Düşünce

Bir Miras ve Bir Değer Olarak Türk Bayrağı…

Ali Tarık Parlakışık Normal şartlarda, bayrak gibi, hususiyetleri kendi mana düzleminde hissettiren ve aşikar hale getiren fenomenler üzerine uzun analizler vücuda getirmeye gerek yoktur. Zira normal şartlar, ortalama bir seviye ve düzleme maliktir; esasında var olan şeylerdir ki, dolayısıyla var olan şeylerin her biri bir ‘şey’ olduğundan ötürü yoğun bir tafsilat veya analiz çoğu zaman vakit kaybına dahildir. Zira var olan andaki ilişki biçimleri için ifade belirtilmese de çoğunlukla bu durumdan bir kayıp hissedilmez. Bu durumu belirtmenin akabinde diyebiliriz ki… Bir bayrak için, bir bayrağa yönelik olarak mana, din, ideoloji, ifade, olgu, his, tat, tarih, toplum, dil, vatan, ülke, devlet ve daha birçok cepheden dolayı saygı duyulabilir, benimsenebilir, sevgi hissedip heyecanlanabilir veya saygı da duyulmayabilir, benimsenmeyip sevilmeyebilir de, sevgi hissedilmeyip heyecan dahi uyandırmayabilir. Bunlar olağan durumlardır. Lakin bu mesele, haddinden fazla uzatılmayı gerektirecek bir mesele değildir, uzun süre üzerinde durulacak  bir mesele değildir. An içindeki fikri yeterlilik yok ise gündem boşluğunu doldurmak için mesele haline getirilen meseleler umumi düzlemde ne mevcut meseleyi gündem haline getirenlere ne de  muhite bir kazanım verebilir ve buradan  entelektüel bir haz elde edilemez. Zira kafi derecede bir fikri varlık olduğu takdirde ne entelektüel/fikri harpta silahsız kalınır ne de gündelik geçici bir değer ifade etmeyen gündemler mevcut olur. Mevcut fikri yetersizlik ise hususiyetle fikir meraklısı gençleri, kalabalıklar içinde yalnız bırakan bir unsurdan öteye gitmez. Fikri yetersizlik aynı şekilde günden güne söylem değişikliğine yol açıyor ve bunun misallerine şahit olmak da zor değildir.  Bu dururumun misallerine birazdan değineceğiz. Ama burada hususi olarak değinmek istediğimiz nokta şudur; fikri ağırlığı olmayan insanlar, olgun ve dirayetli fikirleri konuşmak yerine, bayrağın hükmü gibi oldukça ilginç ve enteresan yorumlara/meselelere gündemlerinde yer verebilirler. Dedik ya; bunun sebebi fikrin olmayışı… Medeniyet ve toprağı ile gurur duyan, dahası medeniyet ve toprağından dolayı cinnet hali yaşamayan bir İslami dile ise (belki) her zamankinden daha çok ihtiyaç olduğu aşikardır. Zira İslamcı mücadele için Anadolu mekanının var olan birikimi, İslamcılar için hala ahengine tam manasıyla varılamamış bir mekandır. Normal şartlarda bayrak üzerine bir metin kaleme alma ihtiyacımız yoktur. Ama Genç Öncüler’in bu sahifelerinde bayrağa yer açma ihtiyacı hasıl olmuştur. Neden? Türkiye’de ki fikri-siyasi hava ile ilgili olarak hem bazı hatırlatmaları yapmak adına hem işaretlenmesi gerekenleri işaretleme adına ve hem de eleştirilerimizi dile getirme adına… Bu minval üzere devam edelim… Toplumlar tarihsel terettübün, içtimai hamlelerin yatağıdır. Toplum mensuplarını bir arada tutan değerler, remizler toplumun harcı mesabesindedirler. Tarihin terettübünde, ilerleyişinde tekevvün eden ilkesel birlik ve bütünlük ‘toplum’u zuhur ettiren en temel olgulardır. Ve toplumların gelenek, kültür, anane ilh. ile belli bir disiplin çerçevesinde bütünleşip, getirdiği bazı semboller, remizler vardır. İşaretlemeye cehd ettiğimiz mühim nokta; toplumu, toplum yapan ilkeler ve görünür düzlemde var olan sembol ve remizlerdir. Türk bayrağı; Anadolu Coğrafyasının Müslüman halkı tarafından kabul görmüş, üzerinde mutabakata varılmış, üzerine mana yüklenilmiş bir olgudur, bir remizdir. Ve diğer taraftan, bayrağın üzerinde ki “hilal” ve “yıldız” ifade ettiği mana ve Müslüman kültürde işgal ettiği alan itibariyle de; iyi, güzel, doğrudur. Mücerret manada siyasi değişimin veya içtimai değişim ve(ya) baskının neticesinde, bayrağın üzerinde değişikliğin yapılması gibi durumlarda bayrak, üzerinde değişiklik yapılabilir (veya yapılmayabilir.) Mühim olan bayrak ile ilgili ‘öteleyici’ veya ‘kutsallaştırıcı’ bir nazarın, fikrin kendiliğinden var olan handikaplarıdır. Bayrak ile ilgili ‘öteleyici’ nazarın ciddi bir fikri alt yapısı yoktur. Zira bu nazarın her şeyden önce var olanlar hakkında bir bilgisi ve var olanları konumlandırabilme becerisi yoktur ve de yorumlama kabiliyetinden yoksun dur. Bir cinnet halinden öteye gitmeyen patolojik bir haldir… Küçük bir misalle devam edelim… 2010 yılında, abluka altındaki Gazze’ye doğru yola çıkan Mavi Marmara Gemisi’ne yapılan saldırıların akabinde İstanbul’daki gösteri ve cenaze namazlarındaki gözlemlerini ifade eden “mahalle”den bir yazar, “mahalle”nin bir dergisinde yayınlanan yazısının bir bölümünde şöyle yazıyor:  “Tevhidi kesimden kopup milli sembollere sığınanlara ve bu sığınmacılığı yılışıklığa kadar vardıranlar için iyi bir örnek olur mu bilmiyoruz ama 2 Haziran Çarşamba gecesi Gazze Filosu şehitlerini ve gazilerini Yeşilköy Havaalanı’nda karşılarken izlediğimiz bir enstantaneyi aktarmak isteriz. İki tane çok büyük bayrak. Birisi Filistin öteki Türk Bayrağı… Çevresindeki insanlar bayrağı kenarlarından geriyorlar ve sloganlarla sallıyorlar. Tam bu sırada akşam ezanı okunmaya başlıyor. Sloganlar susuyor. O an namaz vakti. Filistin bayrağını sallayanlar onu yere bırakıyorlar ve üstüne çıkıp namazlarını kılıyorlar. Türk bayrağı da yere bırakılıyor. Etrafındakiler bir süre tartışıyor. Sonra bayrağı katlıyorlar ve başka yerlere namaz kılmaya gidiyorlar. İki bayrak arasındaki fark ne? Birisi Filistin toprağını, halkını ve direnişi temsil eden bir araç. Ve o toprağı temsil eden aracın üzerinde de namaz kılınabiliyor. Ama Türk bayrağı Türkiye’de bir araç değil. Şairin dediği gibi “onu selamlamadan uçan kuşun” bile yuvası bozulabilir bir kutsallık sembolü o. Kuddus olan Allah’a rağmen beşeri bir kutsal. Onu da ayetleri yerlerinden değiştirenler gibi “hilal ve Allah”, “yıldız ve Rasulullah” antolojileriyle türbeler gibi kutsallaştırmak isteyen muhafazakarlarımız var.” Aynı şahıs, yazısının başka bir bölümünde de şöyle yazıyor: “Gazze şehitlerini karşıladıktan sonra İslami duyarlılık sahipleri arasındaki bir de tevhidi bilinç eksikliğinden kaynaklanan başka zaaflar ortaya çıktı. “Devlet şehitliği” istemleri, İslam ve insanlık için sefere çıkan şehit kardeşlerimizin tabutlarını ‘milli ölüler’ gibi Türk bayrağına sarma atraksiyonları son derece üzücü eğilimlerdi; bilinçsizlik veya çözülmüşlük halleriydi. Şehitlerimizin morg, adli tıp ve cenaze namazı süreçleri arasında yaşadığımız son derece üzücü olan bu tutum, resmi sisteme sığınmacılığın ve sağcı damarların hala aşılamadığının veya “milli dindarlar” tarafından kuşatılmışlıktan kurutulamadığımızın bir tezahürüydü. Allah’a hamd olsun ki İstanbul Beyazıt Meydanı’nda cenaze namazını kıldığımız Cevdet Kılıçlar kardeşimizin tabutuna bu lekeyi kondurtmadık. Hemen tabutunun arkasında yükselen pankartta belirtilenler istikametinde onu ebedi aleme yolcu etmeye çalıştık. O pankartta yazılı olan cümle, zaten Cevdet’in İslam’ı yaşama arzusunu ifade ediyordu: “Şehit Olarak Yaşadı, Şahit Olarak Rabbine Ulaştı!””[1] Şimdi bu satırları kaleme alan şahıs ne dedi? Ne demek istedi ve ne yaptı? Bunlar manalı ifadeler mi? Yoksa cinnet halinde ki bir anomali durumunun kelimelere bürünüşü mü? Bir meseleye veya bir vakıa ile ilgili tespit edilen yanlış ifade veya hareketleri eleştiriye tabi tutmak ayrı bir şey yanlışı doğruyla karıştırıp, ilginç yorumlara istifra etmek ayrı bir şey. Bu satırlar; iki Müslüman halkın sembollerini, remizlerini karşı karşıya getirip, iki bayrağı adeta yarıştırıp, harp ettirmekten başka bir şey değil. VE dahası bu satırlar okuyucuya yeni, “orijinal” bir ufuk da sunmuyor. Aynı yazar 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ki süreçte Batman’da PKK ve darbeye karşı yapılan yürüyüşte Türk bayrağının göz dolduracak şekilde yer almasını da “Tekbirlerle yürüyen Batmanlılar bir ırkın bayrağını değil; Anasır-ı İslam’ın Türkiye bayrağını taşıyor…” diye yorumlamıştı. Değişen ne? Halk mı değişti, bayrak mı değişti, topraklar mı değişti? Nedir değişen? Zorlama yorumlar ile nereye kadar? “Türk bayrağı” demeyip “Türkiye bayrağı” deyince ırkçı, milli dindar, muhafazakar ilh. mı olmuyoruz? Değişen ne peki? Halk mı, bayrak mı, topraklar mı? Hayır hayır! Halk da, bayrak da, topraklar da değişmedi, bilakis din adına hastalıklı zihniyetin evrimi bu. Ay-yıldızlı al bayrak; Anadolu’nun Müslüman halkının elinde dün de vardı bugün de var. Bir başka misal da verelim… Bir internet sitesine yöneltilen bir sual, aynı internet sitesinin “Soru-Fetva” bölümünün “Güncel Meseleler” alt başlığındaki bölümünde cevaplanıyor. Bahsi geçen sual şöyle: “Selamun aleykum hocam, ben grafik tasarımcısıyım. Baskı merkezinde çalışıyorum bazen Türk bayrağı baskıları ve tasarımları geliyor. Baskısında yada tasarımında faydam olması caiz midir?” Bu suale verilen cevabın içinde şu satırlar yer alıyor: “Ve aleykumusselam ve rahmetullah. Hamd Allah’a mahsustur. Türk bayrağı bugünkü haliyle küfre (laik cumhuriyete) alamet olan bir münkerdir. Dolayısıyla basılması veya taşınılması caiz değildir. Baskı veya tasarım yoluyla bu münkerin yayılmasına iştirak etmek de caiz değildir. Allah (celle celeleluhu) şöyle buyuruyor: “İyilik ve takva üzere birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde ise yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah cezası pek şiddetli olandır.” (el-Maide 2)”[2] “Evlere şenlik” bu sual ve bu suale verilen cevap bayrağı, toprağı, vatanı, kültürü, ananeyi, geleneği, temsiliyet gücümüzü, kökleri bilmemekten başka bir şey değil. Evet; bir gaflet oldu kesin ama ihanete yol açan bir gaflet mi değil mi bir şey demeyelim oraya. Zira, Mekkeli müşrikler de Peygamberimiz’den önce Kabe’de tavaf ettikleri halde, Peygamberimiz’in de tebliğinde Hacc ibadeti yer alıyor. Müşrikler müşrikçe Kabeyi tavaf ediyorlardı, Peygamberimiz ve Müslümanlar da İslami bir şekilde Kabeyi tavaf ettiler/ediyorlar ve mühim olan da İslami olan müşrikçe olanı bertaraf etti. Nasıl bir müfsit mantıktır bu?! Çöl bedeviliği, bu ülke ile, bu ülke insanı ile tanışamamış bir zihniyet. Nerede, ne için, ne ile, ne şekilde, nereye doğru, nasıl yaptığımız mühim! Mücerret manada yabancılaşmak, topraksız kalmak, mezhebi beğenmemek ne berbat! Müslüman halklar olarak siyasi hürriyetimizin elimizde olmadığı doğrudur.  Allah’ın hükümlerinin yürürlükte olmadığı doğrudur. Buna rağmen İslami duyarlılığımızı her fırsatta bünyemizin elverdiği şekillerde aşikar ettiğimiz de doğrudur! Bunun en taze misalini 15 Temmuz Direnişi olarak zikredebiliriz. Ve siyasi hürriyeti ve bağımsızlığı mevcut olmayan Müslüman  halk olarak ellerimizdeki bayraklar; bizler için hususi ve umumi tağutlara karşı birer hürriyet meşalesi ve remzidir… Bayrağı kimlerin, ne için nerede kullandığı bizler için mühim değildir. Bayrağın altında işlenen cürümlerden bayrak beridir. Zira tarihi bir gerçekliği olan ve sembol, remz haline gelen bir şeyden bahsediyoruz. Ulus devletin, Kemalist dogmanın cahili temelsiz, zeminsiz, paradigması ile ay-yıldızlı al bayrağın temsiliyeti aynı bedende iki kalbin varlığı kadar gerçektir. 1920’lerin başında I. Meclis’te, söz saltanatın kaldırılmasına geldiğinde, bu bayrağın altında Ali Şükrü Bey, mecliste gerçek hedefin saltanat değil Hilafet olduğunu vurgulamıştır. Meclisin içinde Mustafa Kemal (ve İsmet İnönü’ye) muhalif ikinci zümrenin liderliğini yapan Ali Şükrü Bey şehadetine kadar, ısrarlı bir şekilde Lozan’dan sonraki süreci ve de Hilafet’in durumunu dillendiriyordu. Esasında teşbih ve mübalağa ile diyebiliriz ki; Ali Şükrü Bey, meclisin duvarında asılı olan al bayrağın  hakkını vermeyi cehd ediyordu… Yine Ali Şükrü Bey’in, Bursa’nın palikaryalar tarafından işgali meselesi mecliste görüşülürken tartışmanın mühim bir bölümünde Mustafa Kemal, Bursa Kumandanı Bekir Sami Bey’in ithamı ilgili olarak meclisteki müddei (iddiacı) ferdin, kendisine sormasını ister. Ali Şükrü Bey, burada atılarak “Müddei, tarih ve vatandır!” der… Öyle ya; “Müddei, tarih ve vatandır!” Yapılan her şeye; içinde bulunduğumuz tarih ve İslam’ın vatanı şahittir! Mamafih, öncesinden başlayarak bugüne kadar nazar ettiğimizde ay-yıldızlı al bayrağın hep var olduğunu müşahede ediyoruz. Dolayısıyla… Kutsiyet atfedilmemesi gerektiği gibi, bir paçavra mesabesine de indirgememektir, bayrak için itidalli olan. Din telakkisi Suudi Arabistan’ın sabah akşam “akide” deyip deyip duran alimlerinden ve İran’ın mezhep ihracı ile meşgul mollalarından, “akıl” diye diye “akıl”dan sapan ilginç din yorumlarından, tekfirci algıdan, tedhişçi tavırlardan, “Ümmet” deyip deyip  adeta Anadolu’yu/Türkiye’yi Ümmet-i Muhammed’den ayıran mantıklardan ve yorumlardan bayrak düşmanlığı gelmesi normaldir. Mesele sadece bayrak meselesi değil. Bilakis yerli olan, ayaklarımızı bastığımız topraklara karşı bilgisizlik, soğukluk ve belki de nankörlük… Zira bilmek gerekiyor ki tarihi ve kültürel manada ciddi bir değeri olan Anadolu ‘en kötü’ ihtimalle Hilafet misyonunun mevcut olduğu son mekandır. Ve şu anda istediğimiz noktada olsak da olmasak da ümmetinin cumhurunun Türkiyeli Müslümanlara nazarı hala, Hilafet merkezli bir nazardır. Vatan, bayrak gibi değerleri öteleyenler ve bu değerlerin ötelenmesine cehd edenler bizi daha değerli ‘mekan’lara, ‘meşrep’lere, ‘mezhep’lere sevk etmiyorlar. Bu nokta, mühimdir; zira, bu nokta tecrübe ile de sabittir. Mevcut bayrak dediğimiz ise mevcut rejim ve politikalardan beridir; zira, bu şahsi kanaat ve telakki ile ilgili bir durumdur. Mevcut seküler nizam ile bayrağın herhangi bir temsiliyet ilişkisi yoktur. Tarihin bir döneminde bu ülkede ki Müslümanlar bu bayrağı benimsemişler kendilerine sembol, rem [1] Bahsi geçen yazının tamamına şuradan ulaşılabilir: http://www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=6098 [2] Bahsi geçen sual ve cevaba şuradan ulaşılabilir: http://nakilkursusu.com/tr/sorucevap/595-turk-bayragi-asmak

Röportaj: Furkan Gençoğlu

Genç Öncüler: Hayatı Kur’ân ve Sünnet’e göre nasıl yaşamalıyız? Abdullah Yıldız: Kur’ân-ı Kerîm hayat kitabıdır. Hayatın bütün alanlarını düzenlemek için Rabbimiz tarafından indirilmiş bir kılavuz kitaptır. Ezeli ve ebedi bir kitaptır, kıyamete kadar geçerlidir. Enfal suresinin 24.ayetine baktığımızda “Ey iman edenler! Allah ve Rasulü” (bakın sadece Allah değil), “sizi hayat verecek ilkelere çağırdığı zaman koşun” der. Devamında da “Allah kişiyle kalbinin arasına girer” der; dolayısıyla Allah gönle, zihne, kalbe yani insanın hayatına yön veren odak noktasına hitap eder. Kalp bütün manevi hayatımızın merkezidir. Akletme, fikretme, iman etme, sevme, nefret etme vb. hayatımızı şekillendiren merkezdir. Bu manada Kur’ân da hayatın kalbidir, Kur’ân’a ve sünnete sarılalım ki hayat bulalım. Burada “Allah’a ve Resulüne itaat edin!” mealindeki ayetleri hatırlatalım. Bu âyetlerde itaat ediniz fiilinin iki defa tekrarlanması da çok enteresandır; yani “Allah’a itaat edin ve Rasul’e itaat edin”. Burada bazılarınca dillendirilen Allah’a Rasul’ünü eş koşma suçlamaları saçmadır ve modern bir tepkidir.  1450 senedir ümmet-i Muhammed, “Allah ve Rasulü” terkibini kullanırken hiçbir zaman Rasulüllah’ı Allah’a eş görmedi, sözlerini de Allah’ın sözleri gibi algılamadı. Peki nasıl anladılar? Vahiy Allah’ın sözleri olup ana ilkelerdir, Rasulüllah efendimizin sözleri, uygulamaları ve takrirleri yani yapılan bir uygulamayı onaylaması da -ki sünneti seniye diyoruz bunların hepsine birden-, Kur’ân-ı Kerim’in pratik hayata aktarımından, tefsirinden ibarettir. Hasılı Kur’ân’da bu ifadeler geçer ve biz hayatımızı Allah ve Rasulünün talimatlarına göre düzenleriz. Genç Öncüler: Peki hocam “Kur’an bize yeter” ifadesi tefrikaya sebep olmaz mı? Abdullah Yıldız: Bu ifade çok cazip bir ifade. Tabi ki Kur’ân bize yeter, kıyamete kadar yeter; bütün insanlığın problemlerini çözmeye yeter. Kur’an’da “Yaş ve kuru her şey Kitap’tadır” (Enam/59) âyeti var. Ama bu haşa “Rasul’e gerek yoktur” manasına gelmiyor. İşte bu ifadeden bu çıkarımı yapan zihin sorunlu bir zihindir. Elbette Kur’an bize yeter; Kur’an bu dünya ve ahiret saadetini sağlayacak tüm ilke ve prensiplere sahiptir. Peki ama, Allah neden Hz. Peygamber’i (s) gönderdi? Hâşâ onu postacı olarak gönderip, “Al bu Kitab’ı, aktar, başka hiçbir şeye karışma” mı dedi? Rasulüllah efendimizin ve diğer peygamberlerin görevlerinin ne olduğunu yine Kur’an’dan öğrenelim: Mesela Bakara/151.ayette “Daha önce gönderdiğimiz gibi size de içinizden bir Rasûl gönderdik ki, o size ayetlerimizi tilavet eder” buyurulur. Tilavet’in manası sadece okumak değil; uygulamak, hayata aktarmak, peşine düşmek, takip etmek gibi manaları da var. Dolayısıyla hem okur, pratik hayata aktarır ve hem de örnekleyerek sizin uygulamanızı sağlar demektir bu. Peygamberimiz sadece “ben okudum, ne haliniz varsa görün” demez; âyetin devamında ifade edildiği üzere “sizi arındırır”; Kur’ân ile nasıl arınmamız gerektiğinin yol ve yöntemlerini bize öğretir, rol model olarak bize örnekler ve ‘böyle yapın’ der. “Kitabı ve hikmeti öğretir”. Hikmeti âlimlerin önemli bir çoğunluğu sünnet olarak anlamışlardır. Kitab’ın Hz. Rasûl’ün (s) hayatında ete kemiğe bürünmüş olan şeklidir sünnet. Zaten O, “yaşayan Kur’ân” değil midir? Hz. Aişe (r.a) annemize, Efendimizin hayatı sorulur; o “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an’dır” der. Rasûlüllah’ın temel ahlâki özelliklerini Kur’an’da bulursunuz, Sünnet de bu ilkelerin tatbikatıdır. Efendimiz buyuruyor ki: “Rabbim beni edeplendirdi ve ne güzel edeplendirdi”. Ben sadece Kur’an’a bakarım, onun şekillendirdiği rol modele bakmam, gibi bir sonuca varmak sapmadır. Birileri karşılıklı bir kavga içerisinde “siz hadisleri, peygamberi yok sayıyorsunuz” diyor, karşı taraf da kendini savunmaya çalışıyor; derken bu arada Kur’an ve sünnetin birlikteliği konusunda zihnilerde var olan sabiteler zedelenmeye başlıyor. Bu tartışmalarda zaman zaman ifrata ve tefrite gidiliyor; bir taraf Rasulüllah efendimizin sünnet-i seniyesini koruma adına, onun idrarına ya da afedersiniz sümüğüne şifa diyebilecek kadar uç ve uçuk hatta kutsallaştırıcı ve putlaştırıcı noktaya gelirken, öbür taraf da Peygamberimizi tümden devreden çıkarıcı bir başka uç ve uçuk noktaya savruluyor… Genç öncüler:  Zaten uçuk yorumlar medyatikleşmeye meyyal, televizyonlarda gördüğümüz din hakkında konuşan insanlar da bu gibi uçuk mevzularda konuşuyorlar, bir nevi şov dini. Abdullah Yıldız: Medya insanları Allah ile Kur’ân ile buluşturmaktan ziyade, reyting üretmeye, dikkat çekmeye, insanları ilginç şeylerle meşgul etmeye çalışıyor. Peki, hocalar bunlara niye alet oluyorlar? Konumuza dönersek; meseleye ifrat ve tefritlerden uzak, dengeli ve doğru yaklaşım nedir? Kur’ân-ı Kerim’de, Peygamberimize, “Ben de sizin gibi bir beşerim” demesi emrediliyor (Kehf/110; Fussilet/6). O da buyuruyor ki: “Ben Kureyşli kuru et yiyen bir annenin çocuğuyum”. Bir beşer olarak ashabıyla istişare ediyor, bazı konularda. Mesela Bedir savaşında orduyu yerleştirme konusunda askeri/teknik açıdan bir sıkıntı görüyor bir sahabe. O sahabe biliyor ki, bu tür teknik konularda eğer Hz. Peygamber’e (s) bir vahiy gelmediyse isabet etmeyebilir. Nitekim Rabbimiz de Rasûl’ünü düzeltmiştir. Ama sahabe Allah Rasulü’nden istişare terbiyesini öğrenmiştir. Hubab bin Munzir (r.a) der ki: “Ey Allah’ın Rasulü, bu konuda bir vahiy mi geldi yoksa siz kendi savaş tecrübenize göre mi bu orduyu dizayn ettiniz?” O da “Hayır, kendi savaş tecrübeme göre” deyince, sahabe; “yâ Rasulallah, bu dizayn benim tecrübeme göre isabetli değil” der edeplice. Hatırladığım kadarı ile şöyle devam eder: “Ya Rasulallah, düşmanın sayısı bizden daha fazla; eğer su kuyularını ele geçirirlerse üstünlüğü ele alırlar. Biz önce kırbalarımızı, tulumlarımızı dolduralım ve sonra da bu kuyuları kapatalım. Arkadaki su kuyusu bize yeter; onu güvenceye alalım. Ve ordumuzu da şuraya çekelim… Şöyle yapalım, böyle yapalım…” Efendimiz (s.) bu sahabenin kanaatini uygun görür ve orduyu onun teklifine göre düzenler. İşte dengeli yaklaşım budur. Burada Efendimizin insani özelliklerini dile getirirken, onu sıradanlaştırmaya, hâşâ onu yok saymaya kalkışmıyoruz; ‘O bir ayet hakkında şöyle demişse ben de böyle söylüyorum” demiyoruz; “o şöyle bir hüküm vermiş, ben de böyle bir hüküm veriyorum” demiyoruz. Onu bir postacıya indirgemiyoruz. Kısaca, bu konularda ifrat ve tefritten uzak durmamız gerekiyor. Dahası, ekranlarda, sosyal medyada yapılan konuşmaların, tartışmaların toplumda nasıl bir karşılık bulduğuna, algılandığına bakmalıyız… Genç öncüler: Peygamberimizin içtihatlarının değişen hayat şartlarına göre farklı yorumlanması, Kuran-sünnet bütünü etrafından nasıl değerlendirilebilir? Abdullah Yıldız: O günden bugüne nelerin sabit kalıp, nelerin değişebileceğini konuşmak öyle basit bir mesele değil. O günün hayat şartları içerisinde kullanılan bazı araçlar bugün kullanılmayabiliyor, ama ana ilkeler ve talimatlar değişmez. Mesela abdest alırken, o gün ibrik kullanırken de bugün musluk kullanırken de esas olan arınmaktır, suyu israf etmemektir ve abdesti Hz. peygamber nasıl alıyorsa onun gibi almaktır. Burada esas olan, ana ilkeleri kaçırmamak, sabiteleri yerinden oynatmamaktır; makasıdu’ş-şeriadan (Şeriatın maksadından) uzaklaşmamaktır. Bir misal daha vermek gerekirse, Kur’an-ı Kerim’de namaz şöyle kılınır diye bir tarif yoktur. Taha suresinin 14.ayetinde, Hz. Musa’ya, tevhid mücadelesinin ibadet planındaki ilk adımı olarak “namazını dosdoğru kıl” buyurur Rabbimiz. Kur’ân “namazı kılınız” der, rükû ve secdeden bahseder ama “nasıl kılacağız?” sorunun cevabı, kaç rekât ve kaç vakit kılınacağının cevabı verilmez; secdelerin iki kere yapılması gerektiği söylenmez. Biz bütün bunları Peygamberimizin örnekliğinden öğreniriz. O, “Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın” buyurur, biz de onun gibi namaz kılarız. Bugün uç noktaya savrulanların dediği gibi, kalkıp “salat yardımlaşmadan ibarettir” demeyiz ya da “salat duadır, ben birtakım dualar okurum ve salatı ikame etmiş olurum” diyemeyiz. Bu tür söylemler, Hz. Peygamberin varlığını, uygulamasını yok saymaktır. Bunun tersi, Efendimizi kâinatta tasarruf sahibi görüp ona bazı ilahlık özellikleri atfetmek de tefrittir. Yeri gelmişken, Müslümanların işi-gücü bırakıp özellikle de medya önünde bütün enerjilerini ve imkânlarını birbirlerini hırpalamaya harcamaları ve insanlara İslâm’ı doğru şekilde anlatmak yerine, birilerine laf yetiştirmeye hatta onları tekfire kalkışmaları anlaşılır şey değildir. Müslüman öncülerin ve fikir adamlarının birbirlerini törpülemelerine yönelik bir oyun oynanmakta ve 15 temmuz öncesi fay hatları yeniden harekete geçirilmek istenmektedir. Maalesef bizimkiler de bu oyuna gelmektedir. Özellikle 15 Temmuz gibi olumlu bir süreçte İslâmî konularda insanlara öncülük edecek kişilerin bütün enerjilerini kendi içlerinde tüketmeleri gerçekten çok üzücüdür. İslam bu topraklarda yeniden ayağa kalkma fırsatı yakalamışken, bizim iç çekişmelerle geçirecek vaktimiz olmamalıdır. Genç öncüler: Örneğin CNN Türk’te yapılan bir programda darbenin sadece teolojik kökenli olduğu ve sanki darbeye dini cemaatlerin sebep olduğu gibi bir iddia ortaya atıldı hocalarımız tarafından. Abdullah Yıldız: Maalesef, medyada İslam adına konuşan hocalarımız zaman zaman çok ciddi yanlışlar yapıyorlar. İslam’ı modern dünyaya ve insanlığa sunarken, bazen anlaşılmaz bir komplekse giriyorlar; İslâmî esasları batılı normları merkeze alarak, onların düşünce ve fikir kodlarına sığınarak sunma gayretkeşliğine kapılıyor ve bir de bakıyorsunuz, anlattıkları İslâm değil, Batı’nın “evrensel değerler” diye yutturduğu modern, seküler değer yargıları; bazen liberalizmden, bazen de sosyalizmden ödünç kavramlar devşirerek muhataplarına İslâm’ı anlattıklarını sanıyorlar. Genelde savunmacı bir yaklaşım içinde İslâm’ı sunayım derken, bir de bakıyorsunuz, İslâmî sabiteleri kalmamış. Öbür taraftardan da, gırtlağına kadar yanılgılar ve hurafelerle örülü, insanlara “böyle din olmaz” dedirtecek uç ve uçuk bir din anlayışı. Aziz İslâm’ı, Allah’ın ve Rasûlü’nün ortaya koyduğu tarzda, itidalli, dengeli ve özgün bir şekilde apaçık insanımıza anlatmak varken, neden ifratlara ve tefritlere sapılır, neden indi yorumlar ve meşrepler “Din” diye takdim edilir? Neden toptancı yaklaşımlarla bazı İslâmî yorumlar reddedilir ve yok sayılır? Böyle bir ortamda insanlar da dengelerini kaybediyorlar. Mesela, birisi Kur’an vurgusu yaptı diye onu hemen “Kur’an Müslümanı”, “oryantalist”, “modern sapık” diye suçlamak veya tam tersi, tasavvuf ve tarikattan bahsedince de onu “hurafecilik”le veya “şirk”le itham etmek, çok kolay başvurulan yollar ve söylemler olabiliyor; ya ifrat veya tefrit… Burada dengeli yaklaşım içinde olmak gerekiyor. Şu an, gerçekten hakkını vermek lazımsa, bu dengeli yaklaşımı, Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Mehmet Görmez’in beyanlarında bulabiliyoruz. Biz de Namaz Gönüllüleri Platformu ve Eyüp Buluşmaları Platformu gibi ortak çatılar altında bir araya gelen hocalar olarak, farklı çizgilerde olsak da ifrat ve tefritten uzak bir itidal noktası yakalamaya çalışıyoruz. Farklı gruplardaki hocalarımız, ümmetin ve Türkiye Müslümanlarının sorunları hakkında Kuran ve sünnet perspektifli ortak akıl merkezli çözümler üretmek için çabalıyorlar. İşte insanımızın beklediği budur. İnsanımızın en çok şikâyet ettiği konu ise şudur: “Hocam, Allah aşkına şu televizyon programlarına çıkıp da birbirlerine sataşan hocalarımıza bir şeyler söyleyin”; “biz gençlere İslam’ı anlatmaya çalışırken bu tartışmalar hep bizim önümüzü tıkıyor; birileri çıkıyor ‘ama hocam geçen şu tv’de, şu konu hakkında falan hoca şöyle, öbürü de böyle dedi, siz ne diyorsunuz’ diyor ve biz bir türlü esas konularımıza gelemiyoruz.” Özetle; bizim temel meselemiz,” Kur’an ve sünneti kendi hayatımıza ve toplum hayatına nasıl hakim kılmalıyız?” olmalıdır. Bizim asıl endişemiz bu olmalıdır. Allah, bizi bu dünyada mutlu kılacak ana ilkeleri Kitab’ında vaz’ etmiştir. Fakat bunların pratik hayata geçmesinde örnekliğe ihtiyaç vardır. O da Ahzab suresinin 21.ayetinde “Allah Rasulünde sizin için güzel bir örneklik vardır” buyurulduğu üzere, Efendimizdir. Allah Rasûlü’nün örnekliği dikkate alınmadan İslam yaşanamaz. Ayrıca Kalem suresinin 4.âyetinde ifade buyurulduğu üzere, Efendimiz “huluku’l-azim” (yüce ve kuşatıcı ahlâk) üzere yaratıldı ve terbiye edildi. Ve dahası o, “âlemlere rahmet” olarak gönderildi. Hayatımızın her bir alanı, her bir kompartımanı ayrı bir âlemdir. Kuran hayatın bütün alanlarına hükmedecek bir hayat kitabıdır. Peygamberimizin âlemlere rahmet olması da; mesela eğitim âlemi, ticaret âlemi, aile vb. gibi hayatın bütün alanlarında ve âlemlerinde Efendimizin hayatı, uygulamaları ve örnekliği gerçek manada bir rahmettir. Efendimiz, bizim için her alanda rol modeldir. Özet cümlemiz şudur: Kur’an bizim için “hayat kitabı”dır, temel ilkeler bütünüdür ama bu ilke ve talimatların pratiğe aktarımında “nasıl” sorusunun cevabı Rasulullah’ın uygulamalarıdır. Bu ikisini birbirinden koparmazsınız. Bu ikisiyledir ki, İslamiyet yeniden ete kemiğe bürünür. Rabbim, Kitabını Peygamberimizin okuyup anladığı tarzda anlamayı bugünün dünyasında yaşamayı bize nasip etsin. Genç Öncüler: Amin.

Furkan Gençoğlu

twitter.com/mrgencoglu Mücadele strateji, azim ve kararlılık gerektiren bir süreçtir. Bir karar alırsın, strateji belirlersin, dozajını ayarlarsın ve sabırla kararının uygulama safhasını sürdürürsün. Türkiye’de siyaset ve bürokraside kararları uygulama noktasında ciddi bir istikrarsızlık ve cesaret yoksunluğu mevcut. Devlet idarecileri halkın 15 Temmuz direnişinden cesaret devşirmeleri gerekirsen halka berat dağıtma yarışına giriyorlar. Komik… Örneğin Türkiye’de terörle mücadele politikasında bir istikrar yok. Sürekli PKK vahşetinden, karanlığından, katliamından dem vuruluyor. 35 yıllık masalları dinleyip duruyoruz. Replay tuşu bozuldu fakat devletlülerin nutukların dozajı değişmedi. Her zaman diyorum suçun bedeli ödetilmezse, suç meşrulaşır. PKK sivil-asker ayırmaksızın saldırılarını her geçen gün artırıyor ve artıracak. 15 Temmuz sonrası NATO ile yaşanan gerginlik tırmandıkça küresel emperyalist odakların Türkiye’yi PKK yordamıyla cezalandırma stratejisi hız kazacanak. 15 Temmuz darbe girişimi sosyolojik savaş safhasından iç savaş konseptine geçiş için merhaleydi. Ülkeyi tamamen kontrol etmekten ziyade ülkeyi bir iç savaş ortamına kendi ordu kaynakları kullanılarak sürükleme operasyonuydu. Meselenin bundan sonra müzakere yoluyla meselenin çözülemeyeceği noktasında yaygın bir toplumsal mutabakat söz konusu. Müzakere seçeneğini bu yüzden yok sayıyorum. Çünkü emri dışarıdan alıyorlar ve tamamen taşeron pozisyonunda bir işlevleri var. Bunu saklama gereği falan da duymuyorlar zaten. Tel Abyad PKK mevzilerine bakarsanız 53. Eyalete çekilmiş Amerikan bayraklarını görebilirsiniz. Ne yapıyor peki devletimiz? 40 sene önce Paris’te asalacı kafası kopartan Türkiye Cumhuriyetinin bugün, PKK terörünün ülke sathında artık sokakta insan avlayacak pozisyona evrilmesi karşısında ürettiği strateji nedir? Terörle sadece dağda mı mücadele edilir? Adamlar şimdi kandili terketti artık otonom bölgeleri var. Bölgeleri bombalayamıyorsun Rusya ve ABD koruma kalkanı var. Kamışlı,Kobani, Haseke ve bugün Mınbıç. Tüm sınır hattın PKK terör örgütü tarafından kontrol altına alınıyor. ABD muhaliflerin elinden alıyor, IŞİD’e terkediyor. Operasyon meşruiyeti sağlanıyor ve IŞİD’in elinden alınıyor PKK terör örgütü denetimine bırakılıyor. Senaryo epeydir aynı ve işlerliği yüksek. MepaNews verilerine göre PYD safların ölenlerin %49’u Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Topyekun şehir savaşları safhasında örgüt kendi kadrolarını büyük oranda korudu daha çok Suriye’nin kuzeyinde eğittiği ypg savaşçılarını ve yerel gençlik örgütlenmelerini sahaya sürdü. PKK terörünün her geçen gün toprak ve insan gücü kazandığı aşikar. Bugün artık atılacak adımlar planlanırken “batı ne der, ABD ne der, BM ne der, AB ne der” bunları bir kenara koyacağız. Hepsi 15 Temmuz gecesi “darbe” dedi. Karşında seni yok etmeyi kafasına koymuş bir blok var. Çünkü bir takım sebeplerle bölgede rahatsızlık yaratıyorsun. 15 Temmuz’a gelinen süreçte müdahaleye uluslararası meşruiyet ilmek ilmek işlenmiş. Lobiler, düşünce kuruluşları, akademi dünyası, medya dünyası bu sürece çeşitli ataklar ile katkı sunmuş. O masum zannettiğiniz medya kuruluşları, insan hakları örgütleri, bildiriler, basın açıklamaları. Hedef alınan kişi ve hedefe yönelik yöneltilen argümanlara baktığımızda tamamen operasyonel olduğu ortaya çıkıyor. İktisadi ağ ve fon desteklerinin gayrımilli olması meselesine hiç girmiyorum. O tarafları biraz deşerseniz niyet okuyuculuğu yapmanıza gerek kalmaz. Bedel ödüyoruz. Tüm etaplarıyla saldırıyorlar ve her geçen gün ödediğimiz bedelin faturası ağırlaşıyor. Dolayısıyla bedel ödetmeye başlamamız gerekiyor. Terörle mücadelede yeni baştan bir strateji ve stratejide süreklilik kazanılması gerekiyor. Topyekun savaşa hazırlık dönemine uygun bir planlamanın inşası arz ediyor. Dolayısıyla tavizsiz bir OHAL konsepti hazırlanması elzem. PKK uzun yıllardır manevi otorite kurduğu bölgelerde ciddi anlamda kontrolü yitirmiş durumda. 6-7 Ekim karanlığını ördükleri günlerdeki gücü devşirmeleri artık mümkün değil. Bir seneden fazla süren şehir savaşları sonrası halk artık açıktan PKK destekçiliği yapacak gücü kendinde bulamıyor. 1- İç kamuoyunda algıları kontrol et. Kamu kesinlikle doğru enforme edilmeli. Kamusal kriz yönetimi başlıbaşına bir uzmanlık alanıdır. Bunun gerçekleştirilebileceği en büyük mecra günümüzde görsel basın ve interaktif internet medyası,sosyal medya ağlarıdır. TV ekranlarını kontrol edeceksin. Dış istihbaratların hedeflediği algıya hizmet edecek enformasyon TV ekranlarından sızmamalı. Görsel medya mecralarının kontrol edilebilirliği daha kolaydır. Sosyal medyada denetim ise daha zordur. Fakat bilişim alanında istihbari faaliyeti güçlendirirsen belli ağ merkezlerini hedef alır ve yok edebilirsin. En azından bu noktada profesyonel ekiplerin inşasına başlanabilir. Artık günümüzde algı maalesef çok önemli. Uluslararası algıyı yönetemiyoruz bari ulusal sınırlar içerisinde kamu doğru ve bilinçli enforme edilebilsin. Bu noktada açık toplum vakfı tarafından fonlandığı açık olan medya enstitüleri ve onların medya projelerine nokta operasyonlar yapılabilir. En azından medyada bu kanallardan gelen enformasyonun milli bir nitelik taşımadığı, ajanvari bir pozisyonları olduğu delillendirilerek milli medya merkezlerinden deşifre edilmeli. 2- Hukuku mücadeleye entegre et. Hukuk iktidarın fahişesidir diye bir söz dolanıp durur. Aslında egemenlerin dense daha iyi olur. Her yerin bir egemeni vardır ve egemenler daha kolay yönetim için tahakküm sahalarında bir hukuk inşa ederler. Olağanüstü dönemlerde hukuk belli oranda askıya alınır. Örneğin Fransa artan saldırılara karşı bir takım sözleşmelerin belli bir süre yok hükmünde olduğunu açıkladı. Çünkü egemenliğin çöktüğü bir ortamda hukuk vasfını yitirir. Yeni egemenler yeni bir hukuk düzeni inşa ederler. Bu yüzden hukuk kanallarının terörle mücadele konseptine adapte edilmesi şarttır. Zorlaştırmayın, kolaylaştırın ilkesi çerçevesinde. 3- İktisadi ağlara karşı kontgerilla timlerini tekrar devreye sok. Bir yere girdiğimde ilk sorguladığım şeylerden biri nasıl finanse edildiğidir. Çünkü finansman hayatidir ve eğer finansman sağlanamıyorsa yapının işlerliliği tehlikeye girer. Örgütün finansman kaynakları mümkün mertebe kurutulmalıdır. Uyuşturucu ticaretine karşı operasyonlar artırılır, ekiminde kontroller yoğunlaştırılır. Bunlar bölgede kamu ihalelerinde fink atıyor örneğin. Kamu ihaleleri denetim altına alınmalı. Kural çok açık eğer PKK terör örgütüne iktisadi olarak yardımda bulunuyorsan devletin ihalesine giremezsin. Vergi yerine haraç uygulamasına karşı denetimler sıklaştırılmalı ve gerekirse haraç çetelerine yönelik infaz uygulamaları gerçekleştirilmeli. Kamu kaynakları belediyeler özellikle sürekli kontrol altında tutulmalı. Gerekirse belediyelerin tamamına devlet el koymalı. Avrupa’dan gelen para akışına karşı Avrupa’ya şantaj unsurları tekrar hatırlatılmalı. 4- Her mecrada PKK terör örgütüne destek vermek suçtur! Ak Parti iktidarının iyimser politikaları ve çözüm süreci, toplumda teröre destek vermek suçtur algısının kırılmasına sebep oldu. Çünkü adam meclis kürsüsünden, akademi kürsüsünden, metropol meydanlarından PKK terör örgütüne selam yollayabiyor. Bu şu sorgulamaya yol açıyor. Madem PKK terör örgütü o zaman neden açıktan desteklenmesinin cezası yok. Mesela eskiden çok sert cezaları vardı bunun. Adamı yakalıyordun, bindiriyordun torosa, gömüyordun tarlaya. Dolayısıyla insanlar PKK gibi yapıları desteklemenin ağır bedelleri olduğuna emin olmuşlardı. Bu meseleyi daha şeffaf, devletin kontrol edilebilir birimleri eliyle ve hukuk çerçevesinde yeniden ele almak gerekiyor. Yani işlediği suçun derecesine göre ceza alacak. Örneğin PKK eylemine katıldığı tespit edilen, PKK anlayışını desteklediğini sosyal medyada beyan eden kamu görevlisinin işine derhal son verilecek. Üniversitelerde PKK eylemlerine katılan kişiler soruşturmalar kapsamında direk okulla ilişikleri kesilecek ve üniversite çevresine yaklaştırılmayacak. Akademisyenlerin üniversiteler ile ilişiği kesilecek. Gece Sosyal Medyada PKK’ya destek mahiyetinde paylaşım yapan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sabah kapısında iki özel tim personeli görecek. 6- Bölge halkına karşı net tavrını göster ve tavrında istikrarlı olacağın imajını çiz. Bölge halkının en büyük şikayetlerinden biri de devletin bir dediğine öteki gün yalan demesidir. Ya da sürekli strateji değiştirmesidir. İki sene PKK militanlarının tepesine cellat gibi çökerken iki senenin ardından tamamen bölgede merkezlerine çekilip meydanı PKK çetelerine bırakmasıdır. İnsanlar kime güveneceğini şaşırmış durumdalar. Bugün devletinin yanında duran vatandaşın, ihaneti deşifre eden, güvenlik güçlerine yardımcı olan bir odağın geleceği meçhuldür. Vatandaş devlet otoritesi gevşediği andan itibaren PKK çetelerinin insafına kalacağının korkusu içindedir. Bu korku giderilmezse ve devlet otoritesinin asla pazarlık konusu yapılamayacağı gerçeği insanlara öğretilmezse insanlar can,mal ve namus kaygıları sebebiyle haklı olarak sürekli ikilemde kalacaktır. 7- Irkçı personeli bölgeden uzak tut. PKK ile mücadeleyi Kürt halkına topyekun savaş olarak algılayan ırkçı hezeyanların esiri olmuş personeli bölgeden uzak tut. Halkın dili, kültürü, inancı pazarlık konusu yapılamaz. Tüm bu değerler anayasa güvence altına alınmalı. Bir belediyeye kayyım atadığında kayyım işe Kürtçe tabeladan başlamamalı. İşe belediye ihalelerinin hangi terör destekçisi odaklara gittiğini araştırmakla başlamalı. Şov yapmak için TV ekranları gayet müsait. Gencecik insanların kanlarını akıttığı topraklar kimsenin kişisel ihtiraslarını tatmin mekanı haline getirilemez. Bölge halkı ırkçı yazılamalar veya bayrak fanatizmi ile terbiye edilmeye kalkışılmamalıdır. İnsanlara bayrak sevgisi böyle aşılanmaz. Suçu ve suçluyu yakalama, cezasını verme, infazını gerçekleştirme ve bu döngüyü halka en şeffaf biçimde gösterme temel görev biçimi olmalıdır. 8- Yeni nesli ifsad girişimlerinden koru. PKK bölgede OHAL’in kalkmasını ve halka yönelik ırkçı tavırların yarattığı travmayı fırsat bilerek bölgeyi sekülerleştirme ve ideolojik mücadelesine uygun bir nesli inşa etme adına bir çok merkez kurdu. Bunlara gençlik merkezleri, kadın yaşam merkezleri, toplum merkezleri gibi isimlendirmeler taktı. Bu merkezler bir yandan devlet bütçesinden yararlanırken bir yandan da uluslararası fonlardan muazzam destekler aldılar. Bölge kadınlarına “namussuzluk” bir yaşam formu olarak sunuldu. Töre cinayetleri istismar edilerek, kadın evinden ve çocuklarından alıkonuldu. PKK eylemlerinin öznesi haline getirildi. Bugün eylemleri dikkatli izlediğimizde müslüman bölge kadınının başlarındaki örtüyle marksist bir mücadelenin marka yüzü haline getirilmeye çalışıldığını hayretle göreceksiniz. Hakeza gençler bu merkezlerden YDGH militanı olarak mezun edildiler. Sokaklarda hayatlarını PKK çeteciliğine peşkeş çeker hale getirildiler. Tabi MEB okullarında rahatça militanlık yapan PKK yandaşı öğretmenlerin de bunda büyük payı var. Legal sendikalarının koruma şemsiyesi altında her türlü suç faaliyetini özendiren bu öğretmenler devlet tarafından işledikleri bu suç fiilleri yüzünden her ayın takribi 15’inde ödüllendiriliyorlar. Bunların acilen önüne geçilmesi gerekiyor. 700 Km sınırı PKK terör örgütü tarafından tutulmuş, içerde FETÖ darbesi yüzünden ağır yara almış kurumlarıyla Türkiye’nin işi elbette çok kolay değil. Fakat Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır. İyi niyetle fakat kararlı bir şekilde hedefe yürüyenlerin yardımcısıdır. Önce stratejimizi istişare kanallarını işleterek, işi şova dökmeden belirlememiz ardından bu stratejimizi kararlılıkla ve disiplinle uygulamamız gerekiyor.

Muhammed Salih Demirtaş “Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, rezil etsin onları, yardımıyla sizi onlara karşı zafere erdirsin, mü’min bir topluluğun yüreklerine su serpsin.” (Tevbe/14) “Caddeler ve meydanlardayız… Şimdi eylem zamanı… Darbecilerin namlularını kıracağız!.. Ya İstiklal, ya izmihlal!.. Asla teslim olmayacağız!” Her şeyden habersiz olduğumuz bir 15 Temmuz akşamıydı. O akşam evimizde ne televizyon ne de sosyal medya açıktı. Gece geç vakitlerde telefon geldi ve bir arkadaşım askerin köprüyü kapattığını benim bundan haberim olup olmadığımı sordu. Belli ki o da bilgiyi alelacele öğrenmişti. Hemen haber sitelerine girip durumu anlamaya çalıştım. Darbe mi!? Anlayamadım. O sırada kardeşim diğer odadan şaşkın bir şekilde durumu anlamaya çalışmak için sağ sola telefon açıyordu. Şaşkınlıkla karışık bir kaygı içerisindeydik. Yeni yeni duruma vakıf olurken TRT’de darbe bildirisi okunmaya başlamıştı. Spikerin elinin titremesi ve renginin atması unutulacak gibi bir sahne değildi. O an dışarı çıkmamız gerektiğini düşündük. Eğer o an dışarı çıkmasaydık bir daha ne zaman çıkacaktık ki? Neyin hürriyetinden ve direnişinden bahsedecektik. Hazırlandık. Korkuyordum ama gitmem gerektiğini de biliyordum. Korkum cesarete tevdi etmeye başladı. Cesaretin korkmamak değil, korktuğun halde onu bastırıp hareket etmek olduğunu anladım. Dışarı çıktığımızda tek tük arabaların kornaları eşliğinde İzmit’e doğru indiğini görünce daha da umutlandım. Onlarda evlerinden çıkan bizleri görünce umutlanmıştılar muhtemelen. Evet birbirlerimizin umutlarını besliyorduk. Zaten darbeyi engelleyen şey de bu değil miydi; birbirlerimizin umutlarını beslemek ve cesaretlendirmek , bir ve beraber olup direnmek… Tabi tüm bunların üstünde Rabbimizin lütfu ve ikramı olduğunu unutmamak gerekir. İzmit merkeze indiğimizde perşembe pazarının orada toplanmış bir kalabalık vardı. Daha sonra bu kalabalık çoğalmış, korkuların ve kaygıların coşkunluğa evrildiği bir mekan olmuştu. Geceleyin mezarlardan geçerken gölgelerden korktuğumuz zamanlar olmuştur. O korkuyu yenmek için, ya gece vakitleri oradan korkuyla geçmeyi sürdürüp üstüne gideriz ya da bir daha oradan gece geç vakitlerde geçmemeye çalışırız. Üstüne gittiğimizde anlarız ki bizi korkutan şey zihnimizin ürettiği spekülasyonlar ve kuruntularmış. Bundan önce milletçe darbeci hortlakların olduğu mezarlığa gece vakitlerinde girmek pek istemiyorduk. Ama elhamdülillah şimdi gece vaktinde korkumuz ve kaygılarımız olduğu halde cesaretimizi toplayıp mezarlaşmış zihniyetli darbecilere karşı yürüdük ve onların bu yürüyüş karşısında ne kadar zayıf olduğunu gördük. Gece geç bir vakit olmasına rağmen İzmit coşkulu ve dinçti. Daha sonra Mustafa abi, Salih abi, kardeşim, ben ve diğer abilerimizden 8 kişilik bir grupla arabaya atlayıp aniden İstanbul’a geçme kararı aldık. Aynı gece yola çıktığımızda İzmit-İstanbul yolunda trafik vardı. Sonra gördük ki halkımız tırlarla, otobüslerle ve arabalarla yolu keserek İstanbul’a asker sevkiyatı yapan iki otobüsü durdurmuş, rehin almıştı. Sabaha kadar oradaydık. Yolda ateş yakarak adeta kamp kurulmuştu. Daha ileri gidemediğimizden dolayı tekrar İzmit’e geri dönmek zorunda kaldık. Aklımız İstanbul’daydı ama yapacak bir şey yoktu. O sıralarda köprüde çatışmalar devam ediyordu. Furkan’ın da orada olduğunu biliyorduk ve bundan dolayı kaygılanmıştık. Furkan’ın annesi her ananın hissedebileceği kaygılı bir şekilde beni arayıp ona ulaşamadığını söylüyordu. Daha sonra kendisine ulaşabildik ve durumunun iyi olduğunu öğrenmiştik. Fakat millet olarak bizim direnişimiz hala devam ediyordu. Çünkü şehit düşenlerimiz ve yaralananlarımız vardı. Erdoğan’ın bir başkomutan olarak çağrısı karşılık bulmuştu. Gerçi ondan önce meydanlar dolmuştu. Ama onun hayatta olduğunu görmek ve çağrıda bulunması bize de güç vermişti. Ve selâlar …Gece yarısı camilerden okunan selâlar halkı sokağa mücadeleye çağırıyordu. İşte şimdi minareler süngü ve müminler askerdi! Ertesi gün İstanbul’daydık. Darbe tehlikesi büyük ölçüde atlatılmıştı fakat tehlike yine de devam etmekteydi. O yüzden bizde meydanlardaki nöbetimizi terk etmiyorduk. Şu an şu satırları yazarken de bu nöbetler devam etmektedir. Vatan caddesinde, Kısıklı’da , Saraçhane’de ve İstanbul’un ve Türkiye’nin 81 ilinin bir çok yerinde geceleri millet olarak nöbetteydik. Tankların üzerlerine yürüyüp, onları ele geçirdikten sonra on dakika içinde tankı süren , üzerinden geçen helikopterlere ıslık çalıp “in lan aşağı erkeksen!!” diyen ve hatta binanın tepesine çıkıp alçak uçuş yapan jetin üstüne atlamaya çalışıp daha sonra arkadaşları tarafından engellenen, yiğit ve çılgın Anadolu insanın yüreğindeki güç, şairin “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvarlar;/Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var./Ulusun, Korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar, …” şeklindeki mısralarında, tekrar halkın tecrübesinde vücut bulmuştu. Bunun yanı sıra Diyerbekir’den kardeşlerimiz “Fatih’in torunları İstanbul’a sahip çıksın, Eyyubi’nin torunları da Diyarbekir’e sahip çıkıyor” diyerek bizimle kardeş olduğunu vurgulaması ve ortak bir vatan için mücadele etmemiz , kavmiyetçiliği ayaklar altına alan peygamberimizin ümmetine ve bu topraklardaki İbrahim’in milletine dair güzel bir örneklik sunmuştu. Yüz sene önce Çanakkale’de mücadele edenlerin torunları bugün atalarının izinden giderek, ülkesine ihanet eden FETÖ’nün ve onun destekçilerinin darbe girişimine cesurca karşı durdu ve zafer elde etti. Bu sadece darbeye karşı bir zafer değildi. Dünya’nın çeşitli bölgelerindeki ümmetin öncülerinin gözünü parıldatacak ve yüreğini heyecanlandıracak ümmetin diriliş ateşinin, yeniden Türkiye’deki halkın eliyle Olympos’tan indirilerek dünyanın mazlumları için bir umut olmasının sürdürebilirliğini korumasıdır. Olympos’un tanrıları şimdi gökten şimşeklerini indirecekler ya da Kaf dağlarında vuracakları zincirleri hazırlayacaklar biz de denizleri yaran asalarımızı ve çamura can veren nefeslerimizi hazırlamalıyız. Peygamberlerin toplumsal mücadelelerinin her zaman çift yönü vardır. Birisi celali temsil ederken diğeri cemali temsil eder. Birisi zulme karşı direnişi temsil ederken, diğeri adalet ve merhamet merkezli yeni bir toplum inşa etmeyi temsil eder. Milletçe celalimiz mücadelenin birinci basamağını oluşturdu. Şimdi mücadelenin daha önemli bir kısmı başlayacak: Bundan sonrasını nasıl inşa edeceğiz ve eksikliklerimizi nasıl tamamlayacağız; hatalarımızı nasıl değerlendireceğiz, dini nasıl algılayacağız, devleti nasıl tanımlayacağız ve mesafemizi nasıl belirleyeceğiz, İbrahim’in milleti bilincini nasıl genelleştirip kurumsallaştıracağız, Millet olarak ve ümmet olarak bu çağa söyleyebilecek, konuşabilecek kelimelerimizi nasıl daha da etkin bir hale getireceğiz ve revize edeceğiz vs. vs. gibi sorulara ve problemlere cevap üretmemiz gerekecektir. Aksi takdirde kazanımlarımızı kaybeder ve zillete mahkum olmaya aday oluruz. Rabbimizin bu lütfünü ve ümmetin mazlum halklarının dualarını göz ardı etmemeliyiz. Kendimizi hamasetin ötesinde daha güçlü ve sağlam kılmalıyız ki, yeryüzünün mazlum halklarının umudu olmayı sürdürelim ve bununla beraber vatanımızın ümmetin umudunun son kalesi olduğunu unutmayalım. Darbeye karşı direnen halka selam olsun! Vatanına sahip çıkan İbrahim’in milletine selam olsun! Zalimler ve darbeciler kahrolsun!

Dücane Demirtaş 15 Temmuz gecesi Fethullahçı Terör örgütünün TSK içindeki ajanları vasıtasıyla yapmaya kalkıştığı bir darbe girişimiyle yüzleştik. Hayatımı ve düşünce dünyamı alt üst eden bu girişim muhakkak birçok insan gibi benim içinde yeni bir sayfanın dönüm noktası. Öncelikle heyecanımdan sebep gözyaşlarımı tutamadığım nelere şahit olduğuma ve ne hissettiğime değinmek isterim. Ben bu bir hafta içerisinde Allah’ın taraf tutan, destekçilerine umut ve omuz veren sesini meydanlarda duydum. Bedir’de ganimet kervanı kaçmış ordu üzerlerinde gelirken Saad bin ubade’nin “Allah nereye emrettiyse oraya git biz seninle birlikte olacağız. Andolsun biz İsrailoğullarının ‘sen ve rabbin ikiniz gidin savaşın biz burada bekleyenlerdeniz’ dediği gibi demeyeceğiz” diye haykırdığı sesi duydum. Ben, yıllarca üzerinde kazı yapar gibi çalışılan ve her grubun mayoz tevil yorumlarının şiddetine maruz kalmış “Lailaheillallah” ın, rotasını saniye saniye internet üzerinden “aha burada vurun!” edasında gösteren enstitülere rağmen o uçağı kaldırmanın tam manasına tekabül ettiğini gördüm. Üzerlerine titredikleri çocuklarını kurbanlık kuzu gibi meydanlara gönderen anaları, namusu bildiği karargâhını teslim almak için gelen generali alnından vurup otuz mermiyle şehit olan yiğitleri, tankların altına yatan, f16’lara rağmen sokakları terk etmeyen ya da polis “asker köprüyü kapatmış silahlı” dediğinde “öleceksek bi kere öleceğiz! Yürüyün!” diye haykıran kahramanları gördüm. Bütün bunlar Allah’ın bizimle bir anlaşma yaptığının ve mazlumu kaldırıp zalimin karşısında durmak için bizi destek verdiğinin bir kanıtıdır. Önümüzde çok uzun bir süreç var, fakat öncelikle neyi gördük neyi gözden kaçırdık; Her şeyden önce bu mahallede kimin “bekle gör” mantığı içerisinde davrandığını ifşa etmemiz gerekir. Erdoğan’ın sağında ve solunda koltuklarda oturan, mal ve makam hırsıyla yardakçılık yapan kesimler o akşam neredeydiler? Kim “acaba” dedi.? Bütün bunlar bize kimleri dost edinmemiz gerektiği kimleri ise sadece bir güç dengesi olarak görmemiz gerektiğini gösterir. Havuz medya patronları, pelikancı trol ve troliçeler ve pastadan büyük payı ham yapan sermayedarlar ancak ve ancak bu uzun mücadelede düşmanlarımıza karşı bir denge unsuru olarak görülmeliler çünkü menfaat gereği bizim bayrağı sallayıp bizim mahalledeki esnaftan alışveriş yapan bu güruh belki çok geç fark edilecek olsa da tehlikeli ve yıpratıcıdır. Artık Müslümanlar arasındaki elitist dini söylem ve anlayışın beş para etmez bir sidik yarışından ya da sosyal sorumluluktan entelektüalizme kaçmanın verdiği bir hazdan ibaret olduğu açıkça görülmüştür. Dini elitizm derken neyimi kastediyorum, işte basbayağı toplumun veya ülkenin kaderiyle doğrudan hiçbir ilgisi olmayan ve genellikle bu camianın içinde ayrılık noktası olarak görülen “falana inananlar”, “filana inanmayanlar”, “falan gibi düşünenler”, “filan gibi düşünmeyenler” mukabilinde geviş getirici muhabbetlerden kotarılmış bir İslam anlayışından bahsediyorum. İslam’ı babasından tapulu miras olarak görüp, Allah’ın hakkında konuştuğuna dair hiçbir vahiyden delil sunulamayacak üfürükten konular üzerinde “yaa o işte öyle değil böyle” minvalinde çakma protestancılık oynayan ya da bunun karşısında yine dini babasından miras gibi görüp, rant devşiren, Allah adına ahkam kesip gulyabani rolüne bürünmüş güruhların topuna birden halk muhteşem bir cevap vermiştir. Bu cevap, yıllardır her iki tarafında üzerinde define arar gibi kelime kelime kazıcılık yaptığı muhteşem kitabın içinde apaçık ortadaydı. Belki aydıncılık oynamaktan dışarıda neler olduğunu bilmek için fırsatları olmayan kesimler ve bu rantı onlara kaptırmak istemeyen diğer kesimler Musa kıssası okunduğunda “mucize var mı yok mu?” “deniz’in sembolik manası var mı yok mu?” “ o yılan bildiğimiz yılan o sihir bildiğimiz sihir mi?” minvalindeki soruları sordular ama hamdolsun ki bu halk Allah’ın ne dediğini değil ne demek istediğini çok iyi anladı, o deniz yarıldı, o yılanlar yutuldu. Darbeyi heyecanla takip eden bir diğer kesime de değinmeden geçemeyeceğim. Bunlar yıllarıdır glikoz tadındaki sosyalist filmlerde dahi görmedikleri kahramanlıkları şu sol tarafında cebi olan çizgili tişörtlü, kültürel ve dini neseplerini inkar ettikleri halkın yaptığını görüp tabiri caizse feriştahı şaşan kesimdir. Yıllardır, çakma 18.yüzyıl Fransız aydını rolünde halkı aydınlatmaya çalışan pejmürde bir entelektüel, kıçındaki donuna kadar Amerikan malı giyip emperyalizme savaş açan ya da sözlük anlamlarını bilmediği kelimeler vasıtasıyla ortamlarda kopyala yapıştırcı bir devrimci, “necasetten taharet nedir azcık sorgulayın” minvalindeki bir ateist cenahın aydınlanma şiddetine maruz kalıyorduk. Hamdolsun ki bugün halk bütün değer yargılarını koruyarak devrimin nasıl yapıldığını göstermiş oldu. Bu dakikadan sonra böğüren her kesimin demek istediği “bu halk bunu yapamaz” hazımsızlığıdır, maden suyu vasıtasıyla giderebilir. Fethullahçı Terör Örgütü deneyimi bize dini herhangi bir cemaat veya STK’nın devletle vatandaşlık ilişkisi dışında doğrudan bir bağ kurmasının ne denli tehlikeli olduğunu göstermiştir. Şu açıktır ki kendisi gibi düşünmeyen herkesi “öteki” olarak niteleyen her cemaat ve STK potansiyel tehdittir. Cemaatin bugüne kadar yaptıklarını meşrulaştırmak için kullandığı bütün argümanların halk ve devlet tarafından farkına varılıp aşağılanması bir başka grup veya cemaatin aynı konuma gelmesini engellemek için büyük bir fırsattır. Bugün Allah’ı ya da peygamberi rüyasında gören bir tek Fethullah Gülen cemaati değildir ya da liderinin sözünü Allah’tan gelmiş gibi gören de sadece Fethullahçı cemaat değildir. Bunun yanında bugüne kadar bu örgütün içinde kalmak ya da doğrudan veya dolaylı ilişkisini sürdürmek açıkça taraf tutmaktır. Zalime merhamet, mazluma zulümdür ilkesi asla unutulmamalıdır. Bunun Amerikan destekli bir darbe olduğu, İncirlik’ten yönetilen bir NATO operasyonu olduğu kuşkusuz. Bununla birlikte Erdoğan’ın artık küresel aktörler tarafından “satranç tahtasındaki bi iki taşı da ben oynarım” demesinden sebep fişinin çekildiği aşikâr. Peki, yarım kalmış darbeyi ne tamamlar? Bugün kendisine en çok dikkat etmemiz gereken bu iki durum Erdoğan’a yapılacak bir suikast ve Sünni-Alevi çatışması. Biz bir taraftan Rusya ile normalleşir ve Ortadoğu da yeni bir denge kurmaya çalışırken batı, Suriye’deki aktörleri azaltmak, bölge haritası üzerinde kalemini daha rahat oynatabileceği sınırlar çizmek istiyor. Bu demek ki halkımız efendisine itaat etmediği ve batıdan başka bir tanrıya taptığı için cezalandırılacak tıpkı İsrailoğullarının cezalandırıldığı gibi. Şimdi “ey İsrailoğulları!” diye başlayan o ayetleri “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla!” minvalinde düşünmek için tam vakti. “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin bilakis onlar diridirler fakat siz farkında değilsinizdir.” (Bakara: 154)