Düşünce

Elif Oğuz

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi   Postmodernist bir dünyanın akışına kaptırmışken kendimizi, soluk almak amaçlı yeni çabalar oluşturmaya çalışıyor, bu çabanın içinde boğulup gidiyoruz. Bilincimizin yok olduğu, sağduyumuzun sığlaştığı, vicdansızlığın popüler olduğu bir dünyada amaçsızca gezinen seyyahlarız her birimiz.  Ne oldu da bu hale geldik? Hangi kabuk tutmuş yaramız etinden sökülmek isterken elimizde kaldı? Postmodernizm; modernizm sonrası ve ötesi anlamında bir tanımlama olarak kullanılmaktadır.  Modern düşünceye ve kültüre ait temel kavram ve perspektiflerin sorunsallaştırılmasıyla ve hatta bunların yadsınmasıyla birlikte yürütülmektedir. Teori alanında modernist sanat biçimleri ve uygulamalarından koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimarlık, felsefe, edebiyat, güzel sanatlar gibi alanlarda yeni kültür biçimlerinin işareti olarak başlamıştır. Oluşan yeni postmodern toplum; bölünmüş ve farklı bilgilerle donatılmış, sınıf, din ve etnik bağlantıların yerini bilgi ve iletişimle değiştirir. Kesinlik diye bir şeyin olmadığını, mutlak ve evrensel doğru diye bir şeyin hayal olduğunu savunurlar. Postmodern dünya yoktan varolmakla, arzularla ilgilidir daha çok. Postmodernizm yayılmaya, kendi zincirini oluşturmaya devam ederken Müslüman genç nesil ne mi yapıyor? Akıma uydurabildiği kadar ayak uyduruyor. Kendi farkındalığından, toplum içindeki konumundan habersiz, toplumun değişimine yetişmek için çabalıyor. Kastım, bu genç neslin postmodern akıma bilinçli bir şekilde ayak uydurması değil. Bozulan toplum yapısına, ahlaki çöküşe bilinçsizce yardım etmesi.. Geleceğimizin mirasçıları olan ahlaki zeminini yitirmiş bir genç nesille karşı karşıyayız. Ahlaki kavramlarımızın dahi bin bir renkte olduğu dönme dolabın içinde yuvarlanan, kafa karışıklığının,  zihinsel sapmaların fırıl fırıl döndüğü bir hayat, yaşadığımız, soluklanmak istediğimiz dünya. Kelimelerimiz modernitenin içinde, en derin kuyularında yüzerken, ışığı fark edip ipe sarılmak isteyen kişilerin iplerini kesmek için yarıştığımız bir dünyadayız. Bu yazıyı kurgulamadan önce, otuz iki imam hatip lise birinci sınıf öğrencisine rol model olarak gördüğü kimseleri ve neden o kişi gibi olmak istediklerini sordum. Aldığım cevapların çoğunluğu, anne- babası, abisi-ablası gibi olmak istedikleri yönünde. Çok az bir kısmı ise Hz. Muhammed, Hz. Hatice, Hz. Ali gibi olmak istediklerini belirtmiş.  Ben burada bilimsel bir tez sunma niyetinde değilim. Küçücük bir kesimden herkesin bu şekilde olduğu sonucu tabî ki çıkmaz. Ama 15-16 yaşındaki gençlerin zihin yapısını anlamamızda yardımcı olabileceği düşüncesindeyim. Toplumda zuhur etmiş olan’ kendini kutsallaştırma’ hızla yayılırken, annesi- babası, sanatçısı, futbolcusu, mankeni vs.  gibi olma istediği de yıllardır devam eden ve toplumun çöküşünü hızlandıran, amaçsızlığın en derin açmazlarına sürükleyen bir furya haline geldi. Eskiden gençliğin bir davası, kavgası vardı, kendi ideolojisi için göğüs göğüse mücadele etmeye hazır bir gençlik vardı. Müslüman gençlik, çekirdekten yetişiyor, Mekke döneminden Medine dönemine geçiş için hicret saatini gözünü kırpmadan bekleyen bir gençlikti.. Ve bu gençliğin tek bir rol modeli vardı; Hz.Muhammed.. Allah’dan aldığı vahiyle yeni bir toplum inşa eden, ahlaki normların en güzeline sahip bir toplum.. Biz Müslümanlar kavramlarımızı, rol modellerimizi kaybederek gelecek inşa etmeye çalışıyoruz. Çölde susuz kalmayacağına inanarak yanına su almayan kimse gibi hayaller aleminden çıkamıyoruz. Geleceğimizin ‘altın çocuklarını’ modernizme terk ediyor, tutsaklıklarının tadına varmaları içinde elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Bozulan ahlaki değerlerden rahatsız olup, ses çıkarmayarak kendi günahlarının içinde neslin boğulmasını sinema izler gibi izliyoruz. Kur’an ve sünneti, değişen toplum şartlarına göre öteleyerek, toplumun yeni kabullerini içimize sindiriyor, tanımsız bireyler haline geliyoruz. Postmodern dünyanın ‘altın çocukları’ rol model açlığını modern kavramlar üzerinden tanımlayarak kimlik oluşturmaya çalışıyor. Müslüman kimliğinin bir şey ifade etmediğine, etmeyeceğine inanan, dinin işlevsel olmadığını savunan, bilinç dünyası temelinden sarsılmış bir gençlik geliyor. . kendi ellerimizle Kur’an ve sünnetten mahrum bıraktığımız, neslin helvasını kendimizin kardığı bir gençlik geliyor.  Zihinlerinde şimşekler çakan, tsunamiler olan, deprem enkazının altında kalmış bir gençlik. Peygamber tasavvurunun oluşamadığı, dinin işlevlerliğini gösteremediğimiz, vahiyden habersiz, vahiyle ilgisiz gençlik.. İlk cümlelerimde sormuştum ya; ne oldu da bu hale geldik? Hangi kabuk tutmuş yaramız etinden sökülmek isterken elimizde kaldı? Elimizde kalan; sırt çevirdiğimiz bir adet Kuran ve İslam Peygamberi oldu. Vahyin vermek istediği mesajı, vahyi bize yaşayarak öğreten Peygamberi anlamayı bıraktık.. Yeni dünyevi hedefler oluşturduk, virüs gibi yaydık zihinlere, sağduyudan, vicdandan, iyilik-kötülük kavramlarının anlamsal çerçevesinden yoksun, aç- susuz kalmış bir genç nesil yetiştirdik. Sahi Kur’an ve Peygamber tasavvurudan yoksun, ahlaki zeminin darmaduman olduğu yeni nesilden umutlu muyuz? .. Son olarak; Kur’an ve sünnetin ışığında yürümeyi kendine amaç edinmiş, pastadaki oranı düşükte olsa çabalayan gençliğe selam olsun… Not: Bu yazı; karamsarlığını dışa vurmuş bir gencin zihinsel bunalımından oluşmuş bir yazıdır. Karamsarlığı virüs gibi yaymak amaçlı yazılmamış, idrak fenerlerinin açılması için, bir umut niteliğinde yazılmıştır.    

İlknur Külekçi

Ankara Üniversitesi DTFC

Sosyoloji Bölümü İnandığımız varlığın Allah olup olmadığı şüphesini benim için geçerli\gerekli  kılan toplumun bizatihi kendi içinde uyguladığı pratiklerdir. Bu yazının amacı dünyanın tamamı hakkında büyük harflerle genel geçer ilkeler sıralamak olmasa da, toplumun belirleyici ve denetleyici fonksiyonunun  -ilkel kabul edilen  kabileler de dahil olmak üzere – var olan bütün topluluklarda kusursuz işleyişini kabul etmenin yerinde olacağını düşünüyorum. İnsanın toplumsal hayvan olması kabulünün ontolojik tartışmasına girmek ise bu metnin sınırlarını aşacaktır. Amacım bireylerin kutsadığı toplum ile inandıkları ilahın kutsallığını kabul edişlerinde gözlemlediğim çelişkileri kurcalamaktır. Bireyler içine doğdukları toplumla yaşamlarının ilk yıllarından itibaren karşı karşıya kalırlar. Öyle ki bu karşılaşmalarının bir ürünü olan örf, adet, gelenekler ölümden sonra dahi bireylerin peşini bırakmaz. Bu sosyal organizasyonda başat belirleyicilerden biri hiç kuşkusuz dindir. Özelde İslam dinini ele almak bir Müslüman olarak Müslüman bir coğrafya da kanaatimce daha isabetli olacaktır. Kutsal Kitabımızda sadece Allah ile olan ilişkilerimiz değil diğer bireylerle ve genel olarak toplumun kendisiyle hangi rabıtalarla nasıl ilişkileneceğimiz hakkında da bize bilgi verilmiştir. Tüm bu sosyal ve bireysel pratikler açığa çıkarken de asla unutmamız gereken şey ise Allah’ın bizi her an gördüğü yaptığımız her şeyden haberdar olduğu vurgusudur. Yaşadığımız topluma Müslüman coğrafya, kendimize Müslüman diyoruz. İşin bireysel boyutuna odaklanırsak acaba hangi kıstaslara göre Müslüman oluyoruz? Allah’ın belirlediği kıstasa göre mi yoksa toplumun belirlediği “makbul insan” rolüne göre mi?  Sadece bir günümüzü dahi düşündüğümüzde, herhangi bir eylemde bulunmadan önce acaba  kaç kere Allah’ın bizi gördüğünü düşünüp yaptığımız eylemden Allah’ın şahitliğini düşünüp mutlu oluyoruz ya da aksini düşünelim kaç kere Allah’ın bizi gördüğünü düşünüp eylemimizden vazgeçiyoruz yahut onun yönünü değiştiriyoruz. İnandığımız İlah’ı düşünebilmek için illa organize bir suç şebekesine dahil olup seri cinayetler ya da soygunlar işlememiz gerekmiyor. Metroda ihtiyarlar kullara ayrılan beyaz  koltukları işgal edip kafamızı androide veya aydınlanmayı umduğumuz kitaplara gömdüğümüzde, toplumsalla olan ilişkilerimizi incitebileceğinden “ayar çektiğimiz” kıyafetlerimizde , not kaygısına hoca korkusuna yenik düşüp İslam’a “ayar vermeye “ çalışanlara okullarımızda hiç Allah bizi görmüyormuşçasına sustuğumuzda , aman sicilime işlemesin kayıt vs. olmasın diye İslami hassasiyet mevzubahis olan bir konuda imza toplanıyorken imza atmaktan kaçındığımızda, maçlarda slogan atmaktan imtina etmezken Hak olanı söylemeye gelince toplumun kıskacına takıldığımızda , mescidi olmayan daha doğrusu oldurulmayan üniversitelerin varlığından haberdar olup da  içimiz acımadığında ve dahi “ortalığı karıştırmayalım” deyip kılımızı kıpırdatmadığımızda,  annelerimize babalarımıza bağırdığımızda, Kitapta “Adaletli olun” dendiği halde kişisel menfaatlerimiz ve toplumsal çıkarlarımız uğruna en yakınımızı bile harcarken sahi Allah görmüyor mu? Bir birey düşünün ki evde tek başına yaptığı istisnasız tüm eylemleri toplumun içinde de yapsın. Mümkün değil değil mi? Evinde mahreminde olan pek çok şeyi toplumla paylaşamaz. Toplumun belli normları vardır ayıplanmaktan, ayrıştırılmaktan, dışlanmaktan korkar ve çekinir bireyler ve davranışlarına çeki düzen verir. Veririz! Kimse görmüyorsa eğer burnunu karıştırmanın hiçbir tehlikesi yoktur tıpkı kimse görmeden bir malı cebe indirmek gibi. Hakkında konuştuğun daha doğrusu dedikodusunu yaptığın kişi ve onun arkadaşları yoksa kendi arkadaşlarınla zevkle gıybetin doruklarına ulaşabilirsin, eğer asistan görmüyorsa sıranın altına koyduğun kopya kağıtlarına bakabilirsin, ucu sana dokunmuyorsa üstelik sana menfaat sağlayacaksa  bir yolsuzun yolsuzluklarını örtebilir hatta alkış tutabilirsin. Toplum seni ayıplamadığı kimse görmediği sürece rahatsındır “Müslüman.” Peki her başımız sıkıştığında kapısını çaldığımız, bilimum ihtiyaçlarımızın listesini arzına sunduğumuz, O’nun adı ve Kitab’ı adına edebiyat parçaladığımız Allah’ı bu görünebilir olma serüvenimizde nereye koyuyoruz? Nasıl bir tanrı bilgisine sahibiz ki genellikle  en kolay biçimi ile ihtiyaç anında adı dilimizden dökülüyor. İlkokuldan üniversitenin son sınıfına kadar kopya çekiyoruz hakka giriyoruz ama İlah’ın bizi görüyor olması sorun olmuyor ya da bu kopyalara Allah’tan korkup ses çıkaracağımıza toplumsal olandan korkup sessiz kalıyoruz. Bizim tanrımız Allah mı yoksa toplum ve toplumun yaptırımları mı ?     Bizzat benim de mevcudiyetimin içinde bulunduğu, şekillendendiği ve naçizane benim onu şekillendirdiğim toplum ve onun sahip olduğu ruh ilahın ne’liğini belirleme cüretini  ne yazık ki göstermiş, bununla birlikte belirlediği ilahı da kendi  felsefesinin etik zeminine oturtmuştur. İnsanın kendi ürünü olan toplumsal normları Allah’ın ahlaki boyutuna yükseltmektense Allah’ı kendi makyavelist  ahlakımıza indirgememiz; Allah’ın ahlakını toplumsal pratiklerden tümüyle uzaklaştırmıştır. Ali Şeriati toplumun belirleyici kıskacından kurtulamayan insanı “sosyolojizim” zindanında mahkum kabul eder. Kendi deyişiyle “Birey yoktur, bireyi toplum yaratmaktadır, diyen görüş sosyolojizmdir kuramıdır.” Bu kurama göre insanların kendiliklerinden söz etmek mümkün değildir. Maddi şartların ve toplumsal yapının başat belirleyiciliğinde insan yoğurulur. Seçimleri dahi seçililer üzerinedir ve bu seçme, düşünme ve karar verme aşamalarında kendi kararlarını uygulaması söz konusu değildir aksine  toplumun makbul olan şartlarını tesis edebilir ancak. Elbette maddi şartlar bireylerin başta yapmakta oldukları işler üzerinde belirleyici rol oynar, iklimlerin yapısı tüm hayat şartlarını etkiler; ancak bu şartlar kişinin seçebilme ve karar verme aşamalarına nüfuz eden ve insanı maddi şartların kıskacında tutacak kadar etkili değildirler. Bu toplumsal kıskaç yok değildir; fakat mevzu Allah’ın insana bahşettiği irade ile seçebilme kabiliyetini kullanarak ve bu süreçte Allah’a kul olduğu, her şeyden evvel O’nun rızasını gözetmesi gerektiğini unutmayarak karar vermesi mevzudur.              

 

                                  NAZMİYE YENİÇERİ   Hz. Muhammed… Örnek alınabilecek en doğru insan. Hz. Muhammed’(s.a.v) in hayatından hayatımıza tatbik edebileceğimiz pek çok durum vardır. Günümüzde yaşadığımız problemlerin başında iletişimsizlik gelir. İnsanlar bir türlü karşısındaki kişinin anlayabileceği tarzda, kişinin seviyesine göre iletişime geçemez. Bu durum da gerginlik ve kaosa neden olur. İnsanlar birbirinden kaçar hale gelir ve bunun neticesinde de insanlık ölmüş palavraları atılır. Peki iletişimsizlik sorunuyla nasıl başa çıkılır? Huzurlu ortam nerede ve nasıl bulunur? Tüm bu soruların cevabını bize en iyi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz verebilir. Kimi insanlar vardır ki; lafı uzattıkça uzatır, asıl anlatmak istediğini bir türlü söyleyemez. Hem insanı sıkar hem de insanın zamanını çalar. Hz. Muhammed’(s.a.v) i örnek alırsak O, az kelimeyle pek çok mana ifade eden sözcükler kullanarak iletişim kurardı. Örneğin; Allah her şeyde iyiliği farz kılmıştır. Cennet hoşa gitmeyen şeylerle çevrilmiştir, cehennem de nefsani isteklerle çevrilmiştir. Şeytan Ademoğlunun damarlarında gezinir gibi. İletişim esnasında en cezbedici, kişiye keyif veren ve iletişimi daim kılan unsurlardan biri de gülümsemedir. Gülümseme karşıdaki kişiye olan muhabbeti arttırır. Asık suratlı, ekşi yüzlü kişiyle konuşurken konuşma isteğiniz azalır. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır: ‘’Doğrusu güldüren de ağlatan da O’dur. Keza dirilten de öldüren de O’dur.(53 Necm 43-4) ‘’Allah Teala bu ayette gülmeyi dirilmenin karşısında, ağlamayı da ölmenin karşısında zikretmiştir. Demek ki, gülmek canlılığı, yaşamı; ağlamak ölümü, hüznü temsil eder. Size Hz. Muhammed’(s.a.v) in iletişim halindeyken bulunduğu davranışları anlatalım; Hz. Hasan radiyellahu anhuma  diyor ki, Babam Ali b. Ebi Talib’e Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin beraber oturduğu insanlara karşı olan davranışından sordum. Bana şöyle dedi: ‘’Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem daima güler yüzlü, güzel ahlaklı, yanındakilere karşı nazik davranan bir insandı. Kaba ve sert konuşan, kötü davranan, bağırıp çağıran, kötü konuşan, insanları ayıplayıp duran, onları aşırı metheden biri değildi. Hoşuna gitmeyen şeyleri fark etmemişliğe verirdi. Kendisinden bir şey ümit edenin ümidini kırmazdı, O’ndan beklentisi olanı eli boş çevirmezdi.’’ (Tirmizi, Şemail, s. 221-4) Kur’an’ı Kerim’de de Allah Teala şöyle buyurmaktadır: ‘’ Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.’’ (Al-i İmran 159) Gerçekten de çevremize baktığımızda kaba insanların yanı boştur, öyle değil mi? Peygamber efendimizi örnek alıp tatbik etmezsek iletişimsizlik başta olmak üzere bütün problemler bizimle olacaktır. İletişim bozukluğunu aşmadan kendimize ve karşımızdaki kişiye de saygı duymuş olmayız. Kişi diyalogda bulunurken  karşısındakine itina göstermelidir. Onunla ilgilendiğini belli etmelidir. Hz. Muhammed(s.a.v) efendimiz bu konuda da çok hassas davranırdı.  Konuştuğu kişiye yönünü tamamen döner karşısındakini can kulağıyla dinlerdi. Karşısındaki kişi çok sinirli, kaba konuşan, itidalden uzak olsa da ona karşı kendi saygısını korur ve sinirlenmezdi, hatta aksine daha yumuşak konuşurdu. Günümüze baktığımızda ise karşımızdaki kişi sinirli olmasa dahi illaki bir yerlerden kavga tohumlarını saçmak için elimizden geleni yapıyoruz. Hiçbir şekilde tolere  edemiyoruz. Başkalarının yaptığı kötülükleri, eksiklikleri ortaya çıkarmak için, tabiri caizse sırf üstünlük için can atıyoruz. Oysa ki Peygamber Efendimiz öyle miydi? O bütün mesele O’nu örnek almaktır. Maalesef gençler kendilerine şimdilerde rol model olarak hiçbir iyilik meziyeti, yararı olmayan kişileri almaktadırlar. İyi bir iletişim kişiye gülümseyerek Allah’ın selamını vermekle başlar. Onun akabinde ise karşıdaki kişinin de gülümseyerek Allah’ın selamını alması ile devam eder. Nitekim Peygamberimiz de böyle yapardı. Konuşmalar sırayla, birbirinin sözünü kesmeyerek gerçekleştiği ve saygı, hoşgörü, samimiyet olduğu sürece iletişimde aksaklık meydana gelmez. Kişi karşısındaki kişiye değer vermelidir ve alaycı tavır takınmamalıdır. Hz. Muhammed(s.a.v) Efendimiz ashabıyla konuşurken, bir konu hakkında bir şey öğretirken, öğrenenlerin ferdi farklılıklarına, akıl ve anlayış kapasitelerine göre anlatırdı. Öğretirken yine “ki O en iyi muallimdir” akli ölçülerle konuşarak, sorular sorarak, mukayese, teşbih, temsil yoluyla, şekiller vasıtasıyla, latifeyle, vurgu için üç kez tekrar ederek öğretirdi. Hz. Muhammed(s.a.v) her haliyle en iyi iletişim uzmanıydı. Dünyayı daha yaşanabilir bir hale getirmek aslında her insanın elindedir. İnsan mükemmel yaratılışını bir anlasa, fark etse, bir işin ucundan tutsa emin olun ideal toplum olurdu. Bir şeyin düzelmesini hep başkasından beklememeli ilk adımı İslam’ı temsil eden kişiler olaraktan kendimiz atmalıyız. Peygamber Efendimizi örnek alıp sünnetlerini tatbik etmeliyiz. Bu iletişim sorununu ve diğer tüm sorunları çözmenin en önemli yönüdür. Avazeyi bu aleme Davud gibi sal, Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş… BAKİ  

Maide Özmen
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

“ And olsun, biz Nuh’u kavmine gönderdik.(Onlara:) “Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp-korkutucuyum.”
“Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acıklı bir günün azabından korkmaktayım” (dedi) .
“Kavminden, ileri gelen inkarcılar: “Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine biz sizi yalancılar sanıyoruz” dedi.
“Dedi ki: “Ey Kavmim, görüşünüz nedir-söyleyin? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet vermiş de, sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız?
“Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum.
“Ey kavmim, ben onları kovarsam, Allah’tan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edecek? Hiç düşünmez misiniz?”
“Dediler ki: “Ey Nuh, bizimle çekişip-durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru söylüyorsan bize va’d ettiğini getir (görelim.) ”
“Nuh’a vahyedildi: “Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme.”
Vahyin devamında “Gemi inşa et!” emri geldi. Kaç asır sürmüş tebliğ çabasından sonra gelen emre itaat etti ve gemiyi inşa etti. Kendisi ile ailesinden ve kavminden iman eden bir topluluk;canlılığın devamı için de,yine Allah’ın emri ile,her yaratılanlar çiftler halinde gemiye bindi,ancak karısı ve oğlu onlardan olmadı. Nuh as onlar için de çabalamaya devam etti ancak hüküm verilmişti.
Ekonomiye dayalı toplumsal sınıflar…
Çıkar için kontrolsüz güç kullanımı…
Yeryüzünü ifsad …
Kadına, erkeğe, güce, hükümranlığa düşkünlük…
İlk insandan henüz Nuh peygambere kadar yaşamış beşeriyet, evet, bu suçlardan hesaba çekildi, hükmü verildi. Şimdi son peygamberden bugüne 14 asır daha yaşamış beşeriyet, yine aynı suçlardan yargılanıyor. Allah, elçisinin serzenişini bize şöyle aktarıyor:
“ Dedi ki: (7) “Rabbim, gerçekten ben kavmimi gece ve gündüz davet edip-durdum.”
“Fakat benim davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı.”
“Doğrusu ben, senin onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler.”
“Sonra ben onları açıktan açığa da davet ettim.”
“Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim.”
“Bundan böyle” dedim. “Rabbinizden mağfiret isteyin çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır.
“(Öyle yapı ki,) Üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın.” (71/5-9)
O Elçi ki, gece gündüz, her yolu deneyerek insanları asırlarca davet etti. O kadar asra kaç reddediliş sığar dersiniz? Rabbi, Hz. Muhammed’e bu kıssadan sonra şöyle buyurur:“Öyleyse sen de artık sabırlı ol. Çünkü unutma ki gelecek mutlaka Allaha karşı sorumluluk bilincine sahip olanlardan yana olacaktır.”
İnadında ısrar eden bir kavme karşı, tebliğde çığır açmış bir peygamberin sayıca küçük vasıfca büyük kavmi. O kavim ki Allah insanlığı onlarla yeniledi. Allah’ın hükmü ile dalga geçenleri ise tufan alıp götürdü.
Çağımızda her şeyin ölçütü madde; çıkar peşinde koşmak birinci öğreti olmuştur. İnsanlık her şeyi elde etmeyi başarmış ancak huzuru elde edememiştir. İşte bu yarayı dindirecek olanlar, Allahın halifeleri olmayı başarabilenler olacaktır. Yapılacak şey, adalete davet etmek.
İslam, hayatın her alanını kapsayan, bilmeyen için hapis görünen bir özgürlük düzenidir. Okullarımızda eğitim sistemini, işyerlerimizde adil iş ve aş dağılımını teklif ve mümkünse inşa etmek; tebliğin en güzelidir. Zira tebliğden kasıt evvela tatbiktir. Kaldı ki düzeltmediğimiz her türlü haksız durum; neslimizin de bu sıkıntıları yaşamasına sebep olur.
“Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır.”
“Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?”
“Ve ayı bunlar içinde bir nur kılmış, güneşi de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır.”(71/14-16)
Ayetlerde işaret edildiği üzere insanlar, tıpkı göklerin uyumlu yaratılmış olması gibi, uyum içinde yaratılmıştır. İnsanın insana üstünlüğü farklı mecralardadır. Kimi manevî meseleleri çözümleyebilirken; kimi de duygularından uzak, adil hükmedebilmektedir. Güneşin nurunu İslam’a, ayın nurunu tebliğ görevini üstlenenlere benzetebiliriz ki onlar İslam’dan beslenir, onu iyi anlar, yaşar ve yansıtırlar.
Unutmayalım, asrımız, dünyanın kendisinden arındırıldığı azgın kavmi de, gemiye sığınmayı hak eden ve kendisiyle beşeriyetin ihdas edildiği topluluğu da barındırmaktadır. Bize düşen safımızı seçmek… Gemimiz ise İslam gemisidir. Takvası ile üstünlüğü kazananlar, yarışırcasına girmeli bu gemiye ve kibrini, tutuculuğunu, aşırılığını, vurdumduymazlığını, … denize dökmeli.
Yarışın iki büyük silahı, sabır ve marifet. Allah evvela elçilerine hakikati öğretti. Bununla beraber onlar zaten toplumlarında hakkı yaşayan ve söyleyenlerdendi. Allah onların eksiklerini giderdi ve onları davete memur kıldı. Bizler de kısa ömürlerimizde daveti talim ve terbiyenin beraberinde yürütmeliyiz. Zira başta söyledik, tebliğin makbulü tatbik ile olandır.
Asr suresinde işaret edildiği gibi; insanlığın hüsranda olduğu zaman ve mekanlarda istisna edilenler ancak iman edip iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı/doğruyu ve sabrı tavsiye edenlerdir. Yani yalnızca iman edenler, yalnızca iyi işler yapanlar değil; tüm bu vasıfları birbirinden ayrı görmeksizin taşıyanlardır. Bunlardan sabır, sadece susmak değil; bilakis sonuçlarına katlanarak hakkı söylemektir. Şayet niyetimiz insanlığa etki etmek ise, tebliğ çabamızı sabırla desteklemeliyiz.
İslam’a aykırı düzenlere boyun eğmeksizin hakkı savunmak, engellere rağmen İslam’ı yaşamak, sabrın en mükemmel derecesidir. Bununla birlikte Hz. Nuh, asırlar sonra kavmine beddua etmiş, helâkını istemiştir; o da ancak insan nesli hakkında endişelenmesindendir.
Ayet-i kerime’de “Gerçekten Allah, kendi nefis (öz) lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz.”(13/11) buyrulmaktadır. Hasılı toplumsal dönüşümü Allah’tan beklemek yerine, elimizi taşın altına koyup tebliğ için çaba sarf etmeli, sabredip gerekirse feda etmeliyiz ki Allah çabamızı desteklesin, toplumumuzda olanı değiştirsin.
“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.”
(3/139)

  Kullandığımız kavramlar hayatımızda çok önemli bir yere sahiptir.Yaşarken, olayları okurken ya da yargılarken… Fakat kavramlardan daha da önemli olan onları şekillendiren, tanımlayan, biçim veren zihinsel arka planlar, eğitimsel kodlar, kültürel kodlar ve tarihsel kodlardır. Bir kavram üzerine, iki farklı kişi aynı kavramı kullanarak farklı şeyler ifade edebilirler. Bu durum onların, o kavramı hangi bakış açısıyla ve tasavvurla değerlendirdiği ile ilgili bir sorundur. Hal böyle olunca böyle bir tartışmaya girmek sonuçsuz ve verimsiz olur. İstenilen sonuç alınamadığı gibi çok farklı yerlere de konu kayabilir. Biraz daha somut bir örnekleme üzerinden gidecek olursak eğer, özgürlüğün “ne”liği üzerine düşünmemiz ve onu değerlendirirken hangi bakışaçısıyla  ele aldığımızı irdeleyelim.Özgürlük kelimesi öz türkçe bir kelimedir ve özü-gür bileşkesinden oluşur. Özün gür olmasını; bir şeyin temel ve saf halinin (öz),  fazla ve hacimli olmaktan farklı olarak  kendisini belirgin bir şekilde hissettirerek(gür) güçlü bir izlenim ve etki  oluşturması olarak okuyabiliriz. Yani kelimenin ağırlığı daha çok eylemin ve öznenin niteliksel boyutunu ifade eder.Özgürlük , o halde özün kişinin kendisini güçlü ve etkin bir şekilde ifade etmesidir. Fakat güçlü ve etkili bir şekilde özünü ifade etmek demek, her istediğini sınırsız yapmak anlamına gelmez. Çünkü bir insanın her istediğini yapabilme serbestliliği demek, insanın özüne yapılmış bir haksızlık olur. İnsanın tabiatı gereği iradesinde yani seçimlerinde davranışların beslendiği iki temel yapıtaşı vardır; Kuranî bir dille konuşacak olursak takva ve fücur.(91/8) Eğer iradeye her istediğini yapma serbestliğini özgürlük adına tanırsak, bu sefer davranışlarımızın(iradi) iki farklı kaynağının sınırlarını kaldırmış oluruz ve özgürlüğü basit bir kavrama dönüştürerek iradenin kaynağının nereden geldiğine bakılmaksızın istediğini yapma olarak okuruz. Bu konu üzerinde konuşulurken kaçırılan bir nokta daha var; insanın toplumsallığı. Aslında iyilik-kötülük olarak ahlakî şema içerisinde şekillenmiş bu yapı, kişinin topmusallığıyla ilgili bir durumdur.Bu yüzden iyi-kötü kavramları iradenin toplumsal bir yapı içerisindeki sınırlarıdır. Bu sınırlılığın olması özgürlülüğü kısıtlamamakla beraber, kişilerin birbirilerini alanlarına tecavüz etmesini engelleme ve açıkça yapılan bir fahşanın  toplum içinde utanma duygusuna sebebiyet verdiği için bir tedbir görevi taşımaktadır. Aksi takdirde bu sınırların kalkması toplumsal alanda, kişilerin “özgürlüğünden”(!) doğan bir serbestlikle her yaptığı şeyi meşru görmesini ve bunun toplumda açmış olduğu yarayı fark etmeden özgürlüğünün bir ifadesi olduğunu savunması hem kendisine, hem de içinde yaşadığı topluma zarar verir. Bu durumun sebebi ise özgürlüğün merkezine  insanın iradi serbestliğinin konmasıdır ve bu serbestlikten doğan pragmatik ahlak, adeta sekülerizmin üretmiş olduğu  “kibirli” bir hümanizmin egemen olmasıyla, zihnimiz insanlık adına tarihin bir zamanında yaşanmış ve gelecek zamanda yaşanacak harika günlerin(!) özlemini masallar eşliğinde dinlerken, bugün dünyamızda yaşanan zulümleri ve sorunları görmememizi sağlayan bir afyonun eylemlerimizde şekiş bulmuş haline dönüştü. Özgürlük , özün irade üzerindeki dizginleri kendi eline alması ve onu etkin bir şekilde,kendi kontrolünde yönlendirmesidir veya frenlemesidir. İrade üzerinde bir hakimiyet kuran öz ona kendi şekil verir ve kendi yönlendirir yani eyleminin öznesi olur; aksi takdir de eyleminin nesnesi (edilgeni)  konumuna düşebilir. bu ise varoluşsal bir süreçle beraber hareket eden bir durumdur. Bu da özün sahip olmuş olduğu konumun onda sabitlenmiş bir şey değil, sürekli kaygan bir zeminde değişkenliğin her an olabileceği dinamik bir süreci ifade eder. Özgürlük üzerinde yapılan  hatalardan biri de özgürlük adına karşı gelinen kavramların tarihsel arka planından bağımsız değerlendirerek güya kendince onlara karşı yeni bir şeyler üretmiş olarak toplumsal anlamda gayri meşru ya da olumsuz sayılan eylemler ve sözlerdir.Böyle olduğunda herkes kafasına göre bir şeyler üreterek birşeyleri meşrulaştırmaya çalışır ve bunu yaparkende özgürlük adına yaptıklarını ifade ederler. Özgürlük pragmatik ahlakın  şekillendirmiş olduğu çizgileri belirsiz bir alan mı, yoksa ruhun sonsuzluğa açılan kapısında irade üzerindeki denetimini kuvvetlendiren ve onu kendi yönlendiren bir benlik oluşturmak mı? Şimdi Şems suresini okuyalım ve anlamaya çalışalım.   M.Salih Demirtaş