Genç Öncüler

Genç Öncüler’in Ekim/135. sayısı “AB Bizim Neyimiz Olur?” manşetiyle çıktı!

Dergide bu ay, Avrupa Birliği’nin hangi değerler üzerinde durduğu, modern ve seküler Batı’nın ilhamını nereden aldığı ve İslam kültür ve medeniyetinin Avrupa Birliği değerleriyle nasıl ayrıştığı masaya yatırılıyor. Ve Genç Öncüler, “başka bir medeniyet havzasında gelecek aramayacağını” ilan ediyor.

Derginin sunuş yazısı ise şöyle:

Türkiye’nin AB’ye girme süreci boyunca kendi hayat tarzımıza uymayan birçok değer ve kültürle karşılaştık. Birlik kurulduğundan bu yana AB’ye üye olan ve yaşantı olarak da modern Hristiyanlığın ve seküler bir anlayışın çeşitli kollarını oluşturan devletlerin temsilcileri farklı yer ve zamanlarda AB’yi bir Hristiyan birliğini olarak ifade etmekten çekinmediler. Birliğin temelini oluşturan Batılı hayat tarzı ve yaşayışı, birliğe üye olmak isteyen ülkelere kendi değer sistemini yasalar yoluyla baskı kurarak tanıtmak istemektedir. Diğer yandan ise modern Batı kültürünün, AB’nin asıl unsuru olduğu dile getirilmektedir. Yani onlara göre Türkiye, AB’ye girmeden önce “ibne” bir belediye başkanı seçmeli, zinayı mubah kabul etmeli ve hatta buna kötü gözle bile bakmamalı, ailenin mahremiyetini çöpe atmalıdır. Onlara göre Türkiye, kendi kimliğinin yetersizliğini itiraf etmeli, kendini yeniden inşa etmeli; İslam’ın aziz ruhuna yüz buruşturup kendini Hıristiyanlıkta ve sekülerlikte aramalıdır.

Bütün bunlar alenen yaşanırken Türkiye’de hakim olan Batı hayranı, yerli olmaktan utanan ve sistemin koruyuculuğuna soyunan bir kısım siyasi ve bürokrat, AB’ye girmek için bütün gücümüzle çabalamaktadır.

Batılı dünya görüşünün / başka bir dinin mensupları, İslam’a durmaksızın saldırırken Türkiye’nin yönetiminde bir kesim, Batı’nın dininin/kültürünün/birliğinin kucağında şefkat arıyor. Üstelik bu kucak, bize, bizi biz yapan değerleri tarumar etmemizi öğütleyip duruyor. Uyum Yasaları kapsamında hayatımıza sokulan yasalar, enine boyuna değerlendirmeden, ölçüp tartmadan kabul ediliyor. Geleceğimizi inşa etmek için, geleceklerinde hayır görmediğimiz bir dünya görüşüne sığınmamızı istiyorlar.

Başka bir medeniyet havzasında gelecek arayıp geçmişimizin yetersiz olduğunu ilan etmek istiyorlar. Biz günde beş vakit yoldan çıkmışların ve sapıklıkta olanların yolundan Allah’a sığınırken onlar yoldan çıkmışların yoluna güller dökmemizi arzuluyorlar.

Bu kafa karışıklığı içinde Genç Öncüler olarak şunu söylüyoruz: “Bu gidiş nereye?” Ve biz, Genç Öncüler olarak ilan ediyoruz ki, ülkemizin, başka bir medeniyet havzasında gelecek aramasına izin vermeyeceğiz.

Genç Öncüler’in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve zorlukları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.

Genç Öncüler’in Eylül/134. sayısı “Türk Sineması ve Toplumsal Değişim” manşetiyle çıktı!

Dergide bu ay, Türk sinemasının toplumsal hayatımıza nasıl baktığını ve toplumumuza nasıl bir gömlek giydirmeye çalıştığını irdeledik. Devrimci Sinema ve Ulusal Sinemanın etkilerini araştırdık. Yücel Çakmaklı öncülüğündeki Dini Sinemayı ve neler yapmaya çalıştığını masaya yatırdık. Küresel güçlerin, toplumların kendi planları çerçevesinde dönüşmesi için filmleri nasıl kullandığını sayfalarımıza taşıdık. Diğer yandan, şiir, deneme, kitap tahlili, fotoğraf ve gündem içerikleriyle Genç Öncüler Ağustos ayında da yine dopdolu.

Derginin sunuş yazısı ise şöyle:

Hayatın satır aralarına saklanan ince detayları seyircinin önüne getirmek, günümüzde sinemayı diğer sanat dallarından bir adım öne geçirdi. Bu yüzden sinemanın insanlar ve toplumlar üzerindeki etkisi diğer sanat dallarından daha önde ve belirgin. Bir meseleyi anlatmak, bilinç oluşturmak yahut toplumlara yön vermek isteyenler için sinema artık biçilmiş kaftan. Bir coğrafyada veya dünyada bir kabul oluşturulacaksa, bir unsur iyi ya da kötü gösterilecekse, bir hayat tarzı ikame edilecekse, evet, sinema en iyi yöntem. Soğuk Savaş Dönemi’nde Sovyet Rusya’nın yıkılış sürecini hızlandıran olayın bir film olduğu, ülkemizde Batıcı hayatın detaylarının filmlere gizlendiği artık herkesin malumu. Yeşilçam’ın o şaşaalı filmlerinin detaylarındaki “bilmiş” ve “elit” insanların, “softa” ve “cahil” insanların, kapıcıların, yalancıların, hainlerin hangi tipleri temsil ettiği ise çok şey anlatıyor.

Batı tarafından desteklenen filmlerin hangi senaryoları işlediği de oldukça düşündürücü. Açıkça şunu söylüyorlar: Ben seni fonlayacağım (aslında satın alacağım). Sen de senaryoyu yazarken töre cinayetlerini, ahlaksız ilişkileri, evlilik dışı çocukları, sapkın cinsel seçimleri hayatın merkezindeymiş gibi oynayacaksın. Mesela 1996 yapımı Eşkıya’yı bir de bu gözle izleyelim. Ya da bir dönem yıllarca evimize misafir olan Bizimkiler’i.

Genç Öncüler olarak, bu ay, Türk sinemasının toplumsal hayatımıza nasıl baktığını ve toplumumuza nasıl bir gömlek giydirmeye çalıştığını irdeledik. Devrimci Sinema ve Ulusal Sinemanın etkilerini araştırdık. Yücel Çakmaklı öncülüğündeki Dini Sinemayı ve neler yapmaya çalıştığını masaya yatırdık. Küresel güçlerin, toplumların kendi planları çerçevesinde dönüşmesi için filmleri nasıl kullandığını sayfalarımıza taşıdık.

Talha Ulukır, filmlerin penceresinden hayata baktı. Merve Kesenci yerli ve dini sinemanın tarihini kaleme aldı. Osman Zinnur Aksu Yol filmini, Talha Ulukır Ömer Lütfi Akad’ın Göç üçlemesini, Behram Özdemir Vizontele 1’i tahlil etti. Dosya Dışı konularda Toleuzhan Galiyeva İslam’a Kavuşma yazılarına devam etti. Dücane Demirtaş Din Yorgunluğu yazısı ile köşesinde. Betül Sezer Tanışmak Üzerine adlı hikâyeyi kaleme aldı. Cuma Ertaş adaletin bizim coğrafyamızda nasıl tecelli ettiğini sayfalara taşıdı. Bunun yanında gündem, şiir tahlili, şiir ve deneme yazılarıyla Genç Öncüler Eylül ayında da yine dopdolu.

Genç Öncüler’in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve zorlukları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.

Genç Öncüler’in Ağustos/133. sayısı “Romanın Gözünden Hayata Bakmak” manşetiyle çıktı!

Dergide, bu ay, 19. yüzyılın ortalarından itibaren yüzünü Batı’ya dönen cemiyetimizi o dönemin romanları üzerinden anlamaya gayret ediliyor. İlk dönem romanlarında işlenen Doğu-Batı çatışması, kimlik buhranı ve kendini arayan insanımızın tepkileri romanlarda irdeleniyor. Diğer yandan, şiir, deneme, kitap tahlili, fotoğraf ve gündem içerikleriyle Genç Öncüler Ağustos ayında da yine dopdolu.

Derginin sunuş yazısı ise şöyle:

Türk cemiyet hayatı, 19. yüzyılın başlarından itibaren yüz yıllık buhranından çıkış yolu bulmak için yeni mecralara dalmış ve klasik metinlerin toplum hayatını yansıtmakta eksik kaldığını düşünerek Batı’da yıllar evvel ilk nüvelerini veren edebi ve fikri hareketlerin etkisiyle cemiyet hayatının yeni yeni aşina olduğu tarzda metinler kaleme almaya başlamıştır.

İlk örneğini Şemsettin Sami’nin kaleminden Taaşuk-ı Talat ve Fitnat ile veren roman, bu dönemden sonra diğer edebi türlerin çok önüne geçmiş; toplumun gelenekleri, görenekleri, aksaklıkları, fikri hayatı, yönünü hangi medeniyete ve ne şekilde döneceği her düşünceden mütefekkir tarafından işlenmiştir.

Sultan II. Hamid Han, Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Mütareke ve Kurtuluş Savaşı dönemleri romanlarda kendini bulmuştur. Cumhuriyetin kuruluş yılları ve 30’ların Ankara’sı, dönemin siyasi ve fikri tavrı, toplumsal itirazlar ve cereyanlar romanın sayfalarına taşınmıştır.

60’lardan sonra özellikle Tanpınar ve Oğuz Atay’la modern ve postmodern romanın örnekleri yazı hafızamıza girmiş ve son yarım asırda insanı bireyselliğe çağıran modern tavır bu eserlerde anlatılmıştır.

Romanın Türk cemiyet hayatındaki başka bir özelliği –belki en mühimi- son yüz elli yılda Anadolu insanının fikrini ve zikrini değiştirme ve dönüştürme aracı olarak kullanılmış olmasıdır. Toplumun Batıcılaşma süreci, bu süreci anlatan konak metaforu, Doğu ve Batı değerleri arasındaki çatışmayı yaşayan aile, bozulan dirlik düzenlik ve savrulan nesil, romanlar vasıtasıyla topluma sunulmuş ve eserler pek çok zaman yön de göstermiştir. İnsanın bireyselleşmesiyle birlikte değişen tepkileri –insanların büyüklerinden farklı bir dünyaya gözlerini açmaları-, insanlığa dair küçülen umutları ve beklentileri de sayfalara yansımıştır. Değişen ve değişmeyen, gösterilen ve gösterilmeyen, istenilen ve istenilmeyen bütün yüzleriyle toplum, romanlarda vücut bulmuştur.

Genç Öncüler olarak, bu ay, romanın penceresinden hayata bakmaya çalışıyoruz. Şemseddin Sami Bey’den günümüze kadar gelen süreçte, Türk cemiyet hayatının değişen ve değişmeyi arzu eden; dönüşmeyen ve dönüşmeye itiraz eden yüzlerini romanlarda arıyoruz. Romanları merkeze alarak, yüz elli yıllık bir fotoğraf çekiyoruz.

Yüzlerce yazar ve eserden sadece üç beşini seçiyor olmak zahmetli oldu. Coğrafyamızın girdiği son sapağı, en belirgin halleriyle yansıtan eserleri seçmeye gayret ettik. Genç yazarlarımız, büyük bir özveriyle metinleri hazırladı. Bahsedilen dönüşüm, kimi zaman en belirgin halleriyle, kimi zaman da üstü kapalı olarak romandan pasajlarla anlatıldı.

Osman Zinnur Aksu “Üç İstanbul”u, Hasan Hüseyin Çaçan “Huzur”u, Fazıl Cem “Kiralık Konak” ve “İbrahim Efendi Konağı”nı, Adnan Ergün “Jön Türk”ü, Orhan Toprak “Fatih Harbiye”yi, Oğuzhan Sakoğlu “Kalpaklılar”ı, Ali Emre Yıldırım “Biz İnsanlar”ı, Furkan Şahin “Yenişehir’de Bir Öğlen Vakti”ni yazdı.

Genç Öncüler’in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve zorlukları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.

Genç Öncüler’in Temmuz/132. sayısı, “Adaletsiz Paylaşım” manşetiyle çıktı!

Dergide, bu ay, sermaye hareketleri, kaynakların adaletsiz ve insafsız paylaşımı, sömürgeciliğin ‘modern’ halleri dosyaya taşınıyor. Sermaye ve ahlak ilişkisi de dosyada. İslam’ın sermaye, ahlak ve adalet denklemine nasıl yaklaştığı İsa Yılmaz ile yaptığımız röportajda konuştuğumuz konulardan. Prof. Recep Şentürk ile ise zekât üzerine bir röportaj da dergide mevcut. Diğer yandan film tahlili, şiir, deneme, çeviri ve gündem içerikleriyle Genç Öncüler Temmuz ayında da yine dopdolu.

Derginin sunuş yazısı ise şöyle:

İnsanın maişeti için dünyadaki kaynakların nasıl kullanılacağı ve adil bir paylaşımın nasıl yapılacağı, günümüz insanının henüz cevabını tam bulamadığı bir soru olarak bütün ağırlığıyla yerli yerinde duruyor. Özellikle “geri kalmış” diye tanımlanan ülkelerin çok zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahip olmalarına rağmen açlıkla pençeleşiyor olması, görece kıt imkânlara sahip ülkelerin ise varlık içinde yüzmeleri dünyada insanın tesis ettiği adalet sisteminin derin boşluklar barındırdığını ortaya koyuyor.

Sanayi Devrimi ile başlayan ve Birinci Cihan Harbi’yle iyice belirginleşen Batılı hegemonyanın zengin kaynaklara sahip ülkeleri kolonileştirme ve sömürgeleştirme faaliyetleri günümüzdeki şeklini almıştır. Geniş tarım topraklarına sahip ülkelerin insanları kendi mülklerinde yok pahasına çalışmakta, araziyi işleten sermaye sahipleri ise o mallardan bütün dünyaya yetecek servetlere sahip olmaktadır. Bir kıtanın yahut bölgenin maddi imkânları belli başlı şirketlerde ve ailelerde toplanmakta, çok büyük bir grup karın tokluğuna çalışarak hayatta kalmaya çalışmaktadır.

Dünyadaki sermayenin sayılı ailenin elinde bulunduğu artık herkesin malumudur. Bu kaynakların yüzde doksan dokuzu, insanların yüzde birinin elinde toplanmış; kaynakların yüzde birini ise insanların yüzde doksan dokuzu paylaşmaya çalışmaktadır. Zengin ile fakir arasındaki makas giderek açılmakta, zengin servetine servet katarken fakir asgari yaşam koşullarını sağlayınca şükredecek bir yoksulluğun sınırında gezmektedir.

Genç Öncüler olarak biz, bu ay, sermaye sahipleri ve gelir adaletsizliği meselesini dosyaya taşıyoruz. Paranın belli başlı ellerde birikmesi, bunun toplum hayatında açtığı tahribat, insanların çoğunun emeğinin karşılığını alamadığı adaletsiz düzen dosyada işlenen konulardan. Sermaye ve ahlak meselesi de dosyada. Zekât ve zekâtın cemiyet hayatında inşa ettiği düzen de ilgiyle okunacak yazılardan.

Muhammet Ferhat Yeşil, sermaye hareketlerini ve gelir adaletsizliğini yazdı. Firdevs Bulut, çağdaş sömürgecilik ve modern kölelik konusunu işledi. Emre Saygın, ekonomik güvenlik paradigması üzerine düşündü. İbrahim Enes Bulut, “Büyük Sermaye Sahipleri: Dünyanın Efendileri” yazısıyla bu ay dergide. Dosya dışı konularda Toleuzhan Galiyeva İslam’a Kavuşma yazılarına devam etti. Dücane Demirtaş kısa bir seçim değerlendirmesi yaptı. Vahap Yaman Mısır’da İhvan’a yapılan darbenin yıldönümünde Mısır’ın İslami mücadelesini anlattı. Yunus Başar ise Klasik Türk Şiiri şerhine başladı.

Bunun yanında, hikâye, film tahlili ve röportaj sayfalarıyla Genç Öncüler temmuz ayında da yine dopdolu.

Genç Öncüler’in genç yazarları olarak gayemiz; toplumsal yaşamımızda karşılaştığımız iyilikleri, kötülükleri, kolaylıkları ve zorlukları, siz değerli okurlarımıza en anlaşılır şekilde aktarmaktır. Kadromuz, adaletle şahitlik vazifesini unutmayarak yazılarını kaleme alma gayretindedir. Çünkü bu bize Rabbimizin vahiyle sabit kıldığı bir görevdir. Bütün sayılarımızı bu bilinçle çıkarıyoruz. Çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyor, keyifle okumanızı temenni ediyoruz.

Uğur Demirel

Mısır Tarlası Mezarlığı

Zehra Yurdan

Gözüm kapalı kaybolmadan yürüyeceğim yollar buralar. Bir saatlik yolculuktan sonra varabiliyorum Fatih’e. Metro aktarmalarında onlarca insanın büyük bir ciddiyetle aynı yöne yürümesi beni her defasında şaşırtıyor. Bazen kenara çekilip hangi yöne gitmem gerektiğini bir daha düşünüyorum. Senelerdir güzergahım olan yollarda hala kaybolurum. Uzaklara gidemeyince şehir içi ulaşım iç muhasebenin yapıldığı yerlere dönüşüyor. Yedi kandilli süreyya rüyalarımızda bizi şehirden uzağa çağırırken gidemeyişimizin üzüntüsü belimizi büküyor. Sonra “Yaz gelsin hele, köyde, derenin içinde senin için bir yer yapacağım, akşama kadar kalırsın orada.” sözünü hatırlayıp geleceğinden emin olmadığım o günü bekliyorum.

Bir camın arkasından akan hayatı seyre daldığım, sessizliğime müdahale edilmeyen yolculuklardan birindeyim. Kısa olduğu söylenen ama bana çok uzun gelen, türlü meselelerle bugüne kadar gelmiş ömrümün iz bırakmış bazı sahneleri gözümün önünde. Sessiz kaldığımızda telaşla bizi konuşturmaya çalışan, cevap bulamayınca daha da çok konuşan sevdiklerimiz üzülmesin diye konuşuyoruz çoğu zaman. Bu daha ne kadar devam eder bilmiyorum ama susmaya hepimizin çok ihtiyacı var. Dil bize verilmiş bir ceza değilse, ruhumuzun derinliklerinde kalanlar, konuştukça neden daha da uzağa gidiyor? Aceleye gelmiş her ne var ise onları düşünüyor, hiç gerçekleşmeyecek hayaller kurup gizli bir tebessümle camdan dışarı bakıyorum. Sonra kurulan hayallerden gerisin geriye uzaklaşırken şair bir teselliyle başımı okşuyor: “Bütün saadetler mümkündür/ Şu kapının açılması, içeri girivermen, bahar kuşlar, gündüz/ Ve bütün dünya, bir an içinde gürültüsüz.” Şiiri yarıda kesen yorgun bir ses duyuyorum. Yatıştırılmayı bekleyen endişeleri ile sabırsız bir teyze yol tarifi soruyor, biliyorum ki derdi yol değil sadece anlatmak istiyor. Bir kere göz göze gelince sıcak bir liman bulan teyzeler hiç susmuyor. Dinlerken yüzündeki çizgilere yerleşmiş yakından tanıdığım hayal kırıklıklarını görüyorum. Sen anlat dediğinde ise yol çoktan bitmiş oluyor, derin bir nefes alıyorum.

Çocukluğumda Fatih’ten en uzak Kadırga semtindeki amca evine giderdim. Hal böyle olunca İstanbul benim için sur içinden ibaret. Kadırga, çocukluğumu tebessümle tahayyül edeceğim ikinci semt. Geçenlerde bir dostun kalbimi çarptıran davetiyle sokaklarında dolaştım. Cankurtaran Tren İstasyonu’na vardığımda uzun bir seyre daldım. Trenin gelmesini bekler, geldiğinde alt geçide koşar, bağırırdık çocukken. Sonra yine trenin gelmesini bekler, geldiğinde yine tüm gücümüzle bağırırdık, bağrışlarımız trenin sesine karışırdı ve vakit akşam olurdu. Şimdi Cankurtaran’dan ne tren geçiyor ne de bizim bağırmaya halimiz var. Bir de tam karşısındaki kıraathanenin duvarında Erol Taş’ın kocaman bir fotoğrafının üstüne “İyi adam nur içinde yat” yazmışlar. Eskiden yazmazdı ama herkes bilirdi Erol Taş’ın kıraathanesinin orası olduğunu. Yeşilçam’ın kötü kalpli adamı Erol Taş denince filmlerinden ziyade çocuklarıyla olan fotoğrafları zihnimde canlanıyor. Dostumla soluklanmak için girdiğimiz mekândan, eşinin vefatından sonra üç çocuğuna tek başına bakan Erol Taş’ı yâd edip ayrılıyoruz. Başkahramanlarını tanıdığım ilk gönül hikâyesi yine Kadırga’dan. Anahtarcı Dursun Ağabey, amcamların evinin sokağındaki dükkânının tam karşısındaki binada oturan bir ablaya gönlünü vermişti. Kadırga’da büyümüş dostumla bu hatırayı tebessümle hatırlarken Dursun Ağabey’in dükkanının olduğu binanın diğer birçok bina gibi butik otele çevrildiğini görüyoruz. Sessizce yanından geçip bu hatıraya “Kalbin Kararı” şiirini hediye ediyoruz.

Yolculuk bitti. Bende bittim. Aslında bitme hali çok önceleri oldu. Ama belli etmemem gerek. Aksaray’da iniyorum. Karşımda kurşun askerler. Ah şu hayal dünyam hangi büyüğümden miras acaba? Horhor yokuşunu yavaş yavaş tırmanmalıyım. Yolum uzun. Yokuşun sonunda solda bir dosta selam vererek yoluma devam ediyorum. Keşke fotoğraflar olmasaydı diyorum içimden. O güzel insanlar o güzel atlara binip gidince fotoğraflara bakmak cesaret istiyor. Güç bulunca baktığım fotoğraflardan biri zihnimde canlanıyor. Yavuz Selim Camii’nin bahçesinde yağız bir delikanlı. Yirmi dört yaşında olmalı. Elinde sigarası, kucağında kızı, hanımının kucağında oğlu, arkalarında Balat manzarası. Yavuz Selim Camii, daha yürümeyi bilmezken misafir olduğum mekân. Fatih Camii çocukluğum, Şehzadebaşı Camii gençliğim. Ninemden daha büyük hissettiğim şu günlerde yeni bir mesken bulmak gerek. Sanki Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii uygun bu arayışa.

Fatih Camii’nin cenaze kapısından giriş yapıyorum. Senelerdir yüzlerce cenaze namazına şahit oldu gözlerim burada. Kimisini uzun uzun izledim, kimisinde ağladım, kimisinde hızlıca geçtim gittim. Susayınca asılı demir bardağından su içtiğimiz çeşmenin yanına kıvrılıyorum. Artık bu çeşmenin adını biliyorum. Hacı Ahmet Paşa Çeşmesi. Bardak yerinde değil, çeşmeden hala su akıyor. Biz gerçekten büyümüşüz. Musalla taşlarını izliyorum. Çocukken musalla taşına kadar yarış yapardık ağabeyimle. Gün geldi koşmaya takatimiz kalmadı, ağabeyim musalla taşına uzandı, ben başında durdum. “Her şey belirlenmiş bir vakte kadar akar.” demişti Rabbimiz. Buluşacağımız o güne iman ettik, sıramızı bekliyoruz. Cümleyi burada bırakmak gerekirdi aslında. Münir Nurettin Selçuk araya girerek “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın/ Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın” diyor. Sevdiğin birini dünya gözüyle son kez gördüğünü bilmek durakların en olgunlaştıranı. Acıyı, özlemi, ölümü, derdi yeniden tarif ediyoruz. Kolay olmuyor ama. Şair “Hem yaralı hem yakını bir yaralının” dizelerini yazdığında neye ağlıyorsa şimdi ona ağlamalıyım. Tanıdık bir yara görünce hep böyle oluyor.

Fatih Camii’nden çıkarak yoluma devam ediyorum. İstikamet Mısır Tarlası Mezarlığı. Zihnimde son fotoğraf canlanıyor. Son fotoğraf Yahya Efendi Türbesi’nden boğaz manzaralı. Biri kulağıma Ahmet Hamdi Tanpınar’ın satırlarını okuyor: “İlahi mağfiret Yahya Efendi Dergâhında adeta güzel bir insan yüzü takınır. Ölüm burada, hemen iki üç basamak merdiven ve bir iki setle çıkılıveren bu bahçede hayatla o kadar kardeştir ki, bir nevi erme yolu yahut aşk bahçesi sanılabilir.” Bu satırların hatırına mı bize bu son fotoğraf bırakıldı bilinmez ama her şeyin bir anlamı olduğu gibi bunun da bir anlamı olmalı.

Şehirde nefes alabilecek yerler olarak mezarlıklar ve cami avluları kalmıştı. Benim payıma düşen mezarlık Edirnekapı Mısır Tarlası Mezarlığı. Ne demişti İbrahim Ağabey: “Yağmurda koşan bir çocuk olsam/ Vedalaşır gibi bildikleriyle/ Kendinden mahrum kalır mı insan? Kalsam/ Duralım burada güzel esiyor!”