Düşünce

Müslüman olmamızın gerekleri iman ettiğimiz değerlerde gizlidir. Bugün imanın şartı adı altında veya iman esasları içerisinde iman ettiğimiz esaslardan biri de kitaplara inanmak ve/veya iman etmektir. İman edilen değerlerin bizlerce bilinmesi ve anlaşılması çok önemlidir. Kitap hakkında konuşmak ve kitap hakkında fikir sunmak zor bir iştir. Hele bu kitap Allah’ın kitabı olursa iş daha fazla önem arz etmektedir. Bu yazımızda Kuran’ı Kerim kendisini nasıl tanıtmıştır? Bunun üzerinde durmaya çalışacağız. İslam düşüncesi üzerinde yoğunlaşan ihtilaflar bugün genelde kitap ile alakalıdır. Kitabın doğru tanımlanması onun ihtilaf üreten değil ihtilafları ortadan kaldıran kitap olduğu ortaya çıkaracaktır. Kuranı Kerim’de Şuara suresinin 192-196 ayetlerinde Kur’anı Kerim kendisini tanıtmaktadır. Ayetlerde mealen şöyle buyurulmaktadır: “Şüphesiz, bu(ilahi mesaj) âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir; onunla mutlak güvenilirlik derecesinde olan vahiy inmiştir senin kalbine ki (ey Muhammed onunla) uyaran kimselerden olasın(ve çevrendekileri) apaçık Arap diliyle (uyarasın).Ve bu (mesaj, temel çizgileriyle),hiç şüphesiz, ilahi hikmetleri bildiren önceki kitaplarda da yer almaktadır.” Şuara suresi 192-196 ayetleri arasında geçen Kuran tanımının altı unsuru bulunmaktadır.
  • Kaynağı Allah’tır.
  • Vasıtası Cebrail’dir.
  • Muhatabı Hz. Peygamber ve onun kalbidir.
  • Gönderiliş gayesi uyaranlardan olmaktır.
  • Dili Arapçadır.
  • Önceki kitapları/sahifeleri de muhteva olarak kapsamaktadır.
Âlemlerin Rabbi tarafından indirilen Kuran kendisi ile insanları ve toplumu eğitmek ve ıslah etmek hedefine ve özelliğine sahiptir. Bunu Rab kelimesinin kullanılmasından anlayabiliriz. Peygamberimize parça parça vahiy meleği vasıtasıyla indirilmiş bir kitaptır. Bu kısma kadar genelde tefsir literatüründe yapılan Kuran tanımlarında yer alan ifadelerdir. Bu literatürün yaptığı Kuran tanımlarından biri ise şu şekildedir: Cebrail vasıtasıyla, Hz. Peygamber’e vahiy yoluyla indirilmiş, mushaflarda yazılmış, tevatürle nakledilmiş, tilavetiyle teabbud olunan kendine has özelliklere ihtiva eden Allah kelamıdır. Bu tanıma baktığımızda üzerinde durmamız gereken ve dikkat çeken en önemli nokta tilavetiyle ibadet edilen kitap ifadesidir. Tilavetiyle ibadet edilen kitap anlayışı Kuran okumanın insanlar için yeterli olacağı anlayışını ortaya koymuştur. Okuduğumuz kitapla davet etme gibi bir sorumluluğumuz olduğunu bize yukarıdaki ayetlerde geçen ifadeler açıklamaktadır. “Uyaran kimselerden olasın diye…” ifadesi tam olarak buna işaret etmektedir. Burada tilavet kelimesine yüklediğimiz anlam insanların Kuran’la olan ilişkilerini bu zamana kadar bir şekilde şekillendirdi. Ancak tilavet kelimesi ne anlam ifade etmektedir? Tilavet; okumak, anlamak, hayatın merkezine koymak, yap dediğini yapmak yapma dediğini yapmamak için okunan bir kitaptır. Zaten Kuran’a uyarsak onun hükümleriyle hakkıyla ibadet etmiş oluruz. Peygamberimiz uyaranlardan olsun diye indirilen bu Kuran Arapça indirilmiştir. Kuran’ın Arapça olmasındaki gaye ise peygamberin görevi uyarmak ise bu uyarıyı kendi toplumunun anlayacağı dilden yapması gerekecektir. Ancak bugün Kuran’ın Arapça olması ile ilgili ayetler üzerinden farklı bir Kuran düşüncesi inşa edilmektedir. Bu ise Kuran’ın anlaşılamaz olduğunu ortaya koyan düşüncedir. Anlaşılsın diye apaçık Arapça bir kitap olarak indirilen Kuran Arapça olması yönünden anlaşılmazlığın konusu haline getirilmiştir. Kuran peygamber efendimiz özelinde özellikle kendisini uyaran olarak belirlemiş, ardından bizleri kitapla hem uyaran hem de uyarılan kılmıştır. Hayattan ve anlaşılmaktan yoksun bırakılmış bir kitap nasıl olur da hayata hâkim olur? Arap diline yüklenen kutsal bir anlam yoktur. Çünkü böyle olursa sorumluluk yalnızca Arapça bilenlerle sınırlı kalırdı. Ancak bütün Müslümanların Kuran’la ilişkileri sorumluluk alanı ise bunun farkında olmak ve buna göre kitapla ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir. Arapça, Kuran’ın anlaşılması noktasında tabii ki önem arz etmektedir ki bunu görmezden gelmemiz mümkün değildir. Ancak bu kitap eğer ibadetin konusu ise, hayatın ve hayat tarzının konusu ise ne olursa olsun Arapça bilsin bilmesin herkes bir şekilde vahiyden haberdar olmak zorundadır. Arap diline vakıf olmakla bilgilenmemiz, dilin inceliklerinin manaya delaletini ortaya koyma yolunda yapılan çalışmalar ulaşılmak istenen nihai hedefin üzerine set çekmemelidir. Nihai hedef cehalet karanlığını Kuran nuruyla ortadan kaldırmaktır. Bu Kur’an aydınlığını hayatına yansıtmak esas hedeftir. Bu hedefe ulaşmada Müslümanlar birbirinin yoluna taş koyan değil birbirine yol açan konumda olmalıdırlar. İslam düşüncesi adıyla bir konu ele alınırken genelde Peygamber efendimiz döneminden başlanarak bugüne varıncaya kadar ekoller, akımlar, mezhepler ve bunların ortaya koyduğu düşünceler ayrıntılarıyla ele alınmaktadır. Bu durum bazı problemlerin tarihsel arka planını bilmek adına önem arz eder. Ancak şunun farkına varmalıyız ki İslam düşüncesinin ilk başlangıç noktası vahiydir. Kuran’ı doğru bir şekilde tanımlamadığımız sürece inşa ettiğimiz düşünce hata vermeye boşluklar bırakmaya başlayacaktır. Hayatımızdaki boşlukları sahih bir İslam anlayışı doldurabilir. Peygamber efendimiz Haris b. A’ver’den rivayet edilen bir hadisi şerifte şöyle buyurmuştur: “Haris: Birgün mescide uğradım. Baktım ki insanlar çeşitli olaylara dalmışlar. Hz. Ali’nin yanına girdim ve dedim ki: ey Ali insanlar dünyevi şeylere dalmışlar gidiyorlar. Hz. Ali şöyle dedi: Gerçekten böyle mi yapıyorlar? Haris: Evet aynen böyle yapıyorlar. Hz. Ali cevaben şöyle buyurmuştur: Ben Rasulullah’ın şöyle dediğini işittim ‘İlerde fitneler meydana gelecektir’. Hz. Ali dedi ki: ‘Ya Rasulallah bu fitnelerden çıkış yolu nasıldır? Peygamberimiz şöyle buyurdu: ’Allah’ın kitabı sayesinde sizden öncekilerin haberi, sizden sonrakilerin haberi ve aranızdaki işlerin hükmü bu kitaptadır, hakikati ayrıntılı bir şekilde ortaya koyandır. Alay, lakırdı ve lüzumsuz bir söz değildir. Kim zorbalık yaparsa Allah onu perişan eder. Hidayeti Kuran dışında arayanları Allah saptırır. Kuran Allah’ın sapasağlam ipidir gerçeği hatırlatan ve her hükmü hikmetlerle dolu olan bir mesajdır. Dosdoğru yol kuranın anlattığı yoldur öyle bir kitaptır ki arzular onunla sapmaz, onu konuşan diller hakikati karıştırmazlar. Ondan konuşan âlimler hakikatten şaşmazlar. Bu öyle bir kitaptır ki okundukça eskimez. Kuran okundukça tazelenir. Kuran’ın incelikleri asla bitip tükenmez. Bunu söyleyen doğru söyler. Kuranın dediğini yapanlar ecir sahibi kılınırlar. Onunla hükmedenler adalet üzere olurlar. Kim Kuran’a davet ederse doğruya davet etmiş olur. Cinler bu kelamı işittiklerinde ‘İnsanları ve diğer varlıkları kurtuluşa çağıran acayip bir mesaj dinledik dediler. (Cin Suresi/1). Ey A’vel bu kelimeleri al ve hayatına tatbik et… KURANI HAYATIMIZA TATBİK EDEBİLMEYİ ALLAH NASİP EYLESİN… KAYNAKLAR
  1. Dr İsmail CERRAHOĞLU (TEFSİR TARİHİ sayfa:13 Kuran Tanımı)
  2. MUHAMMED ESED KURAN MESAJI (Şuara suresi 192-196)
  3. Envârul Kur’an ders notları-MEHMET OKUYAN
  4. HADİSİ ŞERİF (İmam Tirmîzî ‘SÜNEN’ Fedâilü’l-Kur’ân 14.BAB)
 

Şükrü Kaba

Bulmak için değil, aramak için yollara düşer ya hani insan. İşte böyle bir yolculuk esnasında posta kutuma bir dostumun bırakmış olduğu mesajı okuyordum: Ülkenin kanayan yaralarından birini daha masaya yatırmamız gerektiğini söylüyordu: “Eğitimde Şiddet” “Bu yolculuk daha bir anlam kazandı” dedim. Ne yorgun başımı yasladığım buğulu cam, ne çiseleyen yağmur, ne camın ardında akıp giden hayatlar… Şimdi zihnimde yer edinen; defalarca haberlerde izleyip, gazetelerde okuyarak şahit olduğumuz;  şiddete maruz kalmış ve bizim iç geçirmekten başka bir tepki göstermediğimiz çocuklardı. Eğitimde şiddeti konuşacaksak; akla ilk gelen çocuklar olmaz mıydı? Sonra, dedim ki: “Bu işte var bir terslik.” “Eğitim ve Şiddet” yan yana birbirine yakışıksız iki kelime… Bu işte vardı bir terslik ve ben, hiçbir zaman anlam vermeyecek olsam da bu tersliği sorgulamaya başlamalıydım. Zira, vakti geldi de geçiyordu, bu yara çok ihmal edilmişti. Gerçi, bırakın bir çocuğa uygulanan şiddeti konuşmayı, ben terbiye etmek için dahi bir çocuğun küçücük de olsa, geçici de olsa, kalbinin kırılmasına anlam veremem. Becerebilirsem sorgulamaya devam edeceğim. Nasıl oluyordu? Nasıl oluyordu da bir çocuğa şiddet uygulanıyordu… Nasıl oluyordu da insanlığın umudu çocukları incitebiliyordu birileri? Eğitim! aldığını iddia eden insanlar, neden bu yola başvuruyordu? Bir süre, zihnimde sadece “neden” sorusu dolandı durdu. Neden? Neden bir öğretmen öğrencisini eğitmek ile mükellefken şiddete başvurur? “Mesleğini sevmiyordur.” diyordum kendime. Peki ama çocuklar, onları da mı sevmiyordu? Peki, tamam. Hadi diyelim ki, çocukları da sevmiyordu; (ki öyle bir şey yok) o halde, kendi kanından canından olmayan, kendisine emanet edilmiş çocukları incitmenin hakkını nereden buluyordu. Emanete ihanet edilmez desturunu da mı bilmiyordu? Hadi varsayalım, varsaymaya devam edelim. Diyelim ki, emanetin ehemmiyetinden de bihaber bu insan… O halde aldığı diploma ile; “kahrolsun” sloganlarıyla kahredemediğimiz sistemin verdiği hakla mı, nasılsa mesleğimden olmam güvencesiyle mi bu hakkı buluyordu kendinde. Ya da Türkiye’de eğitim, uysal vatandaş yetiştirmek için bir araç olarak kullanılıyordu. Yani; gerçekten birileri, eğitim kelimesinin eğ- kökünden geldiğini, eğitim kelimesinin aslında daha ziyade hayvan terbiyesi için kullanıldığını, insanların yalnızca ta’lim edilebileceğinin bilincindeydi, fakat korumaya çalıştıkları düzenleri  için insanların başına vurup baş eğdirmeleri, uysallaştırmaları gerekiyordu. Bu birileri, adeta “Ağaç yaşken eğilir.” diyordu.  Oysa neden eğilir ki, bırakalım Yaradan’dan gayri hiç kimse için eğilmesin, doğru kalsın başlar. Ya da yoktur böyle birileri, ben komplo teorileri üretiyorumdur. Komplo teorileri üretmeme rağmen, hiçbir geçerli sebep bulamadım ya bu tersliğe… Zaten bulmamalıydım değil mi, bunun sebebi olamazdı değil mi? Tersliğe sebep bulamadığıma göre çözümü konuşmalıyım değil mi? Ama toplumsal alışkanlığımız çözümü değil, sorunu konuşmak değil miydi? Mazur görün, kişi yetiştiği toplumdan bağımsız olamıyor işte. Çözüm mü? Elle tutulur bir çözüm sunabilir miyim bilmiyorum, ama yelpazeyi genişletip  kelamı sadece öğretmenleri sorgulamaktan  uzaklaştırmak istiyorum. Esasen demek istediğim; aileler bu işin neresinde… Çocuklarını kime emanet ettiğini kaç ebeveyn merak ediyor? Kendinden çok öğretmenleriyle vakit geçiren çocuklarının, hayat boyu rehberleri olacak öğretmenlerini, kaç ebeveyn merak ediyor? Sözlerime klişe bir cümle ile devam edeyim.  Her ne kadar insanın kalıp cümlelerden kurtulmasını istesem de, ezberlenmiş kelimelerle konuşmaktan rahatsız olsam da… Bazen  klişe cümlelere ihtiyaç duyar insan, bazen  olur ya, insan  der ki: Tamam işte, bu söz tam buraya ait. İşte tam buraya ait dediğim cümle: “Eğitim ailede başlar.” ne doğru bir cümle değil mi? Gerçekten  de eğitim ailede başlamıyor mu? Günümüzde eğitimi şiddetle tamamlayabileceği gafletindeki öğretmenler nasıl bir ailede yetişiyor? Ne yaptığını bilmez bu öğretmenler, ailede yanlış eğitilmiş olmanın sonucu değiller mi? Bu öğretmenler her şeyden evvel, yani çocuğa sınırsız imkânları sunmaya çalışmaktan evvel, çocuklarının kalbine merhameti aşılamayan ailelerin çocukları değil mi?                                                Bütün insanlığa örnek olabilecek bir öğretmeni tanımayan, çocuklarına da anlatamayanların yetiştirdiği öğretmenler değil mi bunlar? Velhasıl, eğitim ailede başlıyor ya da başlamadan birileri tarafından bitiriliyordu. Gördünüz mü, bakın hâlâ çözüme dair birkaç söz dökülmedi kalemimden… Çözüm; anne-babaların Resul-ü Ekrem’in (s.a.s.) “Çocuklarınıza bırakacağınız en güzel miras iyi terbiye ve güzel ahlaktır” nasihati üzere çocuklarını yetiştirmesinde. Esasen bu sözü emir telakki etmelerinde… Pekala biz gençlere düşen ne? Elbette bizim için de söylenmiş bir başucu sözü var. Biz gençler de başucumuza bu sözü alıp yollara düşersek, bir şeyler değişir… Hangi söz mü? “Ben öyle bilirim ki yaşamak berrak bir gökte çocuklar adına savaşmaktır.”  

Zozan Demirci

Şiddet; bazen bir taşma, bazen bir aşma, bazen bir yok olma, bazen bir var olma, bazen bir müşahhasta yok olan ‘var’ın mücerret kıvamındaki bir ‘fiiî tekevvün’dür.
Ne olursa olsun şiddet ‘an’da vardır. Dolayısıyla görünendir. Görünen olduğu için de, dolayısıyla bir fikrî veya zihnî veya ruhî/psikolojik bir zemini vardır. Dolayısıyla şiddet ‘amaç’sız ve ‘araç’sız değildir.
Durumu, yeri, mekânı, zamanı buudundan bir yerden, başka bir yere doğru giden bir ‘şey’dir, şiddet. Burada ‘şey’ kelimesini dillendirmişken; ‘şey’ ve ‘şiddet’ bağlamında ‘şiddet’in, engin ufukları kapsayabilir bir kavram olan ‘şey’ kelimesi içerisine girmesine de değinmeliyiz. Fikrî-felsefî cereyanlarda geniş bir yeri olan ‘şey’; müfekkiremizde el atılan her bir meseledir. ‘Şiddet’ fikrî, zihnî, ruhî/psikolojik bir zemine malik ise haliyle ‘şey’e de girer.
Konumuna göre şiddet, ‘müspet’ veya ‘menfi’ ne şekilde olursa olsun, böyledir.
Şiddetin tekevvün sürecinde, ruhî/psikolojik buuduna bir de içtimaî buudunu eklemliyiz. Daha doğru bir ifadeyle içtimaî buudu da, etkileri buudundan mühimdir. ‘Şiddet’ bağlamında ‘etki’yi söz konusu ettiğimizde, karşımıza iki durum çıkabilir; a) ‘etki’ karşısında ‘tepki’ b) ‘etki’ karşısında ‘pasifizm’. İkinci durum umumî düzlemde belli bir yere kadar geçerli olup, belli bir yerin sonunda ‘tepki’ halini alabilir. İçtimai buudu söz konusu ettik ya; işte her iki durumda da içtimai, buudun akislerini müşahede ediyoruz.
Peki… Şiddet nedir? Şiddetin işlevleri nelerdir? Şiddetin gücü nedir? Şiddetin konumu nedir? Şiddet her zaman aynı değere maliktir? Şiddetin esbabımucibesi var mıdır? Şiddet hakkında söz söyleyebilmek için ‘şiddet’i çözümlemek gerekir mi? Şiddet tek veçheye mi maliktir? Şiddet salt bir mesele midir? Bu sualleri çoğaltabilir miyiz?
Ek bir sual; modern hayattaki modern insanı şiddet bağlamında, şiddeti modern hayattaki modern insan bağlamında nasıl değerlendirebiliriz?
Gerginlikler, fışkırışlar, değerler buudundan şiddeti ele alırsak;
– İçinde sıvı bulunan herhangi bir esnek yapı, gerildiği takdirde fizikî sıkışma sonucu patlama meydana gelir ve sıvı dışarıya fışkırır. Gerginlik ve fışkırış buudundan teşbih bu.
– Var olan bir durum karşısında ‘şiddet’ kapsamına girebilecek herhangi bir yolla, karşındakini muhatap etmek. Değerler buudundan teşbih de bu. Yalnız, değerler nereye kadar, diye bir sual ile karşılaşabiliriz burada. Yine klişe bir sözü tedaileri icabı zikredebiliriz; “Bir kişinin özgürlüğü bir başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter.”
Mamafih… İnsan, muhatap olan ve muhatap olunan şeklinde geniş iki kanada malik bir varlık olduğuna göre, şiddet insanın genişliğine nispetle nerede, nasıl, ne şekilde olabilir?
Söz gelimi; eşine karşı şiddet uygulayan bir kocanın, şiddet uyguladığı anda iki veçheli bir panoraması vardır; a) eşine karşı b) kendine karşı. Burada manasını aşikâr etmemiz gereken nokta ise hususî düzlemde bu misal için, umumî düzlemde meselemiz için şiddettir. Eşine karşı ve kendisine karşı olarak, bu misaldeki kişinin çözümlemesi yapılırken, panoramaya üçüncü bir mesele zeyl edilir, o da bir mesele olarak ‘şiddet’tir. Hatta meseleye, şiddetin şekillerini ve de en mühimi olarak muhteviyatını zeyl edersek, nasıl bir panorama ile karşılaşabiliriz? Ve yine aynı şekilde, şiddete muhatap olan ve şiddete muhatap eden ilişkisine, şiddete kadar gelen süreci de dâhil edersek ne diyebiliriz?
İki eş arasındaki bu misal, tedaileri icabı bu şekilde dursun!
Meseleye farklı zaviyeden devam edersek; şiddetin gerektiği yerde, gerektiği şekilde uygulanması menfi midir, müspet midir?
Virgülsüz, duraksız bir şekilde ortaya attığımız bu cümle görüldüğü kadar basit midir? Tam bir çözümlemeye tabi tutarsak bu cümleyi, şiddetin;
– Gerektiği yer
– Gerektiği şekil
– Gerektiği yerde, gerektiği şekilde uygulanması; fiil-kuvve halinde
– Menfi
– Müspet
– ‘ne’ye, ‘kim’e göre menfi, müspet
– Zaman
– Mekân
meselelerinin çözümlenmesi, yerine oturtulması gerekir.
Bu çözümlemelere zeyl olarak, şu noktanın da aşikâr hale getirilmesi, tanımlanması gerekir; şiddetin gerektiği yerde, gerektiği şekilde uygulanması durumu, şiddet sayılır mı?
Dolayısıyla karşımızda şöyle bir tablo bulunmaktadır;
– ‘Ben’/’Biz’ (Ruhî/Psikolojik)
– ‘Sen’/’Siz’ (Ruhî/Psikolojik)
– Uygulanan-Şiddet (Gerçekleşen)
– Uygulanan Sonrası (Etki, Etki-Tepki)
– Sonuç (‘Ben’/’Biz’, ‘Sen’/’Siz’, Uygulanan, Uygulanan Sonrası; bu durumların gerçekleşmesinin akabinde, Som Halde Ortada Duran. Menfi de olabilir, müspet de olabilir veya önce menfi sonra müspet de olabilir.)
Dolayısıyla sağlam bir şekilde meseleyi anlamak ve anlamlandırmak için, sağlam bir şekilde analiz etmemiz gerekir. Şiddet meselesi tek veçheli bir mesele olmadığı ve de her zaman aynı şekilde ve sonuçlara malik olmadığı için de hassas ve sağlam bir analiz gerekir. Farkında olalım veya olmayalım her nevi şiddet sorununu doğuran, kaşıyan yolları da halletmiş oluruz böylelikle.
Farklı bir misalden devam edersek… Örgütler ve şiddet bağlamında şunları söyleyebiliriz; haklı veya haksız bir devlet ve bir şiddet üreten örgüt arasında kalabilme durumu olan halk, muhtemelen bu ikilemde alakası olmayan ve zorlama bir şekilde üçüncü taraf olabilir. Buradan devam edersek; eğer iki taraftan biri şiddet üreten taraf durumunda ise doğal olarak, taraflardan öbürü de gücü yettiği oranda karşılık verebilir. Bu son yargı, salt bir nazarın şahit olduğudur.
Bir devlet ve bir örgütle hudutlandırmayalım meseleyi. Öyle veya böyle, şiddet uygulama araçlarına malik olan bir zümre, elinde şiddet uygulama araçlarına malik olmayan kitleleri, şiddete muhatap ettiğinde panorama nasıl ve hangi düzeyde olacak? Burada müsavi bir durum yoktur. Ve ‘normal seyrinde giden’ bir zümreyi de, karşılık vermeye çekebilecek bir durum vardır. Mazlumun, kendini korumak amacıyla karşılık vermesi, şiddet olarak vasıflanamayabilir; lakin sağlam bir otorite, sağlam bir hayat sürme ortamı olmayan bir bölgede de, insanlar arası ilişkileri korumak (haklar, hürriyet ilh.) ve bu minvaldeki meseleleri de gözümüzün önüne getirmemiz gerekir mi?
Nihayetinde karşılığı olan bir meseledir şiddet. Tek veçheli bir mesele değildir. Varlığı ile yokluğu arasında müşahede edilebilir bir fark vardır.
Burada şiddet meselesine lugavî buuddan yaklaşmak, meseleye vukufiyeti artıracaktır. Şiddet şu manalara gelir:
– Kuvvet veya güç aşaması
– Hız, sürat
– Sertlik, sert hareket
– Sıkılık, müsaadesizlik
– Peklik, aşırılık, fazlalık
– Kaba kuvvet, baskı
Mezkûr manaların her biri şiddet kelimesinin, mana alanını oluşturur. Bu manalarında, mana alanlarına nazar edilebilir.
Şahit olunduğu üzere, şiddet kelimesinin manaları arasında yalnız menfi ve müspet manalar yoktur. Öte yandan “cebir” manasına müsavi olan manalar ile alakasız gibi görünen “kuvvet veya güç aşaması” gibi manaların ise tedailerine nazar etmek gerekir.
Dolayısıyla “şiddeti konumlandırmak” olarak ifade edebileceğimiz mesele, hayattaki yeri, ehemmiyeti, konumu, işlevi, getirisi, götürüsü gibi alanlardan-buudlardan tespit etmeyi içerir. Menfilik, müspetlik bu konumlandırmadan sonra gelecektir. Şiddetin menfiliğinin veya müspetliğinin olabilirliği meselesi de, şiddetin menfi veya müspet haller ile irtibatından sonra gelecektir. Umumî düzlemde, karşıdan nazar ettiğimizde “şiddet”i ve sonra da “şiddet”e dair meseleleri müşahede edeceğiz.
Eşya ve insana karşı menfi şiddetin yerine refahı tesis etme işi ise zaten dünyada meseleler üstü meselelerdendir. İslam ise bunu sağlayacak tek dindir. Uçsuz bucaksız hiçbir meselede kapalı kapı bırakmayan dindir. Hayatın her alanını kucaklar. Dolayısıyla hakların gaspını, hakların yok sayılmasını, kaba kuvveti-şiddeti engelleyen, refahı sağlayan tek sistem İslam’dadır.
Dolayısıyla İslam’ın “ed-Din” oluşunda, meselemiz için de bir yer bulabiliriz.
(Zaten) Bu da; bizim inancımız ve davamız zaviyesinden üstünlüğümüzü gösteren ve ışıldatan meseledir.  

Ali Tarık Parlakışık

  Mahmut Kar Köklü Değişim Dergisi Yazarı Söyleşi: Ali Tarık Parlakışık İslam Coğrafyasına baktığımızda Müslümanların yaşadığı İslami beldelerin çoğunda fakirliğin hakim olduğunu görüyoruz. Doğal-ekonomik kaynaklar açısından kıt bir coğrafyada olmasına rağmen Batı’nın gelişmiş olmasını, zengin kaynaklara sahip olmasına rağmen ise İslam Coğrafyasının az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler sınıfında kalmasını ne ile izah edebiliriz? Bu minvalde işaretlersek, yaşadığımız dünyada muhatap olduğumuz sorunlara çözümler üretmek konusunda ne gibi sıkıntılar yaşıyoruz? Sorunuzun içinde dikkatlerden kaçmayan çok önemli bir tezatlık var öyle değil mi? İslam coğrafyası tüm ekonomik kaynaklar açısından çok büyük zenginliklere sahip. Petrol, doğalgaz, kömür, altın ve daha birçok iktisadi değer İslam topraklarında var. Aynı zamanda tarım arazileri ve bu arazilerin verimli kullanılması için olmazsa olmaz olan nehir yatakları, İslam topraklarından akıp gidiyor. Sonra tüm bu kaynakları ve ekonomik değerleri sanayide işletecek, kullanılır hale getirip bunlara ekonomik değer katacak beyin gücünün ve çalışan nüfus yoğunluğunun da zengin olduğu bir İslam Coğrafyası’ndan bahsediyoruz.  Ama ne yazık ki tüm bu zenginliğe rağmen Müslümanlar fakir. Tüm bu zenginlikler Müslümanların maslahatına kullanılmıyor. Sizin toprağınıza, sizin tarlanıza bir eşkıya giriyor ve tüm zenginliğinizi alıp gidiyor. Siz ise kendi toprağınızda, kendi tarlanızda o eşkıyaya cüz’i bir ücret karşılığında işçilik yapıyorsunuz. Peki, bunun temel sebebi nedir? Müslümanlar sahip oldukları bu ekonomik değerlerden çok daha önemli olan başka bir değeri kaybettiler. Ekonomik değerlerin yeniden kazanılması, bu önemli kıymetin, değerin yeniden kazanılmasına bağlıdır. Bu, Müslümanların kaybettiği fikri değerdir. Fikir gelişmekte olan bir toplum için hayatta elde edilebilecek en büyük değerdir. Hele hele bizler gibi fikri anlamda köklü bir geçmişe sahip toplum için atalardan teslim alınacak en büyük mirastır fikir. Bakın burada sizlere İslam’ın iktisat yönetimi ve siyaseti konusunda önemli çalışmaları olan Takıyyuddin en-Nebhani bu fikrin değerini şu ifadelerle anlatıyor: “Maddi servetler, bilimsel buluşlar, teknolojik yenilikler ve benzer şeylerin yeri, fikirlerden çok daha aşağı seviyededir. Bunlara ulaşmak sahip olunan fikirlere bağlı olduğu gibi bunların korunmaları da yine bu fikirlere bağlıdır. Fikri değerlerini koruyabilen bir toplumun maddi servetleri tahrip edilse dahi, böylesi bir toplum onu hemen yeniden üretebilir. Fakat fikri değerleri çökmüş toplumlarda maddi servet mevcut olsa dahi bunların azalması ve fakirleşme çok çabuk olur. Zaten bir toplum düşünce metodunu kaybetmeden elde ettiği bilimsel gerçekleri kaybetse bile onların çoğunu tekrar elde edebilir. Hal bu ki, kendine ait verimli düşünce metodunu kaybederse anında gerilemeye ve elindeki tüm teknolojik gücü kaybetmeye başlar. Bundan dolayı öncelikle fikri değerlere sahip çıkmak gerekir.”
Bahsettiğiniz bu fikri değeri biraz daha açar mısınız? Bahsettiğim fikir, kitaplarda yazılı olup pratik gerçekliği olmayan felsefi düşünceler değil. Hayatla ilişkisi kurulamayan gerçek ötesi farazi mülahazalar da değil. Fikirden kasıt, hayatın gerçekleri ile karşılaştıkları zaman toplumların kullanabileceği pratik düşüncelerdir. Eğer bu fikir olursa toplumdaki bireyler karşılaştıkları olaylar ve hayatın gerçekleri üzerinden bir hükme varmayı ve bir karar vermeyi gerçekleştirebilirler. Aynı zamanda toplumların yöneticileri ve idarecileri de bu fikir çerçevesinde hüküm ve kararlar alabilirler. Ama böyle bir fikir olmazsa elinizdeki ekonomik servetlerin değeri ve kıymeti yok olup gider. Çünkü o ekonomik servetlerin kıymetini gören ve kendi kapitalist ve sosyalist fikri çerçevesinde onlar üzerinde hüküm vermeyi ve karar almayı akbabalar gibi bekleyen sömürgeciler vardır. İşte biz Müslümanlar olarak o fikirden neredeyse son yüz yıldır yoksunuz. İslam’ı bir hayat nizamı olarak hayatımıza tatbik edilen bir fikir ve ideoloji olarak görmüyoruz. Bugün Müslümanlar, Allah’ın Rasulullah elçiliğinde gönderdiği İslam risaletini bize kadar ulaştıranların anladığı gibi anlamıyor, kavradığı gibi kavramıyor maalesef. Aynı zamanda Müslümanlar kapitalist ve sosyalist fikirler gibi kendilerine kazandırılmak istenen karşıt fikirlere de bağlanmamışlardır. Yani Müslümanlar kapitalizmin iktisadi özgürlükleri çerçevesinde serbest piyasa ekonomisini bir fikir olarak kavrayıp özümseyerek uygulamıyorlar. Yine bir dönem komünizmin ekonomik sosyal adalet prensibinin peşinde ona inandıkları için koşmadılar. Aksine fikri değerlerini kaybetmiş olmaları gereği, sömürgeci kapitalizmin kendi üzerlerinde uygulamaya koyduğu zoraki uygulamalardan dolayı ona aşık oldular. Yoksa kapitalist fikirlerin ekonomik, sosyal, siyasi ve ictimai gerçekliğini anlayıp kavrayarak kabul ettikleri için değil. Yani Müslümanlar olarak son yüzyılda hayata ilişkin meselelere çözümlemeler sunan, sahih veya batıl herhangi bir fikirden yoksun yaşıyoruz. Müslümanlar fikri bir çöküntü ve düşüklük içerisindeler maalesef. Yaklaşık bir asırdır İslam’ın İktisat nizamından uzak yaşıyoruz, dediniz. İslam’ın iktisadi siyaseti hangi fikri değer ve esasa dayalıdır, bu konudaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz? İsterseniz İslami iktisadi siyasetin esaslarından bahsetmeden önce bugün dünyaya egemen olan ve tüm ülkeleri hegemonyası altına alan kapitalist iktisadi siyasetin esaslarından ve bu siyasetin bozukluğundan bahsedelim. Zira bugün insanlığın ekonomik buhran içinde yaşamasına sebep olan kapitalist iktisadi siyasetin ne olduğunu bilmeden, İslami iktisadi siyasetin doğruluğu zihinlerde somutlaşmayabilir. Kapitalist nizamın bozukluğunu anlayabilmek için onun iktisadi siyasetinin esasını teşkil eden “Milli Gelirin Artırılması” teorisinin ne olduğuna ve aslında nasıl bir tuzak olduğuna bakmak gerekir. Zira biz bile Türkiye’de ekonominin gelişmişliğini milli gelirin artırılması esası ile değerlendiririz. Mesela eğer milli gelir artarsa kişi başına düşen gelir de artacak diye düşünürüz. Aslında kapitalist iktisadi siyaset bizi böyle düşünmeye yönlendirir. Doğal olarak kapitalist iktisadi siyasete göre milli gelirin artırılması için üretimin ve hizmetlerin artırılması gerekmektedir. Çünkü ona göre insanın ihtiyaçları sınırsız ve limitsizdir. Kaynaklar ise sınırlıdır. İşte kapitalizm, sınırlı kaynakların sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için üretimi artırmayı hedefler. İnsanların daha çok çalışıp üretim ve hizmet gelirlerini artırarak milli geliri artırmaları amaçlanır. Milli gelir ise aslında insanların ihtiyaçlarına göre bir dağılım sergilemez. Onlar servetin kimin elinde olduğuna bakmaksızın gelişmişliği/kalkınmayı genel olarak milli gelir miktarları ile ölçmektedirler. Onlara göre toplumun onda biri servet sahibi olsa, onda dokuzu ise yiyecek, giyecek ve sığınabilecek bir meskene sahip olamasa dahi, toplam servet toplam nüfus oranına bölünecek ve kişi başına düşen milli gelir şu kadardır denilecektir. Bu çok büyük bir yalan değil midir? Şimdi bunun en başta konuştuğumuz fikir ile alakası yok mudur? Kapitalist nizam ekonomik sorunlara toplumsal bir sorun çerçevesinde bakmaz. Aslında sadece ekonomik sorunlara değil tüm sorunlara toplumsal sorun olarak bakmaz. Yani ekonomik soruna insanlar arası ilişkilerle ve servetin insanlar arasında dağıtılması ile ilgili bir sorun olarak bakmaz. Aksine servetlerin artırılması için insanlara çalışma ve mülk edinme hürriyeti verir ve doğal olarak sorunu bir üretim sorunu haline getirir. Dikkat edin kapitalizme inanmış ve kapitalizm ile sömürülen ülkelerde ekonomik buhranlar yaşandığında hemen üretimin düştüğüne yönelik açıklamalar yapılır. Hemen iktisadi gelişmeye ve üretimi artırmaya yönelik çağrılar yapılır. Bu çağrılar Müslümanların topraklarında kâfir devletlerin varlıklarını korumak ve ayaklarını sabitlemek içindir. Kapitalist iktisat nizamında tüm değerler maddidir. Maddi değeri ön planda tutanlar zengin olanlardır. İnsani, ahlaki ve ruhi değerlere sahip topluma karşı kapitalist sermayedar ve yöneticiler cimri davranırlar. Türkiye’de bu kapitalist sitemin cenderesinde kalmıştır. Bu nizam ile kalkınmayı hayal eden ve büyüme hedefleyen bir ülkede yaşıyoruz maalesef. İslam’ın bu konu ile ilgili çözümü var mı? Tabi ki var. İslam insanın hangi sorununu çözmede aciz kaldı ki, bu sorunu da çözmede aciz kalsın? Öncelikli olarak şunu ifade etmemiz gerekir. İslam insanın ihtiyaçlarının sınırsız olduğunu asla kabul etmez. İnsanın ihtiyaçları sınırlıdır. İnsanın hem zaruri ihtiyaçları hem de lüks ihtiyaçları vardır. Her halükarda insanın ihtiyaçları sınırlıdır. Dolayısıyla İslam insanın ihtiyaçlarının sınırlı olması gerçeğinden hareketle kapitalizm gibi sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılamak için üretimi artırmayı iktisadi siyasetinin hedefi yapmaz. İslam hiç birini diğerinden ayırmadan tüm insanların fert fert zaruri ihtiyaçlarını garanti altına alır ve tam olarak temin eder. Lüks ihtiyaçlarını ise yaşadığı toplumun ekonomik şartlarına göre gücü yettiğince temin eder. İslam’ın iktisadi hedefini şu dört nokta ile özetleyebiliriz; 1) İslam herkese birer fert olarak bakar. Dolayısıyla ferdin ihtiyaçlarını karşılamada ferdicidir. 2) Her bireyin temel ihtiyaçlarının tamamının karşılanmasını gerekli görür. Bireyi Müslüman gayri Müslim, kadın erkek, yetişkin çocuk ve akıllı deli diye bir ayrıma tabi tutmadan temel ihtiyaçların tatmini için temin eder. Bu sebeple İslam, bu kapsamda insancıldır. 3)Rızkı elde etmek için insanların çalışmasını mubah/serbest kılar. Bu serbestiyette tüm bireylere eşit davranır ve her birinin servetten dilediği miktarda pay alması için yol açar. Ancak burada esas olan mülk edinme keyfiyetinde İslam’ın bireyleri şer-i hükümler ile kayıtlı tutmasıdır. Mesela herhangi bir birey, içki satarak, içki üreterek mülk edinemez. 4) İslam tüm ilişkilerde olduğu gibi fertler arasındaki ekonomik ilişkilerde de yüce değerlerin hâkimiyetine önem verir. Dikkat edilirse kapitalist iktisadi nizamda dağıtım merkezli bir siyaset yok. Üretim merkezli bir siyaset var. İslam’da ise dağıtım merkezli bir siyaset var. Çünkü İslam’ın iktisat nizamı insanların ihtiyaçlarını karşılamak için dağıtımı ölçü almıştır. Kapitalist iktisadi nizam ise servet sahiplerinin daha çok zengin olmasını sağlamak için üretimi ölçü almıştır. Peki, İslam üretmeden dağıtımı nasıl sağlayacak? Evet, işte kilit soru budur. Servetin dağıtımını İslami iktisadi siyasetin temel hedefi olarak belirlemiş olmak, üretimin artırılmaması ve ihmal edilmesi anlamına gelmez. Çünkü dağıtımın bizzat kendisi servetin geliştirilmesini gerektirecektir. Üstelik serveti artırmak veya geliştirmek her fert için zorunlu bir şeydir. Burada dikkat edilecek husus servetin geliştirilmesi ve üretimin artırılmasını iktisadi siyasetin hedefi haline getirmemektir. İktisadi nizamın temel hüküm ve kanunlarını üretimi geliştirmek esası üzerine kurmamaktır. Üretimin geliştirilmesi teknik ve iktisadi bilgiler ile geliştirilecek bir meseledir. Hatta bu bilgi ve teknolojiler her yerden alınabilir. Çünkü bu bilgiler ideolojik bakış açısı ile ilgili değil evrensel bilgilerdir. ABD’den, Avrupa’dan, Rusya’dan alınabileceği gibi Çin’den de alınabilir. Esas olan bu bilgilerin şer-i hükümler ile çakışmamasıdır. Kapitalizmin dünyayı sömürdüğü bir zamanda, bahsettiğiniz İslam’ın iktisadi siyaset nizamı reel anlamda uygulanabilir mi? Müslümanlar olarak bizler 90 küsur yıldır İslam’ın hayata müteallik tüm nizamlarından uzak yaşıyoruz. Bununla beraber neredeyse bir asırdır kapitalist nizamların üzerimizde tatbik edildiğine şahit olduk. Dolayısıyla İslam’ın ekonomik sisteminin hayatta tatbik edildiği dönemleri görmediğimiz ve yaşamadığımız için bunların bugün real anlamda uygulanıp uygulanamayacağı konusunda kuşkular yaşıyoruz. Bu soruya iki şekilde cevap vermek doğru olur. Birincisi, İslam’ın hayatın tüm sorunlarına çözümler sunan nizamları vahiy kaynaklıdır. Allah yarattığı kulların hangi nizamlar çerçevesinde nasıl yaşayacağına dair bir din gönderdi. Bu dinin kanun ve nizamlarının zaman ve mekân ile sınırlı olduğunu söylemek Allah’ın yaratıcı olarak kulları hakkındaki tasarruf ve tasavvurunda şüpheye düşmektir. Dolayısıyla İslam, insanoğlu için bir fikir bir akide ile gelmiştir. Bu fikir, insan hayat ve kâinatı kuşatan, hayatın öncesi ve sonrasını da kuşatan ve bu hayatın öncesi ve sonrası ile insan arasında doğru bir ilişki kuran özelliktedir. İşte İslam akidesi ve insanlığın kalkınmasını sağlayacak fikir budur. Bu fikre sahip bir toplum ekonomik zenginlikleri ve servetleri kaybetse de, büyük ekonomik buhranlar yaşasa da yeniden bu sahip olduğu fikir ile o değerleri kazanabilir. Ama eğer bu fikirden yoksun ise vaziyet yaşadığımız bu asra benzer. İkincisi,  İslam yeryüzünde tüm nizamları ile 13 asır boyunca uygulanmıştır. Bu durum reel bir gerçekliği ortaya koymaz mı? 13 asır boyunca büyük bir coğrafyaya hükmeden İslam’ın uygulamaya koyduğu ekonomik bir nizamı yok muydu? Vardı. O halde o günden bugüne hiçbir şey değişmedi. Araçlar ve gereçler haricinde. İnsan aynı insan, İhtiyaçları da değişmedi aynı şekilde kaldı. Bugünden sonrada değişmeyecek. Çünkü insanın fıtratı değişmedi ki ihtiyaçları değişsin. Şimdi siz söyleyin, İslam’ın İktisadi nizamı reel anlamda uygulanabilir mi? Görmek ve yaşamak lazım. Değil mi? Dediğiniz şekilde olunca yani, İslam hayatta bir bütün olarak hükmedilince, iktisadi manada insanların hayatında refah ve yaşam seviyesi açısından ne gibi değişiklikler olacak? Öncelikle Allah’ın rahmet ve bereketi ile dünya yeniden buluşacak diyebiliriz. Çünkü yeryüzünü insanlığın hizmetine sunan ve İnsanlığı gönderdiği din ile karanlıktan felaha ve feraha kavuşturan Allah, İslam’ın hükümlerinin hayattan uzaklaştırılması ile kullarına gazaplandı. Yeniden İslami hayatın başlaması ile Allah kullarından razı olacak. Ve hem yeryüzü hem de gökyüzünün sakinleri İslam’ın hayattaki varlığından razı olacaklar. Allah Rasul’ü, Hilafet yönetimi ile İslam’ın yeniden hayata hâkim kılındığında nelerin olacağını bizlere nasıl haber veriyor: “…Sonra yeniden Nübüvvet metodu üzere Raşid-i Hilafet olacak, insanlar arasında Nebi’nin sünneti ile amel edilecek. İslam yeryüzünde komşularıyla buluşacak (ağırlığını koyacak), hem gökyüzünün sakinleri, hem de yeryüzünün sakinleri ondan razı olacak, gökyüzü indirmedik bir damla (yağmuru) bırakmayacak, yeryüzü bitirmedik hiçbir hayrını bereketini ve bitkisini bırakmayacaktır.” (Taberani) Somut manada iktisadi olarak Müslümanların ve tüm insanların hayatında neler değişecek? İnsanlar Allah’a kul olmanın gereğini yaptıklarında Allah’ın rahmeti yeryüzüne yağarsa somut olarak neler değişmez ki? En basit şekli ile şunu söyleyelim. Yeraltındaki tüm zenginlikler kapitalist devletlerin sömürgeci sermaye şirketlerinden kurtarılacak. Tüm bu yer altı kaynakları kamu mülkiyeti olarak halkın maslahatına sunulacak. Sanayi sektörü dâhil tüm iktisadi sektörlerde bugün petrolün ana katkı maddesi olarak kullanıldığını düşündüğümüzde nelerin değişebileceğini siz tahayyül edin. Bu toprakların altındaki zenginliği şu anda iki üç dev şirket sömürüyor. Bu zenginliği o toprakların yöneticileri masalarına konulmuş küçük kırıntılar ve koltuk karşılığında sömürgecilere peşkeş çekiyor. Tüm bu zengin kaynaklar bize ait olacak. Tarım ekonomisi gelişecek. Verimli olduğu halde devlet politikaları ile ekimi durdurulan bu topraklar yeniden tarıma elverişli hale gelecek. İslam iktisat nizamının uygulandığı bir toplumda iş ve işçi sorunları olmayacak. Dolayısıyla işsizlik diye bir durum ekonomik bir sorun olarak algılanmayacak. Çalışamayan durumda olanların asli temel ihtiyaçları devlet tarafından temin edilecek.  Sağlık ve eğitim hizmetleri karşılıksız verilecek.   Yer altı kaynaklarının, insanların ortak malı olduğundan bahsettiniz. Geçtiğimiz zamanlarda Soma’da 301 ve Ermenek’te 18 maden işçisi, çıkan yangında vefat ettiler. Bu kömür madeninin işletim hakkı özel bir şirkete tashih edilmişti. Madende gerçekleşen kazada ise şirketin ihmaller zinciri gündem olmuştu. Bu çerçevede Soma gibi kömür madenleri ve benzer yer altı madenlerinin İslami iktisattaki yeri nedir?   Bakın buraya kadar İslami İktisadi siyaset ile kapitalist iktisadi siyasetin temel esasları hakkında bir ölçü ortaya koyduk. Kapitalizm üretimi artırmayı hedef ediniyorken İslam dağıtımı hedef ediniyordu. İşte Soma bu iki siyaseti somut olarak görmek için çok berrak bir resimdir. Soma’da biz ne gördük? Düşük iş gücü maliyeti ile daha fazla çalıştırarak (24 saat), zor şartlarda üretimin maksimum seviyede artırılması amaçlanıyordu. Bunu hangi gerekçe ile yaptılar? Üretim artarsa Milli gelir artacak. Üretim artarsa Soma halkının yaşam seviyesi artacak. Üretimi artırmak için daha çok kişi çalışacak ve daha çok kişi iş sahibi olacak ve gelir düzeyi artacak. Hepsi yalan. Üretim arttı. Şirket sahipleri servetlerine servet kattı. İşçiler ise aynı yoksulluk seviyesinde kaldılar. Geride bir de yetimler bıraktılar. İslami İktisat nizamının Soma’yı nasıl değerlendireceğine bakalım şimdi. Temel hedef, üretimi artırmak değil. Temel hedef servetin dağıtımıdır. Üretim servetin dağıtımının yapılması için esasi kanun ve ölçü değildir. Üretim servetin dağıtımının içindeki bir parçadır sadece. Şimdi İslami iktisat siyasetinin madenlere nasıl bir nizam koyduğuna bakalım. İslam madenleri iki kısımda inceliyor. Birinci kısım, herhangi bir fert için çok büyük bir miktar sayılmayacak ve miktarı sınırlı olan madenlerdir. İkinci kısım ise tükenmeyecek kadar çok olan madenlerdir. Miktarı sınırlı olan madenler ferdi mülkiyete girer ve mülkiyeti kime ait ise o kişi tarafından işletilir. Miktarı sınırsız olan veya miktarı çok olan madenler tamamıyla kamu mülkiyetine girer. Hiçbir kişi veya şirket bu tür bir malı alamaz kullanamaz. Devlet kendi adına asla ve asla kamu mülkiyetine ait böyle bir malı kişi veya şirketlere tashih edemez veremez. Burada nakledilen şu hadisi zikretmek istiyorum: “Ebyad ibni Hammal Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelip bir tuz bölgesinin kendisine verilmesini istemiş. Rasul’de bu teklifi kabul etmişti. Ebyad kalkıp gidince Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yanında bulunan şahıslardan biri “Ey Allah’ın Rasulü ona ne verdiğini biliyor musunuz? Ona kaynağı kesilmeyen bir su verdiniz. Bunun üzerine Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem ‘Onu ondan geri alıyorum’ buyurdu.” Burada zikredilen su ifadesi suyun kaynağının kesilmemesi sebebiyledir. Yani burada Ebyad’a verilen tuz bölgesini kaynağı kesilmeyen suya benzetilmiştir. Soma ve Ermenek kömür madenleri de aynen bu hadiste ifade edilen kaynağı kesilmeyen su ve tuz bölgesi gibidir. Ama maalesef Soma kamu mülkiyeti olmasına özel bir şirkete tashih edilmiş ve resmen o şirkete sahibinin serveti haline getirilmiştir. Böyle olunca da o şirket kapitalist sömürge siyaseti gereği çalışanların çalışma şartlarını iyileştirmeyi dahi üretimin düşmesi için bir sebep saymıştır. Örneğin yaşam odalarının yapılması üretimi durdurmayı gerektireceği veya yavaşlatacağı için yapılmamış ve üretim artırımı hedeflenmişti. Sonuç ortada…   Yaşadığımız dünyada muhatap olduğumuz ekonomik ve diğer tüm sorunlara İslami çözümler üretme konusunda ne gibi sıkıntılar yaşıyoruz?   Öncelikle yaşadığımız bu dönemde sorunları üreten sistemin varlığını görmezden gelmemeliyiz. Yani İslam dışı sistem devamlı sorun üretiyor ve dolayısıyla da insanoğlu sorunlar içerisinde çözümsüzlükle boğuşuyor. Müslümanlar ise sorunlara çözümler üretme konusunda doğru bir yöntem üzerinde yürümüyor. İnsanoğlunun muhakkak sorunları artacaktır. Zaman ilerledikçe yeni sorunlar ortaya çıkacaktır. Bu yeni sorunlara çözümler İslam müçtehitleri tarafından bulunacaktır. En önemli sorunlarımızdan birisi içtihat kapısının kapanmış olmasıdır. Dolayısıyla sorunlara çözüm üretebilmek için çözümün kaynağına dönüş gerçekleşmelidir. İslam akidesi tüm sorunlara çözümlerin çıktığı bir kaynaktır. Ancak bu kaynak bugün sadece ibadet ve ahlak için bir müracaat membaı olarak görülüyor. İslam hayatta tatbik keyfiyeti olan bir ideolojidir. Bu ideoloji tüm problemlerin ve sorunların çözümü için kendisinden fikirlerin fışkırdığı akli akidedir. Biz bugün bu ideolojiyi yeniden hayatta var etmek için çalışmalıyız.İslam’ın müntesipleri, dünya üzerinde bulundukları şu anki durumda hangi yolla, hangi yöntemle İslami çözümleri ve umdeleri tekrar hayata geçirebilirler?İslam, Allah tarafından Rasul elçiliğinde yeryüzünde risaleti ve daveti taşınmış, toplum üzerinde nizamları uygulanmış bir dindir. Dolayısıyla hem İslam’ın tekrar yeniden hayata hâkim kılınması konusunda takip edilecek yol, hem de nizamların uygulanmasında örnek alınacak şeriat ile ilgili yöntemin adresi Rasul’dür. Eğer, Allah Rasul’ü, Mekke’de İslami Devleti kurmak için çalışırken, müşrik otoritenin yönetimi paylaşma teklifine yanaşmışsa, biz sizin namazınıza karışmayalım, sizde bizim putlarımıza karışmayın denildiğinde onlara olur cevabı vermişse, biz de bugünkü küfür rejimlerinin bizlere sunduğu demokrasi, milli irade gibi tekliflere olur diyelim ve onlara yanaşalım. Eğer Allah Rasul’ü, Medine’de ilk İslam Devleti’ni kurduğunda Medine toplumu üzerinde İslam’ın nizamlarının bazılarını uygulamış, bazılarını da şartlar ve konjonktür gereği ertelemiş veya uygulamamışsa, bizde tedrici metod ile (aşama, aşama) İslam’ın nizamlarının uygulanacağına inanalım ve bu yönde çalışmalar yapalım. Kısacası Allah Rasulü’nün sünnetine dönüp bakalım.

  Hayırlara vesile… İçerisinde bulunduğumuz zaman ve mekânları, medeniyet anlayışlarının son hali olan mimari ile idrak etmeye alışkınız. Aldığımız rendeleyici, insanı yine kendisinden ayıran, eğitim gördüğü alanlarda tarih adına ‘’taştan yüzler’’ gören bir nesil olarak, mimari üzerinden medeniyet algılama ve okuma çabamızın yetersiz olması malumunuz. Teknik olarak mimari harikası eserlerimizin yanı sıra bu eserlerin ortaya çıkmasında ki akıl, esas olandır. Nitekim medeniyetlerin kurucu unsuru olan akıl, şeklen değil, değerler olarak belirmiştir. Kaynağını Kur’an ve sünnetten alıp, ıslah etme yolunu kendi politikası olarak belirlemiş Osmanlı toplumu, kendi kurumsallaşmasını bugünün modern algılayışında küçük görünen ancak, sonuçları itibari ile kurucu unsur sayılabilecek vakıf kültürü üzerinden sağlamıştır. Bu hakikatleri görüp, bunlar üzerinden bir sorgulamaya gitmek, çeşitli alanlarda taşları yerine oturtacaktır. İbn-i Haldun’un umran olarak nitelediği oluşumunu, insanın yaşamından yola çıkarak tasvir etmiştir. Çocukluk dönemi, Gençlik Dönemi, Olgunluk-Yaşlılık Dönemi… Mimari bu dönemler içerisinde, olgunluk dönemi içerisinde yer alan bir alandır. Bu mimari eserlere, şekli itibari yerine altında yatan akla bakarak bir okuma yaptığımız da, ıslah ediciliğin, birey toplum ilişkisinin, peygamber efendimiz (s.a.v) emrolunduğu vahyin esaslarını yerine getirirken kullandığı metodu (nebevi yöntem) görürüz. Osmanlı vakıf kültürü olarak nitelediğimiz, Osmanlı halkının bu politikası, Osmanlı için o kadar önemli bir unsur haline gelmiştir ki, Osmanlı medeniyeti bir ‘’Vakıf Medeniyeti’’ olarak anılmaya başlanmıştır. Ancak, burada ki aklı anlamaya çalıştığımızda yine önümüze, doğru anlamlandırmaya engel çeşitli unsurlar belirmeye başlar. Bu ise vakıf kültürünün, ilerlemeye vesile olan yapılar olarak görülmesidir. Bu da 21. YY Türkiyesi’nin ilerleme anlayışının, Osmanlı Vakıf Kültürü’nü anlama ve uygulama açısından son derece vahim bir yanlış, bazıları için ise kullanılmaya hazır bir silah olarak kullanılmasına yol açmıştır. Bugün dünyada hâkim olan modern ilerleme anlayışı, kazanımı yine bu dünyada vaat eder ve dikey hedefleri ilerleme olarak gösterir. Ancak, bu sorun konumuz olan vakıf kültürüne yansıması, kurulan yeni vakıfların, ıslah edici unsurundan öte araçsallaştırılmasına, dikey hedeflere ulaşılmasında bir basamak olarak görülüp, genel ve en net tabiri ile ruhuna ve var oluşuna aykırı bir mesele haline dönüşmesine sebebiyet verir. Bu anlayış, Müslüman bireyin, karakterine de yansımaktadır. Sorunların çözümünde başvurulacak materyallerin ve kurumların belirlenişinde hâkim olan akıl çoğu zaman modern batı ilerlemeci aklıdır. En basit ifadelerle, ailesinin ihtiyaçlarını gidermek yerine, protestolara katılmaya öncelik veren gencin yaşadığı tam da bu cinsten bir travmadır. Çünkü İslam’ın ıslah ediciliğinde ki metod, insanın önce kendisinden başlayıp, aynı değişimin ailesi için de gerçekleşmesi gerektiğini umup, sonrasında tebliği ailesine ve çevresine yayması gerçeğinden hareketle, gittikçe büyüyen bir halka şeklinde ifade edilen bir önceliğe sahiptir. Bu da Osmanlı vakıf kültürünü şekillendiren ana unsurdur. Osmanlı’da kurulan vakıfların amaçları adeta bu konuda bizlere değişim için yapılan ıslahın başlangıç noktasını işaret etmektedir. Örneğin, Yetim Çeyizi Donatan Vakıf, Suyu Soğutan Vakıf, Helva Dağıtan Vakıf, Sakatlanan ve Hastalanan Göçmen Kuşlarını Tedavi Eden Vakıf… Bu örneklerden anladığımız, insanın cüzi iradesi ile çevresine duyarlı şeklinde kullanılan içi boşaltılmış ifadeler yerine, ıslah edicilik anlayışını hayata geçirmesinin yollarını bu vakıflar üzerinden inşa ettiği olmalıdır. Bu ise, vakıf kültürünün ilerleme gayesi gütmediği, toplumun ıslah edilmesinin önceliğini yani yatay düzlemde ve derinlemesine bir ıslahın hem yönünü hem metodunu gözler önüne sermektedir. Bu anlayışın çöküşünün aşamalarını en iyi anlatan tanımlamalardan biri Arnold Toynbee’ye aittir. Toynbee ‘’Medeniyet açısından siyasi parçalanmayı dikey, içten çözülmeyi yatay parçalanma’’ olarak algılar. Bu açıklama, değişimin ve gelişmenin yönünün toplumsal olduğunun tersten bir ifadesidir. Nitekim yüce Allah (c.c) Kur’an’da Onun önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu koruyan takipçiler (melekler) vardır. Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.  (Diyanet Vakfı Tercümesi Ra’d 11) buyurmuştur. Kurtuluşu kendinde aramayan Müslüman bir topluluk için bundan öte bir rehber yoktur. Islah için toplumun değişmesi ana meselemiz olmalıdır.

 Mustafa Fatih Yavuz