Düşünce

Bu yazıda Marx’ın döneminden ve birkaç fikrinden bahsettikten sonra onun kendimce olumlu ve olumsuz yanlarına işaret edeceğim.
  1. yüzyıl, özellikle sonlarına doğru, büyük imparatorlukların, örneğin Osmanlı gibi, dağılmaya, sönmeye başladığı bunun aksine modern (ulus) devletlerin şekillendiği döneme işaret eder. Bilim anlayışı olarak, kesin ve net ifadeler hâkimdir bu yüzyıla. Pozitivizmin etkisi çokça hissedilebilir. Karl Marx, bu dönemde ortaya çıkmış en önemli şahsiyetlerdendir.
Marx bu dönemde ortaya çıkmış, yani kendi deyimiyle “ Kendisi 19.yy ‘ın çocuğudur ve eseridir.”( Her eser kendi döneminin bir meyvesidir, der mealen.) Ek olarak, bir Tv programında Michel Foucault ve Noam Chomsky insan kabiliyeti üzerine tartışılırken, söz Marx’a gelir(1). Chomsky, Foucault’un aksine, insanlık için bir umut olduğunu vurguluyordu. Örneği ise şuydu, Marx’ın kapitalizmi böyle iyi deşifre etmesini sağlayan en önemli unsur Londra’daki (ki en büyük kapitalist şehirlerden) kütüphanelerden elde ettiği bilgiyi kullanışı gösterir. Yani döneminin meyvesidir. Şimdi Marx’ın birkaç görüşüne değinelim. Genel olarak, özelde bizim cenahta, Marx’ı eleştirirken onun çok fazla “determinist” ve indirgemeci olduğu görüşü hakimdir. O yüzden bununla başlayalım. Marx’ın diyalektik görüşünü Hegel’e dayandırabiliriz. Fakat bir fark vardır bu iki düşünür arasında. Hegel düşüncelere yoğunlaşırken (soyut), Marx maddi dünyaya daha fazla yoğunlaşır(somut). Diyalektik sanılanın aksine basit tek yönlü bir nedensellik aramaz, bunu yapan “determinizm”dir. Diyalektik tam tersine araştırdığı şeyin toplumsal etkilerini, değişimini ele alır. Mesela Marx’ın “praxis” kavramını burada anabiliriz. Marx komünizmin bir devrimle geleceğini vurguluyordu fakat bu devrim deterministlerin belirttiği gibi zorunlu değildir. Yani proleterlerin ciddi bir çalışması (praxis) sayesinde gelebilir.   İşçi sınıfı birleşin, diyor Marx, Komünist Manifestosunda. Bunu da işçilerin vatanı yoktur sözüyle belirtiyor. (Çok fazla günümüzün “özgürlükçü” fikirlerine benzemiyor mu?). Özel mülkiyet olduğu müddetçe, kapitalizmin tahakkümünden kurtulamayacağımızı iddia ediyor Marx, Manifestosunda. Aslında özel mülkiyeti kaldırmıyor sadece “devlet” e teslim ediyor. Bunun sonuçlarını zaten görülmemiş miydi?   Her daim bir direniş gösterilmesinden yana Marx. Özel yeri ve zamanı olduğunu vurgulamıyor hiçbir zaman. Ve Marx’a göre kapitalizm ne kadar “vahşi” – “aşırı” olursa, kendisinin yıkılışı da o kadar yakındır. Bunu da onun “paradoxsal” düşüncesinin temeli görebiliriz. Paradox demişken : “Şimdi gözlerimizin önünde benzer bir hareket cereyan ediyor. Burjuva üretim ve değişim koşulları, burjuva mülkiyet ilişkileri, öylesine büyük üretim ve değişim araçlarını oluşturma büyüsünü başarmış o burjuva toplumu, yer altından kendi çağırdığı güçlere artık hükmedemez olan cinci hocalara dönmüş durumda. On yıllardan beri sanayi ve ticaretin tarihi, modern üretici güçlerin, modern üretim ilişkilerine karşı, burjuvazinin ve burjuva egemenliğinin yaşam koşullarını oluşturan bu mülkiyet ilişkilerine karşı başkaldırısının tarihidir yalnızca. Periyodik yinelenmeleriyle tüm burjuva toplumunun varlığını sürekli artarak tehdit eden ve sorgulayan ticaret krizlerini anmak yeter. Ticaret krizlerinde, yalnız üretilen ürünlerin değil, oluşturulmuş üretici güçlerin de büyük kesimi düzenlice yok oluyor. Krizlerde öyle bir toplumsal bulaşıcı hastalık ortaya çıkıyor ki, bu hastalık tüm daha önceki dönemler için saçma görünürdü —aşırı üretim denen salgın hastalık. Toplum bir anda kendini barbarlık durumuna düşürülmüş buluyor; bir kıtlık, genel bir yok etme savaşı, tüm yaşamsal maddeleri toplumun elinden almış görünüyor; sanayi, ticaret yok edilmiş görünüyor, niçin? O toplum aşırı uygarlığa, aşırı geçim aracına, aşırı sanayiye, aşırı ticarete sahip diye. Elinin altındaki üretici güçler, burjuva mülkiyet ilişkilerini desteklemeye hizmet etmiyor artık; tam tersine bu güçler, o ilişkilere büyük gelmeye başlamıştır, engellenirler; engellerden kurtuldukları zaman ise tüm burjuva toplum düzenini bozuyorlar, burjuva mülkiyetin varlığını tehlikeye sokuyorlar. Burjuva ilişkiler, kendi ürettiği zenginliği kucaklamaya yetmeyecek kadar daralmış. Burjuvazi, krizleri ne yolla aşıyor? Bir yandan üretici güçlerin büyük bölümünü zorla yok etme, öbür yandan yeni pazarlar fethetme ve mevcut pazarları daha dibine kadar sömürme yollarıyla. Yani? Daha çok yönlü ve daha büyük krizleri hazırlama ve krizleri önleyici araçları daha da azaltma yoluyla.”(2) Ne kadar aşırılık olursa o kadarda tersini yaratır.   Sonuçta, Marx yaşadığı toplumunda çok aşikar sorunlara değinmiştir. Analiz gücü yüksek bir tarzda değindiği için ikna yetisi oldukça fazladır. Günümüzde bile hala onu ayakta tutan sebeplerden birisi; gördüğümüz ama kavrama dökemediğimiz şeyleri Marx güzel şekilde kavramlara dökmüş olmasıdır. Bu da onu değerli kılmaya yeterlidir. Olumsuz birkaç eleştiri olarak, Marx’ın kullandığı dilde “kadın” mefhumuna çok fazlaca rastlamayız. Bu onları dışladığını göstermese de, göz ardı ettiğinin işaretidir. Hatta bazı komünist, feminist yazarlar, örneğin Eleanor Burke(Mccharty döneminde Marxist olarak afişe edilmiştir), Marx’ı kadınları çalışmasında yok saydığı için eleştirmiştir. Ayrıca Marx oldukça çok genellemede bulunmuştur. Bu bir zorunluluktu onun için, “makro” düzeyden baktığı anlarda bunu kullanmak zorundaydı fakat antropoloji açısından ciddi bir sorundur, bu bakış açısı. Örnek vermek gerekirse, 20. yüzyıl Portekiz’inde atasoylu ve ataerkil sistemde kadınların nasılda toplumu (pazar-alışveriş) sayesinde yönlendirebildiğini görüyoruz. Yani “ezilen” dediği kesimin, bunu kültürel olarak aşabileceğine dair umut göstermemiştir. Ek olarak Maria Mies’in Marx’a “sadece genel hayatta değil hane içindeki sömürüyü de göstermesi gerektiğini kapitalizmin hane ayağını çözmeden sömürünün bitmeyeceğini vurgular. Yani kadını sadece kapitalizme “eleman” yetiştiren “kadın”ın yerini değiştirmeye temayül etmedi. İbrahim Burhan Işık Artuklu Üniversitesi- Antropoloji

Öncelikle başlıkta “Bir genç olarak” ifadesini yazıp yazmama konusunda biraz düşündüm ama yazmakla çok daha iyi olacağı kanısına vardım.Gençler olarak hayatımızda Kuranı anlama çabasının bir futbol takımı maçlarını,bir diziyi,bilgisayar oyunu serilerini veya yeni çıkan bir telefon markasını vs. takip etme çabasından çok daha az olduğunu farkediyorum.Bazen bir İlahiyat öğrencisi olarak etrafıma şöyle bir bakıyorum  ve sonra Kuranın hayatımızdaki yerini düşünüyorum ve gerçektende üzülerek durumun vahim olduğunu görüyorum.Bırakın etraftaki herhangi bir genci İlahiyat fakültesi mensupları olarak hakikaten Kuranı merkeze almamız gerekirken bizim Kurandan çok çok uzak bir durumda olduğumuzu görüyorum.Ve tam o dakikada hemen aklıma FURKAN suresinin 30. Ayeti kerimesinde ki  kuranın “mehcur” yani terkedilmiş bırakıldığı bu Ümmetin bunu yaptığı ve peygamberimizinde bu durumu yüce Allah’a arz ediyor olması geliyor.Evet doğru peygamberimiz bizden şikayetçi oluyor ; “ama kuran dünyanın en çok okunan kitabı,binlerce hatim indiriliyor,sürekli okunuyor” diyebilirsiniz.İşte tam bu noktada okumak kavramını bizim çok yanlış anladığımız apaçık ortaya çıkıyor. Kuran-ı kerim’de kuranı okumak anlamında 3 tabir vardır.Bunlar “TİLAVET”kehf 27,”KIRAAT”Alak 1 ve “TERTİL”Müzzemmil 4 .Tilavet sadece arapça lafzını okumak.Kıraat anlayarak okumak.Tertil düşünerek okumak.Yani Tilavet dil ile,Kıraat akıl ile,Tertil gönül ile okumaktır.İşte peygamberimizin bu konuda şikayetçi olması bizim sadece “tilavet” olarak kuranı okumamızdandır.”Yok efendim arapçasını okumak ibadettir” der,bazı kimseler.Kimse kusura bakmasın anlamadan okumak değil,anlayarak okumak ve okuduğunuda hayatına uygulayabilmektir ibadet.Rabbim yüceler yücesi kelamını doğru anlayabilmeyi hayatımıza en güzel şekilde uygulayabilmeyi hepimize nasip etsin.Selam ve dua ile … Benna Bayram Ondokuz Mayıs Üniveristesi-İlahiyat Fakültesi

Seçime Dair Değerlendirmeler 7 Haziran seçim sonuçları açıklandı ve 13 yıllık Ak Parti iktidarı tek başına hükümet kurabilecek kadar milletvekili sayısını yakalayamadı. Doğuda ve büyük şehirlerin kenar semtlerinde HDP, İç Anadolu da ise MHP iktidardan büyük oranda oy elde etti. Yakın zamanda koalisyon ya da erken seçim gözüküyor. Birçok şey kazandık ve birçok şey de kaybettik. -Hükümet 13 yıl boyunca diğerlerine göstermediği bir ilgi ve destekle büyüttüğü cemaatin nasıl en ufak bir itikat tanımadan, en onulmaz düşmanlarla aynı yatağa girip muta nikahı kıyabileceğini görmüş oldu. Son üç yıldır dosta utanç düşmana sevinç böylesi rezil kepaze bir cemaatin seçimlerin sonuçları üzerindeki gücü, hükümetin yıllardır diğer İslami STK ve derneklere ilgi ve destek eksikliğinin bir neticesidir, -Hükümet milletvekili adaylarını seçerken reel değil ideal davrandı. Aday gösterilen birçok kişi yürekli ve ideal olmasına karşın Türkiye’deki seçilebilme parametreleri maalesef ahbaplık, hinterlant genişliği ve yakınlık ilişkisine bağlı olduğu unutulmuş olmalı. -Hükümet, muhalefetin somut ve sıradan insanın karşılaştığı sorunlara değinerek halkın damarına bastığı gibi reel ve bizzat fert fert insanları ilgilendiren projeleri ya sunmadı ya da sunamadı. Maalesef propaganda kabiliyeti dumura uğradı. Sıradan bir insanın mahalle kahvesinde bir iki kelimeyle edebileceği sloganlar üretilemedi. Kaldı ki hükümet kadrolarının ekseriyetinin bu seçiminin ehemmiyetinden haberdar oldukları da şüpheli. -Hükümet için bu yenilgi kimlerle yola çıkılıp kimlerle yola çıkılmayacağının hesabını yapmak için iyi bir fırsattır. Bakara-makaracılar, 700 bin liralık takanlar, yolsuzluk ve rantla köşeyi dönenler bu dava için fazlalıktır. Atılmadıkları müddetçe sırtımızda yüktürler. -Velhasıl Davutoğlu samimi davrandı ve baba gibi İslami değerleri savunarak ideal olanı bayraklandırdı fakat maalesef tarihi, islami ve insani motiflerin yanında her seçimde şu açıktır ki halkın beklentisi kendine doğrudan dokunan reel ve somut motiflerdir. Daha önce Erdoğan bu dengeyi hassas bir şekilde koruyordu fakat Davutoğlu’nun içtenliği somut beklentilerin çok ötesinde kaldı. Müslümanlar bu seçimden ne öğrendi ve olası koalisyon hükümetinden sonra ne öğrenecek; -Sonuçlar gösterdi ki Müslümanlar böylesi bir durum için hiçbir hazırlık yapmış değiller. Yetiştirilmiş ve aynı idealde kadrolaşacak bir nesil var denilebilir mi? Müslüman dernekler, STK’lar, vakıflar “kader, şefaat, kabir azabı, Hz. İsa öldü mü ölmedi mi” gibi sonu gelmez teolojik tartışmaları yaparak hem dindarlıklarını yağladılar hem de islami bir faaliyet yaptıklarına dair kendilerini tatmin ettiler. Bu vakitten sonra Müslümanlar sırf faaliyet raporuna geçsin diye etkinlik yapıp monolog şeklinde konferans vermenin değil, gerçek islami faaliyetin baba gibi siyasete ve bürokrasiye ve yargıya adam yetiştirmek olduğunu anlayacaklardır. -Müslümanlar olası koalisyonun üzerlerindeki etkisinden sonra muhtemelen “salağa yatma” davranışlarından vazgeçeceklerdir. Hem bürokrasi de hem siyasette gerek iyi gözükmek gerekse çağın demokratik normlarına karşı mahcup olmamak için “demokrasicilik” oyununu oynadık. Artık şu açıkça kabul edilsin ki bu ülke de bir biz varız-halk- bir de eline geçtiği ilk fırsatta bizi bir kaşık suda boğmayı bekleyen sistemden beslenen azınlık. Müslümanlar istedikleri kadar gözlerini kapatıp görmek istemeseler de bu azınlıkla ilişkimiz basbayağı güce dayalı ilişkidir yani bununda iki esası vardır karşılıklı hukuk ve çıkar. Bu iki temel bu sıralar bazılarının “demokrasicilik” adına ağızlarına pelesenk ettikleri Medine sözleşmesinin dayanağının ta kendisidir. Gerçek bu, bir biz varız bir de tetikte bekleyen düşman; karşılıklı hukuk ve çıkar dışında da bizim düşmanla hiçbir ilişkimiz ve “salağa yatma” gibi bir davranışımız olamaz. Müslümanlar artık kabullenmeli ki burası Türkiye Norveç değil ve bizi Batılı demokratik ülkelerden ayıran ister iyi olsun ister kötü olsun kendi dinamiklerimiz, şartlarımız ve koşullarımız var, artık kompleksten kurtulun. -Görüldü ki bir danışman telefonuyla bir bildiriye yüzlerce islami STK’nın imza atmasının doğan yayın grubundan bir kanalın yaptığı propaganda kadar etkisi yoktur. Müslümanlar iktidarı maalesef iktidara bırakmayacak kadar sahiplenmediler. Ne de olsa Erdoğan var anlayışı, onları sürekli iktidardan gelecek bir takım imtiyazlardan hep tek taraflı beslenen obezitelere dönüştürdü. Bu imtiyazların hepsi hükümet tarafından değil, İslami dernek ve kuruluşlar tarafından koparıla koparıla alınacak imtiyazlar olmalıydı ki geri istendiğinde uğrunda ölmek için Müslümanlar yola yatacaktı. Ve hak ve özgürlüklerde öyle, hükümet son 5 yılın kazanımlarını kıyaslamaz gücü sayesinde resmen afedersiniz ıkına ıkına verdi, değil bugün iktidar değişince başörtüsü özgürlüğüne sahip çıkmak, biz daha iktidarken İslami stk ve dernekler olarak başörtüsü sembolüne tecavüz edilmesini bile durduramadık. -Kel ölür sırma saçlı, kör ölür badem gözlü olurmuş. Bugün hükümeti sahiplenip, eleştiri yapacaksa bile kol kırılır yen içinde kalır deyip aynı mahallenin aynı evin içinde eleştiriyi yapamayanlar, oy vermeyi hala itikat meselesi olarak görenler ve tarafsız kalmayı bir halt yerine hakk zannedenler yarın bakalım, kendilerini oy vererek ya da hiç oy kullanmayarak desteklemiş oldukları, güruhlar gırtlaklarına çökünce nasıl bir ilerleme kaydedecekler, şahsen merak ediyorum. -Müslümanlar daha kendi evlatlarına, ağzından bir kardeşlik, barış, özgürlük, ekmek, adalet ve eşitlik çıktı diye henüz ellerindeki mazlumların kanı kurumamış, kendi değerlerinin üstüne pisleyen, eşcinsel evlilik vaadi ile eşcinsel aday çıkartan katillerin ne olduğunu izah dahi edemediler. O kadar Kur’an dersi yapan ağabeyler gençler ne oldu da bir saz sesini duyunca löp diye atladı. Kitabı okurken bir bölüm olsun, içinde ahlaksızların biz “barış elçisiyiz” “biz demokratız” diye bu ülkede kan akıtacaklarına dair bir yorum yapamayacak kadar mı zokayı yutmaya eğilimlisiniz? Sorsan ciltler dolusu kitap yazacak devrimcilik oyunu oynayan Müslümanlar bugün batılın üstünü hakikatten parçalar serperek kapatan Samirilerin kucağına oturdu, Talut’un içmeyin dediği nehri kana kana kuruttular, Davut ve Süleyman’a alemci, putperest ve kadınla kızla takılan kafirler dediler, dedirttiler. Bir Kuran okuyucusu bunun ne anlama geldiğini pek ala kestirebilir. -Dış mihraklar, faiz lobisi, istikrar, ümmetin selameti vb. denince alay edecek kapasite de yetiştirilen bir Müslüman gençliğin; pollyanna gibi herkese karşı gül dağıtan iyimserliğe sahip olması, bacak bacak üstüne atıp bir yandan sigara içerken diğer yandan kadın erkek karışık ortamlarda devlet yıkıp binlerce yıllık teoljik mevzuları karara bağlayabilmesi, “düşman kim biz kimiz” sorularını hiç sormamış sormayacak genişlikte olması elbette İslami STK’ların bugüne kadar gençliğe ne derece yatırım yaptıklarını gösteriyor. Mücadele için sırası gelmiş Müslüman gençliğin önemli bir kısmı bu minval de takla atmakta, memleketin gelecek yıllarına hayırlı olsun. -Nasıl ki Mısır’da halkın yarısı sırf Müslümanlardan diyerek darbeye karşı Mursi’ye sahip çıkmadı ve korku ve zilletle yaşamayı seçtiyse; maalesef Kürt halkının ekseriyeti de korkusuna yenildi ve Erdoğan’a sırtını döndü. Bu vakitten sonra anlaşıldı ki gerçekten bu topraklarda bir “Kürt Sorunu” var. Ezilmiş, hor görülmüş ve bu yüzden korkusu sürekli istismar edilerek kullanılan bir Kürt halkı var. Örgütün, değerlerine pisletip onlardan rant sağladıklarını bilmelerine rağmen silahların gölgesi özgür ve onurlu yaşama cesaretlerini boğdu. Elbette böyle bir seçimin bir bedeli olacaktı ve onlarda bunun farkındaydılar fakat buna cesaret edemediler. Öyle ki HDP Diyarbakır ve Van’da %75 bandına çıktı. -Ak Parti iktidarı Kosovalı, Bosnalı, Makedonyalı, Arnavutluklu, Tunuslu, Mısırlı, Filistinli, Suriyeli, Kafkasyalı, Orta Asyalı, Arakanlı ve Morolu Müslümanların iyi kötü hamisidir. Bugün Ak Parti’nin düşmesiyle beraber Nahda’yı boğazlamak isteyen bir Tunus kemalizmi var. Boşnakları hiçe sayıp Bosna’nın tamamını kontrol etmek isteyen bir Hırvat-Sırp faşizmi var. Sahipsiz bulduğu an Morolu Müslümanların üzerine çökmeyi bekleyen bir Filipinler rejimi var. Türkiye dışında hiçbir ülke tarafından istenmediği için denizde açlığa terk edilen Arakanlılar var. Hükümetin düştüğü an aileleriyle Rusya’ya, Çin’e, Orta Asya liderlerine teslim edilmesi umulan Çeçen, Uygur, Özbek, Kırgız ve Türkmen Müslümanlar yığınlar var. Ölüme gönderilecek 2 milyon Suriyeli ve katile karşı savaşta yalnız bırakılacak Suriyeli direnişçiler var. Yani öyle ki Türkiyeli Müslümanların “ya bir hata yaptık” deme lüksü çok ağır sonuçlara gebe olabilir. -Müslümanların bu yenilgisinde bir hayır vardır. O hayır, bu dava sadece Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun davası değil, bizim hepimizin davası olduğunu hatırlamaktır. Hükümetin eksiklikleri bizzat onu eleştiren ya da bu külfete girmeyen fakat imtiyazlardan yararlanan bütün İslami STK ve derneklerin hep güç sarhoşluğuyla ertelenmiş sorumluluklarıdır. Yenilgi Ak Parti iktidarının değil kişilerin ha diyerek itmesiyle ayakta duran ne insan yetiştirmede ne de mücadele etmede çok çetin bir savaşın içinde olduğunun farkında olmayan Müslüman halkın yenilgisidir. Ders çıkartıp, önlem alırsak inşallah bu yenilgi nice umulmadık zaferlerin muştusu ve olası hataların tedbiri olacaktır.
ducane.demirtas@boun.edu.tr
Dücane Demirtaş

Elif Oğuz

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi   Postmodernist bir dünyanın akışına kaptırmışken kendimizi, soluk almak amaçlı yeni çabalar oluşturmaya çalışıyor, bu çabanın içinde boğulup gidiyoruz. Bilincimizin yok olduğu, sağduyumuzun sığlaştığı, vicdansızlığın popüler olduğu bir dünyada amaçsızca gezinen seyyahlarız her birimiz.  Ne oldu da bu hale geldik? Hangi kabuk tutmuş yaramız etinden sökülmek isterken elimizde kaldı? Postmodernizm; modernizm sonrası ve ötesi anlamında bir tanımlama olarak kullanılmaktadır.  Modern düşünceye ve kültüre ait temel kavram ve perspektiflerin sorunsallaştırılmasıyla ve hatta bunların yadsınmasıyla birlikte yürütülmektedir. Teori alanında modernist sanat biçimleri ve uygulamalarından koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimarlık, felsefe, edebiyat, güzel sanatlar gibi alanlarda yeni kültür biçimlerinin işareti olarak başlamıştır. Oluşan yeni postmodern toplum; bölünmüş ve farklı bilgilerle donatılmış, sınıf, din ve etnik bağlantıların yerini bilgi ve iletişimle değiştirir. Kesinlik diye bir şeyin olmadığını, mutlak ve evrensel doğru diye bir şeyin hayal olduğunu savunurlar. Postmodern dünya yoktan varolmakla, arzularla ilgilidir daha çok. Postmodernizm yayılmaya, kendi zincirini oluşturmaya devam ederken Müslüman genç nesil ne mi yapıyor? Akıma uydurabildiği kadar ayak uyduruyor. Kendi farkındalığından, toplum içindeki konumundan habersiz, toplumun değişimine yetişmek için çabalıyor. Kastım, bu genç neslin postmodern akıma bilinçli bir şekilde ayak uydurması değil. Bozulan toplum yapısına, ahlaki çöküşe bilinçsizce yardım etmesi.. Geleceğimizin mirasçıları olan ahlaki zeminini yitirmiş bir genç nesille karşı karşıyayız. Ahlaki kavramlarımızın dahi bin bir renkte olduğu dönme dolabın içinde yuvarlanan, kafa karışıklığının,  zihinsel sapmaların fırıl fırıl döndüğü bir hayat, yaşadığımız, soluklanmak istediğimiz dünya. Kelimelerimiz modernitenin içinde, en derin kuyularında yüzerken, ışığı fark edip ipe sarılmak isteyen kişilerin iplerini kesmek için yarıştığımız bir dünyadayız. Bu yazıyı kurgulamadan önce, otuz iki imam hatip lise birinci sınıf öğrencisine rol model olarak gördüğü kimseleri ve neden o kişi gibi olmak istediklerini sordum. Aldığım cevapların çoğunluğu, anne- babası, abisi-ablası gibi olmak istedikleri yönünde. Çok az bir kısmı ise Hz. Muhammed, Hz. Hatice, Hz. Ali gibi olmak istediklerini belirtmiş.  Ben burada bilimsel bir tez sunma niyetinde değilim. Küçücük bir kesimden herkesin bu şekilde olduğu sonucu tabî ki çıkmaz. Ama 15-16 yaşındaki gençlerin zihin yapısını anlamamızda yardımcı olabileceği düşüncesindeyim. Toplumda zuhur etmiş olan’ kendini kutsallaştırma’ hızla yayılırken, annesi- babası, sanatçısı, futbolcusu, mankeni vs.  gibi olma istediği de yıllardır devam eden ve toplumun çöküşünü hızlandıran, amaçsızlığın en derin açmazlarına sürükleyen bir furya haline geldi. Eskiden gençliğin bir davası, kavgası vardı, kendi ideolojisi için göğüs göğüse mücadele etmeye hazır bir gençlik vardı. Müslüman gençlik, çekirdekten yetişiyor, Mekke döneminden Medine dönemine geçiş için hicret saatini gözünü kırpmadan bekleyen bir gençlikti.. Ve bu gençliğin tek bir rol modeli vardı; Hz.Muhammed.. Allah’dan aldığı vahiyle yeni bir toplum inşa eden, ahlaki normların en güzeline sahip bir toplum.. Biz Müslümanlar kavramlarımızı, rol modellerimizi kaybederek gelecek inşa etmeye çalışıyoruz. Çölde susuz kalmayacağına inanarak yanına su almayan kimse gibi hayaller aleminden çıkamıyoruz. Geleceğimizin ‘altın çocuklarını’ modernizme terk ediyor, tutsaklıklarının tadına varmaları içinde elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Bozulan ahlaki değerlerden rahatsız olup, ses çıkarmayarak kendi günahlarının içinde neslin boğulmasını sinema izler gibi izliyoruz. Kur’an ve sünneti, değişen toplum şartlarına göre öteleyerek, toplumun yeni kabullerini içimize sindiriyor, tanımsız bireyler haline geliyoruz. Postmodern dünyanın ‘altın çocukları’ rol model açlığını modern kavramlar üzerinden tanımlayarak kimlik oluşturmaya çalışıyor. Müslüman kimliğinin bir şey ifade etmediğine, etmeyeceğine inanan, dinin işlevsel olmadığını savunan, bilinç dünyası temelinden sarsılmış bir gençlik geliyor. . kendi ellerimizle Kur’an ve sünnetten mahrum bıraktığımız, neslin helvasını kendimizin kardığı bir gençlik geliyor.  Zihinlerinde şimşekler çakan, tsunamiler olan, deprem enkazının altında kalmış bir gençlik. Peygamber tasavvurunun oluşamadığı, dinin işlevlerliğini gösteremediğimiz, vahiyden habersiz, vahiyle ilgisiz gençlik.. İlk cümlelerimde sormuştum ya; ne oldu da bu hale geldik? Hangi kabuk tutmuş yaramız etinden sökülmek isterken elimizde kaldı? Elimizde kalan; sırt çevirdiğimiz bir adet Kuran ve İslam Peygamberi oldu. Vahyin vermek istediği mesajı, vahyi bize yaşayarak öğreten Peygamberi anlamayı bıraktık.. Yeni dünyevi hedefler oluşturduk, virüs gibi yaydık zihinlere, sağduyudan, vicdandan, iyilik-kötülük kavramlarının anlamsal çerçevesinden yoksun, aç- susuz kalmış bir genç nesil yetiştirdik. Sahi Kur’an ve Peygamber tasavvurudan yoksun, ahlaki zeminin darmaduman olduğu yeni nesilden umutlu muyuz? .. Son olarak; Kur’an ve sünnetin ışığında yürümeyi kendine amaç edinmiş, pastadaki oranı düşükte olsa çabalayan gençliğe selam olsun… Not: Bu yazı; karamsarlığını dışa vurmuş bir gencin zihinsel bunalımından oluşmuş bir yazıdır. Karamsarlığı virüs gibi yaymak amaçlı yazılmamış, idrak fenerlerinin açılması için, bir umut niteliğinde yazılmıştır.    

İlknur Külekçi

Ankara Üniversitesi DTFC

Sosyoloji Bölümü İnandığımız varlığın Allah olup olmadığı şüphesini benim için geçerli\gerekli  kılan toplumun bizatihi kendi içinde uyguladığı pratiklerdir. Bu yazının amacı dünyanın tamamı hakkında büyük harflerle genel geçer ilkeler sıralamak olmasa da, toplumun belirleyici ve denetleyici fonksiyonunun  -ilkel kabul edilen  kabileler de dahil olmak üzere – var olan bütün topluluklarda kusursuz işleyişini kabul etmenin yerinde olacağını düşünüyorum. İnsanın toplumsal hayvan olması kabulünün ontolojik tartışmasına girmek ise bu metnin sınırlarını aşacaktır. Amacım bireylerin kutsadığı toplum ile inandıkları ilahın kutsallığını kabul edişlerinde gözlemlediğim çelişkileri kurcalamaktır. Bireyler içine doğdukları toplumla yaşamlarının ilk yıllarından itibaren karşı karşıya kalırlar. Öyle ki bu karşılaşmalarının bir ürünü olan örf, adet, gelenekler ölümden sonra dahi bireylerin peşini bırakmaz. Bu sosyal organizasyonda başat belirleyicilerden biri hiç kuşkusuz dindir. Özelde İslam dinini ele almak bir Müslüman olarak Müslüman bir coğrafya da kanaatimce daha isabetli olacaktır. Kutsal Kitabımızda sadece Allah ile olan ilişkilerimiz değil diğer bireylerle ve genel olarak toplumun kendisiyle hangi rabıtalarla nasıl ilişkileneceğimiz hakkında da bize bilgi verilmiştir. Tüm bu sosyal ve bireysel pratikler açığa çıkarken de asla unutmamız gereken şey ise Allah’ın bizi her an gördüğü yaptığımız her şeyden haberdar olduğu vurgusudur. Yaşadığımız topluma Müslüman coğrafya, kendimize Müslüman diyoruz. İşin bireysel boyutuna odaklanırsak acaba hangi kıstaslara göre Müslüman oluyoruz? Allah’ın belirlediği kıstasa göre mi yoksa toplumun belirlediği “makbul insan” rolüne göre mi?  Sadece bir günümüzü dahi düşündüğümüzde, herhangi bir eylemde bulunmadan önce acaba  kaç kere Allah’ın bizi gördüğünü düşünüp yaptığımız eylemden Allah’ın şahitliğini düşünüp mutlu oluyoruz ya da aksini düşünelim kaç kere Allah’ın bizi gördüğünü düşünüp eylemimizden vazgeçiyoruz yahut onun yönünü değiştiriyoruz. İnandığımız İlah’ı düşünebilmek için illa organize bir suç şebekesine dahil olup seri cinayetler ya da soygunlar işlememiz gerekmiyor. Metroda ihtiyarlar kullara ayrılan beyaz  koltukları işgal edip kafamızı androide veya aydınlanmayı umduğumuz kitaplara gömdüğümüzde, toplumsalla olan ilişkilerimizi incitebileceğinden “ayar çektiğimiz” kıyafetlerimizde , not kaygısına hoca korkusuna yenik düşüp İslam’a “ayar vermeye “ çalışanlara okullarımızda hiç Allah bizi görmüyormuşçasına sustuğumuzda , aman sicilime işlemesin kayıt vs. olmasın diye İslami hassasiyet mevzubahis olan bir konuda imza toplanıyorken imza atmaktan kaçındığımızda, maçlarda slogan atmaktan imtina etmezken Hak olanı söylemeye gelince toplumun kıskacına takıldığımızda , mescidi olmayan daha doğrusu oldurulmayan üniversitelerin varlığından haberdar olup da  içimiz acımadığında ve dahi “ortalığı karıştırmayalım” deyip kılımızı kıpırdatmadığımızda,  annelerimize babalarımıza bağırdığımızda, Kitapta “Adaletli olun” dendiği halde kişisel menfaatlerimiz ve toplumsal çıkarlarımız uğruna en yakınımızı bile harcarken sahi Allah görmüyor mu? Bir birey düşünün ki evde tek başına yaptığı istisnasız tüm eylemleri toplumun içinde de yapsın. Mümkün değil değil mi? Evinde mahreminde olan pek çok şeyi toplumla paylaşamaz. Toplumun belli normları vardır ayıplanmaktan, ayrıştırılmaktan, dışlanmaktan korkar ve çekinir bireyler ve davranışlarına çeki düzen verir. Veririz! Kimse görmüyorsa eğer burnunu karıştırmanın hiçbir tehlikesi yoktur tıpkı kimse görmeden bir malı cebe indirmek gibi. Hakkında konuştuğun daha doğrusu dedikodusunu yaptığın kişi ve onun arkadaşları yoksa kendi arkadaşlarınla zevkle gıybetin doruklarına ulaşabilirsin, eğer asistan görmüyorsa sıranın altına koyduğun kopya kağıtlarına bakabilirsin, ucu sana dokunmuyorsa üstelik sana menfaat sağlayacaksa  bir yolsuzun yolsuzluklarını örtebilir hatta alkış tutabilirsin. Toplum seni ayıplamadığı kimse görmediği sürece rahatsındır “Müslüman.” Peki her başımız sıkıştığında kapısını çaldığımız, bilimum ihtiyaçlarımızın listesini arzına sunduğumuz, O’nun adı ve Kitab’ı adına edebiyat parçaladığımız Allah’ı bu görünebilir olma serüvenimizde nereye koyuyoruz? Nasıl bir tanrı bilgisine sahibiz ki genellikle  en kolay biçimi ile ihtiyaç anında adı dilimizden dökülüyor. İlkokuldan üniversitenin son sınıfına kadar kopya çekiyoruz hakka giriyoruz ama İlah’ın bizi görüyor olması sorun olmuyor ya da bu kopyalara Allah’tan korkup ses çıkaracağımıza toplumsal olandan korkup sessiz kalıyoruz. Bizim tanrımız Allah mı yoksa toplum ve toplumun yaptırımları mı ?     Bizzat benim de mevcudiyetimin içinde bulunduğu, şekillendendiği ve naçizane benim onu şekillendirdiğim toplum ve onun sahip olduğu ruh ilahın ne’liğini belirleme cüretini  ne yazık ki göstermiş, bununla birlikte belirlediği ilahı da kendi  felsefesinin etik zeminine oturtmuştur. İnsanın kendi ürünü olan toplumsal normları Allah’ın ahlaki boyutuna yükseltmektense Allah’ı kendi makyavelist  ahlakımıza indirgememiz; Allah’ın ahlakını toplumsal pratiklerden tümüyle uzaklaştırmıştır. Ali Şeriati toplumun belirleyici kıskacından kurtulamayan insanı “sosyolojizim” zindanında mahkum kabul eder. Kendi deyişiyle “Birey yoktur, bireyi toplum yaratmaktadır, diyen görüş sosyolojizmdir kuramıdır.” Bu kurama göre insanların kendiliklerinden söz etmek mümkün değildir. Maddi şartların ve toplumsal yapının başat belirleyiciliğinde insan yoğurulur. Seçimleri dahi seçililer üzerinedir ve bu seçme, düşünme ve karar verme aşamalarında kendi kararlarını uygulaması söz konusu değildir aksine  toplumun makbul olan şartlarını tesis edebilir ancak. Elbette maddi şartlar bireylerin başta yapmakta oldukları işler üzerinde belirleyici rol oynar, iklimlerin yapısı tüm hayat şartlarını etkiler; ancak bu şartlar kişinin seçebilme ve karar verme aşamalarına nüfuz eden ve insanı maddi şartların kıskacında tutacak kadar etkili değildirler. Bu toplumsal kıskaç yok değildir; fakat mevzu Allah’ın insana bahşettiği irade ile seçebilme kabiliyetini kullanarak ve bu süreçte Allah’a kul olduğu, her şeyden evvel O’nun rızasını gözetmesi gerektiğini unutmayarak karar vermesi mevzudur.