Düşünce

İslam hakkında yapılan tartışmalar hem medyada, hem de halkın arasındaki tartışmalarda sürekli gündeme gelmektedir. Bu tartışmalarda kimin haklı olduğuna, hangi fikrin dini gerçeklere uygun olduğuna nasıl karar vereceğiz? Neden islam adına farklı doğrular ileri sürülmektedir? Gerçek dini, din olmayandan nasıl ayırt edeceğiz? Şimdi bu soruları cevaplamaya ve bu konudaki kafa karışıklıklarını gidermeğe çalışalım. Öncelikle cevaplanması gereken en önemli soru, “İslam dininin kaynağı nedir?” sorusudur. Çünkü bu soruya verilecek cevap diğer soruların cevabını da belirleyecektir. İslam adına ortaya atılan farklı fikirlerin temel kaynağı bu soruya verilen farklı cevaplardır. Dini tartışmalara “Dinin kaynağı nedir?” sorusuna net bir şekilde cevap vermeden girişmek ve her soruyu teker teker, dini anlamadaki yöntemi belirlemeden ele almak, medyada ve halkın arasında gördüğümüz çıkmazın birinci sebebidir. “İslam dininin kaynağı nedir?” sorusuna vereceğimiz cevap, bizim dini anlamadaki yöntemimizin temelini belirleyecektir. Bu soruyu cevaplamadan tartışmaya girenler, yöntemsiz bir şekilde dini anlamaya kalkışıyorlar demektir. Söz konusu kişilerin bir soruya Kuran’dan, bir soruya bir hadis kitabından, bir soruya kendi dünya görüşlerinden, bir soruya bir mezhepten, başka bir soruya apayrı bir mezhepten cevap verdiklerini görüyoruz. Yöntemsiz bir şekilde dine yaklaşanlar sonunda; kendi istek, arzu ve saplantılarını dinselleştirmeye kalkmaktadırlar. Bu kişilerin ileri sürdükleri fikirler sağlam bir mantığa (yönteme) dayanmadığı için ise, bu görüşleri duyan kişiler, bu fikirlerin neden ve nereden kaynaklandığını anlayamamaktadırlar. Bu yüzden dini anlamadaki yöntemi belirlemek ve “Dinin kaynağı nedir?” sorusuna öncelikle cevap vermek, din adına ortaya atılan kafa karışıklığını gidermenin en önemli şartıdır. İslam, Allah tarafından insanlara gönderilen bir dindir. O zaman “İslam dininin kaynağı nedir?” sorusu; Allah’ın beklentilerinin, isteklerinin, emirlerinin, tavsiyelerinin neler olduğunu doğru bir şekilde anlamamızı sağlayacak kaynak, Hz. Muhammed ve içinde bulunduğu toplum kitap nedir iman nedir bilmezken(Şura;52), yolunu şaşırmışken doğru yolu gösteren(Duha;7), karanlıklarda aydınlığa çıkaran(Hadid;9), Allah’ın elçisi Muhammed’e vahyettiği ve Onun da insanlara ekleme ve eksiltme yapmadan(Hakka;44-46) tebliğ ettiği, yazdırdığı ve sorumlu tutulacağımız (Zuhruf,44) yegane kitap Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an’dan anlaşıldığı üzere din adına tek hüküm koyucu Allah’tır.(Yusuf;40) Allah mesajlarını insanlığa, Kur’an vasıtasıyla eksiksiz(Enam;38,115), çelişkisiz(Nisa;82), ayrıntılı(Nahl;69), kolay anlaşılır(Kamer;17), tam(Ankebut;51) ve apaçık(Yasin;69) bir şekilde göndermiştir. Bu ise Kur’an ayetlerince belirtilen hususları belirleyip, Kur’an’ın anlattığı şekilde İslam’ı kabul etmek; Allah dışında hiçbir kimsenin hüküm koyucu olarak kabul edilmemesi demektir. Bu yüzden bu yaklaşımımız; Allah dışında, “mutlak dini hükümler” ilan edilenlerin tamamının, bu geçersiz yetkilerinin ellerinden alınıp; dinin tek sahibi Allah’a, hiç kimseyi O’nun hükmüne ortak etmeden, yönelmek demektir. Kur’an’ı insanlara ileten, ilk Müslümanları örgütleyip, kendisi de dini konularda yalnız Kuran’a uyan Peygamberimiz; Kuran’ın dışında bir dini kaynağı insanlara sunmamış, yazdırmamış ve öğretmemiştir. Deki; Ben yanlızca bana vahiy edilene uyarım. (Kur’an;6/50, 7/203, 10/15,109, 46/9) Hadis kaynaklarında da rivayet edildiğine göre Talha İbnu Musarruf şöyle dedi: Ben Abdullah İbn Ebi Evfâ’ya: – Peygamber vasiyet etti mi diye sordum. – Hayır, dedi. Bunun üzerine ben : -Öyleyse insanlar üzerine vasiyet etmek nasıl farz yazıldı, yahut insanlar nasıl vasiyet etmekle emr olundular? Dedim. Abdullah İbn ebi Evfâ : -Resûlullah, Allah’ın kitabına tutunmak ve onunla amel etmeyi vasiyet etti, dedi. (Buhari, Kitabu’l -Vesâyâ 3 cilt 6 sayfa 2583, ötüken 1987 ) Resûlullah Veda Hüdbesinde : “Ey Mü’minler! Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmayacaksınız. O emanet Allah’ın kitabı Kur’an’dır.” (Buhari. Kitabu’l – Hac cilt 4 sayfa 1648, Ötüken 1987) Son olarak, Peygamber’in söylediği veya yaptığı iddia edilen bir söz veya eylem Kur’an’la çelişir, dine ilave veya eksiltme yaparsa; Bilin ki bu hem dine, hem de Peygamber’e iftiradır. Çünkü Peygamber Allah’ın sözlerine aykırı birşey söylemez ve yapmaz. Beşir Eren Anadolu Üniversitesi

Tarih insanlık ile birlikte farklı devirlerde farklı karanlık çağlara şahit olmuştur. Skolastik düşüncenin hakim olduğu Ortaçağ karanlığından tutun, Dünya Savaşları’nın yaşandığı dönem ve günümüz kaos ortamı ile oluşan karanlık çağ buna örnek teşkil eder. Bu karanlık devirler insanlığın sıkışıp kaldığı, çözümün hayal olduğu ve sorunların sorun ürettiği dönemlerdir. Ve her sancılı devirde dönemine şahitlik eden yenileyiciler doğurmuştur. Farklı yerlerde yemek yedikten sonra artıkları temizlemeden kalkıp gittiğinizi düşünün. Kısa bir süre sonra oralarda bölük bölük, bölge bölge karıncalar türeyecektir. Karıncalar birbirine benzer, bütün oluşumlar aynıdır ve bulunduğu bölgeyi kemirip temizlemek gibi ortak bir hedefe sahiplerdir.  Osmanlı’nın Eski Roma’nın kolaylaştırıcı etkeni ‘divida et imperia’ parçala ve yönet siyaseti ile parçalandığı ve bölge bölge ortak hedefe yönelmiş kemirgenlerin türediği, Ulus-Devletlerin yükselip toplumsal çürümenin başladığı karanlık dönemin şahididir Hasan El Benna.. Hasan El Benna’nın fikir ve sözleri her insanın anlayacağı kadar kolay, fakat çoğunun söyleyemeyeceği kadar zordur. Üstad’a kendisini tanımlanması istendiğinde şunları söylemiştir: ‘Ben gerçeği arayan bir izci, insanların içinde insanlığın izlerinin araştıran bir insan, vatanı için yüce İslam’ın sancağı altında özgürlük, istikrar ve güzel bir hayat isteyen bir yurttaşım. Ben varlığının sırrını bu çağrıda bulan biriyim. De ki ‘Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve  ben Müslüman olanların ilkiyim.’ Ben buyum. Peki, sen kimsin?’ Kendisi hakkında yaptığı bu tanımlamayla genel olarak insanlığın anlamını üzerinde taşıdığı, ülkesinin sorunlarını dert edindiği, kalkınmanın hedefleriyle uğraştığı, insanın evrendeki yerini ve hayattaki önemini anladığı ve İslam’ın güzel bir hayat sağlayacağına inandığı anlaşılmaktadır. Fakat ne yazık ki ümmetin birçok nesli ile Hasan El Benna’nın fikirlerini ve davasını tanıma arasına setler çekilmiştir. Genç kuşak ile, Üstad Hasan el Benna’nın çizdiği sağlam yolda yürümek arasına engeller koymak için çabalayanların sayısı da oldukça fazladır. Çeşitli yerlerde Hasan el Benna’nın davasından ve fikirlerinden kurtulmak isteyen bazı hasta düşünceler de yeşermiştir. Bu sebepten dolayı bu nesillerin hakkı, Üstad el Benna’yı tanımak ve hakkıyla tanıtmaktır. Davetçiler İmamı olarak da anılan Ustad El Benna, kurduğu Müslüman Kardeşler Cemaatini bilinenin aksine silahlı bir direniş örgütü olarak değil, Islah Hareketi olarak kurmuştur. İslam’ı hakim kılmanın yolunun tabandan tavana ıslah temelli bir davet ve İman hakikatlerini yayma çalışmasından geçtiğini savunmuştur. Kardeşlerin hedeflerini; Müslüman fert, Müslüman aile, Müslüman toplum, Müslüman devlet ve İslami Hilafet olarak belirleyen Hasan el Benna, ‘Gayemiz Allah, Önderimiz Resulullah, Yolumuz Cihad, Anayasamız Kuran, Allah yolunda şehitlik en yüce arzumuzdur’, prensipleriyle temellendirmiştir. Ehli Sünnet Vel Cemmat çizgisini benimseyen El Benna, farklı düşüncelere ve fıkhi ihtilaflarla ‘İttifak ettiğimiz konularda yardımlaşırız’, ‘İhtilaf ettiğimiz konularda ise birbirimizi mazur görürüz’ diyerek hoşgörü çizgisini oluşturmuştur. İttihad-ı İslam’dan yana duruşu ve tekfircilikten uzak duruşu vasat(orta)  bir yol izlemesini sağlamıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve akabinde Hilafetin kaldırılması ile İslam Beldelerine kümelenen sömürgeci hareketler ortaya çıkmıştır. Kuzey Amerika ve Avrupa’nın kendilerini özne, dünyanın geri kalanını nesne olarak gördüğü bu sömürgen düzene karşı Hasan el Benna, ‘Gevşemeyin, üzülmeyin, ümidinizi kesmeyin, boyun eğmeyin. Yeryüzü ne Amerika’nın, ne Rusya’nın, ne İngiltere’nin, ne de Fransa’nındır. Bütün yeryüzü Allah’a aittir. O’nun istediği kullarına verir. Zalimlere, haddi aşanlara ve haklara tecavüz edenlere değil iyi son, Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlara hazırlanmıştır. Sözünden dönmeyecek olan Allah’ın vaadine güvenin.’ diyerek, dünyaya meydan okuyan batılı küresel soyguncu ve sömürgenlere karşı İslam Beldelerini harekete çağırmıştır. Bu öyle bir çağrı olmuş ki, Hasan el Benna’nın nefesi nereye ulaşmışsa orada İslam ve Müslümanların canlılığı görülecektir. Bu nefesin ulaşmadığı yerlerde ise uluslar arası şer güçlere ve onların zalim yerli uşaklarına korkunç bir teslimiyet içerisinde bulunulduğu görülecektir. Karınca örneğinde ki gibi küresel sömürgenlerle birbirine benzeyen ve ortak hedefe yönelmiş, toplumu içten çürüten yerli yönetici sömürgenlerde türemiştir. Yemenli Alim Abdulmecid Zındani bu sömürgeci yöneticileri şu şekilde tanımlar: ‘Adı bizimki gibi olan, teni bize benzeyen, soyu bizden olan fakat bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi yaşamayan ve bizi istemeyen yöneticilerdir bunlar.’ Bu konuda Üstad el Benna, ‘Yaratana isyanda yaratılmışa itaat yoktur’ diyerek zalim yöneticilerle zalimlikten vazgeçinceye kadar mücadele edilmesi gerektiğini savunmuştur. O dönemde başlayan bu mücadele günümüze kadar süregelmiştir. Geçmişte başlayıp günümüzde de devam eden bir diğer yerli sömürgenlerde, sözde İslam’a hizmet ve sözde İslam Devleti kurma yolunda İslam’a en büyük zararı verenlerdir. Tıpta ‘otoimmünite’ diye bir durum vardır. Otoimmünite, vücudun savunma sisteminin kendi dokularına dönmesi ve onu düşman bilmesi durumudur. Bildiğiniz gibi vücudun, dışarıdan gelen mikroplara karşı bir savunma sistemi vardır. Bu sistem mikroplarla savaşarak bünyeyi korur. Sağlıklı kalmayı sağlayan vücudun askerleri, otoimmünite durumunda kendi organını düşman olarak görür ve onunla savaşmaya başlar.  Vücudun askerleri için artık o organ bir düşmandır ve diğer düşmanlar gibi mücadele edilmesi gerekir. Yani dış tehditlere karşı savaşması gereken savunma birlikleri kendi kalp gibi, dalak gibi, karaciğer gibi hayati organlarla savaşıp onu yok etmeye çalışır. Bu otoimmünite hali, İslam toplumlarında kendilerine alan bulmuş sözde İslam’a hizmet edenler ve sözde İslam Devleti kurmak isteyenlerin özetidir. İslam Dünyasını ‘Ilımanlar’ ve ‘Radikaller’ arasında eritmeye çalışan bu yapılara  karşı en büyük mücadele dili, Hasan el Benna’nın  metodu ile verilecektir. Günümüzde bazıları bir yada birkaç grup adamla İslam Devleti’nin kurulabileceğini zannediyor. Bu doğru bir şey değildir. Ustad el Benna bu konuda şöyle der: ‘ Sizin bu yolunuzun adımları çizilmiş ve sınırları da tesbit edilmiştir. Ben de gayeye ulaşmak için en sağlam yol olduğuna tamamen inandığım bu sınırlara muhalefet edecek değilim. Evet uzun bir yol olabilir. Fakat ortada başka yol yoktur. Yiğitlik ancak, sabır, devamlılık, ciddiyet ve gayretli çalışma ile ortaya çıkar. Aranızda kim olgunlaşmadan önce meyveye acele etmek yada zamanından önce çiçeği koparmak isterse ben bu işle onunla beraber değilim. Kim de benimle, tohum gelişip ağaç oluncaya ve meyvesi olgunlaşıp koparma anı gelinceye kadar sabrederse, bundaki mükafatı yetişecektir. Ya zafer ve üstünlük, yada şehadet ve mutluluk… İslam Dünyasını bu şekilde iki kutuplu bir yapıya çevirip kendi içerisinde eritmeye çalışanlar, Çağdaş İslami Hareketin Teorisyeni Hasan el Benna’nın vasat(orta) yol çizgisini karşılarında bulacaklardır. İslam beldelerine meydan okuyan, bizzat İslam’a meydan okuyan yerli ve batılı küresel soyguncu sömürgenlere karşı; İslam coğrafyası yeni siyasal iklimlerde ‘orta yol’ sosyal ve siyasal alternatiflere yönelme eğilimindedir. Bu yöneliş doğrudur. Çünkü Müslüman toplum, sosyal hayatta, siyasette ve ekonomide, Amerika ve batının çifte ve çoklu standartları yerine, tüm insanlığı kapsayan, yeni küresel standartlar üretebilecek mirasa sahiptir. Ve yakın gelecekte, İslam Coğrafyasının değişim potansiyelinin neleri alt-üst edeceği henüz bilinmemektedir. Ömer Deniz Övün Kocaeli Üniversitesi

Bu yazıda Marx’ın döneminden ve birkaç fikrinden bahsettikten sonra onun kendimce olumlu ve olumsuz yanlarına işaret edeceğim.
  1. yüzyıl, özellikle sonlarına doğru, büyük imparatorlukların, örneğin Osmanlı gibi, dağılmaya, sönmeye başladığı bunun aksine modern (ulus) devletlerin şekillendiği döneme işaret eder. Bilim anlayışı olarak, kesin ve net ifadeler hâkimdir bu yüzyıla. Pozitivizmin etkisi çokça hissedilebilir. Karl Marx, bu dönemde ortaya çıkmış en önemli şahsiyetlerdendir.
Marx bu dönemde ortaya çıkmış, yani kendi deyimiyle “ Kendisi 19.yy ‘ın çocuğudur ve eseridir.”( Her eser kendi döneminin bir meyvesidir, der mealen.) Ek olarak, bir Tv programında Michel Foucault ve Noam Chomsky insan kabiliyeti üzerine tartışılırken, söz Marx’a gelir(1). Chomsky, Foucault’un aksine, insanlık için bir umut olduğunu vurguluyordu. Örneği ise şuydu, Marx’ın kapitalizmi böyle iyi deşifre etmesini sağlayan en önemli unsur Londra’daki (ki en büyük kapitalist şehirlerden) kütüphanelerden elde ettiği bilgiyi kullanışı gösterir. Yani döneminin meyvesidir. Şimdi Marx’ın birkaç görüşüne değinelim. Genel olarak, özelde bizim cenahta, Marx’ı eleştirirken onun çok fazla “determinist” ve indirgemeci olduğu görüşü hakimdir. O yüzden bununla başlayalım. Marx’ın diyalektik görüşünü Hegel’e dayandırabiliriz. Fakat bir fark vardır bu iki düşünür arasında. Hegel düşüncelere yoğunlaşırken (soyut), Marx maddi dünyaya daha fazla yoğunlaşır(somut). Diyalektik sanılanın aksine basit tek yönlü bir nedensellik aramaz, bunu yapan “determinizm”dir. Diyalektik tam tersine araştırdığı şeyin toplumsal etkilerini, değişimini ele alır. Mesela Marx’ın “praxis” kavramını burada anabiliriz. Marx komünizmin bir devrimle geleceğini vurguluyordu fakat bu devrim deterministlerin belirttiği gibi zorunlu değildir. Yani proleterlerin ciddi bir çalışması (praxis) sayesinde gelebilir.   İşçi sınıfı birleşin, diyor Marx, Komünist Manifestosunda. Bunu da işçilerin vatanı yoktur sözüyle belirtiyor. (Çok fazla günümüzün “özgürlükçü” fikirlerine benzemiyor mu?). Özel mülkiyet olduğu müddetçe, kapitalizmin tahakkümünden kurtulamayacağımızı iddia ediyor Marx, Manifestosunda. Aslında özel mülkiyeti kaldırmıyor sadece “devlet” e teslim ediyor. Bunun sonuçlarını zaten görülmemiş miydi?   Her daim bir direniş gösterilmesinden yana Marx. Özel yeri ve zamanı olduğunu vurgulamıyor hiçbir zaman. Ve Marx’a göre kapitalizm ne kadar “vahşi” – “aşırı” olursa, kendisinin yıkılışı da o kadar yakındır. Bunu da onun “paradoxsal” düşüncesinin temeli görebiliriz. Paradox demişken : “Şimdi gözlerimizin önünde benzer bir hareket cereyan ediyor. Burjuva üretim ve değişim koşulları, burjuva mülkiyet ilişkileri, öylesine büyük üretim ve değişim araçlarını oluşturma büyüsünü başarmış o burjuva toplumu, yer altından kendi çağırdığı güçlere artık hükmedemez olan cinci hocalara dönmüş durumda. On yıllardan beri sanayi ve ticaretin tarihi, modern üretici güçlerin, modern üretim ilişkilerine karşı, burjuvazinin ve burjuva egemenliğinin yaşam koşullarını oluşturan bu mülkiyet ilişkilerine karşı başkaldırısının tarihidir yalnızca. Periyodik yinelenmeleriyle tüm burjuva toplumunun varlığını sürekli artarak tehdit eden ve sorgulayan ticaret krizlerini anmak yeter. Ticaret krizlerinde, yalnız üretilen ürünlerin değil, oluşturulmuş üretici güçlerin de büyük kesimi düzenlice yok oluyor. Krizlerde öyle bir toplumsal bulaşıcı hastalık ortaya çıkıyor ki, bu hastalık tüm daha önceki dönemler için saçma görünürdü —aşırı üretim denen salgın hastalık. Toplum bir anda kendini barbarlık durumuna düşürülmüş buluyor; bir kıtlık, genel bir yok etme savaşı, tüm yaşamsal maddeleri toplumun elinden almış görünüyor; sanayi, ticaret yok edilmiş görünüyor, niçin? O toplum aşırı uygarlığa, aşırı geçim aracına, aşırı sanayiye, aşırı ticarete sahip diye. Elinin altındaki üretici güçler, burjuva mülkiyet ilişkilerini desteklemeye hizmet etmiyor artık; tam tersine bu güçler, o ilişkilere büyük gelmeye başlamıştır, engellenirler; engellerden kurtuldukları zaman ise tüm burjuva toplum düzenini bozuyorlar, burjuva mülkiyetin varlığını tehlikeye sokuyorlar. Burjuva ilişkiler, kendi ürettiği zenginliği kucaklamaya yetmeyecek kadar daralmış. Burjuvazi, krizleri ne yolla aşıyor? Bir yandan üretici güçlerin büyük bölümünü zorla yok etme, öbür yandan yeni pazarlar fethetme ve mevcut pazarları daha dibine kadar sömürme yollarıyla. Yani? Daha çok yönlü ve daha büyük krizleri hazırlama ve krizleri önleyici araçları daha da azaltma yoluyla.”(2) Ne kadar aşırılık olursa o kadarda tersini yaratır.   Sonuçta, Marx yaşadığı toplumunda çok aşikar sorunlara değinmiştir. Analiz gücü yüksek bir tarzda değindiği için ikna yetisi oldukça fazladır. Günümüzde bile hala onu ayakta tutan sebeplerden birisi; gördüğümüz ama kavrama dökemediğimiz şeyleri Marx güzel şekilde kavramlara dökmüş olmasıdır. Bu da onu değerli kılmaya yeterlidir. Olumsuz birkaç eleştiri olarak, Marx’ın kullandığı dilde “kadın” mefhumuna çok fazlaca rastlamayız. Bu onları dışladığını göstermese de, göz ardı ettiğinin işaretidir. Hatta bazı komünist, feminist yazarlar, örneğin Eleanor Burke(Mccharty döneminde Marxist olarak afişe edilmiştir), Marx’ı kadınları çalışmasında yok saydığı için eleştirmiştir. Ayrıca Marx oldukça çok genellemede bulunmuştur. Bu bir zorunluluktu onun için, “makro” düzeyden baktığı anlarda bunu kullanmak zorundaydı fakat antropoloji açısından ciddi bir sorundur, bu bakış açısı. Örnek vermek gerekirse, 20. yüzyıl Portekiz’inde atasoylu ve ataerkil sistemde kadınların nasılda toplumu (pazar-alışveriş) sayesinde yönlendirebildiğini görüyoruz. Yani “ezilen” dediği kesimin, bunu kültürel olarak aşabileceğine dair umut göstermemiştir. Ek olarak Maria Mies’in Marx’a “sadece genel hayatta değil hane içindeki sömürüyü de göstermesi gerektiğini kapitalizmin hane ayağını çözmeden sömürünün bitmeyeceğini vurgular. Yani kadını sadece kapitalizme “eleman” yetiştiren “kadın”ın yerini değiştirmeye temayül etmedi. İbrahim Burhan Işık Artuklu Üniversitesi- Antropoloji

Öncelikle başlıkta “Bir genç olarak” ifadesini yazıp yazmama konusunda biraz düşündüm ama yazmakla çok daha iyi olacağı kanısına vardım.Gençler olarak hayatımızda Kuranı anlama çabasının bir futbol takımı maçlarını,bir diziyi,bilgisayar oyunu serilerini veya yeni çıkan bir telefon markasını vs. takip etme çabasından çok daha az olduğunu farkediyorum.Bazen bir İlahiyat öğrencisi olarak etrafıma şöyle bir bakıyorum  ve sonra Kuranın hayatımızdaki yerini düşünüyorum ve gerçektende üzülerek durumun vahim olduğunu görüyorum.Bırakın etraftaki herhangi bir genci İlahiyat fakültesi mensupları olarak hakikaten Kuranı merkeze almamız gerekirken bizim Kurandan çok çok uzak bir durumda olduğumuzu görüyorum.Ve tam o dakikada hemen aklıma FURKAN suresinin 30. Ayeti kerimesinde ki  kuranın “mehcur” yani terkedilmiş bırakıldığı bu Ümmetin bunu yaptığı ve peygamberimizinde bu durumu yüce Allah’a arz ediyor olması geliyor.Evet doğru peygamberimiz bizden şikayetçi oluyor ; “ama kuran dünyanın en çok okunan kitabı,binlerce hatim indiriliyor,sürekli okunuyor” diyebilirsiniz.İşte tam bu noktada okumak kavramını bizim çok yanlış anladığımız apaçık ortaya çıkıyor. Kuran-ı kerim’de kuranı okumak anlamında 3 tabir vardır.Bunlar “TİLAVET”kehf 27,”KIRAAT”Alak 1 ve “TERTİL”Müzzemmil 4 .Tilavet sadece arapça lafzını okumak.Kıraat anlayarak okumak.Tertil düşünerek okumak.Yani Tilavet dil ile,Kıraat akıl ile,Tertil gönül ile okumaktır.İşte peygamberimizin bu konuda şikayetçi olması bizim sadece “tilavet” olarak kuranı okumamızdandır.”Yok efendim arapçasını okumak ibadettir” der,bazı kimseler.Kimse kusura bakmasın anlamadan okumak değil,anlayarak okumak ve okuduğunuda hayatına uygulayabilmektir ibadet.Rabbim yüceler yücesi kelamını doğru anlayabilmeyi hayatımıza en güzel şekilde uygulayabilmeyi hepimize nasip etsin.Selam ve dua ile … Benna Bayram Ondokuz Mayıs Üniveristesi-İlahiyat Fakültesi

Seçime Dair Değerlendirmeler 7 Haziran seçim sonuçları açıklandı ve 13 yıllık Ak Parti iktidarı tek başına hükümet kurabilecek kadar milletvekili sayısını yakalayamadı. Doğuda ve büyük şehirlerin kenar semtlerinde HDP, İç Anadolu da ise MHP iktidardan büyük oranda oy elde etti. Yakın zamanda koalisyon ya da erken seçim gözüküyor. Birçok şey kazandık ve birçok şey de kaybettik. -Hükümet 13 yıl boyunca diğerlerine göstermediği bir ilgi ve destekle büyüttüğü cemaatin nasıl en ufak bir itikat tanımadan, en onulmaz düşmanlarla aynı yatağa girip muta nikahı kıyabileceğini görmüş oldu. Son üç yıldır dosta utanç düşmana sevinç böylesi rezil kepaze bir cemaatin seçimlerin sonuçları üzerindeki gücü, hükümetin yıllardır diğer İslami STK ve derneklere ilgi ve destek eksikliğinin bir neticesidir, -Hükümet milletvekili adaylarını seçerken reel değil ideal davrandı. Aday gösterilen birçok kişi yürekli ve ideal olmasına karşın Türkiye’deki seçilebilme parametreleri maalesef ahbaplık, hinterlant genişliği ve yakınlık ilişkisine bağlı olduğu unutulmuş olmalı. -Hükümet, muhalefetin somut ve sıradan insanın karşılaştığı sorunlara değinerek halkın damarına bastığı gibi reel ve bizzat fert fert insanları ilgilendiren projeleri ya sunmadı ya da sunamadı. Maalesef propaganda kabiliyeti dumura uğradı. Sıradan bir insanın mahalle kahvesinde bir iki kelimeyle edebileceği sloganlar üretilemedi. Kaldı ki hükümet kadrolarının ekseriyetinin bu seçiminin ehemmiyetinden haberdar oldukları da şüpheli. -Hükümet için bu yenilgi kimlerle yola çıkılıp kimlerle yola çıkılmayacağının hesabını yapmak için iyi bir fırsattır. Bakara-makaracılar, 700 bin liralık takanlar, yolsuzluk ve rantla köşeyi dönenler bu dava için fazlalıktır. Atılmadıkları müddetçe sırtımızda yüktürler. -Velhasıl Davutoğlu samimi davrandı ve baba gibi İslami değerleri savunarak ideal olanı bayraklandırdı fakat maalesef tarihi, islami ve insani motiflerin yanında her seçimde şu açıktır ki halkın beklentisi kendine doğrudan dokunan reel ve somut motiflerdir. Daha önce Erdoğan bu dengeyi hassas bir şekilde koruyordu fakat Davutoğlu’nun içtenliği somut beklentilerin çok ötesinde kaldı. Müslümanlar bu seçimden ne öğrendi ve olası koalisyon hükümetinden sonra ne öğrenecek; -Sonuçlar gösterdi ki Müslümanlar böylesi bir durum için hiçbir hazırlık yapmış değiller. Yetiştirilmiş ve aynı idealde kadrolaşacak bir nesil var denilebilir mi? Müslüman dernekler, STK’lar, vakıflar “kader, şefaat, kabir azabı, Hz. İsa öldü mü ölmedi mi” gibi sonu gelmez teolojik tartışmaları yaparak hem dindarlıklarını yağladılar hem de islami bir faaliyet yaptıklarına dair kendilerini tatmin ettiler. Bu vakitten sonra Müslümanlar sırf faaliyet raporuna geçsin diye etkinlik yapıp monolog şeklinde konferans vermenin değil, gerçek islami faaliyetin baba gibi siyasete ve bürokrasiye ve yargıya adam yetiştirmek olduğunu anlayacaklardır. -Müslümanlar olası koalisyonun üzerlerindeki etkisinden sonra muhtemelen “salağa yatma” davranışlarından vazgeçeceklerdir. Hem bürokrasi de hem siyasette gerek iyi gözükmek gerekse çağın demokratik normlarına karşı mahcup olmamak için “demokrasicilik” oyununu oynadık. Artık şu açıkça kabul edilsin ki bu ülke de bir biz varız-halk- bir de eline geçtiği ilk fırsatta bizi bir kaşık suda boğmayı bekleyen sistemden beslenen azınlık. Müslümanlar istedikleri kadar gözlerini kapatıp görmek istemeseler de bu azınlıkla ilişkimiz basbayağı güce dayalı ilişkidir yani bununda iki esası vardır karşılıklı hukuk ve çıkar. Bu iki temel bu sıralar bazılarının “demokrasicilik” adına ağızlarına pelesenk ettikleri Medine sözleşmesinin dayanağının ta kendisidir. Gerçek bu, bir biz varız bir de tetikte bekleyen düşman; karşılıklı hukuk ve çıkar dışında da bizim düşmanla hiçbir ilişkimiz ve “salağa yatma” gibi bir davranışımız olamaz. Müslümanlar artık kabullenmeli ki burası Türkiye Norveç değil ve bizi Batılı demokratik ülkelerden ayıran ister iyi olsun ister kötü olsun kendi dinamiklerimiz, şartlarımız ve koşullarımız var, artık kompleksten kurtulun. -Görüldü ki bir danışman telefonuyla bir bildiriye yüzlerce islami STK’nın imza atmasının doğan yayın grubundan bir kanalın yaptığı propaganda kadar etkisi yoktur. Müslümanlar iktidarı maalesef iktidara bırakmayacak kadar sahiplenmediler. Ne de olsa Erdoğan var anlayışı, onları sürekli iktidardan gelecek bir takım imtiyazlardan hep tek taraflı beslenen obezitelere dönüştürdü. Bu imtiyazların hepsi hükümet tarafından değil, İslami dernek ve kuruluşlar tarafından koparıla koparıla alınacak imtiyazlar olmalıydı ki geri istendiğinde uğrunda ölmek için Müslümanlar yola yatacaktı. Ve hak ve özgürlüklerde öyle, hükümet son 5 yılın kazanımlarını kıyaslamaz gücü sayesinde resmen afedersiniz ıkına ıkına verdi, değil bugün iktidar değişince başörtüsü özgürlüğüne sahip çıkmak, biz daha iktidarken İslami stk ve dernekler olarak başörtüsü sembolüne tecavüz edilmesini bile durduramadık. -Kel ölür sırma saçlı, kör ölür badem gözlü olurmuş. Bugün hükümeti sahiplenip, eleştiri yapacaksa bile kol kırılır yen içinde kalır deyip aynı mahallenin aynı evin içinde eleştiriyi yapamayanlar, oy vermeyi hala itikat meselesi olarak görenler ve tarafsız kalmayı bir halt yerine hakk zannedenler yarın bakalım, kendilerini oy vererek ya da hiç oy kullanmayarak desteklemiş oldukları, güruhlar gırtlaklarına çökünce nasıl bir ilerleme kaydedecekler, şahsen merak ediyorum. -Müslümanlar daha kendi evlatlarına, ağzından bir kardeşlik, barış, özgürlük, ekmek, adalet ve eşitlik çıktı diye henüz ellerindeki mazlumların kanı kurumamış, kendi değerlerinin üstüne pisleyen, eşcinsel evlilik vaadi ile eşcinsel aday çıkartan katillerin ne olduğunu izah dahi edemediler. O kadar Kur’an dersi yapan ağabeyler gençler ne oldu da bir saz sesini duyunca löp diye atladı. Kitabı okurken bir bölüm olsun, içinde ahlaksızların biz “barış elçisiyiz” “biz demokratız” diye bu ülkede kan akıtacaklarına dair bir yorum yapamayacak kadar mı zokayı yutmaya eğilimlisiniz? Sorsan ciltler dolusu kitap yazacak devrimcilik oyunu oynayan Müslümanlar bugün batılın üstünü hakikatten parçalar serperek kapatan Samirilerin kucağına oturdu, Talut’un içmeyin dediği nehri kana kana kuruttular, Davut ve Süleyman’a alemci, putperest ve kadınla kızla takılan kafirler dediler, dedirttiler. Bir Kuran okuyucusu bunun ne anlama geldiğini pek ala kestirebilir. -Dış mihraklar, faiz lobisi, istikrar, ümmetin selameti vb. denince alay edecek kapasite de yetiştirilen bir Müslüman gençliğin; pollyanna gibi herkese karşı gül dağıtan iyimserliğe sahip olması, bacak bacak üstüne atıp bir yandan sigara içerken diğer yandan kadın erkek karışık ortamlarda devlet yıkıp binlerce yıllık teoljik mevzuları karara bağlayabilmesi, “düşman kim biz kimiz” sorularını hiç sormamış sormayacak genişlikte olması elbette İslami STK’ların bugüne kadar gençliğe ne derece yatırım yaptıklarını gösteriyor. Mücadele için sırası gelmiş Müslüman gençliğin önemli bir kısmı bu minval de takla atmakta, memleketin gelecek yıllarına hayırlı olsun. -Nasıl ki Mısır’da halkın yarısı sırf Müslümanlardan diyerek darbeye karşı Mursi’ye sahip çıkmadı ve korku ve zilletle yaşamayı seçtiyse; maalesef Kürt halkının ekseriyeti de korkusuna yenildi ve Erdoğan’a sırtını döndü. Bu vakitten sonra anlaşıldı ki gerçekten bu topraklarda bir “Kürt Sorunu” var. Ezilmiş, hor görülmüş ve bu yüzden korkusu sürekli istismar edilerek kullanılan bir Kürt halkı var. Örgütün, değerlerine pisletip onlardan rant sağladıklarını bilmelerine rağmen silahların gölgesi özgür ve onurlu yaşama cesaretlerini boğdu. Elbette böyle bir seçimin bir bedeli olacaktı ve onlarda bunun farkındaydılar fakat buna cesaret edemediler. Öyle ki HDP Diyarbakır ve Van’da %75 bandına çıktı. -Ak Parti iktidarı Kosovalı, Bosnalı, Makedonyalı, Arnavutluklu, Tunuslu, Mısırlı, Filistinli, Suriyeli, Kafkasyalı, Orta Asyalı, Arakanlı ve Morolu Müslümanların iyi kötü hamisidir. Bugün Ak Parti’nin düşmesiyle beraber Nahda’yı boğazlamak isteyen bir Tunus kemalizmi var. Boşnakları hiçe sayıp Bosna’nın tamamını kontrol etmek isteyen bir Hırvat-Sırp faşizmi var. Sahipsiz bulduğu an Morolu Müslümanların üzerine çökmeyi bekleyen bir Filipinler rejimi var. Türkiye dışında hiçbir ülke tarafından istenmediği için denizde açlığa terk edilen Arakanlılar var. Hükümetin düştüğü an aileleriyle Rusya’ya, Çin’e, Orta Asya liderlerine teslim edilmesi umulan Çeçen, Uygur, Özbek, Kırgız ve Türkmen Müslümanlar yığınlar var. Ölüme gönderilecek 2 milyon Suriyeli ve katile karşı savaşta yalnız bırakılacak Suriyeli direnişçiler var. Yani öyle ki Türkiyeli Müslümanların “ya bir hata yaptık” deme lüksü çok ağır sonuçlara gebe olabilir. -Müslümanların bu yenilgisinde bir hayır vardır. O hayır, bu dava sadece Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun davası değil, bizim hepimizin davası olduğunu hatırlamaktır. Hükümetin eksiklikleri bizzat onu eleştiren ya da bu külfete girmeyen fakat imtiyazlardan yararlanan bütün İslami STK ve derneklerin hep güç sarhoşluğuyla ertelenmiş sorumluluklarıdır. Yenilgi Ak Parti iktidarının değil kişilerin ha diyerek itmesiyle ayakta duran ne insan yetiştirmede ne de mücadele etmede çok çetin bir savaşın içinde olduğunun farkında olmayan Müslüman halkın yenilgisidir. Ders çıkartıp, önlem alırsak inşallah bu yenilgi nice umulmadık zaferlerin muştusu ve olası hataların tedbiri olacaktır.
ducane.demirtas@boun.edu.tr
Dücane Demirtaş