Düşünce

Furkan Gençoğlu

www.twitter.com/mrgencoglu Gecenin karanlığına andolsun. Şehitlere ve onların yetimlerine andolsun. Andolsun tankların altına yatan ülkemin kahramanlarına. Andolsun fecrin doğuşuna. Andolsun minarelerden okunan kurtuluş çağrılarına. Sancağını alıp yola düşenlere andolsun. Andolsun canlarını Allah’a satanlara. Andolsun Allah’a verdikleri sözü tutanlara. Tekbirlerle vuruşanlara andolsun. Saat 23:00 suları. Türkiye Gençlik Vakfı Maslak Kimyayı Saadet erkek öğrenci yurdunda abdestler alınıyor. Alınlar secdeye varıyor, misafir Fas’lı kardeşlerimizin imametinde. Sonrasında en güzel kıyafetlerimi giyiyorum odamda. Toplanıyoruz ve diyoruz ki; şimdi yola koyulmazsak, şimdi korkarsak ömür boyu korkacağız ve ömür boyu tutsak kalacağız. Sabahın ilk ışıklarında, namlular üstümüze dayandığında korkakça teslim olmayacağız. Biz, namlular üstümüze dayanmadan, gideceğiz ve namluların üstüne koşacağız. Reisin dediği gibi; “öleceksek adam gibi öleceğiz.” Bu halis duygularla çıktık yola. Tüm arkadaşlarımızın gözlerinden ışıklar saçılıyordu. Ve bir ses yankılanıyordu kulaklarımda. Peygamber ölünce ümmetin içinde fitne çıkartmaya kalkanlara karşı kükreyen Hz. Ömer’in sesiydi bu. “Muhammed öldü diyenin kellesini uçururum.” Biz de Hz. Ömer öfkesindeydik o anlarda. Tayyip Erdoğan ölse de meydanlara yürüyecektik elbette. Çünkü biliyorduk, Tayyip’ler ölür fakat hakikat davası yaşar. Yoldaydık… Ülkücüsü, islamcısı, muhafazakarı, demokratı, Türk’ü, Kürd’ü, Arab’ı, Laz’ı, Çerkes’i, Ermeni’si, Muhaciri… Yürüyorduk bomba,mermi,siren sesleri altında. Ayaklarımıza Kudüs gücü gelmişti adeta. Sessizliği cesur haykırışlar bozuyordu ve kükrüyordu insanlık; “ASKER KIŞLAYA!” Çünkü bıkmıştık artık, canımıza tak etmişti. Biraz olsun nefes aldığımız her vakitte, emperyalist çetelerin ülkemizdeki ihanet şebekelerini harekete geçirip milletimizin onurunu ayaklar altına almasından bıkmıştık. Dedelerimiz Menderes’in idamını gözyaşlarıyla izlemişti. Babalarımız 12 Eylül’de evlere çekilmişti. Biz artık okumuştuk, gücümüz yerindeydi. Annelerimizin, babalarımızın, hocalarımızın bizlere verdiği emeğe hıyanet edemezdik. Var gücümüzle yürüdük meydanlara. Gücümüzün tükendiği anlarda kolkola girdik ama yine de yürüdük. Oturarak zilleti yaşamaktansa, yürüyerek şehadete ulaşmayı hedefledik. Kimilerimiz hedeflerine ulaştılar. Erol ağabey, oğlu Abdullah Tayyib, Halil ağabey, Mustafa ağabey ve daha niceleri. Minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışla, müminler asker olmuştu artık. Sabaha kadar minarelerden çağladı kurtuluş nidaları. İmamlar cihada çağırdı müminleri. Bu ilahi bir emirdi ve bu emri duyan kimse yerinde oturamazdı. Yerinde oturan kendini inkar ederdi çünkü, özünü, benliğini inkar ederdi. Sabahlara kadar savaştık ülkemizin dört bir tarafında. Memleketin dört bir tarafında nice kahramanlık hikayeleri yazılıyordu direniş anlarında. Ama biri var ki gerçekten tüm gidişatın adeta dönüm noktasıydı. Yer: Ankara Gölbaşı Özel Kuvvetler Komutanlığı Özel Kuvvetler Komutanlığı makamı. Zekai Paşa emir astsubayı Ömer’i telefonla arıyor. –“Ömer darbeciler yola çıkmış geliyorlar. Evladım o makam senin namusundur. Namusunu koru Ömer, şehadete ulaş ve makamı teslim etme. Biz yoldayız geliyoruz.” Ömer astsubay kapıdan içeri girip artık özel kuvvetler komutanı benim diyen paşayı vurmak için bir an tereddüt etmedi ve tam alnının ortasından vurdu cuntanın paşasını. Tam yedi kişiyi daha vurduktan sonra cuntanın askerleri tarafından şehit edildi. Vucudundan 30 mermi çıkarıldı Ömer astsubayın. 42 yaşında, iki çocuk babası Ömer astsubay vazifesini layıkı ile yapmanın huzuru ile şimdi Niğde’nin Bor ilçesi Çukurkuyu mezarlığında uyuyor. En büyük rütbeyi şehitliği bu aziz vatan uğruna vuruşarak omzuna taktı. Milyonlarca fatiha arkasından geliyor. Halil Kantarcı ağabey… Çocukları ile fotoğraflarına bakarken boğazım düğümleniyor. 28 Şubat’ın brifingli yargısı gençliğini çalmıştı. 16 yaşında idamla yargıladılar ve Bandırma cezaevinde on yılını çaldılar. Çengelköy’de kahpe bir mermi buldu bedenini. Darbeden saatler önce gülümseyerek son pozunu vermişti ve not düşmüştü; “Ölürsem beni gülerek hatırlayın.” Son sözü ise kayıtlara geçildi; Eşimi ve çocuklarımı çok seviyorum. Onları ümmete emanet ediyorum’ Bu ülkenin yoksullarına, köylülerine makarnacı diyenler çomar diyenler Bağdat Caddesinde tanklara selam durdular Ömer astsubay, Halil ağabey şehadete yürürken. Su bile almadan sokaklara dökülürken birileri, birileri de bankamatik kuyruklarında birbirlerini ezdiler. Makarnacı diye yoksullara kin kusanları, market önlerinde makarna depolamak için kuyruğa diken, onlara izzetsizliği tattıran rabbime hamd ediyorum. Duran adamlara, sahte kahramanlara karşı tankların altına yatan, önüne dikilen, durduran adam olanlarla beni kardeş eden rabbime hamd ediyorum. Ne diyordu Grup Yürüyüş-Başeğmedik isimli parçasında; Direnişiz biz!
Özgürlük mavisidir düşlerimiz,
Kuşatmalardan, kandan, kıyımlardan doğduk..
Yetim bebelerin aşkına sürdük namluya yüreğimizi,
Feryadımızda ateş,
Ölüme andımız var heey!
Yürüsün arzdan semaya kadar direniş..! Ey umuda pusu kuranlar, kirli akanlar can evimize
Ey doğu, ey, batı, ey insan
Allah var! gam yok, korku yok yüreğimizde.
Direndik, direneceğiz düşmana.!
Başeğmedik, başeğmeyeceğiz zorbaya.! Ve ilk an sokaklara fırlarken sosyal medya hesaplarıma Aliya’nın heyecanı ile yazdığımı bu satırları yazarken tekrar ediyorum; “yüce Allah’a yemin olsun ki KÖLE OLMAYACAĞIZ.” 18 Temmuz 2016 PAZARTESİ- FATİH/İSTANBUL

Kimi zaman bir şairin mısralarında ahenkle dans eder kelimeler,kimi zaman bir hatîbin dudağından dökülüp muhatabına ulaşır.Bazen kutsal bir davayı anlatacak kadar güçlü iken,bazen bir mecnunun yüreğindekilere kifayetsiz kalacak kadar güçsüzdürler.Öyle ya da böyle hayatımızın her alanında kulanıyoruz sözcükleri.Ne var ki zaman geçtikçe değişen her şey gibi dilimizde değişiyor.Yeni kelimeler dilimize girmekle kalmıyor,maalesef var olan eski kelimeler de bozulmaya uğruyor,veyahut eskinin yerine gelen yeni kelimeler eskisini unutturuyor.Eski demişken,hatırıma düşüverdi birden.”Kadim” derdi eskiler,bilirsiniz.Kadim dost tabirini pek çok kez duymuşsunuzdur.Baktığınızda “eski” kelimesi ile aynı anlama geliyor gibi.Lakin derine indiğinizde manadaki farkı göreceksiniz.Eski olan köhnedir,üzerinden çok zaman geçmiştir,eskimiş olanı çöpe atıp yeni olanı istersiniz.Fakat kadim olan öyle mi ? Üzerinden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun eskimez o,halâ kıdemlidir,halâ kıymetlidir.

Adam soruyor ki,neden sürekli eski kelimeleri telaffuz ediyorsunuz,modern kelimeleri kullanmayı sevmiyor musunuz ? Birader kullanırız kullanmasına da,acaba gerek var mı ? Bak sana bir misal arz edeyim ; “Stress”  kelimesini çok kullanırız değil mi,çokta modern bir kelimedir.Dilimize Fransızcadan geçmiştir vesaire…Gel bakalım bizim güzel Türkçemizde stres yerine kullanabileceğimiz hangi mukabil kelimeler var,hem de hepimizin bildiği kelimeler : “Gam,kasvet,keder,inkisar,ızdırap,hüzün,kahır,efkâr,tasa,dert,mihnet,elem,kaygı,üzüntü,sıkıntı…”.Bunlar sadece birkaçtanesi,liste şişmesin diye sadece bunları seçtim,yoksa inanın bana bir bu kadar daha var.Bu kadar kalabalık bir kelime kadrosu elimizin altındayken,kullanımımıza âmâde iken neden kullanmayalım ki ? Demiyorum ki modern kelimeleri tamamen hayatımızdan çıkaralım.Elbette yeri geldiğinde o kelimeleri de kullanırız,fakat ana dilimizi yozlaştırmamak adına öz kelimelerimizi kullanmayı da bilelim.Empati kurmak diye bir şey var hani,eyvallah tamam empati kuralım da,bazen de empati kurmak yerine “hemhâl” olalım.Ne güzel bir kelime hemhâl olmak,anlamını ne de güzel ifade ediyor ; kendini karşındakinin yerine koymak.Tam olarak karşıladığını zannetsekte,yeni gelen kelimelerin çoğu eskisinin anlamını karşılamıyor,bir yerlerde eksiklik kalıyor sanki.”Etik” kelimesi çok popülerdir mesela,”ahlâk” manasında kullanılır.Halbuki ahlâk dediğiniz zaman,halk ile Hâlık arasındaki irtibatlı dengeden bahsediyorsunuz demektir.Ve o kadar içsel ve derunî bi şeydir ki bu,yanınızda kimse yokken bile size hitap eden bir ahlâk kaidesi vardır.Oysa etik görünüştedir,zahiridir,”gözümün içine baka baka bana kazık atma” demektir bir nevi.Şimdi etik kelimesi bu güzel kelimeyi nasıl karşılasın ki be kardeşim.

Aslında,kelimelere yüklenen mana,ifadeyi besleyen,büyüten ve kastı anlaşılır kılan en önemli unsur ve ne yazık ki son zamanlarda bunu ıskalıyor gibiyiz.Anlamını karşıladığını düşündüğümüz kelimeler aslında çok zayıf kalıyor.Halbuki her kelimenin bir tarihi vardır,o kelimenin peşinden getirmiş olduğu bir kültür ve yaşanmışlık vardır.Geçen yüz yıllar içerisinde işlenmiş bir mücevher gibi ince manaları vardır.Velhasıl-ı Kelâm,çağa ayak uydurma gerekçesi ile anlamını dahi bilmeden kullandığımız her modern kelimenin altında,anlam bakımından o kelimeyi yüze katlayacak bir öz kelimemizin yok olma tehlikesi yatıyor.Hiç değilse büyüklerimizle konuşurken bu öz kelimeleri kullanmaya çalışalım,hem karşınızdaki büyüğünüzde bundan mutluluk duyacaktır emin olun.

Mustafa Ayaz

İstanbul Üniversitesi

Kelimelerin gücü, hacimlerinden daha büyüktür. Hele öyleleri var ki; etkileri harf sayılarıyla asla kıyaslanamaz. Duyulduklarında insanlar dikkat kesilir. Ve ardından bir dizi eylem kendiliğinden gelir. Mesela bir şeyler arayan bir grup insanın içerisinden biri “buldum” deyiverince tüm gözler oraya odaklanır. Ayaklar o yöne gider. Kalpler bulunan şeyin mahiyetine göre sevinç, korku, merakla çarpar. Veyahut kalabalık bir yerde birisi “bomba” diye bağırıverse, onlarca yüzlerce insan bir anda harekete geçer. Koşturmaya, kaçışmaya başlar veya bir yerlere saklanmaya çalışır. Yardım çağıran bir ses… Uzaklardan gelen bir çığlık… Ve bazen bir iki kelimelik müjdeler.. Kuran ve Sünnet kelimelerinin de müslümanlar için böyle bir gücü var. Beş altı harflik bir diziden ziyade hayatımıza yön vermenin, hareketlerimize istikamet kazandırmanın anahtarları adeta bunlar. Eğer bir ayet mevzu bahisse, Peygamber as.ın bu ayeti nasıl uyguladığı bize anlatılıyorsa artık müslümana düşen bu işaretler ışığında hareket etmektir. Çünkü Allah ve Resulü konuşuyordur. Bu konuşma öyle alelade sıradan bir konuşma değildir. İnsanı yoktan var eden, sahip olduğu herşeyin kaynağı olan Allah ve onun elçisi Peygamber as… Bu çağrı, “emirlerinize hazırım” moduna geçirecek bir çağrıdır. Birbirini tanısın veya tanımasın binlerce insanı aynı hedefe kilitleyebilecek, aynı istikamete yönlendirebilecek muazzam bir çağrı. Muhteşem bir güç… Hal böyle olunca herkes bu kelimeleri kullanmak istiyor. Çünkü bunları konuşan, kelimenin kendi ağırlığından kaynaklanan bir itibar kazanıyor. Bugün baktığınızda cemaatler, vakıflar, dernekler, tarikatler aklınıza ne gelirse gelsin, bu yapıların hepsi yollarının Kuran’ın ve Sünnetin yolu olduğunu söylemekteler. İnsanları sadece Kuran’a ve sünnete çağırdıklarını belirtmekteler. Katı gelenekçi muhafazakar kesimden, bu çerçevenin dışına çıkıp yeni birşeyler söylemeye çalışanlara kadar… Karşısındakini İngiliz ajanlığıyla itham etmekten kaçınmayan bu farklı ağızlardan aynı kelimeleri duymak, aynı hassasiyetlerin taşındığı beyanını işitmek kimin kafasını karıştırmaz ki? Mesaj almaya açık, “acaba ne diyor bu adamlar” diye düşünen insanlar baktığında ne görüyor biliyor musunuz? Birbirlerine laf atan sakallı-sakalsız, cübbeli- cübbesiz hocalar, herkes Kuran ve Sünnet diyor. Bu adam, arkadaşlarının hangisiyle konuşsa kendi bulundukları yapıların tek derdinin ve kaynaklarının Kuran ve sünnet olduğunu duyuyor. Kuran ve sünnet demenin hiçbir şeyi değiştirmediğini, herkesin Kuran ve sünnet diyerek söze başladığını sonrasında ise yine Kuran ve sünnet diyerek tamamen zıt kutuplara savrulduklarını görüyor. Ve diyor ki, “Kuran ve sünnet demekle olmuyor bu işler. Sen geç bunları… Herkes Kuran ve sünnet diyor. Sen başka birşey söyle…” Evet, kuran ve sünnetin duyanlar nezdinde bir ağırlığı kalmıyor. İnsanları harekete geçirme ve kendisine icabet edilme ağırlığı yavaş yavaş kayboluyor. İşin içine kendilerinin kalplerinin çok temiz olduğunu beyan eden, rahat bir dini hayat yaşayabilmeyi benimsedikleri katı laikçi anlayışa borçlu hisseden, ne olduğu, kim olduğu belirsiz, tam bir kimlik karmaşası vakaları da katarsak dinden, Kuran’dan, sünnetten prim yapmaya çalışan bir sürü adamla karşı karşıya kalıyoruz. Bu son kesim öyle bir zihin karmaşası içerisinde ki dine, yaratıcıya inanmadığını açıkça ilan eden adamlar hakkında dahi “aslında o da çok iyi bir müslümandı ama biz anlayamıyoruz” diye konuşuyorlar. Adam inanmama hakkını kullanmış, ona bu hakkı bile tanımıyorlar. Şimdi bizleri dinleyen, bir şeyler alma derdinde olan hiç olmadı merak eden insanları düşünelim. Bu meselelere girdiğinde bakacak, bir sürü farklı yapı… Hepsi de kuran ve sünnet diyor. Nasıl ve kimle yürüyecek? “Tamam, ben de artık bu yolda olacağım ama kimin yanında? Neye göre seçeceğim? Hepsi Kuran diyor, Sünnet diyor. Nerde olayım? Bu işte bir iş mi var acaba… Yoksa tek mi takılayım?” demez mi? Bunu demeye hakkı yok mu? Yazıyoruz, çiziyoruz, konuşuyoruz, sohbet yapıyoruz. Şimdi siz söyleyin bu kadar çok Kuran ve sünnet diyenin içinde bu millet ne yapsın? Yusuf Talha Avcı Süleyman Demirel Üniversitesi

  Ropörtaj: Mahmut Yusuf Mahitapoğlu Genç Öncüler: Hocam öncelikle bizleri kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Düşüncenin Siyaseti, Düşüncenin Okullaşması ve Çağdaş Sembol Şahsiyetler kitaplarınızı bir bütün olarak ele aldığımızda, düşüncenin okullaşması nasıl bir süreçtir? Sizin çağdaş sembol şahsiyetler olarak belirtmiş olduğunuz bu şahsiyetler okullaşma sürecinde nerede durmaktadırlar? Kürşat Atalar: Soruda da belirtmiş olduğunuz gibi bunların belirli bir düşünce sistematiği içerisinde yeri var. Özel olarak planlanarak yazılmış kitaplar değiller ama bir düşüncenin dışa aksetmesi açısından birbirileri ile tutarlılığı olan kitaplar. Bu noktada Düşüncenin Okullaşmasının özel bir yeri var. Düşüncenin Siyaseti, Çağdaş Müslüman Sembol Şahsiyetler, Keşke Bilselerdi kitapları ve Araştırma ve Kültür Vakfı’nda yapmış olduğumuz Müslüman Zihnin İnşası programları ile doğrudan veya dolaylı olarak alakalıdır.  Dolayısıyla öncelikle düşüncenin okullaşmasından neyi kastediyorum ondan kısaca bahsedeyim. Düşüncenin okullaşması adlı kitapta aslında bizim Müslüman camiaya yönelik bir öneri de bulunmaya çalışıyorum. Buna farklı bir öneri, farklı bir tez diyebilirsiniz, farklı bir düşünce diyebilirsiniz veya isteyenler bir fark da görmeyebilir. Bence bir fark var. Orası önemli. Bu da çağdaş Müslüman düşünce olarak ifade etmeye çalıştığım Cemaleddin Afgani ile başlayan ve günümüze kadar devam eden süreç içerisinde hâlihazırda içinde bulunduğumuz çağdaş Müslüman düşüncenin gelişim evreleri açısından yaşamış olduğumuz bazı tıkanıklıkları aşmak için önermiş olduğumuz, birtakım fikirleri içermektedir. Nedir bu? Kısaca sürece bakmamız lazım.  Süreci daha iyi tanıdığımız zaman bu tıkanıkları da daha iyi anlayabiliriz. Süreç Cemaleddin Afgani ile şöyle başlıyor ki, bunu ıslah ve ihya çabası olarak nitelendirebiliriz. Müslümanlar Afgani’ye kadar bir tecrübe yaşadılar. Bunun zaferler ile dolu olan bir dönemi olduğu gibi gerileme duraklama dönemlerinin olduğunu da görüyoruz. Afgani bu gerileme döneminin sonunda gelen bu makûs tarihi değiştirmek isteyen bir düşünce veya eylem adamı olarak nitelendirebilir. Bu manada bir sembol şahsiyettir de aynı zamanda.  Afgani kendisinden önce gelenlerden farklı bir yerdedir ve öze dönüş veya uyanış olarak ifade etmiş olduğumuz içtihat kapısın açılması ve düşüncenin yeniden inşası gibi fikirleri ısrarla savunmuştur. Afgani de tabi ki Müslümanların birliği gibi bir düşüncede var ama o siyasi açıdan değerlendirilecek bir şey iken, düşünce açısından önceki dönemlerden farklı bir kırılmayı sembolize eden bir isimdir. Mesela benzer dönemde Muhammed İkbal’in en önemli kitabı kabul edilen İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden İnşası kitabının başlığında da aynı zihniyet görülebilir rahatlıkla. Bu dönemin bütün Müslüman münevverlerinde aynı çabayı görebiliriz. Bu dönemi ilk dönem olarak, Seyyid Kutub, Mevdudi ve Ali Şeriati’yi öze dönüş ve uyanış açısından orta dönem ve gelişme döneminin sembol şahsiyetleri olarak görebiliriz. Müslümanlar bu dönemde kaybettikleri şeyi arıyorlar. Buna iktidar, güç veya medeniyet de diyebiliriz. Onun da yolunun düşünce üzerine yoğunlaşmak ve düşünceyi değiştirmek olduğuna dair tespittir bütün bu çalışmalar.  Bunu yapmadaki amaçları da Mevdudi’nin Gelin Dünyayı Değiştirelim adlı kitabının başlığında olduğu gibi dünyayı değiştirmek.  Düşünceyi değiştirmeyi çalıştılar ama dünya hala istenen ölçüde değişmedi. Bana göre ise bireysel anlamda değişimi sağlamayı başardık ama toplumsal anlamda değişimde başarılı olamadık. Demek ki burada bir problem var. İşte düşüncenin okullaşması bu tıkanıklığı aşmak için yapılması gerekenlere dair bir öneri içeriyor.  O da şudur; O dönemde düşüncenin değişmesi ile beraber kurulan iki tane hareket var. İki tane enternasyonal diyebileceğimiz İhvan ve Cemaat-i İslami gibi yerel ölçekte ise yüzlerce hareket ve grup var. Bunların bütün amacı dünyada kitlesel değişimi sağlamak. Bütün bu hareketlerin amacı dünyayı değiştirmektir. Yoksa bunlar fikri tartışmalar olsun diye yapılmıyor. Teoride çok güçlüyüz de pratik de mi zayıfız? Yoksa başka bir şeyler mi aramamız gerekiyor? Ya da teori de güçlü olduğumuzu sanıyorken aslında o kadar da güçlü değil miydik? Bence sorun tam olarak da burada yatıyor benim, düşüncenin okullaşması kitabında da ifade etmeye çalıştığım nokta tam olarak burasıdır. Benim düşüncem, vakıflar ve derneklerde insanları Müslümanlaştıracak güce sahibiz ama aynı gücü toplum karşısında bulamıyoruz. Toplum bir beden gibidir ve muhatabını da kendisi gibi ister. Toplumun karşısına çıktığın zaman insanları değiştirecek güce sahip olman gerekir. Bu kemiyet üstünlüğü değil keyfiyet üstünlüğüdür. Bu noktada düşünceyi ve dünyayı değiştiremediysek keyfiyet olarak neleri yaptığımızı ve neleri yapamadığımızı iyi olarak anlamamız gerekiyor. Bu noktada Ali Şeriati’nin ismini önemli görüyorum. Ali Şeriati, Seyyid Kutub ve Mevdudi’ye nispeten günümüze daha yakın olduğundan sorularımıza cevap olarak Ali Şeriati’de daha fazla şey bulabiliriz. Bizler ellili yıllardan sonra küresel bir dünyada yaşamaya başladık. Toplumsal değişimleri başarabilmek için bu küresellik özelliğini göz önüne alıp ona göre hareket etmemiz gerekiyor. Düşüncenin okullaşmasında biz bunu şöyle ifade ediyoruz: Batı düşüncenin temelini ve gelişimini çok iyi bilmek toplumsal değişme açısından büyük önem arz ediyor. Bizim keyfiyet noktasındaki zaafımızın önemli bir kısmı da burada yatıyor. Çünkü Batı düşüncesi hâlihazırda bütün küreyi, özellikle de gençleri etkiliyor ve insanlar dönüşüyor. Bu sadece Müslüman dünyada olmuyor. Batı, Asya ve Afrika da aynı anda değişiyor. Modern düşünce insanları değiştirince, siyasi yapıları -ki bunlara modern uluslar diyoruz- da buna göre değişiyor. Dünyayı değiştirmek böyle bir şeydir. Dünyayı değiştirmek için öncelikle fikri bir üstünlük sağlamak gerekiyor. Seyyid Kutub ve Mevdudi’de asıl muhatap Müslüman halk iken Ali Şeriati muhatap kitlesini genişletmiştir. Ali Şeriati’nin konuşmalarında batı düşüncesinden bahsetmesinin sebebi, küresel mevzuları anlatırken batı düşüncesine atıf yapıyor ve İslam bence bu konuda böyle yapar demektir. Bana göre saydığım isimler içerisinde en başarılı olan Ali Şeriati’dir. Şeraiti’ye göre batıyı yenmek için önce batıyı bilmek lazım. Ancak kitapta da belirttiğim gibi o da yeterli değildir. Bunun mütekâmilen yapılması gerekiyor. Bu şekilde hareket etmediğimiz sürece küresel anlamda başarı sağlayamayacağımız gibi, yerel ölçekte de başarılar sağlayamayız. Öncelikle batının cazibesini kırmamız gerekiyor. Ekonomi, siyasi anlamdaki gelişmeler ile mücadele edilmez. Önemli olan düşüncede, ideolojide devrimin gerçekleşmesidir. Bunun ise çok yoğun okumalar ve çok yoğun çalışmalar ile olabileceği aşikârdır. Burada şunu da belirtmek isterim ki bu saydığım isimlerin hepsinin eksik yönleri vardır ve bu bir kişinin altından kalkabileceği bir yük değildir. Bir devlet bu yükü sırtlasa onun bile eksik kalacağı noktalar muhakkak olacaktır. Klasik dönemimizdeki Beytü’l-Hikme tarzı bir yapılanma olmadan okullaşmasının olması çok zor gözüküyor. Ama önemli olan önce amacı ve yöntemi belirlemektir ki benim de bu kitaplardaki hedefim bu yöndedir. Gerçek başarıyı ideolojik ölçüdeki kazanımlarımızda aramamız gerekiyor. Genç Öncüler: İslam coğrafyasında çatışmaların devam ettiği hepimizin malumu. Bu çatışma görüntüleri, özellikle de Avrupa’nın içinde yapılan bazı saldırlar ile Müslümanların kullanıldıkları ve imajlarının sarsıldığını, üzerlerine bazı iftiralar atıldığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Siz bu örgütlerin faaliyetlerini ve konumlarını nasıl görmektesiniz? Kürşat Atalar: Taliban, İŞİD gibi örgütlerin batı tarafından bizim aleyhimize kullanıldıkları açıktır. İslam’ın imajını çizmek için bu yapılanmalara destek veriliyor ve bizler de bunların da yapılarının buna müsait olduğunu görüyoruz. Batı bunu neden yapıyor? Tabii ki de İslam’ı sevmemesini hemen söyleyebiliriz. Yalnız bence bundan daha önemli ve hemen hemen hiç değinilmeyen bir nokta daha var. İslam Ortadoğu’da zaferler mi kazanmaya başladı? İslami hareketlerin Ortadoğu dünyasında yapmış olduğu çabalar semeresini vermeye başladı. Batı’nın korkusu bu yönde oldu. Son olarak BOP projesini de bu yüzden devreye soktular. Müslümanlar önemli ölçüde ideolojik üstünlüğü ele geçirdi. Bu başarılar ile küresel anlamda başarılı olmak mümkün değil ama bu kadar başarılı ile bile liberalizm, sosyalizm ve komünizmin etkisini kırabildik. Batının bu tarz örgütleri de kullanılması da işte bu akımın önüne geçmektir. Bu noktada bu örgütler aracılığı ile daha korkunç sahneler yayınlanıyorsa bil ki sen daha başarılısındır. İşte medya bu yorumu yapmıyor. Medyanın İslam imajını zedelemeye yönelik çalışmasında ise batının, insanların Müslümanlara inanması ve onlara yönelmesi korkusu vardır. Biz bu noktada önemli başarılar kazandık. Düşüncenin okullaşmasında benim yapmaya çalıştığım ise eksik olan noktayı tamamlamaya çalışmaktır. Güncel olarak yaşanan patlamalar ve saldırıların siyasal ortamla ilgili olduğunu düşünüyorum.. Bu saldırılar örgüt görünümü ile batılılar tarafından da yapılabilir, Müslümanlar tarafından da yapılabilir. Uygun yerde batı tarafından yapılan herhangi bir patlama Müslümanları birbirine düşürebiliyor. Bu noktada uyanış dönemlerinin sloganlarına sürekli atıf yapılması gerekiyor.  İran’da, devrimde “ne Şii ne Sünni” sloganı buna örnek olarak verilebilir. Hâlihazırda bir Şii-Sünni çatışmasından korkuluyor. Buna girmemek için bunların üzerine fazla gitmemek de icab ediyor. Bunlar tartışılır ama ayrılık noktaları haline gelmemelidir. Bakış açımız bu şekilde olursa o zaman bu örgütlerin ortaya çıkmasını veya büyümesini engelleyebiliriz. Batının bu gibi örgütleri kullanmasının asıl sebebi fikri düzeyde bizi mağlup edebilmek. Siyasi veya ekonomik anlamda bölgeye sürekli olarak sahip olunmayacağını biliyorlar. O yüzden uyanış hareketlerinin, ideolojik gelişmelerin varlığından rahatsızlık duyuyor. Bu örgütlerin faaliyetlerini bu ana resim içerisinde görmek gerekiyor. Yerel ölçekte ne yaptıkları ise bu bağlamda ele alınmalıdır. Irak’ta Saddam ile beraber sünniler sistem dışında bırakılıp baskılanınca yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar. Buna binaen Suriye’deki olaylarda ortaya çıkınca böyle bir ortamda IŞİD’in çıkması oldukça doğal olmaktadır. Ilıman ideolojiler ile değil radikal ideolojiler ile savaşılır. Sert bir ortamda olacak ki örgütler savaşçı toplayabilsin, şehitlik makamına ulaşmak istesinler. Sünniler bu örgüt üzerinden kendilerine bir çıkış yolu buldular. Amerika’nın IŞİD’i desteklediğine dair haberleri de böyle okumak gerekiyor. Amerika Sünnilerin bölgede yok olmasını istemiyor. Daha sonra kurulacak olan düzende Sünnilerin de temsil edilmesi gerekiyor. Bence IŞİD gibi bir örgütün bu şekli ile devamı mümkün gözükmüyor. IŞİD’in üst kademisi yok olur, silahlı sünni gruplar siyasi yönetime eklenir. Suriye özelinde konuşacak olursak da “düşmanımın düşmanı dostumdur”, mantığı çok iyi bir biçimde işliyor. Suriye’de Türkiye’nin düşmanı IŞİD ise dostu Kürt gruplar oluyor, askerlerini eğitiyor ya da İran kendi çıkarları için Suriye rejimi ile beraber hareket ediebiliyor. Bu noktada bizim özellikle Müslüman gençlerin kafası ciddi anlamda karışık durumda bulunmaktadır. Türkiye neden Amerika ile birçok konuda ortak hareket ediyor? Bu konuda her devlet siyasi sahadaki geleceğine yönelik hareket ediyor. İran Suriye rejimini destekliyor çünkü Esad’ın devrilmesi ile beraber sıra kendilerini gelecektir. İran’ın Rusya ile ilişkilerini de düşmanını arttırmamaya yönelik hamleler olarak görebiliriz. Bunların doğru olmadığını tabi ki kabul ediyoruz ama bu ilişkilerin tamamı siyasi yöndedir. Suriye’de veya Irak’ta savaşan grupların da yaptıkları faaliyetlerin kimin işe yaradığını iyi bir şekilde değerlendirmeleri gerekir.  Eğer düşünce yalnızca Esad’ı göndermek ve bu da Amerika’nın işini gelecek ise o zaman kime yardım edilmiş olunuyor? Esad sonrasını iyi bir şekilde düşünmek ve tesis etmek lazım geliyor. Sonuç olarak; düşüncenin okullaşması ve Müslüman âlemin öze dönüşünü ve uyanışını gerçekleştirmek için sürekli okumak ve düşünmek, keyfiyet cihetinden iyi yerlere gelmemiz gerekmektedir. Genç Öncüler: Hocam bu keyifli sohbet için teşekkür ediyoruz. Kürşat Atalar: Ben de sizlere teşekkür ediyorum.   *

Dr. M. Kürşad Atalar 1965 yılında Ankara’da doğdu. 1984 yılında Meteoroloji Teknik Lisesi’nden mezun olduktan sonra Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nde çalışmaya başladı. Bu arada ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümü’nü okudu. 1990 yılında bu bölümden mezun olduktan sonra, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde 1994 yılında Master, 2002 yılında doktorasını tamamladı. Master tezini “Siyaset tanımları ve Türk Seçmeninin Zihnindeki Yansımaları”, doktora tezini ise: “Türkiye’de Radikal İslamcılık” konularında yaptı. Zaman gazetesinde 1987 yılında çıkan ilk yazısından sonra,. İktibas, Girişim, Kalem ve Onur, Nida gibi çeşitli dergi ve yayın organlarında makale ve çevirileri yayınlandı. 1989-2009 yılları arasında İktibas dergisinde yayın kurulu üyesi olarak çalıştı.
2003 ila 2005 yılları arasında Gazetem.net internet sitesinde yazılar yazdı.
Düşüncede Devrim ve On Tez başlıklı iki kitabı bulunmaktadır. Yazarın ayrıca çevirileri de vardır. Bunlar;
Kur’an’ın Zihni İnşası (Seyyid Abdüllatif),
Batı Düşüncesinde İslam (Albert Hourani),
Modern Küresel Sistem (Immanuel Wallerstein),
İslam’da Modern Eğilimler (H. A. R. Gibb)
ve Batı’nın Kaynakları (Mark A. Kishlansky) başlıklarını taşımaktadır.  

Röportaj: Burak Kalpaklıoğlu

Genç Öncüler: 1970’lerden 80’lerden Alacak Olursak İslamcıların O Gün Dili Söylemi Nasıldı ve Bugüne Kıyasla Nasıl Bir Değişim Yaşandı?

  Şemsettin Özdemir: İslami bilinç ve şuur yetmişli yıllarla beraber canlanmaya başladı. Altmışla yetmiş arası tercüme faaliyetlerinin canlandırılmaya çalışıldığı bir dönemdi. Yetmişli yıllarla beraber Müslüman hareketler etkin olmaya ve gündeme çıkmaya başladılar. Bugün Ak Parti’yi doğuran Milli Görüş hareketi yetmişlerin başında Milli Nizam olarak partileşti ve aktif mücadele alanına girdi. O dönemde, farklı, eskiden gelen İslami yapılar vardı. Nurcular, Süleymancılar vs. O dönemde yine MTTB belli bir İslami özelliğe sahipti eksikleriyle beraber. Akıncılar vardı Milli selamet partisinin yan kuruluşu, Mücadele Birliği diye bir yapı vardı. Yine o yapı da örgütlenme teşkilatlanma imkânına sahipti. Bu dönemde bir defa muhalefetin odak noktası sisteme karşıydı. Çünkü Türkiye’yi CHP olmasa da zaman zaman CHP ile koalisyon yapmış, yetmişli seksenli dönemlerinin -bir ara milli cephe hükümetleri- adı Adalet Partisi, MHP ve benzeri birkaç muhafazakâr partiyle hükümetler yönetti. Bir ara Ecevit, tek başına gelemedi iktidara, ama iktidardaydı. O dönem, özellikle İslamcı diyeceğimiz yani siyasal islama bakışa sahip olan, diğer ifadeyle islamı bir hayat tarzı olarak hayata taşımak isteyen akımların muhalefet dili tabiî ki iktidara, sisteme, yaşanan müesses düzene ve o düzenin temsilcisi Adalet Partisi ve CHP gibi partilere karşı net ve kesindi. Nurcu kesimin Adalet Partisine bir yakınlığı vardı ama bahsettiğimiz Milli Selametten etkilenen, müstakil olan Mücadele Birliğidir, Akıncı teşkilatlarıdır, farklı oluşumlardır. Bunlar sisteme sistemi temsil edenlere karşı tavizsiz net muhalefetler yaptılar. Tabi o dönem Müslüman oluşumlar güçsüzdü. Yetmişli seksenli yıllar Türkiye’de iç terörün var olduğu sağ-sol mücadelesinin ayyuka çıktığı 1974’den seksene kadar beş bine yakın insan öldü terörden. Arkasından ihtilal geldi. İhtilal gelince gündem değişti. Tabi ihtilal öncesinde Türkiye’de İslami oluşumu etkileyen iki hadise oldu. İran’da İslami devrim gerçekleşti. Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etti ve Afgan direnişi ortaya çıktı. Ruslara karşı çok ciddi sonuçlar almaya başladı. Bu iki olay, devrimin başarısı, direnişin gücü Türkiye’deki Müslümanları çok ciddi etkiledi, büyük bir motivasyon verdi, moral kazandırdı, kendilerine güvenleri geldi. Yani İslam yeniden iktidar olabilir,  Müslümanlar Rusya’yı bile yenebiliyor. Bunlar insanlara güç verdi. Türkiye’de bu durum bir umut oluşturdu. Bu umudun kalitesi bugüne göre tartışılabilir. Belki içeriği çok dolu değildi. O dönem ifade ediyorum Türkiye’de bulunan Müslüman eğilimli insanlar, İslamcı kesimler uluslararası sisteme karşı hep eleştirel ve net tavır koydular. İhtilalden sonra çok güçlü bir şekilde Özal iktidara geldi.  Bazı kesimler eskiye göre biraz tereddüt ettiler. Eskiden Refah Partisinden Özal’ın aday olduğu gerçeğinden hareketle bazı kesimler Özal’ı kendilerine yakın buldular. Fakat ciddi bir kesimde Özal’ın oluşturduğu bu hareketin bir kitle partisi olduğu ve uluslararası sistemle entegreli bir şekilde çalıştığı gerekçesiyle Özal’a tepkiler vardı. Özal’la birlikte devlet baskısı azaldı. Fakat fikri yozlaşma maalesef arttı. 1989’dan itibaren Türkiye’de yeni bir terör sarmalı başladı. Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Gazi Olayları, Sivas Olayları, Başbağlar olayları ile Türkiye yeni bir darbe sürecine sokuldu. 1996 yılında Refah Partinin %21 oy alarak Tansu Çiller ile koalisyon hükümeti kurması sonrası bu suikastların olgunlaştırdığı darbe zemini 1997’de post modern darbeyi getirdi.  Refah Partisi birinci partiyken kapatıldı ve iktidardan düşürüldü. 1994’den sonra yeni bir şey oldu. 1994’de ilk defa Milli Selamet geleneği Refah Partisi olarak İstanbul’da ve Türkiye’nin birçok yerine belediyeler almaya başlar. O aslında bugün Ak Partinin geldiği noktanın başlangıcı sayılabilir. O günden bugüne İstanbul ve Ankara belediyelerini hep aynı gelenekten insanlar kazanmıştır. Geçmişi İslamcı olan kadrolar Türkiye’deki diğer belediyeleri idare etmeye devam ettiler. Refah partisi kapatıldı fakat belediyeler zorla bu insanların elinden alınmadı. Belediyelerdeki işleyiş bir şekilde devam etti. Refah partisinden sonra Fazilet Partisi de kapatıldı. Bu kapatmadan sonra Milli Görüş geleneği bölündü. Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları Ak Partiyi kurdu. Fazilet Partisinde kalan kadrolar ise Saadet Partisi ismiyle yollarına devam ettiler.  Bu olayla beraber Türkiye yepyeni bir sürece girdi.  Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının kurduğu Ak Parti 2003 yılında iktidara geldi. 2003’den bugüne Türkiye son 13 senedir Ak parti tarafından yönetiliyor. Ak Parti kadrolarının büyük çoğunluğu Milli Selamet geleneğinden gelme insanlardan oluşuyor. Son 200 yıldır ilk defa Müslüman eğilimli arkadaşlar Türkiye’de laik bir düzende iktidara geldiler ve Türkiye’yi yönetiyorlar. Tabi bu bir sorun doğurdu. İlk defa bu kadar büyük imkâna sahip olan Müslüman kitlelerin ve cemaatin çoğu mevcut hükümete daha önce sisteme karşı yaptıkları eleştirileri yapmadılar. Bu önemli bir kesim için büyük bir sorun doğurdu. Eleştiri yapmak isteyenlerde yapmak istemeyenler tarafından büyük tepki aldı. Tabi insanlar şöyle bir olayla karşı karşıya kaldılar. İslami bir muhalefet yani Asr suresinde sembolize edilmiş şekliyle birbirine hakkı ve sabrı tavsiye etmeyi nasıl ve ne şekilde ve ne zaman yapacağız sorusu gündeme geldi.  Şimdi birileri diyor ki ya kardeşim tamam bu müminler hata yapıyorlar fakat ilk defa bu noktaya geldik şimdi zamanı mı demeye başladılar. Öyle bir iş oldu ki yıllardır iktidar hayaliyle yanıp tutuşan insanlar amaçlarına ulaşınca büyük bir rehavete kapıldı ve bütün işleri hükümete havale etmeye başladılar.  Bir sorun çıktı ortaya. Sistemi yöneten Müslüman özellikli arkadaşlar fakat sistem devam ediyor. Kapitalist sistem, laik sistem, liberal sistem. İçki, faiz afedersin zina sisteme göre halen helal.  Şimdi Ak Partiyi eleştirmeyelim diye millet sistemi eleştirmekten vazgeçmeye başladı.  O ikilemi bile göremedi. Ak Partinin yanlışına yanlış bile denmemeye başladı. Böyle bir gariplik ortaya çıktı. Ak Partinin çevresinde oluşan %50’lik kitle, sistem/hükümet ayrımına dahi varamayarak sisteme dahi bir eleştiri getiremedi. Sistemi yöneten Ak Parti kadrolarının hataları eleştiri konusu yapılmadı. Bazen istişare toplantılarında bulunduk iktidar temsilcileriyle. Somut yanlışları söyleyen birkaç kuruluş vardı. Diğerleri kraldan çok kralcı kesilerek hükümete yağ çekme yarışına girdiler. Müslüman olduğunu iddia eden insanlar Kur’an’ı Kerimi ciddi okursa, Kur’an müminlere bu konuda nasıl yol gösterir sorusunun cevabını bulurlar. Medine döneminde inmiş olan surelerin çoğunda içe dönük çok sert ağır eleştiriler vardır. Onların Medine’de savaşta yaptıkları hatalar, yönetimde yaptıkları dünyevileşmeler karşısında Kur’an şöyle bir şey demez. “Şimdi Müslümanlar yeni toparlanıyor, bunun zamanı değil.” Tam aksine eğitim alanda yapılır. O anda en sert ayetlerle örneğin Tebük seferine gitmeyenlerin tutum, yaptıkları kaytarmalar, parayı bahane ederek savaştan uzak kalmalar, veya başka biryerde verdiği sözü yerine getirmemeler, başka bir yerde ganimet kavgasına girmek. Enfal suresi 67. ayette peygamber efendimize yapılan ağır bir eleştiri vardır: “Hiçbir peygambere düşmanı mağlup etmediği sürece esir almak yakışmaz.” ayetin arkasında ağır bir eleştiri vardır. Bütün bunlar uyarıdır. Uhud dağında ganimet duygusuyla cepheyi terk edip de müslümanların mağlup olmasına sebep olan müslümanlara sert eleştiri yapar Kuran-ı Kerim. Bu şu demektir: Ülkeyi kim yönetirse yönetsin ister laik bir ülke yönetsin ister Müslüman bir ülke yönetsin yönetime gelenler yönetimde bulunanlar olduğu gibi bir de yönetimin dışında bulunanlar Müslüman olmanın gereği olarak, imanın gereği olarak Asr suresinin gereği olarak mutlaka uyarılıp ikaz edileceklerdir. Hatalar neyse söylenecektir. İstenen ne olur: adaletli olalım, iftira atmayalım, yalan söylemeyelim, delilli ve belgeli konuşalım, diyelim ki: şu işiniz yanlış, şu üslubunuz doğru değil, veya şu ihaledeki uygulamanız yanlış, Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de Türkiye’nin büyük kentlerinde bu mimariyle, yüksek binalarla  mahvettiniz bu şehirleri. Hem adalet yok, hem de tarihi alanlar kirletildi. Başka ne yok İstanbul için söyleyeyim. İstanbul’ın en büyük tarihi mekanı olan Süleymaniye’nin hala çöplük gibi kalması 12 yıllık iktidar döneminden sonra AK Parti için yüz kızartıcı, yüz karası bir örnektir. Bunu eleştirmeyecek miyiz? Bunu söylememek haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır örneğine gelir. Kim olursa olsun ister İslam devleti kur, ister şeriat ilan et hiç fark etmez neyi ilan edersen et Allah Medine döneminde inen ayetlerde Müslümanlarda meydana gelen hataları şiddetle eleştiriyorsa, müminlerin Allah’ın indirdiği Kuran’a karşı kalplerinin yumuşama zamanı hala gelmedi mi diye sertçe eleştiriyorsa, yaptıkları haksızlıklar karşısında ağırca eleştiriyorsa, Kuranın gösterdiği yol gibi bizim de kendimize, ülkeyi yönetenlere bunlar nerede olursa olsunlar fark etmez bu uyarıları yapmakla yükümlüyüz. Bunu terk etmek büyük bir vebaldir. 1- kendisi için vebal 2- belki de biz bu uyarılarla hükümette bazı hatalara düşen arkaşların yaptığımız uyarılarla hatalarını engelleyebileceğimiz için aslında onlara yardım etmiş olacağız. Bu uyarma sorumluluğumuzu terk ederek onlara kötülük yapmış oluyoruz. Bazen insanlar işin içine dalıp giderler fark etmezler hatalarını, sevap bile zannederler, bunu da sevap olsun diye yapmazlar yoğunluktan dolayı. Biri çıkacak diyecek “Bak arkadaş bu politika yanlış” diye uyaracak. Devamlı söylerim ben Türkiye’deki din eğitiminin yöntemi yanlıştır: bu ilahiyatlardan çıkan binlerce din dersi öğretmeni okullarında sevilmez hocalardır. Niye? Bunu demeyecek miyiz şimdi? Olur mu efendİm ilahiyatçı arkadaşlara öyle denilir mi? Bu arkadaşların kendilerini değiştirmesi gerekiyor. Niye çünkü lisede dini sevdirmiyorlar. Burada bir problem var. Söylersek fark edilir. söylemezsek şunu yapıyorlar: biz çok iyiyiz bu çocuklar anlamıyorlar bu nesilde iş yok. “Yok ya” hata sende senin sistemin yanlış. O bakımdan İlahiyatlar, değişik cemaatler fark etmez Allah için yola çıkan her camaat, her hareket kitlenin eleştirisine açıktır. Kimse bizi konuşamaz diyemez. Niye sen kamusal alana çıktınmı konuşuyorsun İslamı tebliğ ediyorsun. Söylediğin herşey yanlış, Müslümanların aleyhine, müspetse lehine. Yanlış olduğuna inandığımı söyleyeceğim ki bundan vazgeçesin uyaracağım seni. Allah bunu farz kıldığı için, bu garabetin ortadan kalkması için. İki kültür vardı bizim siyasi hayatımızda: biri padişahlık kültürü. Biz 1500 sene padişahlık kültürüyle yönetilmiş bir ümmetiz. 2- Baskın İslam kültürü tarikat kültürüdür. Padişahlıkta zaten içe dönük bir uyarı yok. Padişahı kim eleştirecek?  Birkaç kişi. Çok eleştirirsen dilin kopar. İstisna hariç böyledir. Tarikatta ise zaten susmak eftaldir. Şeyhin her yaptığında bir hikmet aranır. Şimdi bütün tarihi bu eksikliklerle geçmiş bir ümmet birdenbire seçimli bir sisteme geçiyor. Seçimli sistem olduğu zaman insanlar iş başına geliyor, ülkeyi yönetiyor ama bizimkiler gelince susalım. Aslında burdan dönelim tek hükümete değil, muhalefet dili önce mümince yapılmalı, kendi içinde adaletli ve doğru olmalı. Yani bir cemaate bir harekete mensup insanlar kendi bünyelerinde gördükleri yanlış ve hataları ( Müslüman olmak kaydıyla ) Allah için en güzel üslupla ikaz edip uyarmaları dinlerinin gereğidir. Birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edinin gereğidir. 2- farklı cemaat ve oluşumlar, yapılar, hareketler birbirini Allah için uyarmakla yükümlüdür. Namaz kadar oruç kadar farzdır bunlar. Bunları terk etmek büyük vebal getirir. Çünkü yanlış olan dile getirilmezse bu yanlışlık din olarak yaygınlık kazanıyor. Dolayısıyla ister hareketlerin kendi içinde ister hareketlerin birbirine karşı isterse ülkeyi yöneten siyasal kadrolara karşı Müslüman insanların emri bil maruf yapma yani iyiliği emretme hatayı da düzeltme ya da düzeltmeyi  emretme görevini mutlaka yapmaları gerekiyor. Bunu yaparken: 1- En güzel üslupla yapmalılar. Düşmanca değil, iftira atarak değil, söverek hakaret ederek değil, kafasını gözünü kırarak taşlayarak değil. Allah Hz. Musa’ya diyor ki: ! Ya Musa kalk Firavuna git ona tebliğ et. Sonra diyor ki ona en güzel şekilde anlat. Olur ki arınmak ister. Firavuna giden Musa’ya Allah güzel konuş diyor. Başka bir ayette Allah diyor ki: İnsanları Allaha çağıran salih amel işleyen ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir. Kötülük ile iyilik eşit değildir. Sen kötülüğü en güzel tarzda karşıla, sana biri kötülük mü yaptı? En güzel şekilde ona mukabele et. Eğer böyle yaparsan düşman olanın dost olduğunu görürsün.  Mutlaka bu uyarıyı, bu tebliği en güzel en estetik tarzda asla iftira olmayacak şekilde uyarı ve kazanmayı hedefleyerek yapmalıyız ve  mutlaka yapacağız. Kim yaparsa yapsın yanlışa yanlış demeye devam edeceğiz. Bu bize farz olandır. Birgün bunu yaptık diye kötü olabiliriz bir yerlerde önemli değil konuşmalıyız uyarmalıyız kim olursa olsun yanlış yapan herkesi uyarmalıyız çünkü uyarılmayan insanlar yanlışlarını meşru görmeye başlarlar daha sonra uyarsan da artık hiç dinlemezler sizi. Bunu dediğim gibi eğer becerebilip de güzel üslupla yaparsak etkisinin olabileceğineinanıyoruz. Eğer uyarıları, ikazları biz belli bir potansiyele, güce taşıyabilirsek zaman zaman sizin Genç Öncüler dergisinde yaptığınız eleştirileri İstanbul’daki kentsel dönüşümü, Soma’daki maden kazası vb. bunları belli bir kitle üstlenecek hale getirdiğimiz zaman hükümetin etkilenmemesi mümkün değildir. Eğer İstanbul’da Süleymaniye muhitinin bugünkü yüz kızartıcı çöplük durumuna karşı yüz bin kişi hükümete mesaj çekse, mail atsa bir hafta içinde paniklerler ve bunu öne alırlar. Bakıyorlar ki kimseden ses çıkmıyor yakınılıyor sadece. O bakımdan yakınarak iş olmaz. Görevimizi başkalarına teslim etmemeliyiz. Sen mücadeleni edersin sonra Ya rabbi gücüm bu kadar bu adamları ıslah et dersin. İnsanların çoğu işlerini Allaha havale ediyorlar. Ya rabbi İslamı sen tebliğ et, insanları sen yok et, Amerikayı kahret, İsraili yok et. Bu duaların karşılığı olmuyor. Eğer dualarla bir toplum çökmeseydi Endülüs çökmezdi. Osmanlı çökmezdi. Sahabe birbiriyle çatışmazdı. Allah koyduğu yasaları herhangi bir Müslümanın hatrı için değiştirmez. İstediğimizde ağlayıp sızlayalım değiştirmez. Bize yapmamız gerekenin yapılmasını emrediyor. Sen mücadeleni ver çabanı göster gücün bittikten sonra rabbine dua et yardım iste. Ya Rabbi bütün yapacağımı yaptım benim gücüm bu kadar gücüm yetmiyor. İşin özü özeti toparlarsak muhalefet emri bil maruf, hakkı ve sabrı tavsiye etmek müminlere güçleri oranında farzdır. Tehlil-i imkan olmayan farzdır. Bakın cihadla kıtal arasında küçük bir fark vardır. Kıtal üst kimlik cihadın alt versiyonudur.  Şartlar oluşunca oluşur. Ama cihad kesintisizdir Allah cihad-ı ekber der Furkan suresi 52. ayette. Dolayısıyla tebliğ anlamında cihad Kuranla cihad, cihad-ı ekber, tebliğ müminlere diğer farzlar gibi farzdır. Terki mümkün değildir, vazife başkasına verilemez. Yani Burak diyemezki “abi sen benim adıma cihad et” olmaz. Ama savaşta olabilir, görevli biri der ki Burak’ın işi savaşmak değil yazmaktır sen de cihada git olur. Ama fiili fikri şeyde yok böyle bir şey. O yüzden bugünkü cihadın, mücadelenin, tebliğin uluslararası düzene, onun işbirlikçilerine ve İslamı kötü temsil eden bizim içimizdeki adamlara karşı tavizsiz ve doğru eleştiri yapmaya devam edeceğiz. Yani kim olursa olsun doğruyu yapacağız, düşmana bile olsa. Maide suresi 5. ayet bir topluluğa olan kininiz sizleri adaletten alıkoymasın der. Doğruyu söyleyin kin duyabilirsiniz ama adam doğruyu yapıyorsa doğrudur. O açıdan ülkemizdeki Müslüman hareketlerin içe dönük yakınlarımıza, dostlarımıza ve Türkiye’yi yöneten kadrolara bu konuda en net uyarıları yapmaya devam etmeliyiz. Bunu en güzel üslupla yaparsak bu kardeşlerimiz bundan etkilenirler hatalarını azaltırlar. Bıkmadan usanmadan bunları söylemeye devam etmemiz lazım. Bunu yaparken Allahın gösterdiği yol üzerine en güzel üslupla kötü iyilike uzaklaştırmakla sözü en güzel şekilde söyleyerek hakaret etmeden, iftira atmadan yaparsak sonuç alırız diye düşünüyorum.

Genç Öncüler: Hocam Özellikle Son İki Senedir Yoğun Olarak İslamcılık Öldü mü İslamcılık Nereye Gidiyor? Tartışmaları Yapılıyor. Bu Tartışmaların Merkezinde de Muhafazakarlık Meselesi Var. Müslümanlar İktidarla Beraber Bir Yandan Muhafazakarlaşırken Öbür Taraftan İslami Kimlik Kamusal Alanda Daha Fazla görünür Olmuştur. Sizce Bu Anlamda Sistem Mi Müslümanları Yoksa Müslümanlar Mı Sistemi dönüştürmüştür?

Şimdi parça parça değinelim. İlk başta İslamcılık öldü mü dedin. Bu İslamcılıktan ne anladığımıza bağlı. Ben İslamcılık denilen kelimeyi şöyle anlıyorum. Çok da sempatik bulmadığım halde anlıyorum çünkü bir izah tarzı bir yorum. Ne demek benim açımdan İslamcılık? Müslümanların yeniden bir medeniyet kurma, bir sistem oluşturma iddasına ben İslamcılık diyorum. Birçok İslami akım var ama bu akımların çoğunun böyle hedefleri yok. Güçleri olmadığı için olmayabilir başka sebepleri olabilir. Biz insanı ahlaklı yapalım başka bir işe karışmayız diyorlar. İslamcılık İslamı hayat kılma, bir proje olarak, bir medeniyet olarak yeniden etkin gücünü dünyada batıdan yeniden devralma iddiası ise buna siyasal islam da deniliyor. Ben İslamcılığın doğduğunu ama daha büyümediği için nerede öleceğini düşünüyorum. Bir defa İslamcılık Osmanlı döneminde bir yaşama iddisaydı. Her gün çöken bir imparatorlukda İslamcılar dediler ki: islam bir umuttur korkmayın! Biz yeniden ayağa kalkacağız. O gün denmesi gereken bir laftı bu. O bir kriz ve bunalım dönemi yorumudur. Yani ülke hergün bir coğrafyayı kaybediyor. 20 milyon kilometrekarelik topraklar patır patır hergün gidiyor. Büyük bir umutsuzluk var ve bir grup Müslüman diyor ki biz yeniden islam hakmiyeti kuracağız. Ötekiler  gülüyor “dalga mı geçiyorsun ne kuracaksın yıkılıyorsun!” Böyle bir zamanda böyle bir idda vardı. Cumhuriyetin devam eden yıllarında da böyle. İslamcılığın 40 tane tarifi yapılıyor ama benim İslamcılıktan anladığım budur. Yani İslamı yeniden bir proje olarak bütün kurum ve kuruluşlarıyla dört başı mağrur hakim kılma iddiasını ben İslamcılık olarak algılıyorum. Böyle algıladığımız zaman İslamcılık bitmiş falan değil. Daha henüz istenilen tecrübesini hayata hiç hakim kılamadı. Yani İran bir İslamcı projenin daha başında bocaladı. Öyle iktidara geldi ama tecrübe eksikliğiyle bir ulus devlete dönüştü. Mezhebe dönüştü ve mezhep İranın en büyük handikapı oldu. Daha önce adı İslam denilen böyle şeriat uygulamalarının ben yanlış çıkışlar olduğunu doğru olmadığını bir sistem tasavvuru olmadığını, bir tepki olup hemen başta bir şeriat ilan edip devlet kurmuş olmakla bir şey yapmadıklarını ifade ediyorum. Aslında İslamcılık veya İslamın gerçek hayat modeli olarak ya da şöyle ifade edelim bizim yaratılış gayemiz ibadet, eğer ibadetin sistemleşmesi İslamcılıksa bütün hayatın vahye uygun tanzim edilmesi iddiası İslamcılık ise İslamcılık bitmedi. Bu baskılar şuanda savaşta İslamcı düşünceye büründü. Şu iç savaşların asıl sebebi budur. Mezhep savaşlarında başka hesaplar var ama Amerika’nın dördüncü Dünya Savaşı ilan ettik dediği kesim İslamcılardır. Onun için bugün sıkıntı çeken bu. Bir devlet düzeninin bile doğru dürüst temsil edilemediği İslami akıma ABD dördüncü Dünya Savaşı ilan ediyorsa, İslamcı hareketi, umut, tasavvur ve büyük bir gelecek bekliyor. Şuanda darbelerle muhatap,  katliamlarla muhatap ve canı yanıyor. O bakımdan ayağa kalkıp sistemi kurmadı ki tıkandı diyelim. Kurulmayan şey ne zaman tıkanacak? Daha gerçek anlamda iktidara bile gelmedi. O bakımdan ben İslamcı hareketin gelişini büyük bir umut olarak görüyorum. Biz bu coğrafyadaki bu darbe ve kriz dönemlerini önümüzdeki 5-10 yılda aşarız. Bundan sonra yeniden toparlanma ve aktif dönem gelir. Orda işte Müslüman kadrolarının görevi şu olacaktır. Yeni bir İslami modernasyon olacak, size düşen, bu genç kadrolara düşen tamda budur.   Yani İslami hayat tarzı ne olacaktır? Padişahlığı getirecek halimiz yok. Nasıl bir model kurmak o Müslüman kadroların, İslamcı dediğimiz insanların görevi? İktidar meselesi, buradan ona geçelim. İktidar her zaman sıkıntıdır. İktidar gücü ele alan bir imkâna sahiptir. O zaman karşımıza az önce dediğim laf gelir. İktidarın az hata yapabilmesi için Müslüman kadrolar, yarın için bu gün için demiyorum,  nasıl bir sistem kuracak ki o sistem vahyin hedefi olan adalet, emanet, ehliyet, liyakat ve benzeri konuları bütün bir sisteme hâkim kılacak ve orda suistimali azaltacak. Böyle bir sistem kurulması gerekir ki bu sistemi birileri istese de yozlaştırmakta zorlanacak. Bunu kuramazsak sistem kolay bozuluyor. Yani bir ailenin, dar bir grubun tasavvurunda, bir ikilinin kafasında bir sistem varsa, bu adamı öldürürsün sistem biter, bu adamı ele geçirirsin sistem biter. Fethullah Gülen’i biri ele geçirince bütün bir cemaati yoldan çıkardı. Bu tür arkadaşların hepsi yanlış adam değil, samimi insanlar. Dini algılarında problem olabilir. Tek adama dayalı hareketin adamını öldürürsün hareket dağılır, ele geçsin dağılır, gider. O bakımdan iktidarların yozlaştırıcı unsuru vardır veya şöyle denebilir iktidar zor bir iştir. Ülkeyi yönetmek en büyük emanettir. Hani diyar-ı Dicle’de bir kurt bir koyunu kapsa gelir ilahi adalet Ömer’den bunu sorar. Hz. Ömer’i anlattığımız menkıbeyi düşünelim. İktidara geliyorsunuz, eğitim, siyaset, ticaret, iş hayatı bütün bunlardan sorumlusunuz. Ne kadar zor bir iş ve ilk defa gelmişsin tecrübesizlik var, etrafta algılar zayıf. Hemen yozlaşma başlayabilir. O bakımdan iktidar doğasında olan gücü elinde topladığı zaman, işte muhalefet cephe onları susturabilir, engelleyebilir, yaptıkları hoşgörü eleştiri iktidarın hoşuna gitmez. O bakımdan muhafazakâr olan mevcudu korumaktır. Onu muhafaza ediyorsun, hoşuna gidiyor. Tamam, bak ne güzel dindar görünümlü, tabii ki biz sokaklarda, okullarda Müslüman kız veya erkeklerin kendi inançlarına göre bir kıyafetle yaşamasını isteriz ama bu her şeyin tamamlanması değil. Kimileri bu imkânları elde edince her şey bitti deyip rehavete kapılıyor. Yanlış çünkü bizim gayemiz, devlet, hükumet, örgüt, cemaat hepsi Allah’ın vahyini hayata hâkim kılmak için bir araçtır.   Daha da açayım. Bir buçuk milyar kâğıt üstünde Müslüman artı beş buçuk milyar diğer insanlara İslam’ı tebliğ etmek için bütün bu organların araç olması gerek. Hiç biri gaye değildir. Beş buçuk milyar insan İslam’ı nasıl tebliğ edeceğiz? Ondan sonra kabul edip etmediklerine bakalım. Bütün bunlar için devlet bir araçtır. Devletin İslami olduğunu varsayalım. Devlette, laik devlet zaten böyle bir araç değil tersine araçtır, o açıdan devletin yıpratıcı, muhafazakârlaştırma, kendini koruma, kendine karşı çıkanları ezme, ekonomiyi ele geçirirse oradan rant devşirme ihtimalleri vardır. Bu konu ileride sistem için kafa yoracak yaşlı ve gençlere şunu getirir. Asla güven esası üzerine bir sistem olmaz. Ben bu lafa çok güveniyorum. Allah böyle demiyor. Borçlandığınız zaman yazın diyor. Kuran’ın en büyük ayeti Bakara Suresi 282’dir. Şahit tutun diyor. Buradan hareketle sistem kuruyorsanız nasıl bir sistem kuracağınıza kafa yormanız gerekiyor. Bütün Müslüman yetişmiş kadroların bunu düşünmesi gerekiyor. Yarın burada olmadı bir yerde ona dönüp akıl verelim.   Bir Müslüman sistemin adının başına Müslüman konmasının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Kaldı ki kanaatim şudur. Bu aşamadan sonra hiç bir sistemin başına İslam koymamak lazım.  Müslümanların kuruluş sistemi İslam’dır. Ama sorun şu, İslam koymak bir şeyi çözmüyor ki. Nasıl yapacaksınız ki biri oradan hak etmediği parayı suistimal etmek istiyorsa onun kolunu kıracaksınız, kopartacaksınız işte,  yani sistem bu işte.  Müslümanların kuracağı sistem beşerî bir sistemdir. Bir şartla, bunu niye söylüyorum? Özellikle söylüyorum.  Yani senin benim başkalarının kuracağı beşerî bir sistem. Yani beşer olan Müslümanlar bir sistem kuracak ama onların kuracağı düzen eğer onlar Müslümansa eğer orda bir laiklik dayatması yoksa. Yok, olduğunu var sayarak söylüyorum. Vahyin ilkeleri uygun olacaktır. İşte İslami olması olacaktır.  O sistemin, hükümetin başına 10 ayet 20 hadis yazmak ile İslami olunmaz. Onu yazanlar dini nasıl kullanıyor gördük. Birçok cemaatin bunları,  dini nasıl istismar ettiğini gördük. Beşeri bir düzende devletin bu imkânlarını kötüye kullanmaya yönelik bir risk var çünkü elde büyük bir güç var. Devletin askeri var polisi var. Yozlaştırıcı unsura karşı nasıl bir sistem kuralım ki burada denetim olsun? İç denetimi olsun, devlet kendini denetlesin, hükümeti birinin denetleme imkânı olsun, halkta onları denetlesin. Böyle bir sistem kurarsak o zaman hükümet eşittir yozlaşma demektir anlamı çıkmaz.   Hiçbir hükümeti hiçbir devlet örgütünü idealize etmemeliyiz. İnsanlarla oluştuğu için insan hata yapar,  yanlış yapar. Yapmamış olsa,  ey iman edenler ayetinin arkasında hırsızlık yapmayın,  zina etmeyin,  faiz almayın diye ayet gelmez idi. Müminler yapar bunu. Yapmaması gerek ama yapar. İmkân bulsa istismar edebilir. İmkân bulamadığı zaman zorla alır. Ama önemli olan yapma imkânının önünü kapatacaksınız.  Efendim Müslümanlar güvenilir diyerek iş yapamayız.  Müslümanlar güvenilir doğru ama güvenin yetmediğini biz görüyoruz.  O bakımdan en hayati ve büyük işimiz İslami bu modelinin nasıllığı konusunda bugünkü genç kadroların, bu genç kadroların şuan da üniversitede olanlarla asgari yaşı elli olanları sayın, buna altmış dâhil,  düşünmemi gerekir. Bu konuda ciddi kafa yorulması lazım. İslami Model nedir ve nasıl olur? Emanet ve ehliyet ayetlerini nasıl tatbik edeceğiz? Örneğin öğretmenlik sistemine nasıl tatbik edeceğiz veyahut başka sistemlere? Bunu düşündüğünüz zaman 40 madde çıkar karşınıza. Böyle doya doya düşünecekseniz. Bütün bunları dikkate alırsak, sistemi iyi kurarsak hata azalır. Bakın bugün batı sistemi felsefi olarak karşı çıktığım, düşünce olarak karşı çıktığım bu sistem birçok hükumet ve devlet yozlaşmasına karşı “pat” diye istifa ettiriyor insanları. Adam bir şey edemiyor. Çok dürüst oldukları için değil bu. Japon sistemi çok dürüst, Japon’lar evliyaullah değil ki. Bir sistem kurmuşlar yani bazıları istese de yapamıyor. Yapmış olan bir de en son intihar ediyor Japon’larda. Avrupalılar intihar etmiyor ama istifa ediyor duramıyor orda niye güçleri yettikleri kadar insanların zaaflarını dikkate alarak kapıları kapatmaya çalışmışlar. Biz burada daha hassas olmalıyız.   Biz iktidara tebliğ ettiğimiz adamları, ettiğimiz andan itibaren denetlemeliyiz. Onlar da bizi denetlesin. Buna itiraz yok zaten. Devlet güç olduğu için halkı daha çok denetliyor ama hükümetin kendisi de denetlenmelidir. O zaman Müslüman kadrolar şunu der, bu kurduğumuz devlette araçtır. O zaman üniversitede akademisyen olan arkadaşlar bugün üniversitede olan bir sürü doçent, doktor, profesör,  rektör, dekan derki bu geldiğimiz meslek bizim için araçtır. Nasıl araç? Şu genç arkadaşlara, şu genç öğrencilerle nasıl arkadaş oluruz, nasıl ahbaplık kurarız, bunları nasıl bilinçlendiririz? Üniversite hedef değildir ki. Adam yetiştirmek içindir. O zaman her akademisyen arkadaş asli görevini unutmaz. Şimdi birçoğu görev aldı gitti hiç bir derdi yok. Hükümete geldi bitti, üniversiteye geldi bitti, üniversitede okudu bitti. Peki, ne olacak bundan sonra? Yıllarca Müslümanlıktan bahseden adamlara soruyorsun. İyi de arkadaşım ne yapıyorsunuz? Nasıl bir şeyi tasavvur ediyorsunuz? Yani sizin milyarlarca insana mesajınız ne efendim? Efendim İslam hak din. Hak din de, sen Budizm’e ne diyorsun, milyarlarca Çinliye ne diyorsun, Rus vatandaşlara İslam’ı nasıl anlatacaksın veya işte Afrika’daki bir yere nasıl anlatacaksın? Efendim anlayan anlar. Tüm bunlar şunu getiriyor.  Muhafazakâr olmama, dinamizmi kaybetme aslında sistemin yanlış kurulmasının sonucudur. Bakın geçmiş toplumları düşünelim. Osmanlı İmparatorluğu,  Selçuklu veya Endülüs. Eleştirilerimiz çok yoğun olabilir. Bunları geçelim. Ama onlar devleti ele geçirdikleri halde devleti dondurmamışlardır. Büyük bir dinamizm vardır. O dinamizm ne idi?  Diyelim ki fütuhat olabilir. Adam çıktı Arabistan’da bir grup Emevi ailesinin iç kavgalarından kaçan Müslümanlar Afrika üzerinden doğru Endülüs’e gittiler ve 800 yılda dağılacak bir imparatorluğu kurdular. Bu da büyük bir dinamizm. Bugün ise kişi hükumete geldiğinde hedefini kaybediyor. Adam iktidar olmuş, bakan olmuş bilmem ne, miskinleşiyor. Bu hedeflemenin olmadığını ortaya koyar. O zaman ortada bir sorun var, sorunda şu. Geçmiş hedefleri İslamcı kesime biraz yanlış kurduk. Aşırı siyasal hedef koyduk, aşırı yani şöyle koyuldu. İktidarı ele geçirmek en büyük hedef sayılır. İktidarı ele geçirdik. Bitti denizi tüketti. Bitti ama aslında şöyle koyulmuş olsaydı hedef, bizim için iktidar ciddi bir araçtır bu aracı ele geçirdikmi daha büyük şeyler başlar. Toplumun, birçok kurulda adaleti hâkim kılma, dürüstlüğü hâkim kılma, gücümüzün yettiği kadar insanların hayrına koşma hedefi olmalı. Misal bugün hastanelerde bir noktaya gelindi. Hastalara yardım ediyorlar. Bu hedefe fikri anlamda da, şimdi fiili anlamda da bakan hastahane hizmetlerine seviniyor ama fikri olarak nedense iş bitmiş. Bundan dolayı İslamcılar muhafazakârlığa dönüştü. Para kazanma öne çıktı, hedeflerini kaybettiler. Hedefleri Tayyip Erdoğan’a ve hükümete muhalefet. Dediler ki biz görevimizi yaptık sizi seçtik bundan sonra görev sizin. Bu tarz bir kabul Müslümanların dünya görüşü olamaz.   Müslüman asli görevini ne hükümetine, ne şeyhine, ne cemaatine terk edemez. Herkes kendi kendinden sorumludur. Kıyamet günü kimse kimseden şefaat beklemesin, bulamaz. Herkes kendi hesabını kendi verecektir. Ne partisi, ne teşkilatı, ne tarikatı, ne cemaati onu kurtaramaz. Bu bilinç ile hedef değişimi yapmamız lazım. Hedefimiz vahyi dünyada etkin kılmak olmalıdır. Yani Allah’ın emrettiği vahyi önce adam gibi kavramak olmalı. Gereği gibi okuyup, anlamak, kavramak sonra onun istediği gibi iman edip yaşamak, onu milyarlarca insana tebliğ etmeye gaye bürünmek ve gerçekten o vahyi uygun bir medeniyetin esaslarını ve sistemini nasıl kuracağımızı hedef rolüne almak ve kurmak.  Hedef budur. Onun için bütün iktidarlar,  teşkilatlar, bütün cemaatler bunun için bir vasıtadır. Böyle olursa insan ilk aşamada muhafazakâr hale gelip hedefinden sapmaz. Sapanlar o zaman sorunlu insanlardır, problemlidir. Ona diyecek bir şey yoktur. Yani ama büyük çoğunluğu hedefinden vazgeçemezdi eğer böyle olsaydı. Demek ki burada bir hedef arızası vardı ve bizim zamanımızdaki bu arıza biraz belli değildi. Ele geçiren yok dedi,  yoktu diye düşünüyoruz. Buradan sorduğun şeyler ile ilgili kamusal alan da gördüğümüz bu muhafazakâr olma ile ilgili ifade edebildim mi demek istediğimi? Yani iktidarın özelliğinde olan şey var. İslamcıların böyle bir riski var ama bu bir algı sorunudur. Hedefsizlik sorunudur. Yani İslamcılar gerçekten bir iktidar olmadı ki, fiili anamda gerçekten bir medeniyet kurmadı ki çöküşe geçsin. Daha kurulmamış. İktidara gelebilir mi? derseniz buda ayrı bir tartışma konusu ama henüz hiç bir yerde gerçek anlamda İslamcı dediğimiz çizgi yoktur. Çünkü şunu da ilave etmek lazım bu hareket tedricen oluşacak bir iştir. Yani sabahleyin kalkıp bir İslam Cumhuriyeti, bir İslam Devleti kurulmaz. Sabahleyin ilan edilecek bir şeriattan çok kimseye hayır gelmez. Yani IŞİD’in kurduğu şeriat gibi.   Bir defa Kur’an 23 küsur senede bir toplumu hem de Hazreti Peygamberin liderliğinde tedricen inşa ediyor iken bugünkü ümmetlere, bu gün İslam’da Allah bu hakkı yasak eder. Gel de yap. Olmaz. Bu ne demektir. İktidara gelirsiniz, isterse rejim değişsin. Siz rejim değişmiş gibi yüzde yüz davranamazsınız. Toplum değişmemiş. Şekil değişsin ne olacak. Siz toplumu zorlarsanız toplum münafık olur. İkiyüzlü davranır. Maksadınız ne? Güzel örnekliğin, adaletin, ehliyetin ve liyakatin dikkate alınmasıdır. İnancı ne olursa olsun eğer insan, ehli insan ise ona örnek olmanız gerekir. Öyle yaptığınız andan itibaren belki 15 veya 20 sene sonra gerçekten İslami bir modele geçersiniz. Asgari 15-20 senedir. Mısır’daki Arap baharı sistemi olduğu zaman da burada bazı arkadaşlar çok heyecan duyuyorlardı. Dedim bir dakika, buralarda geçiş dönemi vardı. Bunlar 15-20 yılda olmaz. Sakın hayal kurmayın. Bunlar İslamcı rejim getiremez. Adı İslam olur ama model diyorsan olmaz yani bunun için zamana ihtiyaç var. Tedricen devleti öğrenecekler, tecrübe kazanacaklar. Sistemi yeniden kuracaklar, nasıl? Şu anda Mübarek’in sistemini yönetiyorlar iktidara gelenler. Bütün bunlara kafa yoracaklar. Ama ne acı ki onlara bu imkânları vermeden darbe yaptılar. Ama inşallah Tunus’taki arkadaş bu konuda daha akıllı gibi gidiyor. Yani acele etmiyor sisteme, direk biz seçim kazandık yapalım demedi. İktidarı muhaliflerle paylaşarak hem kendi kadroları tecrübe kazanıyor hem de hükumet kültürünü, devlet kültürünü öğrenmeye başlıyorlar adım adım, yavaş yavaş. Bence tedricen ortaya konacak bir İslami model en doğru modeldir ve en kalıcıdır. Çünkü o 20-25 sene sonra belki asıl noktayı yakalayacak ki ondan sonra büyük bir hızla ileri gidecektir. Ama sabahleyin şeriat ilan edip İslam Cumhuriyeti kuran her ekip 3-5 sene sonra statikleşir, dolar ve toplumun itirazına dini kullanarak baskı yapar. Bu ise dine yapılan en büyük kötülüktür.

Genç Öncüler: Hayat Tarzı Anlamında İktidar Tecrübesinin Müslümanları Sekülerleştirdiğini Düşünüyor Musunuz?

Bu konunun bazen çok abartıldığı kanaatindeyim. Dün ne vardı? Dün yokluk vardı fakirlik vardı. Öğrencilerin çoğunun parası pulu yoktu.  Bizim nesiller Türkiye’nin en fakir nesillerinden biriydi. Çok zorluk çektiğimiz bir zamandı. İnsanların para filan bulduğu yoktu, iş bulmak çok zordu. Öyle üniversiteye girip doçent olmak, profesör olmak bunlar dürbünle görülen işlerdi. Bir defa o dönem Müslüman hareketin önemli bir kesimi ( içinde ufak bir kesim olarak zengin olanlar olsa da ) diğer ideolojik yapılarda olduğu gibi ekonomik olarak zayıftı. Ve ilk tecrübeydi bunlar köylerden gelmiş, büyük çoğunluk köy kökenliydi tek tük şehirli olan vardı. Şehri ilk defa tanıyor, tepkisel olarak bir yerde yer almış. Samimi olarak yeri almış ama tepkisel. Aslında tasavvur pek fazla yoktu. Sonra ne oldu? İslami gelişmeler çok hızlı arttı. Kalitesini bir kenara bırakıyorum. Bu saklı tutulabilir. Çünkü bizim zamanımızda 73’lü 74’lü yıllarda üniversitelerde bırak 5 vakit namazı Cuma namazını kılan bir avuç insan vardı. Bugün milyonlara ulaştı. Ancak o imkânsızlıklardan, yoksulluktan fakr-u zaruretten, devlet kredileriyle zor okuyan insanlardan sonra Türkiye Özal’la beraber 80 sonrası açılıma girdi. Açıldıkça zenginleşmeye başladı. Çok adaletli değildi ama dünkü de çok adil değildi. O zamanda Türkiye’nin %3’lük bir azınlığı tüm ekonomik hayatı kontrol ediyordu. Bunların çoğu da azınlıklardı yani etnik olarak da azınlıktı 70’li, 60’lı yıllarda. Sonra Anadolu esnafı tüccar oldu piyasaya girdi. İçlerinden bozulanlar oldu ama çok temiz kalanlar da vardı halen de var. Ve onların görünmeyen milyonlarca parası birçok yere halen de yardım olarak akıyor. Şimdi şunu kabul edelim geçmişte yıllarca para görmemiş, köylerde bu imkânların hiçbirini görmemiş rüyasında belediye, devlet imkânlarının hiçbirini rüyasında görse bile inanmayacak insanlar geçmiş 15 yılda bu imkânların tümünü tattı. Para buldu, zengin oldu, istediği imkânlara sahip oldu, devletin en önemli yerlerine geldi, üniversitelerde rektör oldu, dekan oldu mahkemelerde hâkim, savcı oldu, kaymakam oldu, vali oldu. Bunlar bu 10-15 yıl içerisinde bu nesillerin gördüğü anormal imkânlar. Belki geçmiş 50 yılda rüyada görse “yok ya bu olmaz” denilecek şeyler. Tabi bu imkânlarla karşılaşınca zenginleşmenin, mevkiin şımarttığı, ayağını kaydırdığı insanlar olmadı mı? Tabiki de oldu. Ama bu bütün zamanlarda böyle olmuştur. Gazalilerin, başka âlimlerin toplumu eleştirdiği zamanlarda iktidar imkânlarının olduğu zamanlardı. Yani iktidarın, gücün olduğu yerlerde rehavet başlar. Sistem kötüyse suiistimal kolay olur. Ama sistem güçlüyse parasal bir suiistimalde zorlanılır kolay yapılamaz yani. Zaman zaman şöyle araştırmalar yapılıyor biz de yaptık bunu. Mukayese yapmak lazım bazen, deniliyor ki “gençlik kötüye gidiyor, bu gençlik çok kötü” ben aksini savunuyorum diyorum ki şu an Türkiye’deki gençlik eskiye göre daha iyi durumdadır. Benim de eleştireceğim yönleri var ama bu bizim gençliğimiz için de geçerli. Bugün milyonlarca genç var İslami hassasiyeti olan. Bunların çok şuurlusu var, az olanı var namaz kılıyor, cumaya gidiyor, bayram kılıyor, beş vakit kılıyor, ama bütün eksikliklere rağmen bazen giyim kuşamda, kız-erkek ilişkilerindeki mide bulandırıcı yozlaşmaya rağmen ciddi anlamda genç kesim namaz kılıyor, oruç tutuyor. Bu oran bizim zamanımızda hiç yoktu. Ancak akademik kadrolar, üniversiteler asli görevlerini yapsalar bu müspet oran daha fazla olur. Asli görevi nedir? Gençlere arkadaş olmak ve örnek olmak. Onları müspet anlamda etkilemek. Buna rağmen bugünkü gençlik geçmiş nesillerden daha iyidir. Bugünkü imkânlara gelen insanlar, evet sekülerleşen var dünyevileşen var ve bizim de bu hataları uyarmamız, ikaz etmemiz lazım. Ama hala o kadar çok temiz kalan, o kadar çok maddi imkânlarını veren, hala derdi olan binlerce insan var. Bu açıdan dünyevileşme imkânları risk ama imkân da orantılı bir şey. Para, makam, ilmi de sayabiliriz. Örneğin bir insanın üniversite okumak, bir yere gelmek bu nefsine sempatik gelir. Adam kibirlenebilir. Onun için muttaki, samimi, ihlaslı bir mümin zenginleştikçe ilmi düzeyi arttıkça, siyasal yetkisi arttıkça tevazusu artan adamdır, alçakgönüllüdür bunları bir baskı unsuru olarak kullanmaz. Bulunduğu mevkilerin rantıyla başkalarına tepeden bakmaz. Bunlar bugün var. Dünde vardı daha öncede Osmanlıda da Selçukluda da vardı. Bunlar Peygamberimiz zamanında da nükseden hastalıklardı. Dünyevileşenler, kalbi ayetlere karşı katılaşanlar her zaman vardı. Önemli olan samimi insanlar bunları uyaracak, ikaz edecek. Bugün samimi insanlar da az değil. Onun için gidiş karamsarlığa doğru değil, gidiş müspettir. Ama bir şartla, sorumlu, bilinçli, şuurlu, genç- orta yaşlı fark etmez vefat edene kadar herkes dili döndüğünce tebliğ ile sorumludur. Bunlar görevini yapar, ikaz eder, örnek olur ve temiz kalırlarsa ben bu geçiş döneminin ki daha kötü olabilirdi, atlatılacağına inanıyorum. Büyük imtihanla imtihan ediliyor şimdiki nesiller. Yani sizin imtihanınız büyük. Bakın akranlarınızın çoğunun altında araba var, babaları zengin, ceplerinden para akıyor, istediği zaman birçok kötülüğü yapma imkânına sahip. Buna rağmen temiz kalabiliyorlar. Zina etmek için zorlanmaya lüzum yok. Hayân yoksa Allahtan korkmuyorsan istediğin zaman serbest.  Bu direnen gençler evliya insanlardır. Onun için ben diyorum ki lehimize olan birçok şey vardır. Diyeceğiz bizim neslimize “siz diyordunuz eskiden davamız ilah-i kelimetullah davasıdır şan, şöhret, makam davası değildir o zaman bu makam bu mevki geçici bütün bunları araç yapın Allah zenginliğinizi sizin elinizden almıyor ki zekâtını, infakını ver hava atma kibirlenme yeter.” Sen büyük bir şirket kurduğunda içinde binlerce işçi çalıştırdığında kimse sana “kahrolsun patron” demez o manyakça bir laftır o zaman kimse bir şey kurmasın hepimiz fakirlikten sürünelim. Patrondan ne istenilir? Adalet, işçinin ücretinin zamanında verilmesi, zenginsen öyle asgari ücretle falan olmaz, olur mu öyle alçaklık zenginsin sen çünkü. Fakirsen dersin ki “bakın arkadaşlar benim şirketim bu kadar ancak bu kadar maaş verebilirim” diye baştan söyle. Yani öyle şirket ve patron olmalısın ki örnek olmalısın diğerlerine. Bakın din nasıl tebliğ ediliyor? Bu din geçmiş yüzyıllarda tüccarlarla dünyaya tebliğ edildi. Endonezya’ya Filipinlere o taraflara savaşlarla gidilmedi ticaretle gidildi. Bugünde öyle ya üniversitelerde akademisyenler ya da tüccarlar tebliğ yapacak, siyasetçilerin durumu daha zor çünkü bazen kavga ediyorlar. Yani sekülerleşmeye, dünyevileşmeye rağmen bütün bunlar vardır yeni bir şey değildir yarında olacaktır. Ben bunlara rağmen şu anki durumu olumlu görüyorum.

Genç Öncüler: Son Olarak Eklemek İstediğiniz Bir Şey Var Mı Hocam?

Netice itibariyle uyarı dili önemli bazı şeyleri abartmamak lazım. İslamcı hareket battı gitti, yok böyle bir şey. Bahsettiğim tanıma göre bakarsak henüz hayata hâkim olmamış İslamcılık. Ne zaman iktidar olmuş da yenilmiş? Bu önümüzdeki yıllarda biz ispat edeceğiz. Yeni kadrolar, Müslüman kadrolar vahye uygun bir modeli, medeniyeti, toplumu inşa edip hayata tam hâkim kıldıkları zaman göreceğiz. Ben bunu büyük bir umut ve heyecanla Nur suresi 55. ayetteki Allah’ın vaadi gereği medeniyet egemenliğinin batıdan devralınacağına inanıyorum. Ama bu önümüzdeki 50 yılda ya da 100 yılda olur,  onu Allah bilir. Bu yüzyılın ikinci yarısı 2050’den itibaren büyük oranda Müslümanların etkili olacağı bir döneme geçilecektir inşallah. Bunu kimse engelleyemez Müslümanların da kendi kendini inkâr edecek halleri yok. Önümüzdeki yüzyıllar İslam’ın yüzyılları olacaktır çünkü bu nesil düşer kalkar hata eder ama üçte biri ayakta kalsa yeter. Çaba ve gayret önümüzde büyük imkânlar doğuruyor. Gelecek kesinlikle lehimize. Asla karamsar olmaya lüzum yok. Hatalar ve günahlar her zaman olacaktır, ideal toplum yoktur. Ama bize Allah’ın öğrettiği gibi “Deki ibadetlerim, hayatım, namazım ve ölümüm yalnızca âlemlerin rabbi olan Allah içindir” Enam suresindeki bu ayet gereği biz bu hedefi öne aldığımız takdirde çabalarımızla o noktaya gideceğiz. Bugün dünden daha iyidir daha iyi olma yolunda gayret sarf edeceğiz. Kendi kendine işler düzelmez her toplum, her Müslüman kişi gücü yettiğince ailesini, akrabalarını, arkadaşlarını, uyaracaktır. Dinamik bir emr-i maruf yapan toplum birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler diyor Allah Asr suresinde.  Ancak iman edenler kurtulur ya da salih amel işleyenler yetmez. 1- İman edenler
2- Salih amel
3- Salih amel içinde olup ayrı sayılan birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler. Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler buradan zaferle ayrılacaktır diye düşünüyorum. İnşallah sonuç hayırlı olur. Genç Öncüler: Allah razı olsun hocam.