Düşünce

Çocuk eğitiminde, Planla-Uygula-Değerlendir, ölçüsü asla vazgeçilemeyen ana unsurdur. Aile ve okul, eğitimde bu üç saç ayağına uygun programlar üretebilirse, çocuğun aile ile okul ile olan ilişkilerinin düzgün, yetişmesinin de istenilen tarzda olacağı unutulmamalıdır. Her ailenin en küçük, küçük olmasına rağmen en kıymetli bireyleri olan çocuklar; çok sevilen, çok kollanan, yetişmesi için olmadık fedakarlıklar yapılan, hatta ebeveynin ekonomik durumunu bile tehlikeye sokacak kadar her isteği yerine getirilen bireyleridir. Her anne baba kendi yetişme tarzına, kendi inanışlarına, kendi değerlerine, kendi ekonomik durumuna göre çocuğuna ilgi gösterir. Eğitimi ve yetişmesi için kendi hayat biçiminden bile fedakarlıklar yapar. Hem dini ve sosyal hayatını, hem de dünyevi ve mesleki hayatını biçimlendirmek için kendince planlamalar yapar, planladığını da uygulamaya koyar. Anne baba, kimi zaman kendileri çocuklarının eğitimini iş olarak üstlenir, çocukları ile bire bir ilgilenir, kimi zaman da eğitimin bir başkası veya bir kurum tarafından verilmesini benimser. Hangi halde olursa olsun çocuk eğitimi, binlerce insan, yüzlerce kurum tarafından hep üzerinde konuşulan, tartışılan, kafa yorulan, çocukların geleceğe hazırlanması için araştırmalar yapılan önemli konuların başında gelmiştir. Devletler de çocuk eğitimi için bütçelerinden önemli kaynaklar ayırmaktadır. Özellikle ülkemizde yaş gruplarına göre okullar yaygın bir şekilde eğitim vermektedir. Ancak bu okullar daha ziyade çocuğun dünyevi hayatını geliştirecek ve biçimlendirecek mesleki formasyonlar kazandıracak tarzda dizayn edilmiştir. Ancak oluşturulan bu eğitim maalesef ülkenin her tarafında aynı kalite ve yetiştirme tarzını yakalayabilmekten oldukça uzaktır. Devlet yaş gruplarına göre okul eğitimini planlamış, bölümlemiş ve uygulamaya koymuştur. Ancak çocuğun dini hayatı ile eğitimi konusunda gerekli yapılanmayı yapamamıştır. Okul ile birlikte okul dışı kurumlar ki—bunlar başta aile, vakıf, dernek ve farklı oluşumlar—çocuğun dini ve mesleki gelişimine göre programlar üretmekle kendilerini görevli saymışlardır. Dini hayatla ilgili planlamayı genellikle ve yoğunluklu olarak aileler ve dini çalışmalar yapan vakıf ve dernekler yapmakta ve uygulamaktadırlar. Özellikle okul dışı kurumlarda, çocuklar için gerekli olan hem mesleki, hem de dini bilgilendirmeler birlikte palnlanmakta ve uygulanmaktadır. Devlet okullarında daha ziyade çocuklara dünyevi hayatta lazım olabilecek bilgileri içeren programlar verilmekte, eğitimin sadece bu yönünü öne çıkartmaktadır. Oysa her insanın olduğu gibi çocukların da dini ve kültürel programlara ve bilgilendirilmeye ihtiyacı vardır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri eğitimin bu yönü devlet politikaları gereği hem ihmal edilmiş ve görmezlikten gelinmiştir. Devlet temel felsefe olarak geçmişi ile bağlarını kopartmış, yeni bir nesil, yeni bir gençlik oluşturmayı hedeflemiştir. Bunu da 10. Yıl Marşı’nda “On yılda on beş milyon genç yarattık.” sözleri ile hayata geçirdiğini ifade etmiştir. Laiklik yanlış ve maksadını aşan bir tarzda anlaşılmış, ilerlemenin önünde din ve dini düşünme tarzının olduğu kabulü ile koullarda din derslerinin varlığı sadece isteyenin bilgilendirileceği bir konuma düşürülmüştür. Var olan kitaplar ve programlar ise yüzeysel, içeriği boşaltılmış, tabiat sevgisi, ağaç sevgisi, hayvan sevgisi, telefonla nasıl konuşulur gibi yalın pek de anlamlı olmayan konular din imiş gibi okutulmaya ve anlatılmaya çalışılmıştır. Aile ile okul çocuk eğitiminde çatışmaktadır. Aile çocuğunu kendi inandığı ve yaşadığı dini değerler göre biçimlendirmeye çalışırken, okul çocuğu içerisinde dini motiflerin olmadığı devletin resmi laik eğitim politikasına uygun eğitmeyi benimsemiştir. Aile ilk insanın Allah tarafından topraktan yaratıldığı bilgisini çocuğuna verirken okulda insanın evrim sonucu maymundan yaratıldığı anlatılmaktadır. Bu tip temel çelişkiler eğitimin her kademesinde görülebilmektedir. Bu durum ise çocuğun şizofren, melez, zihin dünyasını felç eden bir durumun doğmasına sebep olmaktadır. Yaratıcı, herşeyin sahibi, güç ve otoritesini kimseyle ve hiçbir varlıkla paylaşmayan Rab ve O’nun insanların uyması için koyduğu dinden bahsetmeyen bir dini eğitim uygulaması kitaplarda ve ders programlarında maalesef yer almamıştır. ( Burada haksızlık da etmiş olmayayım. Bugünkü siyasal iktidarın bir kaç senedir okullarda dini bilgileri veren yeni dersler oluşturduğunu ve içeriği değiştirilmiş kitapların okullarda ders kitabı olarak okutulduğunu da söyleyeyim.) Oysa hayat sadece dünyadan ibaret değildir. İnsanın hayatında, dünya hayatı kadar ahiret hayatının da var olduğu ve iki dünyayı birlikte kurma ve inşa etme tavsiyesi Rabbimiz tarafından dünyanın var edilişinden beri tüm insanlara tavsiye edilmiştir. Hayatın sadece dünya hayatından ibaret olmadığı, ahiret diye bir hayatın da var olduğu temel vurgusuyla her iki hayat ile bilgileri zamanında çocuklara vermek, onları aydınlatmak her kişi ve kurumun öncelemesi gereken temel eğitim çalışmalarının başında gelmelidir. Biz biliyoruz ki: Dünya hayatı da ahiret hayatı da olmazsa olmazlarımızdandır. Allah kullarından hem dünya hayatının, hem ahiret hayatının iyiliklerinin talep edilmesini ayetle öğretmiştir. Dünya hayatı önemlidir. Çünkü insanın ahiret hayatını belirlemektedir. Ahiret hayatı önemlidir. Çünkü insanın dünya hayatını biçimlendirmektedir. Dolayısı ile çocuğun eğitimini ikili bir hayata uygun planlamak zorunluluğu vardır. Çocuğun dini hayatını planlarken; “Hangi yaşta nasıl bir dinî eğitim? Çocuk, iman esaslarını nasıl öğrenir? Çocuklara ibadetler nasıl sevdirilir?” gibi konularda objektif bir fotoğraf çekip okul öncesinden başlayarak çocukların sosyal ve psikolojik durumları dikkate alarak verilecek eğitimde uygulanacak yol haritasını her anne baba çıkartmalıdır. Çocuklar, anne-babaya Allah’ın verdiği bir emanettir. Bu emanet de anne-babalara büyük bir sorumluluk getirmektedir. Kıyamet günü bu sorumluluklarından hesaba çekileceklerdir. Anne baba kendisine Allah’ın istediği tarzda yetiştirilmesi için emanet ettiği çocuğuna ihanet etmemelidir. Çocuğu okul öncesinden alarak, çocukluk ve gençlik döneminin sonuna kadar hazırlarken nelere dikkat edilmesi gerekir? Birlikte kafa yormamız gerektiğine işaret etmek istiyorum. Okul öncesi

  • Okul öncesi çocuk grubunun anne baba bağımlılıkları çok fazladır. Ev onun dünyasının her şeyidir. Anne-babaların üzerlerine düşen en önemli görev, çocuğun sorularına hazırlıklı olmak, hangi yaşta neyi nasıl öğ­retebileceğini öğrenmektir. Anne baba din eğitimi konusunda sağlam bilgilere sa­hip olmalı, çocuğun sorusuna nasıl cevap verece­ğini bilmeli ve hangi bilgiyi hangi aşamada, hangi çerçe­vede öğreteceğinin bilincinde olmalıdır.
  • Bu yaş grubunda ilişkiler sevgi odaklı olmalıdır. Okul öncesi dönem, dini sembolleri sevdirme ve benimsetme dönemidir. Okul öncesinde dini eğitim, çocukların duygusal, sosyal, gelişimlerine uygun verilmelidir. Dini sembollerin, çocukların hafızalarına yer edinebilmesi için bu sembollerin olduğu yazboz kitapları bu dönemde kullanılabilir.
  • Dini sembolleri sevdirirken ödüllendirme yöntemine başvurmayı unutmamalıdır. Cezalandırma bu dönemde asla başvurulmaması gereken bir davranıştır. Oyunla öğretim, bu yaş grubu için en ideal öğretim metodudur.
  • Beş altı yaşlarından itibaren ço­cuğun sorduğu sorular gelişigüzel sorulan sorular değildir. Öğrenmek için­dir. Bu çocuğun kendisine verilenleri almaya hazır olduğuna işarettir. Bu yaşlarda sorulan sorular cid­diye alınmalı gerektiği gibi cevaplandırılmalıdır.
  • Çocuk, okul öncesi gerçekle, gerçek olmayanı ayırt etme imkanına sahip değildir. İleri yaşlarda öğreneceği bilgileri, çabuk öğrensin diye zamanından önce vermemelidir. Bilgiyi çabuk öğreteyim diye çocuğu sıkmak, bilgi hamalı yapmamak gerekir.Çocuğun dini duyguları gelişim sürecine bağlı olarak şekillendirilmelidir.
  • Çocuklara dini bilgileri zorla verme, ibadetleri öğretme çalışmalarında zorlama ve inatlaşma yoluna gidilmemelidir. Çocuk istemediği dini bir faaliyete zorlanmamalıdır.Zihninde baskı ve inatlaşma kalan bir çocuk, dine ömür boyu olumsuz bakabilir, duyarsız kalabilir.
  • Bu dönemde çocuk için model olan kişiler ebeveynleridir. Aile bireyleri sözlerine ve davranışlarına dikkat etmeli kaba, cezalandırıcı, küfürbaz, sözünü tutmayan kişiler olmamalıdır.
  • Çocuğa ihtiyaçları için Allah’a dua etmesi gerektiği öğretilmelidir. Ailede günlük dini ibadetler çocukların yanında, onların gözü önünde yapılmalıdır. Namaz kılarken, dua ederken onların sizinle oynama isteklerine olumsuz tepki vermemelisiniz.
İlk Öğretim dönemi
  • Rol model olan kişiler arasına öğretmenler de katılmıştır. Bu üçlünün sözleri ve davranışları uyumlu olmalıdır. Çocukların dinî duygularını geliştirmek için çabalayanların sözleri, kendi hayatlarında yer edinmeli ve yaşanılır olduğu çocuklar tarafından görülmelidir.
  • Dini bilgiler, öğreticilerin hayatlarına aksetmez ve ibadetlerle derinleştirilmez ve davranışlarında hayat bulmazsa söyledikleri sözlerin tesiri olmaz.
  • Bu yaş grubunda Hak, adalet, haram helal, paylaşım, sevgi, acıma gibi kavramlar öğretilmelidir. Yakın ve uzak çevresinde hissedilen, acının ve sevincin paylaşılması kavratılmalıdır.
  • Eğitimci, bilgileri eğitsel faaliyetlerle kavratabilme çabasında olmalıdır.
  • Eğitimci çocukla vakit geçirirken hiçbir zaman çocuklaşmamalıdır. Çocuğun seviyesine inebilmeli, ancak ölçüyü kaçırıp onun arkadaşı gibi davranmamalıdır.
  • Bu yaşlarda, temelibadetler ve iman eği­timi verilmelidir. Bunda geç kalınmamalıdır.
  • Bu yaş grubunda çocuklar ablalarını, abilerini oldukça sevmektedirler. Bunun için de eğitimci ablanın, abinin sıcak, samimi, içten olması çok önemlidir.
  • Bu yaş grubunda ayda bir, evinizde arkadaşları ile grup içi etkinliği sağlamak amaçlı el becerisi çalışmaları yapılmalıdır. Çocuklar el becerisi dersini oldukça sevmektedirler. Oyun ve eğlence ağırlıklı geçen çocuk günleri düzenlenmeli, bu günlere çocuklar oldukça ilgi göstermektedir. Evimiz kirlenir diye bundan vezgeçmeyiniz.
  • Bu yaş grubunun özelliklerinden birisi de çocukların çok kolay etkilenme özelliğidir. Allah’a inanmanın, Allah’ı sevmenin faydaları, bunlara karşılık da Allah’ın yardımı ve inananlara desteği anlatılmalıdır.
Lise dönemi
  • Gençlik; çocuklukla erişkinlik arasında yer alan, gelişme, ruhsal olgunlaşma ve yaşama hazırlık dönemidir. Gençlik, çocukluk ile erişkinlik arasında bir köprüdür. Genç için çocukluk dönemi geride kalmakla beraber, henüz yetişkin de değildir. Bu yüzden gençlik çağı bir belirsizlik ve arayış devresidir. Yön ve hedefin arandığı, meslek ve ailevi rollerin üstlenilmesi için gerekli kişilik özelliklerinin kazanılmaya çalışıldığı, bireysel hareket etmeye başlanıldığı, bir dönemidir.
  • Gençlik çağı, topluma karışma çağıdır. Bu dönemde genç evden kopar, çevreye yönelir.Gencin kimlik problemi vardır. Bu yaştaki gençlere anlayışla yaklaşılmalı, sert ve kaba davranılmamalıdır.
  • Genç, geçiş döneminde hayallerin, tutkuların, idealizmin, değerler sisteminin etkisindedir. Özgürlük ve özgür davranma arayışı içindedir. Topluma kendini ispatlamak istemektedir. Yaptığı atılım ve girişimlerin engellenmemesini ister. Gençlik dönemi, hareketli bir dönemdir. Bu dönemde gence duyguları hâkim olduğu için acele, düşünmeden, çabucak karar verir. Bu nedenle kolaylıkla yanlış yapma ve hataya düşme ihtimali vardır.
  • Gençlik, enerji dolu ve hareketli bir dönemdir. Genç sahip olduğu enerjiyi harcayabilmek için daha çok harekete ihtiyaç duyar. Birçok meseleyi çözebilecek heyecan, dinamizm ve fiziksel beceriye de sahiptir; kendisine fırsat verildiğinde çok önemli başarılara imza atabilecek yeteneğe sahip bulunmaktadır.Fırsat vermede geç kalmamalıdır.
  • Bu dönem gencin enerjik, atak, hislerle davranma çağı olduğu için isyankar, asi, bilgiçlik taslama duyguları, otorite kabul edilme istekleri ön plandadır. Gencin dinamizminden faydalanmayı bilmeli, fedakarlığı, cömert ve iyi ahlak sahibi olması vurgulanmalı, bu özelliklerin, dine hizmet etmede davet ve tebliğdeki önemi hissettirilmelidir.
  • Bu dönemde ana-babanın öğütlerinden ve karışmalarından usanan genç, kendini dışarı atar. Evinde anlaşılmadığını, kendisine değer verilmediğini, çocuk gözüyle bakıldığını sanan genç için arkadaş grubu bir kurtuluş, bir sığınaktır. İyi arkadaş edinmesini hatırlatmak gerekir. Arkadaş grubunu iyi tanımak ve kimlerle arkadaşlık kurduğunu takip etmek gerekir.
  • Ergenlik çağı gencin sorgulama çağıdır, aynı zamanda bu çağdaki genç yoğun bir değişim sancısı içindedir. Fikirleri, davranışları sık sık değişir. Gençler arasında şiddet, kaba davranış, sert hareketler sıkça görülebilinir.Onlara merhamet, iyilikte yarışma, güzellikle uyarma ve yumuşak davranma öğütlenmelidir. Gencin bu dönemde yardımseverlik, iyilik etme, fedakarlık duyguları da öne çıkar, bu iyi, güzel yönleri ve huyları takdir edilerek övülmeli ve teşvik edilmelidir.
  • Gençler, haz odaklı bir yaşamın içine hızla çekilmektedirler. Sadece bedensel lezzetlerin peşine sürüklenen gençlerde, İslami değerler örselenmektedir.Gençlere her şeyin dünyevi lezzetten ibaret olmadığı, ilahi lezzetleri de düşünmesi gerektiği vurgulanmalıdır. Dünyevi hazların insanı yanlışa sürüklediği ve genci doyumsuz bir hale getirdiği vurgusu yapılmalıdır.
  • Dini eğitim, bilgi eğitimi kadar duygu eğitimidir. Bilgi yoğunluğundan ziyade, bilginin hayatta yer edinmesini ve yaşanmasını sağlayacak duygu yoğunluğuna dikkat çekilmelidir.
  • Gencin ilahi mesajı içselleştirmesine, sevgi ve ilgiyle destek verilmelidir. Dinin sadece öteki dünya için değil bu dünyadaki işler için gerekli olduğu bilincinde olmaları aktarılmalıdır. Bunun da ilahi emir ve yasaklara uyma, ibadetlerde düzenlilik ve devamlılık, başkalarının hak ve menfaatlerini gözetme ile sağlanabileceğini hissettirmelidir.
  • Gençlerden aynı değerleri paylaşanlarla arkadaşlık kurmaları, birbirleriyle yakın olmaları ve aralarında dostluk kurmaları istenmelidir. Gençlerin, dini, sosyal ve siyasal faaliyetlerde aktif halde olmaları ve öğrendiklerini bu faaliyetlerle sahaya yansıtmaları hatırlatılmalıdır.
  • Gençlere evlerinde, okullarında, sosyal hayatta iyi davranışları ile modellik yapmaları öğütlenmelidir. Dini temsil edenlerin, güzel bir örneklik ve sorumluluk sahibi olmaları gerektiği hatırlatması yapılmalıdır. Komşusunun haklarına saygı gösteren, başkalarının arkalarından konuşmayan, adalet ve sorumluluk sahibi olanlarla dinin daha iyi temsil edilebileceğini, bilginin sözle aktarımı ne kadar önemliyse, davranışlarla da aktarılabileceği ve etkisinin daha güçlü olacağı bilincini aşılamak gerekir. Söz ile yaşayışın birbirlerinin ayrılmaz iki parça olduğu hatırlatılmalıdır. Sözün güç olduğunu ve bu gücün de sözün yaşanılır olmasından kaynaklandığının bilinmesi gerektiğine vurgu yapılmalıdır.
  • Gençlere, önce kendini sonra toplumu değiştirme ve çevresini İslamlaştırma hedefi verilmelidir. Bunun da öğrenenler, yaşayanlar, aktaranlar eliyle sağlanabileceğini sık hatırlatmak gerekir. Gençlere çevreyi değiştirenler biz olacağız fikrini iyi aşılamak ve bu konuda göreve talip olmalarını anlatmak gerekir. Bu bilinç genci diri ve canlı tutar.
  • Gençlere, dini değerlerle donanmış, onları hayat tarzına dönüştürmüş, azim ve kararlılıkla topluma hizmet etmeyi seven, dürüst, dinamik, çalışkan, girişimci, gelişime açık, söz ve iddia sahibi, dünyayı ve ahreti iyi algılamış önder ve öncülerden olmaları tavsiye edilmedidir..
  • İlahi mesajın toplumda yer edinebilmesinin, ancak dini hayat tarzı olarak benimsemiş gençlerin iş ve el birliğiyle onu tebliğ etmeleri sayesinde olacağı prensibi kavratılmalıdır. Dini yaymadaki engellerin ve zorlukların ancak ilkeli, inatçı ve kararlı bir mücadele ile aşılabileceği gençlere anlatılmalıdır.
Sonuç olarak; çocuk sevgisi ile imtihan sorumluluğu dengede tutmalıdır. Doğurduğumuz çocuklarımızın terbiye edilmesini acaba bizler mi sağlıyoruz, yoksa televizyon, bilgisayar, internet, sokak mı terbiye ediyor düşünmeliyiz. Çocuklarımızı büyüten bizleriz, ancak eğitenler bizler miyiz? Kendimizi sorgulayalım. Çocuklarımızın arasını eşit tutalım. Ebeveynlik haklarımızı iyi ve yerinde kullanalım! Siz siz olun, ebeveynlik haklarınızı başkalarına devretmeyin.
Devrettikleriniz sizin gibi düşünmez ve yetiştirmez. Çocuğunuzun çevresinde, okulda ve sokakta sizin düşüncenize uygun olmayan bilgilere karşı donanımlı mısınız? Kendinizi sürekli kontrol etmelisiniz. Kendi sorumluluklarımızı yerine getirmeden çocukları asla suçlamayalım. Çocuklarını okul için uykusundan kaldıran anne baba, acaba sabah namazı için neden kaldırmaz düşünmelidir. Namaz saatinde, biraz daha uyusunlar dediğiniz çocuklara anne baba olarak en büyük kötülüğü yapmaktasınız. Okula giderken uykudan kaldırdığın çocuğunu namaza kaldırmıyorsan kendini sorgula. Çocuğunu kendi suçuna ortak etme. Allah’ın en iyi şekilde koruman için sana emanet ettiği çocuğuna ve emanet bırakan yüce yaratımıza ihanet etme.

Röportaj: Furkan Gençoğlu

Çeviri: Şenay Özden

Suriye’den Türkiye’ye geliş hikayenizden bahsedebilir misiniz? Mart 2011’de devrimin başlamasından sonra 2 yıl Şam’da gizli yaşadım. Tarihi bir dönemden geçerken bir yazar olarak yazılarımda kendime oto-sansür uygulamak istemediğm için saklandım. Bu dönemde 5 farklı evde kaldım. Bu 2 yılın sonunda Şam’da kalmanın bir faydasını görmemeye başladım. Kontrol noktalarının sayısı çok artmıştı, sokağa hiç çıkamaz hale gelmiştim. Artık ne benim devrime bir katkı oluyordu ne de ben kamusal bir şeye katılabiliyordum. 2011 yılında protestolara katılmıştım Douma’da Harasta’da.  Ama tabi benim devrime en büyük katkım yazılarımdı. Haftada en az 2 yazı yazıyordum ve Yerel Koordinasyon Komiteleriyle çalışıyordum. Bu iki yılın sonunda Şam yakınlarındaki Duma rejimden özgürleşince oraya gitmeye karar verdim. İki arkadaşımın yardımıyla Şam’dan çıkarak Guta’ya vardım. Bu iki arkadaşımdan birisi daha sonra tutuklandı ve işkence altında öldürüldü. Aslında amacım Duma’da biraz kalıp daha sonra kuzeye, Rakka’ya doğru ilerlemekti. Ben Rakka’lıyım. Ancak Duma’da olduğum sürede Duma rejim güçleri tarafından kuşatılmaya başlandı. Duma’da 3 aydan fazla bir sure kaldıktan sonra bir grup arkadaşla yola çıktık, Rakka’ya doğru gitmek üzere. Normalde 4-5 saat süren bu yol toplam 19 gün sürdü çünkü rejimin kontrolü altındaki bölgelerden geçmeden gitmemiz gerekiyordu.  Hep muhalifleri kontrolündeki bölgelerden geçerek gittik. Ben Rakka’ya vardığım zamanlarda Daeş de Rakka’da git gide güçlenmeye başlamıştı. Ve ben Rakka’da da dışarı çıkamadan saklanarak yaşamak zorunda kaldım. 2.5 ay bu şekilde yaşadım Rakka’da. Durumun git gide kötüleşmesi sebebiyle ben de çıkmak zorunda kaldım ve 11 Ekim 2013’te Türkiye’ye geldim. Suriye’de devrim süreci öncesinde Esad ailesinin iktidarı ile nasıl bir ilişkiniz vardı? Toplumsal muhalefetin karşılaştığı sıkıntılar nelerdi? Yazılarımda bir çok kez bahsettim. Suriyeliler, siyasi açlık sınırının altında yaşıyorlardı diye. Suriyelilerin toplumsal herhangi bir konu hakkında bir araya gelmeleri ve bir söz üretmeleri, söylemeleri yasaktı. Yanı kamusal alan Suriye halkına ait değildi. Rejimin kontrolü altında olmayan tek bir dergi ya da gazete yoktu. Ben Suriyeli bir yazarım ve Suriye içinde tek bir yazım, makalem dahi yayınlanmadı. Kitaplarımın hiç biri Suriye içinde yayınlanmadı. İsmin herhangi bir medya kanalında bir kere dahi geçmedi.  Yani Esad rejimi için biz sanki yok gibiydik.. Ve bu ara Batı güçlerinin Suriye politikası da aslında bunun bir devamı gibi: Onlar için de biz hiç varolmadık.  Esad rejiminin bizimle kurduğu ilişki sadece muhabarat üzerindendi. Siyasi olarak bizim hiç bir varlığımız yoktu. Suriye’de Hafez Esad’ın başa gelmesinden sonra tek bir kere bile herhangi bir konuda siyasi müzakere olmadı. 1980’lerden itibaren Suriye’yi şu şekilde tasvir ediyorduk: Kocaman bir hapishane. Serbest bırakılan tutuklular, “küçük hapishaneden çıkıp büyük hapishaneye geri döndük” diyorlardı. Esad rejimi mezhepçiliği, kendi siyasi gücünü sağlama ve pekiştirme ve Suriye’lileri ayrıştırma stratejisi olarak kullandı ve bir dereceye kadar başarılı olduğunu itiraf etmemiz gerek. Suriye’de iki siyasi güç oluştu: Birincisi dışarıdan gözüken ama aslında hiç bir gerçek gücü olmayan hükümet, meclis, vs idi.  Ama gerçek olan güç ise tamamıyla mezhepçileştirilmiş olan üç bileşenli iktidardı.  Birinci bileşen mezhepçileştirilmiş olan güvenlik güçleriydi: Yani asıl olarak 4 tane olan ama toplam sayısının 17’ye vardığı söylenen muhabarat birimleri. Artı güvenlik gücü görevi yapan askeri güçlerin bir kısmı. Bu askeri güçlerin görevi ülkeyi savunmak, korumak değil, rejimi savunmak ve korumaktı. İkinci bileşen de elbette ki Esad ailesinin bizatihi kendisiydi. Üçüncü bileşen de 50 yıldır devam eden Baas hükmünün oluşturduğu yeni burjuvazi sınıfıydı. Tabi bu üç bileşen içiçe geçmişti. Örnek olarak Başar Esad’ın kuzeni ve ekonomik anlamda Suriye’nin en büyük sahiplerinden Rami Makhlouf’u verebiliriz. Tüm siyasi sistemin bu şekilde mezhepçileşmesi, mezhep kimliğini toplumsal sermayeye dönüştürdü aynı zamanda. Yani sizin iş bulmanız, pasaport çıkartabilmeniz, devlette burs alıp yurt dışında okumaya gitmeniz, devletten kredi alabilmeniz gibi örnekleri çoğaltabileceğiniz bir çok durum mezhep kimliğiniz üzerinden sahip olduğunuz ağlara bağlıydı ki biz buna “wasta” diyoruz. (Türkçede en yakın kelime sanırım torpil) Yani wasta, torpilin mezhep kimliği üzerinden kurulmuş hali diyebiliriz. Dolayısı ile mezhep aynı zamanda toplumsal sermayeye dönüştü Suriye’de.  Eğer Aleviyseniz sahip olduğunuz wasta ağı Hristiyanların sahip olduğu wasta ağından, eğer Hristiyansanız sahip olduğunuz wasta ağı Sünnilerin sahip olduğu wasta ağından farklıydı. Ve tabii ki Sünnilerin sahip olduğu fırsatlar ki Sünniler nüfusun %70ini oluşturuyor,  Alevilerin sahip olduğu fırsatlardan ve imkanlardan çok çok azdı. Dolayısı ile sınıf aidiyetiniz de mezhep kimliğinizden bağımsız değildi.  Toplumsal sermaye derken bunu kastediyorum. Suriye’deki belki de en önemli tabu, herkes tarafından bilinen yasak, işte bu mezhepçilik üzerine konuşmaktı. Toplumsal ve siyasi analizleri mezhepçilik siyaseti üzerinden yapmaktı. Çünkü bu devletin mezhepçileştirildiğini gözler önüne sermek anlamına gelecekti. Ve maalesef bir çok Suriyeli entellektüelin de bu durumu gözler önüne sermek için yeterli cesareti yoktu. Rejim öyle bir strateji güttü ki, Suriye’liler rejime karşı durmak yerine birbirlerine karşı durmaya, birbirlerinden korkmaya başladılar. Bir güvensizlik, bir korku ortamı oluştu. Özellikle azınlıklar tarafında. Aleviler ve Sünniler, Kürtler ve Araplar, Hristiyanlar ve Sünniler. Rejim bunu yaptı ve körükledi. Çünkü bu sayede kendisini çözüm olarak pazarlayabilmek için. Ve devrim başladıktan sonra da rejim bu şekilde kendini pazarlamaya devam etti. Benim Esad rejimine karşı hislerim lise yıllarımda başladı. Başarılı bir öğrenciydim ve 1976’da yazın Fransa’ya dil kursuna gitmeye hak kazanmıştım. Ancak benim yerime Baas partili bir ailenin çocuğunu gönderdiler. Ve ben o yaşımda yaşadığım bu ayrımcılık sebebiyle rejime karşı tavır almaya başladım. Ve o zaman hisettiğim o kızgınlığı hala hissediyorum. Daha sonra Halep Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandım. Üniversitede, rejime muhalif komünist bir partiye dahil oldum. O dönemde üç tane komünist parti vardı. Birisi rejim yanlısı, diğer ikisi rejim karşıtı. Ben rejim karşıtı olan bu iki komünist partiden birine dahil olmuştum. Dahil olmuştum derken, yaptığımız üniversitede  paneller düzenlemeye, bir tartışma ortamı yaratmaya çalışmaktı. Hiç bir şekilde hiç kimseye karşı en ufak bir şiddet kullanmadık.  1980 yılında tutuklandım. Tutuklandıktan sonra ilk mahkemeye çıkarılışım, 11 yıl 4 ay sonra, 1992 yılında oldu. Mahkeme 15 yıl hüküm verdi. Ve doğrusu şu ana kadar da tam olarak ne ile suçlandığımı, hangi suça istinaden 15 yıl hüküm yediğimi bilmiyorum. O 15 yılı tamamladıktan sonra bir sene de bonus olarak dünyanın belki de en korkunç hapishanesi olan Tedmur Hapishanesi’ne götürüldüm. 16 yıl hapis kaldıktan sonra 1996 yılında hapisten çıktım. Suriye’de iki siyasi kurum vardı. Birincisi benim altın kafes dediğim, tamamıyla rejime ait olan , rejim yandaşı partilerden oluşmuş olan Ulusal İlerici Cephe. İkincisi de demir kafesti, yani bizim içinde bulunduğumuz hapishaneler. Yani önümüzde iki seçenek vardı. Ya tüm bağımsızlığımızı yitireceğimiz altın kafese gitmek, ya da bunu reddedip demir kafese gitmek. Bu arada şunu belirtmek istiyorum. Bizler sol muhalefet olarak siyasi anlamda tamamıyla yok edildik o dönemde. Bu durum İslami hareketler için kat be kat daha ağırdı. Sadece siyasi olarak yok edilmediler. Bir nevi soykırıma uğradılar. On binlerce insan öldürüldü. İslami hareketlerden gelenleri bizden ayrı olarak Tedmur Hapishanesine götürmüşlerdi. Orada sürekli işkence altında yaşıyorlardı. Bir çoğu hapishanede öldürüldü. Ne tam sayıyı biliyoruz, belki 10 bin, belki 15 bin, ne de cesetlerinin nereye gömüldüğünü. Ve Hama katliamından bahsetmiyorum bile. Bir şehri yok ettiler. 30 binin üzerinde insanı öldürdüler. Bu dönemde onbinlerce Müslüman Kardeşler üyesi Suriye’den gitmek zorunda kaldı. 1980’de çıkan bir kanuna gore Müslüman Kardeşler üyesi olmanın cezası idamdı. Ve bu kanun sürekli olarak uygulandı. Bir arkadaşımız mesela, şu anda Türkiye’de yaşıyor, daha 17 yaşındayken, birisi onu Müslüman Kardeşlerin gazetesini okurken görüp ihbar ettiği için toplam 11 yıl hapiste kaldı. Yaşı 18 altında olduğu için idam edilmemişti. 1980’lerdeki bu muhalefeti yok etme politikasından sonra, 1990larda hiç bir toplumsal hareket ortaya çıkmadı. 2000’de Şam Baharı dediğimiz,insanların evlerde bir araya gelip tartıştığı, kısa soluklu muhalif bir girişim oldu ama o da bir yıl kadar sürdü ve yine bir çok kişinin tutuklanmasıyla sonlandı. Bu arada tabi rejim sürekli Filistin savunucusu olduğunu söyleyerek kendini pazarlıyordu ancak rejimin aslında yaptığı bu şekilde kendini meşru kılmaktı. Aslında rejimin, Amerika ve İsrail’in çıkarlarıyla uyumlu bir politika güttüğünü biliyoruz. Ve bugün dahi aynı şekilde. Yani aslında anti-emperyalist olduğunu iddia eden Esad rejimini koruyan bu “emperyalist güçlerin” kendisi. Bu “emperyalist güçler” aslında Esad Rejiminin varlığından gayet memnunlar. Çünkü nasıl kendileri 1. Dünyayı temsil ediyorsa, Esad rejimi de Suriye’nin 1.dünyası. Bizler ise her ikisi için de 3. Dünyayız. Rejimin bizimle kurduğu ilişki bir sömürge ilişkisidir. Ve Esad rejimi de aynı 1. Dünya güçleri gibi modernist bir ideolojiye sahiptir.  Halkı geri kalmış, cahil, modernleştirilmesi gereken olarak görüyorlar. Bu sömürgeci anlayışıdır ve bu İsrail devletinin anlayışı ile aynıdır. 1996’da hapisten çıktıktan sonra üniversiteye geri döndüm ve 2000 yılında Tıp fakültesinden mezun oldum. Daha sonra Şam’a taşındım.  Ve yazarlığa başladım. Suriye dışında yayınlanan Arapça gazetelerde Suriye toplumuna, ve siyasete dair yazılar yazmaya başladım. Yaklaşık 8 ay silahsız protesto gösterileri sonrası silahlı mücadeleye başlanması doğru bir kararmıydı? Devrim başladıktan sonra protestolardaki en önemli sloganlardan biri protestoların barışçıl kalması ile ilgiliydi. Silahlanmak Suriye’lilerin kendi seçimi değildi. Ancak rejim en başından itibaren protestoculara savaş açtı. Siyasi bir çözüm istemeyen rejimdi. Baştan itibaren tutuklamalar, işkenceler, ordunun kullanılması, tankların kullanılması. Ordu insanlara karşı kullanıldığı için insanlar 2011 Haziran’ında ordudan ayrılmaya başladı.  2011 sonbaharına kadar silahlanma başlamadı. Ve başladığında da amaç protestoları orduya karşı korumaktı. Yani saldırı amaçlı değil, defansif amaçlı idi. Her halükarda 2012 Haziran’ına kadar protestolar devam etti. Ama o noktada rejimin artık uçakların bombalamaya başlamasıyla, daha sonra kimyasal silah kullanılması sonucu silahlanmak dışında başka yol kalmamıştı. Yani silahlanmak muhalefetin kendi kararı değildi. Başka seçenek bırakılmamıştı. Türkiye’de ve Suriye’de sol örgütlerin veya siyasal yapılanmaların Esad yanlısı tavır tutunmaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Solun tamamının değil ama büyük bir kısmının Esad rejimini desteklediği doğru. Suriye’de sol hareketler, toplumsal gerçeklikten uzaklaştılar. Anti-emperyalizm adı altında sadece yüksek siyasetle ilgilenmeye başladılar, insanların gerçekliği ile değil. Suriye’de köylülerle, işçilerle bir ilişkileri kalmadı. Türkiye’de benim gördüğüm kadarı ile durum daha farklı. Türkiye’de sol, kimlik siyasetinin ötesine geçemiyor. Ben Suriye’den çıkıp Türkiye’ye geldikten iki hafta sonra Türkiye’li bir solcu bana Suriye’de ne olduğunu anlatmaya, ders vermeye kalktı. Bu şu demek oluyor: Hiç bir şey bilmelerine gerek yok. Sahip oldukları teorik bakış açısı onlar için her şeyi açıklamaya yeterli. Onun dışında bir şey öğrenmeye çalışmıyorlar. Her durum için geçerli doğru cevaplara sahip olduklarını sanıyorlar. Bu türden bir kimlik politikası Türkiye’deki siyasi hayat için çok zararlı. Bir de hissettikleri suçluluk duygusu var, azınlıklara karşı. Suriye devriminin yanında olduğunu söyleyen solcuların bazıları dahi, bu sebeple bazen tavırlarını değiştiriyorlar. Siyasetin bu şekilde psikolojileştilmesi çok tehlikelidir. Mesela, Kürt siyasi hareketlerini eleştirmek imkansız hale geliyor bu şekilde. Ayrıca sol hareketlerin modernist bakış açısını eleştirmesi beklenir. Ama gerçekte olan böyle değil. Artı bu modernist bakış açısı İslamofobi ile birleşiyor.  Suriye’de Esad solu olarak adlandırabileceğim hareketler kavramlar üzerinde monopoli kuruyor: Filistin, özgürlük, adalet gibi kavramlar. Böylece bu kavramların alternatif anlamlarını geliştirmek isteyenler susturuluyor. Dünya soluna gelince, çoğunluğu hala Sovyetler Birliği zamanında yaşıyormuş gibi davranıyor. Suriye’de radikal grupların ortaya çıkmasındaki en önemli faktörlerden biri batının ılımlı muhalifleri görmezden gelmesi denilebilir mi? Suriye’de rejimin mezhepçi politikalarına karşı İslami hareketler güç kazanmaya  başladı. Din, siyasi fakirliğin sınırını oluşturdu. Ne Kur’anı Kerimi yok edebilirsiniz ne de insanların Cuma namazında camiilerde bir araya gelmesini engelleyemezsiniz. Bu sebeple Suriye’de protestolar camilerden yayılmaya başladı. Suriye’de özellikle 2000’den sonra kırsal bölgelerdeki fakirlik arttı. Suriye’de bugün Selefi hareketlerin güçlendiği yerlere baktığınızda da toplumdan en fazla dışlanmış, en fakir, en bastırılmış bölgelerinden çıktığını görürsünüz. Batı’nın muhalefeti göz ardı etmesi çok yapısal bir sorun. Ya Başar Esad’ı görüyorlar ya da İŞİD’i. Bizi görmüyorlar. Esad, Batı’nın istediği istikrarı sağlıyor. Ama aslında Başar Esad, kravatlı bir faşist ama Batı için sürprizlerle dolu biri değil. Ve de yanlış yola saparsa, geri dönderilmesi çok kolay. Kulağının çekilmesi yeterli. Öbür taraftan, İŞİD gibi güçler kendilerine zarar vermeye başladığında Batı için görünür oluyorlar. Benim gözümde İŞİD gibi örgütler nihilist örgütler ve özgürleştirici potansiyalleri yok ama Batı’nın İŞİD karşıtı olmasının sebebi bu değil. Kendine karşı olması sebep. Sanırım Arap ve belki Türkiye solunun sorunlarından birisi çok fazla Batılılaşmış olması. Ancak çıka çıka Zizek gibi bir entellektüelin çıktığı Batı’nın kültürel anlamda özgürleştirici potansiyelinin kalmadığını düşünüyorum ben. Ben kendimi Amerika’ya “İslamcılara karşı beni destekle, ben iyi çocuğum” şeklinde sunmak istemiyorum. Gerçekten Beşar Esad devrilirse Suriye’deki problem çözülecek diyebilir miyiz? En az Esad kadar Suriye’deki savaşın içinde iktidar mücadelesi veren taraflar Suriye üzerindeki iddialarından vazgeçecekler mi? Başar Esad’ın düşmesi sorunu tamamıyla çözmek için yeterli değil artık bu noktada ancak rejimin düşmesi ilk adım olmalıdır. Tarihsel, kültürel ve toplumsal olarak bir çok sorunumuz var ve bu sorunlarla yüzleşmek ve çözebilmek için ilk koşul Esad rejiminin düşmesidir. İşlediği suçların cezasını alması gerekir. Rejimin düşmesi, Suriye’de her türlü değişimin başlangıcı olacaktır. Esad rejiminin kalması ise, Suriye’de faşizmin çok daha güçlenmesi anlamına gelecektir.  Esad düşerse alternatifi yok diyorlar. Her bir Suriyeli Esad’ın alternatifi olabilir. Batının ikircikli tavrı ne kadar adil; Esad veya PYD iyi teröristken, IŞID veya el-Kaide kötü teröristler mi? Batı güçlerinin Daeş hakkında söyledikleri daha büyük tehlike olduğu. Bu tavrı etik dışı olarak buluyorum. Sadece Esad, şimdiye kadar Daeş’den çok daha fazla sayıda insan öldürdüğü için değil, bu yaklaşım Batı merkezli olduğu için. Suriyeliler için hem Esad hem Daeş tehlikedir. Batı için ise Daeş tehlikedir. Dolayısı ile onlar için kim tehlikeliyse, sıralamayı ona gore yapıyorlar ve yine bizi görmezden geliyorlar. Batı’nın terörle savaş söylemi, güçlüyü daha güçlü yapıyor, güçsüzü daha güçsüz. Ve bu siyasette Esad da Batı’nın ortağı. Post-demokratik dönemin semptomlarından birisi şu: Daeşle ve Selefilerle savaşın tek yolu olarak hepsini öldürmeyi görüyorlar. Buna soykırım denir. Tek bir entellektüel, tek bir BM yetkilisi, tek biri insan hakları örgütü, küresel bir mesele olan Daeş ya da Selefilere karşı alınan bu tavıra dair tek bir söz söylemedi, bir alternatif sunmadı, siyasi bir çözüm önermedi. Halbuki siyasi bir çözüm mümkündür. Örneğin, Daeş’den ayrılmak isteyenleri siyasi hayata dahil etme kanallarını açmak mümkün olabilir. Ancak hepsini öldürmek dışında bir çözüm göremiyorlar. PYD, Amerikan stratejisinin bir aletidir. PYD Suriye’de şu anda çok büyük sorunlar yaratıyor. Rojava projesinin özgürlük, adalet gibi kavramlarla yakından uzaktan alakası yok. Nüfusun çoğunluğu Arap olan bölgeler üzerinde control kurmaya çalışıyorlar, okullarda kendi eğitim müfredatlarını getiriyorlar, Öcalan’a ibadet ettirmeye çalışıyorlar, Arap isimleri Kürtleştiriyorlar. Tel Abyad en önemli örneği bu siyasetin. Ve bu durum, Türkiye solunun en büyük körlüğü. Ben Rojava kelimesini hayatımda ilk defa Türkiye’de duydum ki ben o bölgeden geliyorum. PYD’yi destekleyenler aslında bize de hakeret ediyorlar çünkü bizi hiç bir zaman görmediler. Suriye’nin halkının kurtuluşu kimin elinde, hala bir umut var mı? 2011’e oranla şu anda umudum daha az. Ama umudu inşa etmekten başka bir çaremiz yok. Belki milyonlarca Suriyeli sakat kaldı, bir uzvunu kaybetti. Türkiye’de, Lübnan’da, Ürdün’de yaşayan milyonlarca Suriyeli mülteci var; Suriye’nin içinde büyük çoğunluk yerinden oldu, evini kaybetti. Tüm Suriyelilerin %80ninin yerlerinden edildiğini biliyor. Suriye için çözümden bahsedenler sadece geriye kalan %20yi kaale alıyor, geri kalanı dışlanıyor. Ama Suriye’nin kurtulması için dışlanmış, marjinalleştirilmiş olan bu %80’i sürece dahil etmek gerekiyor.   *”Yassin al Haj Saleh, 1961 Rakka doğumlu Suriyeli yazar. 1980 yılında Halep Üniversitesinde tıp fakültesinde öğrenciyken Baas rejimine muhalifliği sebebi ile tutuklanan al Haj Saleh, 1996 yılında serbest kaldıktan sonra tıp fakültesine geri dönerek mezun olmuştur. Bu dönemde yazarlığa başlamıştır. Suriye’nin en saygı duyulan yazarları arasında olup, Arapça ve diğer dillerde yayınlanmış 5 kitabı ve yüzlerce makalesi bulunmaktadır. Suriye devriminin başlamasından sonra bir süre Şan’da gizli yaşamış, daha sonra Guta’ya, oradan Rakka’ya geçmiş, 2013 yılında Türkiye’ye gelmiştir. Hala İstanbul’da yaşamakta, yazarlık faaliyetine burada devam etmektedir.”

*Rapor 14 Kasım 2016 tarihinde yayımlanmıştır. Tamamı 178 sayfa olup özet metni 5 sayfadır. Tamamının çevirisi için çalışmalarımız sürmektedir. / Genç Öncüler Dergisi

Çeviri: Dücane Demirtaş

ÖZET Bu raporda, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürdistan’ın olası bölgesel etkilerini inceledik. Daha detaylı olarak, bölgedeki üç komşunun-merkezi Irak hükümeti, Türkiye ve İran’ın- çıkarlarına ve her birinin muhtemel Kürt bağımsızlığına karşı yürütecekleri politikalara odaklandık. Fakat, hiçbir surette ne Kuzey Irak’ta ne de başka bir yerde bağımsız bir Kürdistan’ı salık verdiğimiz söylenemez. Birinci Körfez Savaşı dalgasında yarı bağımsız bir Kürt bölgesi oluşturulmasından bu yana, Kürdistan’ın bağımsızlığı mevzusu, akademisyenler, üçüncü ülkeler ve Kürt liderler tarafından dillendirilmekte. Saddam’ın devrilmesinin ardından, Iraklı Kürt liderler gayretli bir şekilde kuzeydeki hâkimiyetlerini arttırmak için çaba sarf ettiler ve Bağdat ile Erbil’deki bölgesel Kürt yönetimi arasındaki gerginlik -özellikle kaynakların paylaşımı ve petrol arazileri ile ihtilaflı bölgeleri kontrol etme hususunda- birçok Kürt bürokratın merkezi yönetimle aralarına daha fazla mesafe koymasına sebep oldu. IKYB’nin kaynakların dağılımı konusunda Bağdat’tan hak ettiği karşılığı alamadığına yönelik ciddi bir şikâyeti var ve birçok Kürt yönetici de açıkça nihai hedeflerinin bağımsızlık olduğunu ifade ediyorlar. Sonuç olarak, bir gün Irak Kürdistan’ının hâkim bir devlet olup olmayacağı sorusu sadece teorik bir soru değil, aynı zamanda etkisi bölgedeki dengeleri şekillendirecek, göz önünde bulundurulması gerekilen gerçek bir olasılıktır. Bu raporda, biz açıkçası bağımsız bir Kürdistan’ın doğacağını öngörmüyoruz; ne Kuzey Irak’ta ne de başka bir yerde, ne de bağımsız bir Kürt devletini savunmuyoruz. Bunun yerine, biz olası Kuzey Irak’ın merkezi Irak yönetiminden ayrılığı durumunda, bölge için muhtemel etkileri değerlendiriyoruz. ABD’nin Ortadoğu politikası tamamen Suriye ve Irak’ta DAEŞ’e; ve yine Suriye’deki insani krize odaklanmış vaziyette. Bir gün bağımsız bir Kürdistan olarak doğabilecek nispeten istikrarlı denilebilen Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi, ABD’nin ulusal güvenliği ve bölgesel istikrar için önemli sonuçları beraberinde getirecek olmasına karşın, yeterli ilgiyi görmüyor. 1991 yılında ABD’nin Irak’ın kuzeyinde ilan ettiği uçuşa yasak bölge kararının ardından bu yana kuzey Irak’ta adı konmamış fiili bir Kürt devleti şekillenmekteydi. Irak’ın Saddam sonrası anayasası, Kürdistan bölgesini ekonomik ve politik özerk bir bölge olarak kurumsallaştırmıştı. Bağımsız bir Kürdistan görüşü kesin şekilde merkezi hükümet tarafından reddedilmiş ve bu aynı şekilde bölgedeki İran ve Türkiye gibi, her ikisi de politik ve kültürel olarak oldukça geniş haklara sahip Kürt nüfusunu barındıran belli başlı devletlerin genel çıkarları için de tehdit unsuru olarak görülmüştür. Buna karşın yakın zamandaki bölgesel gelişmeler, Irak Kürtlerine karşı takınılan tavırlarda bazı genel değişikliklere gidilmesine sebep oldu. Her ne kadar Bağdat gayretle bağımsız bir Kürdistan’a karşı olsa da, böylesi bir sonucu önleyebilecek nüfuza sahip olamayabilir, fakat bununla birlikte Kürtlerin bağımsızlık çabalarını zora sokabilir. Türkiye istikrarlı ve özerk bir Kürdistan’ın kendisi için bazı faydalarını görmüş vaziyette. IKBY şu an Almanya’dan sonra Türkiye’nin en büyük ikinci ihraç marketi durumunda ve aynı zamanda Türk ekonomisi için önemi artan bir petrol kaynağı. Müferrih ve istikrarlı bir IKBY aynı zamanda Türkiye’nin şiddetle karşı çıktığı kuzey Suriye’de doğan özerk Kürt bölgesine yönelik bir denge unsuru olabilir. İran ise ülkesindeki bastırılmış Kürt nüfusu kımıldatacak bir bağımsız Kürdistan’a karşı temkinli olacaktır. Bununla birlikte IKBY ile bağlarını aralıksız sürdürerek açıkça Şii karşıtı olan DAEŞ’e karşı Kürt yönetimini değerli bir müttefik olarak görebilir. Genel olarak, Bağdat, Ankara ve Tahran’ın Kürt bağımsızlığına karşı takınacakları politikalar IKBY’nin bağımsız olmasına dair senaryolara dayanmakta. Bu raporda, biz şu üç senaryo üzerinde duracağız; bölge tarafından tanınmayan tek taraflı Kürt yönetiminin bağımsızlığı, Irak devletinin çöküşüyle IKBY’nin bağımsız bir devlet olduğu “tek kalan adam” senaryosu ve Bağdat ile Erbil’in tedrici şekilde yabancılaşması. Aynı zamanda Irak Kürtleri tarafından desteklensin veya desteklenmesin, İran, Türkiye ve Suriye’deki sadece Kuzey Irak’ta hakimiyet elde etmek değil aynı zamanda yeni bir ulus yaratmak isteyen Kürt nüfusun yeniden doğacak bir Kürt ulusalcılığıyla her bir senaryoyu nasıl etkileyebileceğini de inceleyeceğiz. ABD’nin dikkate aldığı gibi eğer Kürt bağımsızlığı ideal olarak uzun vadeli bir süreçte veya Bağdat ile Erbil arasında yapılacak anlaşmalar vasıtasıyla gerçekleştirilirse bağımsız Kürdistan’a karşı olası bölgesel tepkiler bölgede geniş çaplı bir istikrarsızlık yaratmayacaktır. Türkiye Kürt bağımsızlığına böylesi bir senaryo altında hoşgörüyle yaklaşabilir, aynı şekilde İran’da kendi sınırında istikrarsızlık yaratmadığı müddetçe bağımsız bir Kürdistan’ı tolare edebilir. Güç kaybetmiş pozisyonunu göz önüne alınca, merkezi Irak yönetiminin bağımsız Kürt devletini tanımaktan çok da fazla bir seçeneğinin olmadığı görülebilir, her ne kadar bağımsız bir Kürt devletine kesin surette karşı çıkıyor olsa da. Her bir bölgesel aktör için benzer bir sonuç bildirgesi hazırladık. Irak Irak’taki Kürtler neredeyse bir yüzyıldır bağımsızlıklarını elde etmek için çabalıyorlar. Bağdat’ın açısından bakıldığında Kürtlerin ayrılığı Bağdat’ın otoritesine karşı doğrudan bir tehdit oluşturmakta. Bu çatışan çıkarlar, Erbil ile Bağdat arasında sürekli bir dip akıntısına ve bir dizi politik uzlaşmazlığa sebep olmakta: Irak’taki ihtilaflı bölgelerin statüsü, federal bütçenin dağılımı ve Kürt petrolünün gelişimi bu uzlaşmazlığın temel konuları. Kürt bölgesi Dohuk, Erbil ve Süleymaniye’yi içerirken aynı zamanda ihtilaflı bölge olarak adlandırılan büyük bir coğrafyayı da kapsamakta. Bu bölge Erbil ve Bağdat tarafından üzerinde hak iddia edilen etnik olarak karışık bir yer. Kürtler,2014 yılında, petrol bölgesi olan Kerkük de dahil olmak üzere, bu ihtilaflı toprakların çoğunu ele geçirdiler ve bu şekilde Kürdistan, Kerkük’ü de içine alacak şekilde, bağımsız bir bölge haline geldi. Merkezi yönetimin Kürdistan’ın Irak’ın bir parçası olarak kalacağına dair değişmez tavrına rağmen Kürtlerin bağımsızlığı elde etmesini engelleyebilecek nüfuzu sınırlı vaziyette denilebilir. Bağdat, IKBY’yi üzerindeki otoritesini sürdürmesini zora sokacak bir dizi önemli sorunlarla yüz yüze: DAEŞ’ten topraklarını geri almaya çalışan zayıflamış bir ordu, finansal ve mezhepsel kriz, ciddi politik ayrışma, tecrübesiz bir ekonomi, savaşın yaralarını sarmaya çalışan yavaş restorasyon faaliyetleri. Öyle gözüküyor ki Bağdat yakın zamanda Kürt hâkimiyetine karşı hareket alanını sınırlayan bu zorlukların üstesinden gelemeyecek. Her ne kadar Bağdat Kürt devletinin doğuşunu engelleyemeyecek olsa da, merkezi yönetimin Kürt bağımsızlığına nasıl bakacağı böylesi bir bağımsızlığın hangi şekilde elde edileceğine bağlı. Kuşkusuz tek taraflı Kürt bağımsızlığı deklarasyonu bu çalışmada öne sürdüğümüz tüm senaryolardaki Bağdat’ın olası düşmanca tavrını provoke edecektir. Merkezi yönetim bu tek taraflı hareketi Irak’ın hâkimiyet anlayışına ve ülkeyi bir tutma gayretine karşı tahrikkar bir adım olarak görecektir. Bağdat, Irak devletinin parçalanışının ardından da muhtemel olarak Kürt bağımsızlığına karşı çıkabilir fakat öyle gözüküyor ki Kürtleri cezalandırmak için hareket alanı sınırlı olabilir. Eğer Bağdat ile Erbil’in tedrici bir şekilde uzaklaşması uzlaşılmış bir anlaşmayla sonuçlanırsa, Kürt bölgesini- özellikle Kürt yönetimi tarafından kontrol edilecek Kerkük ve ihtilaflı bölgenin çoğunu- kaybetmesinin olumsuz etkilerini hafifletmek için Bağdat, Kürt bağımsızlığından elde edebildiği kadar kazanç sağlamaya çalışacaktır. Hepsinin ötesinde, Bağdat ve Erbil arasında iki taraflı kabul edilebilir bir anlaşmayla elde edilmiş bir Kürt bağımsızlığı tüm senaryolarda her iki tarafında en fazla kazanca sahip olduğu durumdur. Bağdat’ın cevabı aynı zamanda bölgesel bağlamda değerlendirilmelidir. Eğer Bağdat, İran ve Türkiye gibi güçlerle çalışabilme kabiliyetine sahip olursa, Irak’ın olası Kürt bağımsızlığına karşı yürütebileceği politika seçenekleri arttırılabilir. Kuşkusuz, Ankara ve Tahran ile koordineli, Bağdat’ın ele alabileceği ekonomik veya askeri bir seçenek daha etkili olurdu. Bu koordinasyon eğer ki Kuzey Irak’taki bağımsızlık, Türkiye ve İran’ın iç tehdit olarak göreceği yeniden canlanacak bir pankürtlük ve liderlik hareketine dönüşürse muhtemel ki gerçekleşebilir. IKBY büyük olasılıkla ki Bağdat ile ipleri hemen atmadan önce Irak’ın bağımsız bir Kürdistan’a vereceği cevabı değerlendirecektir. Bağdat’ın karşılığını etkileyecek ve etkisiz kılacak bir dizi unsur bulunmakta. Kürtler hâkimiyetlerini elde etme yolunda bir dizi zorluk ve önemli olaylarla yüzleşecektir ve Bağdat’ın cevabını yönetebilmek IKBY’nin değerlendirmesi gereken bir çok konudan sadece biri. Türkiye Her ne kadar böylesi bir devletin varlığı Türkiye’nin desteğinin ilk ölçüsünü etkileyecek olsa da, Ankara, Kuzey Irak’ta beliren nihai Kürt hâkimiyetini koşullara bağlı olarak kabul edecektir. İç politikadaki bir dizi sebebe ve Türkiye’nin enerji ihtiyacı, ekonomik zorunluluklar ve Irak ile Suriye’de artan politik belirsizlik nedeniyle Ankara Irak’taki Kürt bağımsızlığına karşı uzun süredir devam eden muhalefetini bir kenara bıraktı. Muhtemel ki, Pkk ile yeniden başlayan çatışmalardan önce, Ankara hükümeti, Kürtlerin politik olarak organize olmasına ve sosyo-kültürel haklarını savunmasına izin vererek, Türkiye’deki Kürtlerle çatışmayı sonlandırmak için siyasi bir adım atmıştı. Sivil Türk hükümetleri, önceki askeri hükümetlerin yaptığının aksine, Türkiye’deki Kürtlerin siyasi hareketlenmelerini devlet için bir tehdit unsuru olarak görmeyi bir kenara bırakmış ve bu sayede de Türkiye’deki Kürt liderler özerk yönetim çabalarının yerine Türk siyasetine ve sosyal hayatına adapte olmayı tercih etmişlerdi. Bu iki değişimin sonucu olarak, Ankara, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürdistan’ın kendi içindeki Kürt nüfusunun ayrılıkçı Kürt hareketine dahil olacağına dair korkusuna son vermiş oldu. İktidar partisinin meclis çoğunluğunu kaybedip, Kürt partisinin başarılı olduğu ve çatışmaların yeniden başladığı 2015 Haziran seçimlerinden bu yana, Türkiye eski haline geri dönüyor gibi gözüküyor. 2015 Kasım ayında gerçekleştirilen seçimlerde ise hükümet PKK’ya karşı başlatılacak kontrgerilla savaşıyla mevcut durumun üstesinden gelmeyi taahhüt etti. Erdoğan hükümetine karşı 15 Temmuz darbe girişimi ise darbenin sürgündeki üst aklıyla bağlantıları olduğu söylenen yerel Kürt görevlilere ve akademisyenlere karşı sıkı tedbirler almasına neden oldu. Aynı şekilde kürtlere karşı alınan bu tedbirlerin amacı Kürt karşıtı kültür savaşını yeniden tetiklemek yerine merkezi hükümetin gücünü kuvvetlendirmeye göre planlanmıştı. Parlamento seçimleri ve darbe girişimi Türk hükümetini otoriteyi güçlendirmesine katkı sağlayacak adımlar atmasına itse de, ne şiddetin yeniden başlaması ne de darbe girişimi Ankara’nın Irak Kürt yönetiminin bağımsızlığına karşı stratejik bakış açısını değiştirmiş değil. Bir diğer açıdan, Kuzey Irak’a yıllardır yapılagelen Türk yatırım ve ticaret hamlesi IKBY’yi Ankara için önemi artan ekonomik bir ortak statüsüne yükseltti. Aynı zamanda, hızlı bir şekilde yükselen Türk ekonomisi Ankara’yı enerji tedarikini çeşitlendirmenin yollarını aramaya ve daha fazla gaz ve petrol ihraç etmeye itiyor. Kürt petrol ve gazına arta gelen ulaşım fırsatı (muhtemel ilave transit ücretinin dışında) Erbil’i Ankara’nın gözünde değerli bir enerji ortağı kıldı. Üçüncüsü, Ankara bundan böyle Kürt bağımsızlığını ne Irak’ın çözülmesi ne de kendi sınırında bir karışıklığın habercisi veya sınır boyunca oluşacak bir istikrarsızlık olarak görmeyecektir. Açıkça Türkiye, DAEŞ’i defetmekte yetersiz, asayişi sağlayamayan ne de enerji ihracını temin edemeyen İran destekli Şii Bağdat hükümetine güvenmiyor. Ankara, IKBY’yi sınır güvenliğini temin etmek için Bağdat hükümetinden daha muteber görüyor denilebilir. Dördüncü olarak, Türkiye, barış görüşmelerinin başarısız olması durumunda, PKK tarafından desteklenen Suriye Kürtlerinin güney sınırı boyunca kuracağı özerk bir bölge de Türkiye karşıtı bir hareketin PKK tarafından yeniden başlatılması ihtimali ile ciddi şekilde ilgileniyor. Türkiye Suriye Kürtlerini, 2016 ortasında olduğu gibi askeri müdahale de dahil olmak üzere, birçok yolla ürkütmeye çalışırken aynı zamanda Iraklı Kürt liderlerle çalışarak Suriyeli Kürtlerin tutumlarını etkilemeye hedefliyor. IKBY adı konmasa da bir devlet gibi çalışma vasıflarını arttırmış vaziyette ve Türkiye, benzer şekilde tedrici şekilde artan siyasi ilişkiler, ticari ve ekonomik yatırımlar ve petrol ihracatı vasıtasıyla bu dinamik gelişmeyi destekliyor. Ankara muhtemel ki iç kavgalardan ve şiddetten çökmenin eşiğine gelmiş bir Irak devletinden adım adım bağımsızlığa doğru yol alan Kürt hâkimiyetini destekleyecektir. Fakat, Irak Kürtleri tarafından mevcut statükoyu değiştirmeye yönelik her tür ani hareket Türk liderlerin temkinli davranmasına sebep olacaktır. Muhtemel ki Türk liderler, IKBY tarafından ilan edilen ani bir bağımsızlık deklarasyonunu Türkiye’deki ve Suriye’deki Kürtleri içine alan çok daha büyük bir özerk bölgenin ve örtülü bir Kürt ulusalcılığının IKBY tarafından alevlendirildiği korkusuna kapılabilirler. Benzer şekilde, eğer Türkiye bir Kürt devletini desteklemeyi tercih ederse, IKBY’nin Bağdat ile arasındaki bağı koparması, Irak’ın Ankara ile diplomatik ilişkilerinin zedelenmesine sebep olacağı korkusunu yaratabilir. Her ne kadar Ankara’nın Irak merkezi hükümetiyle ticari bağları devasa düzeyde olmasa da güney ırak-Türkiye petrol boru hattının yeniden harekete geçmesi durumunda, Türkiye güney Irak’tan yapacağı petrol ihracatı ihtimalini kesip atmak istemeyecektir. Ankara açısından, Kuzey Irak’taki Kürtlerin bağımsızlığa doğru atacakları ani adımlar politik ve ekonomik krizlere yol açabilecekken, temkinli ve tedrici Kürt bağımsızlık süreci önemli politik ve ekonomik avantajlara sahip olabilir. İran İslam Cumhuriyeti’nin bağımsız Kürt devletine karşı tutumunu bizzat kendi Kürt nüfusunun devletle olan ilişkisi kadar dış güçlerin İran’ın bölgeye dair öngörüleriyle ilgili takındıkları niyetler şekillendirecektir. Bağımsız bir Kürdistan meselesi, kendi içindeki bastırılmış ciddi Kürt popülasyonunu yüreklendirme korkusu ihtimali nedeniyle, İslam Cumhuriyeti için çok hassas bir konu. İran Kürtleri, Irak’taki bağımsız bir Kürdistan’ı memnuniyetle karşılayabilecekken, bu durumdan ne derece etkilenecekleri aşiretsel, dilsel, mezhepsel bağlıklardan İran’ın politik ideolojisi içerisindeki coğrafi konuma kadar birçok geniş kapsamlı faktörlere göre değişebilir. Kürtler yekpare bir grup değil, her bir devletin içinde ulusal sınırlar boyunca var olan birçok farklılıkları bulunan topluluklar halindeler. Halk nezdinde geniş çaplı karşılık bulacak bir bağımsız Kürdistan memnuniyeti, ülke içinde Kürt nüfusa karşı sıkı tedbirlere ve dışarıda yeni Kürt devletine doğrudan saldırgan tutumlarla sonuçlanarak, İran’ın tehlike beklentisini şiddetlendirebilir. Rakipleriyle kıyaslandığında İran’ın hâlihazırdaki jeopolitik durumunun değerlendirmesi yeni Kürt devletine karşı politikalarını şekillendirecektir. İranlı elitler Kürt bağımsızlığının Tahran’ın üzerinde ne tür bir etkiye sahip olabileceği konusunda ayrılmış vaziyette. Bazılarına göre parçalanmış bir Irak, İslam Cumhuriyetinin bölgesel gücünü zayıflatabilir. Bu şekilde parçalanmanın sonucu üç küçük devletin dış güçler tarafından manipüle edilmesi kolaylaşabilir. Diğerlerine göre, Tahran ile iyi ilişkilere sahip bağımsız bir Kürt devletinden İran faydalanabilir. Kürtler hakkında Washington’un nihai amacı da Tahran’da bir tartışma kaynağı. Bazılarına göre ABD’nin politikaları bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını desteklemiyor görüşündeyken diğerlerine göre ise ABD Irak’ı kolayca etkileyebileceği yutulacak lokmalık parçalar haline getirmek istiyor. NATO üyesi Türkiye’nin yakın zamanda IKBY üzerinde artan nüfuzu da ayrıca İran’ın muhtemel bir bağımsız Kürt devletine karşı takınacağı tavrı şekillendirecektir. İran’ın IKBY ile var olan ekonomik bağları, özellikle Türkiye Kürtlerle artan pazar paylaşımını devam ettirirse, Erbil’in bağımsızlık deklarasyonuna karşı tavrının yumuşamasına sebep olabilir. Bağdat’ın ciddi itirazlarına karşın IKBY ile ekonomik bağlarını arttıran İran, nihayetinde finansal çıkarlarının Kürt ulusalcılığıyla ilgilenmekten daha öncelikli olduğunu ortaya koyabilir. Kısacası, İran her ne kadar üst perde de bağımsız bir Kürdistan’dan hoşlanmayacak olsa da, böylesi bir duruma karşı şiddetli bir şekilde karşılık vermek konusunda tereddüt edebilir. Erbil’in içinde bulunduğu bağımsızlık ilanı süreci İran’ın tehdit öngörüsünü etkileyecek ve nihayetinde Tahran’ın vereceği karşılığı da şekillendirecektir. Eğer bağımsız bir Kürdistan kaçınılmaz olacak olsaydı, İran için en iyi senaryo sürecin Bağdat ile yapılagelen görüşmelerle uzaması olurdu ki bu sayede hem İran, kendi içindeki Kürt nüfusunun yeni devlete karşı cazibesini durultacak hem de 17. Komşu devletine yeni bir sayfa açmak amacıyla pragmatik bir politikayı uygulayabilmek için yeterli zaman ve siyasi ortamı elde edebilir, özellikle iç ekonomik kalkınma ve reformlar bu konuda ona yardımcı olabilirdi. Fakat diğer yandan, ani ve tek taraflı bir Kürt bağımsızlık deklarasyonu muhtemel ki İran içindeki Kürt meselesine sadece ulusal güvenlik açısından bakan şahin kesimini güçlendireceği gibi aynı zamanda hükümet içeresindeki duruma İran’da var olan azınlıkların haklarını iyileştirerek çözüm üretmeye çalışan pragmatistlerin seslerini kısılmasına sebep olacak. Erbil’in hareketini memnuniyetle karşılayan Kürtlere karşı sert tutum büyük olasılıkla İran içindeki Kürt ulusalcılığını yeniden alevlendirecektir. Benzer şekilde, eğer Irak gittikçe zayıflayan bir devlet olsaydı, İran’ın artan Bağdat hükümetini koruma sorumluluğuyla birlikte, kökten ayrılıklar Tahran’ın kürtlere karşı politikasını sallardı. Tüm senaryolarda, eğer Kuzey Irak’taki Kürt bağımsızlığını Erbil’in pankürt ulusalcılığını sahiplenmesi takip ederse, İran sert bir şekilde karşılık vermesi ihtimal dahilindedir. İran ve P5+1 (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve Almanya) arasındaki başarılı nükleer müzakereler de İran’ın Kürt meselesine muhtemel bakış açısını değiştirebilir. Yaptırımlardan kurtulmuş bir İran, enerji endüstrisi de dahil ileride iki ülke ekonomisinin entegresi için ciddi bir ulaşım ağı kurmaya da odaklanarak, yeni Kürt devletine yatırımlarını arttırma konusunda rahat davranabilir. Nükleer müzakerelerin başarısız olması durumunda ise, İran’daki muhafazakârlar pragmatistleri bastıracak ve İran’daki Kürt sorunu ile ilgilenme şansını azaltacaklardır. *IKBY (IRAK KÜRDİSTAN BÖLGESEL YÖNETİMİ) tamamı için link; http://www.rand.org/pubs/research_reports/RR1452.html

M.Salih Demirtaş                   -“Borçlandırılmış İnsanın İmali” üzerine bir değerlendirme-   İnsanlığın tarih içindeki en kadim sorunlarından biri iktidar ilişkileri sorunudur.  İktidarın gücüne malik olanlar çeşitli araçlarla diğerleri üzerinde tahakküm kurma fırsatına sahip olurlar. Belli bir azınlık toplumların  hayatları, gelecekleri, iradeleri ve hayalleri üzerinden oluşturdukları denetimli kurgularla “tanrıcılık” oynama çalışır. Toplumlar bu kurguları yıkacak gerekli güce sahip olsalar da kurguların ikna ediciliği (güvenlik,geçinme,barınma vb ihtiyaçlarının en azından sistem içerisinde sağlanması) ve örülen ağların(eğitim,iş,kariyer vs) sıklığından dolayı onları harekete geçirebilecek motivasyon ve birliğin oluşması çok zor gerçekleşir. Tarihsel süreç içerisinde bu iktidar ilişkilerinin dinamikleri değişkenlik gösterse de mahiyeti itibariyle toplumsal paylaşımdaki dengesizliğin kendisi her zaman bir sorun olagelmiştir. Günümüzde de bu dengesizliğin kilit noktalarından biri “borçlandırılmış insandır”. Ekonomi gibi derinlemesine bilgim olmayan bir alanda ahkam kesmekten çekinerek ve affınıza sığınarak Maurizio Lazzarato’nun “Borçlandırılmış İnsanın İmali” adlı kitabından yola çıkmak suretiyle borcun etik-politik düzlemdeki yerini, soy kütüğünü ve sınıfsal mücadelelerde kendisini neoliberalizm üzerinden yenileyen kapitalist ekonomideki konumuna kısa bir şekilde değinerek hem kitap hakkında özlü bir değerlendirme hem de bir beyin fırtınası yapmaya çalışacağım. Öncelikle yazıya ilk girişi iktidar ilişkileri üzerinden yapmamın arka planında Lazzarato’dan esinlendiğim borcun evrensel bir iktidar ilişkisi olduğu izlenimi vardır. Çünkü onun tabiriyle bu herkesi kapsar: kredi almak için fazla fakir olanlar dahil kamu borçlarının ödenmesi üzerinden alacaklılara faizleri ödemek zorundadır; bir refah-devletine kavuşmak için fazla yoksul olan ülkeler bile borçlarını geri ödemekle yükümlüdür. Toplum kamusal borç üzerinden bir şekilde borçlandırılmakta ve bu borçlandırma gelecek nesillere de aktarılarak devam etmektedir. Bu, işin bireysel olarak bizi aşan boyutuyla alakalı kısmıdır. Bunun yanı sıra tüketim, çoğu zaman kendi tercihimizle kullandığımız kredi kartlarıyla ödenen gündelik malların alınmasında bile borçla işlemektedir. Yazarın D.Plihon’dan alıntıladığı gibi kredi kartı , onu taşıyan kişiyi daima borçluya, hayat boyu “borçlandırılmış insana” dönüştürmenin en basit yoludur. Burada  önemli bir ayrıntıyı paylaşmak isterim. Yazar kitabında kapitalizmin ne olduğunu tanımlamaz çünkü kapitalizm hep oluş halindedir. Belli bir sistematik yapısı yoktur. Burada yakalamamız gereken nokta onun nasıl işlediğidir.  Bu sebeple ki, iktidar ilişkilerini hem tarihsel hem pragmatik açıdan okuyarak kapitalizmin işleyişindeki davranış kalıplarını anlayabiliriz. Bununla birlikte yazarın da sıklıkla belirttiği gibi diyebiliriz ki: kapitalizme sanayi, finans, devlet ya da bilgi üretimi gibi bir temel aramak faydasızdır. Çünkü iktidar ilişkilerinin kendisinden türeyebileceği tek bir merkez yoktur. Ekonomik, politik ve sosyal farklı güç aygıtları (dispositif) vardır ve her biri kendi özgül stratejisi ile yönetilenler üzerinde “boyun eğdirme”, yazarın deyimiyle tabiiyet oluşturmaya çalışır. Borç ekonomisi denilen şey ise  yazarın vurgulayarak kast ettiği bu çokluğu bir arada tutan düzenlemedir. Yazarın anlatımındaki kanımca en ilginç olan noktası ise Nietzsche’nin Deleuze ve Guattari yorumu üzerinden borcun soy kütüğüne yönelik politik ve ahlaki (etik) bir arka planına değinmesiydi. Bu politik-etik kısma değinmeden önce,  yazarın Deleuze’un yorumuna başvurarak  Nietzsche’nin  toplumsal örgütlenmeyi değiş-tokuşta değil, kredide görmesi  ilkel ekonomiye(!?) farklı bir bakış açısı getirmesi açısından ufuk açıcıydı. Fakat bu önermede tam olarak değiş-tokuşu yok saymaktan ziyade değiş-tokuşun  eşitlik mantığına göre değil, dengesizlik ve “gücün ayrımsallığı” mantığına göre işlediğini belirtmek gerek. Bu şekilde borçta toplumsal iktidar ilişkisinin ilk örneğini görmüş oluruz. Bu, yazarın da belirttiği gibi ekonomi ve toplumu, eşitliği içeren meta değiş tokuşu temeli üzerinden değil tamamen güç asimetresi üzerinden hareketle kavramak, toplumsal kesimler arasına iktidar ayrımları sokmak, gücü elinde bulunduranların ekonomi ve toplum üzerinde yok etme/yaratma iktidarı sunduğu için aynı zamanda paraya yeni bir tanım vermek anlamına da  gelir. Öte yandan borçlanmak demek ekonomik ilişkileri öznel kılmaktır. Çünkü yazarın ifadesiyle borç, kendini gerçekleştirmek için, öznelliğin biçimlendirilmesini ve denetimini gerektiren ekonomik bir ilişkidir. Buradaki öznellikten kasıt, oluşan borç ilişkisinde daha açık ifadeyle iktidar ilişkisinde alacaklının kurguladığı sınırlarda, borçlunun da bu kurgunun içerisinde kendisini aktif bir şekilde  borcunu ödemek üzere gerçekleştirmesi ve denetlenmesidir(özellikle içsel-ahlaki bir denetim). Günümüzde ise bu durum pek de farklı olmamakla beraber kurgunun sınırları daha esnek ve kapsamlıdır. Neoliberal projenin dayandığı bugünkü baskın küresel ahval, borçlar üzerine kurulu bir düzendir. Tam bu noktada ise karşımıza borçlu-alacaklı ilişkisindeki etik boyut çıkıyor. En basit şekliyle kredi/borç dediğimiz şey bir ödeme vaadidir. Buradaki vaat, borçlunun kendisine ve geleceğe ait belli bir süreyi alacaklıya yani sermaye sahibine, bir diğer ifadeyle paranın alıcı gücünden ziyade yok edici/yaratıcı gücünü elinde bulundurana satması demektir.Yani gelecek, değer vaadi  olarak sunuluyor. Vaatte bulunma bir “söz ve irade hafızası” gerektiriyor ise de sözün ağızdan çıkması borcun ödenmesi için kâfi değildir. Burada Nietzsche’nin belirttiği borçlunun kendine teminat olabilmesi için, onu hem sorumluluğa  hem suçluluğa teşvik edecek bir hafıza , vicdan ve ahlak ile donatacak bir “öznelliğin inşası” devreye girer. İşte tam bu noktada yazarın vurguladığı şekliyle borç ekonomisi aynı zamanda politika alanıyla da meşgul olur, çünkü her bireyi borçlandırılmış ekonomik özneye dönüştürmek için, etik-politik inşa sürecini kullanır ve sömürür. Kredi/Borçlanma ile egemenler yani iktidar sahipleri insanın en saf ve en temiz erdemlerine, kalbin en mahrem duygularına ve bu duyguların beslediği eylemin yaratıcılığı ve eyleme gücünün kendisinin içinde bulunduğu  “oluşmakta olan dünyaya”  ipotek koyarak bizim davranışlarımızın tahmin edilebilirliğini ölçebiliyor ve sınırlar oluşturabiliyorlar. Burada farklı bir şekilde insan iradesinin olduğu (oluşmakta ve devam eden) dünyaya ölçüler koymaya kalkma gibi bir hadsizlik oluşmaktadır. Her zaman borçlu olduğumuz bu sermaye sahipleri, Allah’ın kulları için var ettiği günlerde bile hükmedici ve denetleyici olmaya çalışarak insanların iradelerini  ve ahlaki değerlerini istismar etmektedirler. Yazar kitabında bu durumu anlatan “..borç veren tarafından zamanın ele geçirilmesi..”, “..zaman hırsızı olarak tefeci..” hatta “..Tanrı’nın mülkünün hırsızı..” gibi ifadeler kullanarak öfkesini kelimelerde sert bir şekilde hissettiriyordu. Tabi biz burada “borç” derken Ahmet’in Mehmet’ten aldığı borçtan veya bu tarz, insanların dayanışmalarından, birbirilerine destek çıkmalarından bahsetmiyoruz. Bu çok olağan ve olması gereken bir durum. Burada bahsedilen borç, iktidar ölçüsünü düzenleyen bir mekanizmadır. Para dediğimiz şey de zaten eğer tekrar Nietzsche’ye geri dönecek olursak bu ölçünün tezahürüdür. Yani kökensel olarak ekonomik değildir. Özneler arasındaki ilişkide iktidarı elde etmedeki ve düzenlemekteki sembolik araçtır.  İktidar ilişkilerinin düzenlenmesi için paranın kurumsallaşması gerekir.  Ölçü koyan, düzenleyen her şey de özü itibariyle politiktir. Bununla birlikte sermaye de her zaman dönüştürücü gücü kendi içinde barındırması suretiyle bizatihi politik olanın bir parçasıdır. Hülasa yazar çözüm önerisi olarak  borçları ödemeyi reddetmek ( faizci-tefeci ‘efendilerin’ oluşturdukları ekonomik düzende bize yükledikleri ve dayattıkları gerek kamusal gerekse toplumsal şişirilmiş borçlar) ve bunun için kavga etmek gerektiğini söyler. Borç karşısında kendimizi aklamaya çalışmamamız gerektiğini, her aklamanın bir suçluluğu kabulleniş olduğunu ifade eder. Bir kaç önerisini de söyledikten sonra, zihnimizden çıkarmamamız gereken şu hatırlatmayı tekrar yapar: “borç” ekonomik bir mesele değil, bizi fakirleştirmekle kalmayıp felakete de sürükleyen bir iktidar aygıtıdır. Bu çerçevede bireysel anlamda kendimizin sistemin bir çarkı olmamasına özen göstermekle birlikte, bu tefecilerin-faizcilerin borçlandırma üzerinden kurdukları denetleme ve yönlendirmeye rağmen  yardımlaşmayla, müşterek ekonomik faaliyetlerle ve zamanlarımızı çalmalarına asla müsaade etmeden zekat ve sadakalarımızı (zekat malın arındırılması olarak ifade edilir. Peki neyden arınma diye sorarsak; bu metnin bağlamında malın-sermayenin, insanın ‘tanrılaşmaya eğiliminden’ arınması olarak okuyabiliriz.) sürekli diri tutarak alternatif bir duruş sergileyebiliriz. Aksi takdirde Allah’ın kerim olan kitabında çok sert bir şekilde eleştirdiği, Allah’a ve peygambere savaş açmakla eş değer kabul ettiği tefecilik-faiz bize yıkımdan başka bir şey getirmez. Mülkün gerçek sahibi olan Rabbimizin bize öğütlediği gibi servet, belli zümreler arasında dönüp dolaşan bir iktidar ve güç aracına dönüşmesin. Özü itibariyle son derece politik bir inşanın parçası olan bu söz, sermayenin niceliksel çoğunlunun basit alım gücünden ziyade bu çoğunluğun sahip olduğu potansiyelin yaratıcı/yok edici niteliğine atıfta bulunarak insanoğluna yapılan bir uyarı ve nasihattir. Çünkü her türlü  iktidar gücü ve onu dizayn edip şekillendirme istidâdı (sermaye) insanı “tanrılaşmaya” kadar götürebilir. Bu ise tarih boyunca peygamberlerin ve çeşitli halk önderlerinin mücadele ettiği zor ve çetin bir alan olmuştur. Özü itibariyle politik olan bu mücadelenin, ana meselesi ise insanın hürleşmesi ve dirilmesidir ki; böylece bu kişilerin oluşturduğu müştereklik sermayenin yok edici/yıkıcı, müdahaleci ve denetleyici gücünün sahiplerine karşı politik, özgün ve emin bir duruşu gösterebilsin.   *Borçlandırılmış İnsanın İmali Gerek özel gerek kamusal, borç bugün ekonomiden ve politikadan “sorumlu olanların” ana meşguliyeti gibi görünüyor. Bununla birlikte, Borçlandırılmış İnsanın İmali’nde, Maurizio Lazzarato, borcun, kapitalist ekonomi için bir tehdit olmak şöyle dursun, neoliberal projenin tam merkezinde yer aldığını gösteriyor. Marx’ın değeri pek bilinmemiş bir metninin yanı sıra, Nietzsche, Deleuze, Guattari ve yine Foucault’nun yazılarını yeniden okumak suretiyle, yazar borcun her şeyden önce politik bir inşa olduğunu ve alacaklı/borçlu ilişkisinin günümüz toplumlarının temel toplumsal bağını ve ilişkisini teşkil ettiğini ortaya koyuyor. Borç sadece ekonomik bir dispozitife indirgenemez; o aynı zamanda yönetilenlerin zamanının ve davranışlarının belirsizliğini azaltmayı hedefleyen, bireysel ve kolektif öznelliklerin denetimine ve yönetimine ilişkin bir güvenlik tekniğidir. Devlet’e, özel sigortalara ve daha genel olarak, şirketlere karşı hep daha fazla borçlu hale geliyoruz ve vaatlerimizi yerine getirmek için hayatlarımızın, “insani sermaye”mizin “girişimcileri” olmaya teşvik ve icbar ediliyoruz; tüm maddi, zihinsel ve duygulanımsal ufkumuz böylece yeniden biçimlendirilmiş ve alt üst edilmiş bulunuyor. Bu imkânsız durumdan nasıl çıkabiliriz? Borçlu insanın neoliberal koşulundan yakamızı nasıl kurtarabiliriz? Eğer Lazzarato’nun yaptığı çözümlemeleri izlersek, çıkışın sadece teknik, ekonomik ya da mali olmadığını teslim etmemiz ve kapitalizmi yapılandıran temel toplumsal bağı ve ilişkiyi, yani borç sistemini yeniden köklü biçimde masaya yatırmamız gerekir.

 Enes GÜNASLAN

  “Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin (mal/iktidar) hırsıyla dinine verdiği zarardan fazla değildir.” Ka’b ibn Malik’den; Tirmizi, Zühd, 43,(2377)   15 Temmuzla birlikte gelişen sürecin henüz resminin tamamlanmaması yorumlarımızı kısıtlayabilir. Sistemi eleştiriyor olmak, darbecileri cesaretlendiren, darbecilere zımmi prim veren bir algıyı beraberinde getirmemeli. Biz Müslümanlar olarak her şartta ve zeminde adil şahitlikler yapmak zorundayız. Bakış açımızın eksikliği bir zaaf olarak gündeme gelebilir lakin malum olduğu üzere genel kanaat darbenin üst planlayıcısının ABD olduğudur. Darbenin eylem planının projelendirildiği ve koordine edildiği üssün de İncirlik olduğu büyük oranda teyit edildiği halde ulusal basında hususiyetle dillendirilemiyor. Her şeyden önce dürüst olmamız gerekiyor. F. Gülen ve algısı üç yıl öncesine kadar kendisini toplumsal dönüşümde öncü kabul eden birçok İslami camia için rol modeldi. F. Gülen’e ve algısına karşı olmak ise, İslami bir gerekçeyle olmasından ziyade mevcut iktidarla ters düşmüş olunmasından kaynaklanan bir süreçti. Mevcut statüko içerisinde bir güç savaşı olduğu malumdur. Oluşan tablo tevhidi duruşu olan Müslümanlar için bir kazanım mıdır? Yoksa durum Müslümanlar için bir kan kaybı mıdır? Yaşananlar neticesinde üretilen demokratik argümanlar/söylemler sistem açısından taze kan toplama olarak algılanmalı mıdır? Hazindir ki işin bu boyutunu ve bu soruların cevabını herkesle konuşamıyoruz. Meydanların Dili Üzerine: Süreç itibari ile Türkiye sosyolojisi açısından da çok önemli hususlar ortaya çıkmış oldu. Türkiye’deki vatanperver Kemalist ulusalcılar tarafından “makarnacı, makarnayla, kömürle oy verenler” olarak tanımlanan insanlar, paletlerin önlerine siper olduklarında, vatanperver Kemalist ulusalcılar marketlerin önünde ve bankamatiklerde uzun kuyruklar oluşturdular. ‘Bekle bizi İstanbul’ diye devrimci şarkılar düzen sol, sokaklara çıkmaya cesaret edemedi. Gece vakti İstanbul Büyük Şehir  Belediyesi önündeki süs havuzlarında abdestlerini alan vatandaşların tarihin bu kırılma anına canlarıyla şahitlik ettiklerini mobeselerden izledik. Lakin sonrasında meydanlarda patavatsızca tüketilen bir propaganda dili mevcudiyet kazandı.   Hayatlarını mukaddes bir karşı koyuşla kaybetmiş ve millet adına büyük bir  ödemiş insanımızın ‘Demokrasi Şehidi/Havarisi’ olarak tanımlanması, meclisin ‘Demokrasinin Kıblegahı’ olarak ifade edilmesi, kendi İslami muktesebatımız açısından tam bir garabet halinde olduğumuzun göstergesiydi. Tekbirlerle başlayan darbe direnişi, sonrasında demokrasi kutsaması/savunması olarak tanımlandı.Üstelik demokrasi bu coğrafyanın özüyle yaşanmış bir tecrübe değilken. Eğer darbe başarılı olsaydı, F.Gülen’in Türkiye’ye geliş senaryolarını Humeyni’nin İran’a dönüşüne benzetecek kadar yakın tarihten bihaber bakanların, politikacıların varlığı ve başbakanın bu yaklaşımı, 1979 İran İslam Devrimi sonrası İslam’a karşı geliştirilen bir devlet refleksinin oluşturduğu ayrı bir patolojidir. Bu sürecin yaşanmasına sebep olan saikler neler, bundan sonra bu saikler tetikleyici olacak mı? Bu sorulara cevap bulmak ve  milletin doğru enforme edilmesi ve bilinçlendirilmesi hususunda üstümüze vazife edinmek durumundayız. Bunu siyasilerle olan ilişkimiz adına değil, toplumla olan organik bağımız adına yapabilmeliyiz. Ben halkın göstermiş olduğu duyarlılığa demokrasi nöbeti değil, daha içerden ve derinden bir tanımlamayla ‘mevcudiyet nöbeti’ demeyi tercih ediyorum. Darbenin daha ilk saatlerinde herhangi bir çağrıya da ihtiyaç duymadan paletlerin altına yatan gençler, neyin mevcudiyeti için bunu yaptılarsa, bu Müslümanları sonuna kadar sorumlu addediyor. Siyasilerin, demokratların ya da hamasetçilerin çağrıları için değil. Meydanların ruhu ile meydanların dili arasındaki uçurumu görmemiz gerekiyordu. Meydanlarda bulunup bulunmama halini Müslümanların tevhidi duruşunu test etme argümanı olarak değerlendirmek çok sorunlu bir yaklaşım olsa gerektir. İlkesel yaklaşımların farkında olan Müslümanlar nerede olurlarsa olsunlar, herhangi bir komplekse kapılmadan duyarlılık sahibi insanlarla/ortamlarla temaslarını sürdürmek durumundaydılar. Meseleyi bu şekilde anlamak beraberinde bir sorumluluk da getiriyor. İtiraf etmemiz gereken husus bu sorumluluğu üstlenmekten uzak duruşumuzdur. Meydanları ve sokakları teyakkuza geçiren sadece insanların siyasi tercihleri değildi. Ya da Ak Partinin sağlamış olduğu istikrardan memnun olan kitlelerin mevcut hali muhafaza eylemi de değildi. Biz Müslümanlar, coğrafyadan, vatandan, toplumsal aidiyetten, zulmün bariz saldırılarından her daim sorumluyuz ve izole değiliz. Bunun tevhidi duruşla sorunlu bir ilişkisi yoktur. Darbe sürecinin Müslüman kamuoyuna doğru bir şekilde anlatılması, küresel aktörlerin ve melanet şer odaklarının lobi çalışmalarına karşılık etkin temas noktalarının oluşturulması ve Türkiye’de farklı İslami kesimlerin darbeye karşı duruşunun nasıllığına yönelik, fikir üretmek zorundayız. Ateş hattına ölüme kendiliğinden koşan insanların hissiyatını salt demokrasi savunuculuğu ile açıklayamazsınız. Bir anda açığa çıkan direnme bilinci, bu topraklara aidiyet hissinden başka bir şey değildi. Darbenin önlenmesinden sonra meydanları eğlence ve şov yerlerine çevirenler, sahnelerde boy göstermek için iki günde şarkı türkü besteleyenler, alanlarda verdiği pozlarla en kahramanın en vatanseverin kendisi olduğunu kanıtlamaya çalışanların vs. elbette ki farkındayız. Vatan ve toprak bağını yalnızca ulus devlet argümanı olarak algılamamızın yanlış olduğunu fark etmemiz gerekiyor. İslamcılık bahsinde ümmet olma algısında, topraktan kopma tezleri belki de bu algılara sebep oluyor diyebiliriz. Manevi Baronların Darbelere Karşı Direnci: Yaşanan hadiselerle ilgili Türkiye’de şeyhler, dervişler, ermişler, mübarekler vs. üzerinden kitleselleşen grupları ve bunların hangi İslami saiklere dayandığını yorumlamak durumundayız. Bu akıl almaz kalkışmayı ve sonrasındaki eylemleri yapabilen alçaklara dini motivasyon sağlayan Pensilvanya’daki kardinalin hangi saiklerle bunu yapabildiğine bakılması gerekiyor. Türkiye’de cari olan şeyh, gavs, kutup, mübarek, muhterem gibi zatların (istisnai zatların olduğunu unutmadan) tabanlarına hangi argümanlarla hitap ettiklerine bir bakalım. Temel saik, “Her mürid gassal elinde meyyid gibidir.” düsturudur. Onlarca benzer temel argüman sayılabilir. Bu patolojik gelenek, kullanımı ve manipülasyonu kolay nice zümrelerin oluşumuna katkı sağlamaya devam edecektir. Allah’ın dinini Allah’ın kullarının tasallutundan uzak, Kur’an’ın ve Hz. Peygamberin örnekliği üzerinden okuyamazsak bu “Son Devrin Din Manyakları” zümresiyle ve  yepyeni musibetlerle yolumuza devam edeceğiz. İslam’ın kurucu ve merkezi rolünün bu mübarek isimler ve kadrolara devredilemeyeceğinin kamuoyuna hatırlatılması gerekiyor. Şu an FETÖ olarak isimlendirilen yapının yıllardır üç hususta avantaj sağlayan bir organizasyon olduğunu unutmayalım. Bunlar; bir örgütlenme yapısına sahip olmak, bir kadroya sahip olmak ve en önemli avantaj olarak üçüncüsü bir felsefeye sahip olmak. Tüm bunların yanı sıra bu organizasyonun Türkiye merkezli büyümesinde esas olan üç faktör daha mevcuttur. Birincisi, 1980 sonrası İran İslam Devrimiyle birlikte siyasal İslamlaşma yönelimine karşı geliştirilen devlet refleksi. İkincisi mevcut merkez sağ siyasilerinin -buna Ak Parti kadroları da dahil- konjonktürel oy hesapları. Üçüncüsü ise, ordunun kurmay sisteminin yerli olmayan NATO konsepti ile dizayn edilmesi. Merdiven Altı Direniş Aktörleri: Gezide hortumla sıkılan sudan direniş destanları çıkaran sol kesimlerin de, ideolojik okumalar yapan toplumsal kuramcıların da Türkiye toplumu adına geliştirdikleri tezlerini gözden geçirmeleri gerekiyor. 27 gün süren yaklaşık 59 milyon insanın katılımıyla gerçekleşen nöbetlerde bir tek insanın burnunun dahi kanamaması, bir kaldırım taşının dahi sökülmemesi, bir kepengin dahi taşlanmaması Türkiye’de yepyeni bir direniş ahlakının oluştuğuna işaret ediyor olabilir. Akif Emre’nin Yeni Şafakta ‘Meydanların Dili’ başlığıyla yayınladığı yazısında ifade ettiği gibi, bunca yaşanmış destansı hikayeye rağmen yeni bir slogan, yeni bir görsellik, bir şarkı sözünün bile üretilememesi (“Darbe Yapacakmış Bak İte Hele” şarkısı hariç tabi) estetik kaygılarımız açısından da gerçekten çok düşündürücü.   Meydanların Sosyolojik Dökümü: ‘Meydanlarda kimler yoktu?’ sorusu üzerinden özellikle de ilk haftaları baz alarak gözlemlerimiz neticesinde bazı argümanları paylaşmakta fayda olacağı kanaatindeyim. Meydanlarda sekiz farklı toplumsal kesimin belirgin bir yer almadığını ya da hiç bulunmadıklarını  vurgulayarak kabaca bir tasnif yapmamız gerekirse :

  1. Malumunuz “Parelelciler” diye tanımlanan badem bıyıklı abiler ve muhterem ablalar.
  2. Gezici/Ulusalcı Cumhuriyetçiler (Tercihen yeşilin dostu, çevreci ve hayvan haklarına duyarlı olan kesimler.)
  3. İş adamları (Özellikle son 10-15 yıllık süreçte ciddi sermaye ve ihale hacmi kazanan muhafazakar para baronları.)
  4. Hdp/Pkk/Etnik Ulusalcılar (TC şeklindeki jargonlarıyla 80 yıldır devlet bizim anamızı ağlattı diyerek 30 küsür yıldır milletin ve bölgenin anasını ağlatanlar)
  5. Sanatçılar (Sahil turizminden hoşlanan darbe sürecini ve sonrasını bronzlaşmakla meşgul halde geçirenler-Cumhurbaşkanlığı resepsiyonlarında ve iftarlarında onur konuğu olanlar)
  6. Neo-Menkıbeciler (Ramazanların vazgeçilmez Tv hocaları / Sultan Ahmet ve Eyup meydanlarında hatırı sayılır meblağlarla dokunaklı hikayeler anlatan çok kıymetli üstadlar ve medya profesyonelleri.)
  7. Süleymancılar diye bilinen daha ziyade Kur’an kursu ve ortaöğretim yurtları çalışmalarıyla toplumsal bir meşruiyet kazanmış batini/ezoterik eğilimleriyle sessiz bir kitle hareketi olan yapı.
  8. Temel İslami ilkeler/algılar bağlamındaki yaklaşımlarla, demokrasinin ifsad edici yönünü vurgulayarak meydanlarda yer almanın doğru bir duruş olmadığı tercihinde bulunan kısmi bir çevre.
Netice itibari ile meydanlara hakim olan söylemin tek bir siyasal ses ve devletçi bir tona bürünse de, millet sağduyusu ile memlekete dair sözünü canı pahasına söylemiştir. Yukarıda sekizinci madde bağlamında yorumlayacak olursak, biz Müslümanlar laik-demokratik sistemlerden beri olsak bile, darbe gibi zorbalıklarla halk iradesinin ipotek altına alınmasına karşı çıkmak durumundayız. Çünkü Allah, toplumların kendi özlerini değiştirmek noktasında kendi kaderleri üzerinde söz sahibi kılıyor. Sisteme karşı mücadelesini ve tevhidi duruşunu adil bir muhaliflik yerine, neredeyse Ak Parti düşmanlığına indirgeyen bir yaklaşımla, davetin muhatabı olan halk kitlelerini doğru anlamaktan ve adil bir örneklik sergilemekten uzak bir tutum sergileniyor. Darbeye karşı gösterilmesi gereken ciddi tepkinin gösterilmemesi, bu bizim davamız değil, biz bu kavganın tarafı değiliz, bırak yesinler birbirlerini şeklindeki bir yaklaşım, darbe karşısında gösterilen direnci itibarsızlaştırmak anlamına geliyor. Demokrasi nöbetleri tutan kitleler arasında ilkesizce eriyenlerden olmayı savunmuyorum elbette. Vasatta durmaya ve meseleyi tevhid, adalet ölçüleriyle değerlendirerek davetçi sorumluluğu taşımamız gerektiğini ifade ediyorum. Kendisini İslam’a nispet eden, fıtri bir hürriyet arayışı ile tankların önüne yürüyen mazlum halkı anlamak, darbeciler karşısında konumlanmak ve bu mazlum halkın hukukunu savunmak zorundayız. Halkın seçtiği hükümeti darbeyle devirmeye kalkışan ve halkı katletmeye yönelen darbecilere karşı koymak, bu hissiyata sahip insanlarla bir arada olmak Ak Partilileşmek anlamına gelmiyor. ‘Bütün aşklar böyle başlar’ diyerek meseleye mizahi bir hava da katılabilir lakin ortada bariz bir zulüm varken mesele bu şekilde okunmamalıdır. Filistin meselesinde Müslüman camialar olarak yıllarca İsrail’in karşısında durduk ve durmaya devam ediyoruz. Filistin’in yanında durduğumuzda Filistin’in başında laik -demokrat lider Yaser Arafat iktidarı vardı. Biz İsrail’in karşısında dururken bu şekliyle Arafat’ı mı desteklemiş olduk. Bu şekilde düşünmek ne kadar doğru? Aynı şekilde Bosna direnişine katılarak şehit olan ağabeylerimiz var. Bosna halkının dindarlığının Türkiye ile mukayese edilemeyecek derecede geride olduğunu hepimiz biliyoruz. Aliya İzzet Begoviç üstadın demokrasi hususundaki maslahatını yakinen tanıyoruz. Ama tüm bunlara rağmen kendisini İslam’a nispet eden mazlum bir halkın yanında olduk. Olmalıydık da. Hatırlayın! Risalet öncesi hakkı gasp edilen bir müşrik Kabe’nin duvarına yaslanarak: ‘Benim hakkımı alacak kimse yok mu aranızda?’ dediğinde Hz. Peygamberin adresini işaret ettiler. Sonrasında Allah’ın kendisine elçi olarak görevlendireceği Hz. Muhammed Aleyhisselam, sen önce müşrik misin, Müslüman mısın demiyor. Bir müşriğin hakkını alabilmek için bir başka müşriğin kapısına dayanıyor. İnsanlar bizim adil ve emin kimliğimizi nasıl tanıyacaklar? Zulme karşı olduğumuzu söylemek teorik olarak yeterli olmuyor. Bunu zulme uğrayanların yanında yer alarak ete kemiğe büründürmemiz lazım. Bu büyük bir sorumluluktur üzerimizde. Bölge Potansiyelleri ve Güç Çatışması: Montesguieu’nun  ‘Az gelişmiş ülkeler kendi ordularının işgali altındadır’ diye Türkiye gerçeğini de ifade eden güzel bir sözü var. Türkiye’de Ak Parti’nin demokratik seçim sistemiyle küresel bir sistem çatışması yaşamadan iktidar olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu kazanılan tüm seçimlerle de sürekli tahkim edilmiştir. Ak Partinin Demokratlık vurgusunu sürekli yapması ve küresel ekonomik sisteme eklemlenmeyi kabullenmiş olmalarına rağmen niçin darbeye kalkıştılar? Tüm bunlara rağmen neden rahatsız oluyorlar? Bölgenin enerji kaynaklarını ve nakil yollarını kontrol altında tutabilmeleri, İsrail’i güvenlik altında tutabilmeleri ve bölgede yeniden İslami bir dirilişin oluşmasını engellemeyi ancak bu şekilde mümkün görüyorlar. Sadece Türkiye için değil mesela 1992’de Cezayir’de FIS’in (İslami Selamet Cephesi) %54 gibi ezici bir çoğunlukla kazanması üzerine 80.000 kişinin hayatını kaybettiği iç savaş başlatıldı. İhvan-Müslimin hareketi, Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan gibi siyasilerin ve Karadavi gibi alimlerin teşviki ile seçimlere girerek %65 oyla iktidara gelmesi neticesinde Mursi ve kabinesi askeri darbe neticesinde Tahrir olaylarıyla birlikte alaşağı edildi. Ak Partinin bölgede bağımsız inisiyatifler alması, bölgede İhvan’dan yana, Suriye’de Muhaliflerden yana, Filistin’de Hamas’tan yana gibi inisiyatifler alması küresel egemenleri rahatsız etti. Yerli politikalara ve yerli inisiyatiflere kısmi de olsa tahammül göstermiyorlar. Türkiye’nin laik ve demokratik bir ülke olması onlar için yeterli olmuyor. Her şeye rağmen emperyalist demokrasilerin kırmızı çizgilerine riayet edilmesi gerekiyor. Bölge halkı tevhidi bir bilince ulaşmasa bile, kök değerleri itibari ile İslami bir diriliş potansiyelini bünyesinde bulundurduğu için bu potansiyel küresel egemenler için muhtemel bir tehdit olarak algılanıyor. Türkiye’de darbecilerin sadece Gülenciler olmadığı malum. Nitekim yeniden bir darbe riski ortadan kalkmış da değil. Ergenekoncular, ordunun alt kademelerinde kriptolaşmış Gülenciler vs. var. Sadece Gülencilerin değil neredeyse tüm ordunun darbeci bir zihniyetle yetiştirildiği herkesin malumudur. Ulusalcı sol kesimlerin amansız sessizliği de  kanaatimizi pekiştirir niteliktedir. Eski itirafçılardan Nurettin Veren’in ifadesiyle tüm bu süreçteki budamalara rağmen TSK içerisindeki varlık oranlarının % 70’lerde olduğu beyanı ise yaşadığımız onca hayrete bakıldığında hiçte yabana atılacak bir beyanat gibi durmuyor. Çeşitli basın kaynaklarına göre ortalama 1400 küsürü emniyet müdürü olmak üzere yaklaşık 42.000 polisin bu yapıya hizmet ettiği ifade ediliyor. Lakin süreçle birlikte halkın %80’lerin üzerinde güven duyduğu TSK, İslamlaşmanın ve Müslümanlaşmanın önündeki önemli bir engel olarak halkın gözünde nitelikli bir düşüşle belli bir noktaya gelmiş oldu. Aldatıldık Söylemi ve Samimiyet Testi: Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan gördüğümüz kadarıyla samimi bir itirafla ‘Aldatıldık’ şeklinde bir nedamet getirdi. Her ne kadar ‘Aldatıldık’ söyleminin devlet aklı açısından bir şey ifade etmeyeceği bilinen bir gerçek iken bu söyleme akademisyenler ve bürokratlar da sonradan dahil oldular. Peki Gülen’in Erbakan’a yaptıkları ortadayken R.Tayyip Erdoğan Erbakan’ın yanında değil miydi? 28 Şubatta darbeci generallere mektup yazıp bütün okulların anahtarlarını teslim etmeye hazırım dediğinde bu kripto bir bilgi değildi. Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’ın bir öz eleştiri yaparak ‘ne istedilerse verdik’ dediğini hatırlıyoruz. Ne istedilerse verdiklerinin hesabının verilmesinde millete karşı daha şeffaf olunması gerektiğini ifade etmemiz lazım. Akademisyenlerin, aydınların özellikle de ilahiyatçıların hemen hemen hepsi şimdi esaslı birer Gülen karşıtı. F.Gülen’in İslam hakkında yaptığı onca eklektik ve sapkın yoruma rağmen zamanında, “Bir Fetullah Gülen kolay mı yetişiyor. Sizler hocanın pabucunu bile yetiştiremezsiniz.” diyebilen M.İslamoğlu gibi düşünürler nedamet getirirken zorlanacaklardır diye düşünüyorum. Yani nasıl bir hadisedir ki Gülen ve Ak Parti çatışması sonucunda Müslüman camialar pozisyonlarını sorgulamak durumunda kaldılar. Peki ya Kıymetli ağabey M.Ali Durmuş hocanın kitabına da isim olan ‘Abant Konsilleri’ne katılanlar! Yani Abant Toplantıları’na katılarak beraber imza atan fetva sahibi alimler. Referans verdiğimiz kitapla birlikte, O toplantılarda İslam’ın demokrasiyle, laiklikle, küresel kapitalizmle sentezlenmesinin altına kimlerin nasıl imza attığını okuyabilirsiniz. Bu hocaların ve entelektüellerin bu milletle yüzleşmeleri gerekiyor. Özellikle de kanaat önderleri ve ilahiyatçıların F.Gülen ve Algısı hususundaki pozisyonlarını İslamcı yazar Mehmet Pamak ağabeyin bir benzetmesiyle ifadelendirerek bitirmeye çalışalım. Mehmet Pamak bahsi geçen bu kesimlerin bu algısal pozisyonlarını ‘Abdulmuttalib Mantığı’ olarak tanımlıyor. Peki nedir Abdulmuttalib mantığı? Kabe önlerine gelerek Kabe’yi yerle bir etmeyi planlayan Ebrehe’nin çadırına cesurca ve büyük bir cüretle giren Abdulmuttalib karşısında şaşıran Ebrehe Abdulmuttalib’e ‘ne istiyorsun?’ diyor. O da: ‘Ben develerim için buradayım.’ diyor. Ebrehe şaşkınlıkla: ‘Yahu ben atalarının ve dininin tapınağını yıkmaya geldim diyorum, sen develerim diyorsun’ diyor. Abdulmuttalib de cevaben: ‘Ben develerin sahibiyim onları korurum. Kabe’nin sahibi ise Allah’tır. O kendi evini korur.’ diyor. Bu mesel siyerlerde öylesine olumlu bir üslupla anlatılmıştır ki maalesef Müslüman çoğunluğun zihniyeti Abdulmuttalib mantığı ile çalışıyor. Yani adamın dinine, imanına saldır, öncelikli bir tepki göstermiyor. Yani bu zamanlara kadar İslami mülahazalar bağlamında Türkiye sosyolojisinin de F.Gülen ve Din Algısı hususunda  samimi ve öncelikli bir tepki gösterdiğine kısmi isimler ve çıkışlar hariç şahit olamadık. Hakikati aramak yerine hakikati kullanmak temel amaç olduğu sürece toplumun geleceğine dair adilce bilgi ve argüman üretmek kesinlikle bu günkünden daha da zor olacaktır.