Düşünce

Muhammed Salih Demirtaş “Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, rezil etsin onları, yardımıyla sizi onlara karşı zafere erdirsin, mü’min bir topluluğun yüreklerine su serpsin.” (Tevbe/14) “Caddeler ve meydanlardayız… Şimdi eylem zamanı… Darbecilerin namlularını kıracağız!.. Ya İstiklal, ya izmihlal!.. Asla teslim olmayacağız!” Her şeyden habersiz olduğumuz bir 15 Temmuz akşamıydı. O akşam evimizde ne televizyon ne de sosyal medya açıktı. Gece geç vakitlerde telefon geldi ve bir arkadaşım askerin köprüyü kapattığını benim bundan haberim olup olmadığımı sordu. Belli ki o da bilgiyi alelacele öğrenmişti. Hemen haber sitelerine girip durumu anlamaya çalıştım. Darbe mi!? Anlayamadım. O sırada kardeşim diğer odadan şaşkın bir şekilde durumu anlamaya çalışmak için sağ sola telefon açıyordu. Şaşkınlıkla karışık bir kaygı içerisindeydik. Yeni yeni duruma vakıf olurken TRT’de darbe bildirisi okunmaya başlamıştı. Spikerin elinin titremesi ve renginin atması unutulacak gibi bir sahne değildi. O an dışarı çıkmamız gerektiğini düşündük. Eğer o an dışarı çıkmasaydık bir daha ne zaman çıkacaktık ki? Neyin hürriyetinden ve direnişinden bahsedecektik. Hazırlandık. Korkuyordum ama gitmem gerektiğini de biliyordum. Korkum cesarete tevdi etmeye başladı. Cesaretin korkmamak değil, korktuğun halde onu bastırıp hareket etmek olduğunu anladım. Dışarı çıktığımızda tek tük arabaların kornaları eşliğinde İzmit’e doğru indiğini görünce daha da umutlandım. Onlarda evlerinden çıkan bizleri görünce umutlanmıştılar muhtemelen. Evet birbirlerimizin umutlarını besliyorduk. Zaten darbeyi engelleyen şey de bu değil miydi; birbirlerimizin umutlarını beslemek ve cesaretlendirmek , bir ve beraber olup direnmek… Tabi tüm bunların üstünde Rabbimizin lütfu ve ikramı olduğunu unutmamak gerekir. İzmit merkeze indiğimizde perşembe pazarının orada toplanmış bir kalabalık vardı. Daha sonra bu kalabalık çoğalmış, korkuların ve kaygıların coşkunluğa evrildiği bir mekan olmuştu. Geceleyin mezarlardan geçerken gölgelerden korktuğumuz zamanlar olmuştur. O korkuyu yenmek için, ya gece vakitleri oradan korkuyla geçmeyi sürdürüp üstüne gideriz ya da bir daha oradan gece geç vakitlerde geçmemeye çalışırız. Üstüne gittiğimizde anlarız ki bizi korkutan şey zihnimizin ürettiği spekülasyonlar ve kuruntularmış. Bundan önce milletçe darbeci hortlakların olduğu mezarlığa gece vakitlerinde girmek pek istemiyorduk. Ama elhamdülillah şimdi gece vaktinde korkumuz ve kaygılarımız olduğu halde cesaretimizi toplayıp mezarlaşmış zihniyetli darbecilere karşı yürüdük ve onların bu yürüyüş karşısında ne kadar zayıf olduğunu gördük. Gece geç bir vakit olmasına rağmen İzmit coşkulu ve dinçti. Daha sonra Mustafa abi, Salih abi, kardeşim, ben ve diğer abilerimizden 8 kişilik bir grupla arabaya atlayıp aniden İstanbul’a geçme kararı aldık. Aynı gece yola çıktığımızda İzmit-İstanbul yolunda trafik vardı. Sonra gördük ki halkımız tırlarla, otobüslerle ve arabalarla yolu keserek İstanbul’a asker sevkiyatı yapan iki otobüsü durdurmuş, rehin almıştı. Sabaha kadar oradaydık. Yolda ateş yakarak adeta kamp kurulmuştu. Daha ileri gidemediğimizden dolayı tekrar İzmit’e geri dönmek zorunda kaldık. Aklımız İstanbul’daydı ama yapacak bir şey yoktu. O sıralarda köprüde çatışmalar devam ediyordu. Furkan’ın da orada olduğunu biliyorduk ve bundan dolayı kaygılanmıştık. Furkan’ın annesi her ananın hissedebileceği kaygılı bir şekilde beni arayıp ona ulaşamadığını söylüyordu. Daha sonra kendisine ulaşabildik ve durumunun iyi olduğunu öğrenmiştik. Fakat millet olarak bizim direnişimiz hala devam ediyordu. Çünkü şehit düşenlerimiz ve yaralananlarımız vardı. Erdoğan’ın bir başkomutan olarak çağrısı karşılık bulmuştu. Gerçi ondan önce meydanlar dolmuştu. Ama onun hayatta olduğunu görmek ve çağrıda bulunması bize de güç vermişti. Ve selâlar …Gece yarısı camilerden okunan selâlar halkı sokağa mücadeleye çağırıyordu. İşte şimdi minareler süngü ve müminler askerdi! Ertesi gün İstanbul’daydık. Darbe tehlikesi büyük ölçüde atlatılmıştı fakat tehlike yine de devam etmekteydi. O yüzden bizde meydanlardaki nöbetimizi terk etmiyorduk. Şu an şu satırları yazarken de bu nöbetler devam etmektedir. Vatan caddesinde, Kısıklı’da , Saraçhane’de ve İstanbul’un ve Türkiye’nin 81 ilinin bir çok yerinde geceleri millet olarak nöbetteydik. Tankların üzerlerine yürüyüp, onları ele geçirdikten sonra on dakika içinde tankı süren , üzerinden geçen helikopterlere ıslık çalıp “in lan aşağı erkeksen!!” diyen ve hatta binanın tepesine çıkıp alçak uçuş yapan jetin üstüne atlamaya çalışıp daha sonra arkadaşları tarafından engellenen, yiğit ve çılgın Anadolu insanın yüreğindeki güç, şairin “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvarlar;/Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var./Ulusun, Korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar, …” şeklindeki mısralarında, tekrar halkın tecrübesinde vücut bulmuştu. Bunun yanı sıra Diyerbekir’den kardeşlerimiz “Fatih’in torunları İstanbul’a sahip çıksın, Eyyubi’nin torunları da Diyarbekir’e sahip çıkıyor” diyerek bizimle kardeş olduğunu vurgulaması ve ortak bir vatan için mücadele etmemiz , kavmiyetçiliği ayaklar altına alan peygamberimizin ümmetine ve bu topraklardaki İbrahim’in milletine dair güzel bir örneklik sunmuştu. Yüz sene önce Çanakkale’de mücadele edenlerin torunları bugün atalarının izinden giderek, ülkesine ihanet eden FETÖ’nün ve onun destekçilerinin darbe girişimine cesurca karşı durdu ve zafer elde etti. Bu sadece darbeye karşı bir zafer değildi. Dünya’nın çeşitli bölgelerindeki ümmetin öncülerinin gözünü parıldatacak ve yüreğini heyecanlandıracak ümmetin diriliş ateşinin, yeniden Türkiye’deki halkın eliyle Olympos’tan indirilerek dünyanın mazlumları için bir umut olmasının sürdürebilirliğini korumasıdır. Olympos’un tanrıları şimdi gökten şimşeklerini indirecekler ya da Kaf dağlarında vuracakları zincirleri hazırlayacaklar biz de denizleri yaran asalarımızı ve çamura can veren nefeslerimizi hazırlamalıyız. Peygamberlerin toplumsal mücadelelerinin her zaman çift yönü vardır. Birisi celali temsil ederken diğeri cemali temsil eder. Birisi zulme karşı direnişi temsil ederken, diğeri adalet ve merhamet merkezli yeni bir toplum inşa etmeyi temsil eder. Milletçe celalimiz mücadelenin birinci basamağını oluşturdu. Şimdi mücadelenin daha önemli bir kısmı başlayacak: Bundan sonrasını nasıl inşa edeceğiz ve eksikliklerimizi nasıl tamamlayacağız; hatalarımızı nasıl değerlendireceğiz, dini nasıl algılayacağız, devleti nasıl tanımlayacağız ve mesafemizi nasıl belirleyeceğiz, İbrahim’in milleti bilincini nasıl genelleştirip kurumsallaştıracağız, Millet olarak ve ümmet olarak bu çağa söyleyebilecek, konuşabilecek kelimelerimizi nasıl daha da etkin bir hale getireceğiz ve revize edeceğiz vs. vs. gibi sorulara ve problemlere cevap üretmemiz gerekecektir. Aksi takdirde kazanımlarımızı kaybeder ve zillete mahkum olmaya aday oluruz. Rabbimizin bu lütfünü ve ümmetin mazlum halklarının dualarını göz ardı etmemeliyiz. Kendimizi hamasetin ötesinde daha güçlü ve sağlam kılmalıyız ki, yeryüzünün mazlum halklarının umudu olmayı sürdürelim ve bununla beraber vatanımızın ümmetin umudunun son kalesi olduğunu unutmayalım. Darbeye karşı direnen halka selam olsun! Vatanına sahip çıkan İbrahim’in milletine selam olsun! Zalimler ve darbeciler kahrolsun!

Dücane Demirtaş 15 Temmuz gecesi Fethullahçı Terör örgütünün TSK içindeki ajanları vasıtasıyla yapmaya kalkıştığı bir darbe girişimiyle yüzleştik. Hayatımı ve düşünce dünyamı alt üst eden bu girişim muhakkak birçok insan gibi benim içinde yeni bir sayfanın dönüm noktası. Öncelikle heyecanımdan sebep gözyaşlarımı tutamadığım nelere şahit olduğuma ve ne hissettiğime değinmek isterim. Ben bu bir hafta içerisinde Allah’ın taraf tutan, destekçilerine umut ve omuz veren sesini meydanlarda duydum. Bedir’de ganimet kervanı kaçmış ordu üzerlerinde gelirken Saad bin ubade’nin “Allah nereye emrettiyse oraya git biz seninle birlikte olacağız. Andolsun biz İsrailoğullarının ‘sen ve rabbin ikiniz gidin savaşın biz burada bekleyenlerdeniz’ dediği gibi demeyeceğiz” diye haykırdığı sesi duydum. Ben, yıllarca üzerinde kazı yapar gibi çalışılan ve her grubun mayoz tevil yorumlarının şiddetine maruz kalmış “Lailaheillallah” ın, rotasını saniye saniye internet üzerinden “aha burada vurun!” edasında gösteren enstitülere rağmen o uçağı kaldırmanın tam manasına tekabül ettiğini gördüm. Üzerlerine titredikleri çocuklarını kurbanlık kuzu gibi meydanlara gönderen anaları, namusu bildiği karargâhını teslim almak için gelen generali alnından vurup otuz mermiyle şehit olan yiğitleri, tankların altına yatan, f16’lara rağmen sokakları terk etmeyen ya da polis “asker köprüyü kapatmış silahlı” dediğinde “öleceksek bi kere öleceğiz! Yürüyün!” diye haykıran kahramanları gördüm. Bütün bunlar Allah’ın bizimle bir anlaşma yaptığının ve mazlumu kaldırıp zalimin karşısında durmak için bizi destek verdiğinin bir kanıtıdır. Önümüzde çok uzun bir süreç var, fakat öncelikle neyi gördük neyi gözden kaçırdık; Her şeyden önce bu mahallede kimin “bekle gör” mantığı içerisinde davrandığını ifşa etmemiz gerekir. Erdoğan’ın sağında ve solunda koltuklarda oturan, mal ve makam hırsıyla yardakçılık yapan kesimler o akşam neredeydiler? Kim “acaba” dedi.? Bütün bunlar bize kimleri dost edinmemiz gerektiği kimleri ise sadece bir güç dengesi olarak görmemiz gerektiğini gösterir. Havuz medya patronları, pelikancı trol ve troliçeler ve pastadan büyük payı ham yapan sermayedarlar ancak ve ancak bu uzun mücadelede düşmanlarımıza karşı bir denge unsuru olarak görülmeliler çünkü menfaat gereği bizim bayrağı sallayıp bizim mahalledeki esnaftan alışveriş yapan bu güruh belki çok geç fark edilecek olsa da tehlikeli ve yıpratıcıdır. Artık Müslümanlar arasındaki elitist dini söylem ve anlayışın beş para etmez bir sidik yarışından ya da sosyal sorumluluktan entelektüalizme kaçmanın verdiği bir hazdan ibaret olduğu açıkça görülmüştür. Dini elitizm derken neyimi kastediyorum, işte basbayağı toplumun veya ülkenin kaderiyle doğrudan hiçbir ilgisi olmayan ve genellikle bu camianın içinde ayrılık noktası olarak görülen “falana inananlar”, “filana inanmayanlar”, “falan gibi düşünenler”, “filan gibi düşünmeyenler” mukabilinde geviş getirici muhabbetlerden kotarılmış bir İslam anlayışından bahsediyorum. İslam’ı babasından tapulu miras olarak görüp, Allah’ın hakkında konuştuğuna dair hiçbir vahiyden delil sunulamayacak üfürükten konular üzerinde “yaa o işte öyle değil böyle” minvalinde çakma protestancılık oynayan ya da bunun karşısında yine dini babasından miras gibi görüp, rant devşiren, Allah adına ahkam kesip gulyabani rolüne bürünmüş güruhların topuna birden halk muhteşem bir cevap vermiştir. Bu cevap, yıllardır her iki tarafında üzerinde define arar gibi kelime kelime kazıcılık yaptığı muhteşem kitabın içinde apaçık ortadaydı. Belki aydıncılık oynamaktan dışarıda neler olduğunu bilmek için fırsatları olmayan kesimler ve bu rantı onlara kaptırmak istemeyen diğer kesimler Musa kıssası okunduğunda “mucize var mı yok mu?” “deniz’in sembolik manası var mı yok mu?” “ o yılan bildiğimiz yılan o sihir bildiğimiz sihir mi?” minvalindeki soruları sordular ama hamdolsun ki bu halk Allah’ın ne dediğini değil ne demek istediğini çok iyi anladı, o deniz yarıldı, o yılanlar yutuldu. Darbeyi heyecanla takip eden bir diğer kesime de değinmeden geçemeyeceğim. Bunlar yıllarıdır glikoz tadındaki sosyalist filmlerde dahi görmedikleri kahramanlıkları şu sol tarafında cebi olan çizgili tişörtlü, kültürel ve dini neseplerini inkar ettikleri halkın yaptığını görüp tabiri caizse feriştahı şaşan kesimdir. Yıllardır, çakma 18.yüzyıl Fransız aydını rolünde halkı aydınlatmaya çalışan pejmürde bir entelektüel, kıçındaki donuna kadar Amerikan malı giyip emperyalizme savaş açan ya da sözlük anlamlarını bilmediği kelimeler vasıtasıyla ortamlarda kopyala yapıştırcı bir devrimci, “necasetten taharet nedir azcık sorgulayın” minvalindeki bir ateist cenahın aydınlanma şiddetine maruz kalıyorduk. Hamdolsun ki bugün halk bütün değer yargılarını koruyarak devrimin nasıl yapıldığını göstermiş oldu. Bu dakikadan sonra böğüren her kesimin demek istediği “bu halk bunu yapamaz” hazımsızlığıdır, maden suyu vasıtasıyla giderebilir. Fethullahçı Terör Örgütü deneyimi bize dini herhangi bir cemaat veya STK’nın devletle vatandaşlık ilişkisi dışında doğrudan bir bağ kurmasının ne denli tehlikeli olduğunu göstermiştir. Şu açıktır ki kendisi gibi düşünmeyen herkesi “öteki” olarak niteleyen her cemaat ve STK potansiyel tehdittir. Cemaatin bugüne kadar yaptıklarını meşrulaştırmak için kullandığı bütün argümanların halk ve devlet tarafından farkına varılıp aşağılanması bir başka grup veya cemaatin aynı konuma gelmesini engellemek için büyük bir fırsattır. Bugün Allah’ı ya da peygamberi rüyasında gören bir tek Fethullah Gülen cemaati değildir ya da liderinin sözünü Allah’tan gelmiş gibi gören de sadece Fethullahçı cemaat değildir. Bunun yanında bugüne kadar bu örgütün içinde kalmak ya da doğrudan veya dolaylı ilişkisini sürdürmek açıkça taraf tutmaktır. Zalime merhamet, mazluma zulümdür ilkesi asla unutulmamalıdır. Bunun Amerikan destekli bir darbe olduğu, İncirlik’ten yönetilen bir NATO operasyonu olduğu kuşkusuz. Bununla birlikte Erdoğan’ın artık küresel aktörler tarafından “satranç tahtasındaki bi iki taşı da ben oynarım” demesinden sebep fişinin çekildiği aşikâr. Peki, yarım kalmış darbeyi ne tamamlar? Bugün kendisine en çok dikkat etmemiz gereken bu iki durum Erdoğan’a yapılacak bir suikast ve Sünni-Alevi çatışması. Biz bir taraftan Rusya ile normalleşir ve Ortadoğu da yeni bir denge kurmaya çalışırken batı, Suriye’deki aktörleri azaltmak, bölge haritası üzerinde kalemini daha rahat oynatabileceği sınırlar çizmek istiyor. Bu demek ki halkımız efendisine itaat etmediği ve batıdan başka bir tanrıya taptığı için cezalandırılacak tıpkı İsrailoğullarının cezalandırıldığı gibi. Şimdi “ey İsrailoğulları!” diye başlayan o ayetleri “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla!” minvalinde düşünmek için tam vakti. “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin bilakis onlar diridirler fakat siz farkında değilsinizdir.” (Bakara: 154)

Furkan Gençoğlu

www.twitter.com/mrgencoglu Gecenin karanlığına andolsun. Şehitlere ve onların yetimlerine andolsun. Andolsun tankların altına yatan ülkemin kahramanlarına. Andolsun fecrin doğuşuna. Andolsun minarelerden okunan kurtuluş çağrılarına. Sancağını alıp yola düşenlere andolsun. Andolsun canlarını Allah’a satanlara. Andolsun Allah’a verdikleri sözü tutanlara. Tekbirlerle vuruşanlara andolsun. Saat 23:00 suları. Türkiye Gençlik Vakfı Maslak Kimyayı Saadet erkek öğrenci yurdunda abdestler alınıyor. Alınlar secdeye varıyor, misafir Fas’lı kardeşlerimizin imametinde. Sonrasında en güzel kıyafetlerimi giyiyorum odamda. Toplanıyoruz ve diyoruz ki; şimdi yola koyulmazsak, şimdi korkarsak ömür boyu korkacağız ve ömür boyu tutsak kalacağız. Sabahın ilk ışıklarında, namlular üstümüze dayandığında korkakça teslim olmayacağız. Biz, namlular üstümüze dayanmadan, gideceğiz ve namluların üstüne koşacağız. Reisin dediği gibi; “öleceksek adam gibi öleceğiz.” Bu halis duygularla çıktık yola. Tüm arkadaşlarımızın gözlerinden ışıklar saçılıyordu. Ve bir ses yankılanıyordu kulaklarımda. Peygamber ölünce ümmetin içinde fitne çıkartmaya kalkanlara karşı kükreyen Hz. Ömer’in sesiydi bu. “Muhammed öldü diyenin kellesini uçururum.” Biz de Hz. Ömer öfkesindeydik o anlarda. Tayyip Erdoğan ölse de meydanlara yürüyecektik elbette. Çünkü biliyorduk, Tayyip’ler ölür fakat hakikat davası yaşar. Yoldaydık… Ülkücüsü, islamcısı, muhafazakarı, demokratı, Türk’ü, Kürd’ü, Arab’ı, Laz’ı, Çerkes’i, Ermeni’si, Muhaciri… Yürüyorduk bomba,mermi,siren sesleri altında. Ayaklarımıza Kudüs gücü gelmişti adeta. Sessizliği cesur haykırışlar bozuyordu ve kükrüyordu insanlık; “ASKER KIŞLAYA!” Çünkü bıkmıştık artık, canımıza tak etmişti. Biraz olsun nefes aldığımız her vakitte, emperyalist çetelerin ülkemizdeki ihanet şebekelerini harekete geçirip milletimizin onurunu ayaklar altına almasından bıkmıştık. Dedelerimiz Menderes’in idamını gözyaşlarıyla izlemişti. Babalarımız 12 Eylül’de evlere çekilmişti. Biz artık okumuştuk, gücümüz yerindeydi. Annelerimizin, babalarımızın, hocalarımızın bizlere verdiği emeğe hıyanet edemezdik. Var gücümüzle yürüdük meydanlara. Gücümüzün tükendiği anlarda kolkola girdik ama yine de yürüdük. Oturarak zilleti yaşamaktansa, yürüyerek şehadete ulaşmayı hedefledik. Kimilerimiz hedeflerine ulaştılar. Erol ağabey, oğlu Abdullah Tayyib, Halil ağabey, Mustafa ağabey ve daha niceleri. Minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışla, müminler asker olmuştu artık. Sabaha kadar minarelerden çağladı kurtuluş nidaları. İmamlar cihada çağırdı müminleri. Bu ilahi bir emirdi ve bu emri duyan kimse yerinde oturamazdı. Yerinde oturan kendini inkar ederdi çünkü, özünü, benliğini inkar ederdi. Sabahlara kadar savaştık ülkemizin dört bir tarafında. Memleketin dört bir tarafında nice kahramanlık hikayeleri yazılıyordu direniş anlarında. Ama biri var ki gerçekten tüm gidişatın adeta dönüm noktasıydı. Yer: Ankara Gölbaşı Özel Kuvvetler Komutanlığı Özel Kuvvetler Komutanlığı makamı. Zekai Paşa emir astsubayı Ömer’i telefonla arıyor. –“Ömer darbeciler yola çıkmış geliyorlar. Evladım o makam senin namusundur. Namusunu koru Ömer, şehadete ulaş ve makamı teslim etme. Biz yoldayız geliyoruz.” Ömer astsubay kapıdan içeri girip artık özel kuvvetler komutanı benim diyen paşayı vurmak için bir an tereddüt etmedi ve tam alnının ortasından vurdu cuntanın paşasını. Tam yedi kişiyi daha vurduktan sonra cuntanın askerleri tarafından şehit edildi. Vucudundan 30 mermi çıkarıldı Ömer astsubayın. 42 yaşında, iki çocuk babası Ömer astsubay vazifesini layıkı ile yapmanın huzuru ile şimdi Niğde’nin Bor ilçesi Çukurkuyu mezarlığında uyuyor. En büyük rütbeyi şehitliği bu aziz vatan uğruna vuruşarak omzuna taktı. Milyonlarca fatiha arkasından geliyor. Halil Kantarcı ağabey… Çocukları ile fotoğraflarına bakarken boğazım düğümleniyor. 28 Şubat’ın brifingli yargısı gençliğini çalmıştı. 16 yaşında idamla yargıladılar ve Bandırma cezaevinde on yılını çaldılar. Çengelköy’de kahpe bir mermi buldu bedenini. Darbeden saatler önce gülümseyerek son pozunu vermişti ve not düşmüştü; “Ölürsem beni gülerek hatırlayın.” Son sözü ise kayıtlara geçildi; Eşimi ve çocuklarımı çok seviyorum. Onları ümmete emanet ediyorum’ Bu ülkenin yoksullarına, köylülerine makarnacı diyenler çomar diyenler Bağdat Caddesinde tanklara selam durdular Ömer astsubay, Halil ağabey şehadete yürürken. Su bile almadan sokaklara dökülürken birileri, birileri de bankamatik kuyruklarında birbirlerini ezdiler. Makarnacı diye yoksullara kin kusanları, market önlerinde makarna depolamak için kuyruğa diken, onlara izzetsizliği tattıran rabbime hamd ediyorum. Duran adamlara, sahte kahramanlara karşı tankların altına yatan, önüne dikilen, durduran adam olanlarla beni kardeş eden rabbime hamd ediyorum. Ne diyordu Grup Yürüyüş-Başeğmedik isimli parçasında; Direnişiz biz!
Özgürlük mavisidir düşlerimiz,
Kuşatmalardan, kandan, kıyımlardan doğduk..
Yetim bebelerin aşkına sürdük namluya yüreğimizi,
Feryadımızda ateş,
Ölüme andımız var heey!
Yürüsün arzdan semaya kadar direniş..! Ey umuda pusu kuranlar, kirli akanlar can evimize
Ey doğu, ey, batı, ey insan
Allah var! gam yok, korku yok yüreğimizde.
Direndik, direneceğiz düşmana.!
Başeğmedik, başeğmeyeceğiz zorbaya.! Ve ilk an sokaklara fırlarken sosyal medya hesaplarıma Aliya’nın heyecanı ile yazdığımı bu satırları yazarken tekrar ediyorum; “yüce Allah’a yemin olsun ki KÖLE OLMAYACAĞIZ.” 18 Temmuz 2016 PAZARTESİ- FATİH/İSTANBUL

Kimi zaman bir şairin mısralarında ahenkle dans eder kelimeler,kimi zaman bir hatîbin dudağından dökülüp muhatabına ulaşır.Bazen kutsal bir davayı anlatacak kadar güçlü iken,bazen bir mecnunun yüreğindekilere kifayetsiz kalacak kadar güçsüzdürler.Öyle ya da böyle hayatımızın her alanında kulanıyoruz sözcükleri.Ne var ki zaman geçtikçe değişen her şey gibi dilimizde değişiyor.Yeni kelimeler dilimize girmekle kalmıyor,maalesef var olan eski kelimeler de bozulmaya uğruyor,veyahut eskinin yerine gelen yeni kelimeler eskisini unutturuyor.Eski demişken,hatırıma düşüverdi birden.”Kadim” derdi eskiler,bilirsiniz.Kadim dost tabirini pek çok kez duymuşsunuzdur.Baktığınızda “eski” kelimesi ile aynı anlama geliyor gibi.Lakin derine indiğinizde manadaki farkı göreceksiniz.Eski olan köhnedir,üzerinden çok zaman geçmiştir,eskimiş olanı çöpe atıp yeni olanı istersiniz.Fakat kadim olan öyle mi ? Üzerinden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun eskimez o,halâ kıdemlidir,halâ kıymetlidir.

Adam soruyor ki,neden sürekli eski kelimeleri telaffuz ediyorsunuz,modern kelimeleri kullanmayı sevmiyor musunuz ? Birader kullanırız kullanmasına da,acaba gerek var mı ? Bak sana bir misal arz edeyim ; “Stress”  kelimesini çok kullanırız değil mi,çokta modern bir kelimedir.Dilimize Fransızcadan geçmiştir vesaire…Gel bakalım bizim güzel Türkçemizde stres yerine kullanabileceğimiz hangi mukabil kelimeler var,hem de hepimizin bildiği kelimeler : “Gam,kasvet,keder,inkisar,ızdırap,hüzün,kahır,efkâr,tasa,dert,mihnet,elem,kaygı,üzüntü,sıkıntı…”.Bunlar sadece birkaçtanesi,liste şişmesin diye sadece bunları seçtim,yoksa inanın bana bir bu kadar daha var.Bu kadar kalabalık bir kelime kadrosu elimizin altındayken,kullanımımıza âmâde iken neden kullanmayalım ki ? Demiyorum ki modern kelimeleri tamamen hayatımızdan çıkaralım.Elbette yeri geldiğinde o kelimeleri de kullanırız,fakat ana dilimizi yozlaştırmamak adına öz kelimelerimizi kullanmayı da bilelim.Empati kurmak diye bir şey var hani,eyvallah tamam empati kuralım da,bazen de empati kurmak yerine “hemhâl” olalım.Ne güzel bir kelime hemhâl olmak,anlamını ne de güzel ifade ediyor ; kendini karşındakinin yerine koymak.Tam olarak karşıladığını zannetsekte,yeni gelen kelimelerin çoğu eskisinin anlamını karşılamıyor,bir yerlerde eksiklik kalıyor sanki.”Etik” kelimesi çok popülerdir mesela,”ahlâk” manasında kullanılır.Halbuki ahlâk dediğiniz zaman,halk ile Hâlık arasındaki irtibatlı dengeden bahsediyorsunuz demektir.Ve o kadar içsel ve derunî bi şeydir ki bu,yanınızda kimse yokken bile size hitap eden bir ahlâk kaidesi vardır.Oysa etik görünüştedir,zahiridir,”gözümün içine baka baka bana kazık atma” demektir bir nevi.Şimdi etik kelimesi bu güzel kelimeyi nasıl karşılasın ki be kardeşim.

Aslında,kelimelere yüklenen mana,ifadeyi besleyen,büyüten ve kastı anlaşılır kılan en önemli unsur ve ne yazık ki son zamanlarda bunu ıskalıyor gibiyiz.Anlamını karşıladığını düşündüğümüz kelimeler aslında çok zayıf kalıyor.Halbuki her kelimenin bir tarihi vardır,o kelimenin peşinden getirmiş olduğu bir kültür ve yaşanmışlık vardır.Geçen yüz yıllar içerisinde işlenmiş bir mücevher gibi ince manaları vardır.Velhasıl-ı Kelâm,çağa ayak uydurma gerekçesi ile anlamını dahi bilmeden kullandığımız her modern kelimenin altında,anlam bakımından o kelimeyi yüze katlayacak bir öz kelimemizin yok olma tehlikesi yatıyor.Hiç değilse büyüklerimizle konuşurken bu öz kelimeleri kullanmaya çalışalım,hem karşınızdaki büyüğünüzde bundan mutluluk duyacaktır emin olun.

Mustafa Ayaz

İstanbul Üniversitesi

Kelimelerin gücü, hacimlerinden daha büyüktür. Hele öyleleri var ki; etkileri harf sayılarıyla asla kıyaslanamaz. Duyulduklarında insanlar dikkat kesilir. Ve ardından bir dizi eylem kendiliğinden gelir. Mesela bir şeyler arayan bir grup insanın içerisinden biri “buldum” deyiverince tüm gözler oraya odaklanır. Ayaklar o yöne gider. Kalpler bulunan şeyin mahiyetine göre sevinç, korku, merakla çarpar. Veyahut kalabalık bir yerde birisi “bomba” diye bağırıverse, onlarca yüzlerce insan bir anda harekete geçer. Koşturmaya, kaçışmaya başlar veya bir yerlere saklanmaya çalışır. Yardım çağıran bir ses… Uzaklardan gelen bir çığlık… Ve bazen bir iki kelimelik müjdeler.. Kuran ve Sünnet kelimelerinin de müslümanlar için böyle bir gücü var. Beş altı harflik bir diziden ziyade hayatımıza yön vermenin, hareketlerimize istikamet kazandırmanın anahtarları adeta bunlar. Eğer bir ayet mevzu bahisse, Peygamber as.ın bu ayeti nasıl uyguladığı bize anlatılıyorsa artık müslümana düşen bu işaretler ışığında hareket etmektir. Çünkü Allah ve Resulü konuşuyordur. Bu konuşma öyle alelade sıradan bir konuşma değildir. İnsanı yoktan var eden, sahip olduğu herşeyin kaynağı olan Allah ve onun elçisi Peygamber as… Bu çağrı, “emirlerinize hazırım” moduna geçirecek bir çağrıdır. Birbirini tanısın veya tanımasın binlerce insanı aynı hedefe kilitleyebilecek, aynı istikamete yönlendirebilecek muazzam bir çağrı. Muhteşem bir güç… Hal böyle olunca herkes bu kelimeleri kullanmak istiyor. Çünkü bunları konuşan, kelimenin kendi ağırlığından kaynaklanan bir itibar kazanıyor. Bugün baktığınızda cemaatler, vakıflar, dernekler, tarikatler aklınıza ne gelirse gelsin, bu yapıların hepsi yollarının Kuran’ın ve Sünnetin yolu olduğunu söylemekteler. İnsanları sadece Kuran’a ve sünnete çağırdıklarını belirtmekteler. Katı gelenekçi muhafazakar kesimden, bu çerçevenin dışına çıkıp yeni birşeyler söylemeye çalışanlara kadar… Karşısındakini İngiliz ajanlığıyla itham etmekten kaçınmayan bu farklı ağızlardan aynı kelimeleri duymak, aynı hassasiyetlerin taşındığı beyanını işitmek kimin kafasını karıştırmaz ki? Mesaj almaya açık, “acaba ne diyor bu adamlar” diye düşünen insanlar baktığında ne görüyor biliyor musunuz? Birbirlerine laf atan sakallı-sakalsız, cübbeli- cübbesiz hocalar, herkes Kuran ve Sünnet diyor. Bu adam, arkadaşlarının hangisiyle konuşsa kendi bulundukları yapıların tek derdinin ve kaynaklarının Kuran ve sünnet olduğunu duyuyor. Kuran ve sünnet demenin hiçbir şeyi değiştirmediğini, herkesin Kuran ve sünnet diyerek söze başladığını sonrasında ise yine Kuran ve sünnet diyerek tamamen zıt kutuplara savrulduklarını görüyor. Ve diyor ki, “Kuran ve sünnet demekle olmuyor bu işler. Sen geç bunları… Herkes Kuran ve sünnet diyor. Sen başka birşey söyle…” Evet, kuran ve sünnetin duyanlar nezdinde bir ağırlığı kalmıyor. İnsanları harekete geçirme ve kendisine icabet edilme ağırlığı yavaş yavaş kayboluyor. İşin içine kendilerinin kalplerinin çok temiz olduğunu beyan eden, rahat bir dini hayat yaşayabilmeyi benimsedikleri katı laikçi anlayışa borçlu hisseden, ne olduğu, kim olduğu belirsiz, tam bir kimlik karmaşası vakaları da katarsak dinden, Kuran’dan, sünnetten prim yapmaya çalışan bir sürü adamla karşı karşıya kalıyoruz. Bu son kesim öyle bir zihin karmaşası içerisinde ki dine, yaratıcıya inanmadığını açıkça ilan eden adamlar hakkında dahi “aslında o da çok iyi bir müslümandı ama biz anlayamıyoruz” diye konuşuyorlar. Adam inanmama hakkını kullanmış, ona bu hakkı bile tanımıyorlar. Şimdi bizleri dinleyen, bir şeyler alma derdinde olan hiç olmadı merak eden insanları düşünelim. Bu meselelere girdiğinde bakacak, bir sürü farklı yapı… Hepsi de kuran ve sünnet diyor. Nasıl ve kimle yürüyecek? “Tamam, ben de artık bu yolda olacağım ama kimin yanında? Neye göre seçeceğim? Hepsi Kuran diyor, Sünnet diyor. Nerde olayım? Bu işte bir iş mi var acaba… Yoksa tek mi takılayım?” demez mi? Bunu demeye hakkı yok mu? Yazıyoruz, çiziyoruz, konuşuyoruz, sohbet yapıyoruz. Şimdi siz söyleyin bu kadar çok Kuran ve sünnet diyenin içinde bu millet ne yapsın? Yusuf Talha Avcı Süleyman Demirel Üniversitesi