Düşünce

 

                                  NAZMİYE YENİÇERİ   Hz. Muhammed… Örnek alınabilecek en doğru insan. Hz. Muhammed’(s.a.v) in hayatından hayatımıza tatbik edebileceğimiz pek çok durum vardır. Günümüzde yaşadığımız problemlerin başında iletişimsizlik gelir. İnsanlar bir türlü karşısındaki kişinin anlayabileceği tarzda, kişinin seviyesine göre iletişime geçemez. Bu durum da gerginlik ve kaosa neden olur. İnsanlar birbirinden kaçar hale gelir ve bunun neticesinde de insanlık ölmüş palavraları atılır. Peki iletişimsizlik sorunuyla nasıl başa çıkılır? Huzurlu ortam nerede ve nasıl bulunur? Tüm bu soruların cevabını bize en iyi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz verebilir. Kimi insanlar vardır ki; lafı uzattıkça uzatır, asıl anlatmak istediğini bir türlü söyleyemez. Hem insanı sıkar hem de insanın zamanını çalar. Hz. Muhammed’(s.a.v) i örnek alırsak O, az kelimeyle pek çok mana ifade eden sözcükler kullanarak iletişim kurardı. Örneğin; Allah her şeyde iyiliği farz kılmıştır. Cennet hoşa gitmeyen şeylerle çevrilmiştir, cehennem de nefsani isteklerle çevrilmiştir. Şeytan Ademoğlunun damarlarında gezinir gibi. İletişim esnasında en cezbedici, kişiye keyif veren ve iletişimi daim kılan unsurlardan biri de gülümsemedir. Gülümseme karşıdaki kişiye olan muhabbeti arttırır. Asık suratlı, ekşi yüzlü kişiyle konuşurken konuşma isteğiniz azalır. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır: ‘’Doğrusu güldüren de ağlatan da O’dur. Keza dirilten de öldüren de O’dur.(53 Necm 43-4) ‘’Allah Teala bu ayette gülmeyi dirilmenin karşısında, ağlamayı da ölmenin karşısında zikretmiştir. Demek ki, gülmek canlılığı, yaşamı; ağlamak ölümü, hüznü temsil eder. Size Hz. Muhammed’(s.a.v) in iletişim halindeyken bulunduğu davranışları anlatalım; Hz. Hasan radiyellahu anhuma  diyor ki, Babam Ali b. Ebi Talib’e Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin beraber oturduğu insanlara karşı olan davranışından sordum. Bana şöyle dedi: ‘’Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem daima güler yüzlü, güzel ahlaklı, yanındakilere karşı nazik davranan bir insandı. Kaba ve sert konuşan, kötü davranan, bağırıp çağıran, kötü konuşan, insanları ayıplayıp duran, onları aşırı metheden biri değildi. Hoşuna gitmeyen şeyleri fark etmemişliğe verirdi. Kendisinden bir şey ümit edenin ümidini kırmazdı, O’ndan beklentisi olanı eli boş çevirmezdi.’’ (Tirmizi, Şemail, s. 221-4) Kur’an’ı Kerim’de de Allah Teala şöyle buyurmaktadır: ‘’ Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.’’ (Al-i İmran 159) Gerçekten de çevremize baktığımızda kaba insanların yanı boştur, öyle değil mi? Peygamber efendimizi örnek alıp tatbik etmezsek iletişimsizlik başta olmak üzere bütün problemler bizimle olacaktır. İletişim bozukluğunu aşmadan kendimize ve karşımızdaki kişiye de saygı duymuş olmayız. Kişi diyalogda bulunurken  karşısındakine itina göstermelidir. Onunla ilgilendiğini belli etmelidir. Hz. Muhammed(s.a.v) efendimiz bu konuda da çok hassas davranırdı.  Konuştuğu kişiye yönünü tamamen döner karşısındakini can kulağıyla dinlerdi. Karşısındaki kişi çok sinirli, kaba konuşan, itidalden uzak olsa da ona karşı kendi saygısını korur ve sinirlenmezdi, hatta aksine daha yumuşak konuşurdu. Günümüze baktığımızda ise karşımızdaki kişi sinirli olmasa dahi illaki bir yerlerden kavga tohumlarını saçmak için elimizden geleni yapıyoruz. Hiçbir şekilde tolere  edemiyoruz. Başkalarının yaptığı kötülükleri, eksiklikleri ortaya çıkarmak için, tabiri caizse sırf üstünlük için can atıyoruz. Oysa ki Peygamber Efendimiz öyle miydi? O bütün mesele O’nu örnek almaktır. Maalesef gençler kendilerine şimdilerde rol model olarak hiçbir iyilik meziyeti, yararı olmayan kişileri almaktadırlar. İyi bir iletişim kişiye gülümseyerek Allah’ın selamını vermekle başlar. Onun akabinde ise karşıdaki kişinin de gülümseyerek Allah’ın selamını alması ile devam eder. Nitekim Peygamberimiz de böyle yapardı. Konuşmalar sırayla, birbirinin sözünü kesmeyerek gerçekleştiği ve saygı, hoşgörü, samimiyet olduğu sürece iletişimde aksaklık meydana gelmez. Kişi karşısındaki kişiye değer vermelidir ve alaycı tavır takınmamalıdır. Hz. Muhammed(s.a.v) Efendimiz ashabıyla konuşurken, bir konu hakkında bir şey öğretirken, öğrenenlerin ferdi farklılıklarına, akıl ve anlayış kapasitelerine göre anlatırdı. Öğretirken yine “ki O en iyi muallimdir” akli ölçülerle konuşarak, sorular sorarak, mukayese, teşbih, temsil yoluyla, şekiller vasıtasıyla, latifeyle, vurgu için üç kez tekrar ederek öğretirdi. Hz. Muhammed(s.a.v) her haliyle en iyi iletişim uzmanıydı. Dünyayı daha yaşanabilir bir hale getirmek aslında her insanın elindedir. İnsan mükemmel yaratılışını bir anlasa, fark etse, bir işin ucundan tutsa emin olun ideal toplum olurdu. Bir şeyin düzelmesini hep başkasından beklememeli ilk adımı İslam’ı temsil eden kişiler olaraktan kendimiz atmalıyız. Peygamber Efendimizi örnek alıp sünnetlerini tatbik etmeliyiz. Bu iletişim sorununu ve diğer tüm sorunları çözmenin en önemli yönüdür. Avazeyi bu aleme Davud gibi sal, Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş… BAKİ  

Maide Özmen
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

“ And olsun, biz Nuh’u kavmine gönderdik.(Onlara:) “Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp-korkutucuyum.”
“Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acıklı bir günün azabından korkmaktayım” (dedi) .
“Kavminden, ileri gelen inkarcılar: “Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine biz sizi yalancılar sanıyoruz” dedi.
“Dedi ki: “Ey Kavmim, görüşünüz nedir-söyleyin? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet vermiş de, sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız?
“Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum.
“Ey kavmim, ben onları kovarsam, Allah’tan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edecek? Hiç düşünmez misiniz?”
“Dediler ki: “Ey Nuh, bizimle çekişip-durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru söylüyorsan bize va’d ettiğini getir (görelim.) ”
“Nuh’a vahyedildi: “Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme.”
Vahyin devamında “Gemi inşa et!” emri geldi. Kaç asır sürmüş tebliğ çabasından sonra gelen emre itaat etti ve gemiyi inşa etti. Kendisi ile ailesinden ve kavminden iman eden bir topluluk;canlılığın devamı için de,yine Allah’ın emri ile,her yaratılanlar çiftler halinde gemiye bindi,ancak karısı ve oğlu onlardan olmadı. Nuh as onlar için de çabalamaya devam etti ancak hüküm verilmişti.
Ekonomiye dayalı toplumsal sınıflar…
Çıkar için kontrolsüz güç kullanımı…
Yeryüzünü ifsad …
Kadına, erkeğe, güce, hükümranlığa düşkünlük…
İlk insandan henüz Nuh peygambere kadar yaşamış beşeriyet, evet, bu suçlardan hesaba çekildi, hükmü verildi. Şimdi son peygamberden bugüne 14 asır daha yaşamış beşeriyet, yine aynı suçlardan yargılanıyor. Allah, elçisinin serzenişini bize şöyle aktarıyor:
“ Dedi ki: (7) “Rabbim, gerçekten ben kavmimi gece ve gündüz davet edip-durdum.”
“Fakat benim davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı.”
“Doğrusu ben, senin onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler.”
“Sonra ben onları açıktan açığa da davet ettim.”
“Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim.”
“Bundan böyle” dedim. “Rabbinizden mağfiret isteyin çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır.
“(Öyle yapı ki,) Üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın.” (71/5-9)
O Elçi ki, gece gündüz, her yolu deneyerek insanları asırlarca davet etti. O kadar asra kaç reddediliş sığar dersiniz? Rabbi, Hz. Muhammed’e bu kıssadan sonra şöyle buyurur:“Öyleyse sen de artık sabırlı ol. Çünkü unutma ki gelecek mutlaka Allaha karşı sorumluluk bilincine sahip olanlardan yana olacaktır.”
İnadında ısrar eden bir kavme karşı, tebliğde çığır açmış bir peygamberin sayıca küçük vasıfca büyük kavmi. O kavim ki Allah insanlığı onlarla yeniledi. Allah’ın hükmü ile dalga geçenleri ise tufan alıp götürdü.
Çağımızda her şeyin ölçütü madde; çıkar peşinde koşmak birinci öğreti olmuştur. İnsanlık her şeyi elde etmeyi başarmış ancak huzuru elde edememiştir. İşte bu yarayı dindirecek olanlar, Allahın halifeleri olmayı başarabilenler olacaktır. Yapılacak şey, adalete davet etmek.
İslam, hayatın her alanını kapsayan, bilmeyen için hapis görünen bir özgürlük düzenidir. Okullarımızda eğitim sistemini, işyerlerimizde adil iş ve aş dağılımını teklif ve mümkünse inşa etmek; tebliğin en güzelidir. Zira tebliğden kasıt evvela tatbiktir. Kaldı ki düzeltmediğimiz her türlü haksız durum; neslimizin de bu sıkıntıları yaşamasına sebep olur.
“Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır.”
“Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?”
“Ve ayı bunlar içinde bir nur kılmış, güneşi de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır.”(71/14-16)
Ayetlerde işaret edildiği üzere insanlar, tıpkı göklerin uyumlu yaratılmış olması gibi, uyum içinde yaratılmıştır. İnsanın insana üstünlüğü farklı mecralardadır. Kimi manevî meseleleri çözümleyebilirken; kimi de duygularından uzak, adil hükmedebilmektedir. Güneşin nurunu İslam’a, ayın nurunu tebliğ görevini üstlenenlere benzetebiliriz ki onlar İslam’dan beslenir, onu iyi anlar, yaşar ve yansıtırlar.
Unutmayalım, asrımız, dünyanın kendisinden arındırıldığı azgın kavmi de, gemiye sığınmayı hak eden ve kendisiyle beşeriyetin ihdas edildiği topluluğu da barındırmaktadır. Bize düşen safımızı seçmek… Gemimiz ise İslam gemisidir. Takvası ile üstünlüğü kazananlar, yarışırcasına girmeli bu gemiye ve kibrini, tutuculuğunu, aşırılığını, vurdumduymazlığını, … denize dökmeli.
Yarışın iki büyük silahı, sabır ve marifet. Allah evvela elçilerine hakikati öğretti. Bununla beraber onlar zaten toplumlarında hakkı yaşayan ve söyleyenlerdendi. Allah onların eksiklerini giderdi ve onları davete memur kıldı. Bizler de kısa ömürlerimizde daveti talim ve terbiyenin beraberinde yürütmeliyiz. Zira başta söyledik, tebliğin makbulü tatbik ile olandır.
Asr suresinde işaret edildiği gibi; insanlığın hüsranda olduğu zaman ve mekanlarda istisna edilenler ancak iman edip iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı/doğruyu ve sabrı tavsiye edenlerdir. Yani yalnızca iman edenler, yalnızca iyi işler yapanlar değil; tüm bu vasıfları birbirinden ayrı görmeksizin taşıyanlardır. Bunlardan sabır, sadece susmak değil; bilakis sonuçlarına katlanarak hakkı söylemektir. Şayet niyetimiz insanlığa etki etmek ise, tebliğ çabamızı sabırla desteklemeliyiz.
İslam’a aykırı düzenlere boyun eğmeksizin hakkı savunmak, engellere rağmen İslam’ı yaşamak, sabrın en mükemmel derecesidir. Bununla birlikte Hz. Nuh, asırlar sonra kavmine beddua etmiş, helâkını istemiştir; o da ancak insan nesli hakkında endişelenmesindendir.
Ayet-i kerime’de “Gerçekten Allah, kendi nefis (öz) lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz.”(13/11) buyrulmaktadır. Hasılı toplumsal dönüşümü Allah’tan beklemek yerine, elimizi taşın altına koyup tebliğ için çaba sarf etmeli, sabredip gerekirse feda etmeliyiz ki Allah çabamızı desteklesin, toplumumuzda olanı değiştirsin.
“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.”
(3/139)

  Kullandığımız kavramlar hayatımızda çok önemli bir yere sahiptir.Yaşarken, olayları okurken ya da yargılarken… Fakat kavramlardan daha da önemli olan onları şekillendiren, tanımlayan, biçim veren zihinsel arka planlar, eğitimsel kodlar, kültürel kodlar ve tarihsel kodlardır. Bir kavram üzerine, iki farklı kişi aynı kavramı kullanarak farklı şeyler ifade edebilirler. Bu durum onların, o kavramı hangi bakış açısıyla ve tasavvurla değerlendirdiği ile ilgili bir sorundur. Hal böyle olunca böyle bir tartışmaya girmek sonuçsuz ve verimsiz olur. İstenilen sonuç alınamadığı gibi çok farklı yerlere de konu kayabilir. Biraz daha somut bir örnekleme üzerinden gidecek olursak eğer, özgürlüğün “ne”liği üzerine düşünmemiz ve onu değerlendirirken hangi bakışaçısıyla  ele aldığımızı irdeleyelim.Özgürlük kelimesi öz türkçe bir kelimedir ve özü-gür bileşkesinden oluşur. Özün gür olmasını; bir şeyin temel ve saf halinin (öz),  fazla ve hacimli olmaktan farklı olarak  kendisini belirgin bir şekilde hissettirerek(gür) güçlü bir izlenim ve etki  oluşturması olarak okuyabiliriz. Yani kelimenin ağırlığı daha çok eylemin ve öznenin niteliksel boyutunu ifade eder.Özgürlük , o halde özün kişinin kendisini güçlü ve etkin bir şekilde ifade etmesidir. Fakat güçlü ve etkili bir şekilde özünü ifade etmek demek, her istediğini sınırsız yapmak anlamına gelmez. Çünkü bir insanın her istediğini yapabilme serbestliliği demek, insanın özüne yapılmış bir haksızlık olur. İnsanın tabiatı gereği iradesinde yani seçimlerinde davranışların beslendiği iki temel yapıtaşı vardır; Kuranî bir dille konuşacak olursak takva ve fücur.(91/8) Eğer iradeye her istediğini yapma serbestliğini özgürlük adına tanırsak, bu sefer davranışlarımızın(iradi) iki farklı kaynağının sınırlarını kaldırmış oluruz ve özgürlüğü basit bir kavrama dönüştürerek iradenin kaynağının nereden geldiğine bakılmaksızın istediğini yapma olarak okuruz. Bu konu üzerinde konuşulurken kaçırılan bir nokta daha var; insanın toplumsallığı. Aslında iyilik-kötülük olarak ahlakî şema içerisinde şekillenmiş bu yapı, kişinin topmusallığıyla ilgili bir durumdur.Bu yüzden iyi-kötü kavramları iradenin toplumsal bir yapı içerisindeki sınırlarıdır. Bu sınırlılığın olması özgürlülüğü kısıtlamamakla beraber, kişilerin birbirilerini alanlarına tecavüz etmesini engelleme ve açıkça yapılan bir fahşanın  toplum içinde utanma duygusuna sebebiyet verdiği için bir tedbir görevi taşımaktadır. Aksi takdirde bu sınırların kalkması toplumsal alanda, kişilerin “özgürlüğünden”(!) doğan bir serbestlikle her yaptığı şeyi meşru görmesini ve bunun toplumda açmış olduğu yarayı fark etmeden özgürlüğünün bir ifadesi olduğunu savunması hem kendisine, hem de içinde yaşadığı topluma zarar verir. Bu durumun sebebi ise özgürlüğün merkezine  insanın iradi serbestliğinin konmasıdır ve bu serbestlikten doğan pragmatik ahlak, adeta sekülerizmin üretmiş olduğu  “kibirli” bir hümanizmin egemen olmasıyla, zihnimiz insanlık adına tarihin bir zamanında yaşanmış ve gelecek zamanda yaşanacak harika günlerin(!) özlemini masallar eşliğinde dinlerken, bugün dünyamızda yaşanan zulümleri ve sorunları görmememizi sağlayan bir afyonun eylemlerimizde şekiş bulmuş haline dönüştü. Özgürlük , özün irade üzerindeki dizginleri kendi eline alması ve onu etkin bir şekilde,kendi kontrolünde yönlendirmesidir veya frenlemesidir. İrade üzerinde bir hakimiyet kuran öz ona kendi şekil verir ve kendi yönlendirir yani eyleminin öznesi olur; aksi takdir de eyleminin nesnesi (edilgeni)  konumuna düşebilir. bu ise varoluşsal bir süreçle beraber hareket eden bir durumdur. Bu da özün sahip olmuş olduğu konumun onda sabitlenmiş bir şey değil, sürekli kaygan bir zeminde değişkenliğin her an olabileceği dinamik bir süreci ifade eder. Özgürlük üzerinde yapılan  hatalardan biri de özgürlük adına karşı gelinen kavramların tarihsel arka planından bağımsız değerlendirerek güya kendince onlara karşı yeni bir şeyler üretmiş olarak toplumsal anlamda gayri meşru ya da olumsuz sayılan eylemler ve sözlerdir.Böyle olduğunda herkes kafasına göre bir şeyler üreterek birşeyleri meşrulaştırmaya çalışır ve bunu yaparkende özgürlük adına yaptıklarını ifade ederler. Özgürlük pragmatik ahlakın  şekillendirmiş olduğu çizgileri belirsiz bir alan mı, yoksa ruhun sonsuzluğa açılan kapısında irade üzerindeki denetimini kuvvetlendiren ve onu kendi yönlendiren bir benlik oluşturmak mı? Şimdi Şems suresini okuyalım ve anlamaya çalışalım.   M.Salih Demirtaş

Müslüman olmamızın gerekleri iman ettiğimiz değerlerde gizlidir. Bugün imanın şartı adı altında veya iman esasları içerisinde iman ettiğimiz esaslardan biri de kitaplara inanmak ve/veya iman etmektir. İman edilen değerlerin bizlerce bilinmesi ve anlaşılması çok önemlidir. Kitap hakkında konuşmak ve kitap hakkında fikir sunmak zor bir iştir. Hele bu kitap Allah’ın kitabı olursa iş daha fazla önem arz etmektedir. Bu yazımızda Kuran’ı Kerim kendisini nasıl tanıtmıştır? Bunun üzerinde durmaya çalışacağız. İslam düşüncesi üzerinde yoğunlaşan ihtilaflar bugün genelde kitap ile alakalıdır. Kitabın doğru tanımlanması onun ihtilaf üreten değil ihtilafları ortadan kaldıran kitap olduğu ortaya çıkaracaktır. Kuranı Kerim’de Şuara suresinin 192-196 ayetlerinde Kur’anı Kerim kendisini tanıtmaktadır. Ayetlerde mealen şöyle buyurulmaktadır: “Şüphesiz, bu(ilahi mesaj) âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir; onunla mutlak güvenilirlik derecesinde olan vahiy inmiştir senin kalbine ki (ey Muhammed onunla) uyaran kimselerden olasın(ve çevrendekileri) apaçık Arap diliyle (uyarasın).Ve bu (mesaj, temel çizgileriyle),hiç şüphesiz, ilahi hikmetleri bildiren önceki kitaplarda da yer almaktadır.” Şuara suresi 192-196 ayetleri arasında geçen Kuran tanımının altı unsuru bulunmaktadır.
  • Kaynağı Allah’tır.
  • Vasıtası Cebrail’dir.
  • Muhatabı Hz. Peygamber ve onun kalbidir.
  • Gönderiliş gayesi uyaranlardan olmaktır.
  • Dili Arapçadır.
  • Önceki kitapları/sahifeleri de muhteva olarak kapsamaktadır.
Âlemlerin Rabbi tarafından indirilen Kuran kendisi ile insanları ve toplumu eğitmek ve ıslah etmek hedefine ve özelliğine sahiptir. Bunu Rab kelimesinin kullanılmasından anlayabiliriz. Peygamberimize parça parça vahiy meleği vasıtasıyla indirilmiş bir kitaptır. Bu kısma kadar genelde tefsir literatüründe yapılan Kuran tanımlarında yer alan ifadelerdir. Bu literatürün yaptığı Kuran tanımlarından biri ise şu şekildedir: Cebrail vasıtasıyla, Hz. Peygamber’e vahiy yoluyla indirilmiş, mushaflarda yazılmış, tevatürle nakledilmiş, tilavetiyle teabbud olunan kendine has özelliklere ihtiva eden Allah kelamıdır. Bu tanıma baktığımızda üzerinde durmamız gereken ve dikkat çeken en önemli nokta tilavetiyle ibadet edilen kitap ifadesidir. Tilavetiyle ibadet edilen kitap anlayışı Kuran okumanın insanlar için yeterli olacağı anlayışını ortaya koymuştur. Okuduğumuz kitapla davet etme gibi bir sorumluluğumuz olduğunu bize yukarıdaki ayetlerde geçen ifadeler açıklamaktadır. “Uyaran kimselerden olasın diye…” ifadesi tam olarak buna işaret etmektedir. Burada tilavet kelimesine yüklediğimiz anlam insanların Kuran’la olan ilişkilerini bu zamana kadar bir şekilde şekillendirdi. Ancak tilavet kelimesi ne anlam ifade etmektedir? Tilavet; okumak, anlamak, hayatın merkezine koymak, yap dediğini yapmak yapma dediğini yapmamak için okunan bir kitaptır. Zaten Kuran’a uyarsak onun hükümleriyle hakkıyla ibadet etmiş oluruz. Peygamberimiz uyaranlardan olsun diye indirilen bu Kuran Arapça indirilmiştir. Kuran’ın Arapça olmasındaki gaye ise peygamberin görevi uyarmak ise bu uyarıyı kendi toplumunun anlayacağı dilden yapması gerekecektir. Ancak bugün Kuran’ın Arapça olması ile ilgili ayetler üzerinden farklı bir Kuran düşüncesi inşa edilmektedir. Bu ise Kuran’ın anlaşılamaz olduğunu ortaya koyan düşüncedir. Anlaşılsın diye apaçık Arapça bir kitap olarak indirilen Kuran Arapça olması yönünden anlaşılmazlığın konusu haline getirilmiştir. Kuran peygamber efendimiz özelinde özellikle kendisini uyaran olarak belirlemiş, ardından bizleri kitapla hem uyaran hem de uyarılan kılmıştır. Hayattan ve anlaşılmaktan yoksun bırakılmış bir kitap nasıl olur da hayata hâkim olur? Arap diline yüklenen kutsal bir anlam yoktur. Çünkü böyle olursa sorumluluk yalnızca Arapça bilenlerle sınırlı kalırdı. Ancak bütün Müslümanların Kuran’la ilişkileri sorumluluk alanı ise bunun farkında olmak ve buna göre kitapla ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir. Arapça, Kuran’ın anlaşılması noktasında tabii ki önem arz etmektedir ki bunu görmezden gelmemiz mümkün değildir. Ancak bu kitap eğer ibadetin konusu ise, hayatın ve hayat tarzının konusu ise ne olursa olsun Arapça bilsin bilmesin herkes bir şekilde vahiyden haberdar olmak zorundadır. Arap diline vakıf olmakla bilgilenmemiz, dilin inceliklerinin manaya delaletini ortaya koyma yolunda yapılan çalışmalar ulaşılmak istenen nihai hedefin üzerine set çekmemelidir. Nihai hedef cehalet karanlığını Kuran nuruyla ortadan kaldırmaktır. Bu Kur’an aydınlığını hayatına yansıtmak esas hedeftir. Bu hedefe ulaşmada Müslümanlar birbirinin yoluna taş koyan değil birbirine yol açan konumda olmalıdırlar. İslam düşüncesi adıyla bir konu ele alınırken genelde Peygamber efendimiz döneminden başlanarak bugüne varıncaya kadar ekoller, akımlar, mezhepler ve bunların ortaya koyduğu düşünceler ayrıntılarıyla ele alınmaktadır. Bu durum bazı problemlerin tarihsel arka planını bilmek adına önem arz eder. Ancak şunun farkına varmalıyız ki İslam düşüncesinin ilk başlangıç noktası vahiydir. Kuran’ı doğru bir şekilde tanımlamadığımız sürece inşa ettiğimiz düşünce hata vermeye boşluklar bırakmaya başlayacaktır. Hayatımızdaki boşlukları sahih bir İslam anlayışı doldurabilir. Peygamber efendimiz Haris b. A’ver’den rivayet edilen bir hadisi şerifte şöyle buyurmuştur: “Haris: Birgün mescide uğradım. Baktım ki insanlar çeşitli olaylara dalmışlar. Hz. Ali’nin yanına girdim ve dedim ki: ey Ali insanlar dünyevi şeylere dalmışlar gidiyorlar. Hz. Ali şöyle dedi: Gerçekten böyle mi yapıyorlar? Haris: Evet aynen böyle yapıyorlar. Hz. Ali cevaben şöyle buyurmuştur: Ben Rasulullah’ın şöyle dediğini işittim ‘İlerde fitneler meydana gelecektir’. Hz. Ali dedi ki: ‘Ya Rasulallah bu fitnelerden çıkış yolu nasıldır? Peygamberimiz şöyle buyurdu: ’Allah’ın kitabı sayesinde sizden öncekilerin haberi, sizden sonrakilerin haberi ve aranızdaki işlerin hükmü bu kitaptadır, hakikati ayrıntılı bir şekilde ortaya koyandır. Alay, lakırdı ve lüzumsuz bir söz değildir. Kim zorbalık yaparsa Allah onu perişan eder. Hidayeti Kuran dışında arayanları Allah saptırır. Kuran Allah’ın sapasağlam ipidir gerçeği hatırlatan ve her hükmü hikmetlerle dolu olan bir mesajdır. Dosdoğru yol kuranın anlattığı yoldur öyle bir kitaptır ki arzular onunla sapmaz, onu konuşan diller hakikati karıştırmazlar. Ondan konuşan âlimler hakikatten şaşmazlar. Bu öyle bir kitaptır ki okundukça eskimez. Kuran okundukça tazelenir. Kuran’ın incelikleri asla bitip tükenmez. Bunu söyleyen doğru söyler. Kuranın dediğini yapanlar ecir sahibi kılınırlar. Onunla hükmedenler adalet üzere olurlar. Kim Kuran’a davet ederse doğruya davet etmiş olur. Cinler bu kelamı işittiklerinde ‘İnsanları ve diğer varlıkları kurtuluşa çağıran acayip bir mesaj dinledik dediler. (Cin Suresi/1). Ey A’vel bu kelimeleri al ve hayatına tatbik et… KURANI HAYATIMIZA TATBİK EDEBİLMEYİ ALLAH NASİP EYLESİN… KAYNAKLAR
  1. Dr İsmail CERRAHOĞLU (TEFSİR TARİHİ sayfa:13 Kuran Tanımı)
  2. MUHAMMED ESED KURAN MESAJI (Şuara suresi 192-196)
  3. Envârul Kur’an ders notları-MEHMET OKUYAN
  4. HADİSİ ŞERİF (İmam Tirmîzî ‘SÜNEN’ Fedâilü’l-Kur’ân 14.BAB)
 

Şükrü Kaba

Bulmak için değil, aramak için yollara düşer ya hani insan. İşte böyle bir yolculuk esnasında posta kutuma bir dostumun bırakmış olduğu mesajı okuyordum: Ülkenin kanayan yaralarından birini daha masaya yatırmamız gerektiğini söylüyordu: “Eğitimde Şiddet” “Bu yolculuk daha bir anlam kazandı” dedim. Ne yorgun başımı yasladığım buğulu cam, ne çiseleyen yağmur, ne camın ardında akıp giden hayatlar… Şimdi zihnimde yer edinen; defalarca haberlerde izleyip, gazetelerde okuyarak şahit olduğumuz;  şiddete maruz kalmış ve bizim iç geçirmekten başka bir tepki göstermediğimiz çocuklardı. Eğitimde şiddeti konuşacaksak; akla ilk gelen çocuklar olmaz mıydı? Sonra, dedim ki: “Bu işte var bir terslik.” “Eğitim ve Şiddet” yan yana birbirine yakışıksız iki kelime… Bu işte vardı bir terslik ve ben, hiçbir zaman anlam vermeyecek olsam da bu tersliği sorgulamaya başlamalıydım. Zira, vakti geldi de geçiyordu, bu yara çok ihmal edilmişti. Gerçi, bırakın bir çocuğa uygulanan şiddeti konuşmayı, ben terbiye etmek için dahi bir çocuğun küçücük de olsa, geçici de olsa, kalbinin kırılmasına anlam veremem. Becerebilirsem sorgulamaya devam edeceğim. Nasıl oluyordu? Nasıl oluyordu da bir çocuğa şiddet uygulanıyordu… Nasıl oluyordu da insanlığın umudu çocukları incitebiliyordu birileri? Eğitim! aldığını iddia eden insanlar, neden bu yola başvuruyordu? Bir süre, zihnimde sadece “neden” sorusu dolandı durdu. Neden? Neden bir öğretmen öğrencisini eğitmek ile mükellefken şiddete başvurur? “Mesleğini sevmiyordur.” diyordum kendime. Peki ama çocuklar, onları da mı sevmiyordu? Peki, tamam. Hadi diyelim ki, çocukları da sevmiyordu; (ki öyle bir şey yok) o halde, kendi kanından canından olmayan, kendisine emanet edilmiş çocukları incitmenin hakkını nereden buluyordu. Emanete ihanet edilmez desturunu da mı bilmiyordu? Hadi varsayalım, varsaymaya devam edelim. Diyelim ki, emanetin ehemmiyetinden de bihaber bu insan… O halde aldığı diploma ile; “kahrolsun” sloganlarıyla kahredemediğimiz sistemin verdiği hakla mı, nasılsa mesleğimden olmam güvencesiyle mi bu hakkı buluyordu kendinde. Ya da Türkiye’de eğitim, uysal vatandaş yetiştirmek için bir araç olarak kullanılıyordu. Yani; gerçekten birileri, eğitim kelimesinin eğ- kökünden geldiğini, eğitim kelimesinin aslında daha ziyade hayvan terbiyesi için kullanıldığını, insanların yalnızca ta’lim edilebileceğinin bilincindeydi, fakat korumaya çalıştıkları düzenleri  için insanların başına vurup baş eğdirmeleri, uysallaştırmaları gerekiyordu. Bu birileri, adeta “Ağaç yaşken eğilir.” diyordu.  Oysa neden eğilir ki, bırakalım Yaradan’dan gayri hiç kimse için eğilmesin, doğru kalsın başlar. Ya da yoktur böyle birileri, ben komplo teorileri üretiyorumdur. Komplo teorileri üretmeme rağmen, hiçbir geçerli sebep bulamadım ya bu tersliğe… Zaten bulmamalıydım değil mi, bunun sebebi olamazdı değil mi? Tersliğe sebep bulamadığıma göre çözümü konuşmalıyım değil mi? Ama toplumsal alışkanlığımız çözümü değil, sorunu konuşmak değil miydi? Mazur görün, kişi yetiştiği toplumdan bağımsız olamıyor işte. Çözüm mü? Elle tutulur bir çözüm sunabilir miyim bilmiyorum, ama yelpazeyi genişletip  kelamı sadece öğretmenleri sorgulamaktan  uzaklaştırmak istiyorum. Esasen demek istediğim; aileler bu işin neresinde… Çocuklarını kime emanet ettiğini kaç ebeveyn merak ediyor? Kendinden çok öğretmenleriyle vakit geçiren çocuklarının, hayat boyu rehberleri olacak öğretmenlerini, kaç ebeveyn merak ediyor? Sözlerime klişe bir cümle ile devam edeyim.  Her ne kadar insanın kalıp cümlelerden kurtulmasını istesem de, ezberlenmiş kelimelerle konuşmaktan rahatsız olsam da… Bazen  klişe cümlelere ihtiyaç duyar insan, bazen  olur ya, insan  der ki: Tamam işte, bu söz tam buraya ait. İşte tam buraya ait dediğim cümle: “Eğitim ailede başlar.” ne doğru bir cümle değil mi? Gerçekten  de eğitim ailede başlamıyor mu? Günümüzde eğitimi şiddetle tamamlayabileceği gafletindeki öğretmenler nasıl bir ailede yetişiyor? Ne yaptığını bilmez bu öğretmenler, ailede yanlış eğitilmiş olmanın sonucu değiller mi? Bu öğretmenler her şeyden evvel, yani çocuğa sınırsız imkânları sunmaya çalışmaktan evvel, çocuklarının kalbine merhameti aşılamayan ailelerin çocukları değil mi?                                                Bütün insanlığa örnek olabilecek bir öğretmeni tanımayan, çocuklarına da anlatamayanların yetiştirdiği öğretmenler değil mi bunlar? Velhasıl, eğitim ailede başlıyor ya da başlamadan birileri tarafından bitiriliyordu. Gördünüz mü, bakın hâlâ çözüme dair birkaç söz dökülmedi kalemimden… Çözüm; anne-babaların Resul-ü Ekrem’in (s.a.s.) “Çocuklarınıza bırakacağınız en güzel miras iyi terbiye ve güzel ahlaktır” nasihati üzere çocuklarını yetiştirmesinde. Esasen bu sözü emir telakki etmelerinde… Pekala biz gençlere düşen ne? Elbette bizim için de söylenmiş bir başucu sözü var. Biz gençler de başucumuza bu sözü alıp yollara düşersek, bir şeyler değişir… Hangi söz mü? “Ben öyle bilirim ki yaşamak berrak bir gökte çocuklar adına savaşmaktır.”  

Zozan Demirci