geçtiğini çok iyi biliyoruz. Geldiğimiz süreçte Türkiye’nin ve İsrail’in şartları kendi yorumlarınca yerine gelmiş olabilir. Ancak Mavi Marmara’nın şartları yerine gelmeden bu süreç bitmeyecektir. Bu şartlar:

1. Gazze ablukası/Akdeniz işgali bitecek

2. İsrailli sivil asker tüm katiller tek tek hesap verecek, cezasını çekecek.

3. İsrail verdiği tüm zararları tüm mağdurlara kuruşuna kadar ödeyecek.

4. Kudüs özgür olacak

Ve Biz hep beraber Özgür Filistin’in başkenti Kudüs’ten dünyaya Hz. Ömer ‘in Adaletini anlatacağız. İnanmış yüreğin yeryüzünde adaleti hakim kılma mücadelesi vereceğimiz emekle doğru orantılı olarak karşılık bulacaktır. Zira bu Rabbimizin vaadidir. Yardımcısı Allah olan mutlaka kazanır.

Av. Kaya Kartal

MAVİ MARMARA Davası olarak bilinen işgalci İsrail tarafından gerçekleştirilen korsanlık eyleminin azmettiricilerini yargılamak üzere 2012 yılında başlayan dava maalesef onursuz bir anlaşma dayanak yapılarak hukuksuz bir kararla düşürülmüştür. İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen, 10 Şehidi ve 490 Müştekisi olan, dava esasen bütün katillerin değil sadece azmettirici olarak tespit edilen İsrail Genelkurmay Başkanı, Deniz Kuv. Komutanı, Hava Kuv. Komutanı, İstihbarat Başkanı’nın yargılandığı bir davaydı. İsimleri tespit edilen ve suçlara doğrudan karışan askerlerle alakalı soruşturma maalesef aradan 6 yıl geçmiş olmasına rağmen halen sonuçlandırılarak davaya dönüştürülmemişti.

Bahse konu davada sanıklara yöneltilen suçlamalar kasten adam öldürme, kasten adam öldürmeye teşebbüs, nitelikli kasten yaralama, nitelikli yağma, deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarını kaçırma veya alıkoyma, nitelikli mala zarar verme, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve eziyet suçları olmasına rağmen gelinen aşamada bu dava onursuz bir anlaşma ile dava düşürülmüştür.

İdare ajanlarının kendi aralarında olgunlaştırıp, Hukuka, Adalete ve Temel İnsan Hakları Sözleşmelerine, Jus Cogens (amir hükümler) nitelikli kurallara aykırı olarak, gerçek mağdurların mağduriyetlerini ve hislerini yok sayarak, temel hak ve özgürlükleri zedeleyerek imzaladığı ya da imzalayacağı antlaşmaların devletlerarasında bir anlam ifade etse de bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından yok addedilmesi gerektiğini ifade ettik. Özellikle yaşam hakkı ve işkence yasağının savaş dönemlerinde dahi askıya alınamayacak haklar olduğunu, yaşam hakkı ihlallerini ve işkence yasağını soruşturma ve kovuşturma dışı bırakan anlaşmaların ya da kanuni düzenlemelerin Ceza Hukuku açısından karşılığının bulunmadığını vurguladık. Yine Ceza Mevzuatı açısından düşme nedenleri üzerine yoğunlaşarak kanunda gösterilen hiçbir düşme nedeninin gerçekleşmediğini ayrıntılı olarak izah ettik.

Savcının, yargılama yetkisinin devlete ait olduğu ve devletin bir anlaşma ile bundan vazgeçmesi halinde davanın artık görülemeyeceği ve düşmesi gerektiği yönündeki hukuka aykırı beyanı karşısında biz, Anayasa’nın 9. maddesi gereği yargı yetkisinin millette olduğunu milletin bu yetkiyi mahkemeler eliyle kullandığını, hâkimlerin memur olmadığını, bağımsız ve tarafsız davranmaları gerektiğini ifade ederek bu beyana itiraz ettik.

Normalde 5 ayda bir verilen duruşma günlerinin 15 günde bire indirilerek yargılamanın aniden hızlandığı davada mahkeme başkanının agresif ve sert tutumuyla duruşma düzenini sağlayamadığı, yabancı müştekilerin tercüman talebini gereği gibi yerine getiremediği, reddi hakim taleplerini görmezden geldiği, müştekilere ve avukatlara söz vermediği bir vasatta avukatlar olarak, mahkemeyi protesto edip, mahkemenin meşruiyetini yitirdiğini, bahse konu sanıkların mahkeme salonlarında olmasa bile vicdanlarda zaten mahkum edilmiş olduğunu vurgulayarak cübbelerimizi çıkartıp salonu terk ettik.

Av. Yasin Şamlı

Bir avukat olarak, hâkimin mevzuatla bağlı olduğunu ve hatta hâkim ve savcıların kendilerini memur olarak gördüklerini buna göre hareket ettiklerini biliyorum.
Bir avukat olarak mahkemenizin gelinen aşamada nasıl bir hüküm vereceğini büyük oranda tahmin ediyorum.
Bir hukukçu olarak ise yaşadığım çağın şahitliği, hissettiğim sorumluluğun ağırlığı ve gereği hukuka/adalete dair birkaç şey söylemek istiyorum. Çünkü biliyorum ki bütün insanların, hâkimlerin ve hatta mahkemelerin büyük bir mahkemenin önüne çıkarılacağı gün, ben de o mahkemenin önüne çıkarılıp hesap vereceğim. Yaptıklarımın ve yapmam gerekirken yapmadıklarımın hesabını…
İşte bu sorumluluk gereğince şunları söylemek istiyorum:
Hukuk normları; yani anayasalar, uluslararası sözleşmeler, kanunlar tüzükler ve yönetmelikler meşruiyetini adaleti gerçekleştirme amaç ve çabasından alırlar. Mahkemeler de böyledir. Değişik bir ifade ile; hukuk normları ve mahkemelerin amacı adaleti sağlamak değilse artık bir meşruiyetleri de kalmamış demektir.
Bu dava konusu somut olayda, bütün müşteki ve müdahiller gibi benim müvekkilemin de adaletin gerçekleştirilmesinden başka bir amacı ve talebi yoktur. Bu kabilden olmak üzere dosya sanıklarına, cinayetin faillerine zerre kadar haksızlık yapılmasını istemezler, istemeyiz. Hatta onlara bir haksızlık yapıldığını gördüğümüzde bu haksızlığın karşısında dururuz. Bu sözümüzün delili, yaşadığımız hayattır. Eğer ömrümüz olursa bundan sonraki hayatımızda da aynı istikamet üzere olmayı amaç edindiğimizi de söylemek isterim.
Adaletin tahakkukunda mevzuatın yorumu önemlidir. Bizler iyi hukukçunun elinde kötü mevzuat hükümlerinin bile iyi yorumlanması halinde iyi sonuçlar vereceğini biliyoruz.
Adaletin tahakkukunda vicdan da önemlidir. Bu bakımdan mevzuat yer yer hâkimin/ hukukçunun vicdanına atıf yapar.
Şimdi, bu dava konusu somut olayda;
- Savunmasız ve silahsız 10 kişi tam donanımlı ordu mensupları tarafından yakın mesafeden ve taammüden katledildi.
- İnsanlar işkence ve kötü muameleye tabi tutuldu.
- İnsanlar kasten ve taammüden silahla yaralandı.
- Eşyaları ve paraları gasp edildi.
- İnsanlar kaçırıldı ve alıkonuldu.
- İnsanlara, kadınlara ve erkeklere tacizde bulunuldu.
- İnsanlığa karşı, insanlık onuruna karşı suç işlendi.

Peki bu konvoya katılanlar ne yaptılar? Onlar açık hava hapishanesi durumunda olan Gazze’deki çocuklara oyuncak, hastalara ilaç götürmek istediler. Kısacası insanlığın vicdanını temsil ettiler. İnsanlık onurunun gereğini yaptılar. Bunu yalnız kendi adlarına değil hepimiz adına, bütün insanlık adına yaptılar. Buna karşılık katliama ve insanlığa karşı suça maruz kaldılar. Onun için bu dosya sanıklarının fiilleri insanlığa karşı suçtur.
Şimdi siz bu muhakemeyi yapan mahkemenin hâkimlerisiniz. Hukuka göre tek amacınız ve meşruiyet sebebiniz adaleti sağlamak.
Buyurun;
- Anayasanız
- Uluslararası sözleşmeniz
- Kanunlarınız
- Ve Vicdanınız
Biz yalnızca ve herkes için adalet istiyoruz. Bütün diyeceklerim bu kadar.



Furkan Gençoğlu https://twitter.com/mrgencoglu Türkiye Cumhuriyeti onlara bir şans verdi. Gelin uluslararası aktörlerin taşeronluğunu yapmaktan vazgeçin ve yeni Türkiye’yi birlikte inşa edelim. Çünkü devlet artık Müslümanlar ve Kürtler ile barışmaya karar vermişti. Çünkü her iki tarafın birbirine olan sert tutumu kimseye bir şey kazandırmıyordu. Kaybettikçe kaybediyor ve dibe çöküyorduk. Analar ağlamasın mottosuyla yola çıkıldığında canı gönülden bu iyi niyet beyanını desteklemiştim. Prangalarımızdan kurtulmamız ve memleketimizi geleceğe taşımamız için büyük bir fırsat önümüzde duruyordu. Toplum tüm cinayetleri, infazları, canlı bomba saldırılarını, şehitlerini, gazilerini kalbine gömdü. Ülkenin yarısının oyunu alan bir siyasetçi “baldıran zehiri içtim” diyerek, siyasi hayatının bitmesi pahasına milliyetçiliği ayaklar altına aldığını beyan etti. Asabiye zaten ayaklarımızın altındaydı fakat bu lider Türkiye Cumhuriyeti’nin bir numarasıydı ve bu sözü ifade etmesi “devlet” için çok ciddi bir kırılmanın işaretiydi. İnsanlar şehir şehir dolaştılar ve toplumu bu yeni sürece hazırlamak için, bu tarihi şansı en iyi şekilde değerlendirmek için enerji sarfettiler. Tam bu esnada Suriye’de şiddetli bir savaş kopuyor, Mısır’da emperyalistler seçilmiş lider Muhammed Mursi’ye karşı büyük bir darbeye girişiyordu. Türkiye ise çözüm sürecinden aldığı güç ile yavaş yavaş batı güdümünden çıkmaya hazırlanıyor ve FETÖ eliyle 17-25 Aralık operasyonları ile terbiye edilmeye çalışılıyordu. Ölüm kalım mücadelesinin tam ortasındaydık. Ve şeytan PKK’nın kulağına fısıldadı; “Tayyib’in işini bitireceğiz, bizimle misin?” Köleliği içselleştirmiş ve karakteri haline getirmiş yapıların özgürlükle başları her zaman derttedir. Onlar kendini patlatarak özgürleşmeyi bilirler. Birlikte güzel bir gelecek kurma hayallerini çoktan yitirmişlerdir. Şeytanın fısıldamasıyle şeytanın planlarına balıklama atladılar. Kırk yılda bir ayaklarına gelen bu fırsatı teptiler. Sonrasını zaten biliyorsunuz. Eşinin yanında infaz edilen albaylar, uykusunda infaz edilen polisler, metro çıkışı kendini havaya uçuran militanlar, dolmuş durağına bomba yüklü araçla dalan “özgürlük fedaileri”… Tüm güçleriyle saldırmaya başladılar. Açık toplum vakfı tam gaz arkalarındaydı. Osman Kavala “ne kazanım elde ettiniz ki silah bırakıyorsunuz?” sorusunu sorarken, Hasan Cemal aptallık etmeyin ve savaşmaya devam edin diye talimatlar yağdırıyordu. Boğaziçi Üniversitesi koridorlarından hendek siyasetinin ne kadar büyük bir haysiyet mücadelesi olduğuna dair nutuklar çekiliyor, binlerce akademisyen canlı bomba patlatan bir örgütün yanında durup devlete savaş açtığını ilan ediyordu. Şeytan tüm gücüyle arkalarındaydı. İftiralar birbirini kovalıyor ve ülkedeki fay hatları oluşturulan suni gündemlerle derinleşmeye devam ediyordu. Bir gazeteci düşünün. Ülkenin dış politikadaki en büyük saha operasyonlarından biriyle ilgili adeta intihar saldırısı yapmış ve direk istihbarat kurumlarını hedef almış. Tabi devlet bunun altında kalmamış ve kendisini bir müddet misafir etmeye karar vermiş. Bir bakmışız taaa Amerika’lardan bir adam gelmiş. İsmi John Biden. ABD başkan yardımcısı. Cezaevinde gazeteci ziyaret ediyor. Sahi ABD başkan yardımcısı hayatında kaç kere gazeteci ziyaret etmiş? Sonrasında bir bakıyoruz malum gazeteci acilen tahliye edilmiş ve şu an Avrupa’nın en büyük NATO ülkesinde koruma altına alınmış. Batılılar bir ülkede hemen fiili darbe yapmazlar. Yani asker eliyle, kaba kuvvet yordamıyla. Son dönemlerin “moda” iktidar değişimleri devrimlerdir. Turuncu devrim, yeşil devrim cart devrim curt devrim. Meşru yöntemlerle iktidara gelmiş olan hükümetler batı tarafından finanse edilen medya kuruluşlarının hışmına uğrarlar ya da yargı eliyle büyük komplolara kurban edilirler. Ekonomik saldırılar ile diz çöktürülmeye çalışılırlar. Toplum nezdinde iktidar itibarsızlaşır ve ilk seçimde tekmeyi yer, kendini sistemin dışına itilmiş olarak bulur. Buna kadife darbe diyorlar. Reyhanlı saldırıları, Gezi Parkı kalkışması, MİT tırları hadisesi, 17-25 Aralık operasyonları ve arada kaynatılan küçük büyük çeşitli medya operasyonlarını dikkatlice incelediğimizde, provakatif ve manipülatif haber üreten odakların tamamen ABD ve Batı güdümünde olan ve batılı odaklar tarafından fonlanan mekanizmalar olduğunu farkedeceksiniz. (T24, yeni Cumhuriyet, Birgün, Diken, Jiyan vs.) Topyekun savaşın gölgesinde Türkiye üç seçim atlattı. Ve 1 Kasım itibariyle batılılar iktidarı sandıkta deviremeyeceklerini anladılar. Ordu içindeki en büyük kozlarına yöneldiler “FETÖ fedaileri” Pensilvanya’da ABD himayesinde yaşayan Fethullah Gülen’e bağlı militanlar 15 Temmuz gecesi Türkiye Cumhuriyeti’ni bir iç savaşa süreklemek amacıyla son büyük saldırılarını yaptılar. 240 şehit ile sokak sokak, cadde cadde, meydan meydan büyük bir destanla püskürtüldüler. Hiç beklemiyorlardı bu direnişi. Hatta FETÖ militanı Profesör Osman Özsoy darbe öncesi TV’de şu cümleleri ifade ediyordu. “Bugün keşke bir Profesör olmak yerine bir albay olsaydım. Eminim daha faydalı olurdum. İslamcılar darbeye direnemez. Onlar korkaktırlar ve mermiyi gördükleri an kaçarlar.” Osman Özsoy’un hayal dünyasında kurguladığı yalan senfonisi 15 Temmuz gecesi FETÖ ve batılılar için büyük bir kabusa dönüştü. 15 Temmuz gecesi şeytan kaybedince tüm partnerleri de kaybetmiş oldular. Hesap zamanı gelmişti ve millet iktidara hesap sorması için büyük baskı yapıyordu. Çünkü artık masaya kan sıçramıştı. Türkiye’yi 15 Temmuz sürecine sürükleyen, şeytanın kulaklarına fısıldadığı tüm yapılar için hesap vakti çatmıştı. FETÖ milisleri inlerinden tek tek çıkartılıp hücrelerine gönderildiler. Şu an Hz. Yusuf ile içeride Cuma namazı kılıyormuş ruh hastaları. Haşhaşın dozajı iyice kaçmış olmalı ki iyice halis görmeye başladılar. Sonra ele geçirilen Cumhuriyet önüne gidildi. Almanya tarafından koruma altında tutulan Can Dündar’ın iki sene önce gazeteyi ele geçirip darbeye gidilen yolun parke taşlarını döşettiği bu mekanizmanın yeni sahipleri içeri alındı. Ve sonunda şeytanın kulaklarına fısıldamasıyla 40 yılda bir gelecek olan bir fırsatı ellerinin tersiyle iten PKK siyasi kanadının bileklerine kelepçe takıldı. 15 Temmuz öncesi arabuluculuk girişimlerine Figen Yüksekdağ şiddetle muhalefet ediyordu. “Tayyip Erdoğan’ı bitireceğiz” diye kükrüyordu MLKP gerillası Figen Hanım. Şimdi HDP yetkilileri Barzani’nin kapısına gitmişler. Vekillerin serbest kalması için arabuluculuk yapmasını istiyorlar. Eminim Barzani’de kahkahalarla gülüyordur şu an. Barzani’ye süreç içerisinde İran ve ABD operasyon üzerine operasyon yaptılar. Barzani düşük yoğunluklu direnişi, PKK ise mayın eşekliğini seçti. ABD ile yatağa giren her zaman kazanır sandı. Ama ABD dünya üzerinde en hızlı adam satan büyük şeytandır. PKK yöneticileri daha bunu anlamaktan aciz bir ufuksuzluğa sahipler. Gelinen noktada enkaz haline dönmüş şehirler, binlerce evsiz insan, ekonomisi kötüye giden bir memleket, güvenlik problemi yaşayan metropoller ve topluca kaybeden halklar var. Ve şunu soruyorlar. Bu kadar şiddet ve barbarlık ne için? Diyarbakır’da perişan olmuş evinin balkonuna çıkıp ellerini semaya kaldıran amca şu önemli soruyu soruyor. “Bunca barbarlığa kimin adına soyundunuz? Kimin adına soyunduysanız ödülünüzü ondan bekleyin. Bizim size lanet etmekten başka verebileceğimiz bir şey yok. “ Gelinen noktada medya bürolarından, sanat dünyasına, akademi koridorlarından, meclis sıralarına kadar 15 Temmuz sürecine giden yolda küresel emperyalist odaklarla işbirliği yapmış herkes tek tek hesap vermeye başladı. Savaşın doğasında bu vardır zaten. Kaybedenler kazananlara günü gelince hesap verirler. Boğaza nazır akademik bürolarda hendek kazmanın ne kadar ulvi bir amaç olduğunu hayatınının sonuna kadar savunamazsın. Veya hukuk fakültesi bahçesinde kobraların düşüsünü halaylarla kutlayamazsın. Otorite geçte olsa güçte olsa bir gün gelir ve ben buradayım der. Bazen Abdullah Çatlı olarak gelir, bazen bir cumhuriyet başsavcısı talimatıyla gelir. Nizami ya da gayrinizami bir şekilde gelir. PKK Kürt halkı adına tarihi bir fırsatı adeta tepti. Hükümet onlara yeni Türkiye’yi birlikte inşa etme, yeni bir anayasayı hep beraber hazırlamayı teklif etti. Fakat ihanetle karşılık verdiler. İhanetlerinin bedelini ise KHK genelgeleriyle sağlanan başarısız darbe sonrası ortamında tutuklanarak, kapatılarak topyekun savaşta yok olmanın eşiğine gelerek ödüyorlar. Bundan sonra Ak Parti-MHP ittifakının yapacağı anayasaya tabii olacaklar. Ve doğal olarak şöyle söylenecek. Ya kanunlara riayet eder, yaşamaya devam edersiniz. Ya da Kobani orada gidin orada kendinizi özgürleştirin. Velhasılı şunu net bir şekilde ifade etmek gerekiyor. PKK ve siyasi kanadı HDP doğru ata oynadığını zannederek büyük bir tarihi yanlışa ön ayak oldu. 15 Temmuz gecesi Recep Tayyip Erdoğan zaferini tüm dünyaya ilan ederken, mayın eşekliğini özgürlük mücadelesi olarak tanımlayan PKK ise ağır bir yenilginin kıyısında duruyordu. Bu savaş etnik bir takım kaygılar ile perdelenebilecek kadar steril bir zeminde yürümüyor artık. Bu savaş tüm etnik ve ideolojik kaygılarını bir kenara kaldırıp, ülkesinin bağımsızlığı için çarpışan milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının muhatap olduğu ve bedel ödediği bir varlık mücadelesi olarak devam ediyor. PKK ve siyasi kanadı HDP ise halkın umutlarını boşa çıkarmış, kimsenin savunmaya dahi cesaret edemediği yıkık bir yamyamlık abidesi olarak ortada duruyor. Devlet bir kez daha şans verir mi? Bu konuda yorum yapmak erken. Fakat halk ile tekrar irtibat kurmaları artık imkansıza yakın. Ne diyordu Ayşe Teyze; “kendi düşen ağlamaz.”

Genç Öncüler Aile ve Evlilik Fıkhı Dersleri Aralık ayının ilk iki haftası gerçekleştirilecek. 3,4,10 ve 11 Aralıkta gerçekleştirilecek dersleri 4 ayrı hocamız verecek. Hocalarımız ve derslerimiz şöyle: 3 Aralık Cumartesi Evlilikte Sosyal Medya Etkisi – İsmail Memiş 4 Aralık Pazar
Hz. Peygamber’in (s.a.v) Aile İlişkiler – Kerim Buladı 10 Aralık Cumartesi Aile ve Evlilikte İletişim – Şemsettin Özdemir 11 Aralık Pazar Kıblegah Evler – Abdullah Yıldız Not: Program erkeklere yöneliktir. Saat 12.00-16.00 arası gerçekleştirilecek dersler Araştırma ve Kültür Vakfı’nda yapılacak. Başvuru için linkteki formu doldurabilirsiniz. https://goo.gl/forms/kjrcOHtE0kZrkZPm1 &w=1  

Röportaj: Dücane Demirtaş whatsapp-image-2016-10-27-at-21-50-00 Bugüne kadar emek-sermaye ilişkisi sürekli işçi gözünden değerlendirildi. Peki, belirli değerlere sahip bir işveren gözüyle baktığımızda sermayeyle ilişkimiz nasıl olmalı, hangi prensiplere sahip olmalıyız? Hz.Peygamber’in “İşçiye (hak ettiği) ücreti alnının teri kurumadan verin. İş esnasında o iş için alacağı ücreti de bildirin.”hadisinde ifadesini bulan yaklaşım temel hareket noktamız olmalıdır. İş sözleşmesi bir akittir ve öncelikle işverenle işçi, iş ve ücret konusunda baştan anlaşmalı ve karşılıklı rızaya halel getirecek belirsizlikleri ortadan kaldırmalıdırlar. Sonrasında işçiden beklenen işe hakkını vermesidir. Bunun karşılığında emek sahibine hak ettiğinin karşılığı birebir ve eksiksiz takdim edilmeli ve bu gecikmeksizin yapılmalıdır. Ayrıca, bu bir lütuf gibi değil, karşılıklı saygıyla yapılmalı, bir emanetin sahibine teslim edilmesi gibi görülmelidir. Bizim değerler coğrafyamızdan baktığımızda, emek-sermaye ilişkisini anlamlandırmak noktasında önemli bir ayrım şudur: Modern endüstriyel sistem emek ile sermayeyi menfaatleri daima çatışan iki unsur olarak tasvir eder; buna karşılık ise İslâm emek ve sermayeyi karşılıklı sorumluluk ve gönül rızasına vurgu yapan bir ilişki biçimine bağlar. Müslüman bir işverenin iş ahlakı, çalışanlarıyla ilişkisi nasıl olmalıdır? İş ahlakı çok geniş ve kapsamlı bir kavram. Bu kavramın gündemde kalması, hatırlanması ve tartışılması çok önemli. Dürüstlük, ölçü ve tartıyı düzgün tutmak, hile yapmamak ve aldatmamak, kul hakkına hassasiyet göstermek iş ahlakı sahip işverenlerde görmeyi beklediğimiz özelliklerdir. Özetle ifade etmek gerekirse alış-verişte helalliğin ölçüsü, tam rıza ve gönül hoşnutluğudur. İşçi-işveren ilişkileri açısında baktığımızda sorumluluk duygusu insani ilişkilerinin temelidir. İşveren çalışan ilişkilerini de öncelikle bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bu kavrayış içerisinde bize yol gösteren en önemli kavram ise adalettir. Bir işveren öncelikle adaletli olmalıdır. Kaldı ki ülkemizde çalışanın hak ve hukuku gelişmiş yasalarla ve buna bağlı düzenlemelerle en ince ayrıntısına kadar korunmaktadır. Sorumluluk sahibi işverenin birinci görevi bu yasa ve düzenlemelere uygun davranmak olmakla birlikte, ‘sorumluluk bilinci’ anlayışı yasalarla sınırlı olmayıp, bunun ötesine geçen bir hakkaniyet anlayışı içinde olmalıdır. Bir işin hakkını vermemek işçi açısından, karşılığını güzellikle vermemekse işveren açısından kul hakkına girmek anlamına gelir. Bu iş ahlakını gözeterek ekonomik sürdürülebilirlik ve kar için her yöntemi meşru görmeye iten piyasa içerisinde ayakta kalmak ne derece mümkün? Evet, bu zor ancak mümkün! Ticaret ve iş hayatı tarihimiz ilkeli, tutarlı ve hakkaniyete uygun davranmak adına kısa vadeli karlardan feragat edip, uzun vadede başarılı olmuş bir çok iş hikayesiyle doludur. Ülkemizde ticaret ehli olmasıyla bilinen Kayseri’lilere atfedilen güzel bir söz vardır: ‘En büyük hile dürüstlüktür!’ Bu sözdeki vurgu hileye övgü değil, dürüstlüğün uzun vadede hilekarlığa galip çıkacağıdır. Bu noktada Mustafa Özel’den bir alıntıyı Sabri Ülker’in bir iş hikayesini size aktarmak isterim. Ülker’in geçmişte asıl çıkış yaptığı dönem tam da bu olayla ilişkilendirilir, şöyle der Özel; “1958 devalüasyonundan sonra, ülkede temel meta fiyatları sık sık yükselmekte, dolayısıyla sanayiciler de ürünlerine boyuna zam yapmaktadır. 27 Mayıs darbesinden birkaç ay önce, her nasılsa çok yükselen un fiyatı hükümet kararıyla geri çekilmiş, dolayısıyla elinde unlu mamül bulunanlar zarara uğramışlar. Sabri Ülker, bütün toptancılarına kendi el yazısıyla birer mektup gönderip, ellerindeki bisküvi miktarları bildirmelerini istemiş. Mevcut stoku tespit ettikten sonra, eski (yüksek) bisküvi fiyatıyla yeni (düşük) fiyat arasındaki farkı hesaplamış ve bu farkı her bir toptancın bir sonraki siparişinden düşmüş. Böylece toptancılar, kendileri için önemli olabilecek bir zarardan kurtulmuşlar. “27 Mayıs darbesinden sonra, ortalığa şöyle bir laf yayıldı: ‘İhtilalciler fiyatların düşmesini emretmişler! Yakında fiyatlar düşecek!’ Piyasalar bıçak gibi kesilmiş. Anadolu tüccarı kesesinde banknotlarıyla İstanbul’a gelmiş olsa bile, fiyatların düşmesini bekliyor, mal almıyor. Tabii, bizim bunlardan haberimiz yok, çünkü satışlarımız neredeyse ikiye katlanmış. Sonradan işittik ki, kumaştan zücaciyeye kadar hiçbir yerden mal almayanlar, ‘Boş dönmektense bisküvi alalım, nasılsa Sabri Bey fiyatlar düşse bile zararımızı öder’ diyorlarmış!” Yöneticisi olduğunuz kurum veya şirketi bir aile olarak düşündüğümüzde, işveren bu aileden sorumlu bir baba, ailenin büyüyüp gelişmesinden yükümlü olduğu gibi korunmasından ve aile fertlerinin ihtiyaçlarını temin etmesinden mesul bir kişidir diyebiliriz miyiz? Bu bizi daha fazla kazanmak için çalışanlarını sadece sürgit üreten bir makine gibi gören anlayıştan başka bir anlayışa mı yönlendirir? İşvereni çalışanların üzerinde bir baba gibi görmenin pek doğru olmayacağı kanaatindeyim. Zira çalışanlar çocuk değil, hak ve hukukları yasalarla belirlenmiş yetişkinlerdir. İşverene düşen en temel görev hayatın birçok alanında olduğu gibi yasalara uygun, adaleti ve hakkaniyeti gözeten davranışlar içerisinde olmaktır. Genç işverenlere emek adalet dengesini gözetebilmek için önerileriniz nelerdir? Emek adalet dengesini gözetmek noktasında önemli olan işlerini sevgi, şefkat ve iyi niyetle kardeşçe düzenlemektir. Bu anlamda bir işveren, ister müşteri isterse çalışan olsun insanlarla iş yaparken yalnız kendi menfaatlerini gözetmemeli, aynı zamanda işçilerinin ve bütün paydaşlarının menfaatlerini de göz önünde bulundurmalıdır. Daha önce de belirttiğim gibi asıl olan tam rıza ve gönül hoşnutluğudur. *Haluk Dortluoğlu 1972 yılında Akşehir’de doğmuştur. Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nden 1995 yılında mezun olan Dortluoğlu, sonrasında uluslararası bağımsız denetim firmalarından Arthur Andersen ve Ernst&Young’da yaklaşık sekiz yıl görev yapmıştır. 2003 yılında Türk Hava Yolları Muhasebe Direktörlüğü görevini üstlenen Dortluoğlu, Kasım 2005’te BİM’de Finans Direktörü (CFO) olarak göreve başlamış ve 2006-2009 döneminde ayrıca Operasyon Komitesi üyeliğini de yürütmüştür. 2007 yılında Harvard Business School’un İleri Yöneticilik Programını (AMP) tamamlayan Dortluoğlu’na 2009 yılında Frankfurter Allgemeine Zeitung grubu bünyesinde Avrupa’da yayınlanan bir ekonomi dergisi olan Finance in Emerging Europe tarafından “Yılın CFO’su Ödülü” verilmiştir. Dortluoğlu, 2014 yılında Thomson Reuters Extel tarafından yapılan yatırımcı ilişkileri alanındaki araştırma sonuçlarına göre uluslararası kurumsal yatırımcılar tarafından “Türkiye’deki en iyi CFO” olarak gösterilmiştir. 2010 yılında şirketin BİM’in İcra Kurulu Üyeliği’ne atanmış olan Dortluoğlu halen bu görevine devam etmektedir. Dortluoğlu, yeni iş geliştirme yaklaşımı kapsamında, mobil iletişim sektöründe Türkiye’de bir ilk olan ve lansman sonrasındaki ilk iki yıl içinde bir milyon abone sayısını aşan özel markalı sanal operatör uygulaması Bimcell’in proje ve uygulama sürecini yürütmüştür. Dortluoğlu, süpermarket sektöründe yeni bir perakende modeli olarak kurgulanarak, Mart 2015’te ilk mağazasını açan FİLE’nin, fikir aşamasından kuruluşuna kadar liderliğini yürütmüş olup, halen FİLE İcra Kurulu Başkanlığı’na da devam etmektedir. Haluk Dortluoğlu 2010 yılından bu yana, öğrenci ve mezunların önderlik ve yöneticilik yeteneklerinin gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla Boğaziçi Üniversitesi mezunları tarafından 1996 yılında kurulan Boğaziçi Yöneticiler Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanlığını yürütmektedir.

Brightside

Çeviri: Mustafa Fatih Yavuz

Bugünlerde başarının bir ölçüsü olarak görülen ev veya araba sahibi olmak güncelliğini yitirdi. Dünyanın her yanında sayıları yükselen genç insanlar ev veya araba sahibi olmak istemiyor. Milenyum jenerasyonu olarak bilinen, yaşları şu anda 30 ile 35 olan insanlar nadiren ev sahibi ve daha az sıklıkla araba sahibi oluyorlar. Neden böyle oluyor? Bazı sosyologlar bu durumu bazı genç insanların finansal kriz içerisinde olmasına bağlıyorlar. Bu yüzden insanlar ‘’ciddi’’ kredilerden korkuyorlar. Ama bu en önemli sebep değil. Asıl önemli olan, şu anki genç jenerasyon, kendi ailelerinin jenerasyonundan farklı. Bu gençlerin farklı değerleri var. Gençlik bugün başarı konseptini tekrardan gözden geçiriyor;

  • Başarılı insanlar mülk sahibi olmaz, kiralarlar.
  • Başarılı sayılmak istiyorsan, tecrübeye yatırım yap: seyahat et, ekstrem sporlar yap, start-uplar kur (Genç Yenilikçi Şirket)
Asıl nokta bu insanlar zenginlik ve istikrar istemiyorlar. Asıl istedikleri, esnek programlar ve finansal ve jeografik bağımsızlık. İnsanlar Nesnel Şeylere İlgi Duymuyorlar Taksi tutabileceğin yerde neden araba sahibi olasın? Taksiler neredeyse şöförü olan kişisel araçlar. Aynı zamanda kişisel araç sahibi olmaktan daha pahalı değil. Dünyanın herhangi bir köşesinde Airbnb (Airbnb insanların seyahatlerinde konaklayacak yer bulmasını, mekan sahiplerinin kiralamasını sağlayan web uygulaması) ile yaşayacak yer bulmak varken, neden güzel bir yerde ev sahibi olup oraya seyahat edesin ki? Sevdiğin bir ülkede bir mülk sahibi olmak ya da kiralamak için fazla para ödemek zorunda değilsin. Aynı şey kendi ülkendeki emlaklar için de geçerli.
  • Nerede ne kadar kalacağını bilemezsin.
  • 40 yıllığına ev kredisi çekebilir ya da hayatını kiralık bir yerde geçirebileceğin gerçeğini kabul edersin.
  • Muhtemelen gelecek bir kaç yıl içinde içinde işini değiştireceksin. Eğer kiralık bir yerde yaşarsan, hiç bir şey ofisine yakın bir yere taşınmana engel olamaz.
Forbes’a göre, modern genç insanlar ortalama her üç yılda bir iş değiştiriyorlar. Mülk Sahibi Olmak Artık Söz Konusu Değil The Atlantic yazarı James Hamblin, bu olguyu şu şekilde açıklıyor; son on yılda psikologlar, mutluluk ve refah hissi açısından, yeni şeyler satın almak yerine tecrübeye yatırım yapmanın daha kazançlı olduğunu kanıtlayan önemli sayıda araştırmaya imza attılar. Bu daha zevkli. Tecrübe Arkadaş Edinmemize Yardımcı Oluyor Sosyal etkileşim insanların mutlu hissedip etmemesi ile ilgi en önemli şey. Başkaları ile konuşmak ve arkadaş edinmek seni daha mutlu biri yapıyor. Ancak insanlar senin vahşi bir ülkede bir sene nasıl yaşadığını mı yoksa zaten kaç tane apartman satıl aldığını mı duymak ister? Anlaşılan o ki, insanlar başka insanların sahip oldukları şeyleri duymaktan hoşlanmıyorlar. Ancak onlar kesinlikle Vampire Weekend’i izlediğin zamanı duymaktan hoşlanıyorlar. Unutma kötü bir tecrübe bile iyi bir hikaye olabilir. Maddi şeyler değil. Bir Şeyler Satın Almak Bizi Endişelendiriyor Bir şey daha var. Sahip olduğumuz şeyler, eğer pahalılarsa durumu hakkında endişeleniyoruz. Eğer araba satın alırsan, dışarda birilerinin alarmı çaldığında ürküyorsun. Ev satın alırsan ve içerisini pahalı eşyalarla doldurursan, soyulmaktan korkarsın. Arabanın çizilebileceği ya da bozulabileceği, oldukça pahalı bir televizyonun bir senelik kullanım sonrasında bozulabileceğinden bahsetmiyorum bile. Ancak kimse sahip olduğun tecrübeyi kimse alıp götüremez. Satın Alınan Her Şeyin Fiyatı Zaman İçinde Düşer Ailelerimiz bizim kadar sıklıkla seyahat edemedi. Çok fazla zevk alma olasılığı yoktu. Yeni bir iş kurmak için çok fazla fırsatları yoktu. Bu nedenle, eve ve arabaya yatırım yaptılar ve biz bunu yapmak istemiyoruz. Buna karşın, satın alınan her şeyi, şayet ev ya da daha büyük bir daire değil ise zaman içinde değer kaybedecek. Ve eğer emlakların kriz zamanında ne kadar hızlı değer kaybettiğini düşünürsek her şey daha görünür olacak. En önemli şey tecrübedir: fiyatı düşmez ve kimse çalamaz.