Düşünce

  Protestanlık kökeni itibariyle bir şeyleri “protest” etmekten gelir, varolan bir şeyi(Katolikliği). Luther  (Protestanlığın kurucusu-yayıcısı), “Kilisenin dini tekele alıp kendi yaptıklarını vahiymiş diye göstermesine karşıdır”. Bu açıklama oldukça “saf” bir Protestanlık tanımıdır. Protestanlığı doğduğu bağlam dışında düşünemeyiz. Yani “milliyetçilik” , “kapitalizm” vb. olgulardan bahsediyorum. Filizlenen kapitalist sistemin “protestanca” bir ahlaka ve  dinin kutsal kitabının “özgürce” herkesin okuyabileceği-yorumlayabileceği bir şekline ihtiyaç vardı. Weber’ e göre prostestan ahlakı şuan var olan kapitalizm’in ortaya çıkmasındaki(aslında filizlenmesinde) ana etkendir. Bu ahlağın temellerini Martin Luther ve Calvin atmıştır. Onların dini görüşü bu ahlakın temelini oluşturur.Protestan ahlakı asketizm ve püritenizmden oluşur. Asketizm, dini manada tanrı için çalışıp çabalayıp dünyadan el etek çekmedir diyebilirz, bir nev’i çilecilik. Weber bunun insanlar üzerindeki etkisini kapitalizmdede sürdürdüğünü( doğa boşluk kabul etmez, yani dini öğeler zayıflasada onun ahlaki kuralları kolay kolay silinmez yada form değiştirerek devam eder-süreklilik-) söyler. Bu çileciği Hz. İsa’nın maruz kaldığı çileleri anlamak için uygular, asketizm. Hz. İsa’nın çilesine yaklaşmak çok zor olduğu için oldukça çok çile çekmeliyiz, der. Bunun etkisine bir örnek vericek olursak ; nasılki insanlar durmadan çalışıp çabalasada elde ettiği karşılığı (parayı) harcamaz , çok tüketmez vb. Ve ayrıca bu karşılık (para) birikir buda sermayenin oluşmasının ana etkenidir. Püritenizm ise  çok çalış, az uyu, fedakarlık yap ama az harcadır. Ne kadarda kapitalizm için yararlı, faydalı, ve pek tabii gerekli bir motto! Ve şu örnekte püritenizmi  görmemizi kolaylaştırır; Bir yakınının senin çalıştığın süre içinde cenaze olsa dahi işyerinden “feragat” edip gidemezsin kedini işe “feragat” etmelisin. Bu “kültür” hala kendisni Avrupa’da hissetirmektedir. Weber’e göre ilk kapitalist, kapitalizmden önce ortaya çıkmıştır. Yani önce protestanlığın ruhu, kapitalizmi rahatça kendine yer bulabilmesi için ona yer açmıştır. Buda onun  kolayca filizlenip ve hatta kök salacağı bir yer sağlamıştır. Batı düyası rasyonelleştikçe zarar-fayda (yani iktisadi olarak) hayata bakmaya başladı bu durumun en çok etkilendiği şeylerden biride modernite ve modernleşmedir. Morderniteyi Weber’de olumlu bir kavram olarak göremeyiz. Olumsuz ve hatta Iron cage’in oluşmasının temeli olarak görür. Modern insanın problemi –Marx’ta olduğunun zıttına dışşal değil–  içsel bir problemdir. “İçsel”den kasıt dönemin ruhu, morali insanları kendini sömürtmeye teşvik ediyor ve pek tabii ki zorluyor. Ayrıca moderniteyi devrimle veya herhangi bir          şeyle geçmemim mümkün olmadığını vurgular .Hep bu şekillerde olumsuzlamaz moderniteyi, bazı yönleriyle avantaja dönüşebileceğinden bahseder,  bunada değiniceğim. Bu oluşan ve var olan düzen insanı “Iron cage”in içine alarak onu hapsediyor. Onu hapseder ve ona ondan çıkması için imtiyaz sağmalamazz tam tersine içerde kalması için baskı yapar. Weber,  ilginçtir ki, bazen oluşan bu sistemin olumlu yönlerine vurgu yapar. Örnek vermek gerekirse, planlı-düzenli(!) yaşamayı öğreniriz bu sistemde, eğer bu sisteme kendi planımızı yaptırırsak yani edilgen durumuna düşersek problem olduğunu söylüyor. Ve pek tabii ki bu oluşan sistem ne kadar kötüysede şu anki ulaştığımız bu refah seviyesini( mesela teknoloji) bu bahsettiği şeylere borçlu olduğunu unutmamamız gerektiğini söylüyor. Sonuç için bazı eklemeler yapıcak olursam, Weber “Protestan ahlakın” Avrupaya ve Protestan ülkelere özel bir mefhum olduğunu, böylece sadece buralardaki modernleşmelerden söz eder . Burada Weber’e etnosentrizim eleştrisi yapabiliriz. Ve ek olarak Osmanlı iktisat üzerine çalışan Mehmet Genç’in söylediği gibi; Osmanlı’nın ne kadar çabaladıysada filizlenen “kapitalist” sisteme ayak uyduramamasını, Osmanlı’nın dolayısıyla İslam etiğinin “Protestan ahlakıyla kökeninden çatışmasına” bağlar . Ek olarak Weber “ideal tip” kavramı ile pozitivist(modern) yaklaşımları eleştirir. Pozitivism “olguları” bütün- bütünleştirici olarak ele alırken, Weber bireyleştirici- bölücü olarak ele alır. İbrahim Burhan Işık Artuk Üniversitesi

Bu yazıya başlamayı arzuladığım yer, en içten yazılmış yazılar nereden başlarsa oradan başlayışım kadar kolay gelecek mahiyette değil, zira bu yazıma bir babanın kalbinden başlamayı arzuluyorum. Bu yazıya bir babanın kalbinden başlıyorum, desturla –ve bir o kadar korkuyla-. Bir babanın kalbinden başlanamaz yazmaya öyle kolay kolay. Bu duygu karmaşasına ayak uydurabilmek her yiğidin harcı değildir zira, her baba yiğidin harcı dâhi değildir; sadece babaların, babaların harcıdır. Öyle karmaşık bir duygu dünyasıdır ki burası; sevgiyle öfkenin ikiz kardeş olduğuna ayan beyan şahit olur, babanın kahkahalarına şerik olabilmenin ne zor ve bir o kadar harikulade bir mes’ele olduğunun farkına varır, onun gözyaşının akma ihtimalinin binde bir de olsa var olduğunu idrak eder, şaşkına döner, daha ziyade hayran kalırsınız. Sevgiyle öfkenin ikiz kardeş olduğunu müşahade edişiniz, öfkeye olan sert tavrınızı az da olsa yumuşatır, babanın kahkahalarında kaybolma arzu ve isteğiniz doruklara ulaşır ve fakat onun gözyaşının akma ihtimali dahi canınızı yakar; buna şahit olduğunuz an, kaybolduğunuzda kendinizi bulabileceğiniz nadir meskenlerden birinin, onun gözyaşları olduğunu anlarsınız. Onun gözyaşlarında kendinizden nefret eder, kendinizden kaçar, kendinizde kaybolur, kendinize yürür, kendinizi arar, kendinize koşar, kendinizi bulur, onun gözyaşlarıyla kimliğinize kavuşur, onun gözyaşlarıyla canınız yanar, onun gözyaşlarıyla câna kanar; kendinize –ve bilhassa kendinizde- yolculuğunuzda, onun gözyaşlarından öte yer olmadığına inanmaya başlarsınız. Ve ne doğru bir inanıştır bu. Tasnif, teşbihin kaderinden pay almış mıdır bilemiyorum ancak hata olmaması temennisiyle fikir dünyamda bir tasnif yapıyorum istemsiz;
bir “babalar”ın
bir de “kız babaları”nın olduğu yönünde bir tasnif. Babaların kalbinden yazmaya başlamak zordur
ve imkânsızdır kız babalarının kalbinden yazmaya başlamak. Kız babalarının kalbinin başı sonu yoktur çünkü, dipsiz kuyudur, karaya ulaşılacağına dair tek bir emare dahi bulunmayan deryadır, yakınlarda bir damla su olma ihtimalinden ziyadesiyle uzak çöldür, bitmeyen yol, şeksiz ve bir o kadar şüphesiz ahret inancıdır kız babalarının kalbi. Öyledir. Babaların gözyaşları, kendisinden öte yer olmayan zaruri meskense, kız babalarının gözyaşları başlı başına bir evrendir; kendine has yörüngesiyle güneşi, ayı olan, gezegenlerden de kusur kalmamış bir evren. Kız babalarının kalbi başka atar, nabızlarını başparmaklarının başlangıç noktasından, boyunlarının
solundaki damardan ve hatta kalbinden değil, kızlarına bakışlarından dinleyebilirsiniz ancak. Kız babalarının nabzı, kızlarında atar ve dâhi kızlarından dinlenir. Yüreklerinden geçen kızlarına değer, kızlarından geçen, yüreklerine… Duâları, kızlarına uğramadan yükselemez semâya, kızlarına uğrar ve münâcât olur, öyle vücûd bulur; bu öyle bir vücûda geliştir ki, tam da vücûbuncadır. Öyle midir? — “ Birkaç güne ulaşır mahkeme celbi eline, dedi. Bilemiyorum kızım, nasıl davranmam gerektiğini bilemiyorum. Allah’a havale ettim, sabır diyerek izliyorum olanları.” Gelir mi sahi? Blöftür belki, blöf müdür sahi? “Blöfün de eğrisi doğrusu var be baba! Blöfün de bir hakkı var! 50 küsür senelik ömrünce hiç mi blöf yapmadın!” diyesi geldi fakat o mâhur beste çalsa ağlaşacakları kişinin yine babası olacağından emin olduğundan mütevellit, dili varmadı demeye. Annesi genelde bu eylemi işteş çatılı yapmaz, kendisiyle baş başa kaldığı zamanlarda, gizlice icra ederdi; ondan sebepti, annesiyle o mâhur besteye ağlaşmamış olmaları. Sonra bu düşüncelerden sıyrılıverdi bir an,
– “Baba” diye seslendi gözyaşı şerikine. Babası meraklı gözlerle kendisine yöneltti bakışlarını –o bakışlar ki merhamet doluydu-. Babasının suratına 21 yıllık ömründe bakmadığı kadar dikkatli bakınca, suratındaki tüm çizgilerde acziyeti harfiyen okuyabilme kudretine erişti. Evet, babasının yüzündeki bütün çizgiler, acziyetini ilan ediyordu. Kısa süreli ve fazlasıyla anlamlı bu sessizlikten sonra derin bir nefes aldı ve dedi,
-“Hayat bu kadar ucuz mu? Hayat bu kadar mı ucuz?” O sıra, kurduğu cümlenin abesle iştigal olduğundan habersiz, soru ekini hangi kelimeden sonra koyduğunun ehemmiyetinin ne olduğunu düşünmek hususunda kendisini zorladı; zorlamasa, çok zorlanacaktı, o ânı kaldırmakta. Babası anlam verememişti söylediklerine. O yine bilmiyormuş gibi yaparak gidip babasına sarıldı, o dağ gibi adama sarıldı, o dağ gibi pamuktan adama… Babasına tebessüm etti –babası, kendisine tebessüm ettiğinde tüm abesle iştigallere mânâlı bir meşguliyet nazarıyla bakardı- ve dağlar üzerine tefekkür edeceğini söyleyerek odasına çekilmek üzere müsaade istedi. Müsaade onundu. Yatağına uzandı, içerisindeki o köhne âlemde en naturalinden binlerce afet olurken, bir bahar havası yaşatmanın ne zor olduğunu düşündü. Hafif doğrulup, pencereden dağları, dağlardan ziyade heybetlerini izlemeye başladı, zira yalan söylemekten hoşlanmazdı. “Aynı tas, aynı hamam!” diye geçirdi içinden, yalan söylemekten hoşlanmazdı. Aynı has, aynı tamamdı. Yalan söylemekten hoşlanmazdı. — Muhakkak öyledir. Ve evlatlar nezdinde ana ocaksa, baba dağdır.
“Baba ölür dağ yıkılır, ana ölür ocak yıkılır.” Baba, mahkeme koridorlarına, duruşma salonlarına rağmen babadır, dağdır, geçilmezdir.
Baba, asfalt dökülmemiş kilometrelerce uzaklığa rağmen, babadır, yoldur, değildir ulaşılmaz.
Baba, susuzluktan kuraklaşmışlığına rağmen, babadır, bahçedir, hasadı kâbildir.
Baba, yağan sağanak yağmura rağmen, babadır, izdir, korumuştur çizgilerini. Baba;
“elif”tir baba,
“ye”yi de o öğretmiştir fakat. Baba;
“bidayet”tir baba,
“nihayet”e de o hazırlamaktadır fakat. Tüm fakatlara, tüm rağmenlere, tüm mahkeme koridorlarına, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün tüm ihmallerine, bahçıvanların umarsızlıklarına, yağan yağmurun sağanaklığına rağmendir, babadır, fakattır. Muhakkak. — İki elini başının ardında kavuşturmuş, uzandığı yatağından tavanı seyre koyulalı yaklaşık 3 saat olmuştu. Düşün düşün bitmiyordu, düşünülecekler kapıya dayanmıştı, kapılar yüzüne kapanmıştı, “bir peş peşe kapı alamadım be! bir düşeş atamadım şu hayatta!” diye geçirdi içinden, sonra “tövbe” dedi, “tövbe estağfirullah!”. Düşün düşün, biterdi.
Kapıya dayanan, kovulabilirdi.
Tavlada başarılı olsa neydi, olmasa neydi? Aklî yorgunluklarını böylece dindirdikten sonra, o muazzam manzarayı ihtiva eden tavanı izlemeye devam etti, her gece bu tavanla göz göze, diz dize kalp fırtınası yapardı ve saatlerce sürerdi bu mesai. Bu kez de öyleydi, aynı yas, aynı tavan. — Efendiler, bu yazıya babaların kalbinden başlamayı arzuladım; daha da zorlayıp şansımı, kız babalarının kalbinden atmaya talip oldum adımlarımı.
Olmadı,
başaramadım. Babalarına izahı kâbil olmayan mânâlar atfetmiş kızların kalbinden başlamış buldum kendimi.
Fakat onun da veremedim hakkını. Tüm anlatamamışlıklarıma, başaramamışlıklarıma, acımışlıklarıma rağmen diyeceğim tek şey şudur, tek şey şudur diyeceğim; bilesiniz ki, akıl ve irade nimetini yüklenebilmiş tek dağdır;
(baba).
(Ahzâb/72)

 Rukiye Feyza Yıldırım

Siyasetin kelime anlamı üzerinden çıkarsama yapma yerine, siyasetin belli bir toplumsallık içerisinde gerçekleşmesi mümkün olan kimi tahayyüller (ütopyalar) uğruna mücadele etme arzusuna da dayandığını ifade etmemiz gerekiyor. Bu tahayyülün hayat bulması ise belli bir kurgu, strateji ve temsil imkanına bağlıdır. Haliyle siyaset insanın doğal formunun dışında bir gerçeklik değildir. Öyle ki Spinoza, ‘günah’ı bile siyasal bir kavram (yasa tarafından belirlenen) olarak tanımlamaktadır. 1
Siyasette doğası gereği var olan tanınma, benimsenme, kedini kabullendirme, karşıtlık/ötekilik ilişkisini de yanında getiriyor. Yani “siyasetin kurucu başlangıçları krizlere/çatışmalara dayanıyor.” 2 yani statükonun (yerleşik yapı veya istikrar) güvenli kollarından vazgeçiyorsunuz. Böylesi bir girizgahtan sonra meselenin bizle temas eden boyutuna gelelim. Yüksek frekanslardan konuşan/yazan Batılı düşünürlerin ekseriyeti kaos/kriz ve şiddeti politikada kurucu bir unsur olarak kabul ediyorlar. İslami siyaset yaklaşımı ise krizi tevhide (birliğe-düzene) tebdil etmenin mücadelesini veriyor.
İslam’ın kendisini Mekke’de açık bir şekilde ortaya koymasından ve reddedilmesinden itibaren İslam bir din olduğu kadar siyasal bir harekete de dönüşmüştür. Kendini iktidar ilişkileri üzerinden tanımlamayan bir siyaset mümkün olsa da, siyaset genel olarak iktidar eksenli düşünülmek durumundadır.
Hobbes’e göre iki tip devlet vardır: Birincisi ‘doğal’ olan pederşahi veya despotik devlettir. Diğeri ise bir tür tasarım ya da sözleşmeye dayanan siyasi devlettir. Bu tip bir devlet, monarşik, aristokratik veya demokratik olabilir. 3
Anlaşılan Thomas Hobbes’e göre iktidar, bir rıza ilişkisine dayanan kabul edilebilir bir mekanizma olarak tanımlanıyor. Bu mekanizma liyakat temelli istişari (İslami), bireysel istişari (demokratik-liberal), toplumsal sözleşmeci (cumhuriyetçi), kişisel otoriteye tabiyet (monarşi) ilişkileri zemininde işleyebiliyor. Ya da kölelik-kulluk zemininde (despotik) veya yönetimsizlik (anarşi) olarak zemin bulabiliyor.
Demokrasi, cumhuriyet ve otokrasi kavramları kadim Yunan dünyasına kadar giden bir geçmişe sahip ama 1789 Fransız devriminden sonra, aristokrasi-kral ve kilise Avrupa’sına karşı yeni dünyanın siyaset anlayışını ortaya koyar. Hatta temsili demokrasinin bir imkanı olarak partiler sistemini 18. yy’da ilk savunan siyaset bilimci, aynı zamanda ilk muhafazakarlardan 4 kabul edilen Burke’dir. 5 19.yy’da ise sosyalizmin yükselişi karşısında liberal demokrasi savunulmuştur. Ama demokrasinin fiili bir yönetim biçimi olarak kullanılabilmesi için ‘Amerikan yüzyılı’ olan 20. yy beklemek gerekecektir.
Sosyalizmin çöküşünün simgesi olan Berlin Duvarının Yıkılışı 6 ile kapitalizmin çöküşünün simgesi olan Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılışı 7 arasındaki aralık ise Amerikan yüzyılının sonunun geldiğine işaret olarak kabul edilebilir.
Bahsi geçen tüm bu siyasi tanım ve kavramların tüm kırılganlıklarının tebarüz ettiği, tüm zaaflarının açığa çıktığı bir eşikten geçiyoruz. Esaslı sorgulamalar yapabilme adına ciddi avantajlara ve imkanlara sahip olduğumuz kanaatini taşıyorum. Toplumları ikna kabiliyetini kaybeden bu siyasi yapılar, vukufiyetle tutarlı bir şekilde eleştirildiğinde İslami yaklaşımların kabul alanı ve hitap alanı ölçek büyütecektir şüphesiz. Şunu hatırlatalım ki, bu örnekler karşısında bir Hilafet savunusu temellendirmiyoruz. İslami terminoloji kullanımının önemini hatırlatarak devam edelim.
Hz. Ali (r.a), Muaviye’nin askerleri ile savaşmaya giden mücahitlerine şunu söylemişti: “İnsanlar tarafından rabler edinilen ve Allah’ın kullarını kendi kulları, mallarını da kendi malları gibi gören bu cebbarlar(zorba) üzerine yürüyün.” 8
Hz. Peygamber (s.a.v) karşısında titreyen bir zata: “Sakin ol! Ben bir kral değilim, ben kadid (güneşte kurutulmuş et) yiyen bir kadının oğluyum” diyor. 9
“Sen onlar üzerinde bir cebbar (zorlayıcı) değilsin” 10
‘Muaviye elbette Ümeyyeoğulları’ndan tevarüs ettiği bir Makyavelist 11 bir güdüyle siyasetin (toplumu gütmek anlamındaki yönetimin) şartlarını çok iyi biliyor. ‘ 12
Öncelikle siyaset halkın dışında soyut bir kavram değildir. Hilafet ise dinsel veya sınıfsal seçkinlerin elindedir. Üstelik Sultan 113. Halife 2. Abdulhamid Han’a (1876-1909) kadar da siyaset arenasında siyasi nüfuz olarak edilgen bir rol üstlenmiştir. ‘Kutsal olduğu savunulan bir devlet mekanizması mevcuttur hilafette. İstişari yönetim ise bir din devleti olmadığı gibi yeryüzünde Allah’ın temsili gibi bir iddia da taşımaz. (buradan laik bir bakış yorumu çıkarılmaz umarım.) Allah adına konuşmaz. İlahi ilkeler ve doğruları aklının ve gücünün yettiğince gerçekleştirmeye çalışır. İstişari yönetim biçimi bir din adamları (teokrasi) yönetimi amaçlamadığı için doğal olarak laikliğe de ihtiyaç duymaz. Laik değildir. Siyasetin koşulları insani ve İslami ilkeler doğrultusunda nesnel-rasyonel bir biçimde toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenir.’ 13 Dolayısıyla farklı din ve anlayış sahipleri böyle bir toplumsal yapıyla derin bir çatışma yaşamadığı müddetçe kendi hayatlarını ve ideallerini sürdürebilir ve yönetim mekanizmasına her açıdan katılabilirler. Ancak bu istişari mekanizmanın oluşumunda kurumsal ya da kuramsal bir yöntem mevcut değildir. Zamana, zemine ve toplumsal şartlara göre değişebilir. Bu mekanizmanın öncelikli görevi Kur’an toplumunun inşası için sürekli gayret etmektir. Yöneticiler ve sıradan halk arasında haklar ve bu sorumluluklar açısından hiçbir ayrım yoktur. Kur’an siyasala ilişkin temel ilkeler vazetse de kurumların yapısı ve işleyiş tarzı ümmetin maslahatına bırakılmıştır. Muaviye ile başlayan süreç siyasal anlayışı sapma noktasına getirerek kurumsallaştırmıştır. Dini hayat kamusal işleyişin bir parçası haline getirilmiştir.
‘İslami bir hayat için yönetimsel sistemin itikadi bir gereklilik olup olmadığı’ 14 İslam’ın temelde bize bir devlet mi yoksa toplum mu önerdiği hep tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmalar nasıl cevaplanırsa cevaplansın, ‘Kur’anın bize vazettiği siyasi ve ülküsel değerler ancak belli bir siyasallık koşulları içerisinde gerçekleştirilebilir. Ve bir Müslüman bu koşulları gerçekleştirebilmek için uygun siyasal araç ve yöntemleri oluşturmakla yükümlüdür.’ 15 Asr-ı saadet ülküleştirmesi, tarihin ve toplumların içerisine kapatılacağı bir matris değil, oradan yola çıkılarak kendi temel ilkeleri üzerinden açık bir toplum inşasını öngörür.
Atina ve Medine Merkezli Yorumlar
Medeniyet ve siyasetin üzerinde şekillendiği iki kök şehir vardır. Atina ve Medine. Atina Yunan tüccarların ve kölelerin şehri. Çok tanrıcı bir polis(kent). Azınlıklara ait bir demokrasiyle yönetiliyor. Bu demokrasi çok tanrıcılığı ve panteizm’i 16 eleştiren Sokrates’i ölüme götürmüştür. Platon’un Sokrates’in Savunması adlı eserinde anlattığı kadarıyla Sokrates, şehrin tanrılarına inanmamak ve böylece gençliği zehirlemekle suçlanır ve ölüme mahkum edilir.
‘Demos’un (yoksul halkın) polis (oligarşik kent yönetimi) ‘ne karşı temsil yeteneği kazanması politik dengeyi tehdit ediyordu. Bu tehdidin ortaya çıkışıyla polis’in yönetimi meselesi siyasal bir mesele haline gelmiştir. ‘ 17
Mesela Platon’un devlet idealine bir bakalım. Ona göre şehir politik değildir. Platon şairleri ve sanatçıları ideal sitesinde görmek istemez. Zira şairler ve sanatçılar özgürlük arayışı ve itirazlarıyla bu tip kapalı bir toplum modeli için sorun teşkil ederler. 18
Diğer bir siyasi model ise Medine’dir. Vahyin ışığında dünyanın yeniden okunması. Hakikate muhatap siyasal. Güç ve iktidar stratejisini karşısına alan hakikat stratejisi. Sözün gücünün öne alınması. Mekke’de kendisine sunulan iktidar alternatiflerinin reddi. Medine, İktidar çatışmalarının bir tarafı olmadan, bir iman toplumunu siyasal model olarak yapılandırıyor. İslam toplumu kitap ehli ve paganlık(putperestlik) ile sürdürülen eleştirel bir zemin üzerinde inşa ediliyor. O zeminden hareketle kendi zeminimize bakmaya devam edelim.
On yılda bir cereyan eden darbeler periyodunu kıran, sağ-sol ikilemine sıkışan siyasetin o kısır tartışmalarını kırmada olumlu rol üstlense de, resepsiyon tarihlerinde ve parti tüzüklerinde kurucu iradeye bağlılık üzerine yapılan yeminler, anıt mezarlara gösterilen tazim ve demokratik literatürle yuvarlanmış cümleler, hitabetler eşliğinde kurgulanan bir siyasalın taşıyabileceği sadece muhafazakar bir kimliktir. Halihazırdaki Ak Parti örnekliği ve İslami kimliğe sahip yöneticilerin siyasi varlık alanı bu çerçevede şekillenmiştir. Yenişafak’taki bir makalesinde Akif Emre, Ak Parti’nin hakikati ile İslamcılığın akıbetini aynı karede değerlendirmenin insafsızlığından bahsetmesi de doğru bir yaklaşım olacaktır. 19
Siyasal merkeze karşı eleştirel mesafesini ve gücünü koruyan sahabe neslinin sonu, İslami yönetimin niteliğini de sona getirmiştir. ‘Siyasetin dikey (yani hakikate doğru olan) yönelimden uzaklaşması, ister istemez yatay (demokrat) bir ilişki olarak örgütlenmesini beraberinde getirecektir.’ 20
Atina ve Medine bağlamında sürdürülen siyasi eleştiriler yeterince cevap bulmuş görünmemektedir. Platon’un bakışıyla “gemiyi en iyi yönetecek olan kaptandır.” Ama siyaset sadece bir yönetim ilişkisi değildir. Bir var olma, tanınma yoludur. Gemideki bir insanla bir koyun arasındaki farkın en kestirme ifadesi onların siyasal duruşlarıyla alakalıdır. Çünkü siyasal bir aktör olarak tanınmıyorsa, gerçekte bir insanın bir koyundan farkı kalmamaktadır. 21
Siyasete yönelik hiçbir deneyimi/arzusu/talebi olmayan halkların demokratik süreçlere dahil edilmeye çalışılması, demokrasinin sayısal meşruiyet elde etme çabasındandır ama temsil edilme anlamındaki bir siyaset ilişkisi artık önemini yitirmektedir. Onun da ötesinde “teknoloji, iletişim ve ulaşımın oldukça yaygınlaştığı çağımızda artık salt temsili bir yönetim tarzı olarak siyaset kavramı gücünü ve önemini yitirmektedir. Devletler ve kamu giderek bireyler üzerindeki egemenlik ve belirleyicilik yeteneklerini kaybetmektedirler.” 22
Toplumsallık edilgen pozisyonundan çıkıp siyasallığa etken bir biçimde katılma s üreci yaşasa da, özellikle eğitimde(Talim Terbiye müfredatları ve MEB politikalarında) ve siyasette hala Kemalizm’in otokrat baskısını hissediyoruz.
Türkiye toplumu otoriter bir geleneğe yatkın olduğu için, partilerden çok liderlere dayanan bir siyasal kültüre sahiptir. “Eril bir yönetim algısı tebaasını dişileştiren bir hiyerarşiye sahiptir.” 23 Birçok demokratik deneyime rağmen hala Kemalizm’in aklı başında bir eleştirisi yapılamamaktadır.
Siyasetin steril (değerlerden arındırılmış) seküler bir demokrasiyle dizayn edilmesi, ahlaki ve İslami taleplerinden arındırılmış siyasi temsilleri ön plana çıkarmaktadır. Muhayyel bir ‘Anadoluculuk’ merkezli söylemlerle de bu temsilleri takviye ediyoruz.
“Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse bile sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse onu dinleyiniz ve itaat ediniz.” 24 diye ifade edilen hitabın yol açtığı sarsıntıyla yeniden düşünmek zorundayız.
Müslümanlar için mücadele koşulları hiçbir zaman sona erecek değildir. Her müslümanca oluşumun tarihten ve toplumdan öğrenebileceği bir şeyler vardır. ‘Dışlayıcı ve ötekileştirici, kendisini zaman ve mekana kapatıcı manadaki bir ‘İslam taassubu’ elbette ki hakikatin olumlu bir tecessümü değildir.’ 25
İslami eleştiri külliyatımız, temsil ve siyaset bahsinde yeni itiraz başlıkları üretmek zorundadır diyerek noktamızı atalım. DİPNOTLAR (KAYNAKÇA)
1- Spinoza, Politik İnceleme, Dost Yay. S:22
2- Carl Schmitt, Siyasal Kavramı, Metis Yay. S:55-57
3- Thomas Hobbes, Yurttaşlık Felsefesi, Belge Yay. S:85-100
4- Muhafazakar: Fransız devrimine karşı çıkanlar anlamında.
5- Burke, İngiliz siyaset adamı, yazar, hatip, siyaset kuramcısı, filozof. Fransız İhtilali karşıtlığı, tarihteki en ünlü muhafazakâr siyasetçilerden biri haline gelmesini sağlamış. Annual Register adlı siyasi dergiyi çıkardı.
6- Berlin Duvarı, Doğu Almanya vatandaşlarının Batı Almanya’ya kaçmalarını önlemek için Doğu Alman meclisinin kararı ile 13 Ağustos 1961 yılında Berlin’de yapımına başlanan 46 km uzunluğundaki duvar. Batı’da yıllarca “Utanç duvarı” (Schandmauer) olarak da anılan ve Batı Berlin’i abluka altına alan bu betondan sınır, 9 Kasım1989’da tüm tesisleriyle birlikte yıkıldı.
7- Dünya Ticaret Merkezi (İngilizce: World Trade Center), Amerika Birleşik Devletleri’nin New York kentinde Manhattansemtinde bulunan ve 11 Eylül 2001 terör saldırılarında yıkılan ticaret merkezi.
8- Bilge Adamlar Dergisi, Sayı 19, S:19
9- Kütüb-İ Sitte, Buhari 6938 – Ebu Mes’ud’dan riyayetle aktarılmıştır.
10- Kaf Suresi 45 Ayet.
11- Makyavelizm İtalyan düşünür ve politikacı Machiavelli’nin düşünceleri üzerine kurulu bir yaklaşımdır.Devlet yönetimi ile ilgili düşüncelerinin temelini Prens adlı kitabında açıklamıştır. Devleti yöneten prensin duygularına kapılmadan ve acıma duygularını bir kenara bırakarak devleti yönetmesi gerektiğini belirtmiştir. Gerektiğinde bir insanın devlet tarafından öldürülmesinin çok daha fazla insanın yaşamasını sağlayacağını belirterek prense öğütler vermektedir. Temelinde bu görüşlere paralel olarak başka bir bakış açısı da “Amaca ulaşmak için her türlü araca başvurmanın uygun olduğu.” savıdır.
12- Ali Şeriati, Ebuzer, Fecr Yay.
13- Ümit Aktaş, Bir Kriz sürecinde Strateji Arayışları, Okur Kitaplığı, S: 307
14- Ümit Aktaş, Toplumsal Hareketler ve Devrimler, Çıra Yay. S:91-92
15- Cevdet Said, Bireysel ve Toplumsal Değişim Yasaları.
16- Spinoza ağırlıklı Panteizm algılayışına göre Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı’dır. Tanrı-Evren-insan ayrımı yoktur
17- Jacgues Ranciere, Filozof ve Yoksullar, Metis Yay. Giriş Bölümü.
18- Platon, Devlet, Türkiye İş Bankası Yay.
19- Akif Emre, Ilımlı İslamın Raf Ömrü Bitti mi?, www.dunyabulteni.com, 07.1.2015
20- Ümit Aktaş, Bir Kriz sürecinde Strateji Arayışları, Okur Kitaplığı, S: 319
21- Platon, Devlet, Türkiye İş Bankası Yay.
22- Alain Touranie, Demokrasi Nedir?, YKY Yay. S:33-34
23- Ali Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, İz Yay. S:109
24- Veda Hutbesi, 632 yılında İslam peygamberi Muhammed (s.a.v) tarafından, kendisinin ilk ve son haccı olan Veda Haccı’nda 124.000 Müslümana karşı yaptığı konuşma metninin adıdır. Dinleyicilerin sayısı itibarıyla en kuvvetli hadis kabul edilir
25- Ümit Aktaş, Bir Kriz sürecinde Strateji Arayışları, Okur Kitaplığı, S: 319 ENES GÜNASLAN

İslam hakkında yapılan tartışmalar hem medyada, hem de halkın arasındaki tartışmalarda sürekli gündeme gelmektedir. Bu tartışmalarda kimin haklı olduğuna, hangi fikrin dini gerçeklere uygun olduğuna nasıl karar vereceğiz? Neden islam adına farklı doğrular ileri sürülmektedir? Gerçek dini, din olmayandan nasıl ayırt edeceğiz? Şimdi bu soruları cevaplamaya ve bu konudaki kafa karışıklıklarını gidermeğe çalışalım. Öncelikle cevaplanması gereken en önemli soru, “İslam dininin kaynağı nedir?” sorusudur. Çünkü bu soruya verilecek cevap diğer soruların cevabını da belirleyecektir. İslam adına ortaya atılan farklı fikirlerin temel kaynağı bu soruya verilen farklı cevaplardır. Dini tartışmalara “Dinin kaynağı nedir?” sorusuna net bir şekilde cevap vermeden girişmek ve her soruyu teker teker, dini anlamadaki yöntemi belirlemeden ele almak, medyada ve halkın arasında gördüğümüz çıkmazın birinci sebebidir. “İslam dininin kaynağı nedir?” sorusuna vereceğimiz cevap, bizim dini anlamadaki yöntemimizin temelini belirleyecektir. Bu soruyu cevaplamadan tartışmaya girenler, yöntemsiz bir şekilde dini anlamaya kalkışıyorlar demektir. Söz konusu kişilerin bir soruya Kuran’dan, bir soruya bir hadis kitabından, bir soruya kendi dünya görüşlerinden, bir soruya bir mezhepten, başka bir soruya apayrı bir mezhepten cevap verdiklerini görüyoruz. Yöntemsiz bir şekilde dine yaklaşanlar sonunda; kendi istek, arzu ve saplantılarını dinselleştirmeye kalkmaktadırlar. Bu kişilerin ileri sürdükleri fikirler sağlam bir mantığa (yönteme) dayanmadığı için ise, bu görüşleri duyan kişiler, bu fikirlerin neden ve nereden kaynaklandığını anlayamamaktadırlar. Bu yüzden dini anlamadaki yöntemi belirlemek ve “Dinin kaynağı nedir?” sorusuna öncelikle cevap vermek, din adına ortaya atılan kafa karışıklığını gidermenin en önemli şartıdır. İslam, Allah tarafından insanlara gönderilen bir dindir. O zaman “İslam dininin kaynağı nedir?” sorusu; Allah’ın beklentilerinin, isteklerinin, emirlerinin, tavsiyelerinin neler olduğunu doğru bir şekilde anlamamızı sağlayacak kaynak, Hz. Muhammed ve içinde bulunduğu toplum kitap nedir iman nedir bilmezken(Şura;52), yolunu şaşırmışken doğru yolu gösteren(Duha;7), karanlıklarda aydınlığa çıkaran(Hadid;9), Allah’ın elçisi Muhammed’e vahyettiği ve Onun da insanlara ekleme ve eksiltme yapmadan(Hakka;44-46) tebliğ ettiği, yazdırdığı ve sorumlu tutulacağımız (Zuhruf,44) yegane kitap Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an’dan anlaşıldığı üzere din adına tek hüküm koyucu Allah’tır.(Yusuf;40) Allah mesajlarını insanlığa, Kur’an vasıtasıyla eksiksiz(Enam;38,115), çelişkisiz(Nisa;82), ayrıntılı(Nahl;69), kolay anlaşılır(Kamer;17), tam(Ankebut;51) ve apaçık(Yasin;69) bir şekilde göndermiştir. Bu ise Kur’an ayetlerince belirtilen hususları belirleyip, Kur’an’ın anlattığı şekilde İslam’ı kabul etmek; Allah dışında hiçbir kimsenin hüküm koyucu olarak kabul edilmemesi demektir. Bu yüzden bu yaklaşımımız; Allah dışında, “mutlak dini hükümler” ilan edilenlerin tamamının, bu geçersiz yetkilerinin ellerinden alınıp; dinin tek sahibi Allah’a, hiç kimseyi O’nun hükmüne ortak etmeden, yönelmek demektir. Kur’an’ı insanlara ileten, ilk Müslümanları örgütleyip, kendisi de dini konularda yalnız Kuran’a uyan Peygamberimiz; Kuran’ın dışında bir dini kaynağı insanlara sunmamış, yazdırmamış ve öğretmemiştir. Deki; Ben yanlızca bana vahiy edilene uyarım. (Kur’an;6/50, 7/203, 10/15,109, 46/9) Hadis kaynaklarında da rivayet edildiğine göre Talha İbnu Musarruf şöyle dedi: Ben Abdullah İbn Ebi Evfâ’ya: – Peygamber vasiyet etti mi diye sordum. – Hayır, dedi. Bunun üzerine ben : -Öyleyse insanlar üzerine vasiyet etmek nasıl farz yazıldı, yahut insanlar nasıl vasiyet etmekle emr olundular? Dedim. Abdullah İbn ebi Evfâ : -Resûlullah, Allah’ın kitabına tutunmak ve onunla amel etmeyi vasiyet etti, dedi. (Buhari, Kitabu’l -Vesâyâ 3 cilt 6 sayfa 2583, ötüken 1987 ) Resûlullah Veda Hüdbesinde : “Ey Mü’minler! Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmayacaksınız. O emanet Allah’ın kitabı Kur’an’dır.” (Buhari. Kitabu’l – Hac cilt 4 sayfa 1648, Ötüken 1987) Son olarak, Peygamber’in söylediği veya yaptığı iddia edilen bir söz veya eylem Kur’an’la çelişir, dine ilave veya eksiltme yaparsa; Bilin ki bu hem dine, hem de Peygamber’e iftiradır. Çünkü Peygamber Allah’ın sözlerine aykırı birşey söylemez ve yapmaz. Beşir Eren Anadolu Üniversitesi

Tarih insanlık ile birlikte farklı devirlerde farklı karanlık çağlara şahit olmuştur. Skolastik düşüncenin hakim olduğu Ortaçağ karanlığından tutun, Dünya Savaşları’nın yaşandığı dönem ve günümüz kaos ortamı ile oluşan karanlık çağ buna örnek teşkil eder. Bu karanlık devirler insanlığın sıkışıp kaldığı, çözümün hayal olduğu ve sorunların sorun ürettiği dönemlerdir. Ve her sancılı devirde dönemine şahitlik eden yenileyiciler doğurmuştur. Farklı yerlerde yemek yedikten sonra artıkları temizlemeden kalkıp gittiğinizi düşünün. Kısa bir süre sonra oralarda bölük bölük, bölge bölge karıncalar türeyecektir. Karıncalar birbirine benzer, bütün oluşumlar aynıdır ve bulunduğu bölgeyi kemirip temizlemek gibi ortak bir hedefe sahiplerdir.  Osmanlı’nın Eski Roma’nın kolaylaştırıcı etkeni ‘divida et imperia’ parçala ve yönet siyaseti ile parçalandığı ve bölge bölge ortak hedefe yönelmiş kemirgenlerin türediği, Ulus-Devletlerin yükselip toplumsal çürümenin başladığı karanlık dönemin şahididir Hasan El Benna.. Hasan El Benna’nın fikir ve sözleri her insanın anlayacağı kadar kolay, fakat çoğunun söyleyemeyeceği kadar zordur. Üstad’a kendisini tanımlanması istendiğinde şunları söylemiştir: ‘Ben gerçeği arayan bir izci, insanların içinde insanlığın izlerinin araştıran bir insan, vatanı için yüce İslam’ın sancağı altında özgürlük, istikrar ve güzel bir hayat isteyen bir yurttaşım. Ben varlığının sırrını bu çağrıda bulan biriyim. De ki ‘Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve  ben Müslüman olanların ilkiyim.’ Ben buyum. Peki, sen kimsin?’ Kendisi hakkında yaptığı bu tanımlamayla genel olarak insanlığın anlamını üzerinde taşıdığı, ülkesinin sorunlarını dert edindiği, kalkınmanın hedefleriyle uğraştığı, insanın evrendeki yerini ve hayattaki önemini anladığı ve İslam’ın güzel bir hayat sağlayacağına inandığı anlaşılmaktadır. Fakat ne yazık ki ümmetin birçok nesli ile Hasan El Benna’nın fikirlerini ve davasını tanıma arasına setler çekilmiştir. Genç kuşak ile, Üstad Hasan el Benna’nın çizdiği sağlam yolda yürümek arasına engeller koymak için çabalayanların sayısı da oldukça fazladır. Çeşitli yerlerde Hasan el Benna’nın davasından ve fikirlerinden kurtulmak isteyen bazı hasta düşünceler de yeşermiştir. Bu sebepten dolayı bu nesillerin hakkı, Üstad el Benna’yı tanımak ve hakkıyla tanıtmaktır. Davetçiler İmamı olarak da anılan Ustad El Benna, kurduğu Müslüman Kardeşler Cemaatini bilinenin aksine silahlı bir direniş örgütü olarak değil, Islah Hareketi olarak kurmuştur. İslam’ı hakim kılmanın yolunun tabandan tavana ıslah temelli bir davet ve İman hakikatlerini yayma çalışmasından geçtiğini savunmuştur. Kardeşlerin hedeflerini; Müslüman fert, Müslüman aile, Müslüman toplum, Müslüman devlet ve İslami Hilafet olarak belirleyen Hasan el Benna, ‘Gayemiz Allah, Önderimiz Resulullah, Yolumuz Cihad, Anayasamız Kuran, Allah yolunda şehitlik en yüce arzumuzdur’, prensipleriyle temellendirmiştir. Ehli Sünnet Vel Cemmat çizgisini benimseyen El Benna, farklı düşüncelere ve fıkhi ihtilaflarla ‘İttifak ettiğimiz konularda yardımlaşırız’, ‘İhtilaf ettiğimiz konularda ise birbirimizi mazur görürüz’ diyerek hoşgörü çizgisini oluşturmuştur. İttihad-ı İslam’dan yana duruşu ve tekfircilikten uzak duruşu vasat(orta)  bir yol izlemesini sağlamıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve akabinde Hilafetin kaldırılması ile İslam Beldelerine kümelenen sömürgeci hareketler ortaya çıkmıştır. Kuzey Amerika ve Avrupa’nın kendilerini özne, dünyanın geri kalanını nesne olarak gördüğü bu sömürgen düzene karşı Hasan el Benna, ‘Gevşemeyin, üzülmeyin, ümidinizi kesmeyin, boyun eğmeyin. Yeryüzü ne Amerika’nın, ne Rusya’nın, ne İngiltere’nin, ne de Fransa’nındır. Bütün yeryüzü Allah’a aittir. O’nun istediği kullarına verir. Zalimlere, haddi aşanlara ve haklara tecavüz edenlere değil iyi son, Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlara hazırlanmıştır. Sözünden dönmeyecek olan Allah’ın vaadine güvenin.’ diyerek, dünyaya meydan okuyan batılı küresel soyguncu ve sömürgenlere karşı İslam Beldelerini harekete çağırmıştır. Bu öyle bir çağrı olmuş ki, Hasan el Benna’nın nefesi nereye ulaşmışsa orada İslam ve Müslümanların canlılığı görülecektir. Bu nefesin ulaşmadığı yerlerde ise uluslar arası şer güçlere ve onların zalim yerli uşaklarına korkunç bir teslimiyet içerisinde bulunulduğu görülecektir. Karınca örneğinde ki gibi küresel sömürgenlerle birbirine benzeyen ve ortak hedefe yönelmiş, toplumu içten çürüten yerli yönetici sömürgenlerde türemiştir. Yemenli Alim Abdulmecid Zındani bu sömürgeci yöneticileri şu şekilde tanımlar: ‘Adı bizimki gibi olan, teni bize benzeyen, soyu bizden olan fakat bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi yaşamayan ve bizi istemeyen yöneticilerdir bunlar.’ Bu konuda Üstad el Benna, ‘Yaratana isyanda yaratılmışa itaat yoktur’ diyerek zalim yöneticilerle zalimlikten vazgeçinceye kadar mücadele edilmesi gerektiğini savunmuştur. O dönemde başlayan bu mücadele günümüze kadar süregelmiştir. Geçmişte başlayıp günümüzde de devam eden bir diğer yerli sömürgenlerde, sözde İslam’a hizmet ve sözde İslam Devleti kurma yolunda İslam’a en büyük zararı verenlerdir. Tıpta ‘otoimmünite’ diye bir durum vardır. Otoimmünite, vücudun savunma sisteminin kendi dokularına dönmesi ve onu düşman bilmesi durumudur. Bildiğiniz gibi vücudun, dışarıdan gelen mikroplara karşı bir savunma sistemi vardır. Bu sistem mikroplarla savaşarak bünyeyi korur. Sağlıklı kalmayı sağlayan vücudun askerleri, otoimmünite durumunda kendi organını düşman olarak görür ve onunla savaşmaya başlar.  Vücudun askerleri için artık o organ bir düşmandır ve diğer düşmanlar gibi mücadele edilmesi gerekir. Yani dış tehditlere karşı savaşması gereken savunma birlikleri kendi kalp gibi, dalak gibi, karaciğer gibi hayati organlarla savaşıp onu yok etmeye çalışır. Bu otoimmünite hali, İslam toplumlarında kendilerine alan bulmuş sözde İslam’a hizmet edenler ve sözde İslam Devleti kurmak isteyenlerin özetidir. İslam Dünyasını ‘Ilımanlar’ ve ‘Radikaller’ arasında eritmeye çalışan bu yapılara  karşı en büyük mücadele dili, Hasan el Benna’nın  metodu ile verilecektir. Günümüzde bazıları bir yada birkaç grup adamla İslam Devleti’nin kurulabileceğini zannediyor. Bu doğru bir şey değildir. Ustad el Benna bu konuda şöyle der: ‘ Sizin bu yolunuzun adımları çizilmiş ve sınırları da tesbit edilmiştir. Ben de gayeye ulaşmak için en sağlam yol olduğuna tamamen inandığım bu sınırlara muhalefet edecek değilim. Evet uzun bir yol olabilir. Fakat ortada başka yol yoktur. Yiğitlik ancak, sabır, devamlılık, ciddiyet ve gayretli çalışma ile ortaya çıkar. Aranızda kim olgunlaşmadan önce meyveye acele etmek yada zamanından önce çiçeği koparmak isterse ben bu işle onunla beraber değilim. Kim de benimle, tohum gelişip ağaç oluncaya ve meyvesi olgunlaşıp koparma anı gelinceye kadar sabrederse, bundaki mükafatı yetişecektir. Ya zafer ve üstünlük, yada şehadet ve mutluluk… İslam Dünyasını bu şekilde iki kutuplu bir yapıya çevirip kendi içerisinde eritmeye çalışanlar, Çağdaş İslami Hareketin Teorisyeni Hasan el Benna’nın vasat(orta) yol çizgisini karşılarında bulacaklardır. İslam beldelerine meydan okuyan, bizzat İslam’a meydan okuyan yerli ve batılı küresel soyguncu sömürgenlere karşı; İslam coğrafyası yeni siyasal iklimlerde ‘orta yol’ sosyal ve siyasal alternatiflere yönelme eğilimindedir. Bu yöneliş doğrudur. Çünkü Müslüman toplum, sosyal hayatta, siyasette ve ekonomide, Amerika ve batının çifte ve çoklu standartları yerine, tüm insanlığı kapsayan, yeni küresel standartlar üretebilecek mirasa sahiptir. Ve yakın gelecekte, İslam Coğrafyasının değişim potansiyelinin neleri alt-üst edeceği henüz bilinmemektedir. Ömer Deniz Övün Kocaeli Üniversitesi