Düşünce

M.Salih Demirtaş                   -“Borçlandırılmış İnsanın İmali” üzerine bir değerlendirme-   İnsanlığın tarih içindeki en kadim sorunlarından biri iktidar ilişkileri sorunudur.  İktidarın gücüne malik olanlar çeşitli araçlarla diğerleri üzerinde tahakküm kurma fırsatına sahip olurlar. Belli bir azınlık toplumların  hayatları, gelecekleri, iradeleri ve hayalleri üzerinden oluşturdukları denetimli kurgularla “tanrıcılık” oynama çalışır. Toplumlar bu kurguları yıkacak gerekli güce sahip olsalar da kurguların ikna ediciliği (güvenlik,geçinme,barınma vb ihtiyaçlarının en azından sistem içerisinde sağlanması) ve örülen ağların(eğitim,iş,kariyer vs) sıklığından dolayı onları harekete geçirebilecek motivasyon ve birliğin oluşması çok zor gerçekleşir. Tarihsel süreç içerisinde bu iktidar ilişkilerinin dinamikleri değişkenlik gösterse de mahiyeti itibariyle toplumsal paylaşımdaki dengesizliğin kendisi her zaman bir sorun olagelmiştir. Günümüzde de bu dengesizliğin kilit noktalarından biri “borçlandırılmış insandır”. Ekonomi gibi derinlemesine bilgim olmayan bir alanda ahkam kesmekten çekinerek ve affınıza sığınarak Maurizio Lazzarato’nun “Borçlandırılmış İnsanın İmali” adlı kitabından yola çıkmak suretiyle borcun etik-politik düzlemdeki yerini, soy kütüğünü ve sınıfsal mücadelelerde kendisini neoliberalizm üzerinden yenileyen kapitalist ekonomideki konumuna kısa bir şekilde değinerek hem kitap hakkında özlü bir değerlendirme hem de bir beyin fırtınası yapmaya çalışacağım. Öncelikle yazıya ilk girişi iktidar ilişkileri üzerinden yapmamın arka planında Lazzarato’dan esinlendiğim borcun evrensel bir iktidar ilişkisi olduğu izlenimi vardır. Çünkü onun tabiriyle bu herkesi kapsar: kredi almak için fazla fakir olanlar dahil kamu borçlarının ödenmesi üzerinden alacaklılara faizleri ödemek zorundadır; bir refah-devletine kavuşmak için fazla yoksul olan ülkeler bile borçlarını geri ödemekle yükümlüdür. Toplum kamusal borç üzerinden bir şekilde borçlandırılmakta ve bu borçlandırma gelecek nesillere de aktarılarak devam etmektedir. Bu, işin bireysel olarak bizi aşan boyutuyla alakalı kısmıdır. Bunun yanı sıra tüketim, çoğu zaman kendi tercihimizle kullandığımız kredi kartlarıyla ödenen gündelik malların alınmasında bile borçla işlemektedir. Yazarın D.Plihon’dan alıntıladığı gibi kredi kartı , onu taşıyan kişiyi daima borçluya, hayat boyu “borçlandırılmış insana” dönüştürmenin en basit yoludur. Burada  önemli bir ayrıntıyı paylaşmak isterim. Yazar kitabında kapitalizmin ne olduğunu tanımlamaz çünkü kapitalizm hep oluş halindedir. Belli bir sistematik yapısı yoktur. Burada yakalamamız gereken nokta onun nasıl işlediğidir.  Bu sebeple ki, iktidar ilişkilerini hem tarihsel hem pragmatik açıdan okuyarak kapitalizmin işleyişindeki davranış kalıplarını anlayabiliriz. Bununla birlikte yazarın da sıklıkla belirttiği gibi diyebiliriz ki: kapitalizme sanayi, finans, devlet ya da bilgi üretimi gibi bir temel aramak faydasızdır. Çünkü iktidar ilişkilerinin kendisinden türeyebileceği tek bir merkez yoktur. Ekonomik, politik ve sosyal farklı güç aygıtları (dispositif) vardır ve her biri kendi özgül stratejisi ile yönetilenler üzerinde “boyun eğdirme”, yazarın deyimiyle tabiiyet oluşturmaya çalışır. Borç ekonomisi denilen şey ise  yazarın vurgulayarak kast ettiği bu çokluğu bir arada tutan düzenlemedir. Yazarın anlatımındaki kanımca en ilginç olan noktası ise Nietzsche’nin Deleuze ve Guattari yorumu üzerinden borcun soy kütüğüne yönelik politik ve ahlaki (etik) bir arka planına değinmesiydi. Bu politik-etik kısma değinmeden önce,  yazarın Deleuze’un yorumuna başvurarak  Nietzsche’nin  toplumsal örgütlenmeyi değiş-tokuşta değil, kredide görmesi  ilkel ekonomiye(!?) farklı bir bakış açısı getirmesi açısından ufuk açıcıydı. Fakat bu önermede tam olarak değiş-tokuşu yok saymaktan ziyade değiş-tokuşun  eşitlik mantığına göre değil, dengesizlik ve “gücün ayrımsallığı” mantığına göre işlediğini belirtmek gerek. Bu şekilde borçta toplumsal iktidar ilişkisinin ilk örneğini görmüş oluruz. Bu, yazarın da belirttiği gibi ekonomi ve toplumu, eşitliği içeren meta değiş tokuşu temeli üzerinden değil tamamen güç asimetresi üzerinden hareketle kavramak, toplumsal kesimler arasına iktidar ayrımları sokmak, gücü elinde bulunduranların ekonomi ve toplum üzerinde yok etme/yaratma iktidarı sunduğu için aynı zamanda paraya yeni bir tanım vermek anlamına da  gelir. Öte yandan borçlanmak demek ekonomik ilişkileri öznel kılmaktır. Çünkü yazarın ifadesiyle borç, kendini gerçekleştirmek için, öznelliğin biçimlendirilmesini ve denetimini gerektiren ekonomik bir ilişkidir. Buradaki öznellikten kasıt, oluşan borç ilişkisinde daha açık ifadeyle iktidar ilişkisinde alacaklının kurguladığı sınırlarda, borçlunun da bu kurgunun içerisinde kendisini aktif bir şekilde  borcunu ödemek üzere gerçekleştirmesi ve denetlenmesidir(özellikle içsel-ahlaki bir denetim). Günümüzde ise bu durum pek de farklı olmamakla beraber kurgunun sınırları daha esnek ve kapsamlıdır. Neoliberal projenin dayandığı bugünkü baskın küresel ahval, borçlar üzerine kurulu bir düzendir. Tam bu noktada ise karşımıza borçlu-alacaklı ilişkisindeki etik boyut çıkıyor. En basit şekliyle kredi/borç dediğimiz şey bir ödeme vaadidir. Buradaki vaat, borçlunun kendisine ve geleceğe ait belli bir süreyi alacaklıya yani sermaye sahibine, bir diğer ifadeyle paranın alıcı gücünden ziyade yok edici/yaratıcı gücünü elinde bulundurana satması demektir.Yani gelecek, değer vaadi  olarak sunuluyor. Vaatte bulunma bir “söz ve irade hafızası” gerektiriyor ise de sözün ağızdan çıkması borcun ödenmesi için kâfi değildir. Burada Nietzsche’nin belirttiği borçlunun kendine teminat olabilmesi için, onu hem sorumluluğa  hem suçluluğa teşvik edecek bir hafıza , vicdan ve ahlak ile donatacak bir “öznelliğin inşası” devreye girer. İşte tam bu noktada yazarın vurguladığı şekliyle borç ekonomisi aynı zamanda politika alanıyla da meşgul olur, çünkü her bireyi borçlandırılmış ekonomik özneye dönüştürmek için, etik-politik inşa sürecini kullanır ve sömürür. Kredi/Borçlanma ile egemenler yani iktidar sahipleri insanın en saf ve en temiz erdemlerine, kalbin en mahrem duygularına ve bu duyguların beslediği eylemin yaratıcılığı ve eyleme gücünün kendisinin içinde bulunduğu  “oluşmakta olan dünyaya”  ipotek koyarak bizim davranışlarımızın tahmin edilebilirliğini ölçebiliyor ve sınırlar oluşturabiliyorlar. Burada farklı bir şekilde insan iradesinin olduğu (oluşmakta ve devam eden) dünyaya ölçüler koymaya kalkma gibi bir hadsizlik oluşmaktadır. Her zaman borçlu olduğumuz bu sermaye sahipleri, Allah’ın kulları için var ettiği günlerde bile hükmedici ve denetleyici olmaya çalışarak insanların iradelerini  ve ahlaki değerlerini istismar etmektedirler. Yazar kitabında bu durumu anlatan “..borç veren tarafından zamanın ele geçirilmesi..”, “..zaman hırsızı olarak tefeci..” hatta “..Tanrı’nın mülkünün hırsızı..” gibi ifadeler kullanarak öfkesini kelimelerde sert bir şekilde hissettiriyordu. Tabi biz burada “borç” derken Ahmet’in Mehmet’ten aldığı borçtan veya bu tarz, insanların dayanışmalarından, birbirilerine destek çıkmalarından bahsetmiyoruz. Bu çok olağan ve olması gereken bir durum. Burada bahsedilen borç, iktidar ölçüsünü düzenleyen bir mekanizmadır. Para dediğimiz şey de zaten eğer tekrar Nietzsche’ye geri dönecek olursak bu ölçünün tezahürüdür. Yani kökensel olarak ekonomik değildir. Özneler arasındaki ilişkide iktidarı elde etmedeki ve düzenlemekteki sembolik araçtır.  İktidar ilişkilerinin düzenlenmesi için paranın kurumsallaşması gerekir.  Ölçü koyan, düzenleyen her şey de özü itibariyle politiktir. Bununla birlikte sermaye de her zaman dönüştürücü gücü kendi içinde barındırması suretiyle bizatihi politik olanın bir parçasıdır. Hülasa yazar çözüm önerisi olarak  borçları ödemeyi reddetmek ( faizci-tefeci ‘efendilerin’ oluşturdukları ekonomik düzende bize yükledikleri ve dayattıkları gerek kamusal gerekse toplumsal şişirilmiş borçlar) ve bunun için kavga etmek gerektiğini söyler. Borç karşısında kendimizi aklamaya çalışmamamız gerektiğini, her aklamanın bir suçluluğu kabulleniş olduğunu ifade eder. Bir kaç önerisini de söyledikten sonra, zihnimizden çıkarmamamız gereken şu hatırlatmayı tekrar yapar: “borç” ekonomik bir mesele değil, bizi fakirleştirmekle kalmayıp felakete de sürükleyen bir iktidar aygıtıdır. Bu çerçevede bireysel anlamda kendimizin sistemin bir çarkı olmamasına özen göstermekle birlikte, bu tefecilerin-faizcilerin borçlandırma üzerinden kurdukları denetleme ve yönlendirmeye rağmen  yardımlaşmayla, müşterek ekonomik faaliyetlerle ve zamanlarımızı çalmalarına asla müsaade etmeden zekat ve sadakalarımızı (zekat malın arındırılması olarak ifade edilir. Peki neyden arınma diye sorarsak; bu metnin bağlamında malın-sermayenin, insanın ‘tanrılaşmaya eğiliminden’ arınması olarak okuyabiliriz.) sürekli diri tutarak alternatif bir duruş sergileyebiliriz. Aksi takdirde Allah’ın kerim olan kitabında çok sert bir şekilde eleştirdiği, Allah’a ve peygambere savaş açmakla eş değer kabul ettiği tefecilik-faiz bize yıkımdan başka bir şey getirmez. Mülkün gerçek sahibi olan Rabbimizin bize öğütlediği gibi servet, belli zümreler arasında dönüp dolaşan bir iktidar ve güç aracına dönüşmesin. Özü itibariyle son derece politik bir inşanın parçası olan bu söz, sermayenin niceliksel çoğunlunun basit alım gücünden ziyade bu çoğunluğun sahip olduğu potansiyelin yaratıcı/yok edici niteliğine atıfta bulunarak insanoğluna yapılan bir uyarı ve nasihattir. Çünkü her türlü  iktidar gücü ve onu dizayn edip şekillendirme istidâdı (sermaye) insanı “tanrılaşmaya” kadar götürebilir. Bu ise tarih boyunca peygamberlerin ve çeşitli halk önderlerinin mücadele ettiği zor ve çetin bir alan olmuştur. Özü itibariyle politik olan bu mücadelenin, ana meselesi ise insanın hürleşmesi ve dirilmesidir ki; böylece bu kişilerin oluşturduğu müştereklik sermayenin yok edici/yıkıcı, müdahaleci ve denetleyici gücünün sahiplerine karşı politik, özgün ve emin bir duruşu gösterebilsin.   *Borçlandırılmış İnsanın İmali Gerek özel gerek kamusal, borç bugün ekonomiden ve politikadan “sorumlu olanların” ana meşguliyeti gibi görünüyor. Bununla birlikte, Borçlandırılmış İnsanın İmali’nde, Maurizio Lazzarato, borcun, kapitalist ekonomi için bir tehdit olmak şöyle dursun, neoliberal projenin tam merkezinde yer aldığını gösteriyor. Marx’ın değeri pek bilinmemiş bir metninin yanı sıra, Nietzsche, Deleuze, Guattari ve yine Foucault’nun yazılarını yeniden okumak suretiyle, yazar borcun her şeyden önce politik bir inşa olduğunu ve alacaklı/borçlu ilişkisinin günümüz toplumlarının temel toplumsal bağını ve ilişkisini teşkil ettiğini ortaya koyuyor. Borç sadece ekonomik bir dispozitife indirgenemez; o aynı zamanda yönetilenlerin zamanının ve davranışlarının belirsizliğini azaltmayı hedefleyen, bireysel ve kolektif öznelliklerin denetimine ve yönetimine ilişkin bir güvenlik tekniğidir. Devlet’e, özel sigortalara ve daha genel olarak, şirketlere karşı hep daha fazla borçlu hale geliyoruz ve vaatlerimizi yerine getirmek için hayatlarımızın, “insani sermaye”mizin “girişimcileri” olmaya teşvik ve icbar ediliyoruz; tüm maddi, zihinsel ve duygulanımsal ufkumuz böylece yeniden biçimlendirilmiş ve alt üst edilmiş bulunuyor. Bu imkânsız durumdan nasıl çıkabiliriz? Borçlu insanın neoliberal koşulundan yakamızı nasıl kurtarabiliriz? Eğer Lazzarato’nun yaptığı çözümlemeleri izlersek, çıkışın sadece teknik, ekonomik ya da mali olmadığını teslim etmemiz ve kapitalizmi yapılandıran temel toplumsal bağı ve ilişkiyi, yani borç sistemini yeniden köklü biçimde masaya yatırmamız gerekir.

 Enes GÜNASLAN

  “Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin (mal/iktidar) hırsıyla dinine verdiği zarardan fazla değildir.” Ka’b ibn Malik’den; Tirmizi, Zühd, 43,(2377)   15 Temmuzla birlikte gelişen sürecin henüz resminin tamamlanmaması yorumlarımızı kısıtlayabilir. Sistemi eleştiriyor olmak, darbecileri cesaretlendiren, darbecilere zımmi prim veren bir algıyı beraberinde getirmemeli. Biz Müslümanlar olarak her şartta ve zeminde adil şahitlikler yapmak zorundayız. Bakış açımızın eksikliği bir zaaf olarak gündeme gelebilir lakin malum olduğu üzere genel kanaat darbenin üst planlayıcısının ABD olduğudur. Darbenin eylem planının projelendirildiği ve koordine edildiği üssün de İncirlik olduğu büyük oranda teyit edildiği halde ulusal basında hususiyetle dillendirilemiyor. Her şeyden önce dürüst olmamız gerekiyor. F. Gülen ve algısı üç yıl öncesine kadar kendisini toplumsal dönüşümde öncü kabul eden birçok İslami camia için rol modeldi. F. Gülen’e ve algısına karşı olmak ise, İslami bir gerekçeyle olmasından ziyade mevcut iktidarla ters düşmüş olunmasından kaynaklanan bir süreçti. Mevcut statüko içerisinde bir güç savaşı olduğu malumdur. Oluşan tablo tevhidi duruşu olan Müslümanlar için bir kazanım mıdır? Yoksa durum Müslümanlar için bir kan kaybı mıdır? Yaşananlar neticesinde üretilen demokratik argümanlar/söylemler sistem açısından taze kan toplama olarak algılanmalı mıdır? Hazindir ki işin bu boyutunu ve bu soruların cevabını herkesle konuşamıyoruz. Meydanların Dili Üzerine: Süreç itibari ile Türkiye sosyolojisi açısından da çok önemli hususlar ortaya çıkmış oldu. Türkiye’deki vatanperver Kemalist ulusalcılar tarafından “makarnacı, makarnayla, kömürle oy verenler” olarak tanımlanan insanlar, paletlerin önlerine siper olduklarında, vatanperver Kemalist ulusalcılar marketlerin önünde ve bankamatiklerde uzun kuyruklar oluşturdular. ‘Bekle bizi İstanbul’ diye devrimci şarkılar düzen sol, sokaklara çıkmaya cesaret edemedi. Gece vakti İstanbul Büyük Şehir  Belediyesi önündeki süs havuzlarında abdestlerini alan vatandaşların tarihin bu kırılma anına canlarıyla şahitlik ettiklerini mobeselerden izledik. Lakin sonrasında meydanlarda patavatsızca tüketilen bir propaganda dili mevcudiyet kazandı.   Hayatlarını mukaddes bir karşı koyuşla kaybetmiş ve millet adına büyük bir  ödemiş insanımızın ‘Demokrasi Şehidi/Havarisi’ olarak tanımlanması, meclisin ‘Demokrasinin Kıblegahı’ olarak ifade edilmesi, kendi İslami muktesebatımız açısından tam bir garabet halinde olduğumuzun göstergesiydi. Tekbirlerle başlayan darbe direnişi, sonrasında demokrasi kutsaması/savunması olarak tanımlandı.Üstelik demokrasi bu coğrafyanın özüyle yaşanmış bir tecrübe değilken. Eğer darbe başarılı olsaydı, F.Gülen’in Türkiye’ye geliş senaryolarını Humeyni’nin İran’a dönüşüne benzetecek kadar yakın tarihten bihaber bakanların, politikacıların varlığı ve başbakanın bu yaklaşımı, 1979 İran İslam Devrimi sonrası İslam’a karşı geliştirilen bir devlet refleksinin oluşturduğu ayrı bir patolojidir. Bu sürecin yaşanmasına sebep olan saikler neler, bundan sonra bu saikler tetikleyici olacak mı? Bu sorulara cevap bulmak ve  milletin doğru enforme edilmesi ve bilinçlendirilmesi hususunda üstümüze vazife edinmek durumundayız. Bunu siyasilerle olan ilişkimiz adına değil, toplumla olan organik bağımız adına yapabilmeliyiz. Ben halkın göstermiş olduğu duyarlılığa demokrasi nöbeti değil, daha içerden ve derinden bir tanımlamayla ‘mevcudiyet nöbeti’ demeyi tercih ediyorum. Darbenin daha ilk saatlerinde herhangi bir çağrıya da ihtiyaç duymadan paletlerin altına yatan gençler, neyin mevcudiyeti için bunu yaptılarsa, bu Müslümanları sonuna kadar sorumlu addediyor. Siyasilerin, demokratların ya da hamasetçilerin çağrıları için değil. Meydanların ruhu ile meydanların dili arasındaki uçurumu görmemiz gerekiyordu. Meydanlarda bulunup bulunmama halini Müslümanların tevhidi duruşunu test etme argümanı olarak değerlendirmek çok sorunlu bir yaklaşım olsa gerektir. İlkesel yaklaşımların farkında olan Müslümanlar nerede olurlarsa olsunlar, herhangi bir komplekse kapılmadan duyarlılık sahibi insanlarla/ortamlarla temaslarını sürdürmek durumundaydılar. Meseleyi bu şekilde anlamak beraberinde bir sorumluluk da getiriyor. İtiraf etmemiz gereken husus bu sorumluluğu üstlenmekten uzak duruşumuzdur. Meydanları ve sokakları teyakkuza geçiren sadece insanların siyasi tercihleri değildi. Ya da Ak Partinin sağlamış olduğu istikrardan memnun olan kitlelerin mevcut hali muhafaza eylemi de değildi. Biz Müslümanlar, coğrafyadan, vatandan, toplumsal aidiyetten, zulmün bariz saldırılarından her daim sorumluyuz ve izole değiliz. Bunun tevhidi duruşla sorunlu bir ilişkisi yoktur. Darbe sürecinin Müslüman kamuoyuna doğru bir şekilde anlatılması, küresel aktörlerin ve melanet şer odaklarının lobi çalışmalarına karşılık etkin temas noktalarının oluşturulması ve Türkiye’de farklı İslami kesimlerin darbeye karşı duruşunun nasıllığına yönelik, fikir üretmek zorundayız. Ateş hattına ölüme kendiliğinden koşan insanların hissiyatını salt demokrasi savunuculuğu ile açıklayamazsınız. Bir anda açığa çıkan direnme bilinci, bu topraklara aidiyet hissinden başka bir şey değildi. Darbenin önlenmesinden sonra meydanları eğlence ve şov yerlerine çevirenler, sahnelerde boy göstermek için iki günde şarkı türkü besteleyenler, alanlarda verdiği pozlarla en kahramanın en vatanseverin kendisi olduğunu kanıtlamaya çalışanların vs. elbette ki farkındayız. Vatan ve toprak bağını yalnızca ulus devlet argümanı olarak algılamamızın yanlış olduğunu fark etmemiz gerekiyor. İslamcılık bahsinde ümmet olma algısında, topraktan kopma tezleri belki de bu algılara sebep oluyor diyebiliriz. Manevi Baronların Darbelere Karşı Direnci: Yaşanan hadiselerle ilgili Türkiye’de şeyhler, dervişler, ermişler, mübarekler vs. üzerinden kitleselleşen grupları ve bunların hangi İslami saiklere dayandığını yorumlamak durumundayız. Bu akıl almaz kalkışmayı ve sonrasındaki eylemleri yapabilen alçaklara dini motivasyon sağlayan Pensilvanya’daki kardinalin hangi saiklerle bunu yapabildiğine bakılması gerekiyor. Türkiye’de cari olan şeyh, gavs, kutup, mübarek, muhterem gibi zatların (istisnai zatların olduğunu unutmadan) tabanlarına hangi argümanlarla hitap ettiklerine bir bakalım. Temel saik, “Her mürid gassal elinde meyyid gibidir.” düsturudur. Onlarca benzer temel argüman sayılabilir. Bu patolojik gelenek, kullanımı ve manipülasyonu kolay nice zümrelerin oluşumuna katkı sağlamaya devam edecektir. Allah’ın dinini Allah’ın kullarının tasallutundan uzak, Kur’an’ın ve Hz. Peygamberin örnekliği üzerinden okuyamazsak bu “Son Devrin Din Manyakları” zümresiyle ve  yepyeni musibetlerle yolumuza devam edeceğiz. İslam’ın kurucu ve merkezi rolünün bu mübarek isimler ve kadrolara devredilemeyeceğinin kamuoyuna hatırlatılması gerekiyor. Şu an FETÖ olarak isimlendirilen yapının yıllardır üç hususta avantaj sağlayan bir organizasyon olduğunu unutmayalım. Bunlar; bir örgütlenme yapısına sahip olmak, bir kadroya sahip olmak ve en önemli avantaj olarak üçüncüsü bir felsefeye sahip olmak. Tüm bunların yanı sıra bu organizasyonun Türkiye merkezli büyümesinde esas olan üç faktör daha mevcuttur. Birincisi, 1980 sonrası İran İslam Devrimiyle birlikte siyasal İslamlaşma yönelimine karşı geliştirilen devlet refleksi. İkincisi mevcut merkez sağ siyasilerinin -buna Ak Parti kadroları da dahil- konjonktürel oy hesapları. Üçüncüsü ise, ordunun kurmay sisteminin yerli olmayan NATO konsepti ile dizayn edilmesi. Merdiven Altı Direniş Aktörleri: Gezide hortumla sıkılan sudan direniş destanları çıkaran sol kesimlerin de, ideolojik okumalar yapan toplumsal kuramcıların da Türkiye toplumu adına geliştirdikleri tezlerini gözden geçirmeleri gerekiyor. 27 gün süren yaklaşık 59 milyon insanın katılımıyla gerçekleşen nöbetlerde bir tek insanın burnunun dahi kanamaması, bir kaldırım taşının dahi sökülmemesi, bir kepengin dahi taşlanmaması Türkiye’de yepyeni bir direniş ahlakının oluştuğuna işaret ediyor olabilir. Akif Emre’nin Yeni Şafakta ‘Meydanların Dili’ başlığıyla yayınladığı yazısında ifade ettiği gibi, bunca yaşanmış destansı hikayeye rağmen yeni bir slogan, yeni bir görsellik, bir şarkı sözünün bile üretilememesi (“Darbe Yapacakmış Bak İte Hele” şarkısı hariç tabi) estetik kaygılarımız açısından da gerçekten çok düşündürücü.   Meydanların Sosyolojik Dökümü: ‘Meydanlarda kimler yoktu?’ sorusu üzerinden özellikle de ilk haftaları baz alarak gözlemlerimiz neticesinde bazı argümanları paylaşmakta fayda olacağı kanaatindeyim. Meydanlarda sekiz farklı toplumsal kesimin belirgin bir yer almadığını ya da hiç bulunmadıklarını  vurgulayarak kabaca bir tasnif yapmamız gerekirse :

  1. Malumunuz “Parelelciler” diye tanımlanan badem bıyıklı abiler ve muhterem ablalar.
  2. Gezici/Ulusalcı Cumhuriyetçiler (Tercihen yeşilin dostu, çevreci ve hayvan haklarına duyarlı olan kesimler.)
  3. İş adamları (Özellikle son 10-15 yıllık süreçte ciddi sermaye ve ihale hacmi kazanan muhafazakar para baronları.)
  4. Hdp/Pkk/Etnik Ulusalcılar (TC şeklindeki jargonlarıyla 80 yıldır devlet bizim anamızı ağlattı diyerek 30 küsür yıldır milletin ve bölgenin anasını ağlatanlar)
  5. Sanatçılar (Sahil turizminden hoşlanan darbe sürecini ve sonrasını bronzlaşmakla meşgul halde geçirenler-Cumhurbaşkanlığı resepsiyonlarında ve iftarlarında onur konuğu olanlar)
  6. Neo-Menkıbeciler (Ramazanların vazgeçilmez Tv hocaları / Sultan Ahmet ve Eyup meydanlarında hatırı sayılır meblağlarla dokunaklı hikayeler anlatan çok kıymetli üstadlar ve medya profesyonelleri.)
  7. Süleymancılar diye bilinen daha ziyade Kur’an kursu ve ortaöğretim yurtları çalışmalarıyla toplumsal bir meşruiyet kazanmış batini/ezoterik eğilimleriyle sessiz bir kitle hareketi olan yapı.
  8. Temel İslami ilkeler/algılar bağlamındaki yaklaşımlarla, demokrasinin ifsad edici yönünü vurgulayarak meydanlarda yer almanın doğru bir duruş olmadığı tercihinde bulunan kısmi bir çevre.
Netice itibari ile meydanlara hakim olan söylemin tek bir siyasal ses ve devletçi bir tona bürünse de, millet sağduyusu ile memlekete dair sözünü canı pahasına söylemiştir. Yukarıda sekizinci madde bağlamında yorumlayacak olursak, biz Müslümanlar laik-demokratik sistemlerden beri olsak bile, darbe gibi zorbalıklarla halk iradesinin ipotek altına alınmasına karşı çıkmak durumundayız. Çünkü Allah, toplumların kendi özlerini değiştirmek noktasında kendi kaderleri üzerinde söz sahibi kılıyor. Sisteme karşı mücadelesini ve tevhidi duruşunu adil bir muhaliflik yerine, neredeyse Ak Parti düşmanlığına indirgeyen bir yaklaşımla, davetin muhatabı olan halk kitlelerini doğru anlamaktan ve adil bir örneklik sergilemekten uzak bir tutum sergileniyor. Darbeye karşı gösterilmesi gereken ciddi tepkinin gösterilmemesi, bu bizim davamız değil, biz bu kavganın tarafı değiliz, bırak yesinler birbirlerini şeklindeki bir yaklaşım, darbe karşısında gösterilen direnci itibarsızlaştırmak anlamına geliyor. Demokrasi nöbetleri tutan kitleler arasında ilkesizce eriyenlerden olmayı savunmuyorum elbette. Vasatta durmaya ve meseleyi tevhid, adalet ölçüleriyle değerlendirerek davetçi sorumluluğu taşımamız gerektiğini ifade ediyorum. Kendisini İslam’a nispet eden, fıtri bir hürriyet arayışı ile tankların önüne yürüyen mazlum halkı anlamak, darbeciler karşısında konumlanmak ve bu mazlum halkın hukukunu savunmak zorundayız. Halkın seçtiği hükümeti darbeyle devirmeye kalkışan ve halkı katletmeye yönelen darbecilere karşı koymak, bu hissiyata sahip insanlarla bir arada olmak Ak Partilileşmek anlamına gelmiyor. ‘Bütün aşklar böyle başlar’ diyerek meseleye mizahi bir hava da katılabilir lakin ortada bariz bir zulüm varken mesele bu şekilde okunmamalıdır. Filistin meselesinde Müslüman camialar olarak yıllarca İsrail’in karşısında durduk ve durmaya devam ediyoruz. Filistin’in yanında durduğumuzda Filistin’in başında laik -demokrat lider Yaser Arafat iktidarı vardı. Biz İsrail’in karşısında dururken bu şekliyle Arafat’ı mı desteklemiş olduk. Bu şekilde düşünmek ne kadar doğru? Aynı şekilde Bosna direnişine katılarak şehit olan ağabeylerimiz var. Bosna halkının dindarlığının Türkiye ile mukayese edilemeyecek derecede geride olduğunu hepimiz biliyoruz. Aliya İzzet Begoviç üstadın demokrasi hususundaki maslahatını yakinen tanıyoruz. Ama tüm bunlara rağmen kendisini İslam’a nispet eden mazlum bir halkın yanında olduk. Olmalıydık da. Hatırlayın! Risalet öncesi hakkı gasp edilen bir müşrik Kabe’nin duvarına yaslanarak: ‘Benim hakkımı alacak kimse yok mu aranızda?’ dediğinde Hz. Peygamberin adresini işaret ettiler. Sonrasında Allah’ın kendisine elçi olarak görevlendireceği Hz. Muhammed Aleyhisselam, sen önce müşrik misin, Müslüman mısın demiyor. Bir müşriğin hakkını alabilmek için bir başka müşriğin kapısına dayanıyor. İnsanlar bizim adil ve emin kimliğimizi nasıl tanıyacaklar? Zulme karşı olduğumuzu söylemek teorik olarak yeterli olmuyor. Bunu zulme uğrayanların yanında yer alarak ete kemiğe büründürmemiz lazım. Bu büyük bir sorumluluktur üzerimizde. Bölge Potansiyelleri ve Güç Çatışması: Montesguieu’nun  ‘Az gelişmiş ülkeler kendi ordularının işgali altındadır’ diye Türkiye gerçeğini de ifade eden güzel bir sözü var. Türkiye’de Ak Parti’nin demokratik seçim sistemiyle küresel bir sistem çatışması yaşamadan iktidar olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu kazanılan tüm seçimlerle de sürekli tahkim edilmiştir. Ak Partinin Demokratlık vurgusunu sürekli yapması ve küresel ekonomik sisteme eklemlenmeyi kabullenmiş olmalarına rağmen niçin darbeye kalkıştılar? Tüm bunlara rağmen neden rahatsız oluyorlar? Bölgenin enerji kaynaklarını ve nakil yollarını kontrol altında tutabilmeleri, İsrail’i güvenlik altında tutabilmeleri ve bölgede yeniden İslami bir dirilişin oluşmasını engellemeyi ancak bu şekilde mümkün görüyorlar. Sadece Türkiye için değil mesela 1992’de Cezayir’de FIS’in (İslami Selamet Cephesi) %54 gibi ezici bir çoğunlukla kazanması üzerine 80.000 kişinin hayatını kaybettiği iç savaş başlatıldı. İhvan-Müslimin hareketi, Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan gibi siyasilerin ve Karadavi gibi alimlerin teşviki ile seçimlere girerek %65 oyla iktidara gelmesi neticesinde Mursi ve kabinesi askeri darbe neticesinde Tahrir olaylarıyla birlikte alaşağı edildi. Ak Partinin bölgede bağımsız inisiyatifler alması, bölgede İhvan’dan yana, Suriye’de Muhaliflerden yana, Filistin’de Hamas’tan yana gibi inisiyatifler alması küresel egemenleri rahatsız etti. Yerli politikalara ve yerli inisiyatiflere kısmi de olsa tahammül göstermiyorlar. Türkiye’nin laik ve demokratik bir ülke olması onlar için yeterli olmuyor. Her şeye rağmen emperyalist demokrasilerin kırmızı çizgilerine riayet edilmesi gerekiyor. Bölge halkı tevhidi bir bilince ulaşmasa bile, kök değerleri itibari ile İslami bir diriliş potansiyelini bünyesinde bulundurduğu için bu potansiyel küresel egemenler için muhtemel bir tehdit olarak algılanıyor. Türkiye’de darbecilerin sadece Gülenciler olmadığı malum. Nitekim yeniden bir darbe riski ortadan kalkmış da değil. Ergenekoncular, ordunun alt kademelerinde kriptolaşmış Gülenciler vs. var. Sadece Gülencilerin değil neredeyse tüm ordunun darbeci bir zihniyetle yetiştirildiği herkesin malumudur. Ulusalcı sol kesimlerin amansız sessizliği de  kanaatimizi pekiştirir niteliktedir. Eski itirafçılardan Nurettin Veren’in ifadesiyle tüm bu süreçteki budamalara rağmen TSK içerisindeki varlık oranlarının % 70’lerde olduğu beyanı ise yaşadığımız onca hayrete bakıldığında hiçte yabana atılacak bir beyanat gibi durmuyor. Çeşitli basın kaynaklarına göre ortalama 1400 küsürü emniyet müdürü olmak üzere yaklaşık 42.000 polisin bu yapıya hizmet ettiği ifade ediliyor. Lakin süreçle birlikte halkın %80’lerin üzerinde güven duyduğu TSK, İslamlaşmanın ve Müslümanlaşmanın önündeki önemli bir engel olarak halkın gözünde nitelikli bir düşüşle belli bir noktaya gelmiş oldu. Aldatıldık Söylemi ve Samimiyet Testi: Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan gördüğümüz kadarıyla samimi bir itirafla ‘Aldatıldık’ şeklinde bir nedamet getirdi. Her ne kadar ‘Aldatıldık’ söyleminin devlet aklı açısından bir şey ifade etmeyeceği bilinen bir gerçek iken bu söyleme akademisyenler ve bürokratlar da sonradan dahil oldular. Peki Gülen’in Erbakan’a yaptıkları ortadayken R.Tayyip Erdoğan Erbakan’ın yanında değil miydi? 28 Şubatta darbeci generallere mektup yazıp bütün okulların anahtarlarını teslim etmeye hazırım dediğinde bu kripto bir bilgi değildi. Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’ın bir öz eleştiri yaparak ‘ne istedilerse verdik’ dediğini hatırlıyoruz. Ne istedilerse verdiklerinin hesabının verilmesinde millete karşı daha şeffaf olunması gerektiğini ifade etmemiz lazım. Akademisyenlerin, aydınların özellikle de ilahiyatçıların hemen hemen hepsi şimdi esaslı birer Gülen karşıtı. F.Gülen’in İslam hakkında yaptığı onca eklektik ve sapkın yoruma rağmen zamanında, “Bir Fetullah Gülen kolay mı yetişiyor. Sizler hocanın pabucunu bile yetiştiremezsiniz.” diyebilen M.İslamoğlu gibi düşünürler nedamet getirirken zorlanacaklardır diye düşünüyorum. Yani nasıl bir hadisedir ki Gülen ve Ak Parti çatışması sonucunda Müslüman camialar pozisyonlarını sorgulamak durumunda kaldılar. Peki ya Kıymetli ağabey M.Ali Durmuş hocanın kitabına da isim olan ‘Abant Konsilleri’ne katılanlar! Yani Abant Toplantıları’na katılarak beraber imza atan fetva sahibi alimler. Referans verdiğimiz kitapla birlikte, O toplantılarda İslam’ın demokrasiyle, laiklikle, küresel kapitalizmle sentezlenmesinin altına kimlerin nasıl imza attığını okuyabilirsiniz. Bu hocaların ve entelektüellerin bu milletle yüzleşmeleri gerekiyor. Özellikle de kanaat önderleri ve ilahiyatçıların F.Gülen ve Algısı hususundaki pozisyonlarını İslamcı yazar Mehmet Pamak ağabeyin bir benzetmesiyle ifadelendirerek bitirmeye çalışalım. Mehmet Pamak bahsi geçen bu kesimlerin bu algısal pozisyonlarını ‘Abdulmuttalib Mantığı’ olarak tanımlıyor. Peki nedir Abdulmuttalib mantığı? Kabe önlerine gelerek Kabe’yi yerle bir etmeyi planlayan Ebrehe’nin çadırına cesurca ve büyük bir cüretle giren Abdulmuttalib karşısında şaşıran Ebrehe Abdulmuttalib’e ‘ne istiyorsun?’ diyor. O da: ‘Ben develerim için buradayım.’ diyor. Ebrehe şaşkınlıkla: ‘Yahu ben atalarının ve dininin tapınağını yıkmaya geldim diyorum, sen develerim diyorsun’ diyor. Abdulmuttalib de cevaben: ‘Ben develerin sahibiyim onları korurum. Kabe’nin sahibi ise Allah’tır. O kendi evini korur.’ diyor. Bu mesel siyerlerde öylesine olumlu bir üslupla anlatılmıştır ki maalesef Müslüman çoğunluğun zihniyeti Abdulmuttalib mantığı ile çalışıyor. Yani adamın dinine, imanına saldır, öncelikli bir tepki göstermiyor. Yani bu zamanlara kadar İslami mülahazalar bağlamında Türkiye sosyolojisinin de F.Gülen ve Din Algısı hususunda  samimi ve öncelikli bir tepki gösterdiğine kısmi isimler ve çıkışlar hariç şahit olamadık. Hakikati aramak yerine hakikati kullanmak temel amaç olduğu sürece toplumun geleceğine dair adilce bilgi ve argüman üretmek kesinlikle bu günkünden daha da zor olacaktır.      

Bir Miras ve Bir Değer Olarak Türk Bayrağı…

Ali Tarık Parlakışık Normal şartlarda, bayrak gibi, hususiyetleri kendi mana düzleminde hissettiren ve aşikar hale getiren fenomenler üzerine uzun analizler vücuda getirmeye gerek yoktur. Zira normal şartlar, ortalama bir seviye ve düzleme maliktir; esasında var olan şeylerdir ki, dolayısıyla var olan şeylerin her biri bir ‘şey’ olduğundan ötürü yoğun bir tafsilat veya analiz çoğu zaman vakit kaybına dahildir. Zira var olan andaki ilişki biçimleri için ifade belirtilmese de çoğunlukla bu durumdan bir kayıp hissedilmez. Bu durumu belirtmenin akabinde diyebiliriz ki… Bir bayrak için, bir bayrağa yönelik olarak mana, din, ideoloji, ifade, olgu, his, tat, tarih, toplum, dil, vatan, ülke, devlet ve daha birçok cepheden dolayı saygı duyulabilir, benimsenebilir, sevgi hissedip heyecanlanabilir veya saygı da duyulmayabilir, benimsenmeyip sevilmeyebilir de, sevgi hissedilmeyip heyecan dahi uyandırmayabilir. Bunlar olağan durumlardır. Lakin bu mesele, haddinden fazla uzatılmayı gerektirecek bir mesele değildir, uzun süre üzerinde durulacak  bir mesele değildir. An içindeki fikri yeterlilik yok ise gündem boşluğunu doldurmak için mesele haline getirilen meseleler umumi düzlemde ne mevcut meseleyi gündem haline getirenlere ne de  muhite bir kazanım verebilir ve buradan  entelektüel bir haz elde edilemez. Zira kafi derecede bir fikri varlık olduğu takdirde ne entelektüel/fikri harpta silahsız kalınır ne de gündelik geçici bir değer ifade etmeyen gündemler mevcut olur. Mevcut fikri yetersizlik ise hususiyetle fikir meraklısı gençleri, kalabalıklar içinde yalnız bırakan bir unsurdan öteye gitmez. Fikri yetersizlik aynı şekilde günden güne söylem değişikliğine yol açıyor ve bunun misallerine şahit olmak da zor değildir.  Bu dururumun misallerine birazdan değineceğiz. Ama burada hususi olarak değinmek istediğimiz nokta şudur; fikri ağırlığı olmayan insanlar, olgun ve dirayetli fikirleri konuşmak yerine, bayrağın hükmü gibi oldukça ilginç ve enteresan yorumlara/meselelere gündemlerinde yer verebilirler. Dedik ya; bunun sebebi fikrin olmayışı… Medeniyet ve toprağı ile gurur duyan, dahası medeniyet ve toprağından dolayı cinnet hali yaşamayan bir İslami dile ise (belki) her zamankinden daha çok ihtiyaç olduğu aşikardır. Zira İslamcı mücadele için Anadolu mekanının var olan birikimi, İslamcılar için hala ahengine tam manasıyla varılamamış bir mekandır. Normal şartlarda bayrak üzerine bir metin kaleme alma ihtiyacımız yoktur. Ama Genç Öncüler’in bu sahifelerinde bayrağa yer açma ihtiyacı hasıl olmuştur. Neden? Türkiye’de ki fikri-siyasi hava ile ilgili olarak hem bazı hatırlatmaları yapmak adına hem işaretlenmesi gerekenleri işaretleme adına ve hem de eleştirilerimizi dile getirme adına… Bu minval üzere devam edelim… Toplumlar tarihsel terettübün, içtimai hamlelerin yatağıdır. Toplum mensuplarını bir arada tutan değerler, remizler toplumun harcı mesabesindedirler. Tarihin terettübünde, ilerleyişinde tekevvün eden ilkesel birlik ve bütünlük ‘toplum’u zuhur ettiren en temel olgulardır. Ve toplumların gelenek, kültür, anane ilh. ile belli bir disiplin çerçevesinde bütünleşip, getirdiği bazı semboller, remizler vardır. İşaretlemeye cehd ettiğimiz mühim nokta; toplumu, toplum yapan ilkeler ve görünür düzlemde var olan sembol ve remizlerdir. Türk bayrağı; Anadolu Coğrafyasının Müslüman halkı tarafından kabul görmüş, üzerinde mutabakata varılmış, üzerine mana yüklenilmiş bir olgudur, bir remizdir. Ve diğer taraftan, bayrağın üzerinde ki “hilal” ve “yıldız” ifade ettiği mana ve Müslüman kültürde işgal ettiği alan itibariyle de; iyi, güzel, doğrudur. Mücerret manada siyasi değişimin veya içtimai değişim ve(ya) baskının neticesinde, bayrağın üzerinde değişikliğin yapılması gibi durumlarda bayrak, üzerinde değişiklik yapılabilir (veya yapılmayabilir.) Mühim olan bayrak ile ilgili ‘öteleyici’ veya ‘kutsallaştırıcı’ bir nazarın, fikrin kendiliğinden var olan handikaplarıdır. Bayrak ile ilgili ‘öteleyici’ nazarın ciddi bir fikri alt yapısı yoktur. Zira bu nazarın her şeyden önce var olanlar hakkında bir bilgisi ve var olanları konumlandırabilme becerisi yoktur ve de yorumlama kabiliyetinden yoksun dur. Bir cinnet halinden öteye gitmeyen patolojik bir haldir… Küçük bir misalle devam edelim… 2010 yılında, abluka altındaki Gazze’ye doğru yola çıkan Mavi Marmara Gemisi’ne yapılan saldırıların akabinde İstanbul’daki gösteri ve cenaze namazlarındaki gözlemlerini ifade eden “mahalle”den bir yazar, “mahalle”nin bir dergisinde yayınlanan yazısının bir bölümünde şöyle yazıyor:  “Tevhidi kesimden kopup milli sembollere sığınanlara ve bu sığınmacılığı yılışıklığa kadar vardıranlar için iyi bir örnek olur mu bilmiyoruz ama 2 Haziran Çarşamba gecesi Gazze Filosu şehitlerini ve gazilerini Yeşilköy Havaalanı’nda karşılarken izlediğimiz bir enstantaneyi aktarmak isteriz. İki tane çok büyük bayrak. Birisi Filistin öteki Türk Bayrağı… Çevresindeki insanlar bayrağı kenarlarından geriyorlar ve sloganlarla sallıyorlar. Tam bu sırada akşam ezanı okunmaya başlıyor. Sloganlar susuyor. O an namaz vakti. Filistin bayrağını sallayanlar onu yere bırakıyorlar ve üstüne çıkıp namazlarını kılıyorlar. Türk bayrağı da yere bırakılıyor. Etrafındakiler bir süre tartışıyor. Sonra bayrağı katlıyorlar ve başka yerlere namaz kılmaya gidiyorlar. İki bayrak arasındaki fark ne? Birisi Filistin toprağını, halkını ve direnişi temsil eden bir araç. Ve o toprağı temsil eden aracın üzerinde de namaz kılınabiliyor. Ama Türk bayrağı Türkiye’de bir araç değil. Şairin dediği gibi “onu selamlamadan uçan kuşun” bile yuvası bozulabilir bir kutsallık sembolü o. Kuddus olan Allah’a rağmen beşeri bir kutsal. Onu da ayetleri yerlerinden değiştirenler gibi “hilal ve Allah”, “yıldız ve Rasulullah” antolojileriyle türbeler gibi kutsallaştırmak isteyen muhafazakarlarımız var.” Aynı şahıs, yazısının başka bir bölümünde de şöyle yazıyor: “Gazze şehitlerini karşıladıktan sonra İslami duyarlılık sahipleri arasındaki bir de tevhidi bilinç eksikliğinden kaynaklanan başka zaaflar ortaya çıktı. “Devlet şehitliği” istemleri, İslam ve insanlık için sefere çıkan şehit kardeşlerimizin tabutlarını ‘milli ölüler’ gibi Türk bayrağına sarma atraksiyonları son derece üzücü eğilimlerdi; bilinçsizlik veya çözülmüşlük halleriydi. Şehitlerimizin morg, adli tıp ve cenaze namazı süreçleri arasında yaşadığımız son derece üzücü olan bu tutum, resmi sisteme sığınmacılığın ve sağcı damarların hala aşılamadığının veya “milli dindarlar” tarafından kuşatılmışlıktan kurutulamadığımızın bir tezahürüydü. Allah’a hamd olsun ki İstanbul Beyazıt Meydanı’nda cenaze namazını kıldığımız Cevdet Kılıçlar kardeşimizin tabutuna bu lekeyi kondurtmadık. Hemen tabutunun arkasında yükselen pankartta belirtilenler istikametinde onu ebedi aleme yolcu etmeye çalıştık. O pankartta yazılı olan cümle, zaten Cevdet’in İslam’ı yaşama arzusunu ifade ediyordu: “Şehit Olarak Yaşadı, Şahit Olarak Rabbine Ulaştı!””[1] Şimdi bu satırları kaleme alan şahıs ne dedi? Ne demek istedi ve ne yaptı? Bunlar manalı ifadeler mi? Yoksa cinnet halinde ki bir anomali durumunun kelimelere bürünüşü mü? Bir meseleye veya bir vakıa ile ilgili tespit edilen yanlış ifade veya hareketleri eleştiriye tabi tutmak ayrı bir şey yanlışı doğruyla karıştırıp, ilginç yorumlara istifra etmek ayrı bir şey. Bu satırlar; iki Müslüman halkın sembollerini, remizlerini karşı karşıya getirip, iki bayrağı adeta yarıştırıp, harp ettirmekten başka bir şey değil. VE dahası bu satırlar okuyucuya yeni, “orijinal” bir ufuk da sunmuyor. Aynı yazar 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ki süreçte Batman’da PKK ve darbeye karşı yapılan yürüyüşte Türk bayrağının göz dolduracak şekilde yer almasını da “Tekbirlerle yürüyen Batmanlılar bir ırkın bayrağını değil; Anasır-ı İslam’ın Türkiye bayrağını taşıyor…” diye yorumlamıştı. Değişen ne? Halk mı değişti, bayrak mı değişti, topraklar mı değişti? Nedir değişen? Zorlama yorumlar ile nereye kadar? “Türk bayrağı” demeyip “Türkiye bayrağı” deyince ırkçı, milli dindar, muhafazakar ilh. mı olmuyoruz? Değişen ne peki? Halk mı, bayrak mı, topraklar mı? Hayır hayır! Halk da, bayrak da, topraklar da değişmedi, bilakis din adına hastalıklı zihniyetin evrimi bu. Ay-yıldızlı al bayrak; Anadolu’nun Müslüman halkının elinde dün de vardı bugün de var. Bir başka misal da verelim… Bir internet sitesine yöneltilen bir sual, aynı internet sitesinin “Soru-Fetva” bölümünün “Güncel Meseleler” alt başlığındaki bölümünde cevaplanıyor. Bahsi geçen sual şöyle: “Selamun aleykum hocam, ben grafik tasarımcısıyım. Baskı merkezinde çalışıyorum bazen Türk bayrağı baskıları ve tasarımları geliyor. Baskısında yada tasarımında faydam olması caiz midir?” Bu suale verilen cevabın içinde şu satırlar yer alıyor: “Ve aleykumusselam ve rahmetullah. Hamd Allah’a mahsustur. Türk bayrağı bugünkü haliyle küfre (laik cumhuriyete) alamet olan bir münkerdir. Dolayısıyla basılması veya taşınılması caiz değildir. Baskı veya tasarım yoluyla bu münkerin yayılmasına iştirak etmek de caiz değildir. Allah (celle celeleluhu) şöyle buyuruyor: “İyilik ve takva üzere birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde ise yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah cezası pek şiddetli olandır.” (el-Maide 2)”[2] “Evlere şenlik” bu sual ve bu suale verilen cevap bayrağı, toprağı, vatanı, kültürü, ananeyi, geleneği, temsiliyet gücümüzü, kökleri bilmemekten başka bir şey değil. Evet; bir gaflet oldu kesin ama ihanete yol açan bir gaflet mi değil mi bir şey demeyelim oraya. Zira, Mekkeli müşrikler de Peygamberimiz’den önce Kabe’de tavaf ettikleri halde, Peygamberimiz’in de tebliğinde Hacc ibadeti yer alıyor. Müşrikler müşrikçe Kabeyi tavaf ediyorlardı, Peygamberimiz ve Müslümanlar da İslami bir şekilde Kabeyi tavaf ettiler/ediyorlar ve mühim olan da İslami olan müşrikçe olanı bertaraf etti. Nasıl bir müfsit mantıktır bu?! Çöl bedeviliği, bu ülke ile, bu ülke insanı ile tanışamamış bir zihniyet. Nerede, ne için, ne ile, ne şekilde, nereye doğru, nasıl yaptığımız mühim! Mücerret manada yabancılaşmak, topraksız kalmak, mezhebi beğenmemek ne berbat! Müslüman halklar olarak siyasi hürriyetimizin elimizde olmadığı doğrudur.  Allah’ın hükümlerinin yürürlükte olmadığı doğrudur. Buna rağmen İslami duyarlılığımızı her fırsatta bünyemizin elverdiği şekillerde aşikar ettiğimiz de doğrudur! Bunun en taze misalini 15 Temmuz Direnişi olarak zikredebiliriz. Ve siyasi hürriyeti ve bağımsızlığı mevcut olmayan Müslüman  halk olarak ellerimizdeki bayraklar; bizler için hususi ve umumi tağutlara karşı birer hürriyet meşalesi ve remzidir… Bayrağı kimlerin, ne için nerede kullandığı bizler için mühim değildir. Bayrağın altında işlenen cürümlerden bayrak beridir. Zira tarihi bir gerçekliği olan ve sembol, remz haline gelen bir şeyden bahsediyoruz. Ulus devletin, Kemalist dogmanın cahili temelsiz, zeminsiz, paradigması ile ay-yıldızlı al bayrağın temsiliyeti aynı bedende iki kalbin varlığı kadar gerçektir. 1920’lerin başında I. Meclis’te, söz saltanatın kaldırılmasına geldiğinde, bu bayrağın altında Ali Şükrü Bey, mecliste gerçek hedefin saltanat değil Hilafet olduğunu vurgulamıştır. Meclisin içinde Mustafa Kemal (ve İsmet İnönü’ye) muhalif ikinci zümrenin liderliğini yapan Ali Şükrü Bey şehadetine kadar, ısrarlı bir şekilde Lozan’dan sonraki süreci ve de Hilafet’in durumunu dillendiriyordu. Esasında teşbih ve mübalağa ile diyebiliriz ki; Ali Şükrü Bey, meclisin duvarında asılı olan al bayrağın  hakkını vermeyi cehd ediyordu… Yine Ali Şükrü Bey’in, Bursa’nın palikaryalar tarafından işgali meselesi mecliste görüşülürken tartışmanın mühim bir bölümünde Mustafa Kemal, Bursa Kumandanı Bekir Sami Bey’in ithamı ilgili olarak meclisteki müddei (iddiacı) ferdin, kendisine sormasını ister. Ali Şükrü Bey, burada atılarak “Müddei, tarih ve vatandır!” der… Öyle ya; “Müddei, tarih ve vatandır!” Yapılan her şeye; içinde bulunduğumuz tarih ve İslam’ın vatanı şahittir! Mamafih, öncesinden başlayarak bugüne kadar nazar ettiğimizde ay-yıldızlı al bayrağın hep var olduğunu müşahede ediyoruz. Dolayısıyla… Kutsiyet atfedilmemesi gerektiği gibi, bir paçavra mesabesine de indirgememektir, bayrak için itidalli olan. Din telakkisi Suudi Arabistan’ın sabah akşam “akide” deyip deyip duran alimlerinden ve İran’ın mezhep ihracı ile meşgul mollalarından, “akıl” diye diye “akıl”dan sapan ilginç din yorumlarından, tekfirci algıdan, tedhişçi tavırlardan, “Ümmet” deyip deyip  adeta Anadolu’yu/Türkiye’yi Ümmet-i Muhammed’den ayıran mantıklardan ve yorumlardan bayrak düşmanlığı gelmesi normaldir. Mesele sadece bayrak meselesi değil. Bilakis yerli olan, ayaklarımızı bastığımız topraklara karşı bilgisizlik, soğukluk ve belki de nankörlük… Zira bilmek gerekiyor ki tarihi ve kültürel manada ciddi bir değeri olan Anadolu ‘en kötü’ ihtimalle Hilafet misyonunun mevcut olduğu son mekandır. Ve şu anda istediğimiz noktada olsak da olmasak da ümmetinin cumhurunun Türkiyeli Müslümanlara nazarı hala, Hilafet merkezli bir nazardır. Vatan, bayrak gibi değerleri öteleyenler ve bu değerlerin ötelenmesine cehd edenler bizi daha değerli ‘mekan’lara, ‘meşrep’lere, ‘mezhep’lere sevk etmiyorlar. Bu nokta, mühimdir; zira, bu nokta tecrübe ile de sabittir. Mevcut bayrak dediğimiz ise mevcut rejim ve politikalardan beridir; zira, bu şahsi kanaat ve telakki ile ilgili bir durumdur. Mevcut seküler nizam ile bayrağın herhangi bir temsiliyet ilişkisi yoktur. Tarihin bir döneminde bu ülkede ki Müslümanlar bu bayrağı benimsemişler kendilerine sembol, rem [1] Bahsi geçen yazının tamamına şuradan ulaşılabilir: http://www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=6098 [2] Bahsi geçen sual ve cevaba şuradan ulaşılabilir: http://nakilkursusu.com/tr/sorucevap/595-turk-bayragi-asmak

Röportaj: Furkan Gençoğlu

Genç Öncüler: Hayatı Kur’ân ve Sünnet’e göre nasıl yaşamalıyız? Abdullah Yıldız: Kur’ân-ı Kerîm hayat kitabıdır. Hayatın bütün alanlarını düzenlemek için Rabbimiz tarafından indirilmiş bir kılavuz kitaptır. Ezeli ve ebedi bir kitaptır, kıyamete kadar geçerlidir. Enfal suresinin 24.ayetine baktığımızda “Ey iman edenler! Allah ve Rasulü” (bakın sadece Allah değil), “sizi hayat verecek ilkelere çağırdığı zaman koşun” der. Devamında da “Allah kişiyle kalbinin arasına girer” der; dolayısıyla Allah gönle, zihne, kalbe yani insanın hayatına yön veren odak noktasına hitap eder. Kalp bütün manevi hayatımızın merkezidir. Akletme, fikretme, iman etme, sevme, nefret etme vb. hayatımızı şekillendiren merkezdir. Bu manada Kur’ân da hayatın kalbidir, Kur’ân’a ve sünnete sarılalım ki hayat bulalım. Burada “Allah’a ve Resulüne itaat edin!” mealindeki ayetleri hatırlatalım. Bu âyetlerde itaat ediniz fiilinin iki defa tekrarlanması da çok enteresandır; yani “Allah’a itaat edin ve Rasul’e itaat edin”. Burada bazılarınca dillendirilen Allah’a Rasul’ünü eş koşma suçlamaları saçmadır ve modern bir tepkidir.  1450 senedir ümmet-i Muhammed, “Allah ve Rasulü” terkibini kullanırken hiçbir zaman Rasulüllah’ı Allah’a eş görmedi, sözlerini de Allah’ın sözleri gibi algılamadı. Peki nasıl anladılar? Vahiy Allah’ın sözleri olup ana ilkelerdir, Rasulüllah efendimizin sözleri, uygulamaları ve takrirleri yani yapılan bir uygulamayı onaylaması da -ki sünneti seniye diyoruz bunların hepsine birden-, Kur’ân-ı Kerim’in pratik hayata aktarımından, tefsirinden ibarettir. Hasılı Kur’ân’da bu ifadeler geçer ve biz hayatımızı Allah ve Rasulünün talimatlarına göre düzenleriz. Genç Öncüler: Peki hocam “Kur’an bize yeter” ifadesi tefrikaya sebep olmaz mı? Abdullah Yıldız: Bu ifade çok cazip bir ifade. Tabi ki Kur’ân bize yeter, kıyamete kadar yeter; bütün insanlığın problemlerini çözmeye yeter. Kur’an’da “Yaş ve kuru her şey Kitap’tadır” (Enam/59) âyeti var. Ama bu haşa “Rasul’e gerek yoktur” manasına gelmiyor. İşte bu ifadeden bu çıkarımı yapan zihin sorunlu bir zihindir. Elbette Kur’an bize yeter; Kur’an bu dünya ve ahiret saadetini sağlayacak tüm ilke ve prensiplere sahiptir. Peki ama, Allah neden Hz. Peygamber’i (s) gönderdi? Hâşâ onu postacı olarak gönderip, “Al bu Kitab’ı, aktar, başka hiçbir şeye karışma” mı dedi? Rasulüllah efendimizin ve diğer peygamberlerin görevlerinin ne olduğunu yine Kur’an’dan öğrenelim: Mesela Bakara/151.ayette “Daha önce gönderdiğimiz gibi size de içinizden bir Rasûl gönderdik ki, o size ayetlerimizi tilavet eder” buyurulur. Tilavet’in manası sadece okumak değil; uygulamak, hayata aktarmak, peşine düşmek, takip etmek gibi manaları da var. Dolayısıyla hem okur, pratik hayata aktarır ve hem de örnekleyerek sizin uygulamanızı sağlar demektir bu. Peygamberimiz sadece “ben okudum, ne haliniz varsa görün” demez; âyetin devamında ifade edildiği üzere “sizi arındırır”; Kur’ân ile nasıl arınmamız gerektiğinin yol ve yöntemlerini bize öğretir, rol model olarak bize örnekler ve ‘böyle yapın’ der. “Kitabı ve hikmeti öğretir”. Hikmeti âlimlerin önemli bir çoğunluğu sünnet olarak anlamışlardır. Kitab’ın Hz. Rasûl’ün (s) hayatında ete kemiğe bürünmüş olan şeklidir sünnet. Zaten O, “yaşayan Kur’ân” değil midir? Hz. Aişe (r.a) annemize, Efendimizin hayatı sorulur; o “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an’dır” der. Rasûlüllah’ın temel ahlâki özelliklerini Kur’an’da bulursunuz, Sünnet de bu ilkelerin tatbikatıdır. Efendimiz buyuruyor ki: “Rabbim beni edeplendirdi ve ne güzel edeplendirdi”. Ben sadece Kur’an’a bakarım, onun şekillendirdiği rol modele bakmam, gibi bir sonuca varmak sapmadır. Birileri karşılıklı bir kavga içerisinde “siz hadisleri, peygamberi yok sayıyorsunuz” diyor, karşı taraf da kendini savunmaya çalışıyor; derken bu arada Kur’an ve sünnetin birlikteliği konusunda zihnilerde var olan sabiteler zedelenmeye başlıyor. Bu tartışmalarda zaman zaman ifrata ve tefrite gidiliyor; bir taraf Rasulüllah efendimizin sünnet-i seniyesini koruma adına, onun idrarına ya da afedersiniz sümüğüne şifa diyebilecek kadar uç ve uçuk hatta kutsallaştırıcı ve putlaştırıcı noktaya gelirken, öbür taraf da Peygamberimizi tümden devreden çıkarıcı bir başka uç ve uçuk noktaya savruluyor… Genç öncüler:  Zaten uçuk yorumlar medyatikleşmeye meyyal, televizyonlarda gördüğümüz din hakkında konuşan insanlar da bu gibi uçuk mevzularda konuşuyorlar, bir nevi şov dini. Abdullah Yıldız: Medya insanları Allah ile Kur’ân ile buluşturmaktan ziyade, reyting üretmeye, dikkat çekmeye, insanları ilginç şeylerle meşgul etmeye çalışıyor. Peki, hocalar bunlara niye alet oluyorlar? Konumuza dönersek; meseleye ifrat ve tefritlerden uzak, dengeli ve doğru yaklaşım nedir? Kur’ân-ı Kerim’de, Peygamberimize, “Ben de sizin gibi bir beşerim” demesi emrediliyor (Kehf/110; Fussilet/6). O da buyuruyor ki: “Ben Kureyşli kuru et yiyen bir annenin çocuğuyum”. Bir beşer olarak ashabıyla istişare ediyor, bazı konularda. Mesela Bedir savaşında orduyu yerleştirme konusunda askeri/teknik açıdan bir sıkıntı görüyor bir sahabe. O sahabe biliyor ki, bu tür teknik konularda eğer Hz. Peygamber’e (s) bir vahiy gelmediyse isabet etmeyebilir. Nitekim Rabbimiz de Rasûl’ünü düzeltmiştir. Ama sahabe Allah Rasulü’nden istişare terbiyesini öğrenmiştir. Hubab bin Munzir (r.a) der ki: “Ey Allah’ın Rasulü, bu konuda bir vahiy mi geldi yoksa siz kendi savaş tecrübenize göre mi bu orduyu dizayn ettiniz?” O da “Hayır, kendi savaş tecrübeme göre” deyince, sahabe; “yâ Rasulallah, bu dizayn benim tecrübeme göre isabetli değil” der edeplice. Hatırladığım kadarı ile şöyle devam eder: “Ya Rasulallah, düşmanın sayısı bizden daha fazla; eğer su kuyularını ele geçirirlerse üstünlüğü ele alırlar. Biz önce kırbalarımızı, tulumlarımızı dolduralım ve sonra da bu kuyuları kapatalım. Arkadaki su kuyusu bize yeter; onu güvenceye alalım. Ve ordumuzu da şuraya çekelim… Şöyle yapalım, böyle yapalım…” Efendimiz (s.) bu sahabenin kanaatini uygun görür ve orduyu onun teklifine göre düzenler. İşte dengeli yaklaşım budur. Burada Efendimizin insani özelliklerini dile getirirken, onu sıradanlaştırmaya, hâşâ onu yok saymaya kalkışmıyoruz; ‘O bir ayet hakkında şöyle demişse ben de böyle söylüyorum” demiyoruz; “o şöyle bir hüküm vermiş, ben de böyle bir hüküm veriyorum” demiyoruz. Onu bir postacıya indirgemiyoruz. Kısaca, bu konularda ifrat ve tefritten uzak durmamız gerekiyor. Dahası, ekranlarda, sosyal medyada yapılan konuşmaların, tartışmaların toplumda nasıl bir karşılık bulduğuna, algılandığına bakmalıyız… Genç öncüler: Peygamberimizin içtihatlarının değişen hayat şartlarına göre farklı yorumlanması, Kuran-sünnet bütünü etrafından nasıl değerlendirilebilir? Abdullah Yıldız: O günden bugüne nelerin sabit kalıp, nelerin değişebileceğini konuşmak öyle basit bir mesele değil. O günün hayat şartları içerisinde kullanılan bazı araçlar bugün kullanılmayabiliyor, ama ana ilkeler ve talimatlar değişmez. Mesela abdest alırken, o gün ibrik kullanırken de bugün musluk kullanırken de esas olan arınmaktır, suyu israf etmemektir ve abdesti Hz. peygamber nasıl alıyorsa onun gibi almaktır. Burada esas olan, ana ilkeleri kaçırmamak, sabiteleri yerinden oynatmamaktır; makasıdu’ş-şeriadan (Şeriatın maksadından) uzaklaşmamaktır. Bir misal daha vermek gerekirse, Kur’an-ı Kerim’de namaz şöyle kılınır diye bir tarif yoktur. Taha suresinin 14.ayetinde, Hz. Musa’ya, tevhid mücadelesinin ibadet planındaki ilk adımı olarak “namazını dosdoğru kıl” buyurur Rabbimiz. Kur’ân “namazı kılınız” der, rükû ve secdeden bahseder ama “nasıl kılacağız?” sorunun cevabı, kaç rekât ve kaç vakit kılınacağının cevabı verilmez; secdelerin iki kere yapılması gerektiği söylenmez. Biz bütün bunları Peygamberimizin örnekliğinden öğreniriz. O, “Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın” buyurur, biz de onun gibi namaz kılarız. Bugün uç noktaya savrulanların dediği gibi, kalkıp “salat yardımlaşmadan ibarettir” demeyiz ya da “salat duadır, ben birtakım dualar okurum ve salatı ikame etmiş olurum” diyemeyiz. Bu tür söylemler, Hz. Peygamberin varlığını, uygulamasını yok saymaktır. Bunun tersi, Efendimizi kâinatta tasarruf sahibi görüp ona bazı ilahlık özellikleri atfetmek de tefrittir. Yeri gelmişken, Müslümanların işi-gücü bırakıp özellikle de medya önünde bütün enerjilerini ve imkânlarını birbirlerini hırpalamaya harcamaları ve insanlara İslâm’ı doğru şekilde anlatmak yerine, birilerine laf yetiştirmeye hatta onları tekfire kalkışmaları anlaşılır şey değildir. Müslüman öncülerin ve fikir adamlarının birbirlerini törpülemelerine yönelik bir oyun oynanmakta ve 15 temmuz öncesi fay hatları yeniden harekete geçirilmek istenmektedir. Maalesef bizimkiler de bu oyuna gelmektedir. Özellikle 15 Temmuz gibi olumlu bir süreçte İslâmî konularda insanlara öncülük edecek kişilerin bütün enerjilerini kendi içlerinde tüketmeleri gerçekten çok üzücüdür. İslam bu topraklarda yeniden ayağa kalkma fırsatı yakalamışken, bizim iç çekişmelerle geçirecek vaktimiz olmamalıdır. Genç öncüler: Örneğin CNN Türk’te yapılan bir programda darbenin sadece teolojik kökenli olduğu ve sanki darbeye dini cemaatlerin sebep olduğu gibi bir iddia ortaya atıldı hocalarımız tarafından. Abdullah Yıldız: Maalesef, medyada İslam adına konuşan hocalarımız zaman zaman çok ciddi yanlışlar yapıyorlar. İslam’ı modern dünyaya ve insanlığa sunarken, bazen anlaşılmaz bir komplekse giriyorlar; İslâmî esasları batılı normları merkeze alarak, onların düşünce ve fikir kodlarına sığınarak sunma gayretkeşliğine kapılıyor ve bir de bakıyorsunuz, anlattıkları İslâm değil, Batı’nın “evrensel değerler” diye yutturduğu modern, seküler değer yargıları; bazen liberalizmden, bazen de sosyalizmden ödünç kavramlar devşirerek muhataplarına İslâm’ı anlattıklarını sanıyorlar. Genelde savunmacı bir yaklaşım içinde İslâm’ı sunayım derken, bir de bakıyorsunuz, İslâmî sabiteleri kalmamış. Öbür taraftardan da, gırtlağına kadar yanılgılar ve hurafelerle örülü, insanlara “böyle din olmaz” dedirtecek uç ve uçuk bir din anlayışı. Aziz İslâm’ı, Allah’ın ve Rasûlü’nün ortaya koyduğu tarzda, itidalli, dengeli ve özgün bir şekilde apaçık insanımıza anlatmak varken, neden ifratlara ve tefritlere sapılır, neden indi yorumlar ve meşrepler “Din” diye takdim edilir? Neden toptancı yaklaşımlarla bazı İslâmî yorumlar reddedilir ve yok sayılır? Böyle bir ortamda insanlar da dengelerini kaybediyorlar. Mesela, birisi Kur’an vurgusu yaptı diye onu hemen “Kur’an Müslümanı”, “oryantalist”, “modern sapık” diye suçlamak veya tam tersi, tasavvuf ve tarikattan bahsedince de onu “hurafecilik”le veya “şirk”le itham etmek, çok kolay başvurulan yollar ve söylemler olabiliyor; ya ifrat veya tefrit… Burada dengeli yaklaşım içinde olmak gerekiyor. Şu an, gerçekten hakkını vermek lazımsa, bu dengeli yaklaşımı, Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Mehmet Görmez’in beyanlarında bulabiliyoruz. Biz de Namaz Gönüllüleri Platformu ve Eyüp Buluşmaları Platformu gibi ortak çatılar altında bir araya gelen hocalar olarak, farklı çizgilerde olsak da ifrat ve tefritten uzak bir itidal noktası yakalamaya çalışıyoruz. Farklı gruplardaki hocalarımız, ümmetin ve Türkiye Müslümanlarının sorunları hakkında Kuran ve sünnet perspektifli ortak akıl merkezli çözümler üretmek için çabalıyorlar. İşte insanımızın beklediği budur. İnsanımızın en çok şikâyet ettiği konu ise şudur: “Hocam, Allah aşkına şu televizyon programlarına çıkıp da birbirlerine sataşan hocalarımıza bir şeyler söyleyin”; “biz gençlere İslam’ı anlatmaya çalışırken bu tartışmalar hep bizim önümüzü tıkıyor; birileri çıkıyor ‘ama hocam geçen şu tv’de, şu konu hakkında falan hoca şöyle, öbürü de böyle dedi, siz ne diyorsunuz’ diyor ve biz bir türlü esas konularımıza gelemiyoruz.” Özetle; bizim temel meselemiz,” Kur’an ve sünneti kendi hayatımıza ve toplum hayatına nasıl hakim kılmalıyız?” olmalıdır. Bizim asıl endişemiz bu olmalıdır. Allah, bizi bu dünyada mutlu kılacak ana ilkeleri Kitab’ında vaz’ etmiştir. Fakat bunların pratik hayata geçmesinde örnekliğe ihtiyaç vardır. O da Ahzab suresinin 21.ayetinde “Allah Rasulünde sizin için güzel bir örneklik vardır” buyurulduğu üzere, Efendimizdir. Allah Rasûlü’nün örnekliği dikkate alınmadan İslam yaşanamaz. Ayrıca Kalem suresinin 4.âyetinde ifade buyurulduğu üzere, Efendimiz “huluku’l-azim” (yüce ve kuşatıcı ahlâk) üzere yaratıldı ve terbiye edildi. Ve dahası o, “âlemlere rahmet” olarak gönderildi. Hayatımızın her bir alanı, her bir kompartımanı ayrı bir âlemdir. Kuran hayatın bütün alanlarına hükmedecek bir hayat kitabıdır. Peygamberimizin âlemlere rahmet olması da; mesela eğitim âlemi, ticaret âlemi, aile vb. gibi hayatın bütün alanlarında ve âlemlerinde Efendimizin hayatı, uygulamaları ve örnekliği gerçek manada bir rahmettir. Efendimiz, bizim için her alanda rol modeldir. Özet cümlemiz şudur: Kur’an bizim için “hayat kitabı”dır, temel ilkeler bütünüdür ama bu ilke ve talimatların pratiğe aktarımında “nasıl” sorusunun cevabı Rasulullah’ın uygulamalarıdır. Bu ikisini birbirinden koparmazsınız. Bu ikisiyledir ki, İslamiyet yeniden ete kemiğe bürünür. Rabbim, Kitabını Peygamberimizin okuyup anladığı tarzda anlamayı bugünün dünyasında yaşamayı bize nasip etsin. Genç Öncüler: Amin.

Furkan Gençoğlu

twitter.com/mrgencoglu Mücadele strateji, azim ve kararlılık gerektiren bir süreçtir. Bir karar alırsın, strateji belirlersin, dozajını ayarlarsın ve sabırla kararının uygulama safhasını sürdürürsün. Türkiye’de siyaset ve bürokraside kararları uygulama noktasında ciddi bir istikrarsızlık ve cesaret yoksunluğu mevcut. Devlet idarecileri halkın 15 Temmuz direnişinden cesaret devşirmeleri gerekirsen halka berat dağıtma yarışına giriyorlar. Komik… Örneğin Türkiye’de terörle mücadele politikasında bir istikrar yok. Sürekli PKK vahşetinden, karanlığından, katliamından dem vuruluyor. 35 yıllık masalları dinleyip duruyoruz. Replay tuşu bozuldu fakat devletlülerin nutukların dozajı değişmedi. Her zaman diyorum suçun bedeli ödetilmezse, suç meşrulaşır. PKK sivil-asker ayırmaksızın saldırılarını her geçen gün artırıyor ve artıracak. 15 Temmuz sonrası NATO ile yaşanan gerginlik tırmandıkça küresel emperyalist odakların Türkiye’yi PKK yordamıyla cezalandırma stratejisi hız kazacanak. 15 Temmuz darbe girişimi sosyolojik savaş safhasından iç savaş konseptine geçiş için merhaleydi. Ülkeyi tamamen kontrol etmekten ziyade ülkeyi bir iç savaş ortamına kendi ordu kaynakları kullanılarak sürükleme operasyonuydu. Meselenin bundan sonra müzakere yoluyla meselenin çözülemeyeceği noktasında yaygın bir toplumsal mutabakat söz konusu. Müzakere seçeneğini bu yüzden yok sayıyorum. Çünkü emri dışarıdan alıyorlar ve tamamen taşeron pozisyonunda bir işlevleri var. Bunu saklama gereği falan da duymuyorlar zaten. Tel Abyad PKK mevzilerine bakarsanız 53. Eyalete çekilmiş Amerikan bayraklarını görebilirsiniz. Ne yapıyor peki devletimiz? 40 sene önce Paris’te asalacı kafası kopartan Türkiye Cumhuriyetinin bugün, PKK terörünün ülke sathında artık sokakta insan avlayacak pozisyona evrilmesi karşısında ürettiği strateji nedir? Terörle sadece dağda mı mücadele edilir? Adamlar şimdi kandili terketti artık otonom bölgeleri var. Bölgeleri bombalayamıyorsun Rusya ve ABD koruma kalkanı var. Kamışlı,Kobani, Haseke ve bugün Mınbıç. Tüm sınır hattın PKK terör örgütü tarafından kontrol altına alınıyor. ABD muhaliflerin elinden alıyor, IŞİD’e terkediyor. Operasyon meşruiyeti sağlanıyor ve IŞİD’in elinden alınıyor PKK terör örgütü denetimine bırakılıyor. Senaryo epeydir aynı ve işlerliği yüksek. MepaNews verilerine göre PYD safların ölenlerin %49’u Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Topyekun şehir savaşları safhasında örgüt kendi kadrolarını büyük oranda korudu daha çok Suriye’nin kuzeyinde eğittiği ypg savaşçılarını ve yerel gençlik örgütlenmelerini sahaya sürdü. PKK terörünün her geçen gün toprak ve insan gücü kazandığı aşikar. Bugün artık atılacak adımlar planlanırken “batı ne der, ABD ne der, BM ne der, AB ne der” bunları bir kenara koyacağız. Hepsi 15 Temmuz gecesi “darbe” dedi. Karşında seni yok etmeyi kafasına koymuş bir blok var. Çünkü bir takım sebeplerle bölgede rahatsızlık yaratıyorsun. 15 Temmuz’a gelinen süreçte müdahaleye uluslararası meşruiyet ilmek ilmek işlenmiş. Lobiler, düşünce kuruluşları, akademi dünyası, medya dünyası bu sürece çeşitli ataklar ile katkı sunmuş. O masum zannettiğiniz medya kuruluşları, insan hakları örgütleri, bildiriler, basın açıklamaları. Hedef alınan kişi ve hedefe yönelik yöneltilen argümanlara baktığımızda tamamen operasyonel olduğu ortaya çıkıyor. İktisadi ağ ve fon desteklerinin gayrımilli olması meselesine hiç girmiyorum. O tarafları biraz deşerseniz niyet okuyuculuğu yapmanıza gerek kalmaz. Bedel ödüyoruz. Tüm etaplarıyla saldırıyorlar ve her geçen gün ödediğimiz bedelin faturası ağırlaşıyor. Dolayısıyla bedel ödetmeye başlamamız gerekiyor. Terörle mücadelede yeni baştan bir strateji ve stratejide süreklilik kazanılması gerekiyor. Topyekun savaşa hazırlık dönemine uygun bir planlamanın inşası arz ediyor. Dolayısıyla tavizsiz bir OHAL konsepti hazırlanması elzem. PKK uzun yıllardır manevi otorite kurduğu bölgelerde ciddi anlamda kontrolü yitirmiş durumda. 6-7 Ekim karanlığını ördükleri günlerdeki gücü devşirmeleri artık mümkün değil. Bir seneden fazla süren şehir savaşları sonrası halk artık açıktan PKK destekçiliği yapacak gücü kendinde bulamıyor. 1- İç kamuoyunda algıları kontrol et. Kamu kesinlikle doğru enforme edilmeli. Kamusal kriz yönetimi başlıbaşına bir uzmanlık alanıdır. Bunun gerçekleştirilebileceği en büyük mecra günümüzde görsel basın ve interaktif internet medyası,sosyal medya ağlarıdır. TV ekranlarını kontrol edeceksin. Dış istihbaratların hedeflediği algıya hizmet edecek enformasyon TV ekranlarından sızmamalı. Görsel medya mecralarının kontrol edilebilirliği daha kolaydır. Sosyal medyada denetim ise daha zordur. Fakat bilişim alanında istihbari faaliyeti güçlendirirsen belli ağ merkezlerini hedef alır ve yok edebilirsin. En azından bu noktada profesyonel ekiplerin inşasına başlanabilir. Artık günümüzde algı maalesef çok önemli. Uluslararası algıyı yönetemiyoruz bari ulusal sınırlar içerisinde kamu doğru ve bilinçli enforme edilebilsin. Bu noktada açık toplum vakfı tarafından fonlandığı açık olan medya enstitüleri ve onların medya projelerine nokta operasyonlar yapılabilir. En azından medyada bu kanallardan gelen enformasyonun milli bir nitelik taşımadığı, ajanvari bir pozisyonları olduğu delillendirilerek milli medya merkezlerinden deşifre edilmeli. 2- Hukuku mücadeleye entegre et. Hukuk iktidarın fahişesidir diye bir söz dolanıp durur. Aslında egemenlerin dense daha iyi olur. Her yerin bir egemeni vardır ve egemenler daha kolay yönetim için tahakküm sahalarında bir hukuk inşa ederler. Olağanüstü dönemlerde hukuk belli oranda askıya alınır. Örneğin Fransa artan saldırılara karşı bir takım sözleşmelerin belli bir süre yok hükmünde olduğunu açıkladı. Çünkü egemenliğin çöktüğü bir ortamda hukuk vasfını yitirir. Yeni egemenler yeni bir hukuk düzeni inşa ederler. Bu yüzden hukuk kanallarının terörle mücadele konseptine adapte edilmesi şarttır. Zorlaştırmayın, kolaylaştırın ilkesi çerçevesinde. 3- İktisadi ağlara karşı kontgerilla timlerini tekrar devreye sok. Bir yere girdiğimde ilk sorguladığım şeylerden biri nasıl finanse edildiğidir. Çünkü finansman hayatidir ve eğer finansman sağlanamıyorsa yapının işlerliliği tehlikeye girer. Örgütün finansman kaynakları mümkün mertebe kurutulmalıdır. Uyuşturucu ticaretine karşı operasyonlar artırılır, ekiminde kontroller yoğunlaştırılır. Bunlar bölgede kamu ihalelerinde fink atıyor örneğin. Kamu ihaleleri denetim altına alınmalı. Kural çok açık eğer PKK terör örgütüne iktisadi olarak yardımda bulunuyorsan devletin ihalesine giremezsin. Vergi yerine haraç uygulamasına karşı denetimler sıklaştırılmalı ve gerekirse haraç çetelerine yönelik infaz uygulamaları gerçekleştirilmeli. Kamu kaynakları belediyeler özellikle sürekli kontrol altında tutulmalı. Gerekirse belediyelerin tamamına devlet el koymalı. Avrupa’dan gelen para akışına karşı Avrupa’ya şantaj unsurları tekrar hatırlatılmalı. 4- Her mecrada PKK terör örgütüne destek vermek suçtur! Ak Parti iktidarının iyimser politikaları ve çözüm süreci, toplumda teröre destek vermek suçtur algısının kırılmasına sebep oldu. Çünkü adam meclis kürsüsünden, akademi kürsüsünden, metropol meydanlarından PKK terör örgütüne selam yollayabiyor. Bu şu sorgulamaya yol açıyor. Madem PKK terör örgütü o zaman neden açıktan desteklenmesinin cezası yok. Mesela eskiden çok sert cezaları vardı bunun. Adamı yakalıyordun, bindiriyordun torosa, gömüyordun tarlaya. Dolayısıyla insanlar PKK gibi yapıları desteklemenin ağır bedelleri olduğuna emin olmuşlardı. Bu meseleyi daha şeffaf, devletin kontrol edilebilir birimleri eliyle ve hukuk çerçevesinde yeniden ele almak gerekiyor. Yani işlediği suçun derecesine göre ceza alacak. Örneğin PKK eylemine katıldığı tespit edilen, PKK anlayışını desteklediğini sosyal medyada beyan eden kamu görevlisinin işine derhal son verilecek. Üniversitelerde PKK eylemlerine katılan kişiler soruşturmalar kapsamında direk okulla ilişikleri kesilecek ve üniversite çevresine yaklaştırılmayacak. Akademisyenlerin üniversiteler ile ilişiği kesilecek. Gece Sosyal Medyada PKK’ya destek mahiyetinde paylaşım yapan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı sabah kapısında iki özel tim personeli görecek. 6- Bölge halkına karşı net tavrını göster ve tavrında istikrarlı olacağın imajını çiz. Bölge halkının en büyük şikayetlerinden biri de devletin bir dediğine öteki gün yalan demesidir. Ya da sürekli strateji değiştirmesidir. İki sene PKK militanlarının tepesine cellat gibi çökerken iki senenin ardından tamamen bölgede merkezlerine çekilip meydanı PKK çetelerine bırakmasıdır. İnsanlar kime güveneceğini şaşırmış durumdalar. Bugün devletinin yanında duran vatandaşın, ihaneti deşifre eden, güvenlik güçlerine yardımcı olan bir odağın geleceği meçhuldür. Vatandaş devlet otoritesi gevşediği andan itibaren PKK çetelerinin insafına kalacağının korkusu içindedir. Bu korku giderilmezse ve devlet otoritesinin asla pazarlık konusu yapılamayacağı gerçeği insanlara öğretilmezse insanlar can,mal ve namus kaygıları sebebiyle haklı olarak sürekli ikilemde kalacaktır. 7- Irkçı personeli bölgeden uzak tut. PKK ile mücadeleyi Kürt halkına topyekun savaş olarak algılayan ırkçı hezeyanların esiri olmuş personeli bölgeden uzak tut. Halkın dili, kültürü, inancı pazarlık konusu yapılamaz. Tüm bu değerler anayasa güvence altına alınmalı. Bir belediyeye kayyım atadığında kayyım işe Kürtçe tabeladan başlamamalı. İşe belediye ihalelerinin hangi terör destekçisi odaklara gittiğini araştırmakla başlamalı. Şov yapmak için TV ekranları gayet müsait. Gencecik insanların kanlarını akıttığı topraklar kimsenin kişisel ihtiraslarını tatmin mekanı haline getirilemez. Bölge halkı ırkçı yazılamalar veya bayrak fanatizmi ile terbiye edilmeye kalkışılmamalıdır. İnsanlara bayrak sevgisi böyle aşılanmaz. Suçu ve suçluyu yakalama, cezasını verme, infazını gerçekleştirme ve bu döngüyü halka en şeffaf biçimde gösterme temel görev biçimi olmalıdır. 8- Yeni nesli ifsad girişimlerinden koru. PKK bölgede OHAL’in kalkmasını ve halka yönelik ırkçı tavırların yarattığı travmayı fırsat bilerek bölgeyi sekülerleştirme ve ideolojik mücadelesine uygun bir nesli inşa etme adına bir çok merkez kurdu. Bunlara gençlik merkezleri, kadın yaşam merkezleri, toplum merkezleri gibi isimlendirmeler taktı. Bu merkezler bir yandan devlet bütçesinden yararlanırken bir yandan da uluslararası fonlardan muazzam destekler aldılar. Bölge kadınlarına “namussuzluk” bir yaşam formu olarak sunuldu. Töre cinayetleri istismar edilerek, kadın evinden ve çocuklarından alıkonuldu. PKK eylemlerinin öznesi haline getirildi. Bugün eylemleri dikkatli izlediğimizde müslüman bölge kadınının başlarındaki örtüyle marksist bir mücadelenin marka yüzü haline getirilmeye çalışıldığını hayretle göreceksiniz. Hakeza gençler bu merkezlerden YDGH militanı olarak mezun edildiler. Sokaklarda hayatlarını PKK çeteciliğine peşkeş çeker hale getirildiler. Tabi MEB okullarında rahatça militanlık yapan PKK yandaşı öğretmenlerin de bunda büyük payı var. Legal sendikalarının koruma şemsiyesi altında her türlü suç faaliyetini özendiren bu öğretmenler devlet tarafından işledikleri bu suç fiilleri yüzünden her ayın takribi 15’inde ödüllendiriliyorlar. Bunların acilen önüne geçilmesi gerekiyor. 700 Km sınırı PKK terör örgütü tarafından tutulmuş, içerde FETÖ darbesi yüzünden ağır yara almış kurumlarıyla Türkiye’nin işi elbette çok kolay değil. Fakat Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır. İyi niyetle fakat kararlı bir şekilde hedefe yürüyenlerin yardımcısıdır. Önce stratejimizi istişare kanallarını işleterek, işi şova dökmeden belirlememiz ardından bu stratejimizi kararlılıkla ve disiplinle uygulamamız gerekiyor.