casino maxi

Gündem

NATO VE ABD ÜSLERİNİN KAPATILMASINI İSTİYORUZ!

Türkiye olarak tarihimizin en sancılı süreçlerinden birini yaşıyoruz. Anadolu topraklarında Anadolu insanına hayat hakkı tanımak istemeyen eller, bütün güçleriyle üstümüze hücum etmektedir.

Cumhuriyetin ilanından itibaren gerekli gördükleri zaman darbelerle Anadolu coğrafyasına müdahale ettiler. Karışıklık çıkardılar, terörü ve teröristleri beslediler. Bu tavır, son olarak İncirlik Üssü meselesiyle tekrar gündeme gelmiş durumda.

Gelinen noktada, Türkiye Hükûmeti, DAEŞ’le mücadele konusunda bir kararlılık göstermekte ve bütün gücüyle mücadele etmektedir. Ancak ABD, verdiği sözleri tutmamakta ve DAEŞ’le Mücadele Koalisyonu’yla üssün uçuş sahasına açılmasına rağmen DAEŞ’le mücadele konusunda söz verdiği yardımları yapmamaktadır. Bununla beraber üssün kullanımına izin verilmesinin ardından ülkemizdeki olaylar artmış, kargaşa büyümüş; patlamaların ardı arkası kesilmemiştir. Bu tarihten itibaren PKK, DHKP-C, DAEŞ gibi örgütler ülkemize karşı saldırıya geçmiştir; ülkemizde şehir savaşları başlatılmaya çalışılmış, ardı ardına bombalar patlatılmıştır.

Son aylarda karşı karşıya kaldığımız saldırıların arkasından ABD, İngiltere, Siyonizm ve Almanya’nın başını çektiği NATO ülkeleri çıkmaktadır. İncirlik Üssü'ne yerleşen Batılı güçler, hem üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirmemekte hem de teröristleri ve hainleri beslemektedir.

Vatanımıza ve milletimize kast edenlerin içimizde yaşaması bizim için ar değil midir? Binlerce kilometre uzaktaki düşmanlarımızın içimize kadar sokulup Anadolu’nun kalbinde tuzaklarını icra etmesi kabul edilemez bir durumdur. Kardeşlerimizin canına kast edenleri İncirlik Üssü’nde, evimizde ağırlamak, halkımızın vicdanını sızlatmaktadır.

Hükûmet, gerekli tüm siyasi adımları atmalıdır. Düşmanlara karşı tedbir almalı ve onların vatanımızdaki hayat damarlarını kesmelidir. Bizim topraklarımızda yaşayıp bize tuzak kuranlara engel olmak için ülkemizdeki NATO ve ABD üslerini askıya almalı veya kapatmalıdır.

Müslümanlara kast eden Batı'nın askeri gücünün Türkiye'de bulunmasının kabul edilemez olduğunu belirtiyoruz ve bu konudaki tavrımızı ilan ediyoruz.

“Hani o küfre sapanlar, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorken Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) en hayırlısıdır.” (Enfal, 30)

KARDEŞİN ÜŞÜMESİN!

Suriyeli kardeşlerimiz için battaniye toplama kampanyası düzenliyoruz. Kardeşlerimiz için soğuk havaların hakim olduğu içinden geçtiğimiz zaman diliminde kayıtsız kalmayalım. Kardeşlerimiz üşümesin!

BATTANİYE yaz 3072'ye gönder
Bir Battaniye Bedeli 20,00 tl
Bir SMS Bedeli 5,00 tl

Elden battaniye teslim noktaları:

Genç Öncüler Derneği:
İskenderpaşa Mah.
Yeşiltekke Sokak.
No:4/1
Fatih/İstanbul
0(212) 635 05 07

Araştırma ve Kültür Vakfı Kağıthane Şubesi:
Sanayi Mah.
Sultan Selim Cad.
Bereket Sok.
No:2 Kat:5
Kağıthane/İstanbul
0507 842 92 02

Başakşehir Kültürevi Derneği:
Başakşehir Onurkent Mah.
A1 Yolu Üzeri
Kültür Evi İett Durağı Yanı
0212 488 17 63

İletişim Numarası: 0541 780 14 89

Mavi Marmara davası sürecini Mavi Marmara avukatlarına sorduk.

Röportaj: Furkan Gençoğlu

Av. Gülden Sönmez


DAVAMIZ FİLİSTİN DAVASIDIR

Öncelikle hatırlatmak gerekir ki Gazze Özgürlük Filosu 6 gemiden oluşan 37 farklı ülkeden Müslüman, Hristiyan, Yahudi farklı din,dil, ırk dünyanın dört bir yanından insanların ve bağışlarının katılımıyla dünyanın ortak vicdanı olarak Gazze Ablukasını kırmaya ve Gazze’de abluka altında yaşam mücadelesi veren Filistinlilere insani yardım götürmek için yola çıkmıştı. Filodaki gemilere ve çoğu yolcuları taşıyan Mavi Marmara gemisine 31 Mayıs 2016 sabah namazı vakti İsrail’in saldırısına uğramış ve 10 yardım gönüllüsü şehit olmuş 56 sı ağır yaralanmış ve 100’ün üzerinde yardım gönüllüsü de çeşitli şekillerde yaralanmıştır. Mavi Marmara sadece bir vakıa değil Türkiye halkı ile beraber dünya vicdanı ile hareket etmiş bir misyondur. Bilinmelidir ki; Mavi Marmara Gazze ablukasını kırmak, Gazze’deki Filistinlileri en az dünyadaki diğer milletler kadar özgür ve yardıma muhtaç olmadan onurlu yaşam hakkını sağlamak üzere yola çıkmıştır. Saldırıdan sonra tüm mağdurlarla beraber başta şehit aileleri olmak üzere bir hukuk mücadelesi başlattık. Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanında davalar açtık. İsrailli katillere birçok ülkede tutuklama kararı çıkarttırılmış ve İsrail tam bir yargı kıskacına düşürülmüştür. Özellikle üst düzey İsrailli komutanların yargılanması İsrail Ordusunda büyük sıkıntı oluşturmuş, hatta bir İsrail askeri İsrail hükümetine karşı dava açmıştır. Bu durum İsrail açısından hem güvenlik eksenli bir devlet yapılanması olması hem de kendi şeriatları açısından kabul edilemezdir. Ayrıca ne suç işlerse işlesin nasıl katliam yaparsa yapsın dokunulmaz olan İsraile dokunulmuş ve dava üstüne dava ile karşılaşmıştır. İsrail bu durumdan derhal kurtulmak için çeşitli girişimlerde bulunmuş ve davayı açan bizlere önce tehdit ve şantajlarla yaklaşmış sonrasında ise birçok kez para teklifinde bulunmuştur. Bu teklif 1 milyar doları aşmıştır ancak tarafımızca reddedilmiştir. Bu arada bu davaların en önemlisi olan Türkiye’deki ceza davası başta olmak üzere tüm bu davalardan kurtulmak için de Türkiye ile anlaşma yolunu aramıştır. Bizler böyle bir anlaşmaya karşı olduğumuzu defalarca beyan etmekle beraber yine de bir normalleşme anlaşması olacaksa da şahsi davaların kesinlikle konu edilmemesi gerekliliği üzerinde durduk. Defalarca yazılı açıklamalar yaptık. Ancak tüm çabalara rağmen 28 Haziran 2016’da Türkiye ile İsrail arasında bir anlaşma imzalandı. Anlaşma 9 Eylül 2016’da yürürlüğe girdi. Maalesef içeriğinde 10 şehit ailesine toplam 20 milyon dolar bağış ödemesi ve İsrailliler hakkında açılmış tüm davalardan tüm İsraillilerin muaf tutulacağı yani affedileceklerine dair bir anlaşma imzalanarak TBMM’den geçti. Bunun yansıması en önemli dava olan Türkiye’deki ceza davasında da kendini hemen gösterdi. Bildiğiniz üzere Türkiye İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2012/264 Esas sayılı davada tüm mağdurlar müşteki/mağdur sıfatıyla bu davanın bir parçasıydı. Bu davada;

1. İsrail Genelkurmay Dönem Başkanı Rau Gabiel Ashkenazi,

2. Deniz Kuvvetleri Komutanı Eliezer Alfred Maron,

3. Hava Kuvvetleri İstihbarat Sorumlusu Avishay Levi

4. İsrail İstihbarat Başkanı Amos Yadlin

olmak üzere dört sanık yargılanıyordu.Sanıklar, kasten adam öldürme, kasten adam öldürmeye teşebbüs, nitelikli kasten yaralama, kasten yaralama, nitelikli yağma, deniz ulaşım araçlarını kaçırma veya alıkoyma, nitelikli mala zarar verme, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, eziyet suçlarını azmettirme gibi suçlardan yargılanıyordu. Yargılama 15 duruşmadır çok yoğun bir katılım ile devam ediyordu.Ancak anlaşmadan sonra davanın gidişatı değişti ve Mavi Marmara Ceza Davasının 09.12.2016 tarihli duruşmasında Savcı, mütalaasında ‘bu anlaşmaya göre devletin egemenlik haklarından olan yargılama hakkının bu olay ve bu olaya dahil kişiler ile ilgili olarak kullanmayacağının’ gerekçesi ile davanın düşürülmesini istedi. Bu mütalaa çok ciddi itirazlarla karşılaştı. Siyasi iradenin etkisiyle hareket ettiği iddia edilen Mahkemeye bazı şehit yakınları ‘“bugüne kadar siyasi iradede hep ‘hak sahibi kan sahibidir’ sözlerini duyduk. Bugüne kadar 1 dolar bile almadık. Zaten bu dava tazminat davası değil ceza davasıdır’ Dediler ve Devletler anlaşarak ilişkilerini normalleştirse bile davalara kimsenin dokunamayacağın bu nedenle davanın devam etmesi ve yargının bağımsız olduğunu ve hukuka uygun olarak hareket etmesi gerektiğini açıkladılar .

Anlaşma metninin 4. maddesinin hukuken ‘ÖZEL AF’ niteliği taşıdığı ve bu nedenle de TBMM’den 330 oyla (3/5) oyla geçmesi gerektiği, bu şekilde geçmeyen bu anlaşma onay kanununun bu yönden anayasaya aykırı olduğu konusu dile getirildi.

Türkiyeli tüm mağdurların yargılamayı devam ettirmek istedikleri ve bu anlaşmaya binaen bu davanın düşürülemeyeceği ve eğer düşürülürse anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava açacakları konusu ile Türkiye İsrail anlaşmasının Türkiye vatandaşı olmayan diğer ülke vatandaşı mağdurlar açısından bağlayıcı olmadığı ve yargılamanın diğer ülke vatandaşı mağdurlar için düşürülemeyeceği konusuna dair itirazlarda yine bu duruşmada dile getirildi. Bilindiği gibi bu mağdurların arasında Müslüman-gayrimüslim çok önemli isimler de var. Kendisi şu an İsrail hapishanesinde tecritle hücrede tutulan Şeyh Raid Salah, hapiste olmadığı zamanlarda tüm duruşmalara katıldı. Bu duruşmada da avukatı hazır bulundu. Mısır’da hapiste olan Şehit Esma’nın babası Muhammed Biltaci, Alman milletvekilleri, Kudüs Başpiskoposu Capucci gibi isimler de bu ceza davasında taraflar.

Türkiye hukuku ve uluslararası hukuka dayalı diğer itirazlar ve bu itirazları bilimsel gerekçelerle izah eden ve yazılı olarak mahkemeye sunulan uzman görüşlerinin içindeki hususlar ve tüm itirazlarımıza rağmen Mahkeme heyeti bağımsız ve adil bir yargılama koşullarından tamamen uzaklaşıp siyasi tutumunu açık etti. Mahkeme, hiç kimseyi dinlemeden ve hatta ilk kez gelen mağdurların dinlenmesine bile izin vermeden hukuka aykırı davranarak tüm itirazlarımıza rağmen davanın düşürülmesine karar verdi.

Bundan sonra Türkiye hukukuna ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası hukuka göre bundan sonra itiraz süreçlerimiz yürüyecek. Ancak şunu belirtmeliyiz ki; davalarımız konusunda inatçı olacağız. Zira bu davalar sadece Mavi Marmara gemisinde işlenen suçlarla ilgili değil Gazze’ye uygulanan ölümcül ablukayla, Kudüs’ün özgürlüğüyle ve bizlerin ‘adalet’ sorumluluğuyla ilgilidir. Bugün bu kadar kan ve gözyaşının aktığı dünyada İnsanoğlu hukukun gözetildiği mekanizmalara sahip olmasa da zalime zulmünün hesabının sorulduğu adil mekanizmalara giden yolun bu hukuk mücadelesinden geçtiğini çok iyi biliyoruz. Geldiğimiz süreçte Türkiye’nin ve İsrail’in şartları kendi yorumlarınca yerine gelmiş olabilir. Ancak Mavi Marmara’nın şartları yerine gelmeden bu süreç bitmeyecektir. Bu şartlar:

1. Gazze ablukası/Akdeniz işgali bitecek

2. İsrailli sivil asker tüm katiller tek tek hesap verecek, cezasını çekecek.

3. İsrail verdiği tüm zararları tüm mağdurlara kuruşuna kadar ödeyecek.

4. Kudüs özgür olacak

Ve Biz hep beraber Özgür Filistin’in başkenti Kudüs’ten dünyaya Hz. Ömer ‘in Adaletini anlatacağız. İnanmış yüreğin yeryüzünde adaleti hakim kılma mücadelesi vereceğimiz emekle doğru orantılı olarak karşılık bulacaktır. Zira bu Rabbimizin vaadidir. Yardımcısı Allah olan mutlaka kazanır.

Av. Kaya Kartal

MAVİ MARMARA Davası olarak bilinen işgalci İsrail tarafından gerçekleştirilen korsanlık eyleminin azmettiricilerini yargılamak üzere 2012 yılında başlayan dava maalesef onursuz bir anlaşma dayanak yapılarak hukuksuz bir kararla düşürülmüştür. İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen, 10 Şehidi ve 490 Müştekisi olan, dava esasen bütün katillerin değil sadece azmettirici olarak tespit edilen İsrail Genelkurmay Başkanı, Deniz Kuv. Komutanı, Hava Kuv. Komutanı, İstihbarat Başkanı’nın yargılandığı bir davaydı. İsimleri tespit edilen ve suçlara doğrudan karışan askerlerle alakalı soruşturma maalesef aradan 6 yıl geçmiş olmasına rağmen halen sonuçlandırılarak davaya dönüştürülmemişti.

Bahse konu davada sanıklara yöneltilen suçlamalar kasten adam öldürme, kasten adam öldürmeye teşebbüs, nitelikli kasten yaralama, nitelikli yağma, deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarını kaçırma veya alıkoyma, nitelikli mala zarar verme, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve eziyet suçları olmasına rağmen gelinen aşamada bu dava onursuz bir anlaşma ile dava düşürülmüştür.

İdare ajanlarının kendi aralarında olgunlaştırıp, Hukuka, Adalete ve Temel İnsan Hakları Sözleşmelerine, Jus Cogens (amir hükümler) nitelikli kurallara aykırı olarak, gerçek mağdurların mağduriyetlerini ve hislerini yok sayarak, temel hak ve özgürlükleri zedeleyerek imzaladığı ya da imzalayacağı antlaşmaların devletlerarasında bir anlam ifade etse de bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından yok addedilmesi gerektiğini ifade ettik. Özellikle yaşam hakkı ve işkence yasağının savaş dönemlerinde dahi askıya alınamayacak haklar olduğunu, yaşam hakkı ihlallerini ve işkence yasağını soruşturma ve kovuşturma dışı bırakan anlaşmaların ya da kanuni düzenlemelerin Ceza Hukuku açısından karşılığının bulunmadığını vurguladık. Yine Ceza Mevzuatı açısından düşme nedenleri üzerine yoğunlaşarak kanunda gösterilen hiçbir düşme nedeninin gerçekleşmediğini ayrıntılı olarak izah ettik.

Savcının, yargılama yetkisinin devlete ait olduğu ve devletin bir anlaşma ile bundan vazgeçmesi halinde davanın artık görülemeyeceği ve düşmesi gerektiği yönündeki hukuka aykırı beyanı karşısında biz, Anayasa’nın 9. maddesi gereği yargı yetkisinin millette olduğunu milletin bu yetkiyi mahkemeler eliyle kullandığını, hâkimlerin memur olmadığını, bağımsız ve tarafsız davranmaları gerektiğini ifade ederek bu beyana itiraz ettik.

Normalde 5 ayda bir verilen duruşma günlerinin 15 günde bire indirilerek yargılamanın aniden hızlandığı davada mahkeme başkanının agresif ve sert tutumuyla duruşma düzenini sağlayamadığı, yabancı müştekilerin tercüman talebini gereği gibi yerine getiremediği, reddi hakim taleplerini görmezden geldiği, müştekilere ve avukatlara söz vermediği bir vasatta avukatlar olarak, mahkemeyi protesto edip, mahkemenin meşruiyetini yitirdiğini, bahse konu sanıkların mahkeme salonlarında olmasa bile vicdanlarda zaten mahkum edilmiş olduğunu vurgulayarak cübbelerimizi çıkartıp salonu terk ettik.

Av. Yasin Şamlı

Bir avukat olarak, hâkimin mevzuatla bağlı olduğunu ve hatta hâkim ve savcıların kendilerini memur olarak gördüklerini buna göre hareket ettiklerini biliyorum.
Bir avukat olarak mahkemenizin gelinen aşamada nasıl bir hüküm vereceğini büyük oranda tahmin ediyorum.
Bir hukukçu olarak ise yaşadığım çağın şahitliği, hissettiğim sorumluluğun ağırlığı ve gereği hukuka/adalete dair birkaç şey söylemek istiyorum. Çünkü biliyorum ki bütün insanların, hâkimlerin ve hatta mahkemelerin büyük bir mahkemenin önüne çıkarılacağı gün, ben de o mahkemenin önüne çıkarılıp hesap vereceğim. Yaptıklarımın ve yapmam gerekirken yapmadıklarımın hesabını…
İşte bu sorumluluk gereğince şunları söylemek istiyorum:
Hukuk normları; yani anayasalar, uluslararası sözleşmeler, kanunlar tüzükler ve yönetmelikler meşruiyetini adaleti gerçekleştirme amaç ve çabasından alırlar. Mahkemeler de böyledir. Değişik bir ifade ile; hukuk normları ve mahkemelerin amacı adaleti sağlamak değilse artık bir meşruiyetleri de kalmamış demektir.
Bu dava konusu somut olayda, bütün müşteki ve müdahiller gibi benim müvekkilemin de adaletin gerçekleştirilmesinden başka bir amacı ve talebi yoktur. Bu kabilden olmak üzere dosya sanıklarına, cinayetin faillerine zerre kadar haksızlık yapılmasını istemezler, istemeyiz. Hatta onlara bir haksızlık yapıldığını gördüğümüzde bu haksızlığın karşısında dururuz. Bu sözümüzün delili, yaşadığımız hayattır. Eğer ömrümüz olursa bundan sonraki hayatımızda da aynı istikamet üzere olmayı amaç edindiğimizi de söylemek isterim.
Adaletin tahakkukunda mevzuatın yorumu önemlidir. Bizler iyi hukukçunun elinde kötü mevzuat hükümlerinin bile iyi yorumlanması halinde iyi sonuçlar vereceğini biliyoruz.
Adaletin tahakkukunda vicdan da önemlidir. Bu bakımdan mevzuat yer yer hâkimin/ hukukçunun vicdanına atıf yapar.
Şimdi, bu dava konusu somut olayda;
- Savunmasız ve silahsız 10 kişi tam donanımlı ordu mensupları tarafından yakın mesafeden ve taammüden katledildi.
- İnsanlar işkence ve kötü muameleye tabi tutuldu.
- İnsanlar kasten ve taammüden silahla yaralandı.
- Eşyaları ve paraları gasp edildi.
- İnsanlar kaçırıldı ve alıkonuldu.
- İnsanlara, kadınlara ve erkeklere tacizde bulunuldu.
- İnsanlığa karşı, insanlık onuruna karşı suç işlendi.

Peki bu konvoya katılanlar ne yaptılar? Onlar açık hava hapishanesi durumunda olan Gazze’deki çocuklara oyuncak, hastalara ilaç götürmek istediler. Kısacası insanlığın vicdanını temsil ettiler. İnsanlık onurunun gereğini yaptılar. Bunu yalnız kendi adlarına değil hepimiz adına, bütün insanlık adına yaptılar. Buna karşılık katliama ve insanlığa karşı suça maruz kaldılar. Onun için bu dosya sanıklarının fiilleri insanlığa karşı suçtur.
Şimdi siz bu muhakemeyi yapan mahkemenin hâkimlerisiniz. Hukuka göre tek amacınız ve meşruiyet sebebiniz adaleti sağlamak.
Buyurun;
- Anayasanız
- Uluslararası sözleşmeniz
- Kanunlarınız
- Ve Vicdanınız
Biz yalnızca ve herkes için adalet istiyoruz. Bütün diyeceklerim bu kadar.



Furkan Gençoğlu https://twitter.com/mrgencoglu Türkiye Cumhuriyeti onlara bir şans verdi. Gelin uluslararası aktörlerin taşeronluğunu yapmaktan vazgeçin ve yeni Türkiye’yi birlikte inşa edelim. Çünkü devlet artık Müslümanlar ve Kürtler ile barışmaya karar vermişti. Çünkü her iki tarafın birbirine olan sert tutumu kimseye bir şey kazandırmıyordu. Kaybettikçe kaybediyor ve dibe çöküyorduk. Analar ağlamasın mottosuyla yola çıkıldığında canı gönülden bu iyi niyet beyanını desteklemiştim. Prangalarımızdan kurtulmamız ve memleketimizi geleceğe taşımamız için büyük bir fırsat önümüzde duruyordu. Toplum tüm cinayetleri, infazları, canlı bomba saldırılarını, şehitlerini, gazilerini kalbine gömdü. Ülkenin yarısının oyunu alan bir siyasetçi “baldıran zehiri içtim” diyerek, siyasi hayatının bitmesi pahasına milliyetçiliği ayaklar altına aldığını beyan etti. Asabiye zaten ayaklarımızın altındaydı fakat bu lider Türkiye Cumhuriyeti’nin bir numarasıydı ve bu sözü ifade etmesi “devlet” için çok ciddi bir kırılmanın işaretiydi. İnsanlar şehir şehir dolaştılar ve toplumu bu yeni sürece hazırlamak için, bu tarihi şansı en iyi şekilde değerlendirmek için enerji sarfettiler. Tam bu esnada Suriye’de şiddetli bir savaş kopuyor, Mısır’da emperyalistler seçilmiş lider Muhammed Mursi’ye karşı büyük bir darbeye girişiyordu. Türkiye ise çözüm sürecinden aldığı güç ile yavaş yavaş batı güdümünden çıkmaya hazırlanıyor ve FETÖ eliyle 17-25 Aralık operasyonları ile terbiye edilmeye çalışılıyordu. Ölüm kalım mücadelesinin tam ortasındaydık. Ve şeytan PKK’nın kulağına fısıldadı; “Tayyib’in işini bitireceğiz, bizimle misin?” Köleliği içselleştirmiş ve karakteri haline getirmiş yapıların özgürlükle başları her zaman derttedir. Onlar kendini patlatarak özgürleşmeyi bilirler. Birlikte güzel bir gelecek kurma hayallerini çoktan yitirmişlerdir. Şeytanın fısıldamasıyle şeytanın planlarına balıklama atladılar. Kırk yılda bir ayaklarına gelen bu fırsatı teptiler. Sonrasını zaten biliyorsunuz. Eşinin yanında infaz edilen albaylar, uykusunda infaz edilen polisler, metro çıkışı kendini havaya uçuran militanlar, dolmuş durağına bomba yüklü araçla dalan “özgürlük fedaileri”… Tüm güçleriyle saldırmaya başladılar. Açık toplum vakfı tam gaz arkalarındaydı. Osman Kavala “ne kazanım elde ettiniz ki silah bırakıyorsunuz?” sorusunu sorarken, Hasan Cemal aptallık etmeyin ve savaşmaya devam edin diye talimatlar yağdırıyordu. Boğaziçi Üniversitesi koridorlarından hendek siyasetinin ne kadar büyük bir haysiyet mücadelesi olduğuna dair nutuklar çekiliyor, binlerce akademisyen canlı bomba patlatan bir örgütün yanında durup devlete savaş açtığını ilan ediyordu. Şeytan tüm gücüyle arkalarındaydı. İftiralar birbirini kovalıyor ve ülkedeki fay hatları oluşturulan suni gündemlerle derinleşmeye devam ediyordu. Bir gazeteci düşünün. Ülkenin dış politikadaki en büyük saha operasyonlarından biriyle ilgili adeta intihar saldırısı yapmış ve direk istihbarat kurumlarını hedef almış. Tabi devlet bunun altında kalmamış ve kendisini bir müddet misafir etmeye karar vermiş. Bir bakmışız taaa Amerika’lardan bir adam gelmiş. İsmi John Biden. ABD başkan yardımcısı. Cezaevinde gazeteci ziyaret ediyor. Sahi ABD başkan yardımcısı hayatında kaç kere gazeteci ziyaret etmiş? Sonrasında bir bakıyoruz malum gazeteci acilen tahliye edilmiş ve şu an Avrupa’nın en büyük NATO ülkesinde koruma altına alınmış. Batılılar bir ülkede hemen fiili darbe yapmazlar. Yani asker eliyle, kaba kuvvet yordamıyla. Son dönemlerin “moda” iktidar değişimleri devrimlerdir. Turuncu devrim, yeşil devrim cart devrim curt devrim. Meşru yöntemlerle iktidara gelmiş olan hükümetler batı tarafından finanse edilen medya kuruluşlarının hışmına uğrarlar ya da yargı eliyle büyük komplolara kurban edilirler. Ekonomik saldırılar ile diz çöktürülmeye çalışılırlar. Toplum nezdinde iktidar itibarsızlaşır ve ilk seçimde tekmeyi yer, kendini sistemin dışına itilmiş olarak bulur. Buna kadife darbe diyorlar. Reyhanlı saldırıları, Gezi Parkı kalkışması, MİT tırları hadisesi, 17-25 Aralık operasyonları ve arada kaynatılan küçük büyük çeşitli medya operasyonlarını dikkatlice incelediğimizde, provakatif ve manipülatif haber üreten odakların tamamen ABD ve Batı güdümünde olan ve batılı odaklar tarafından fonlanan mekanizmalar olduğunu farkedeceksiniz. (T24, yeni Cumhuriyet, Birgün, Diken, Jiyan vs.) Topyekun savaşın gölgesinde Türkiye üç seçim atlattı. Ve 1 Kasım itibariyle batılılar iktidarı sandıkta deviremeyeceklerini anladılar. Ordu içindeki en büyük kozlarına yöneldiler “FETÖ fedaileri” Pensilvanya’da ABD himayesinde yaşayan Fethullah Gülen’e bağlı militanlar 15 Temmuz gecesi Türkiye Cumhuriyeti’ni bir iç savaşa süreklemek amacıyla son büyük saldırılarını yaptılar. 240 şehit ile sokak sokak, cadde cadde, meydan meydan büyük bir destanla püskürtüldüler. Hiç beklemiyorlardı bu direnişi. Hatta FETÖ militanı Profesör Osman Özsoy darbe öncesi TV’de şu cümleleri ifade ediyordu. “Bugün keşke bir Profesör olmak yerine bir albay olsaydım. Eminim daha faydalı olurdum. İslamcılar darbeye direnemez. Onlar korkaktırlar ve mermiyi gördükleri an kaçarlar.” Osman Özsoy’un hayal dünyasında kurguladığı yalan senfonisi 15 Temmuz gecesi FETÖ ve batılılar için büyük bir kabusa dönüştü. 15 Temmuz gecesi şeytan kaybedince tüm partnerleri de kaybetmiş oldular. Hesap zamanı gelmişti ve millet iktidara hesap sorması için büyük baskı yapıyordu. Çünkü artık masaya kan sıçramıştı. Türkiye’yi 15 Temmuz sürecine sürükleyen, şeytanın kulaklarına fısıldadığı tüm yapılar için hesap vakti çatmıştı. FETÖ milisleri inlerinden tek tek çıkartılıp hücrelerine gönderildiler. Şu an Hz. Yusuf ile içeride Cuma namazı kılıyormuş ruh hastaları. Haşhaşın dozajı iyice kaçmış olmalı ki iyice halis görmeye başladılar. Sonra ele geçirilen Cumhuriyet önüne gidildi. Almanya tarafından koruma altında tutulan Can Dündar’ın iki sene önce gazeteyi ele geçirip darbeye gidilen yolun parke taşlarını döşettiği bu mekanizmanın yeni sahipleri içeri alındı. Ve sonunda şeytanın kulaklarına fısıldamasıyla 40 yılda bir gelecek olan bir fırsatı ellerinin tersiyle iten PKK siyasi kanadının bileklerine kelepçe takıldı. 15 Temmuz öncesi arabuluculuk girişimlerine Figen Yüksekdağ şiddetle muhalefet ediyordu. “Tayyip Erdoğan’ı bitireceğiz” diye kükrüyordu MLKP gerillası Figen Hanım. Şimdi HDP yetkilileri Barzani’nin kapısına gitmişler. Vekillerin serbest kalması için arabuluculuk yapmasını istiyorlar. Eminim Barzani’de kahkahalarla gülüyordur şu an. Barzani’ye süreç içerisinde İran ve ABD operasyon üzerine operasyon yaptılar. Barzani düşük yoğunluklu direnişi, PKK ise mayın eşekliğini seçti. ABD ile yatağa giren her zaman kazanır sandı. Ama ABD dünya üzerinde en hızlı adam satan büyük şeytandır. PKK yöneticileri daha bunu anlamaktan aciz bir ufuksuzluğa sahipler. Gelinen noktada enkaz haline dönmüş şehirler, binlerce evsiz insan, ekonomisi kötüye giden bir memleket, güvenlik problemi yaşayan metropoller ve topluca kaybeden halklar var. Ve şunu soruyorlar. Bu kadar şiddet ve barbarlık ne için? Diyarbakır’da perişan olmuş evinin balkonuna çıkıp ellerini semaya kaldıran amca şu önemli soruyu soruyor. “Bunca barbarlığa kimin adına soyundunuz? Kimin adına soyunduysanız ödülünüzü ondan bekleyin. Bizim size lanet etmekten başka verebileceğimiz bir şey yok. “ Gelinen noktada medya bürolarından, sanat dünyasına, akademi koridorlarından, meclis sıralarına kadar 15 Temmuz sürecine giden yolda küresel emperyalist odaklarla işbirliği yapmış herkes tek tek hesap vermeye başladı. Savaşın doğasında bu vardır zaten. Kaybedenler kazananlara günü gelince hesap verirler. Boğaza nazır akademik bürolarda hendek kazmanın ne kadar ulvi bir amaç olduğunu hayatınının sonuna kadar savunamazsın. Veya hukuk fakültesi bahçesinde kobraların düşüsünü halaylarla kutlayamazsın. Otorite geçte olsa güçte olsa bir gün gelir ve ben buradayım der. Bazen Abdullah Çatlı olarak gelir, bazen bir cumhuriyet başsavcısı talimatıyla gelir. Nizami ya da gayrinizami bir şekilde gelir. PKK Kürt halkı adına tarihi bir fırsatı adeta tepti. Hükümet onlara yeni Türkiye’yi birlikte inşa etme, yeni bir anayasayı hep beraber hazırlamayı teklif etti. Fakat ihanetle karşılık verdiler. İhanetlerinin bedelini ise KHK genelgeleriyle sağlanan başarısız darbe sonrası ortamında tutuklanarak, kapatılarak topyekun savaşta yok olmanın eşiğine gelerek ödüyorlar. Bundan sonra Ak Parti-MHP ittifakının yapacağı anayasaya tabii olacaklar. Ve doğal olarak şöyle söylenecek. Ya kanunlara riayet eder, yaşamaya devam edersiniz. Ya da Kobani orada gidin orada kendinizi özgürleştirin. Velhasılı şunu net bir şekilde ifade etmek gerekiyor. PKK ve siyasi kanadı HDP doğru ata oynadığını zannederek büyük bir tarihi yanlışa ön ayak oldu. 15 Temmuz gecesi Recep Tayyip Erdoğan zaferini tüm dünyaya ilan ederken, mayın eşekliğini özgürlük mücadelesi olarak tanımlayan PKK ise ağır bir yenilginin kıyısında duruyordu. Bu savaş etnik bir takım kaygılar ile perdelenebilecek kadar steril bir zeminde yürümüyor artık. Bu savaş tüm etnik ve ideolojik kaygılarını bir kenara kaldırıp, ülkesinin bağımsızlığı için çarpışan milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının muhatap olduğu ve bedel ödediği bir varlık mücadelesi olarak devam ediyor. PKK ve siyasi kanadı HDP ise halkın umutlarını boşa çıkarmış, kimsenin savunmaya dahi cesaret edemediği yıkık bir yamyamlık abidesi olarak ortada duruyor. Devlet bir kez daha şans verir mi? Bu konuda yorum yapmak erken. Fakat halk ile tekrar irtibat kurmaları artık imkansıza yakın. Ne diyordu Ayşe Teyze; “kendi düşen ağlamaz.”