Düşünce

  Ropörtaj: Mahmut Yusuf Mahitapoğlu Genç Öncüler: Hocam öncelikle bizleri kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Düşüncenin Siyaseti, Düşüncenin Okullaşması ve Çağdaş Sembol Şahsiyetler kitaplarınızı bir bütün olarak ele aldığımızda, düşüncenin okullaşması nasıl bir süreçtir? Sizin çağdaş sembol şahsiyetler olarak belirtmiş olduğunuz bu şahsiyetler okullaşma sürecinde nerede durmaktadırlar? Kürşat Atalar: Soruda da belirtmiş olduğunuz gibi bunların belirli bir düşünce sistematiği içerisinde yeri var. Özel olarak planlanarak yazılmış kitaplar değiller ama bir düşüncenin dışa aksetmesi açısından birbirileri ile tutarlılığı olan kitaplar. Bu noktada Düşüncenin Okullaşmasının özel bir yeri var. Düşüncenin Siyaseti, Çağdaş Müslüman Sembol Şahsiyetler, Keşke Bilselerdi kitapları ve Araştırma ve Kültür Vakfı’nda yapmış olduğumuz Müslüman Zihnin İnşası programları ile doğrudan veya dolaylı olarak alakalıdır.  Dolayısıyla öncelikle düşüncenin okullaşmasından neyi kastediyorum ondan kısaca bahsedeyim. Düşüncenin okullaşması adlı kitapta aslında bizim Müslüman camiaya yönelik bir öneri de bulunmaya çalışıyorum. Buna farklı bir öneri, farklı bir tez diyebilirsiniz, farklı bir düşünce diyebilirsiniz veya isteyenler bir fark da görmeyebilir. Bence bir fark var. Orası önemli. Bu da çağdaş Müslüman düşünce olarak ifade etmeye çalıştığım Cemaleddin Afgani ile başlayan ve günümüze kadar devam eden süreç içerisinde hâlihazırda içinde bulunduğumuz çağdaş Müslüman düşüncenin gelişim evreleri açısından yaşamış olduğumuz bazı tıkanıklıkları aşmak için önermiş olduğumuz, birtakım fikirleri içermektedir. Nedir bu? Kısaca sürece bakmamız lazım.  Süreci daha iyi tanıdığımız zaman bu tıkanıkları da daha iyi anlayabiliriz. Süreç Cemaleddin Afgani ile şöyle başlıyor ki, bunu ıslah ve ihya çabası olarak nitelendirebiliriz. Müslümanlar Afgani’ye kadar bir tecrübe yaşadılar. Bunun zaferler ile dolu olan bir dönemi olduğu gibi gerileme duraklama dönemlerinin olduğunu da görüyoruz. Afgani bu gerileme döneminin sonunda gelen bu makûs tarihi değiştirmek isteyen bir düşünce veya eylem adamı olarak nitelendirebilir. Bu manada bir sembol şahsiyettir de aynı zamanda.  Afgani kendisinden önce gelenlerden farklı bir yerdedir ve öze dönüş veya uyanış olarak ifade etmiş olduğumuz içtihat kapısın açılması ve düşüncenin yeniden inşası gibi fikirleri ısrarla savunmuştur. Afgani de tabi ki Müslümanların birliği gibi bir düşüncede var ama o siyasi açıdan değerlendirilecek bir şey iken, düşünce açısından önceki dönemlerden farklı bir kırılmayı sembolize eden bir isimdir. Mesela benzer dönemde Muhammed İkbal’in en önemli kitabı kabul edilen İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden İnşası kitabının başlığında da aynı zihniyet görülebilir rahatlıkla. Bu dönemin bütün Müslüman münevverlerinde aynı çabayı görebiliriz. Bu dönemi ilk dönem olarak, Seyyid Kutub, Mevdudi ve Ali Şeriati’yi öze dönüş ve uyanış açısından orta dönem ve gelişme döneminin sembol şahsiyetleri olarak görebiliriz. Müslümanlar bu dönemde kaybettikleri şeyi arıyorlar. Buna iktidar, güç veya medeniyet de diyebiliriz. Onun da yolunun düşünce üzerine yoğunlaşmak ve düşünceyi değiştirmek olduğuna dair tespittir bütün bu çalışmalar.  Bunu yapmadaki amaçları da Mevdudi’nin Gelin Dünyayı Değiştirelim adlı kitabının başlığında olduğu gibi dünyayı değiştirmek.  Düşünceyi değiştirmeyi çalıştılar ama dünya hala istenen ölçüde değişmedi. Bana göre ise bireysel anlamda değişimi sağlamayı başardık ama toplumsal anlamda değişimde başarılı olamadık. Demek ki burada bir problem var. İşte düşüncenin okullaşması bu tıkanıklığı aşmak için yapılması gerekenlere dair bir öneri içeriyor.  O da şudur; O dönemde düşüncenin değişmesi ile beraber kurulan iki tane hareket var. İki tane enternasyonal diyebileceğimiz İhvan ve Cemaat-i İslami gibi yerel ölçekte ise yüzlerce hareket ve grup var. Bunların bütün amacı dünyada kitlesel değişimi sağlamak. Bütün bu hareketlerin amacı dünyayı değiştirmektir. Yoksa bunlar fikri tartışmalar olsun diye yapılmıyor. Teoride çok güçlüyüz de pratik de mi zayıfız? Yoksa başka bir şeyler mi aramamız gerekiyor? Ya da teori de güçlü olduğumuzu sanıyorken aslında o kadar da güçlü değil miydik? Bence sorun tam olarak da burada yatıyor benim, düşüncenin okullaşması kitabında da ifade etmeye çalıştığım nokta tam olarak burasıdır. Benim düşüncem, vakıflar ve derneklerde insanları Müslümanlaştıracak güce sahibiz ama aynı gücü toplum karşısında bulamıyoruz. Toplum bir beden gibidir ve muhatabını da kendisi gibi ister. Toplumun karşısına çıktığın zaman insanları değiştirecek güce sahip olman gerekir. Bu kemiyet üstünlüğü değil keyfiyet üstünlüğüdür. Bu noktada düşünceyi ve dünyayı değiştiremediysek keyfiyet olarak neleri yaptığımızı ve neleri yapamadığımızı iyi olarak anlamamız gerekiyor. Bu noktada Ali Şeriati’nin ismini önemli görüyorum. Ali Şeriati, Seyyid Kutub ve Mevdudi’ye nispeten günümüze daha yakın olduğundan sorularımıza cevap olarak Ali Şeriati’de daha fazla şey bulabiliriz. Bizler ellili yıllardan sonra küresel bir dünyada yaşamaya başladık. Toplumsal değişimleri başarabilmek için bu küresellik özelliğini göz önüne alıp ona göre hareket etmemiz gerekiyor. Düşüncenin okullaşmasında biz bunu şöyle ifade ediyoruz: Batı düşüncenin temelini ve gelişimini çok iyi bilmek toplumsal değişme açısından büyük önem arz ediyor. Bizim keyfiyet noktasındaki zaafımızın önemli bir kısmı da burada yatıyor. Çünkü Batı düşüncesi hâlihazırda bütün küreyi, özellikle de gençleri etkiliyor ve insanlar dönüşüyor. Bu sadece Müslüman dünyada olmuyor. Batı, Asya ve Afrika da aynı anda değişiyor. Modern düşünce insanları değiştirince, siyasi yapıları -ki bunlara modern uluslar diyoruz- da buna göre değişiyor. Dünyayı değiştirmek böyle bir şeydir. Dünyayı değiştirmek için öncelikle fikri bir üstünlük sağlamak gerekiyor. Seyyid Kutub ve Mevdudi’de asıl muhatap Müslüman halk iken Ali Şeriati muhatap kitlesini genişletmiştir. Ali Şeriati’nin konuşmalarında batı düşüncesinden bahsetmesinin sebebi, küresel mevzuları anlatırken batı düşüncesine atıf yapıyor ve İslam bence bu konuda böyle yapar demektir. Bana göre saydığım isimler içerisinde en başarılı olan Ali Şeriati’dir. Şeraiti’ye göre batıyı yenmek için önce batıyı bilmek lazım. Ancak kitapta da belirttiğim gibi o da yeterli değildir. Bunun mütekâmilen yapılması gerekiyor. Bu şekilde hareket etmediğimiz sürece küresel anlamda başarı sağlayamayacağımız gibi, yerel ölçekte de başarılar sağlayamayız. Öncelikle batının cazibesini kırmamız gerekiyor. Ekonomi, siyasi anlamdaki gelişmeler ile mücadele edilmez. Önemli olan düşüncede, ideolojide devrimin gerçekleşmesidir. Bunun ise çok yoğun okumalar ve çok yoğun çalışmalar ile olabileceği aşikârdır. Burada şunu da belirtmek isterim ki bu saydığım isimlerin hepsinin eksik yönleri vardır ve bu bir kişinin altından kalkabileceği bir yük değildir. Bir devlet bu yükü sırtlasa onun bile eksik kalacağı noktalar muhakkak olacaktır. Klasik dönemimizdeki Beytü’l-Hikme tarzı bir yapılanma olmadan okullaşmasının olması çok zor gözüküyor. Ama önemli olan önce amacı ve yöntemi belirlemektir ki benim de bu kitaplardaki hedefim bu yöndedir. Gerçek başarıyı ideolojik ölçüdeki kazanımlarımızda aramamız gerekiyor. Genç Öncüler: İslam coğrafyasında çatışmaların devam ettiği hepimizin malumu. Bu çatışma görüntüleri, özellikle de Avrupa’nın içinde yapılan bazı saldırlar ile Müslümanların kullanıldıkları ve imajlarının sarsıldığını, üzerlerine bazı iftiralar atıldığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Siz bu örgütlerin faaliyetlerini ve konumlarını nasıl görmektesiniz? Kürşat Atalar: Taliban, İŞİD gibi örgütlerin batı tarafından bizim aleyhimize kullanıldıkları açıktır. İslam’ın imajını çizmek için bu yapılanmalara destek veriliyor ve bizler de bunların da yapılarının buna müsait olduğunu görüyoruz. Batı bunu neden yapıyor? Tabii ki de İslam’ı sevmemesini hemen söyleyebiliriz. Yalnız bence bundan daha önemli ve hemen hemen hiç değinilmeyen bir nokta daha var. İslam Ortadoğu’da zaferler mi kazanmaya başladı? İslami hareketlerin Ortadoğu dünyasında yapmış olduğu çabalar semeresini vermeye başladı. Batı’nın korkusu bu yönde oldu. Son olarak BOP projesini de bu yüzden devreye soktular. Müslümanlar önemli ölçüde ideolojik üstünlüğü ele geçirdi. Bu başarılar ile küresel anlamda başarılı olmak mümkün değil ama bu kadar başarılı ile bile liberalizm, sosyalizm ve komünizmin etkisini kırabildik. Batının bu tarz örgütleri de kullanılması da işte bu akımın önüne geçmektir. Bu noktada bu örgütler aracılığı ile daha korkunç sahneler yayınlanıyorsa bil ki sen daha başarılısındır. İşte medya bu yorumu yapmıyor. Medyanın İslam imajını zedelemeye yönelik çalışmasında ise batının, insanların Müslümanlara inanması ve onlara yönelmesi korkusu vardır. Biz bu noktada önemli başarılar kazandık. Düşüncenin okullaşmasında benim yapmaya çalıştığım ise eksik olan noktayı tamamlamaya çalışmaktır. Güncel olarak yaşanan patlamalar ve saldırıların siyasal ortamla ilgili olduğunu düşünüyorum.. Bu saldırılar örgüt görünümü ile batılılar tarafından da yapılabilir, Müslümanlar tarafından da yapılabilir. Uygun yerde batı tarafından yapılan herhangi bir patlama Müslümanları birbirine düşürebiliyor. Bu noktada uyanış dönemlerinin sloganlarına sürekli atıf yapılması gerekiyor.  İran’da, devrimde “ne Şii ne Sünni” sloganı buna örnek olarak verilebilir. Hâlihazırda bir Şii-Sünni çatışmasından korkuluyor. Buna girmemek için bunların üzerine fazla gitmemek de icab ediyor. Bunlar tartışılır ama ayrılık noktaları haline gelmemelidir. Bakış açımız bu şekilde olursa o zaman bu örgütlerin ortaya çıkmasını veya büyümesini engelleyebiliriz. Batının bu gibi örgütleri kullanmasının asıl sebebi fikri düzeyde bizi mağlup edebilmek. Siyasi veya ekonomik anlamda bölgeye sürekli olarak sahip olunmayacağını biliyorlar. O yüzden uyanış hareketlerinin, ideolojik gelişmelerin varlığından rahatsızlık duyuyor. Bu örgütlerin faaliyetlerini bu ana resim içerisinde görmek gerekiyor. Yerel ölçekte ne yaptıkları ise bu bağlamda ele alınmalıdır. Irak’ta Saddam ile beraber sünniler sistem dışında bırakılıp baskılanınca yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar. Buna binaen Suriye’deki olaylarda ortaya çıkınca böyle bir ortamda IŞİD’in çıkması oldukça doğal olmaktadır. Ilıman ideolojiler ile değil radikal ideolojiler ile savaşılır. Sert bir ortamda olacak ki örgütler savaşçı toplayabilsin, şehitlik makamına ulaşmak istesinler. Sünniler bu örgüt üzerinden kendilerine bir çıkış yolu buldular. Amerika’nın IŞİD’i desteklediğine dair haberleri de böyle okumak gerekiyor. Amerika Sünnilerin bölgede yok olmasını istemiyor. Daha sonra kurulacak olan düzende Sünnilerin de temsil edilmesi gerekiyor. Bence IŞİD gibi bir örgütün bu şekli ile devamı mümkün gözükmüyor. IŞİD’in üst kademisi yok olur, silahlı sünni gruplar siyasi yönetime eklenir. Suriye özelinde konuşacak olursak da “düşmanımın düşmanı dostumdur”, mantığı çok iyi bir biçimde işliyor. Suriye’de Türkiye’nin düşmanı IŞİD ise dostu Kürt gruplar oluyor, askerlerini eğitiyor ya da İran kendi çıkarları için Suriye rejimi ile beraber hareket ediebiliyor. Bu noktada bizim özellikle Müslüman gençlerin kafası ciddi anlamda karışık durumda bulunmaktadır. Türkiye neden Amerika ile birçok konuda ortak hareket ediyor? Bu konuda her devlet siyasi sahadaki geleceğine yönelik hareket ediyor. İran Suriye rejimini destekliyor çünkü Esad’ın devrilmesi ile beraber sıra kendilerini gelecektir. İran’ın Rusya ile ilişkilerini de düşmanını arttırmamaya yönelik hamleler olarak görebiliriz. Bunların doğru olmadığını tabi ki kabul ediyoruz ama bu ilişkilerin tamamı siyasi yöndedir. Suriye’de veya Irak’ta savaşan grupların da yaptıkları faaliyetlerin kimin işe yaradığını iyi bir şekilde değerlendirmeleri gerekir.  Eğer düşünce yalnızca Esad’ı göndermek ve bu da Amerika’nın işini gelecek ise o zaman kime yardım edilmiş olunuyor? Esad sonrasını iyi bir şekilde düşünmek ve tesis etmek lazım geliyor. Sonuç olarak; düşüncenin okullaşması ve Müslüman âlemin öze dönüşünü ve uyanışını gerçekleştirmek için sürekli okumak ve düşünmek, keyfiyet cihetinden iyi yerlere gelmemiz gerekmektedir. Genç Öncüler: Hocam bu keyifli sohbet için teşekkür ediyoruz. Kürşat Atalar: Ben de sizlere teşekkür ediyorum.   *

Dr. M. Kürşad Atalar 1965 yılında Ankara’da doğdu. 1984 yılında Meteoroloji Teknik Lisesi’nden mezun olduktan sonra Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nde çalışmaya başladı. Bu arada ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümü’nü okudu. 1990 yılında bu bölümden mezun olduktan sonra, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde 1994 yılında Master, 2002 yılında doktorasını tamamladı. Master tezini “Siyaset tanımları ve Türk Seçmeninin Zihnindeki Yansımaları”, doktora tezini ise: “Türkiye’de Radikal İslamcılık” konularında yaptı. Zaman gazetesinde 1987 yılında çıkan ilk yazısından sonra,. İktibas, Girişim, Kalem ve Onur, Nida gibi çeşitli dergi ve yayın organlarında makale ve çevirileri yayınlandı. 1989-2009 yılları arasında İktibas dergisinde yayın kurulu üyesi olarak çalıştı.
2003 ila 2005 yılları arasında Gazetem.net internet sitesinde yazılar yazdı.
Düşüncede Devrim ve On Tez başlıklı iki kitabı bulunmaktadır. Yazarın ayrıca çevirileri de vardır. Bunlar;
Kur’an’ın Zihni İnşası (Seyyid Abdüllatif),
Batı Düşüncesinde İslam (Albert Hourani),
Modern Küresel Sistem (Immanuel Wallerstein),
İslam’da Modern Eğilimler (H. A. R. Gibb)
ve Batı’nın Kaynakları (Mark A. Kishlansky) başlıklarını taşımaktadır.  

Röportaj: Burak Kalpaklıoğlu

Genç Öncüler: 1970’lerden 80’lerden Alacak Olursak İslamcıların O Gün Dili Söylemi Nasıldı ve Bugüne Kıyasla Nasıl Bir Değişim Yaşandı?

  Şemsettin Özdemir: İslami bilinç ve şuur yetmişli yıllarla beraber canlanmaya başladı. Altmışla yetmiş arası tercüme faaliyetlerinin canlandırılmaya çalışıldığı bir dönemdi. Yetmişli yıllarla beraber Müslüman hareketler etkin olmaya ve gündeme çıkmaya başladılar. Bugün Ak Parti’yi doğuran Milli Görüş hareketi yetmişlerin başında Milli Nizam olarak partileşti ve aktif mücadele alanına girdi. O dönemde, farklı, eskiden gelen İslami yapılar vardı. Nurcular, Süleymancılar vs. O dönemde yine MTTB belli bir İslami özelliğe sahipti eksikleriyle beraber. Akıncılar vardı Milli selamet partisinin yan kuruluşu, Mücadele Birliği diye bir yapı vardı. Yine o yapı da örgütlenme teşkilatlanma imkânına sahipti. Bu dönemde bir defa muhalefetin odak noktası sisteme karşıydı. Çünkü Türkiye’yi CHP olmasa da zaman zaman CHP ile koalisyon yapmış, yetmişli seksenli dönemlerinin -bir ara milli cephe hükümetleri- adı Adalet Partisi, MHP ve benzeri birkaç muhafazakâr partiyle hükümetler yönetti. Bir ara Ecevit, tek başına gelemedi iktidara, ama iktidardaydı. O dönem, özellikle İslamcı diyeceğimiz yani siyasal islama bakışa sahip olan, diğer ifadeyle islamı bir hayat tarzı olarak hayata taşımak isteyen akımların muhalefet dili tabiî ki iktidara, sisteme, yaşanan müesses düzene ve o düzenin temsilcisi Adalet Partisi ve CHP gibi partilere karşı net ve kesindi. Nurcu kesimin Adalet Partisine bir yakınlığı vardı ama bahsettiğimiz Milli Selametten etkilenen, müstakil olan Mücadele Birliğidir, Akıncı teşkilatlarıdır, farklı oluşumlardır. Bunlar sisteme sistemi temsil edenlere karşı tavizsiz net muhalefetler yaptılar. Tabi o dönem Müslüman oluşumlar güçsüzdü. Yetmişli seksenli yıllar Türkiye’de iç terörün var olduğu sağ-sol mücadelesinin ayyuka çıktığı 1974’den seksene kadar beş bine yakın insan öldü terörden. Arkasından ihtilal geldi. İhtilal gelince gündem değişti. Tabi ihtilal öncesinde Türkiye’de İslami oluşumu etkileyen iki hadise oldu. İran’da İslami devrim gerçekleşti. Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etti ve Afgan direnişi ortaya çıktı. Ruslara karşı çok ciddi sonuçlar almaya başladı. Bu iki olay, devrimin başarısı, direnişin gücü Türkiye’deki Müslümanları çok ciddi etkiledi, büyük bir motivasyon verdi, moral kazandırdı, kendilerine güvenleri geldi. Yani İslam yeniden iktidar olabilir,  Müslümanlar Rusya’yı bile yenebiliyor. Bunlar insanlara güç verdi. Türkiye’de bu durum bir umut oluşturdu. Bu umudun kalitesi bugüne göre tartışılabilir. Belki içeriği çok dolu değildi. O dönem ifade ediyorum Türkiye’de bulunan Müslüman eğilimli insanlar, İslamcı kesimler uluslararası sisteme karşı hep eleştirel ve net tavır koydular. İhtilalden sonra çok güçlü bir şekilde Özal iktidara geldi.  Bazı kesimler eskiye göre biraz tereddüt ettiler. Eskiden Refah Partisinden Özal’ın aday olduğu gerçeğinden hareketle bazı kesimler Özal’ı kendilerine yakın buldular. Fakat ciddi bir kesimde Özal’ın oluşturduğu bu hareketin bir kitle partisi olduğu ve uluslararası sistemle entegreli bir şekilde çalıştığı gerekçesiyle Özal’a tepkiler vardı. Özal’la birlikte devlet baskısı azaldı. Fakat fikri yozlaşma maalesef arttı. 1989’dan itibaren Türkiye’de yeni bir terör sarmalı başladı. Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Gazi Olayları, Sivas Olayları, Başbağlar olayları ile Türkiye yeni bir darbe sürecine sokuldu. 1996 yılında Refah Partinin %21 oy alarak Tansu Çiller ile koalisyon hükümeti kurması sonrası bu suikastların olgunlaştırdığı darbe zemini 1997’de post modern darbeyi getirdi.  Refah Partisi birinci partiyken kapatıldı ve iktidardan düşürüldü. 1994’den sonra yeni bir şey oldu. 1994’de ilk defa Milli Selamet geleneği Refah Partisi olarak İstanbul’da ve Türkiye’nin birçok yerine belediyeler almaya başlar. O aslında bugün Ak Partinin geldiği noktanın başlangıcı sayılabilir. O günden bugüne İstanbul ve Ankara belediyelerini hep aynı gelenekten insanlar kazanmıştır. Geçmişi İslamcı olan kadrolar Türkiye’deki diğer belediyeleri idare etmeye devam ettiler. Refah partisi kapatıldı fakat belediyeler zorla bu insanların elinden alınmadı. Belediyelerdeki işleyiş bir şekilde devam etti. Refah partisinden sonra Fazilet Partisi de kapatıldı. Bu kapatmadan sonra Milli Görüş geleneği bölündü. Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları Ak Partiyi kurdu. Fazilet Partisinde kalan kadrolar ise Saadet Partisi ismiyle yollarına devam ettiler.  Bu olayla beraber Türkiye yepyeni bir sürece girdi.  Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının kurduğu Ak Parti 2003 yılında iktidara geldi. 2003’den bugüne Türkiye son 13 senedir Ak parti tarafından yönetiliyor. Ak Parti kadrolarının büyük çoğunluğu Milli Selamet geleneğinden gelme insanlardan oluşuyor. Son 200 yıldır ilk defa Müslüman eğilimli arkadaşlar Türkiye’de laik bir düzende iktidara geldiler ve Türkiye’yi yönetiyorlar. Tabi bu bir sorun doğurdu. İlk defa bu kadar büyük imkâna sahip olan Müslüman kitlelerin ve cemaatin çoğu mevcut hükümete daha önce sisteme karşı yaptıkları eleştirileri yapmadılar. Bu önemli bir kesim için büyük bir sorun doğurdu. Eleştiri yapmak isteyenlerde yapmak istemeyenler tarafından büyük tepki aldı. Tabi insanlar şöyle bir olayla karşı karşıya kaldılar. İslami bir muhalefet yani Asr suresinde sembolize edilmiş şekliyle birbirine hakkı ve sabrı tavsiye etmeyi nasıl ve ne şekilde ve ne zaman yapacağız sorusu gündeme geldi.  Şimdi birileri diyor ki ya kardeşim tamam bu müminler hata yapıyorlar fakat ilk defa bu noktaya geldik şimdi zamanı mı demeye başladılar. Öyle bir iş oldu ki yıllardır iktidar hayaliyle yanıp tutuşan insanlar amaçlarına ulaşınca büyük bir rehavete kapıldı ve bütün işleri hükümete havale etmeye başladılar.  Bir sorun çıktı ortaya. Sistemi yöneten Müslüman özellikli arkadaşlar fakat sistem devam ediyor. Kapitalist sistem, laik sistem, liberal sistem. İçki, faiz afedersin zina sisteme göre halen helal.  Şimdi Ak Partiyi eleştirmeyelim diye millet sistemi eleştirmekten vazgeçmeye başladı.  O ikilemi bile göremedi. Ak Partinin yanlışına yanlış bile denmemeye başladı. Böyle bir gariplik ortaya çıktı. Ak Partinin çevresinde oluşan %50’lik kitle, sistem/hükümet ayrımına dahi varamayarak sisteme dahi bir eleştiri getiremedi. Sistemi yöneten Ak Parti kadrolarının hataları eleştiri konusu yapılmadı. Bazen istişare toplantılarında bulunduk iktidar temsilcileriyle. Somut yanlışları söyleyen birkaç kuruluş vardı. Diğerleri kraldan çok kralcı kesilerek hükümete yağ çekme yarışına girdiler. Müslüman olduğunu iddia eden insanlar Kur’an’ı Kerimi ciddi okursa, Kur’an müminlere bu konuda nasıl yol gösterir sorusunun cevabını bulurlar. Medine döneminde inmiş olan surelerin çoğunda içe dönük çok sert ağır eleştiriler vardır. Onların Medine’de savaşta yaptıkları hatalar, yönetimde yaptıkları dünyevileşmeler karşısında Kur’an şöyle bir şey demez. “Şimdi Müslümanlar yeni toparlanıyor, bunun zamanı değil.” Tam aksine eğitim alanda yapılır. O anda en sert ayetlerle örneğin Tebük seferine gitmeyenlerin tutum, yaptıkları kaytarmalar, parayı bahane ederek savaştan uzak kalmalar, veya başka biryerde verdiği sözü yerine getirmemeler, başka bir yerde ganimet kavgasına girmek. Enfal suresi 67. ayette peygamber efendimize yapılan ağır bir eleştiri vardır: “Hiçbir peygambere düşmanı mağlup etmediği sürece esir almak yakışmaz.” ayetin arkasında ağır bir eleştiri vardır. Bütün bunlar uyarıdır. Uhud dağında ganimet duygusuyla cepheyi terk edip de müslümanların mağlup olmasına sebep olan müslümanlara sert eleştiri yapar Kuran-ı Kerim. Bu şu demektir: Ülkeyi kim yönetirse yönetsin ister laik bir ülke yönetsin ister Müslüman bir ülke yönetsin yönetime gelenler yönetimde bulunanlar olduğu gibi bir de yönetimin dışında bulunanlar Müslüman olmanın gereği olarak, imanın gereği olarak Asr suresinin gereği olarak mutlaka uyarılıp ikaz edileceklerdir. Hatalar neyse söylenecektir. İstenen ne olur: adaletli olalım, iftira atmayalım, yalan söylemeyelim, delilli ve belgeli konuşalım, diyelim ki: şu işiniz yanlış, şu üslubunuz doğru değil, veya şu ihaledeki uygulamanız yanlış, Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de Türkiye’nin büyük kentlerinde bu mimariyle, yüksek binalarla  mahvettiniz bu şehirleri. Hem adalet yok, hem de tarihi alanlar kirletildi. Başka ne yok İstanbul için söyleyeyim. İstanbul’ın en büyük tarihi mekanı olan Süleymaniye’nin hala çöplük gibi kalması 12 yıllık iktidar döneminden sonra AK Parti için yüz kızartıcı, yüz karası bir örnektir. Bunu eleştirmeyecek miyiz? Bunu söylememek haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır örneğine gelir. Kim olursa olsun ister İslam devleti kur, ister şeriat ilan et hiç fark etmez neyi ilan edersen et Allah Medine döneminde inen ayetlerde Müslümanlarda meydana gelen hataları şiddetle eleştiriyorsa, müminlerin Allah’ın indirdiği Kuran’a karşı kalplerinin yumuşama zamanı hala gelmedi mi diye sertçe eleştiriyorsa, yaptıkları haksızlıklar karşısında ağırca eleştiriyorsa, Kuranın gösterdiği yol gibi bizim de kendimize, ülkeyi yönetenlere bunlar nerede olursa olsunlar fark etmez bu uyarıları yapmakla yükümlüyüz. Bunu terk etmek büyük bir vebaldir. 1- kendisi için vebal 2- belki de biz bu uyarılarla hükümette bazı hatalara düşen arkaşların yaptığımız uyarılarla hatalarını engelleyebileceğimiz için aslında onlara yardım etmiş olacağız. Bu uyarma sorumluluğumuzu terk ederek onlara kötülük yapmış oluyoruz. Bazen insanlar işin içine dalıp giderler fark etmezler hatalarını, sevap bile zannederler, bunu da sevap olsun diye yapmazlar yoğunluktan dolayı. Biri çıkacak diyecek “Bak arkadaş bu politika yanlış” diye uyaracak. Devamlı söylerim ben Türkiye’deki din eğitiminin yöntemi yanlıştır: bu ilahiyatlardan çıkan binlerce din dersi öğretmeni okullarında sevilmez hocalardır. Niye? Bunu demeyecek miyiz şimdi? Olur mu efendİm ilahiyatçı arkadaşlara öyle denilir mi? Bu arkadaşların kendilerini değiştirmesi gerekiyor. Niye çünkü lisede dini sevdirmiyorlar. Burada bir problem var. Söylersek fark edilir. söylemezsek şunu yapıyorlar: biz çok iyiyiz bu çocuklar anlamıyorlar bu nesilde iş yok. “Yok ya” hata sende senin sistemin yanlış. O bakımdan İlahiyatlar, değişik cemaatler fark etmez Allah için yola çıkan her camaat, her hareket kitlenin eleştirisine açıktır. Kimse bizi konuşamaz diyemez. Niye sen kamusal alana çıktınmı konuşuyorsun İslamı tebliğ ediyorsun. Söylediğin herşey yanlış, Müslümanların aleyhine, müspetse lehine. Yanlış olduğuna inandığımı söyleyeceğim ki bundan vazgeçesin uyaracağım seni. Allah bunu farz kıldığı için, bu garabetin ortadan kalkması için. İki kültür vardı bizim siyasi hayatımızda: biri padişahlık kültürü. Biz 1500 sene padişahlık kültürüyle yönetilmiş bir ümmetiz. 2- Baskın İslam kültürü tarikat kültürüdür. Padişahlıkta zaten içe dönük bir uyarı yok. Padişahı kim eleştirecek?  Birkaç kişi. Çok eleştirirsen dilin kopar. İstisna hariç böyledir. Tarikatta ise zaten susmak eftaldir. Şeyhin her yaptığında bir hikmet aranır. Şimdi bütün tarihi bu eksikliklerle geçmiş bir ümmet birdenbire seçimli bir sisteme geçiyor. Seçimli sistem olduğu zaman insanlar iş başına geliyor, ülkeyi yönetiyor ama bizimkiler gelince susalım. Aslında burdan dönelim tek hükümete değil, muhalefet dili önce mümince yapılmalı, kendi içinde adaletli ve doğru olmalı. Yani bir cemaate bir harekete mensup insanlar kendi bünyelerinde gördükleri yanlış ve hataları ( Müslüman olmak kaydıyla ) Allah için en güzel üslupla ikaz edip uyarmaları dinlerinin gereğidir. Birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edinin gereğidir. 2- farklı cemaat ve oluşumlar, yapılar, hareketler birbirini Allah için uyarmakla yükümlüdür. Namaz kadar oruç kadar farzdır bunlar. Bunları terk etmek büyük vebal getirir. Çünkü yanlış olan dile getirilmezse bu yanlışlık din olarak yaygınlık kazanıyor. Dolayısıyla ister hareketlerin kendi içinde ister hareketlerin birbirine karşı isterse ülkeyi yöneten siyasal kadrolara karşı Müslüman insanların emri bil maruf yapma yani iyiliği emretme hatayı da düzeltme ya da düzeltmeyi  emretme görevini mutlaka yapmaları gerekiyor. Bunu yaparken: 1- En güzel üslupla yapmalılar. Düşmanca değil, iftira atarak değil, söverek hakaret ederek değil, kafasını gözünü kırarak taşlayarak değil. Allah Hz. Musa’ya diyor ki: ! Ya Musa kalk Firavuna git ona tebliğ et. Sonra diyor ki ona en güzel şekilde anlat. Olur ki arınmak ister. Firavuna giden Musa’ya Allah güzel konuş diyor. Başka bir ayette Allah diyor ki: İnsanları Allaha çağıran salih amel işleyen ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir. Kötülük ile iyilik eşit değildir. Sen kötülüğü en güzel tarzda karşıla, sana biri kötülük mü yaptı? En güzel şekilde ona mukabele et. Eğer böyle yaparsan düşman olanın dost olduğunu görürsün.  Mutlaka bu uyarıyı, bu tebliği en güzel en estetik tarzda asla iftira olmayacak şekilde uyarı ve kazanmayı hedefleyerek yapmalıyız ve  mutlaka yapacağız. Kim yaparsa yapsın yanlışa yanlış demeye devam edeceğiz. Bu bize farz olandır. Birgün bunu yaptık diye kötü olabiliriz bir yerlerde önemli değil konuşmalıyız uyarmalıyız kim olursa olsun yanlış yapan herkesi uyarmalıyız çünkü uyarılmayan insanlar yanlışlarını meşru görmeye başlarlar daha sonra uyarsan da artık hiç dinlemezler sizi. Bunu dediğim gibi eğer becerebilip de güzel üslupla yaparsak etkisinin olabileceğineinanıyoruz. Eğer uyarıları, ikazları biz belli bir potansiyele, güce taşıyabilirsek zaman zaman sizin Genç Öncüler dergisinde yaptığınız eleştirileri İstanbul’daki kentsel dönüşümü, Soma’daki maden kazası vb. bunları belli bir kitle üstlenecek hale getirdiğimiz zaman hükümetin etkilenmemesi mümkün değildir. Eğer İstanbul’da Süleymaniye muhitinin bugünkü yüz kızartıcı çöplük durumuna karşı yüz bin kişi hükümete mesaj çekse, mail atsa bir hafta içinde paniklerler ve bunu öne alırlar. Bakıyorlar ki kimseden ses çıkmıyor yakınılıyor sadece. O bakımdan yakınarak iş olmaz. Görevimizi başkalarına teslim etmemeliyiz. Sen mücadeleni edersin sonra Ya rabbi gücüm bu kadar bu adamları ıslah et dersin. İnsanların çoğu işlerini Allaha havale ediyorlar. Ya rabbi İslamı sen tebliğ et, insanları sen yok et, Amerikayı kahret, İsraili yok et. Bu duaların karşılığı olmuyor. Eğer dualarla bir toplum çökmeseydi Endülüs çökmezdi. Osmanlı çökmezdi. Sahabe birbiriyle çatışmazdı. Allah koyduğu yasaları herhangi bir Müslümanın hatrı için değiştirmez. İstediğimizde ağlayıp sızlayalım değiştirmez. Bize yapmamız gerekenin yapılmasını emrediyor. Sen mücadeleni ver çabanı göster gücün bittikten sonra rabbine dua et yardım iste. Ya Rabbi bütün yapacağımı yaptım benim gücüm bu kadar gücüm yetmiyor. İşin özü özeti toparlarsak muhalefet emri bil maruf, hakkı ve sabrı tavsiye etmek müminlere güçleri oranında farzdır. Tehlil-i imkan olmayan farzdır. Bakın cihadla kıtal arasında küçük bir fark vardır. Kıtal üst kimlik cihadın alt versiyonudur.  Şartlar oluşunca oluşur. Ama cihad kesintisizdir Allah cihad-ı ekber der Furkan suresi 52. ayette. Dolayısıyla tebliğ anlamında cihad Kuranla cihad, cihad-ı ekber, tebliğ müminlere diğer farzlar gibi farzdır. Terki mümkün değildir, vazife başkasına verilemez. Yani Burak diyemezki “abi sen benim adıma cihad et” olmaz. Ama savaşta olabilir, görevli biri der ki Burak’ın işi savaşmak değil yazmaktır sen de cihada git olur. Ama fiili fikri şeyde yok böyle bir şey. O yüzden bugünkü cihadın, mücadelenin, tebliğin uluslararası düzene, onun işbirlikçilerine ve İslamı kötü temsil eden bizim içimizdeki adamlara karşı tavizsiz ve doğru eleştiri yapmaya devam edeceğiz. Yani kim olursa olsun doğruyu yapacağız, düşmana bile olsa. Maide suresi 5. ayet bir topluluğa olan kininiz sizleri adaletten alıkoymasın der. Doğruyu söyleyin kin duyabilirsiniz ama adam doğruyu yapıyorsa doğrudur. O açıdan ülkemizdeki Müslüman hareketlerin içe dönük yakınlarımıza, dostlarımıza ve Türkiye’yi yöneten kadrolara bu konuda en net uyarıları yapmaya devam etmeliyiz. Bunu en güzel üslupla yaparsak bu kardeşlerimiz bundan etkilenirler hatalarını azaltırlar. Bıkmadan usanmadan bunları söylemeye devam etmemiz lazım. Bunu yaparken Allahın gösterdiği yol üzerine en güzel üslupla kötü iyilike uzaklaştırmakla sözü en güzel şekilde söyleyerek hakaret etmeden, iftira atmadan yaparsak sonuç alırız diye düşünüyorum.

Genç Öncüler: Hocam Özellikle Son İki Senedir Yoğun Olarak İslamcılık Öldü mü İslamcılık Nereye Gidiyor? Tartışmaları Yapılıyor. Bu Tartışmaların Merkezinde de Muhafazakarlık Meselesi Var. Müslümanlar İktidarla Beraber Bir Yandan Muhafazakarlaşırken Öbür Taraftan İslami Kimlik Kamusal Alanda Daha Fazla görünür Olmuştur. Sizce Bu Anlamda Sistem Mi Müslümanları Yoksa Müslümanlar Mı Sistemi dönüştürmüştür?

Şimdi parça parça değinelim. İlk başta İslamcılık öldü mü dedin. Bu İslamcılıktan ne anladığımıza bağlı. Ben İslamcılık denilen kelimeyi şöyle anlıyorum. Çok da sempatik bulmadığım halde anlıyorum çünkü bir izah tarzı bir yorum. Ne demek benim açımdan İslamcılık? Müslümanların yeniden bir medeniyet kurma, bir sistem oluşturma iddasına ben İslamcılık diyorum. Birçok İslami akım var ama bu akımların çoğunun böyle hedefleri yok. Güçleri olmadığı için olmayabilir başka sebepleri olabilir. Biz insanı ahlaklı yapalım başka bir işe karışmayız diyorlar. İslamcılık İslamı hayat kılma, bir proje olarak, bir medeniyet olarak yeniden etkin gücünü dünyada batıdan yeniden devralma iddiası ise buna siyasal islam da deniliyor. Ben İslamcılığın doğduğunu ama daha büyümediği için nerede öleceğini düşünüyorum. Bir defa İslamcılık Osmanlı döneminde bir yaşama iddisaydı. Her gün çöken bir imparatorlukda İslamcılar dediler ki: islam bir umuttur korkmayın! Biz yeniden ayağa kalkacağız. O gün denmesi gereken bir laftı bu. O bir kriz ve bunalım dönemi yorumudur. Yani ülke hergün bir coğrafyayı kaybediyor. 20 milyon kilometrekarelik topraklar patır patır hergün gidiyor. Büyük bir umutsuzluk var ve bir grup Müslüman diyor ki biz yeniden islam hakmiyeti kuracağız. Ötekiler  gülüyor “dalga mı geçiyorsun ne kuracaksın yıkılıyorsun!” Böyle bir zamanda böyle bir idda vardı. Cumhuriyetin devam eden yıllarında da böyle. İslamcılığın 40 tane tarifi yapılıyor ama benim İslamcılıktan anladığım budur. Yani İslamı yeniden bir proje olarak bütün kurum ve kuruluşlarıyla dört başı mağrur hakim kılma iddiasını ben İslamcılık olarak algılıyorum. Böyle algıladığımız zaman İslamcılık bitmiş falan değil. Daha henüz istenilen tecrübesini hayata hiç hakim kılamadı. Yani İran bir İslamcı projenin daha başında bocaladı. Öyle iktidara geldi ama tecrübe eksikliğiyle bir ulus devlete dönüştü. Mezhebe dönüştü ve mezhep İranın en büyük handikapı oldu. Daha önce adı İslam denilen böyle şeriat uygulamalarının ben yanlış çıkışlar olduğunu doğru olmadığını bir sistem tasavvuru olmadığını, bir tepki olup hemen başta bir şeriat ilan edip devlet kurmuş olmakla bir şey yapmadıklarını ifade ediyorum. Aslında İslamcılık veya İslamın gerçek hayat modeli olarak ya da şöyle ifade edelim bizim yaratılış gayemiz ibadet, eğer ibadetin sistemleşmesi İslamcılıksa bütün hayatın vahye uygun tanzim edilmesi iddiası İslamcılık ise İslamcılık bitmedi. Bu baskılar şuanda savaşta İslamcı düşünceye büründü. Şu iç savaşların asıl sebebi budur. Mezhep savaşlarında başka hesaplar var ama Amerika’nın dördüncü Dünya Savaşı ilan ettik dediği kesim İslamcılardır. Onun için bugün sıkıntı çeken bu. Bir devlet düzeninin bile doğru dürüst temsil edilemediği İslami akıma ABD dördüncü Dünya Savaşı ilan ediyorsa, İslamcı hareketi, umut, tasavvur ve büyük bir gelecek bekliyor. Şuanda darbelerle muhatap,  katliamlarla muhatap ve canı yanıyor. O bakımdan ayağa kalkıp sistemi kurmadı ki tıkandı diyelim. Kurulmayan şey ne zaman tıkanacak? Daha gerçek anlamda iktidara bile gelmedi. O bakımdan ben İslamcı hareketin gelişini büyük bir umut olarak görüyorum. Biz bu coğrafyadaki bu darbe ve kriz dönemlerini önümüzdeki 5-10 yılda aşarız. Bundan sonra yeniden toparlanma ve aktif dönem gelir. Orda işte Müslüman kadrolarının görevi şu olacaktır. Yeni bir İslami modernasyon olacak, size düşen, bu genç kadrolara düşen tamda budur.   Yani İslami hayat tarzı ne olacaktır? Padişahlığı getirecek halimiz yok. Nasıl bir model kurmak o Müslüman kadroların, İslamcı dediğimiz insanların görevi? İktidar meselesi, buradan ona geçelim. İktidar her zaman sıkıntıdır. İktidar gücü ele alan bir imkâna sahiptir. O zaman karşımıza az önce dediğim laf gelir. İktidarın az hata yapabilmesi için Müslüman kadrolar, yarın için bu gün için demiyorum,  nasıl bir sistem kuracak ki o sistem vahyin hedefi olan adalet, emanet, ehliyet, liyakat ve benzeri konuları bütün bir sisteme hâkim kılacak ve orda suistimali azaltacak. Böyle bir sistem kurulması gerekir ki bu sistemi birileri istese de yozlaştırmakta zorlanacak. Bunu kuramazsak sistem kolay bozuluyor. Yani bir ailenin, dar bir grubun tasavvurunda, bir ikilinin kafasında bir sistem varsa, bu adamı öldürürsün sistem biter, bu adamı ele geçirirsin sistem biter. Fethullah Gülen’i biri ele geçirince bütün bir cemaati yoldan çıkardı. Bu tür arkadaşların hepsi yanlış adam değil, samimi insanlar. Dini algılarında problem olabilir. Tek adama dayalı hareketin adamını öldürürsün hareket dağılır, ele geçsin dağılır, gider. O bakımdan iktidarların yozlaştırıcı unsuru vardır veya şöyle denebilir iktidar zor bir iştir. Ülkeyi yönetmek en büyük emanettir. Hani diyar-ı Dicle’de bir kurt bir koyunu kapsa gelir ilahi adalet Ömer’den bunu sorar. Hz. Ömer’i anlattığımız menkıbeyi düşünelim. İktidara geliyorsunuz, eğitim, siyaset, ticaret, iş hayatı bütün bunlardan sorumlusunuz. Ne kadar zor bir iş ve ilk defa gelmişsin tecrübesizlik var, etrafta algılar zayıf. Hemen yozlaşma başlayabilir. O bakımdan iktidar doğasında olan gücü elinde topladığı zaman, işte muhalefet cephe onları susturabilir, engelleyebilir, yaptıkları hoşgörü eleştiri iktidarın hoşuna gitmez. O bakımdan muhafazakâr olan mevcudu korumaktır. Onu muhafaza ediyorsun, hoşuna gidiyor. Tamam, bak ne güzel dindar görünümlü, tabii ki biz sokaklarda, okullarda Müslüman kız veya erkeklerin kendi inançlarına göre bir kıyafetle yaşamasını isteriz ama bu her şeyin tamamlanması değil. Kimileri bu imkânları elde edince her şey bitti deyip rehavete kapılıyor. Yanlış çünkü bizim gayemiz, devlet, hükumet, örgüt, cemaat hepsi Allah’ın vahyini hayata hâkim kılmak için bir araçtır.   Daha da açayım. Bir buçuk milyar kâğıt üstünde Müslüman artı beş buçuk milyar diğer insanlara İslam’ı tebliğ etmek için bütün bu organların araç olması gerek. Hiç biri gaye değildir. Beş buçuk milyar insan İslam’ı nasıl tebliğ edeceğiz? Ondan sonra kabul edip etmediklerine bakalım. Bütün bunlar için devlet bir araçtır. Devletin İslami olduğunu varsayalım. Devlette, laik devlet zaten böyle bir araç değil tersine araçtır, o açıdan devletin yıpratıcı, muhafazakârlaştırma, kendini koruma, kendine karşı çıkanları ezme, ekonomiyi ele geçirirse oradan rant devşirme ihtimalleri vardır. Bu konu ileride sistem için kafa yoracak yaşlı ve gençlere şunu getirir. Asla güven esası üzerine bir sistem olmaz. Ben bu lafa çok güveniyorum. Allah böyle demiyor. Borçlandığınız zaman yazın diyor. Kuran’ın en büyük ayeti Bakara Suresi 282’dir. Şahit tutun diyor. Buradan hareketle sistem kuruyorsanız nasıl bir sistem kuracağınıza kafa yormanız gerekiyor. Bütün Müslüman yetişmiş kadroların bunu düşünmesi gerekiyor. Yarın burada olmadı bir yerde ona dönüp akıl verelim.   Bir Müslüman sistemin adının başına Müslüman konmasının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Kaldı ki kanaatim şudur. Bu aşamadan sonra hiç bir sistemin başına İslam koymamak lazım.  Müslümanların kuruluş sistemi İslam’dır. Ama sorun şu, İslam koymak bir şeyi çözmüyor ki. Nasıl yapacaksınız ki biri oradan hak etmediği parayı suistimal etmek istiyorsa onun kolunu kıracaksınız, kopartacaksınız işte,  yani sistem bu işte.  Müslümanların kuracağı sistem beşerî bir sistemdir. Bir şartla, bunu niye söylüyorum? Özellikle söylüyorum.  Yani senin benim başkalarının kuracağı beşerî bir sistem. Yani beşer olan Müslümanlar bir sistem kuracak ama onların kuracağı düzen eğer onlar Müslümansa eğer orda bir laiklik dayatması yoksa. Yok, olduğunu var sayarak söylüyorum. Vahyin ilkeleri uygun olacaktır. İşte İslami olması olacaktır.  O sistemin, hükümetin başına 10 ayet 20 hadis yazmak ile İslami olunmaz. Onu yazanlar dini nasıl kullanıyor gördük. Birçok cemaatin bunları,  dini nasıl istismar ettiğini gördük. Beşeri bir düzende devletin bu imkânlarını kötüye kullanmaya yönelik bir risk var çünkü elde büyük bir güç var. Devletin askeri var polisi var. Yozlaştırıcı unsura karşı nasıl bir sistem kuralım ki burada denetim olsun? İç denetimi olsun, devlet kendini denetlesin, hükümeti birinin denetleme imkânı olsun, halkta onları denetlesin. Böyle bir sistem kurarsak o zaman hükümet eşittir yozlaşma demektir anlamı çıkmaz.   Hiçbir hükümeti hiçbir devlet örgütünü idealize etmemeliyiz. İnsanlarla oluştuğu için insan hata yapar,  yanlış yapar. Yapmamış olsa,  ey iman edenler ayetinin arkasında hırsızlık yapmayın,  zina etmeyin,  faiz almayın diye ayet gelmez idi. Müminler yapar bunu. Yapmaması gerek ama yapar. İmkân bulsa istismar edebilir. İmkân bulamadığı zaman zorla alır. Ama önemli olan yapma imkânının önünü kapatacaksınız.  Efendim Müslümanlar güvenilir diyerek iş yapamayız.  Müslümanlar güvenilir doğru ama güvenin yetmediğini biz görüyoruz.  O bakımdan en hayati ve büyük işimiz İslami bu modelinin nasıllığı konusunda bugünkü genç kadroların, bu genç kadroların şuan da üniversitede olanlarla asgari yaşı elli olanları sayın, buna altmış dâhil,  düşünmemi gerekir. Bu konuda ciddi kafa yorulması lazım. İslami Model nedir ve nasıl olur? Emanet ve ehliyet ayetlerini nasıl tatbik edeceğiz? Örneğin öğretmenlik sistemine nasıl tatbik edeceğiz veyahut başka sistemlere? Bunu düşündüğünüz zaman 40 madde çıkar karşınıza. Böyle doya doya düşünecekseniz. Bütün bunları dikkate alırsak, sistemi iyi kurarsak hata azalır. Bakın bugün batı sistemi felsefi olarak karşı çıktığım, düşünce olarak karşı çıktığım bu sistem birçok hükumet ve devlet yozlaşmasına karşı “pat” diye istifa ettiriyor insanları. Adam bir şey edemiyor. Çok dürüst oldukları için değil bu. Japon sistemi çok dürüst, Japon’lar evliyaullah değil ki. Bir sistem kurmuşlar yani bazıları istese de yapamıyor. Yapmış olan bir de en son intihar ediyor Japon’larda. Avrupalılar intihar etmiyor ama istifa ediyor duramıyor orda niye güçleri yettikleri kadar insanların zaaflarını dikkate alarak kapıları kapatmaya çalışmışlar. Biz burada daha hassas olmalıyız.   Biz iktidara tebliğ ettiğimiz adamları, ettiğimiz andan itibaren denetlemeliyiz. Onlar da bizi denetlesin. Buna itiraz yok zaten. Devlet güç olduğu için halkı daha çok denetliyor ama hükümetin kendisi de denetlenmelidir. O zaman Müslüman kadrolar şunu der, bu kurduğumuz devlette araçtır. O zaman üniversitede akademisyen olan arkadaşlar bugün üniversitede olan bir sürü doçent, doktor, profesör,  rektör, dekan derki bu geldiğimiz meslek bizim için araçtır. Nasıl araç? Şu genç arkadaşlara, şu genç öğrencilerle nasıl arkadaş oluruz, nasıl ahbaplık kurarız, bunları nasıl bilinçlendiririz? Üniversite hedef değildir ki. Adam yetiştirmek içindir. O zaman her akademisyen arkadaş asli görevini unutmaz. Şimdi birçoğu görev aldı gitti hiç bir derdi yok. Hükümete geldi bitti, üniversiteye geldi bitti, üniversitede okudu bitti. Peki, ne olacak bundan sonra? Yıllarca Müslümanlıktan bahseden adamlara soruyorsun. İyi de arkadaşım ne yapıyorsunuz? Nasıl bir şeyi tasavvur ediyorsunuz? Yani sizin milyarlarca insana mesajınız ne efendim? Efendim İslam hak din. Hak din de, sen Budizm’e ne diyorsun, milyarlarca Çinliye ne diyorsun, Rus vatandaşlara İslam’ı nasıl anlatacaksın veya işte Afrika’daki bir yere nasıl anlatacaksın? Efendim anlayan anlar. Tüm bunlar şunu getiriyor.  Muhafazakâr olmama, dinamizmi kaybetme aslında sistemin yanlış kurulmasının sonucudur. Bakın geçmiş toplumları düşünelim. Osmanlı İmparatorluğu,  Selçuklu veya Endülüs. Eleştirilerimiz çok yoğun olabilir. Bunları geçelim. Ama onlar devleti ele geçirdikleri halde devleti dondurmamışlardır. Büyük bir dinamizm vardır. O dinamizm ne idi?  Diyelim ki fütuhat olabilir. Adam çıktı Arabistan’da bir grup Emevi ailesinin iç kavgalarından kaçan Müslümanlar Afrika üzerinden doğru Endülüs’e gittiler ve 800 yılda dağılacak bir imparatorluğu kurdular. Bu da büyük bir dinamizm. Bugün ise kişi hükumete geldiğinde hedefini kaybediyor. Adam iktidar olmuş, bakan olmuş bilmem ne, miskinleşiyor. Bu hedeflemenin olmadığını ortaya koyar. O zaman ortada bir sorun var, sorunda şu. Geçmiş hedefleri İslamcı kesime biraz yanlış kurduk. Aşırı siyasal hedef koyduk, aşırı yani şöyle koyuldu. İktidarı ele geçirmek en büyük hedef sayılır. İktidarı ele geçirdik. Bitti denizi tüketti. Bitti ama aslında şöyle koyulmuş olsaydı hedef, bizim için iktidar ciddi bir araçtır bu aracı ele geçirdikmi daha büyük şeyler başlar. Toplumun, birçok kurulda adaleti hâkim kılma, dürüstlüğü hâkim kılma, gücümüzün yettiği kadar insanların hayrına koşma hedefi olmalı. Misal bugün hastanelerde bir noktaya gelindi. Hastalara yardım ediyorlar. Bu hedefe fikri anlamda da, şimdi fiili anlamda da bakan hastahane hizmetlerine seviniyor ama fikri olarak nedense iş bitmiş. Bundan dolayı İslamcılar muhafazakârlığa dönüştü. Para kazanma öne çıktı, hedeflerini kaybettiler. Hedefleri Tayyip Erdoğan’a ve hükümete muhalefet. Dediler ki biz görevimizi yaptık sizi seçtik bundan sonra görev sizin. Bu tarz bir kabul Müslümanların dünya görüşü olamaz.   Müslüman asli görevini ne hükümetine, ne şeyhine, ne cemaatine terk edemez. Herkes kendi kendinden sorumludur. Kıyamet günü kimse kimseden şefaat beklemesin, bulamaz. Herkes kendi hesabını kendi verecektir. Ne partisi, ne teşkilatı, ne tarikatı, ne cemaati onu kurtaramaz. Bu bilinç ile hedef değişimi yapmamız lazım. Hedefimiz vahyi dünyada etkin kılmak olmalıdır. Yani Allah’ın emrettiği vahyi önce adam gibi kavramak olmalı. Gereği gibi okuyup, anlamak, kavramak sonra onun istediği gibi iman edip yaşamak, onu milyarlarca insana tebliğ etmeye gaye bürünmek ve gerçekten o vahyi uygun bir medeniyetin esaslarını ve sistemini nasıl kuracağımızı hedef rolüne almak ve kurmak.  Hedef budur. Onun için bütün iktidarlar,  teşkilatlar, bütün cemaatler bunun için bir vasıtadır. Böyle olursa insan ilk aşamada muhafazakâr hale gelip hedefinden sapmaz. Sapanlar o zaman sorunlu insanlardır, problemlidir. Ona diyecek bir şey yoktur. Yani ama büyük çoğunluğu hedefinden vazgeçemezdi eğer böyle olsaydı. Demek ki burada bir hedef arızası vardı ve bizim zamanımızdaki bu arıza biraz belli değildi. Ele geçiren yok dedi,  yoktu diye düşünüyoruz. Buradan sorduğun şeyler ile ilgili kamusal alan da gördüğümüz bu muhafazakâr olma ile ilgili ifade edebildim mi demek istediğimi? Yani iktidarın özelliğinde olan şey var. İslamcıların böyle bir riski var ama bu bir algı sorunudur. Hedefsizlik sorunudur. Yani İslamcılar gerçekten bir iktidar olmadı ki, fiili anamda gerçekten bir medeniyet kurmadı ki çöküşe geçsin. Daha kurulmamış. İktidara gelebilir mi? derseniz buda ayrı bir tartışma konusu ama henüz hiç bir yerde gerçek anlamda İslamcı dediğimiz çizgi yoktur. Çünkü şunu da ilave etmek lazım bu hareket tedricen oluşacak bir iştir. Yani sabahleyin kalkıp bir İslam Cumhuriyeti, bir İslam Devleti kurulmaz. Sabahleyin ilan edilecek bir şeriattan çok kimseye hayır gelmez. Yani IŞİD’in kurduğu şeriat gibi.   Bir defa Kur’an 23 küsur senede bir toplumu hem de Hazreti Peygamberin liderliğinde tedricen inşa ediyor iken bugünkü ümmetlere, bu gün İslam’da Allah bu hakkı yasak eder. Gel de yap. Olmaz. Bu ne demektir. İktidara gelirsiniz, isterse rejim değişsin. Siz rejim değişmiş gibi yüzde yüz davranamazsınız. Toplum değişmemiş. Şekil değişsin ne olacak. Siz toplumu zorlarsanız toplum münafık olur. İkiyüzlü davranır. Maksadınız ne? Güzel örnekliğin, adaletin, ehliyetin ve liyakatin dikkate alınmasıdır. İnancı ne olursa olsun eğer insan, ehli insan ise ona örnek olmanız gerekir. Öyle yaptığınız andan itibaren belki 15 veya 20 sene sonra gerçekten İslami bir modele geçersiniz. Asgari 15-20 senedir. Mısır’daki Arap baharı sistemi olduğu zaman da burada bazı arkadaşlar çok heyecan duyuyorlardı. Dedim bir dakika, buralarda geçiş dönemi vardı. Bunlar 15-20 yılda olmaz. Sakın hayal kurmayın. Bunlar İslamcı rejim getiremez. Adı İslam olur ama model diyorsan olmaz yani bunun için zamana ihtiyaç var. Tedricen devleti öğrenecekler, tecrübe kazanacaklar. Sistemi yeniden kuracaklar, nasıl? Şu anda Mübarek’in sistemini yönetiyorlar iktidara gelenler. Bütün bunlara kafa yoracaklar. Ama ne acı ki onlara bu imkânları vermeden darbe yaptılar. Ama inşallah Tunus’taki arkadaş bu konuda daha akıllı gibi gidiyor. Yani acele etmiyor sisteme, direk biz seçim kazandık yapalım demedi. İktidarı muhaliflerle paylaşarak hem kendi kadroları tecrübe kazanıyor hem de hükumet kültürünü, devlet kültürünü öğrenmeye başlıyorlar adım adım, yavaş yavaş. Bence tedricen ortaya konacak bir İslami model en doğru modeldir ve en kalıcıdır. Çünkü o 20-25 sene sonra belki asıl noktayı yakalayacak ki ondan sonra büyük bir hızla ileri gidecektir. Ama sabahleyin şeriat ilan edip İslam Cumhuriyeti kuran her ekip 3-5 sene sonra statikleşir, dolar ve toplumun itirazına dini kullanarak baskı yapar. Bu ise dine yapılan en büyük kötülüktür.

Genç Öncüler: Hayat Tarzı Anlamında İktidar Tecrübesinin Müslümanları Sekülerleştirdiğini Düşünüyor Musunuz?

Bu konunun bazen çok abartıldığı kanaatindeyim. Dün ne vardı? Dün yokluk vardı fakirlik vardı. Öğrencilerin çoğunun parası pulu yoktu.  Bizim nesiller Türkiye’nin en fakir nesillerinden biriydi. Çok zorluk çektiğimiz bir zamandı. İnsanların para filan bulduğu yoktu, iş bulmak çok zordu. Öyle üniversiteye girip doçent olmak, profesör olmak bunlar dürbünle görülen işlerdi. Bir defa o dönem Müslüman hareketin önemli bir kesimi ( içinde ufak bir kesim olarak zengin olanlar olsa da ) diğer ideolojik yapılarda olduğu gibi ekonomik olarak zayıftı. Ve ilk tecrübeydi bunlar köylerden gelmiş, büyük çoğunluk köy kökenliydi tek tük şehirli olan vardı. Şehri ilk defa tanıyor, tepkisel olarak bir yerde yer almış. Samimi olarak yeri almış ama tepkisel. Aslında tasavvur pek fazla yoktu. Sonra ne oldu? İslami gelişmeler çok hızlı arttı. Kalitesini bir kenara bırakıyorum. Bu saklı tutulabilir. Çünkü bizim zamanımızda 73’lü 74’lü yıllarda üniversitelerde bırak 5 vakit namazı Cuma namazını kılan bir avuç insan vardı. Bugün milyonlara ulaştı. Ancak o imkânsızlıklardan, yoksulluktan fakr-u zaruretten, devlet kredileriyle zor okuyan insanlardan sonra Türkiye Özal’la beraber 80 sonrası açılıma girdi. Açıldıkça zenginleşmeye başladı. Çok adaletli değildi ama dünkü de çok adil değildi. O zamanda Türkiye’nin %3’lük bir azınlığı tüm ekonomik hayatı kontrol ediyordu. Bunların çoğu da azınlıklardı yani etnik olarak da azınlıktı 70’li, 60’lı yıllarda. Sonra Anadolu esnafı tüccar oldu piyasaya girdi. İçlerinden bozulanlar oldu ama çok temiz kalanlar da vardı halen de var. Ve onların görünmeyen milyonlarca parası birçok yere halen de yardım olarak akıyor. Şimdi şunu kabul edelim geçmişte yıllarca para görmemiş, köylerde bu imkânların hiçbirini görmemiş rüyasında belediye, devlet imkânlarının hiçbirini rüyasında görse bile inanmayacak insanlar geçmiş 15 yılda bu imkânların tümünü tattı. Para buldu, zengin oldu, istediği imkânlara sahip oldu, devletin en önemli yerlerine geldi, üniversitelerde rektör oldu, dekan oldu mahkemelerde hâkim, savcı oldu, kaymakam oldu, vali oldu. Bunlar bu 10-15 yıl içerisinde bu nesillerin gördüğü anormal imkânlar. Belki geçmiş 50 yılda rüyada görse “yok ya bu olmaz” denilecek şeyler. Tabi bu imkânlarla karşılaşınca zenginleşmenin, mevkiin şımarttığı, ayağını kaydırdığı insanlar olmadı mı? Tabiki de oldu. Ama bu bütün zamanlarda böyle olmuştur. Gazalilerin, başka âlimlerin toplumu eleştirdiği zamanlarda iktidar imkânlarının olduğu zamanlardı. Yani iktidarın, gücün olduğu yerlerde rehavet başlar. Sistem kötüyse suiistimal kolay olur. Ama sistem güçlüyse parasal bir suiistimalde zorlanılır kolay yapılamaz yani. Zaman zaman şöyle araştırmalar yapılıyor biz de yaptık bunu. Mukayese yapmak lazım bazen, deniliyor ki “gençlik kötüye gidiyor, bu gençlik çok kötü” ben aksini savunuyorum diyorum ki şu an Türkiye’deki gençlik eskiye göre daha iyi durumdadır. Benim de eleştireceğim yönleri var ama bu bizim gençliğimiz için de geçerli. Bugün milyonlarca genç var İslami hassasiyeti olan. Bunların çok şuurlusu var, az olanı var namaz kılıyor, cumaya gidiyor, bayram kılıyor, beş vakit kılıyor, ama bütün eksikliklere rağmen bazen giyim kuşamda, kız-erkek ilişkilerindeki mide bulandırıcı yozlaşmaya rağmen ciddi anlamda genç kesim namaz kılıyor, oruç tutuyor. Bu oran bizim zamanımızda hiç yoktu. Ancak akademik kadrolar, üniversiteler asli görevlerini yapsalar bu müspet oran daha fazla olur. Asli görevi nedir? Gençlere arkadaş olmak ve örnek olmak. Onları müspet anlamda etkilemek. Buna rağmen bugünkü gençlik geçmiş nesillerden daha iyidir. Bugünkü imkânlara gelen insanlar, evet sekülerleşen var dünyevileşen var ve bizim de bu hataları uyarmamız, ikaz etmemiz lazım. Ama hala o kadar çok temiz kalan, o kadar çok maddi imkânlarını veren, hala derdi olan binlerce insan var. Bu açıdan dünyevileşme imkânları risk ama imkân da orantılı bir şey. Para, makam, ilmi de sayabiliriz. Örneğin bir insanın üniversite okumak, bir yere gelmek bu nefsine sempatik gelir. Adam kibirlenebilir. Onun için muttaki, samimi, ihlaslı bir mümin zenginleştikçe ilmi düzeyi arttıkça, siyasal yetkisi arttıkça tevazusu artan adamdır, alçakgönüllüdür bunları bir baskı unsuru olarak kullanmaz. Bulunduğu mevkilerin rantıyla başkalarına tepeden bakmaz. Bunlar bugün var. Dünde vardı daha öncede Osmanlıda da Selçukluda da vardı. Bunlar Peygamberimiz zamanında da nükseden hastalıklardı. Dünyevileşenler, kalbi ayetlere karşı katılaşanlar her zaman vardı. Önemli olan samimi insanlar bunları uyaracak, ikaz edecek. Bugün samimi insanlar da az değil. Onun için gidiş karamsarlığa doğru değil, gidiş müspettir. Ama bir şartla, sorumlu, bilinçli, şuurlu, genç- orta yaşlı fark etmez vefat edene kadar herkes dili döndüğünce tebliğ ile sorumludur. Bunlar görevini yapar, ikaz eder, örnek olur ve temiz kalırlarsa ben bu geçiş döneminin ki daha kötü olabilirdi, atlatılacağına inanıyorum. Büyük imtihanla imtihan ediliyor şimdiki nesiller. Yani sizin imtihanınız büyük. Bakın akranlarınızın çoğunun altında araba var, babaları zengin, ceplerinden para akıyor, istediği zaman birçok kötülüğü yapma imkânına sahip. Buna rağmen temiz kalabiliyorlar. Zina etmek için zorlanmaya lüzum yok. Hayân yoksa Allahtan korkmuyorsan istediğin zaman serbest.  Bu direnen gençler evliya insanlardır. Onun için ben diyorum ki lehimize olan birçok şey vardır. Diyeceğiz bizim neslimize “siz diyordunuz eskiden davamız ilah-i kelimetullah davasıdır şan, şöhret, makam davası değildir o zaman bu makam bu mevki geçici bütün bunları araç yapın Allah zenginliğinizi sizin elinizden almıyor ki zekâtını, infakını ver hava atma kibirlenme yeter.” Sen büyük bir şirket kurduğunda içinde binlerce işçi çalıştırdığında kimse sana “kahrolsun patron” demez o manyakça bir laftır o zaman kimse bir şey kurmasın hepimiz fakirlikten sürünelim. Patrondan ne istenilir? Adalet, işçinin ücretinin zamanında verilmesi, zenginsen öyle asgari ücretle falan olmaz, olur mu öyle alçaklık zenginsin sen çünkü. Fakirsen dersin ki “bakın arkadaşlar benim şirketim bu kadar ancak bu kadar maaş verebilirim” diye baştan söyle. Yani öyle şirket ve patron olmalısın ki örnek olmalısın diğerlerine. Bakın din nasıl tebliğ ediliyor? Bu din geçmiş yüzyıllarda tüccarlarla dünyaya tebliğ edildi. Endonezya’ya Filipinlere o taraflara savaşlarla gidilmedi ticaretle gidildi. Bugünde öyle ya üniversitelerde akademisyenler ya da tüccarlar tebliğ yapacak, siyasetçilerin durumu daha zor çünkü bazen kavga ediyorlar. Yani sekülerleşmeye, dünyevileşmeye rağmen bütün bunlar vardır yeni bir şey değildir yarında olacaktır. Ben bunlara rağmen şu anki durumu olumlu görüyorum.

Genç Öncüler: Son Olarak Eklemek İstediğiniz Bir Şey Var Mı Hocam?

Netice itibariyle uyarı dili önemli bazı şeyleri abartmamak lazım. İslamcı hareket battı gitti, yok böyle bir şey. Bahsettiğim tanıma göre bakarsak henüz hayata hâkim olmamış İslamcılık. Ne zaman iktidar olmuş da yenilmiş? Bu önümüzdeki yıllarda biz ispat edeceğiz. Yeni kadrolar, Müslüman kadrolar vahye uygun bir modeli, medeniyeti, toplumu inşa edip hayata tam hâkim kıldıkları zaman göreceğiz. Ben bunu büyük bir umut ve heyecanla Nur suresi 55. ayetteki Allah’ın vaadi gereği medeniyet egemenliğinin batıdan devralınacağına inanıyorum. Ama bu önümüzdeki 50 yılda ya da 100 yılda olur,  onu Allah bilir. Bu yüzyılın ikinci yarısı 2050’den itibaren büyük oranda Müslümanların etkili olacağı bir döneme geçilecektir inşallah. Bunu kimse engelleyemez Müslümanların da kendi kendini inkâr edecek halleri yok. Önümüzdeki yüzyıllar İslam’ın yüzyılları olacaktır çünkü bu nesil düşer kalkar hata eder ama üçte biri ayakta kalsa yeter. Çaba ve gayret önümüzde büyük imkânlar doğuruyor. Gelecek kesinlikle lehimize. Asla karamsar olmaya lüzum yok. Hatalar ve günahlar her zaman olacaktır, ideal toplum yoktur. Ama bize Allah’ın öğrettiği gibi “Deki ibadetlerim, hayatım, namazım ve ölümüm yalnızca âlemlerin rabbi olan Allah içindir” Enam suresindeki bu ayet gereği biz bu hedefi öne aldığımız takdirde çabalarımızla o noktaya gideceğiz. Bugün dünden daha iyidir daha iyi olma yolunda gayret sarf edeceğiz. Kendi kendine işler düzelmez her toplum, her Müslüman kişi gücü yettiğince ailesini, akrabalarını, arkadaşlarını, uyaracaktır. Dinamik bir emr-i maruf yapan toplum birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler diyor Allah Asr suresinde.  Ancak iman edenler kurtulur ya da salih amel işleyenler yetmez. 1- İman edenler
2- Salih amel
3- Salih amel içinde olup ayrı sayılan birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler. Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler buradan zaferle ayrılacaktır diye düşünüyorum. İnşallah sonuç hayırlı olur. Genç Öncüler: Allah razı olsun hocam.                    

  Protestanlık kökeni itibariyle bir şeyleri “protest” etmekten gelir, varolan bir şeyi(Katolikliği). Luther  (Protestanlığın kurucusu-yayıcısı), “Kilisenin dini tekele alıp kendi yaptıklarını vahiymiş diye göstermesine karşıdır”. Bu açıklama oldukça “saf” bir Protestanlık tanımıdır. Protestanlığı doğduğu bağlam dışında düşünemeyiz. Yani “milliyetçilik” , “kapitalizm” vb. olgulardan bahsediyorum. Filizlenen kapitalist sistemin “protestanca” bir ahlaka ve  dinin kutsal kitabının “özgürce” herkesin okuyabileceği-yorumlayabileceği bir şekline ihtiyaç vardı. Weber’ e göre prostestan ahlakı şuan var olan kapitalizm’in ortaya çıkmasındaki(aslında filizlenmesinde) ana etkendir. Bu ahlağın temellerini Martin Luther ve Calvin atmıştır. Onların dini görüşü bu ahlakın temelini oluşturur.Protestan ahlakı asketizm ve püritenizmden oluşur. Asketizm, dini manada tanrı için çalışıp çabalayıp dünyadan el etek çekmedir diyebilirz, bir nev’i çilecilik. Weber bunun insanlar üzerindeki etkisini kapitalizmdede sürdürdüğünü( doğa boşluk kabul etmez, yani dini öğeler zayıflasada onun ahlaki kuralları kolay kolay silinmez yada form değiştirerek devam eder-süreklilik-) söyler. Bu çileciği Hz. İsa’nın maruz kaldığı çileleri anlamak için uygular, asketizm. Hz. İsa’nın çilesine yaklaşmak çok zor olduğu için oldukça çok çile çekmeliyiz, der. Bunun etkisine bir örnek vericek olursak ; nasılki insanlar durmadan çalışıp çabalasada elde ettiği karşılığı (parayı) harcamaz , çok tüketmez vb. Ve ayrıca bu karşılık (para) birikir buda sermayenin oluşmasının ana etkenidir. Püritenizm ise  çok çalış, az uyu, fedakarlık yap ama az harcadır. Ne kadarda kapitalizm için yararlı, faydalı, ve pek tabii gerekli bir motto! Ve şu örnekte püritenizmi  görmemizi kolaylaştırır; Bir yakınının senin çalıştığın süre içinde cenaze olsa dahi işyerinden “feragat” edip gidemezsin kedini işe “feragat” etmelisin. Bu “kültür” hala kendisni Avrupa’da hissetirmektedir. Weber’e göre ilk kapitalist, kapitalizmden önce ortaya çıkmıştır. Yani önce protestanlığın ruhu, kapitalizmi rahatça kendine yer bulabilmesi için ona yer açmıştır. Buda onun  kolayca filizlenip ve hatta kök salacağı bir yer sağlamıştır. Batı düyası rasyonelleştikçe zarar-fayda (yani iktisadi olarak) hayata bakmaya başladı bu durumun en çok etkilendiği şeylerden biride modernite ve modernleşmedir. Morderniteyi Weber’de olumlu bir kavram olarak göremeyiz. Olumsuz ve hatta Iron cage’in oluşmasının temeli olarak görür. Modern insanın problemi –Marx’ta olduğunun zıttına dışşal değil–  içsel bir problemdir. “İçsel”den kasıt dönemin ruhu, morali insanları kendini sömürtmeye teşvik ediyor ve pek tabii ki zorluyor. Ayrıca moderniteyi devrimle veya herhangi bir          şeyle geçmemim mümkün olmadığını vurgular .Hep bu şekillerde olumsuzlamaz moderniteyi, bazı yönleriyle avantaja dönüşebileceğinden bahseder,  bunada değiniceğim. Bu oluşan ve var olan düzen insanı “Iron cage”in içine alarak onu hapsediyor. Onu hapseder ve ona ondan çıkması için imtiyaz sağmalamazz tam tersine içerde kalması için baskı yapar. Weber,  ilginçtir ki, bazen oluşan bu sistemin olumlu yönlerine vurgu yapar. Örnek vermek gerekirse, planlı-düzenli(!) yaşamayı öğreniriz bu sistemde, eğer bu sisteme kendi planımızı yaptırırsak yani edilgen durumuna düşersek problem olduğunu söylüyor. Ve pek tabii ki bu oluşan sistem ne kadar kötüysede şu anki ulaştığımız bu refah seviyesini( mesela teknoloji) bu bahsettiği şeylere borçlu olduğunu unutmamamız gerektiğini söylüyor. Sonuç için bazı eklemeler yapıcak olursam, Weber “Protestan ahlakın” Avrupaya ve Protestan ülkelere özel bir mefhum olduğunu, böylece sadece buralardaki modernleşmelerden söz eder . Burada Weber’e etnosentrizim eleştrisi yapabiliriz. Ve ek olarak Osmanlı iktisat üzerine çalışan Mehmet Genç’in söylediği gibi; Osmanlı’nın ne kadar çabaladıysada filizlenen “kapitalist” sisteme ayak uyduramamasını, Osmanlı’nın dolayısıyla İslam etiğinin “Protestan ahlakıyla kökeninden çatışmasına” bağlar . Ek olarak Weber “ideal tip” kavramı ile pozitivist(modern) yaklaşımları eleştirir. Pozitivism “olguları” bütün- bütünleştirici olarak ele alırken, Weber bireyleştirici- bölücü olarak ele alır. İbrahim Burhan Işık Artuk Üniversitesi

Bu yazıya başlamayı arzuladığım yer, en içten yazılmış yazılar nereden başlarsa oradan başlayışım kadar kolay gelecek mahiyette değil, zira bu yazıma bir babanın kalbinden başlamayı arzuluyorum. Bu yazıya bir babanın kalbinden başlıyorum, desturla –ve bir o kadar korkuyla-. Bir babanın kalbinden başlanamaz yazmaya öyle kolay kolay. Bu duygu karmaşasına ayak uydurabilmek her yiğidin harcı değildir zira, her baba yiğidin harcı dâhi değildir; sadece babaların, babaların harcıdır. Öyle karmaşık bir duygu dünyasıdır ki burası; sevgiyle öfkenin ikiz kardeş olduğuna ayan beyan şahit olur, babanın kahkahalarına şerik olabilmenin ne zor ve bir o kadar harikulade bir mes’ele olduğunun farkına varır, onun gözyaşının akma ihtimalinin binde bir de olsa var olduğunu idrak eder, şaşkına döner, daha ziyade hayran kalırsınız. Sevgiyle öfkenin ikiz kardeş olduğunu müşahade edişiniz, öfkeye olan sert tavrınızı az da olsa yumuşatır, babanın kahkahalarında kaybolma arzu ve isteğiniz doruklara ulaşır ve fakat onun gözyaşının akma ihtimali dahi canınızı yakar; buna şahit olduğunuz an, kaybolduğunuzda kendinizi bulabileceğiniz nadir meskenlerden birinin, onun gözyaşları olduğunu anlarsınız. Onun gözyaşlarında kendinizden nefret eder, kendinizden kaçar, kendinizde kaybolur, kendinize yürür, kendinizi arar, kendinize koşar, kendinizi bulur, onun gözyaşlarıyla kimliğinize kavuşur, onun gözyaşlarıyla canınız yanar, onun gözyaşlarıyla câna kanar; kendinize –ve bilhassa kendinizde- yolculuğunuzda, onun gözyaşlarından öte yer olmadığına inanmaya başlarsınız. Ve ne doğru bir inanıştır bu. Tasnif, teşbihin kaderinden pay almış mıdır bilemiyorum ancak hata olmaması temennisiyle fikir dünyamda bir tasnif yapıyorum istemsiz;
bir “babalar”ın
bir de “kız babaları”nın olduğu yönünde bir tasnif. Babaların kalbinden yazmaya başlamak zordur
ve imkânsızdır kız babalarının kalbinden yazmaya başlamak. Kız babalarının kalbinin başı sonu yoktur çünkü, dipsiz kuyudur, karaya ulaşılacağına dair tek bir emare dahi bulunmayan deryadır, yakınlarda bir damla su olma ihtimalinden ziyadesiyle uzak çöldür, bitmeyen yol, şeksiz ve bir o kadar şüphesiz ahret inancıdır kız babalarının kalbi. Öyledir. Babaların gözyaşları, kendisinden öte yer olmayan zaruri meskense, kız babalarının gözyaşları başlı başına bir evrendir; kendine has yörüngesiyle güneşi, ayı olan, gezegenlerden de kusur kalmamış bir evren. Kız babalarının kalbi başka atar, nabızlarını başparmaklarının başlangıç noktasından, boyunlarının
solundaki damardan ve hatta kalbinden değil, kızlarına bakışlarından dinleyebilirsiniz ancak. Kız babalarının nabzı, kızlarında atar ve dâhi kızlarından dinlenir. Yüreklerinden geçen kızlarına değer, kızlarından geçen, yüreklerine… Duâları, kızlarına uğramadan yükselemez semâya, kızlarına uğrar ve münâcât olur, öyle vücûd bulur; bu öyle bir vücûda geliştir ki, tam da vücûbuncadır. Öyle midir? — “ Birkaç güne ulaşır mahkeme celbi eline, dedi. Bilemiyorum kızım, nasıl davranmam gerektiğini bilemiyorum. Allah’a havale ettim, sabır diyerek izliyorum olanları.” Gelir mi sahi? Blöftür belki, blöf müdür sahi? “Blöfün de eğrisi doğrusu var be baba! Blöfün de bir hakkı var! 50 küsür senelik ömrünce hiç mi blöf yapmadın!” diyesi geldi fakat o mâhur beste çalsa ağlaşacakları kişinin yine babası olacağından emin olduğundan mütevellit, dili varmadı demeye. Annesi genelde bu eylemi işteş çatılı yapmaz, kendisiyle baş başa kaldığı zamanlarda, gizlice icra ederdi; ondan sebepti, annesiyle o mâhur besteye ağlaşmamış olmaları. Sonra bu düşüncelerden sıyrılıverdi bir an,
– “Baba” diye seslendi gözyaşı şerikine. Babası meraklı gözlerle kendisine yöneltti bakışlarını –o bakışlar ki merhamet doluydu-. Babasının suratına 21 yıllık ömründe bakmadığı kadar dikkatli bakınca, suratındaki tüm çizgilerde acziyeti harfiyen okuyabilme kudretine erişti. Evet, babasının yüzündeki bütün çizgiler, acziyetini ilan ediyordu. Kısa süreli ve fazlasıyla anlamlı bu sessizlikten sonra derin bir nefes aldı ve dedi,
-“Hayat bu kadar ucuz mu? Hayat bu kadar mı ucuz?” O sıra, kurduğu cümlenin abesle iştigal olduğundan habersiz, soru ekini hangi kelimeden sonra koyduğunun ehemmiyetinin ne olduğunu düşünmek hususunda kendisini zorladı; zorlamasa, çok zorlanacaktı, o ânı kaldırmakta. Babası anlam verememişti söylediklerine. O yine bilmiyormuş gibi yaparak gidip babasına sarıldı, o dağ gibi adama sarıldı, o dağ gibi pamuktan adama… Babasına tebessüm etti –babası, kendisine tebessüm ettiğinde tüm abesle iştigallere mânâlı bir meşguliyet nazarıyla bakardı- ve dağlar üzerine tefekkür edeceğini söyleyerek odasına çekilmek üzere müsaade istedi. Müsaade onundu. Yatağına uzandı, içerisindeki o köhne âlemde en naturalinden binlerce afet olurken, bir bahar havası yaşatmanın ne zor olduğunu düşündü. Hafif doğrulup, pencereden dağları, dağlardan ziyade heybetlerini izlemeye başladı, zira yalan söylemekten hoşlanmazdı. “Aynı tas, aynı hamam!” diye geçirdi içinden, yalan söylemekten hoşlanmazdı. Aynı has, aynı tamamdı. Yalan söylemekten hoşlanmazdı. — Muhakkak öyledir. Ve evlatlar nezdinde ana ocaksa, baba dağdır.
“Baba ölür dağ yıkılır, ana ölür ocak yıkılır.” Baba, mahkeme koridorlarına, duruşma salonlarına rağmen babadır, dağdır, geçilmezdir.
Baba, asfalt dökülmemiş kilometrelerce uzaklığa rağmen, babadır, yoldur, değildir ulaşılmaz.
Baba, susuzluktan kuraklaşmışlığına rağmen, babadır, bahçedir, hasadı kâbildir.
Baba, yağan sağanak yağmura rağmen, babadır, izdir, korumuştur çizgilerini. Baba;
“elif”tir baba,
“ye”yi de o öğretmiştir fakat. Baba;
“bidayet”tir baba,
“nihayet”e de o hazırlamaktadır fakat. Tüm fakatlara, tüm rağmenlere, tüm mahkeme koridorlarına, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün tüm ihmallerine, bahçıvanların umarsızlıklarına, yağan yağmurun sağanaklığına rağmendir, babadır, fakattır. Muhakkak. — İki elini başının ardında kavuşturmuş, uzandığı yatağından tavanı seyre koyulalı yaklaşık 3 saat olmuştu. Düşün düşün bitmiyordu, düşünülecekler kapıya dayanmıştı, kapılar yüzüne kapanmıştı, “bir peş peşe kapı alamadım be! bir düşeş atamadım şu hayatta!” diye geçirdi içinden, sonra “tövbe” dedi, “tövbe estağfirullah!”. Düşün düşün, biterdi.
Kapıya dayanan, kovulabilirdi.
Tavlada başarılı olsa neydi, olmasa neydi? Aklî yorgunluklarını böylece dindirdikten sonra, o muazzam manzarayı ihtiva eden tavanı izlemeye devam etti, her gece bu tavanla göz göze, diz dize kalp fırtınası yapardı ve saatlerce sürerdi bu mesai. Bu kez de öyleydi, aynı yas, aynı tavan. — Efendiler, bu yazıya babaların kalbinden başlamayı arzuladım; daha da zorlayıp şansımı, kız babalarının kalbinden atmaya talip oldum adımlarımı.
Olmadı,
başaramadım. Babalarına izahı kâbil olmayan mânâlar atfetmiş kızların kalbinden başlamış buldum kendimi.
Fakat onun da veremedim hakkını. Tüm anlatamamışlıklarıma, başaramamışlıklarıma, acımışlıklarıma rağmen diyeceğim tek şey şudur, tek şey şudur diyeceğim; bilesiniz ki, akıl ve irade nimetini yüklenebilmiş tek dağdır;
(baba).
(Ahzâb/72)

 Rukiye Feyza Yıldırım

Siyasetin kelime anlamı üzerinden çıkarsama yapma yerine, siyasetin belli bir toplumsallık içerisinde gerçekleşmesi mümkün olan kimi tahayyüller (ütopyalar) uğruna mücadele etme arzusuna da dayandığını ifade etmemiz gerekiyor. Bu tahayyülün hayat bulması ise belli bir kurgu, strateji ve temsil imkanına bağlıdır. Haliyle siyaset insanın doğal formunun dışında bir gerçeklik değildir. Öyle ki Spinoza, ‘günah’ı bile siyasal bir kavram (yasa tarafından belirlenen) olarak tanımlamaktadır. 1
Siyasette doğası gereği var olan tanınma, benimsenme, kedini kabullendirme, karşıtlık/ötekilik ilişkisini de yanında getiriyor. Yani “siyasetin kurucu başlangıçları krizlere/çatışmalara dayanıyor.” 2 yani statükonun (yerleşik yapı veya istikrar) güvenli kollarından vazgeçiyorsunuz. Böylesi bir girizgahtan sonra meselenin bizle temas eden boyutuna gelelim. Yüksek frekanslardan konuşan/yazan Batılı düşünürlerin ekseriyeti kaos/kriz ve şiddeti politikada kurucu bir unsur olarak kabul ediyorlar. İslami siyaset yaklaşımı ise krizi tevhide (birliğe-düzene) tebdil etmenin mücadelesini veriyor.
İslam’ın kendisini Mekke’de açık bir şekilde ortaya koymasından ve reddedilmesinden itibaren İslam bir din olduğu kadar siyasal bir harekete de dönüşmüştür. Kendini iktidar ilişkileri üzerinden tanımlamayan bir siyaset mümkün olsa da, siyaset genel olarak iktidar eksenli düşünülmek durumundadır.
Hobbes’e göre iki tip devlet vardır: Birincisi ‘doğal’ olan pederşahi veya despotik devlettir. Diğeri ise bir tür tasarım ya da sözleşmeye dayanan siyasi devlettir. Bu tip bir devlet, monarşik, aristokratik veya demokratik olabilir. 3
Anlaşılan Thomas Hobbes’e göre iktidar, bir rıza ilişkisine dayanan kabul edilebilir bir mekanizma olarak tanımlanıyor. Bu mekanizma liyakat temelli istişari (İslami), bireysel istişari (demokratik-liberal), toplumsal sözleşmeci (cumhuriyetçi), kişisel otoriteye tabiyet (monarşi) ilişkileri zemininde işleyebiliyor. Ya da kölelik-kulluk zemininde (despotik) veya yönetimsizlik (anarşi) olarak zemin bulabiliyor.
Demokrasi, cumhuriyet ve otokrasi kavramları kadim Yunan dünyasına kadar giden bir geçmişe sahip ama 1789 Fransız devriminden sonra, aristokrasi-kral ve kilise Avrupa’sına karşı yeni dünyanın siyaset anlayışını ortaya koyar. Hatta temsili demokrasinin bir imkanı olarak partiler sistemini 18. yy’da ilk savunan siyaset bilimci, aynı zamanda ilk muhafazakarlardan 4 kabul edilen Burke’dir. 5 19.yy’da ise sosyalizmin yükselişi karşısında liberal demokrasi savunulmuştur. Ama demokrasinin fiili bir yönetim biçimi olarak kullanılabilmesi için ‘Amerikan yüzyılı’ olan 20. yy beklemek gerekecektir.
Sosyalizmin çöküşünün simgesi olan Berlin Duvarının Yıkılışı 6 ile kapitalizmin çöküşünün simgesi olan Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılışı 7 arasındaki aralık ise Amerikan yüzyılının sonunun geldiğine işaret olarak kabul edilebilir.
Bahsi geçen tüm bu siyasi tanım ve kavramların tüm kırılganlıklarının tebarüz ettiği, tüm zaaflarının açığa çıktığı bir eşikten geçiyoruz. Esaslı sorgulamalar yapabilme adına ciddi avantajlara ve imkanlara sahip olduğumuz kanaatini taşıyorum. Toplumları ikna kabiliyetini kaybeden bu siyasi yapılar, vukufiyetle tutarlı bir şekilde eleştirildiğinde İslami yaklaşımların kabul alanı ve hitap alanı ölçek büyütecektir şüphesiz. Şunu hatırlatalım ki, bu örnekler karşısında bir Hilafet savunusu temellendirmiyoruz. İslami terminoloji kullanımının önemini hatırlatarak devam edelim.
Hz. Ali (r.a), Muaviye’nin askerleri ile savaşmaya giden mücahitlerine şunu söylemişti: “İnsanlar tarafından rabler edinilen ve Allah’ın kullarını kendi kulları, mallarını da kendi malları gibi gören bu cebbarlar(zorba) üzerine yürüyün.” 8
Hz. Peygamber (s.a.v) karşısında titreyen bir zata: “Sakin ol! Ben bir kral değilim, ben kadid (güneşte kurutulmuş et) yiyen bir kadının oğluyum” diyor. 9
“Sen onlar üzerinde bir cebbar (zorlayıcı) değilsin” 10
‘Muaviye elbette Ümeyyeoğulları’ndan tevarüs ettiği bir Makyavelist 11 bir güdüyle siyasetin (toplumu gütmek anlamındaki yönetimin) şartlarını çok iyi biliyor. ‘ 12
Öncelikle siyaset halkın dışında soyut bir kavram değildir. Hilafet ise dinsel veya sınıfsal seçkinlerin elindedir. Üstelik Sultan 113. Halife 2. Abdulhamid Han’a (1876-1909) kadar da siyaset arenasında siyasi nüfuz olarak edilgen bir rol üstlenmiştir. ‘Kutsal olduğu savunulan bir devlet mekanizması mevcuttur hilafette. İstişari yönetim ise bir din devleti olmadığı gibi yeryüzünde Allah’ın temsili gibi bir iddia da taşımaz. (buradan laik bir bakış yorumu çıkarılmaz umarım.) Allah adına konuşmaz. İlahi ilkeler ve doğruları aklının ve gücünün yettiğince gerçekleştirmeye çalışır. İstişari yönetim biçimi bir din adamları (teokrasi) yönetimi amaçlamadığı için doğal olarak laikliğe de ihtiyaç duymaz. Laik değildir. Siyasetin koşulları insani ve İslami ilkeler doğrultusunda nesnel-rasyonel bir biçimde toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenir.’ 13 Dolayısıyla farklı din ve anlayış sahipleri böyle bir toplumsal yapıyla derin bir çatışma yaşamadığı müddetçe kendi hayatlarını ve ideallerini sürdürebilir ve yönetim mekanizmasına her açıdan katılabilirler. Ancak bu istişari mekanizmanın oluşumunda kurumsal ya da kuramsal bir yöntem mevcut değildir. Zamana, zemine ve toplumsal şartlara göre değişebilir. Bu mekanizmanın öncelikli görevi Kur’an toplumunun inşası için sürekli gayret etmektir. Yöneticiler ve sıradan halk arasında haklar ve bu sorumluluklar açısından hiçbir ayrım yoktur. Kur’an siyasala ilişkin temel ilkeler vazetse de kurumların yapısı ve işleyiş tarzı ümmetin maslahatına bırakılmıştır. Muaviye ile başlayan süreç siyasal anlayışı sapma noktasına getirerek kurumsallaştırmıştır. Dini hayat kamusal işleyişin bir parçası haline getirilmiştir.
‘İslami bir hayat için yönetimsel sistemin itikadi bir gereklilik olup olmadığı’ 14 İslam’ın temelde bize bir devlet mi yoksa toplum mu önerdiği hep tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmalar nasıl cevaplanırsa cevaplansın, ‘Kur’anın bize vazettiği siyasi ve ülküsel değerler ancak belli bir siyasallık koşulları içerisinde gerçekleştirilebilir. Ve bir Müslüman bu koşulları gerçekleştirebilmek için uygun siyasal araç ve yöntemleri oluşturmakla yükümlüdür.’ 15 Asr-ı saadet ülküleştirmesi, tarihin ve toplumların içerisine kapatılacağı bir matris değil, oradan yola çıkılarak kendi temel ilkeleri üzerinden açık bir toplum inşasını öngörür.
Atina ve Medine Merkezli Yorumlar
Medeniyet ve siyasetin üzerinde şekillendiği iki kök şehir vardır. Atina ve Medine. Atina Yunan tüccarların ve kölelerin şehri. Çok tanrıcı bir polis(kent). Azınlıklara ait bir demokrasiyle yönetiliyor. Bu demokrasi çok tanrıcılığı ve panteizm’i 16 eleştiren Sokrates’i ölüme götürmüştür. Platon’un Sokrates’in Savunması adlı eserinde anlattığı kadarıyla Sokrates, şehrin tanrılarına inanmamak ve böylece gençliği zehirlemekle suçlanır ve ölüme mahkum edilir.
‘Demos’un (yoksul halkın) polis (oligarşik kent yönetimi) ‘ne karşı temsil yeteneği kazanması politik dengeyi tehdit ediyordu. Bu tehdidin ortaya çıkışıyla polis’in yönetimi meselesi siyasal bir mesele haline gelmiştir. ‘ 17
Mesela Platon’un devlet idealine bir bakalım. Ona göre şehir politik değildir. Platon şairleri ve sanatçıları ideal sitesinde görmek istemez. Zira şairler ve sanatçılar özgürlük arayışı ve itirazlarıyla bu tip kapalı bir toplum modeli için sorun teşkil ederler. 18
Diğer bir siyasi model ise Medine’dir. Vahyin ışığında dünyanın yeniden okunması. Hakikate muhatap siyasal. Güç ve iktidar stratejisini karşısına alan hakikat stratejisi. Sözün gücünün öne alınması. Mekke’de kendisine sunulan iktidar alternatiflerinin reddi. Medine, İktidar çatışmalarının bir tarafı olmadan, bir iman toplumunu siyasal model olarak yapılandırıyor. İslam toplumu kitap ehli ve paganlık(putperestlik) ile sürdürülen eleştirel bir zemin üzerinde inşa ediliyor. O zeminden hareketle kendi zeminimize bakmaya devam edelim.
On yılda bir cereyan eden darbeler periyodunu kıran, sağ-sol ikilemine sıkışan siyasetin o kısır tartışmalarını kırmada olumlu rol üstlense de, resepsiyon tarihlerinde ve parti tüzüklerinde kurucu iradeye bağlılık üzerine yapılan yeminler, anıt mezarlara gösterilen tazim ve demokratik literatürle yuvarlanmış cümleler, hitabetler eşliğinde kurgulanan bir siyasalın taşıyabileceği sadece muhafazakar bir kimliktir. Halihazırdaki Ak Parti örnekliği ve İslami kimliğe sahip yöneticilerin siyasi varlık alanı bu çerçevede şekillenmiştir. Yenişafak’taki bir makalesinde Akif Emre, Ak Parti’nin hakikati ile İslamcılığın akıbetini aynı karede değerlendirmenin insafsızlığından bahsetmesi de doğru bir yaklaşım olacaktır. 19
Siyasal merkeze karşı eleştirel mesafesini ve gücünü koruyan sahabe neslinin sonu, İslami yönetimin niteliğini de sona getirmiştir. ‘Siyasetin dikey (yani hakikate doğru olan) yönelimden uzaklaşması, ister istemez yatay (demokrat) bir ilişki olarak örgütlenmesini beraberinde getirecektir.’ 20
Atina ve Medine bağlamında sürdürülen siyasi eleştiriler yeterince cevap bulmuş görünmemektedir. Platon’un bakışıyla “gemiyi en iyi yönetecek olan kaptandır.” Ama siyaset sadece bir yönetim ilişkisi değildir. Bir var olma, tanınma yoludur. Gemideki bir insanla bir koyun arasındaki farkın en kestirme ifadesi onların siyasal duruşlarıyla alakalıdır. Çünkü siyasal bir aktör olarak tanınmıyorsa, gerçekte bir insanın bir koyundan farkı kalmamaktadır. 21
Siyasete yönelik hiçbir deneyimi/arzusu/talebi olmayan halkların demokratik süreçlere dahil edilmeye çalışılması, demokrasinin sayısal meşruiyet elde etme çabasındandır ama temsil edilme anlamındaki bir siyaset ilişkisi artık önemini yitirmektedir. Onun da ötesinde “teknoloji, iletişim ve ulaşımın oldukça yaygınlaştığı çağımızda artık salt temsili bir yönetim tarzı olarak siyaset kavramı gücünü ve önemini yitirmektedir. Devletler ve kamu giderek bireyler üzerindeki egemenlik ve belirleyicilik yeteneklerini kaybetmektedirler.” 22
Toplumsallık edilgen pozisyonundan çıkıp siyasallığa etken bir biçimde katılma s üreci yaşasa da, özellikle eğitimde(Talim Terbiye müfredatları ve MEB politikalarında) ve siyasette hala Kemalizm’in otokrat baskısını hissediyoruz.
Türkiye toplumu otoriter bir geleneğe yatkın olduğu için, partilerden çok liderlere dayanan bir siyasal kültüre sahiptir. “Eril bir yönetim algısı tebaasını dişileştiren bir hiyerarşiye sahiptir.” 23 Birçok demokratik deneyime rağmen hala Kemalizm’in aklı başında bir eleştirisi yapılamamaktadır.
Siyasetin steril (değerlerden arındırılmış) seküler bir demokrasiyle dizayn edilmesi, ahlaki ve İslami taleplerinden arındırılmış siyasi temsilleri ön plana çıkarmaktadır. Muhayyel bir ‘Anadoluculuk’ merkezli söylemlerle de bu temsilleri takviye ediyoruz.
“Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse bile sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse onu dinleyiniz ve itaat ediniz.” 24 diye ifade edilen hitabın yol açtığı sarsıntıyla yeniden düşünmek zorundayız.
Müslümanlar için mücadele koşulları hiçbir zaman sona erecek değildir. Her müslümanca oluşumun tarihten ve toplumdan öğrenebileceği bir şeyler vardır. ‘Dışlayıcı ve ötekileştirici, kendisini zaman ve mekana kapatıcı manadaki bir ‘İslam taassubu’ elbette ki hakikatin olumlu bir tecessümü değildir.’ 25
İslami eleştiri külliyatımız, temsil ve siyaset bahsinde yeni itiraz başlıkları üretmek zorundadır diyerek noktamızı atalım. DİPNOTLAR (KAYNAKÇA)
1- Spinoza, Politik İnceleme, Dost Yay. S:22
2- Carl Schmitt, Siyasal Kavramı, Metis Yay. S:55-57
3- Thomas Hobbes, Yurttaşlık Felsefesi, Belge Yay. S:85-100
4- Muhafazakar: Fransız devrimine karşı çıkanlar anlamında.
5- Burke, İngiliz siyaset adamı, yazar, hatip, siyaset kuramcısı, filozof. Fransız İhtilali karşıtlığı, tarihteki en ünlü muhafazakâr siyasetçilerden biri haline gelmesini sağlamış. Annual Register adlı siyasi dergiyi çıkardı.
6- Berlin Duvarı, Doğu Almanya vatandaşlarının Batı Almanya’ya kaçmalarını önlemek için Doğu Alman meclisinin kararı ile 13 Ağustos 1961 yılında Berlin’de yapımına başlanan 46 km uzunluğundaki duvar. Batı’da yıllarca “Utanç duvarı” (Schandmauer) olarak da anılan ve Batı Berlin’i abluka altına alan bu betondan sınır, 9 Kasım1989’da tüm tesisleriyle birlikte yıkıldı.
7- Dünya Ticaret Merkezi (İngilizce: World Trade Center), Amerika Birleşik Devletleri’nin New York kentinde Manhattansemtinde bulunan ve 11 Eylül 2001 terör saldırılarında yıkılan ticaret merkezi.
8- Bilge Adamlar Dergisi, Sayı 19, S:19
9- Kütüb-İ Sitte, Buhari 6938 – Ebu Mes’ud’dan riyayetle aktarılmıştır.
10- Kaf Suresi 45 Ayet.
11- Makyavelizm İtalyan düşünür ve politikacı Machiavelli’nin düşünceleri üzerine kurulu bir yaklaşımdır.Devlet yönetimi ile ilgili düşüncelerinin temelini Prens adlı kitabında açıklamıştır. Devleti yöneten prensin duygularına kapılmadan ve acıma duygularını bir kenara bırakarak devleti yönetmesi gerektiğini belirtmiştir. Gerektiğinde bir insanın devlet tarafından öldürülmesinin çok daha fazla insanın yaşamasını sağlayacağını belirterek prense öğütler vermektedir. Temelinde bu görüşlere paralel olarak başka bir bakış açısı da “Amaca ulaşmak için her türlü araca başvurmanın uygun olduğu.” savıdır.
12- Ali Şeriati, Ebuzer, Fecr Yay.
13- Ümit Aktaş, Bir Kriz sürecinde Strateji Arayışları, Okur Kitaplığı, S: 307
14- Ümit Aktaş, Toplumsal Hareketler ve Devrimler, Çıra Yay. S:91-92
15- Cevdet Said, Bireysel ve Toplumsal Değişim Yasaları.
16- Spinoza ağırlıklı Panteizm algılayışına göre Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı’dır. Tanrı-Evren-insan ayrımı yoktur
17- Jacgues Ranciere, Filozof ve Yoksullar, Metis Yay. Giriş Bölümü.
18- Platon, Devlet, Türkiye İş Bankası Yay.
19- Akif Emre, Ilımlı İslamın Raf Ömrü Bitti mi?, www.dunyabulteni.com, 07.1.2015
20- Ümit Aktaş, Bir Kriz sürecinde Strateji Arayışları, Okur Kitaplığı, S: 319
21- Platon, Devlet, Türkiye İş Bankası Yay.
22- Alain Touranie, Demokrasi Nedir?, YKY Yay. S:33-34
23- Ali Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, İz Yay. S:109
24- Veda Hutbesi, 632 yılında İslam peygamberi Muhammed (s.a.v) tarafından, kendisinin ilk ve son haccı olan Veda Haccı’nda 124.000 Müslümana karşı yaptığı konuşma metninin adıdır. Dinleyicilerin sayısı itibarıyla en kuvvetli hadis kabul edilir
25- Ümit Aktaş, Bir Kriz sürecinde Strateji Arayışları, Okur Kitaplığı, S: 319 ENES GÜNASLAN