Düşünce

Zeyneb Rabia GENÇ

Kelime manasına baktığımız zaman anayasa: ‘’Devletin kuruluşunu, yasama, yürütme ve yargılama kuvvetleri ile yurttaşların hak ve görevlerini düzenleyen temel kanun.’’ olarak geçer kaynaklarda. Genel bağlamda anayasa dediğimizde ise zihinlerde, modern dünyanın, modern devletlerin oluşturduğu üst düzeyde bir toplum ve insan hakkını koruyucu bir devlet yürütme sistemi canlanır ve sanılır ki anayasa denilen şey beşeri kanunların düzenleyicisi niteliğindir. Oysa şuan modern geçinen üst düzey devletlerin henüz doğma ihtimalleri bile ortada yokken hak hukuk nedir insan ne ölçüde kıymetlidir bilinmezken Allah Resulü ( ) ‘nün ortaya koyduğu, Allah’ın kanunlarıyla hazırlayıp toplumu sıfırdan şekillendiren emsali görülmemiş ve görülmesi mümkün olmayan bir anayasa mevcuttur; Medine Vesikası…

Bu anayasayı incelemeye başlamadan önce yazılmasının nedenini çok iyi anlamamız gerekmektedir. Allah Resulü ( ) ‘nün Medine’ye varır varmaz ilk yaptığı işlerden biri; Medine ve çevresinde yaşayan ve birbirine düşman olan kabilelerden, sulh üzere yaşayan, nizamlı bir toplum sistemi oluşturmak oldu. Neden Allah Resulü ( ) bunu tercih etmişti. Neden bu duruma bu kadar önem vermişti de birlikte yaşama hukukunu ortaya koyan Medine Vesikasını yayınlamış ve müminlere sulh ve düzen üzere yaşamayı emretmişti?.. Allah Resulü ( ) pek tabii Medine’ye varır varmaz Yahudilere ve bütün gayrimüslim kabilelere savaş açabilir, Allah Teala’nın inayetiyle bu savaşları zaferle sonuçlandırabilirdi. Fakat her kavli ve her hareketi Kuran-ı Azim-u şan ayetlerinden sonra en büyük hüccet oluşturan Efendimiz ( ) , bize Medine Vesikası ile sentez bir toplumun evvela sulh üzerine inşa edilebileceğini göstermeyi hiç şüphesiz Allah’ın inayetiyle tercih etmişti. Bunu çok iyi anlayabilmeli Efendimiz ( ) ‘in neden bu yolu tercih ettiğini idrak edebilmeli ve Medine Vesikasının bugünümüze ışık tutmasına izin vermeliyiz.

Efendimiz ( ) Medine’ye vardıktan sonra tabiri caizse, kendisinin başında olduğu bir devlet kurmak istemişti. Efendimiz ( ) bu niyet üzere yaptıklarıyla biz Müslümanlara devletin ne kadar önemli ve gerekli bir kurum olduğunu bizzat kendi ( ) eliyle kanıtlamış oldu. Lakin bu kurumda bir hususa çok dikkat etmeliyiz ki bize Allah’ın kanunlarıyla kurulacak sağlam bir devlet için çok önemli bir bilgi vermektedir. Bu bilgi ise; İnsan hakları ve birlikte yaşama hukukuydu. Efendimiz ( ) bu devleti kurmaya Medine Vesikasını Enes b. Malik’in evinde yayınlayarak başlamıştı. Öyle bir beyannameydi ki bu, Müslümanların hak ve sorumluluklarını açıkça ortaya koymuş fakat bununla da sınırlı kalmayarak başta Yahudiler olmak üzere Medine’de yaşayan herkesin hak ve sorumluluklarını koruyan bir anayasa, bir sözleşme olmuştu. Öyle ki Efendimiz ( )’in Medine’ye teşriflerinden son derece rahatsız olan Yahudi kabileleri dahi bu vesikayı büyük bir mutlulukla kabul etmişlerdi. Efendimiz ( )’in ne denli üstün ve kusursuz bir devlet başkanı olduğunu ve güttüğü harika stratejinin ne kadar etkili ve hatasız olabileceğini Yahudilerin bu vesikaya verdiği tepkilerden çok net bir şekilde anlayabiliyoruz. Elbette ki O’nun ( ) bütün karar ve uygulamaları mevcut olan bütün beşer stratejilerinin çok çok üstündeydi lakin yapmış olduğu her şey gibi Medine Vesikasını hazırlaması da bize; bu vazifenin sünnet boyutunu da hesaba katarak önemli bir emsal teşkil etmektedir.

Vesikaya genel bir şekilde baktığımız zaman Efendimiz ( )’in Allah Teala’dan gelen bir siyaset öğretisiyle döneminde veya daha sonrasında hak, hukuk ve adaletiyle değil yarışmak yanına dahi yaklaşılamayacak kusursuzlukta insanlığa hizmeti ve güvenliği esas alan bir devlet kurduğunu ve sosyal bir toplum meydana getirdiğini açıkça görebiliriz. Bu kusursuz devletin kurucusu ( ) dünyanın ilk anayasalarından biri sayılan bu belgede şöyle buyurdu:

‘’ Bu antlaşmayı kabul edenler arasında vaki olabilecek bütün anlaşmazlıklar Allah’a ve O’nun Resulü’ne takdim edilecektir.’’

Vesikanın bu maddesine baktığımız zaman ilk olarak gözümüze çarpan şey hiç şüphesiz ki tüm yetkinin artık Allah Resulü ( ) ‘nde olduğu ve artık onun ümmetin en büyük lideri olduğudur. Ama daha derin bir şekilde bu maddeyi göz önüne alarak düşündüğümüzde daha evrensel ve genel bir ifade olarak Efendimiz ( ) ‘in, ilk kez bütün sorun ve anlaşmazlıkları hukuk yoluyla çözen bir devletin başkanı olduğunu da söyleyebiliriz.

İlk etapta gözümüze çarpan bu maddenin yanı sıra vesikanın içeriğine baktığımız zaman kırk yedi maddelik kısa fakat toplum sorunlarına derinlemesine nüfuz eden bir metin olduğunu görüyoruz. .Genel olarak vesikaya baktığımız zaman öne çıkan konuları ise şöyle sıralamamız mümkün:

1-) Adaleti Sağlama

Vesika herkese eşit bir şekilde adalet sağlanması gerektiğini birçok maddenin desteğiyle açıkça ortaya koyar. Adaletle hükmedilebilmesi için vesikada tüm yetkiler şahıslardan alınmış hükmetme yetkisi tamamen otoriteye bırakılmıştır. Böylece nizamın sağlanmasında çok önemli bir kural olan ‘kişiler değil kurumlar ceza verebilir!’’ yasası da ilk kez bu kadar doğru uygulanmaya başlamıştır.

Vesikanın 13. Maddesine göre : “Takva sahibi müminler kendi aralarında saldırgan birine ve haksız bir fiil de bulunmayı tasarlayan, bir cürüm, bir hakka tecavüz durumunda yahut müminler arasında bir karışıklık çıkarmayı düşünen kimseye karşı olacaklar ve bu kimse müminlerden birinin evladı olsa bile hepsinin elleri onun aleyhinde kalkacaktır” denilmektedir. Bu maddeye göre bütün müminler suç işleyen bir kimseye karşı merkezî otoriteye yardım etmek zorundadırlar. Bu açıkça herkesin eşit olduğu bir adaletin tayinidir. Ve elbette ki Yahudilerin vesikayı kabul etmelerinde adaleti sağlamaya yönelik maddelerin etkisi çok büyük olmuştur. Vesikanın 16. Maddesinde bu hususu net bir şekilde görürüz: “Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara muarız olanlarla yardımlaşmaksızın yardım ve muzaheretimize hak kazanacaklardır.”

Binaenaleyh pek tabii kusursuz bir adalet sağlama ancak ve ancak Allah’ın Resulü ( )’nün eliyle yazılmış bir anayasayla sağlanabilirdi.

2-) İlk Sosyal Sigorta

Yeni oluşturulan sosyal yapı vesilesiyle müminler ve gayrimüslim kabileler kendi içlerinde birbirlerine destek olacak ve maddi açıdan yardımlaşacaklardır. Bu durum yeni oluşan toplum yapısında karşılıklı güven ve yardımlaşmayla bireylere mali bir güvence vermektedir.

3-) Suç Şahsa Aittir

Medine vesikasında sık sık suçun, failini doğrudan bağladığına vurgu yapılmıştır. Nitekim 36. Madde de, “Bir yaralamanın intikamını alma yasak edilmeyecektir. Muhakkak ki bir kimse bir adam öldürecek olursa neticede kendisini ve aile efradını mesuliyet altına sokar. Aksi halde haksızlık olacaktır. Allah bu yazıya en iyi şekilde riayet edenlerle beraberdir” denilmektedir. Bu prensip, “Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” ayetinin hükmü ile de paralellik arz etmektedir. Bu ve benzeri maddeler açıkça suçun şahsiliği prensibini ortaya koyar.

4-)Din Özgürlüğü

Vesikanın 25. Maddesine göre Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir. Bu maddeyle din özgürlüğü dile getirilmiştir. Bu madde İslam’ın hoşgörüsünü ortaya koyarken birlikte yaşama hukukunun da temellerini atmaktadır.

5-) Takva:

Vesikanın birçok maddesi takvaya vurgu yapmıştır. Allah korkusunun toplum hayatındaki yerine işaret etmiştir. 20. maddede, “Takva sahibi müminler, en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar” denilmiş adeta takva yasanın en temel maddesi olarak kabul edilmiştir. Yine 13. maddede şöyle geçmektedir: “Takva sahibi müminler, kendi evlatları bile olsa suçlulara karşı olacaklar ve suçluları asla korumayacaklardır.” Bu ifadeler takvanın, adalet duygusunun temeli olduğunun en açık delilidir. Yani takva devletin anayasasının büyük bir parçasını belki de bel kemiğini oluşturmuştur.

6-) Vatandaşlık

Vesika, “Ümmet” veya “Müslüman Vatandaşlığı” mefhumunu öne çıkarmış, din, dil, ırk ve renk farkı gözetmeksizin bu belgeye imza atan herkesi eşit statüde kabul etmiştir. Adalet ve birlikte yaşama hukukunu öne çıkaran Medine Vesikası pek tabii söz konusu vatandaşlık ve insan haklarının teslim edilmesi hususu olduğunda çok hassas ve kesin hükümler barındırır. Vesikaya binaen vesikaya katılan herkes İslam Devletinin vatandaşı olacak ve hakları korunacaktır. Bu o dönemde kolay kolay rastlanabilecek bir şey değilken günümüz modern hukuku hala böyle muazzam bir maddenin hakkını verememektedir.

Sıraladığımız bu temel başlıkların her birinde özellikle öne çıkan şey; birlikte yaşam hukukuna muhtaç sentez bir toplumun İslam tarafından yönetilmesi halinde kusursuzca kişi ve kurumlara hakları teslim edilerek adaletin sağlanabileceğidir. Medine Vesikası çağlara ışık tutabilecek nitelikte evrensel bir hukuk beyannamesidir. Doğru uygulanabilmesi halinde sentez bir toplumu tüm beşeri kurallardan çok daha üstün bir adaletle yönetmeye muktedirdir. Efendimiz ( ) ortaya koyduğu bu anayasayla biz ümmetine İslam’ın hoşgörü ölçülerini öğretirken aynı zamanda bizlere bu hususta adalet ve güçlü bir otoriter sistemin gerekliliğini aşılamaktadır. Dünyanın belki de ilk evrensel nitelikli sentez toplum anayasası olan Medine Vesikasından çıkaracağımız adalet çizgilerine ve bu çizgilerin önümüze ışık tutmasına bugün muhtaç olduğumuz, Allah Resulü ( )’nün adaletine duyduğumuz özlemle sabittir. Bu benzersiz hukuk beyannamesinden hakkıyla istifade edebilmemiz temennisiyle…



Osman Zinnur Aksu

“[167] Ne kadar küçük olurlarsa olsunlar, yoksulların ve zenginlerin devleti olmak üzere birbirine düşman en az iki devletten oluşur bu yapılar. [423a] Ve hatta bunlar da kendi aralarında daha küçük parçalara ayrılırlar.”

Platon, en meşhur çalışması “Devlet”te batı felsefesinin temellerini Sokrates’in görüşleri üzerine bina ederek zihnindeki ideal devleti bir ütopya olarak tasvirliyor. Tasvirinde konu gelir eşitliği ve zengin-fakir ayrımına gelince de yukarıdaki cümleleri kuruyor. Platon tarihte gelir adaletsizliğinin yol açabileceği sorunlar üzerine konuşan ilk insan değil belki, ve kesinlikle de son olmayacak. Batı felsefesinde Platon’dan Marx’a, Cicero’dan Rousseau’ya pek çok filozofun üzerine kafa patlatıp farklı çözüm önerileri ürettiği bu konuya modern çağda “bizim bakış açımızla” yaklaşma elzemi oldukça geç fark edilmiş görünüyor.

Toplumsal kutuplaşma ve ayrışmanın en çok ayyuka çıktığı bu dönemde dergimize dosya konusu olarak kutuplaşmayı belirlememizin ardından ekonomik gelir adaletsizliği, yetim bırakılmış bu büyük sorun, da bizim önceliklerimiz arasında yer aldı. Toplumsal sorunlarından bahsetmeden önce gelir adaletsizliğinin boyutlarını ve ülkemizin bu konudaki sınıfta kalmışlığını birkaç somut veri ile açıklamayalım;

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), üye ülkeler arasındaki gelir dağılımı adaletsizliğinin son 30 yılın en yüksek seviyesinde olduğunu açıkladı. Türkiye, Şili ve Meksika'nın ardından üçüncü sırada."[1]

Dünya’nın en zengin insanlarından oluşan %1’lik nüfusu, Dünya genelindeki toplam zenginliğin %80’ine sahipken Dünya’nın en fakir insanlarından oluşan %80’lik nüfus, toplam zenginliğin %6’sına sahip.

Dünya’daki en zengin 300 kişinin serveti, en fakir üç milyar kişinin toplam servetine eşit.[2]

2014 yılında Japonya’nın Gayri Safi Yurtiçi Hasılası 6,21 trilyon dolar, serveti bir milyar doların üstündeki milyarder sayısı 24’ken Türkiye’de GSYH 1,01 trilyon dolar, milyarder sayısı ise 60.[3]

Eğer Dünya’da 100 kişi yaşıyor olsaydı;

[4] 1 kişi tüm gelirin %50’sini yönetiyor olacaktı

71 kişi günde 10 dolardan az kazanıyor olacaktı

Dramatik sayısal verilerden açıkça görüldüğü üzere yirmi birinci yüzyılda Dünya’da gelir adaletsizliği son birkaç yüzyılda hiç olmadığı kadar arttı. Gerek STK’larıyla, gerek sosyal devletiyle gelir adaletsizliğini aşma konusunda batı ülkelerini kıskandıracak, ya da bu iddiayı taşıyacak, Türkiye’de ise gelir eşitsizliği diğer ülkelere kıyasla da kötü. Toplumumuzda bazı duyarlılıkları iliklerine kadar hisseden en eliaçık kesim belki yukarıda bahsi geçen %1 olmadığından olsa gerek, son birkaç yılda da en üstteki o %1’in serveti büyürken eksilen para hep alttaki fakir kesimin cebinden çıkıyordu.

2015 Ekim ayında yayın hayatına başlayan “CİNS” dergisi ilk sayısının kapağında “Kültürel İktidara Son!” başlığını kendisine belirliyor ve yayın yönetmeni İsmail Kılıçarslan bir söyleşisinde şunları söylüyordu; “Bizim en büyük kavga alanımız ve derginin başat fikirlerinden biri kültürel iktidarla, Türkiye'de Kemalist beyazların oluşturduğu bu kültürel iktidarla mücadele etmek. Diğer taraftan birinci sınıf kültür ürünlerini, edebiyatı, düşünceyi de insanlara aktarmayı düşünüyoruz". Kılıçarslan ve ekibinin küresel alanda çıktığı zorlu yolculuğu değişen, büyüyen, başkaldıran Türkiye konjonktüründe ekonomi sahasına taşıma zorunluluğu ortadadır. Türkiye’nin sözümona millî servetine yön veren “Mali iktidar”a sahip zümrenin hegemonyasına son vermek ve bu adaletsizliği ortadan kaldırmak amacıyla yapılacak şeyler yok mudur? Elden hiçbir şey gelmez mi?

Cumhurbaşkanı kitleleri uyandırmaya çalışıp yastık altındaki dolarları bozdurarak ekonominin düzelmesi için dahi halkın basiretine güvenedursun, halkın yastık altındaki dolarlarına göz dikmiş, cebindeki son kuruş için hınca hınç yarış içinde olan bu “paralı”lara bir yaptırımımız olamaz mı? Beton üzerine inşa edilen ekonominin estirdiği fânî refah rüzgarının yavaş yavaş terse dönmeye başladığı bu günlerde, hesap sorulacak merciilerden bu meselede bir açıklama beklemek gerek 15 Temmuz’da tankların üstünde, gerek Aralık 2016’da döviz bürolarında gövde gösterisi yapan Türkiye halkının en tabii hakkı olarak görülmelidir.

İnsan ancak inandığı bir dava varsa dik durur, karşı çıkar. Yirmi birinci yüzyıl Dünya’sı cetvellerle çizilmiş yapay sınırlarla birbirinden ayrılmış, ulus devlet garabeti içerisine hapsedilerek birbirine yabancılaştırılmış insanlarla doluyken ve tüm Dünya’da bu düzen oturtulmuş ve iyi olduğuna inandırılmış şekilde sistemin çarkları dönüyorken bu çarklara çomak sokmak ancak sağlam bir iman ve duruş sahibi Müslümanların işidir. Baba Bush’un, ikiz kulelere yapılan uçaklı saldırıdan tam 10 yıl önce, Gorbaçov’la görüşmesinin ardından yaptığı 11 Eylül 1991’deki meşhur konuşmasında “new world order” (yeni dünya düzeni) ifadesiyle kastettiği soğuk savaş sonrası Dünya’ya dikte ettirilecek bu düzen bu konuşmadan 25 yıl sonra her alanda varlığını hissettiriyor. Bu düzenin ekonomide vadettiği birçok nimetten, teknolojik gelişimden faydalandığımız elbette yadsınamaz. Peki bir yandan bunlara erişirken bir yandan neleri feda ettiğimizin farkında mıyız?

Toplumların anakartlarıyla oynayarak her türlü değişimi yapmaya çalışan ve bu değişime hızla ayak uydurmalarını zaruriyet haline getiren bu düzende, bizler de aslımızdan gittikçe uzaklaşmaktayız. Türküde de dediği gibi “her gelen gün, geçen günü arattı.” Yalnızca İstanbul’da sokakta yaşayan, evsiz insanların sayısı İBB raporlarına göre on binlerle ifade ediliyor ve gün geçtikçe artıyor. Osmanlı döneminde sadaka taşı, askıda ekmek gibi birçok uygulamayla adeta nefes alıp veren dev bir hayrata dönüşen şehrin dört bir yanında dilenciler, evsizler hatta mülteci kardeşlerimiz yer almakta.

Karıncanın elinden tanesini kapan kuş alçaktır.”

Şeyh Sadi Şirazî, Bostan isimli başyapıt eserinde bu cümleyi kurarken aslında çağları aşarak 2016 dünyasına yönelik bir tespitte bulunduğunun farkında mıydı bilinmez, lakin günümüz toplumu karıncanın elindeki en küçük taneye göz dikmiş sırtlanlarla dolup taşmakta ve gezegenin dört bir tarafında bunu normalleştirici yayınlar insanoğluna empoze edilmekte. “Kalabalıklar daima tehlikelidir” diyor Victor Hugo. Fakat onun gözden kaçırdığı şuydu; asıl tehlikeli olan kalabalıklar değil bu kalabalıklardaki bireyselleşen, günden güne bireyleşen insanlardır. Günden güne birbirinden uzaklaşan, birbirine bağlanma yolu gün geçtikçe fazlalaşırken gücü gittikçe azalan bu insanlar birbirleri için en tehlikeli varlıklar aslında. İnsan insanın kurdudur diyen batılı filozoflara inat, birey olmayı tembihleyen ve propagandasını her kanaldan zorla zihnimize yerleştirmeye çalışan modern dünyaya inat, müslümanca duruş sergileyip toplumsal birlik ve beraberliği pek çok konuda gösterdiğimiz gibi bu konuda da müslümanca duruş sergileyip dere ne yöne akarsa aksın hak’tan yöne tavır sergileme gerekliliği aşikardır.

Peki küçük ölçekte Türkiye’de, genelde de Dünya’da gayet açık bir şekilde var olan ve günden güne artan bu gelir adaletsizliğinin oluşturduğu toplumsal sınıf kültürü ve kutuplaşma neden bu kadar tehlikelidir? Öncelikle Dünya’daki bu adil olmayan düzenin çarklarının dönmesini sağlayan en önemli etken ve en büyük silahları ekonomi. Ekonomi çarkları ne kadar iyi dönerse ve ekonomiler ne kadar “güçlü” olursa -ya da öyle görünürse- bu sistemin yerleşmesi ve derinleşmesi de bu ölçüde artacaktır. Sözümona ekonomik gelişimin en önemli göstergelerinden biri de “GINI Endeksi” denilen ülkenin en fakir kısmı ve en zengin kısmı arasındaki farkı ölçen bir ekonomik parametredir. “Gelişmekte olan ülkeler”de GINI endeksi diğer ülkelerden çok daha yüksek olup zengin-fakir ayrımının en yüksek olduğu ülkelerin bunlar olduğunu gösterir. Böylelikle bu ülkelerdeki ekonomik bağımlılık asla tam olarak aşılamaz ve ülkelerin ekonomileri en zengin bir zümrenin iki dudağının arasında vereceği kararlara bağımlıdır. Nasıl ki medya patronları başbakanı pijamayla karşılayabilecek kadar arsızlaşabiliyor, büyük sermaye sahibi patronlar da ellerinde bulundurdukları bu koz sayesinde kapalı kapılar ardında elbette siyasetçilerle, bürokratlarla bu pazarlıkları yaparken üstten bakabilmektedirler.

Öyleyse müslümanca tavır; bu gelir adaletsizliğinin bir an evvel giderilmesini sağlamak adına uğraşmak ve İbrahim’in ateşine su taşıyan karınca dahi olsa bu davadan vazgeçmemekle olmalıdır. Herkesin elini taşın altına sokup bu büyük eşitsizliğin çözümü için elinden geleni yapması ve uğraş sergilemesiyle ancak mümkün olacaktır.


[1] http://www.aljazeera.com.tr/haber/gelir-esitsizligi-zirvede

[2] http://therules.org/inequality-video-fact-sheet/

[3] http://www.gep.gov.tr/web/RUluslarTR.aspx?prmts=112

[4] http://www.pewglobal.org/interactives/global-population-by-income/

Röportaj: Furkan Gençoğlu- Uğur Demirel

-Anadolu coğrafyasında farklı dinlere, farklı mezheplere, farklı kavimlere, farklı düşünce yapılarına sahip insanlar bugüne kadar büyük oranda barış içinde yaşamayı başardılar. Bu kadar farklı nüansı tarihsel süreç içerisinde bir arada tutan başat aktör neydi?

-Evet, “Osmanlı Barışı” diye ifade edilen tarihi bir olgu çokça seslendiriliyor. Hatta özlem boyutunda gündeme geliyor. Özellikle eski Osmanlı coğrafyasının, Osmanlı tarihe çekildikten sonra yaşadığı kanlı süreç, o barış iklimini daha aranılır hale getiriyor.

Osmanlı üç kıtaya hükmeden bir büyük cihan devleti. Farklı kavimleri, dinleri, mezhepleri bir arada yaşatmış. Üstelik 600 yıl gibi çok uzun bir zaman içinde. Nedir sır?

Bunda hiç şüphesiz İslam'ın, mü'minlerine verdiği kişilik disiplininin belirgin etkisi var. Zulüm yasak. Hem bireysel anlamda hem devlet anlamında. Halk Allah'ın emaneti ve İslam devleti, bu emaneti korumayı ilahi bir görev olarak üstleniyor. Zorla, başına kılıç dayayarak “Ya iman et ya öl” tarzında bir iman dayatması yok. Osmanlı'nın yönetmek üzere geldiği toplumlar eskiden yaşadıkları düzen ile Osmanlı arasında kıyaslama yaptıklarında çok net bir “Âdalet farkı” görebiliyorlar. “Kul hakkı” diye bir ilke var ki, bu hassasiyet mü'min ya da başka bir inançta insan için, hatta hayvanlar için bile farketmiyor. Devlet her şeyden önce barışı önceliyor. Toplumun huzur içinde yaşamasını, devletle toplum arasında şu veya bu şekilde bir maraza çıkmasını istemiyor. Bir inanç tebliği söz konusu olacaksa İslam'ın Müslümana yüklediği bir sorumluluk olarak, onun da gönülden kabul ile gerçekleşmesini öngörüyor. Devlet, kişinin can, mal, ırz güvenliğini hangi inanç veya etnik aidiyet içinde olursa olsun garanti ediyor. Padişahın bile, mesela bir Rum mimara haksızlık yapması durumunda mahkeme huzurunda yargılanabilmesi, o yönetimin adaletine ilişkin bir menkıbe gibi nesilden nesile aktarılıyor. Bu konu çok çok uzatılabilir.

Bir de, “Devlet gücü”nün, nizam – intizamı koruyabilecek nitelikte olması barışın garantisi olarak not edilmeli. Siz ne kadar iyi niyetli, barış öncelikli olursanız olun, her zaman ve her toplumda kötü niyetliler de bulunacaktır. İçinizde olmasa dışınızda olacak, içinizle oynayacak ve sizi barış dışına çekmeye çalışacaktır. Onun için Osmanlı'nın güçlü zamanları ile zaaf içine düştüğü zamanlarda aynı tabloyu görmüyoruz. Yani zaman zaman barışın kuvvetle korunması gereği ortaya çıkabilir. Burada da devletin kendi ideolojisini empoze etmeyi değil, hakem rolünü ifa etmeyi, herkesi kendi sınırları içinde kalmaya zorlamayı tercih etmesi gerekir.

Devletlerin kuşkusuz kamu düzenini sağlama adına bazı ölçüleri olacaktır. Nötr devlet tahayyül edilse bile, realize edilmesi imkansızdır. Çoğunluk iradesi de devletin niteliğine etki edebilir. Bunu, Müslümanların azınlık olarak yaşadığı ortamlar için de dikkate alabiliriz. Her durumda insanların can, mal, ırz, nesil ve dininin korunması gibi temel haklarının gözetilmesi gerekir. Ki Osmanlı, “Nizam-ı Alem” diye tanımladığı yönetim çağlarında bunu gerçekleştirmeye çalışmış.

Ulus devletler daha homojen bir toplum inşa etmeyi tercih etmişler, bu sebeple toplumu yeniden biçimlendirme gibi operasyonlar içine girmişler, bu da devlet – toplum ilişkilerini olduğu gibi, homojeniteyi aşan, farklılaşma zaruretini ortaya koyan durumlarda, çok ciddi örgürlük problemlerinin ortaya çıkmasına, ve nesneleşen toplum kesimlerinin tepkilerine yol açılmıştır.

-Bugün gelinen noktada Türkiye'de ciddi bir toplumsal gerilim ve kutuplaşma yaşadığı söyleniyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Kutuplaşmanın hayatta bu derece var olmadığı sosyal medya üzerinden pompalanan gerilimin sanal bir gerilim olduğu söyleniyor?

-Bazı kamuoyu araştırmaları, Türkiye'de toplumsal farklılaşmaya ilişkin sonuçlar ortaya koyuyor. İşte şunlar birbiriyle evlenmek, aynı apartmanda yaşamak, birbiriyle alışveriş yapmak istemiyor gibi keskin sonuçlar mesela. Ben, Çözüm süreci çerçevesinde Akil İnsanlar Heyeti içinde İç Anadolu'da temaslarda bulundum. İç Anadolu mesela, milliyetçi hüviyetle tanınan dolayısıyla, çalışılması zor bir bölge olarak bilinirdi. Şunu gördük ki, Türkler, Kürtler içiçe yaşıyor, aynı çarşıda ticaret yapıyor, kız alıp veriyor vs... Bu alan kaşındı, tutmadı. Biraz Sünni – Alevi ilişkilerinde mesafe var. Belki biraz Müslüman – Gayrı Müslim ilişkisinde mesafeden söz edilebilir. Laik – İslamcı gerilimi, Sağ – Sol gerilimi, Kemalist – Anti kemalist gerilimi alanları da öyle. Ama bunlar, mesela Batı'da olduğu gibi “yabancı düşmanlığı – mezhep kavgası” vs denecek boyutta olmadı. Bizde aynı ailenin – sülalenin içinde de bu tür farklılaşmalar yaşanıyor, o da farklılaşmayı tolere etme imkanı sunuyor. En dramatik gerilimlerden birisi ise son FETÖ gerilimi oldu. Bakalım bünyemiz onu nasıl aşacak?

-Emri bil maruf nehy anil münker sınırları nelerdir? Türkiye çirkinlikler karşısında elle müdahale edilebilecek bir ülke mi, yoksa kalb ile buğz edilecek bir ülke mi?

-Emr bil maruf, nehy anilmünker, iyiliği emretmek, kötülükten men etmek anlamında, Rabbimizirn mü'minlere yüklediği önemli bir görevdir. Mü'min, bunun dilini ve yöntemini, gerek Kur'an'a gerek Rasulullah'ın uygulamalarına bakıp bulmak sorumluluğundadır. Diyelim Kur'an'a baktığımızda “Onlarla en güzel şekilde mücadele et” buyuruluyor. O zaman mücadelede de “en güzel”i bulmak gibi bir çabaya ihtiyaç var. Nedir o? Odrada da mü'minin feraseti devreye girmeli. Diyelim Rasulullah (s.a.v.) “Bir kötülük gördüğünde onu, elinle, gücün yetmiyorsa dilinle düzelt, ona da gücün yetmiyorsa kalbinle buğz et, bu da imanın en zayıf noktasıdır” diyor. Bence bu da mü'minin feraseti ile ilgili bir durumdur. El ile müdahalenin de bin türü olabilir, dil ile müdahalenin de, kalbi direnç göstermenin de... O ana denk düşen ve Allah'ın en çok hoşnut olacağı tavrı bulmak, belki oraya nefsimizi karıştırmamak, İslam'ın en kazançlı olacağı hali gözetmek gibi hassasiyetler dikkate alınabilir. El ile müdahale edip İslam'a ve Müslümanlmara bedel ödetecek bir tavır herhalde sağlıklı olmaz.

-Doğduğunuz ülkeyi seçme hakkınız bulunsaydı tek kutuplu bir ülkede yaşamayı mı tercih ederdiniz yoksa farklı kutupların birlikte yaşadığı bir ülkede mi yaşamayı tercih ederdiniz?

-Yaşadığım ülkenin, hayat tarzımı ve ruh dünyamı rahatlatıcı ve gönül huzuru verici bir iklime sahip olmasını isterdim hiç kuşkusuz. Ama bu tek kutuplu bir ülke demek midir? Sanmıyorum. İnsanın bulunduğu her ortamda farklılaşma, çeşitlilik vardır. Bir İslam toplumu, bu tanımlamayla belki tek kutuplu gibi görünebilir, ama o da kendi içinde farklı çiçeklerin açabildiği bir toplumdur. Burada Rasulullah Efendimizin “Ümmetimin farklı düşüncelere sahip olması rahmettir” sözünün çok açıklayacı bir mahiyeti vardır. Farklılığı belaya dönüştürmek de mümkün, rahmete dönüştürmek de... O dozu ayarlamak da toplumun erdemi ile ilgili olmalı. Bir İslam toplumunda bile, yukardan aşağı mesela tek bir görüş (mezhep) çerçevesinde biçimlendirme girişimleri hep sancıya sebep olmuştur. Ben Hazreti Ömer döneminde bile, doğrudan ona yönelik itirazların olabilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

-Sizce İslam dışı uygulama ve söylemlere hoşgörü mü tahammül mü göstermeliyiz?

-Hoşgörü de tahammül de, hakim konumda olan için kullanılacak davranış tarzı tanımlamaları. Ülkemiz Müslüman bir ülke, Müslümanlar da hakim toplum olarak görüldüğü için onların hoşgörülü davranmasından ya da yanlışa tahammül etmesinden söz ediyoruz. Bir kere hakim sistemin laik karakterde olduğunu ve böyle bir alt-üst sınıflaması yapmadığını bilmek gerekiyor. Ancak gene de fiili durumdan kaynaklanan bir Müslüman belirleyiciliğinden söz edilebilir. Bence hoşgörü ve tahammül'ün getirdiği hakim dilden farklı bir iletişim dili bulmak, İslam'ın mesajını o dille iletmek daha doğru olur. Bir insana “Sana hoşgörü gösteriyorum, ya da tahammül ediyorum” demek, en baştan iletişimi baltalar diye düşünüyorum.

-Medine Sözleşmesi birlikte yaşama kültürü için referans gösteriliyor. Bugün Türkiye'de böyle bir sözleşme neye tekabül edebilir?

-Medine Sözleşmesi, Müslümanların Medine'de henüz tam belirleyici irade olmadığı dönemde, farklı inanç grupları ile yaptığı birlikte yaşama projesidir. Bu dönemde henüz devlet yönetimi gibi hakim bir güç yoktur. Bence geçici bir durumdur. Buna rağmen, böyle pozisyonlar için her zaman referans alınacak bir ilişki tarzıdır. Ancak daha sonra İslam hakimiyetinin oluştuğu ve Müslümanların iradesinin belirleyici olduğu safhaya geçilir. Asıl o safhada birlikte yaşama sorunu nasıl bir görünüm kazanmıştır, ona bakmak lazım. Sanırım bu dönemde, Müslümanların farklı dinde olanlara yönelik bir inanç baskısı söz konusu değildir. Ancak, güvenlik sorunu diyebileceğimiz bazı durumlar ortaya çıkmış, yani diyelim Yahudilerin dışardan Müslümanlara yönelik saldırılara yardım etme durumu olmuş, ona da müdahale edilmiştir. Şu söylenebilir: Güvenlik sorunu olmadığı takdirde, Müslümanlarla gayrı müslimlerin bir arada yaşamakta sorun yaşamadığının örneğini Medine'den alabiliriz.

-Birlikte yaşamak zorunda mıyız?

-Birlikte yaşamak zorunda toplumlar. Katman katman ya da getto getto olmaz. Zaman zaman bir aile içinde bile farklılaşmalar ortaya çıkabilir. Orada bile birlikte yaşayabilip yaşayamama sorunu söz konusu olur. Toplum ise, yeknesak – tekdüze bir yapı arzetmez. En homojen toplumlar bile, bünyesinde farklılıkları barındırır. İnsanoğlu bu, her gönülde bir aslan yatıyor tabii olarak, bu da farklılaşmaları getiriyor, farklılaşmaları iletişimi engellemeyecek dozda tutmak, genel bir toplumsal terbiyeyi gerekli kılıyor. Buna nasıl varılır? İnsan insanın kurdu olur belki bir dönem, sonra böyle birbirini kıra kıra bir yere varılamayacağını görür, sonra içinden bir güç çıkarır, Leviathan üretir vs... Devletin oluşum süreci böyle anlatılıyor Hobbs'un teorisinde. Demek ki çatışma var, ama birlikte yaşama arayışı da var. Bunu böyle derin çatışma ve kopuşlara yol açmadan başarmak, belki olması gereken bu. Ya birbirimizi yiyerek birlikte yaşayacağız, ya birbirimizi inşa ederek...

-Çözüm sürecinde nerede hata yapıldı, yeniden başlarsa nelere dikkat edilmeli?

-Çözüm sürecinde farklı taraflar var. Devlet hakim yapı olarak terör örgütünü tasfiye etmek için bir proje yürütmek istedi. Örgüt silahtan arındırılacak ve militanlar dağdan inerken bir rehabilitasyon programı devreye sokulacaktı. Silah hiç kimsenin hakkı değildi, örgüt için de yolun sonuna gelinmişti. Bu arada Hükümet, “Kürt sorunu”nun gerek kimlik alanındaki problemler için gerekse Doğu-Güneydoğu'nun ekonomik – sosyal – kültürel mağduriyetinin giderilmesi noktasında ciddi adımlar atmıştı. Akil insanlar heyetleri de, konuyu topluma, toplum hassasiyetlerini de devlete taşıyacaktı. Burada, devlet adına sanki terör örgütü ile Kürt sorunu da görüşülmüş, iyileştirmeler bu görüşmelerle belirlenmiş gibi bir görüntü ortaya çıktı, örgüt de bunu Kürtlere böyle sattı. Bu yanlıştı. Bu, örgüte “Biz iyileştirmeleri silah zoruyla aldık” gibi bir propaganda yapma fırsatı sundu.

Öte yandan uluslar arası odaklar örgüte, “Size Suriye'de alan açıyoruz. Orada kanton sistemi kurabilirsiniz. Oradan da Türkiye'ye akarsınız” gibi bir ümit verdi, bu, “Niye silahları bırakıyorsunuz?” gibi bir fesat girişimi idi. Örgüt silahı bırakmadı, aksine, Kobani'den yola çıkarak, hendek – barikat – özyönetim ilanı hamlesinde bulundu. Ondan sonrası malum. Örgüt, uluslar arası odakların Türkiye'ye yönelik terbiye aracına dönüştü. Ben silahlı yapıya karşı müsamahasız, ama Kürtlerin sorunlarını pazarlıksız çözmek gibi bir tavrı doğru bulduğumu yazdım. “Çözüm süreci hatırına” diyerek, bölgenin silah deposu haline getirilmesine asla müsaade edilmemeliydi. Hendekler, barikatlar, özyönetim ilanları o müsamaha döneminin içinden çıktı. Sonrası yüzlerce ölüm getirdi. Halen normalleşme gerçekleşmiş değil, dileyelim şu sürecin sonu, Doğu'nun – Batı'nın barışı yudumladığı bir sona ulaşsın.

Orhan Özer Konuya temelde “Aile” kavramını tanımlamakla başlamak gerektiği düşünüyorum. Zira kavramların herkes için farklı şeyler ifade ettiği bir yazı anlam kaymalarına sebep olabilir. Aile kavramı literatüre göre çeşitli şekillerde tanımlanmıştır ve bu tanımlamaların bazıları ailelerin ikamet şekline göre bazıları ise yaptıkları evlilikler üzerinden tanımlamaktadır. İslam’ın aileyi nasıl tanımladığına bakacak olursak, İslam’da ailenin bir arada mı yaşayacağı, ayrı mı yaşayacağı veya bir erkeğin tek bir kişiyle mi yoksa birden fazla kişiyle mi evleneceğiyle alakalı kesin bir hüküm bulunmamaktadır. İslam’da aslolan kişilerin kan bağı veya evlilik neticesinde Allah katında aralarında oluşan hukuklarıdır. İnsanların neslinin devamı ve var olması Hz. Âdem’den bu yana aile ile var olmuştur. Allah insanlığın neslinin devamını aile kurumu üzerinden inşa etmiştir. Allah’ın dininin hâkim olmasını da heybetli camilerden önce aile kurumu üzerinden mümkün olacaktır. Bundan dolayı bizim için aile sadece iki kişinin birbirlerini sevmesinin neticesinde gerçekleşen bir olayın çok ötesinde bir olaydır. Tahrim suresi 6. Ayette Allah buyuruyor ki ; “Ey iman edenler. Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden koruyun”. Bu hitap iman eden babaya yapılıyor. Bu ayeti kerimede sorumluluk babaya yükleniyor demek ki aile fertlerinin cehennem azabından korunmasında babaya büyük bir rol düşüyor bu sebeple babaların tavır ve davranışlarının nasıl olması veya olmaması gerektiği üzerine anlatmaya başlamakta fayda var. Baba kavramı gerçekten birçok kişi için olumlu davranış ve tutumları simgeleyen bir kavramdır. Aile ilişkilerinde hiç sorun yaşamadan sürdürüleceğini beklemek doğru değildir zira imtihan dünyasında bazen malla bazen canla bazen ’de ailemizle imtihan olacağımızı unutmamamız gerekir. Hz Nuh’un evladıyla imtihanını unutmamamız gerekir. Çalışacağız, çaba göstereceğiz ama gerçekçi olacağız. Şunu unutmamak gerekir zaman değişse de fıtrat değişmiyor. Onun için bugün ailelerin yaşadığı problem bir çağ problemi değil ailenin rolünü hakkıyla yerine getirmeme problemidir. İmtihanın daha yolun başından başladığını unutmamız gerekir. Çocuğun daha erken yaşlarda kişiliğinin şekillendiğini unutmamamız gerekir. Çocuk terbiyesini daha küçük bir şeyden anlamaz veya biraz daha büyüsün gibi bahanelerle ertelemek çocuğumuz için ilerde geri dönüşü olmayan bir sürecin başlangıcı olacaktır. Babanın rolüne gelecek olursak modern hayatın koşuşturmaları arasında evladıyla zaman geçirmek yerine spora, seyahate, toplantıya giden bir baba, yarın bir gün kendi kültürüne yabancılaşan kendi inancına yabancılaşan bir evladı karşısında görmesi çok uzak bir ihtimal değildir. Evladıyla aynı sofraya oturmaya fırsat bulamayan bir baba evladına rol model olacak kadar onunla zaman geçiremiyorsa ve onun derdiyle dertlenmiyorsa o çocuğun derdine dert katacak onu yozlaştıracak rol modelleri ya TV’de ya sokakta ya da okulda bulacaktır. Saatlerce tv karşısında bir kanaldan diğer kanala atlayarak aynı haberi defalarca izleyen bilmem hangi ülkedeki her türlü olaydan haberi olan baba eğer yanı başındaki evladından bihaberse bu yaklaşan felaketin ne denli şiddetli olacağını gösterir. Evladımıza nasihat etmeyi veya onun güzel ahlak sahibi olmasını tamamen vakıf dernek ve cemaatlere yüklemekte yapılan bir diğer yanlıştır. Evet, camaatler vakıf ve derneklerin çocuklarımızın güzel ahlak sahibi olmasında ve kişiliklerinin şekillenmesinde önemli bir rol üstlenmektedir fakat öncelikli olarak çocuğun bu gibi ortamları benimsemesi ve temel davranışlarının şekillenmesinde çocuğun evde ailesinden gördüğü davranış belirleyici olandır. Karı koca umreye veya hacca giderken evlatlarını bilgisayar başında nefsiyle baş başa bırakan ve onun harama meyletmesine sebep olan kişilerin yaptıklarının Allah katında nasıl hesabını vereceklerini tekrardan düşünmesi gerekir. Allah bize beş vakit namazı camiye kılmaktan, haftada bir gün sohbete gitmekten, Allah için gidip kişilerle ilgilenmekten önce ailemiz ve evlatlarımızla ilgilenmemizi emrediyor. Önceliklerimizin karıştığı bir dünyada şeytanın bize sağdan yaklaşmasını da gözden kaçırmamamız lazım. Dünyada mal mülk evlat veya makam sahibi olmanın yegane sebebi rıza-i ilahi olmalı. Problem ise bunları elde etmekteki amacımızın sıhhatli olmamasıdır. Onun için insanlar evlat edinirken de Hanne gibi “Hz. Meryem için; doğarsa sana adayacağım” gibi bir niyetle başlamıyorlar hayata. Zeki olursa en iyi okullara göndereceğim, yok tembelse kuran kursuna göndeririz gibi bir kurguyla yola çıkılıyor. Yani çürükler Allaha iyiler dünyaya kurban ediliyor ve sorun da tam bu noktada başlıyor. Sabah okula geç kalmasın diye uyandırdığımız çocukları eğer sabah namazına kaldırmaktan çekiniyorsak önceliklerimiz değişmiş demektir. Evladının okul sınavı veya üniversite sınavını had safhada önemserken oğlunun veya kızının namaz kılmamasını veya oruç tutmamasını kendine dert edinmeyen bir baba zaten en büyük sınavı kaybetmek üzeredir. Bir baba düşünelim hali vakti yerinde, evladına en lüks arabayı çekmiş ve cebini doldurmuş bu baba makbul bir baba mıdır? Evladının nefsini firavunlaştıran ve doyumsuz bir nefis sahibi olmasına sebep olduğunun farkına varmadığından evladı yarın gücünün yetmediği başka bir şey istediğinde aslında paranın çocuğu tatmin etmek için yeterli bir araç olmadığın anlar. İnsan etkileşiminin had safhada olduğu bir dönemde farklı kültür yapıları, tutum ve davranışlarla karşılaşan gençlerin tabi olarak farklı yönelimleri olabilir. Erkek çocuklar için konuşacak olursak küpe takmak, saç uzatmak ve boyamak veya dövme yapmak kişinin zihninde normalleşen hatta belirli bir süre sonra kendisininde yapmak isteyeceği tutum ve davranışlar arasına girebilir. Buna benzer tutum ve davranışları kısıtlamak veya yasaklar koymak o kişi için kesinlikle çözüm değildir. Eğer o çocuk bu davranışı benimsemiş veya niye bu davranışı sergilememesi gerektiğiyle alakalı kendini tatmin edecek bir cevap almamışsa fırsatını bulduğu ilk anda bu davranışı sergileyecektir. Bu sebeple her türlü ortama girip çıkan ve aktifleşen bu çocukların tutum ve davranışlarını yasakçı bir tavırla şekillendirmek yerine bu davranışları neden yapmaması gerektiğiyle alakalı nedenleri çocuğumuz daha bu ortamlara girmeden oturup konuşmalıyız. Yapılan bir diğer hata da kendimize benzemesini istediğimiz çocuklarımızı kendi bulunduğumuz çevre ve ortamlara sokmamaktır. Belirli bir yaştan sonra adapte olduğu çevresini değiştirmek istemeyen veya yabancılaştığı ortamlara girmeyen bir evlatla karşılaşmak ne yazık ki kaçınılmaz bir son olacaktır. Eskilerin dediği gibi en iyi öğüt örnek olmaktır. Kısacası bir çocukta sevmediğimiz bir tutum ve davranış varsa bunun değiştirmenin en kolay yolu ona hakkıyla örnek olacak bir baba profili ortaya koymaktan geçer. Sevgimizi evlatlarımıza karşı göstermekten çekinmemeliyiz. Peygamber efendimiz’de (s.a.v) çocuklarımızı ve onlara karşı merhametli olmamızı tavsiye etmiştir. Bir babanın evladına sarılması veya onu öpmesi acziyet göstergesi değildir bu düşünce cahiliye düşüncesidir. Eğer biz kendi evlatlarımıza sevgimizi göstermezsek onlar bu sevgiyi haram kişilerin kollarında arayacaktır. Abinin rolüne gelecek olursak; Abi aile içinde gizli otoritedir. Eğer rolünün hakkını verirse gerçek manada aile içinde dengeleri sağlayacak bir köprü görevi görür. Babanın ve annenin otoriter pozisyonuna karşı abi tam bir yumuşak güçtür. Etrafını yeni tanımaya başlayan ve hayatı anlamlandırmaya çalışan fertler için abi önemli bir rol model ve referans noktasıdır. Kişiliğini oturtmayan ve olgun davranışlar göstermeyen bir abi profiliyle, üstlendiği sorumluluğun farkında olan ve o olgunlukla hareket eden kardeşlerine yol gösteren yeri geldiğinde yaşadıkları sıkıntılara çözüm yolları arayan abi diğer kardeşlerin tutum ve davranışlarının şekillenmesinde önemli bir rol alacaktır. Kardeşleriyle iyi iletişim kuran bir abi, anne ve babanın çocuklarında gerçekleştiremiyeceği değişimi gerçekleştirir. Genellikle çocuklarda yaşanan problemlerin büyük bir kısmını anne ve babadan önce abi duyar. Yaşanan bu problemlerin çözümünde abinin takınacağı tavır yaşanan sıkıntıyla alakalı takınılacak tavırda belirleyici olur. Genellikle abilerle alakalı yaşanan en büyük sıkıntı bir yandan kendini inşa etmeye çalışan diğer yandan hayatın kendine yüklediği sorumlulukları yerine getiren abinin, ailedeki sorumluluklarını yerine getirmeme problemidir. Kardeşlerinin yaptıkları hataları olgunlukla karşılamak ve onlara çözüm üretmek yerine kardeşleriyle sürekli çatışma halinde olan abiler genelde kardeşleri tarafından söyledikleri umursanmayan kişilerdir. Çatışma halinde olan abi ve kardeşler arasında genelde birbirleriyle dertlerini paylaşmak bir tarafa aynı ortamda zaman geçirmek bile yeteri kadar sıkıcı bir hal almaktadır. Ailede anne ve babanın arasında yaşanan çatışma ayrılık vb. durumlarda ise abinin rolü babalık rolüyle eşdeğer bir pozisyon almaktadır. Bazen ne yazık ki şu başkasına tebliğde bulunan ve başkasını ıslah etmeye çalışan abilerimiz kendi öz kardeşlerini ıskalayabiliyor