casino maxi

Düşünce

Senelerdir ne zaman sükûneti arasam Eyüp'e gider mezarların arasında oturur ve susarım. Bugün de işten erken çıkıp Eyüp'e yürüdüm. Yağmurdan ve ayazdan olacak, uğultulu bir sessizliğin ortasında buldum kendimi. Eyüp Sultan yokuşunu ağır ağır çıktım. Sağa kıvrılan yollara girdim, mezarların başında oturdum. Ortamdaki hakim kokuyu ciğerlerime kadar çektim. Kimselerin olmadığı yollarda ölüm kokusu öyle belirginleşiyor ki bundan kaçmak imkânsız. Biraz kulak kesilince “Duyuyorum,kulak ver sen de duyarsın.” diye tekrarladım şair gibi. Şiirler okudum. “Sanki kulağıma gaibten bir ses/ Buluşmalar kaldı, mahşere diyor.” dizelerini bıraktım etrafa. Uzun tefekkürler ettim, kaçış yolları aradım; ya içimize ya içimizden.

Ölümü de bir elime alarak beklentilerimi sıraladım, bekleyişlerimizi de; hepimizin yerine. Ölüme rağmen kimin beklentileri yok ki hayattan, ya da bekleyişleri. Hepimizin var. Hayatın tam orta yerinde, bütün koşuşturmacanın içinde, ancak sessiz sedasız bir muhasebeyle sekînete erecek beklentiler taşıyoruz. Altını çiziyorum: Sessiz sedasız muhasebeyle...

Bunları niçin yazıyorum şimdi? Şunun için: Şehirde yaşamayı unutuyoruz. Mezarlardan uzağız. Sükûnetten uzağız. Tabiattan uzağız. Hakikatten uzağız. Allah aşkına! En son ne zaman göz alabildiğine baharın geldiğine şahit olduk? Hiçbir zaman. Allah'ın kurumuş ağaçlara can verip de ağaçların çiçeğe durmasına şahitlik edemeyen gözlerimiz de köreliyor kalplerimiz gibi. Hepimiz, en azından bir şeye şefkatle bakacak naif kalpler taşıyoruz. Ancak iş güç derken dolan zamanlarımıza bir de şehrin kargaşası ve meşgalesi eklenince, kendini bile tanıyamayan bireyler haline geliyoruz. Sanırım cinnet bu.

Çıkın, dışarı çıkın. Ruhunuza zaman ayırın. Başınızı dinleyin, yalnız kalın. Tefekkür edin. Kendinize koşun. Rabbinize koşun. Yoksa bu hayatın ne işi ne telaşesi biter. “Acaba çok mu büyüttüm, biter mi?” dedim Eyüp Sultan yokuşundan inerken. Ama tevellüdü 1310 olan merhumlardan biri acı acı gülümsedi.

Çocuk Filmi Mi Korku Filmi Mi İzletiyoruz?

Çocuk filmleriyle ilgili kavramlarla, üniversitede okuduğum bölümde çocuk filmlerinin zorunlu ders olarak bize sunulmasıyla tanıştım diyebilirim. Böyle bir konuyu ders olarak bize sunmaları, özellikle de zorunlu ders olarak vermeleri bana gereksiz gelmişti. Bu konunun ne kadar önemli olduğunu ilerleyen zamanlarda idrak edebildim. Çocuklara çocuk filmi mi sunuluyordu yoksa çocukların yaşları ve duygusal gelişimleri görmezden gelinerek korku ve kaygının bol bol yedirildiği filmlere mi muhatap ediliyorlardı?

Bu noktada çocuk filmlerini ele almadan önce masallardan ve özellikle Batı’daki masal kültüründen bahsetmem gerekecek. Batı’daki masal kültürüyle Doğu’daki masal kültürü arasında büyük fark var. Doğu’daki masallarda iyiler ve kötüler vardır. Masalların sonunda iyiler ödüllendirilirken kötüler cezalandırılır. Daha çok öğüt verme amaçlanmaktadır. Fatma Barbarosoğlu bir denemesinde masallardan şöyle bahseder: “Modern öncesinin masallarının, kıssalarının ağırlıklarını azaltan şey onlardan bize kalan ibrettir. Gökten düşen üç elmadır ibret. Oysa modern zamanların bizim tanıklığımız etrafında akan hikâyelerinde ibret göklerden yere düşmüyor hiç. İbretini çıkaramadığımız hikâyeler ağır bir taş gibi oturup kalıyor bilincimizin üstüne.”

Modern insan, ibreti ve ibret ile gelen acziyetini bir kenara bırakmış durumda. Bu değişim sadece yetişkin bireylerin değil, çocukların da zihinlerine yerleştirilmiş.

Batı’daki masal kültüründe daha çok kadın ve çocuklar üzerinden korku, şiddet ve cezalandırma konularının işlendiğini görebiliriz. Bu tespiti doğrulayan en önemli örneklerden biri de Batı’da birçok dile çevrilen ve günümüzde hala çocukların eğitimi amacıyla yuvalarda okutulan Struwwelpeter başlıklı şiir formunda yazılmış̧ resimli kitaptır. Bütün zamanların en çok satan çocuk kitabı olan Struwwelpeter, 1844 yılında Frankfurtlu Alman Dr. Heinrich Hoffmann tarafından yazılmış̧ ve resimlendirilmiştir. 1844 yılının Noel gecelerinde üç yasındaki çocuğuna hediye almak isteyen Hoffmann çarşıya çıkar ve çocuk kitaplarını araştırır. Araştırmasının sonunda uzun anlatımlarla ahlaki dersler vermeye çalışan masalları beğenmeyen Hoffmann eve döner ve Struwwelpeter adlı resimli kitabını oluşturmaya başlar. Heinrich Hoffmann kitabında; uslu olmayan, ailesinin sözünü dinlemeyen çocukların, örneğin parmaklarını emen çocukların parmaklarının büyük bir makasla kesilmesinden hayvanlara eziyet edenin köpekler tarafından damarları koparılacak biçimde ısırılmalarına, çok gülenlerin derilerinin renklerinin siyaha dönüşmesinden çorbasını içmeyen çocukların ölümüne kadar çocukların çeşitli korkunç felaketlere ve cezalara maruz kalacağını resimlerle anlatmaktadır.1

Dünya genelinde masallarda belli aralıklarla korku ve kaygı unsurları kullanılmıştır ancak Batı, korku ögesini gerek masallarında gerek kitap ve görsel sanatlarında çocuğun psikolojisini bozacak ve bilinçaltını tahrip edecek düzeye çıkarmıştır. Batı’da bu korku unsurlarının temeli trajediye ve drama dayanmaktadır. Trajedilerdeki çatışma ve zıtlık unsurlarını daha sonraları romanlarda da görmeye başlarız. İlerleyen dönemlerde, yani 17. ve 18. yüzyıllarda korku romanları sadece Avrupa’da değil Amerika’da da yaygınlaşmıştır.

Metnin başından beri Avrupa medeniyetinin korkuyu gelenekselleştirdiği görülmektedir. Peki, bu korku ve kaygı tam anlamıyla nedir? Kısa bir tanım yapmak gerekirse Kaygı daha çok varoluşsal bir sancı; hiçlik, yokluk, sonsuzluk endişesiyken korku ise daha çok dünyevi, o an içerisinde yaşadığımız sıkıntıların bütünüdür.

Yazı kültüründen görsel kültüre geçişle beraber hem algılamamızda hem düşünce tarzımızda birçok değişime maruz kaldık. Niceliksel ve niteliksel olarak değişime uğramamız bizim ahlaki bakış açımızın da değişime uğraması demektir. Özellikle bu gelişmelerin çocuklar üzerindeki etkisi tartışılmazdır. Bu noktada “Çocuklar hangi filmi izleyebilir?” sorusu belki de kilit sorulardan biridir. İdeal bir çocuk filmi olduğunu söyleyemeyiz. Çocuklar için tasarlanan filmler aslında onun geniş hayal gücüne yapılan bir müdahaledir. Hayal dünyası çocuğun özgür alanıdır. Ve günümüzde tasarlanan çocuk filmleri, yetişkinlerin bilinç yapısıyla tasarlanmış sınırlı bir hayal gücünün ürünüdür. İzledikleri filmler, çocukların kişisel gelişimlerini de etkilemektedir. Sinemaya gittiği andan itibaren kendini ışığı sönmüş bir salonda bulan çocuk, birkaç saatliğine bir perdeden farklı bir hayal aleminin içine girer. Daha önce hiç görmediği gerçeküstü bir dünyaya giren çocuğun gerçeklik algısı da zarara uğrar. Küçük yaş kitlesine hitap eden bu filmler birkaç saat dilimi içerisinde çocukların zihin dünyalarını kirletir. Çocuklara mahsus olan masumiyet kavramı adım adım yok olmaya baslar. Bu zaman dilimi içerisinde çocukların bilinçaltı oyunlarının esiri olduğu gerçeği de gözler önüne serilmektedir.

Bilinçaltı veya subliminel mesajlar konusu oldukça önemli bir konu olsa da konunun uzunluğundan dolayı başka bir makalede ayrıntılı bir şekilde ele almanın doğru olduğunu düşünüyorum.

Beyzanur Yaşaroğlu

1: ÇOCUK FİLMLERİ DERS NOTLARI Doç.̧. Dr. RIDVAN ŞENTÜRK 2013 İstanbul

KISA BİR SEZAİ KARAKOÇ PORTRESİ

Sezai Karakoç ve Felsefesi:
Karakoç’u elinize aldığınız zaman bütün okumalarımızdan yola çıkarak varacağımız nihai sonuç, “İslam Medeniyeti”dir. En küçük yapı taşı insandan başlar, İslam toplumunun özelliklerini okuyucuya aksettirir. İslam milleti ve devletine dair düşüncelerini verdikten sonra İslam medeniyetinin hususiyetlerini bütün özellikleriyle ortaya koyar.
İnsanın bir topluma aidiyet duymaksızın yaşayamayacağını belirtir Karakoç. Bilinen toplum felsefelerini tarihi serüvenlerinden alarak bugüne kadar getirdikten sonra toplum-insan arasındaki bağın doğru orantılı olmadığı takdirde insanın ve toplumun felakete sürükleneceğine değinir. Ona göre bir toplum ancak kendi değerleriyle ilerleme kaydeder. Son iki yüz yılımızı da göz önünde bulundurarak olsa gerek taklit medeniyetinin toplumun intiharı olduğu tezini dillendirir:
“Taklit, kendi zamanını yitirmek, başkasının zamanından yararlanabileceğini sanmak yanılgısıdır. Taklit, ansızın olmak ve çok kısa sürmek şartıyla kaçınılmaz olabilir. Ama süreli olarak bir toplumu yaşatan ilke olması mümkün değildir. Toplumu ayakta tutacak olan, kristalleşmiş tecrübe ve yoğunlaşmış, adeta hikmet hazinesi haline gelmiş bilgi birikiminin özgün bir repertuar olmak zorunluluğu vardır. Başkasının hayat tecrübesinden yararlanmak mümkündür, fakat taklit, hayatı yürütmeye yeterli bir güç sağlamaz insana. Hayat, son derece zor şartlarla doğrudan doğruya karşılaşmak ve adeta onlarla boğaz boğaza gelmek suretiyle yürütülebilecek bir reel programdır. Hayatın taklidi hayat olamaz. Hayatın taklidi yeni hayatlara değil, daha çok ölüme götüren delik deşik bir yoldur.”1


Sezai Karakoç’a göre, insanlar farklı toplumsal modellerin yanılgılarıyla felaketlerini hazırlamasınlar diye ilahi kattan peygamberler aracılığıyla ideal toplum modelleri vahyedilmiştir. İlk peygamberden son peygambere kadar aynı sistem farklı metinlerle yinelenmiştir. Karakoç’un sistem anlayışı tekdüze bir portreden ziyade ilke ve öz ile ayaktadır.
“Peygamber sitesi ebedi modeldir. Ama değişik zamanlarda ve mekanlarda, iklimler ve çağlarda, ülkeler ve şartlarda ister istemez model, başka bir görünüm altında ortaya çıkacaktır. Buna razı olmaz da görünüşün en ayrıntılı durumlarına kadar tıpı tıpına geçmişi canlandırmaya kalkışırsanız, asıl amacı kavrayamıyorsunuz, bizzat sistemin ruhunda olan ilahi rahmeti göremiyorsunuz demek olacaktır. İnsan, zamana bağışlanmış genişlik ve kımıldanma özgürlüğünden, kaskatı kesilip kalmama kimyasından habersiz olmalı ki sistemin içindeki kendi kendini ebedi olarak tazeleme mucizesini bir bid’at ya da yâd sisteminden etkileniş sansın.”2


Sezai Karakoç’ta Millet ve Devlet
Karakoç, millet kavramının asıl anlamının Kur’an ile ortaya çıktığını söyler. Ona göre Batı’nın millet anlayışı kan, soy gibi maddi bağlarla sınırlı kalmıştır. İslam milletini ise şöyle anlatır:
“İslam milleti, ilk insandan başlayarak bugüne kadar, Allah’ın varlık ve birliğine inanan, peygamberleri ve kutsal kitapları tanıyan, kendi dönemlerindeki peygamberlerin getirdikleri kutsal gerçekleri benimseyerek onların istediği düzeni gerçekleştiren bütün insanların meydana getirdiği büyük inanmışlar topluluğudur...
Millet, İslam toplumunun objektif adı olduğu halde ‘ümmet’ sübjektif adıdır. Yanlış anlaşılmamak için buradaki sübjektif kelimesini gerçek ve terim anlamında kullandığımızı belirtelim, yoksa keyfi anlamına gelen sübjektiflik söz konusu değildir. Millet İslam topluluğunu meydana getiren kişilerin genel özelliğinden hareket edilerek varılmış bir kavramdır. Ümmetse bu büyük tarihi topluluğun kronolojik bir sıra takip eden bölümlerine denk düşen, topluluk başlarına, peygamberlere izafe edilmesinden doğan bir kavramdır. Hz. Musa’nın ümmeti, Hz. İsa’nın ümmeti, Hz. peygamberin ümmeti gibi. Demek ki ümmet ve millet kelimeleri bazı düşünürlerin sandığı ve ısrar ettikleri gibi ayrı toplulukların adı değil, aynı topluluğun birbirinden ayrılmaz, biri öbürünü bütünleyen, biri mümin ve inanç, öbürü peygamber ve tarih açısından bakan iki adıdır.”3

Sezai Karakoç’ta devlet reel bir olgu olmaktan ziyade bir düşüncedir. Devlet sınırlardan önce zihinlerde başlar ve orada gelişir. Karakoç, İslam’ın bir devlet düşüncesinin yanında bir devlet teorisi geliştirdiğini söyler:
“Bugün demokrasi ya da halk demokrasisi denen kapitalist ya da komünist sistemlerdeki devletin toplumu, eski Yunan’daki site devletleridir ki prototipleri Atina ve Isparta site devletleridir. Bugünkü kapitalist Batı devletleri, Atina sitesinin gelişmiş bir şekline, faşist ve komünist devletlerde Isparta sitesine indirgenebilir. Elbet çağımıza has birtakım değişimler ve gözden geçirmeler söz konusudur. Ama temelde tohum aynıdır. Eflatun’un devlet düşüncesi ana kaynaktır. Faşizm eski Roma’yı diriltme rüyası. Komünizm, Asya yığın gücüne uyarlanmış, yani stepleştirilmiş bir Isparta ve İran satraplığı biçiminin modern kılığı.”4

Bunun yanında, İslam devletinin, Allah’ı aklından çıkarmayan, her hareketinde rızayı uman bir hareket olduğunu belirtip böyle bir devletin keyfi bir yönetimle totaliter bir sistemi kabul etmeyeceğini yazar:
“İslam, mutlak hükümdarlığı kabul etmez. Devletin başında olan kişi, ister seçimle ister babadan oğula geçmek suretiyle, yani ırsiyetle orada olsun, hareketlerinde İslam düzeninin kurallarıyla bağlıdır. İslam’ın idare ve siyaset hukukunda ‘huruç ale’s sultan’ denilen bir hak vardır. Sultan, hükümdar, İslam’ın kurallarını uygulamazsa ona karşı başkaldırı hakkı doğar. İslam’ın bu sahadaki bilginlerine göre.”5

İslam’da devletin niteliklerini de belirten yazar, biçime takılmanın insanı yanıltacağını ve aslolanın öz olduğunu vurgular:
“İslam, devlet yönetiminde, zamanla gelip gidecek biçimleri ayrıntılı olarak tesbit etmemiş, kişinin, toplumun ve devletin hangi temel ilkelere uyması gerektiğini düzenlemiştir. Muhteva, şekillerden önce gelmektedir. Aracı amaç yapmıyor İslam. Araçlarda biraz daha zamana göre ayarlama elastikiyeti bulunuyor medeniyetimizde.”6

Diriliş Düşüncesinden Diriliş Partisine
Diriliş düşüncesini Sezai Karakoç geniş sınırlar çizerek açıklar. Düşünce dünyasından başlayıp insanların hayatlarının en ince noktalarına temas eden, toplumu kapsayan, tarihin akışı içinde söz sahibi olan, şahsi, içtimai ve metafizik olayların bütünü olarak ilan edilir Diriliş. Diriliş düşüncesinde dünya ve ukba ayrılmaz bir bütündür.
Diriliş bu maksatla sistemleştirildikten ve yılların çizgileriyle olgunlaştırıldıktan sonra tarih 26
Mart 1990’ı gösterirken Diriliş Partisi Sezai Karakoç liderliğinde varlığını beyan eder.
Sezai Karakoç, fikirlerin sadece teoride kalmasının yetersiz olduğunu ve sancısı çekildikten olan tebliğ edilen her düşüncenin pratiğe aktarılması zorunluluğunu ifade ederek Diriliş Partisi’nin kuruluş amacını açıklamış olur.
Diriliş Partisi, 16 bölümden ve 147 maddeden oluşan programının girişinde kuruluş gerekçesini belirtir:
“Batıdan alınan ruh ve siyasi sistem, özce ülke ruhundan kana kana içmek, biçimce de köklü bir şekilde gözden geçirilmek ihtiyacındadır. Siyasi rejim, kendinin dışa vurumunu sağlayacak olan halk ruhunun baskı altında tutulması aracı olmamalıdır. Halk ruhu, kendini serbestçe ortaya koyabilmelidir. Aydın iradesiyle halk iradesinin buluştuğu nokta, milli iradenin altın oranda tecelli ettiği nokta olmalıdır. Demokrasi, aydınların veya bir azınlığın diktatöryasına alet edilmemeli, öte taraftan sadece halkın duygularının istismarını hedef alan bir iktidar alanı gibi de düşünülmemelidir. Böyle bir çerçevede kavrandığı ve böyle bir tabana oturtulduğu takdirde, demokrasi yabancılık havasından kurtulacak ve yerlileşme sürecini tamamlamış olacaktır.”

Diriliş Partisi, kısa vadeli, orta vadeli ve uzun vadeli olmak üzere üç öneri sunmuştur. Kısa vadede önerilenler eğitim ve düşüncededir. Bugünü tahlil eden, tarihi okuyan, Doğu ve Batıyı anlayan,varoluş sürecini tamamlayan bireyler ve toplum kısa vadeyi oluşturur. Aydın kadronun aktif olduğu bu süreçte toplumun ihtiyaç duyduğu kurumlar oluşturulacaktır. Medya, bilim ve sanat dünyası eksiklerini tamamlayacak ve dirilişi başlatacaktır.
Orta vadeli öneriler, aydın kadronun İslam dünyasının aydınlarıyla diyaloğunu öngörür. Tarihi ve kültürel halkalar bütünleşecek, İslam Paktı, İslam Ortak Pazarı gibi siyasi, kültürel ve ekonomik projeler başlatılacaktır.
Uzun vadeli önerilerde ise Ortadoğu merkezli bir İslam devletinin kurulması vardır. Çünkü İslam medeniyetinin kalbi buradadır.
Sezai Karakoç, yapay sınırlardan duyduğu üzüntüyü paylaşır. Ona göre Hindistanlı bir Müslüman hiçbir engelle karşılaşmadan Fas’a kadar seyahat edebilmelidir. Çünkü İstanbul ve Rabat da Hintli bir Müslüman’ın toprağıdır.

Diriliş Dergisi
Diriliş Dergisi, 1960-92 yılları arasında belirli periyotlarla 396 sayı yayımlanmıştır. Bu özelliğiyle Diriliş, fikir ve mücadele okulu oluşunun yanında edebiyat ve sanatta da sembol isimlerden olmuştur.
Derginin ilk sayılarının çıktığı yıllar, CHP-DP gerginliğinin tavan yaptığı ve öğrenci olaylarının giderek arttığı yıllardır. Bu dönemde Yeğenbey Vergi Dairesi’nde memur olan Karakoç, kısa vadeli çalışmaların fayda vermeyeceğine kanaat getirerek Diriliş Dergisi’ni yayın hayatına kazandırmış ve derginin çıkma nedenini şöyle açıklamıştır:
“Yeni bir nesil gelmişti. Ortam otuz yıl öncesine göre çok değişmişti. Düşünüşte bir tazelenme ve yenilenmeye ihtiyaç vardı. Yeni bir dil ve üslup gerekliydi. Bir süredir daldığım metafizik düşünceler de kendini ifade için beni zorluyordu. Bu fevkalade şartlar içinde doğdu Diriliş.”7
1960 şubatından mayısına kadar iki sayı çıkan Diriliş’in bu döneminde yazılar medeniyet eksenlidir. Yirmi sayfa olarak normal dergi ebatında iki sayı çıkan Diriliş maddi ve siyasi sebeplerden kapanır.

Altı yıllık bir beklemeden sonra Diriliş Dergisi daha sık periyotlarla yayın hayatına geri döner. “Ayda bir çıkar, Siyaset, Edebiyat ve Düşünce Dergisi” alt başlığıyla normal boyda kırk sekiz sayfa olarak toplam on iki sayı çıkan derginin bu döneminde edebiyat ve çeviri yazıları ön plana çıkar. Hamidullah, Seyyid Kutup, Mevdudi ve Malik bin Nebi’nin yazıları dergide kendine yer bulur.

İki yıl aradan sonra 1969’da tekrar çıkmaya başlayan dergide Batı metinlerinin çevirileri çok sık görülür. Ayda bir çıkmak üzere on altı sayı devam eder. Gegoard, Wirginia, Wolff, Eliot gibi isimlerin yanında Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Zarifoğlu, M. Çavuşoğlu, Cahit Koytak gibi isimlerin şiir ve hikâyeleri de görülür.

Üç buçuk yıllık bir suskunluk döneminden sonra Diriliş Dergisi 1974-76 yılları arasında on sekiz sayı daha çıkar. Bu dönemde Batı medeniyetinin çevirilerinin yanında Mesnevi, Mektubat, Silahtar Tarihi ve Malcolm X çevirileri kendine yer bulur.

İki aylık bir boşluktan sonra Mayıs 1976’dan Ağustos 1983’e kadar aralıklarla yetmiş üç sayı daha yayımlanan Diriliş Dergisi, 7 Ocak 1983 - 17 Haziran 1983 tarihleri arasında günlük gazete olarak tek yaprak formatında 233. sayısını görür.

Alışılmış suskunluklarından birini de bu tarihten sonra beş yıl devam ettirir Diriliş Dergisi. “Haftalık Düşünce, Edebiyat, Siyaset Dergisi” alt başlığıyla 25 Temmuz 1988 – 5 Şubat 19912 arasında 133 sayı daha neşrolunur. Bu dönemde Diriliş ve Sezai Karakoç siyasete daha yakın durur. Fiilen partileşmeyi burada dile getirir. Diriliş’in 9 Haziran 1989 tarihli 47. Sayısında “Gerçek Parti” adıyla yayımlanan bir yazısında “Bu ülke bu zamana kadar kendi bağrından fışkırmış gerçek partisine kavuşmadı. Ama er veya geç ona kavuşacak, onun gelişip serpilmesine şahit olacaktır.” demiş ve kurulacak partinin izlerini vermiştir.

Diriliş Dergisi,5 Şubat 1992 tarihinde 131, 132 ve 133. sayılarını beraber çıkararak otuz iki yıllık yayın hayatını tamamlar.

Sezai Karakoç ve Şiirleri

Sezai Karakoç, ikinci şiir kitabı Şahdamar’ı 1962 yılında çıkarmış ve bu eserle modern Türk şiirinde en güzel köşelerden birisini almıştır diyebiliriz. Şahdamar’daki şiirlerin genelinde toplumun kendi değerlerinden uzaklaşarak kendini Batılı değerlerle yeniden inşa etme çabasına ve emperyalist Batı’nın İslam dünyasındaki etkilerine eleştirel bir dille yaklaşmıştır. Savunma yahut karşı koyuşu Doğu veya İslam adıyla sembolleştirmektedir. Şairin, nesirlerinden birine isim olarak verdiği “Metafizik Gerilim”i şiirlerinde en ince ayrıntılarıyla müşahede etmekteyiz. Doğu/İslam’ın asaleti, Batı’nın çürümeye yüz tutmuşluğu ve hakikatten uzaklığı şiirlerin çehresine yansımıştır:
“…
Biz inkar eder, inkarı severiz;
Bayram hediyenizi iade ederiz
Biz mahcup ve onurlu çocuklarız
Başımızı kaldırıp bir bakmayız
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz
Siz güvercinleri gözlerinden vurursunuz
Siz ekmeğin hamurunu, aşkın hamurunu samandan yoğurursunuz
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz.
…”8

Sezai Karakoç, Kapalıçarşı şiirinde iki farklı
hayat tarzının karşılaştırmasını yapar. Bahsedilen metafizik gerilimi şiirin her satırında hisseder okuyucu. “Onlar” diye tarif edilen Batı kültürünün ahlakı eleştirilir:

“Kendi yastıklarına düşmesin
Dostlarının kadınları üstündeki gölgesi onlara anlat.”
dizeleriyle Batı’nın gayri ahlaki kültürü gözler önüne serilir. Şiire Kapalı Çarşı isminin verilmesi de dikkat çekicidir. Şiirde Batı’nın yozlaşmasına karşılık Doğu/İslam kültürünün temizliği anlatılırken Doğu medeniyetinin simge yapılarından Kapalıçarşıların şiire isim olması tamamlayıcı unsurdur. Kapalı Çarşı; korunaklı, muhafaza edilmiş İslam çarşısı.

“Ötesini Söylemeyeceğim” şiiri de on yaşındaki Tunuslu bir kızın ağzından Fransız işgalini anlatırken iki medeniyeti özelliklerini sayfalara döker:
“…
Ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili
Bir hayli bilgili olduğunu biliyorum
Bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil
Sizin bayanınızınki gibi ince ve uzun değil
Annemi babamı karıştırmayın işin içine
İnanmazsınız ama onların şuncacık
Şuncacık evet şuncacık bir alakaları bile yok
Sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar
Ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor
Halbuki siz insanı öldürmezsiniz değil mi?
Gidiniz ve öteki yabancıları da beraber götürünüz
Tuhaf ve acaip şapkalarınızı da beraber götürünüz emi
Boynunuzdaki o uzun ve süslü şeritleri de
Kirli çamaşırları tahta döşemelerin
Üzerinde bırakmamanızı yalvararak isteyeceğim
Yalvararak isteyeceğim diyorum Medeni Adam
Siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem
Kardeşim Ali gömleğinizi mutlaka giyecektir
Halbuki ben Bay Fransız sizin gömleğinizi
Hatta Matmazel Nikol’un o kırmızı ipekli gömleğini
Hani etekleri şöyle kıvrım kıvrımdır ya
Bile giymek istemem istemeyeceğim.
…”


Karakoç’un şiirleri arasında “Zamana Adanmış Sözler” kitabında yer alan şiirler ve kitabın ismi oldukça dikkat çekmektedir. Karakoç’un şiir anlayışında yazıya geçe her söz zamana adanmıştır. Sezai Karakoç, “Üç Kaside”ye şiirlerini aldığı şairleri tanıtırken kendi şiirini de tanıtmış olur. Kaside-i Bürde, Endülüs’te Ağıt ve Bürüyen Kaside adlarıyla Ka’b bin Zübeyr, Salih bin Şerif ve İmam Busiri’nin şiirlerinden oluşur Sezai Karakoç’un Üç Kaside’si. Kaside’nin ilki Ka’b bin Zübeyr için kaleme alınmıştır. Kaisde-i Bürde ile bağışlanan ve hatta Rasulullah’ın hırkası ile şereflenen Ka’b bin Zübeyr’i Kaside-i Bürde’nin bürüdüğü gibi Karakoç da şiirlerinin gölgesine sığınır ve bir bağışlanma vesilesi arar:
“Yıllar geçti saban olumsuz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanl
ıca’da Emirgan’da
Kandilli’nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim.
...”

Sanat ve şiirin ümmet boyutuna ise Salih bin Şerif’in Endülüs’e Ağıt’ı tanıtırken yapılır. Zulme uğrayanların yardımına koşacak yürekler ön plana çıkar bu şiirde.
İmam Busiri’nin Bürüyen Kaside’sinde ise şifa bulmaktadır Karakoç. İmam Busiri’nin bir gün felç geçirdiğini anlatan Karakoç, Büyüyen Kaside’yi yazarak peygamber hatırı için Allah’tan şifa isteyen Busiri’nin, rüyasında peygamberi görerek şiirini okuduğunu, uyanınca felcin geçtiğini anlatır. Sezai Karakoç’un şiiri şifa kaynağı olarak görmesinin temelinde bu olay yatmaktadır.

DİPNOTLAR:
1KARAKOÇ, Sezai: “Toplum V”,Diriliş Dergisi, S.23, 26 Aralık 1998, s.5
2KARAKOÇ, Sezai: “Model”, Diriliş Dergisi, S.119-120, 31 Ekim 1990, s.2
3KARAKOÇ, Sezai: Dirilişin Çevresinde, İstanbul, 1998, s.104
4KARAKOÇ, Sezai: Çağ ve İlham III, s.129,130
5KARAKOÇ, Sezai: “Devlet II”, Diriliş Dergisi, S. 15, 31 Ekim 1988, s.4
6KARAKOÇ, Sezai: “Devlet IV”, Diriliş Dergisi, S. 12, 10 Ekim 1988, s.4
7”Hatıralar”, Diriliş Dergisi, y. 30, nr.84, 23 Şubat 1990, s. 11
8KARAKOÇ, Sezai: “Gün Doğmadan”, Şahdamar, s.41,42,43

Bu yazının içeriği; “İslam dininde komşu kimdir? Komşunun hakları nelerdir? Komşulara nasıl davranmalıyız?” gibi sorulara cevap niteliğinde değil de, Müslüman toplumların “komşuluk” gibi bir değeri nasıl kaybettiklerini; yani sorunun kökenine kısa bir “öz eleştiri” tarzında kaleme alınmıştır. -Beton yığınlarının içinde kaybolmuş insanlar! Kültür ve Medeniyetini unutmuş toplumlar çökmeye hazır bir bina gibidirler. En ufak bir sallantı da yok olacaklardır. Tarihin belki de en kötü zamanlarından birini yaşıyoruz. Müthiş bir şekilde batı sevdalısı olmuş durumdayız. Sözgelimi, batının “iyi” yanlarını örnek almak adına kendi değerlerimizden vazgeçer hale gelmişiz. Bireyselleşme almış başını gidiyor. Kendi evlerimizden başlayalım isterseniz; imkan varsa her çocuğun ayrı bir odası, ayrı bir bilgisayarı bekli de ayrı bir televizyonu vardır. Hal böyle olunca bırakın “komşuluk” ilişkisini “aile içi ilişkiler” bile sıkıntıda. Aile toplumların ana kalbidir. O kalbi neyle beslerse insan, ileride onun karşılığını görür. O kalp, batı sevdasıyla, televizyonla, bilgisayarla, parayla, makamla belsemmişse eğer, o zaman o kalp katılaşmış olur. Eğer bir kalp katılaşmışsa onu taşıyan beden sadece beslenme görevini görür. Kaba tabirle,yer, içer ve yatar. ” Yani değil komşusunu düşünmeyi kendisini bile düşünmez ve bu durumda hayatını sürdürmeye devam eder.” Vurdumduymaz bir toplum haline gelmişiz.Her şeyden uzaklaşmak istiyoruz. Akraba ziyaretleri, komşu ziyaretleri, hasta ziyaretleri vb. tüm ziyaretler bizlere adeta birer “yük”, “sıkıntı” ve “dert” olmuş durumda. Bizden büyükler beklide bu konuda bizden biraz daha şanslılar; çünkü onların zamanında bu tarz ziyaretler örf-i birer adet olduğu için böyle bir sıkıtı yaşamamışlar. Ama bizler “bireysel, özgürlükçü” bir ortamda büyüdüğümüz için,”komşu” kimdir? Bilmez olmuşuz… Ülkeler, şehirler, köyler, kasabalar, mahalleler, caddeler ve sokaklar… Kuru kalabalıktan geçilmiyor, bilmem farkında mısınız? Ailesine, akrabasına, komşusuna zaman ayıramayanlar zamanlarını nerelerde geçiriyorlar, acaba… Şu bayramlarda olmasa kimsenin evinden çıkacağı yok! Yanı başındaki komşusu ölse haberi bile olmayacak kadar bireyselleşmişiz… Dünyevileşme uğruna ailesinden, akrabasından, komşusundan kaçar hale gelen insanların sayısı git gide artmakta… Para, makam, şan, şöhret almış götürmüş bizleri bir yerlere… Sahi biz kimiz? Cevap belli; biz Müslüman’ız… Biz, komşusu açken tok yatamayan Resulün ümmetiyiz, Biz, Mekkeli muhacirlere kucak açan, Medineli ensar olma gayretini veren bir avuç topluluğuz, Biz, bir hurmayı birkaç kişiyle paylaşmayı bilen örnek neslin izindeki toplumuz, Biz, gösteriş için değil de Allah için yardım yapmayı kendilerine ilke edinen sahabenin yolunda gitmeye çalışan toplumuz. Bu toplum yeniden “vahiyle” canlanacak, Bu toplum yeniden “Peygamberin sünnetiyle” canlanacak, “Allah(c.c)’ın izniyle… Eğer hala batının kirli oyunlarına aldanmaya devam edeceksek, vallahi yarın mahşer gününde işimiz çok zor olacak demektir. Evet,batıya karşı “henüz vakit varken” harekete geçelim, geçelim ki bizden sonraki nesiller “İslam dinini unutmasın” Durum bu Aziz okuyucu; üzülerek söylemek gerekirse bugün “Komşuluk” kavramını unutturanlar, yarın kim bilir hangi kavramları unutturacaklar… “Biz Müslümanlara” Unutmayalım ki; Unutmamak için, hatırlamak ve hatırlatmak gerek. Yazımı Nisa suresi 36. Ayetinin meali ile bitirmek istiyorum; ” Allah’a ibadet edin. O’na hiçbir şeyi eş (ve ortak) tutmayın. Anaya-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, sağ ellerinin mâlik olduğu kimselere (kölelerinize) iyilik edin. Allah (c.c) kendini beğenen ve dâima böbürlenen kimseyi sevmez.” Selam ve dua ile…

-İnsan ölümü unuttukça Dünyevileşir! Dünyevileşme almış başını gidiyor, Toplum içten içe çöküş sürecinde, Kafalar karışık, zihinler boşaltılmış, hayata tutunmaya çalışan insanlar var sokaklarda… Tarihin belki de en kötü zaman dilimlerinden birini yaşıyoruz. Vurdumduymaz bir toplum haline gelmişiz.Her şeyden uzaklaşmak istiyoruz. Kaçarcasına… Yaşama amacımızı unutmuşuz. Dünya’ ya adeta kazık çakmışçasına bağlanmışız. İnsan, ister ölüme inansın, ister inanmasın. Bu Dünya hayatının gelip geçici olduğunu herkes bir şekilde bilmekte ve bu gerçeği kimse değiştirememekte. Tabi söz konusu insanoğlu olunca bu duruma da çare bulmuş. Çare dediğime bakmayın! Aslında işin en kolayına kaçmışlar. Bu kolay yolda ölümü birileri öldüğünde hatırlamak! Diğer günler de ise ölümü unutmak hem de hiç ölmeyecekmişçesine! İşte bu durum beraberinde dünyaya bağlığı (yani Dünyevileşmeyi) doğrudan ya da dolayalı olarak kafalara yerleştirmiş. Oysa biz insanların yapması gereken bu dünya hayatını en güzel şekilde değerlendirmekti. Bir imtihan diyarı olarak görmekti. Örneğin: yarın pikniğe gidiyoruz desek, herkes az çok ne getireceğini bilir. Tüpünden, halısına mangalından etine basit ve geçici şeyleri alır herkes yanına. Yani tek kullanımlık malzemelerle pikniği en güzel şekilde geçiririz. Her halde kimse şöyle bir şey yapmaz; Çimento, demir, tuğla vb. gibi malzemelerle o piknik yerine gelip oraya kazık çakıp burasıda artık benim demez. Dese dahi bu kendini kandırmaktan ötesi olamaz. Küçükken bizlerde çok yapardık bu benim yeni arabam diye, ama o sözün sahteliği arabanın gerçek sahibi geldiğinde ortaya çıkardı. -Evet arkadaşlar kendimizi kandırmayalım. Görünen Dünya hayatın aldatıcı, geçici oyunlarına kanıp ta Ahiretimizi(yani öldükten sonraki hayatımızı) tehlikeye atmayalım. Unutmayalım ki Türk lirası sadece Türkiye de değerlidir. Başka bir Ülkeye gittiğinizde yanınızda Türk lirası götürürseniz o ülkenin en fakiri olursunuz ta ki o parayı oranın para birimine çevirene kadar. İşte bu Dünya hayatında olup biten her şeyi; Ahirette geçer mi? acaba sorusunu kendimize sorup hayatımıza öyle devam edeliyiz ki yaşamamızın anlamını yakalıya bilelim yoksa gerçekten bu Dünyanın yükünü başka bir şekilde kaldırmak mümkün olamayacaktır. Dünya hayatını anlamlandıran güzel insanlara selam olsun…