Düşünce

Röportaj: Furkan Gençoğlu- Uğur Demirel

-Anadolu coğrafyasında farklı dinlere, farklı mezheplere, farklı kavimlere, farklı düşünce yapılarına sahip insanlar bugüne kadar büyük oranda barış içinde yaşamayı başardılar. Bu kadar farklı nüansı tarihsel süreç içerisinde bir arada tutan başat aktör neydi?

-Evet, “Osmanlı Barışı” diye ifade edilen tarihi bir olgu çokça seslendiriliyor. Hatta özlem boyutunda gündeme geliyor. Özellikle eski Osmanlı coğrafyasının, Osmanlı tarihe çekildikten sonra yaşadığı kanlı süreç, o barış iklimini daha aranılır hale getiriyor.

Osmanlı üç kıtaya hükmeden bir büyük cihan devleti. Farklı kavimleri, dinleri, mezhepleri bir arada yaşatmış. Üstelik 600 yıl gibi çok uzun bir zaman içinde. Nedir sır?

Bunda hiç şüphesiz İslam'ın, mü'minlerine verdiği kişilik disiplininin belirgin etkisi var. Zulüm yasak. Hem bireysel anlamda hem devlet anlamında. Halk Allah'ın emaneti ve İslam devleti, bu emaneti korumayı ilahi bir görev olarak üstleniyor. Zorla, başına kılıç dayayarak “Ya iman et ya öl” tarzında bir iman dayatması yok. Osmanlı'nın yönetmek üzere geldiği toplumlar eskiden yaşadıkları düzen ile Osmanlı arasında kıyaslama yaptıklarında çok net bir “Âdalet farkı” görebiliyorlar. “Kul hakkı” diye bir ilke var ki, bu hassasiyet mü'min ya da başka bir inançta insan için, hatta hayvanlar için bile farketmiyor. Devlet her şeyden önce barışı önceliyor. Toplumun huzur içinde yaşamasını, devletle toplum arasında şu veya bu şekilde bir maraza çıkmasını istemiyor. Bir inanç tebliği söz konusu olacaksa İslam'ın Müslümana yüklediği bir sorumluluk olarak, onun da gönülden kabul ile gerçekleşmesini öngörüyor. Devlet, kişinin can, mal, ırz güvenliğini hangi inanç veya etnik aidiyet içinde olursa olsun garanti ediyor. Padişahın bile, mesela bir Rum mimara haksızlık yapması durumunda mahkeme huzurunda yargılanabilmesi, o yönetimin adaletine ilişkin bir menkıbe gibi nesilden nesile aktarılıyor. Bu konu çok çok uzatılabilir.

Bir de, “Devlet gücü”nün, nizam – intizamı koruyabilecek nitelikte olması barışın garantisi olarak not edilmeli. Siz ne kadar iyi niyetli, barış öncelikli olursanız olun, her zaman ve her toplumda kötü niyetliler de bulunacaktır. İçinizde olmasa dışınızda olacak, içinizle oynayacak ve sizi barış dışına çekmeye çalışacaktır. Onun için Osmanlı'nın güçlü zamanları ile zaaf içine düştüğü zamanlarda aynı tabloyu görmüyoruz. Yani zaman zaman barışın kuvvetle korunması gereği ortaya çıkabilir. Burada da devletin kendi ideolojisini empoze etmeyi değil, hakem rolünü ifa etmeyi, herkesi kendi sınırları içinde kalmaya zorlamayı tercih etmesi gerekir.

Devletlerin kuşkusuz kamu düzenini sağlama adına bazı ölçüleri olacaktır. Nötr devlet tahayyül edilse bile, realize edilmesi imkansızdır. Çoğunluk iradesi de devletin niteliğine etki edebilir. Bunu, Müslümanların azınlık olarak yaşadığı ortamlar için de dikkate alabiliriz. Her durumda insanların can, mal, ırz, nesil ve dininin korunması gibi temel haklarının gözetilmesi gerekir. Ki Osmanlı, “Nizam-ı Alem” diye tanımladığı yönetim çağlarında bunu gerçekleştirmeye çalışmış.

Ulus devletler daha homojen bir toplum inşa etmeyi tercih etmişler, bu sebeple toplumu yeniden biçimlendirme gibi operasyonlar içine girmişler, bu da devlet – toplum ilişkilerini olduğu gibi, homojeniteyi aşan, farklılaşma zaruretini ortaya koyan durumlarda, çok ciddi örgürlük problemlerinin ortaya çıkmasına, ve nesneleşen toplum kesimlerinin tepkilerine yol açılmıştır.

-Bugün gelinen noktada Türkiye'de ciddi bir toplumsal gerilim ve kutuplaşma yaşadığı söyleniyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Kutuplaşmanın hayatta bu derece var olmadığı sosyal medya üzerinden pompalanan gerilimin sanal bir gerilim olduğu söyleniyor?

-Bazı kamuoyu araştırmaları, Türkiye'de toplumsal farklılaşmaya ilişkin sonuçlar ortaya koyuyor. İşte şunlar birbiriyle evlenmek, aynı apartmanda yaşamak, birbiriyle alışveriş yapmak istemiyor gibi keskin sonuçlar mesela. Ben, Çözüm süreci çerçevesinde Akil İnsanlar Heyeti içinde İç Anadolu'da temaslarda bulundum. İç Anadolu mesela, milliyetçi hüviyetle tanınan dolayısıyla, çalışılması zor bir bölge olarak bilinirdi. Şunu gördük ki, Türkler, Kürtler içiçe yaşıyor, aynı çarşıda ticaret yapıyor, kız alıp veriyor vs... Bu alan kaşındı, tutmadı. Biraz Sünni – Alevi ilişkilerinde mesafe var. Belki biraz Müslüman – Gayrı Müslim ilişkisinde mesafeden söz edilebilir. Laik – İslamcı gerilimi, Sağ – Sol gerilimi, Kemalist – Anti kemalist gerilimi alanları da öyle. Ama bunlar, mesela Batı'da olduğu gibi “yabancı düşmanlığı – mezhep kavgası” vs denecek boyutta olmadı. Bizde aynı ailenin – sülalenin içinde de bu tür farklılaşmalar yaşanıyor, o da farklılaşmayı tolere etme imkanı sunuyor. En dramatik gerilimlerden birisi ise son FETÖ gerilimi oldu. Bakalım bünyemiz onu nasıl aşacak?

-Emri bil maruf nehy anil münker sınırları nelerdir? Türkiye çirkinlikler karşısında elle müdahale edilebilecek bir ülke mi, yoksa kalb ile buğz edilecek bir ülke mi?

-Emr bil maruf, nehy anilmünker, iyiliği emretmek, kötülükten men etmek anlamında, Rabbimizirn mü'minlere yüklediği önemli bir görevdir. Mü'min, bunun dilini ve yöntemini, gerek Kur'an'a gerek Rasulullah'ın uygulamalarına bakıp bulmak sorumluluğundadır. Diyelim Kur'an'a baktığımızda “Onlarla en güzel şekilde mücadele et” buyuruluyor. O zaman mücadelede de “en güzel”i bulmak gibi bir çabaya ihtiyaç var. Nedir o? Odrada da mü'minin feraseti devreye girmeli. Diyelim Rasulullah (s.a.v.) “Bir kötülük gördüğünde onu, elinle, gücün yetmiyorsa dilinle düzelt, ona da gücün yetmiyorsa kalbinle buğz et, bu da imanın en zayıf noktasıdır” diyor. Bence bu da mü'minin feraseti ile ilgili bir durumdur. El ile müdahalenin de bin türü olabilir, dil ile müdahalenin de, kalbi direnç göstermenin de... O ana denk düşen ve Allah'ın en çok hoşnut olacağı tavrı bulmak, belki oraya nefsimizi karıştırmamak, İslam'ın en kazançlı olacağı hali gözetmek gibi hassasiyetler dikkate alınabilir. El ile müdahale edip İslam'a ve Müslümanlmara bedel ödetecek bir tavır herhalde sağlıklı olmaz.

-Doğduğunuz ülkeyi seçme hakkınız bulunsaydı tek kutuplu bir ülkede yaşamayı mı tercih ederdiniz yoksa farklı kutupların birlikte yaşadığı bir ülkede mi yaşamayı tercih ederdiniz?

-Yaşadığım ülkenin, hayat tarzımı ve ruh dünyamı rahatlatıcı ve gönül huzuru verici bir iklime sahip olmasını isterdim hiç kuşkusuz. Ama bu tek kutuplu bir ülke demek midir? Sanmıyorum. İnsanın bulunduğu her ortamda farklılaşma, çeşitlilik vardır. Bir İslam toplumu, bu tanımlamayla belki tek kutuplu gibi görünebilir, ama o da kendi içinde farklı çiçeklerin açabildiği bir toplumdur. Burada Rasulullah Efendimizin “Ümmetimin farklı düşüncelere sahip olması rahmettir” sözünün çok açıklayacı bir mahiyeti vardır. Farklılığı belaya dönüştürmek de mümkün, rahmete dönüştürmek de... O dozu ayarlamak da toplumun erdemi ile ilgili olmalı. Bir İslam toplumunda bile, yukardan aşağı mesela tek bir görüş (mezhep) çerçevesinde biçimlendirme girişimleri hep sancıya sebep olmuştur. Ben Hazreti Ömer döneminde bile, doğrudan ona yönelik itirazların olabilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

-Sizce İslam dışı uygulama ve söylemlere hoşgörü mü tahammül mü göstermeliyiz?

-Hoşgörü de tahammül de, hakim konumda olan için kullanılacak davranış tarzı tanımlamaları. Ülkemiz Müslüman bir ülke, Müslümanlar da hakim toplum olarak görüldüğü için onların hoşgörülü davranmasından ya da yanlışa tahammül etmesinden söz ediyoruz. Bir kere hakim sistemin laik karakterde olduğunu ve böyle bir alt-üst sınıflaması yapmadığını bilmek gerekiyor. Ancak gene de fiili durumdan kaynaklanan bir Müslüman belirleyiciliğinden söz edilebilir. Bence hoşgörü ve tahammül'ün getirdiği hakim dilden farklı bir iletişim dili bulmak, İslam'ın mesajını o dille iletmek daha doğru olur. Bir insana “Sana hoşgörü gösteriyorum, ya da tahammül ediyorum” demek, en baştan iletişimi baltalar diye düşünüyorum.

-Medine Sözleşmesi birlikte yaşama kültürü için referans gösteriliyor. Bugün Türkiye'de böyle bir sözleşme neye tekabül edebilir?

-Medine Sözleşmesi, Müslümanların Medine'de henüz tam belirleyici irade olmadığı dönemde, farklı inanç grupları ile yaptığı birlikte yaşama projesidir. Bu dönemde henüz devlet yönetimi gibi hakim bir güç yoktur. Bence geçici bir durumdur. Buna rağmen, böyle pozisyonlar için her zaman referans alınacak bir ilişki tarzıdır. Ancak daha sonra İslam hakimiyetinin oluştuğu ve Müslümanların iradesinin belirleyici olduğu safhaya geçilir. Asıl o safhada birlikte yaşama sorunu nasıl bir görünüm kazanmıştır, ona bakmak lazım. Sanırım bu dönemde, Müslümanların farklı dinde olanlara yönelik bir inanç baskısı söz konusu değildir. Ancak, güvenlik sorunu diyebileceğimiz bazı durumlar ortaya çıkmış, yani diyelim Yahudilerin dışardan Müslümanlara yönelik saldırılara yardım etme durumu olmuş, ona da müdahale edilmiştir. Şu söylenebilir: Güvenlik sorunu olmadığı takdirde, Müslümanlarla gayrı müslimlerin bir arada yaşamakta sorun yaşamadığının örneğini Medine'den alabiliriz.

-Birlikte yaşamak zorunda mıyız?

-Birlikte yaşamak zorunda toplumlar. Katman katman ya da getto getto olmaz. Zaman zaman bir aile içinde bile farklılaşmalar ortaya çıkabilir. Orada bile birlikte yaşayabilip yaşayamama sorunu söz konusu olur. Toplum ise, yeknesak – tekdüze bir yapı arzetmez. En homojen toplumlar bile, bünyesinde farklılıkları barındırır. İnsanoğlu bu, her gönülde bir aslan yatıyor tabii olarak, bu da farklılaşmaları getiriyor, farklılaşmaları iletişimi engellemeyecek dozda tutmak, genel bir toplumsal terbiyeyi gerekli kılıyor. Buna nasıl varılır? İnsan insanın kurdu olur belki bir dönem, sonra böyle birbirini kıra kıra bir yere varılamayacağını görür, sonra içinden bir güç çıkarır, Leviathan üretir vs... Devletin oluşum süreci böyle anlatılıyor Hobbs'un teorisinde. Demek ki çatışma var, ama birlikte yaşama arayışı da var. Bunu böyle derin çatışma ve kopuşlara yol açmadan başarmak, belki olması gereken bu. Ya birbirimizi yiyerek birlikte yaşayacağız, ya birbirimizi inşa ederek...

-Çözüm sürecinde nerede hata yapıldı, yeniden başlarsa nelere dikkat edilmeli?

-Çözüm sürecinde farklı taraflar var. Devlet hakim yapı olarak terör örgütünü tasfiye etmek için bir proje yürütmek istedi. Örgüt silahtan arındırılacak ve militanlar dağdan inerken bir rehabilitasyon programı devreye sokulacaktı. Silah hiç kimsenin hakkı değildi, örgüt için de yolun sonuna gelinmişti. Bu arada Hükümet, “Kürt sorunu”nun gerek kimlik alanındaki problemler için gerekse Doğu-Güneydoğu'nun ekonomik – sosyal – kültürel mağduriyetinin giderilmesi noktasında ciddi adımlar atmıştı. Akil insanlar heyetleri de, konuyu topluma, toplum hassasiyetlerini de devlete taşıyacaktı. Burada, devlet adına sanki terör örgütü ile Kürt sorunu da görüşülmüş, iyileştirmeler bu görüşmelerle belirlenmiş gibi bir görüntü ortaya çıktı, örgüt de bunu Kürtlere böyle sattı. Bu yanlıştı. Bu, örgüte “Biz iyileştirmeleri silah zoruyla aldık” gibi bir propaganda yapma fırsatı sundu.

Öte yandan uluslar arası odaklar örgüte, “Size Suriye'de alan açıyoruz. Orada kanton sistemi kurabilirsiniz. Oradan da Türkiye'ye akarsınız” gibi bir ümit verdi, bu, “Niye silahları bırakıyorsunuz?” gibi bir fesat girişimi idi. Örgüt silahı bırakmadı, aksine, Kobani'den yola çıkarak, hendek – barikat – özyönetim ilanı hamlesinde bulundu. Ondan sonrası malum. Örgüt, uluslar arası odakların Türkiye'ye yönelik terbiye aracına dönüştü. Ben silahlı yapıya karşı müsamahasız, ama Kürtlerin sorunlarını pazarlıksız çözmek gibi bir tavrı doğru bulduğumu yazdım. “Çözüm süreci hatırına” diyerek, bölgenin silah deposu haline getirilmesine asla müsaade edilmemeliydi. Hendekler, barikatlar, özyönetim ilanları o müsamaha döneminin içinden çıktı. Sonrası yüzlerce ölüm getirdi. Halen normalleşme gerçekleşmiş değil, dileyelim şu sürecin sonu, Doğu'nun – Batı'nın barışı yudumladığı bir sona ulaşsın.

Orhan Özer Konuya temelde “Aile” kavramını tanımlamakla başlamak gerektiği düşünüyorum. Zira kavramların herkes için farklı şeyler ifade ettiği bir yazı anlam kaymalarına sebep olabilir. Aile kavramı literatüre göre çeşitli şekillerde tanımlanmıştır ve bu tanımlamaların bazıları ailelerin ikamet şekline göre bazıları ise yaptıkları evlilikler üzerinden tanımlamaktadır. İslam’ın aileyi nasıl tanımladığına bakacak olursak, İslam’da ailenin bir arada mı yaşayacağı, ayrı mı yaşayacağı veya bir erkeğin tek bir kişiyle mi yoksa birden fazla kişiyle mi evleneceğiyle alakalı kesin bir hüküm bulunmamaktadır. İslam’da aslolan kişilerin kan bağı veya evlilik neticesinde Allah katında aralarında oluşan hukuklarıdır. İnsanların neslinin devamı ve var olması Hz. Âdem’den bu yana aile ile var olmuştur. Allah insanlığın neslinin devamını aile kurumu üzerinden inşa etmiştir. Allah’ın dininin hâkim olmasını da heybetli camilerden önce aile kurumu üzerinden mümkün olacaktır. Bundan dolayı bizim için aile sadece iki kişinin birbirlerini sevmesinin neticesinde gerçekleşen bir olayın çok ötesinde bir olaydır. Tahrim suresi 6. Ayette Allah buyuruyor ki ; “Ey iman edenler. Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden koruyun”. Bu hitap iman eden babaya yapılıyor. Bu ayeti kerimede sorumluluk babaya yükleniyor demek ki aile fertlerinin cehennem azabından korunmasında babaya büyük bir rol düşüyor bu sebeple babaların tavır ve davranışlarının nasıl olması veya olmaması gerektiği üzerine anlatmaya başlamakta fayda var. Baba kavramı gerçekten birçok kişi için olumlu davranış ve tutumları simgeleyen bir kavramdır. Aile ilişkilerinde hiç sorun yaşamadan sürdürüleceğini beklemek doğru değildir zira imtihan dünyasında bazen malla bazen canla bazen ’de ailemizle imtihan olacağımızı unutmamamız gerekir. Hz Nuh’un evladıyla imtihanını unutmamamız gerekir. Çalışacağız, çaba göstereceğiz ama gerçekçi olacağız. Şunu unutmamak gerekir zaman değişse de fıtrat değişmiyor. Onun için bugün ailelerin yaşadığı problem bir çağ problemi değil ailenin rolünü hakkıyla yerine getirmeme problemidir. İmtihanın daha yolun başından başladığını unutmamız gerekir. Çocuğun daha erken yaşlarda kişiliğinin şekillendiğini unutmamamız gerekir. Çocuk terbiyesini daha küçük bir şeyden anlamaz veya biraz daha büyüsün gibi bahanelerle ertelemek çocuğumuz için ilerde geri dönüşü olmayan bir sürecin başlangıcı olacaktır. Babanın rolüne gelecek olursak modern hayatın koşuşturmaları arasında evladıyla zaman geçirmek yerine spora, seyahate, toplantıya giden bir baba, yarın bir gün kendi kültürüne yabancılaşan kendi inancına yabancılaşan bir evladı karşısında görmesi çok uzak bir ihtimal değildir. Evladıyla aynı sofraya oturmaya fırsat bulamayan bir baba evladına rol model olacak kadar onunla zaman geçiremiyorsa ve onun derdiyle dertlenmiyorsa o çocuğun derdine dert katacak onu yozlaştıracak rol modelleri ya TV’de ya sokakta ya da okulda bulacaktır. Saatlerce tv karşısında bir kanaldan diğer kanala atlayarak aynı haberi defalarca izleyen bilmem hangi ülkedeki her türlü olaydan haberi olan baba eğer yanı başındaki evladından bihaberse bu yaklaşan felaketin ne denli şiddetli olacağını gösterir. Evladımıza nasihat etmeyi veya onun güzel ahlak sahibi olmasını tamamen vakıf dernek ve cemaatlere yüklemekte yapılan bir diğer yanlıştır. Evet, camaatler vakıf ve derneklerin çocuklarımızın güzel ahlak sahibi olmasında ve kişiliklerinin şekillenmesinde önemli bir rol üstlenmektedir fakat öncelikli olarak çocuğun bu gibi ortamları benimsemesi ve temel davranışlarının şekillenmesinde çocuğun evde ailesinden gördüğü davranış belirleyici olandır. Karı koca umreye veya hacca giderken evlatlarını bilgisayar başında nefsiyle baş başa bırakan ve onun harama meyletmesine sebep olan kişilerin yaptıklarının Allah katında nasıl hesabını vereceklerini tekrardan düşünmesi gerekir. Allah bize beş vakit namazı camiye kılmaktan, haftada bir gün sohbete gitmekten, Allah için gidip kişilerle ilgilenmekten önce ailemiz ve evlatlarımızla ilgilenmemizi emrediyor. Önceliklerimizin karıştığı bir dünyada şeytanın bize sağdan yaklaşmasını da gözden kaçırmamamız lazım. Dünyada mal mülk evlat veya makam sahibi olmanın yegane sebebi rıza-i ilahi olmalı. Problem ise bunları elde etmekteki amacımızın sıhhatli olmamasıdır. Onun için insanlar evlat edinirken de Hanne gibi “Hz. Meryem için; doğarsa sana adayacağım” gibi bir niyetle başlamıyorlar hayata. Zeki olursa en iyi okullara göndereceğim, yok tembelse kuran kursuna göndeririz gibi bir kurguyla yola çıkılıyor. Yani çürükler Allaha iyiler dünyaya kurban ediliyor ve sorun da tam bu noktada başlıyor. Sabah okula geç kalmasın diye uyandırdığımız çocukları eğer sabah namazına kaldırmaktan çekiniyorsak önceliklerimiz değişmiş demektir. Evladının okul sınavı veya üniversite sınavını had safhada önemserken oğlunun veya kızının namaz kılmamasını veya oruç tutmamasını kendine dert edinmeyen bir baba zaten en büyük sınavı kaybetmek üzeredir. Bir baba düşünelim hali vakti yerinde, evladına en lüks arabayı çekmiş ve cebini doldurmuş bu baba makbul bir baba mıdır? Evladının nefsini firavunlaştıran ve doyumsuz bir nefis sahibi olmasına sebep olduğunun farkına varmadığından evladı yarın gücünün yetmediği başka bir şey istediğinde aslında paranın çocuğu tatmin etmek için yeterli bir araç olmadığın anlar. İnsan etkileşiminin had safhada olduğu bir dönemde farklı kültür yapıları, tutum ve davranışlarla karşılaşan gençlerin tabi olarak farklı yönelimleri olabilir. Erkek çocuklar için konuşacak olursak küpe takmak, saç uzatmak ve boyamak veya dövme yapmak kişinin zihninde normalleşen hatta belirli bir süre sonra kendisininde yapmak isteyeceği tutum ve davranışlar arasına girebilir. Buna benzer tutum ve davranışları kısıtlamak veya yasaklar koymak o kişi için kesinlikle çözüm değildir. Eğer o çocuk bu davranışı benimsemiş veya niye bu davranışı sergilememesi gerektiğiyle alakalı kendini tatmin edecek bir cevap almamışsa fırsatını bulduğu ilk anda bu davranışı sergileyecektir. Bu sebeple her türlü ortama girip çıkan ve aktifleşen bu çocukların tutum ve davranışlarını yasakçı bir tavırla şekillendirmek yerine bu davranışları neden yapmaması gerektiğiyle alakalı nedenleri çocuğumuz daha bu ortamlara girmeden oturup konuşmalıyız. Yapılan bir diğer hata da kendimize benzemesini istediğimiz çocuklarımızı kendi bulunduğumuz çevre ve ortamlara sokmamaktır. Belirli bir yaştan sonra adapte olduğu çevresini değiştirmek istemeyen veya yabancılaştığı ortamlara girmeyen bir evlatla karşılaşmak ne yazık ki kaçınılmaz bir son olacaktır. Eskilerin dediği gibi en iyi öğüt örnek olmaktır. Kısacası bir çocukta sevmediğimiz bir tutum ve davranış varsa bunun değiştirmenin en kolay yolu ona hakkıyla örnek olacak bir baba profili ortaya koymaktan geçer. Sevgimizi evlatlarımıza karşı göstermekten çekinmemeliyiz. Peygamber efendimiz’de (s.a.v) çocuklarımızı ve onlara karşı merhametli olmamızı tavsiye etmiştir. Bir babanın evladına sarılması veya onu öpmesi acziyet göstergesi değildir bu düşünce cahiliye düşüncesidir. Eğer biz kendi evlatlarımıza sevgimizi göstermezsek onlar bu sevgiyi haram kişilerin kollarında arayacaktır. Abinin rolüne gelecek olursak; Abi aile içinde gizli otoritedir. Eğer rolünün hakkını verirse gerçek manada aile içinde dengeleri sağlayacak bir köprü görevi görür. Babanın ve annenin otoriter pozisyonuna karşı abi tam bir yumuşak güçtür. Etrafını yeni tanımaya başlayan ve hayatı anlamlandırmaya çalışan fertler için abi önemli bir rol model ve referans noktasıdır. Kişiliğini oturtmayan ve olgun davranışlar göstermeyen bir abi profiliyle, üstlendiği sorumluluğun farkında olan ve o olgunlukla hareket eden kardeşlerine yol gösteren yeri geldiğinde yaşadıkları sıkıntılara çözüm yolları arayan abi diğer kardeşlerin tutum ve davranışlarının şekillenmesinde önemli bir rol alacaktır. Kardeşleriyle iyi iletişim kuran bir abi, anne ve babanın çocuklarında gerçekleştiremiyeceği değişimi gerçekleştirir. Genellikle çocuklarda yaşanan problemlerin büyük bir kısmını anne ve babadan önce abi duyar. Yaşanan bu problemlerin çözümünde abinin takınacağı tavır yaşanan sıkıntıyla alakalı takınılacak tavırda belirleyici olur. Genellikle abilerle alakalı yaşanan en büyük sıkıntı bir yandan kendini inşa etmeye çalışan diğer yandan hayatın kendine yüklediği sorumlulukları yerine getiren abinin, ailedeki sorumluluklarını yerine getirmeme problemidir. Kardeşlerinin yaptıkları hataları olgunlukla karşılamak ve onlara çözüm üretmek yerine kardeşleriyle sürekli çatışma halinde olan abiler genelde kardeşleri tarafından söyledikleri umursanmayan kişilerdir. Çatışma halinde olan abi ve kardeşler arasında genelde birbirleriyle dertlerini paylaşmak bir tarafa aynı ortamda zaman geçirmek bile yeteri kadar sıkıcı bir hal almaktadır. Ailede anne ve babanın arasında yaşanan çatışma ayrılık vb. durumlarda ise abinin rolü babalık rolüyle eşdeğer bir pozisyon almaktadır. Bazen ne yazık ki şu başkasına tebliğde bulunan ve başkasını ıslah etmeye çalışan abilerimiz kendi öz kardeşlerini ıskalayabiliyor

Çocuk eğitiminde, Planla-Uygula-Değerlendir, ölçüsü asla vazgeçilemeyen ana unsurdur. Aile ve okul, eğitimde bu üç saç ayağına uygun programlar üretebilirse, çocuğun aile ile okul ile olan ilişkilerinin düzgün, yetişmesinin de istenilen tarzda olacağı unutulmamalıdır. Her ailenin en küçük, küçük olmasına rağmen en kıymetli bireyleri olan çocuklar; çok sevilen, çok kollanan, yetişmesi için olmadık fedakarlıklar yapılan, hatta ebeveynin ekonomik durumunu bile tehlikeye sokacak kadar her isteği yerine getirilen bireyleridir. Her anne baba kendi yetişme tarzına, kendi inanışlarına, kendi değerlerine, kendi ekonomik durumuna göre çocuğuna ilgi gösterir. Eğitimi ve yetişmesi için kendi hayat biçiminden bile fedakarlıklar yapar. Hem dini ve sosyal hayatını, hem de dünyevi ve mesleki hayatını biçimlendirmek için kendince planlamalar yapar, planladığını da uygulamaya koyar. Anne baba, kimi zaman kendileri çocuklarının eğitimini iş olarak üstlenir, çocukları ile bire bir ilgilenir, kimi zaman da eğitimin bir başkası veya bir kurum tarafından verilmesini benimser. Hangi halde olursa olsun çocuk eğitimi, binlerce insan, yüzlerce kurum tarafından hep üzerinde konuşulan, tartışılan, kafa yorulan, çocukların geleceğe hazırlanması için araştırmalar yapılan önemli konuların başında gelmiştir. Devletler de çocuk eğitimi için bütçelerinden önemli kaynaklar ayırmaktadır. Özellikle ülkemizde yaş gruplarına göre okullar yaygın bir şekilde eğitim vermektedir. Ancak bu okullar daha ziyade çocuğun dünyevi hayatını geliştirecek ve biçimlendirecek mesleki formasyonlar kazandıracak tarzda dizayn edilmiştir. Ancak oluşturulan bu eğitim maalesef ülkenin her tarafında aynı kalite ve yetiştirme tarzını yakalayabilmekten oldukça uzaktır. Devlet yaş gruplarına göre okul eğitimini planlamış, bölümlemiş ve uygulamaya koymuştur. Ancak çocuğun dini hayatı ile eğitimi konusunda gerekli yapılanmayı yapamamıştır. Okul ile birlikte okul dışı kurumlar ki—bunlar başta aile, vakıf, dernek ve farklı oluşumlar—çocuğun dini ve mesleki gelişimine göre programlar üretmekle kendilerini görevli saymışlardır. Dini hayatla ilgili planlamayı genellikle ve yoğunluklu olarak aileler ve dini çalışmalar yapan vakıf ve dernekler yapmakta ve uygulamaktadırlar. Özellikle okul dışı kurumlarda, çocuklar için gerekli olan hem mesleki, hem de dini bilgilendirmeler birlikte palnlanmakta ve uygulanmaktadır. Devlet okullarında daha ziyade çocuklara dünyevi hayatta lazım olabilecek bilgileri içeren programlar verilmekte, eğitimin sadece bu yönünü öne çıkartmaktadır. Oysa her insanın olduğu gibi çocukların da dini ve kültürel programlara ve bilgilendirilmeye ihtiyacı vardır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri eğitimin bu yönü devlet politikaları gereği hem ihmal edilmiş ve görmezlikten gelinmiştir. Devlet temel felsefe olarak geçmişi ile bağlarını kopartmış, yeni bir nesil, yeni bir gençlik oluşturmayı hedeflemiştir. Bunu da 10. Yıl Marşı’nda “On yılda on beş milyon genç yarattık.” sözleri ile hayata geçirdiğini ifade etmiştir. Laiklik yanlış ve maksadını aşan bir tarzda anlaşılmış, ilerlemenin önünde din ve dini düşünme tarzının olduğu kabulü ile koullarda din derslerinin varlığı sadece isteyenin bilgilendirileceği bir konuma düşürülmüştür. Var olan kitaplar ve programlar ise yüzeysel, içeriği boşaltılmış, tabiat sevgisi, ağaç sevgisi, hayvan sevgisi, telefonla nasıl konuşulur gibi yalın pek de anlamlı olmayan konular din imiş gibi okutulmaya ve anlatılmaya çalışılmıştır. Aile ile okul çocuk eğitiminde çatışmaktadır. Aile çocuğunu kendi inandığı ve yaşadığı dini değerler göre biçimlendirmeye çalışırken, okul çocuğu içerisinde dini motiflerin olmadığı devletin resmi laik eğitim politikasına uygun eğitmeyi benimsemiştir. Aile ilk insanın Allah tarafından topraktan yaratıldığı bilgisini çocuğuna verirken okulda insanın evrim sonucu maymundan yaratıldığı anlatılmaktadır. Bu tip temel çelişkiler eğitimin her kademesinde görülebilmektedir. Bu durum ise çocuğun şizofren, melez, zihin dünyasını felç eden bir durumun doğmasına sebep olmaktadır. Yaratıcı, herşeyin sahibi, güç ve otoritesini kimseyle ve hiçbir varlıkla paylaşmayan Rab ve O’nun insanların uyması için koyduğu dinden bahsetmeyen bir dini eğitim uygulaması kitaplarda ve ders programlarında maalesef yer almamıştır. ( Burada haksızlık da etmiş olmayayım. Bugünkü siyasal iktidarın bir kaç senedir okullarda dini bilgileri veren yeni dersler oluşturduğunu ve içeriği değiştirilmiş kitapların okullarda ders kitabı olarak okutulduğunu da söyleyeyim.) Oysa hayat sadece dünyadan ibaret değildir. İnsanın hayatında, dünya hayatı kadar ahiret hayatının da var olduğu ve iki dünyayı birlikte kurma ve inşa etme tavsiyesi Rabbimiz tarafından dünyanın var edilişinden beri tüm insanlara tavsiye edilmiştir. Hayatın sadece dünya hayatından ibaret olmadığı, ahiret diye bir hayatın da var olduğu temel vurgusuyla her iki hayat ile bilgileri zamanında çocuklara vermek, onları aydınlatmak her kişi ve kurumun öncelemesi gereken temel eğitim çalışmalarının başında gelmelidir. Biz biliyoruz ki: Dünya hayatı da ahiret hayatı da olmazsa olmazlarımızdandır. Allah kullarından hem dünya hayatının, hem ahiret hayatının iyiliklerinin talep edilmesini ayetle öğretmiştir. Dünya hayatı önemlidir. Çünkü insanın ahiret hayatını belirlemektedir. Ahiret hayatı önemlidir. Çünkü insanın dünya hayatını biçimlendirmektedir. Dolayısı ile çocuğun eğitimini ikili bir hayata uygun planlamak zorunluluğu vardır. Çocuğun dini hayatını planlarken; “Hangi yaşta nasıl bir dinî eğitim? Çocuk, iman esaslarını nasıl öğrenir? Çocuklara ibadetler nasıl sevdirilir?” gibi konularda objektif bir fotoğraf çekip okul öncesinden başlayarak çocukların sosyal ve psikolojik durumları dikkate alarak verilecek eğitimde uygulanacak yol haritasını her anne baba çıkartmalıdır. Çocuklar, anne-babaya Allah’ın verdiği bir emanettir. Bu emanet de anne-babalara büyük bir sorumluluk getirmektedir. Kıyamet günü bu sorumluluklarından hesaba çekileceklerdir. Anne baba kendisine Allah’ın istediği tarzda yetiştirilmesi için emanet ettiği çocuğuna ihanet etmemelidir. Çocuğu okul öncesinden alarak, çocukluk ve gençlik döneminin sonuna kadar hazırlarken nelere dikkat edilmesi gerekir? Birlikte kafa yormamız gerektiğine işaret etmek istiyorum. Okul öncesi

  • Okul öncesi çocuk grubunun anne baba bağımlılıkları çok fazladır. Ev onun dünyasının her şeyidir. Anne-babaların üzerlerine düşen en önemli görev, çocuğun sorularına hazırlıklı olmak, hangi yaşta neyi nasıl öğ­retebileceğini öğrenmektir. Anne baba din eğitimi konusunda sağlam bilgilere sa­hip olmalı, çocuğun sorusuna nasıl cevap verece­ğini bilmeli ve hangi bilgiyi hangi aşamada, hangi çerçe­vede öğreteceğinin bilincinde olmalıdır.
  • Bu yaş grubunda ilişkiler sevgi odaklı olmalıdır. Okul öncesi dönem, dini sembolleri sevdirme ve benimsetme dönemidir. Okul öncesinde dini eğitim, çocukların duygusal, sosyal, gelişimlerine uygun verilmelidir. Dini sembollerin, çocukların hafızalarına yer edinebilmesi için bu sembollerin olduğu yazboz kitapları bu dönemde kullanılabilir.
  • Dini sembolleri sevdirirken ödüllendirme yöntemine başvurmayı unutmamalıdır. Cezalandırma bu dönemde asla başvurulmaması gereken bir davranıştır. Oyunla öğretim, bu yaş grubu için en ideal öğretim metodudur.
  • Beş altı yaşlarından itibaren ço­cuğun sorduğu sorular gelişigüzel sorulan sorular değildir. Öğrenmek için­dir. Bu çocuğun kendisine verilenleri almaya hazır olduğuna işarettir. Bu yaşlarda sorulan sorular cid­diye alınmalı gerektiği gibi cevaplandırılmalıdır.
  • Çocuk, okul öncesi gerçekle, gerçek olmayanı ayırt etme imkanına sahip değildir. İleri yaşlarda öğreneceği bilgileri, çabuk öğrensin diye zamanından önce vermemelidir. Bilgiyi çabuk öğreteyim diye çocuğu sıkmak, bilgi hamalı yapmamak gerekir.Çocuğun dini duyguları gelişim sürecine bağlı olarak şekillendirilmelidir.
  • Çocuklara dini bilgileri zorla verme, ibadetleri öğretme çalışmalarında zorlama ve inatlaşma yoluna gidilmemelidir. Çocuk istemediği dini bir faaliyete zorlanmamalıdır.Zihninde baskı ve inatlaşma kalan bir çocuk, dine ömür boyu olumsuz bakabilir, duyarsız kalabilir.
  • Bu dönemde çocuk için model olan kişiler ebeveynleridir. Aile bireyleri sözlerine ve davranışlarına dikkat etmeli kaba, cezalandırıcı, küfürbaz, sözünü tutmayan kişiler olmamalıdır.
  • Çocuğa ihtiyaçları için Allah’a dua etmesi gerektiği öğretilmelidir. Ailede günlük dini ibadetler çocukların yanında, onların gözü önünde yapılmalıdır. Namaz kılarken, dua ederken onların sizinle oynama isteklerine olumsuz tepki vermemelisiniz.
İlk Öğretim dönemi
  • Rol model olan kişiler arasına öğretmenler de katılmıştır. Bu üçlünün sözleri ve davranışları uyumlu olmalıdır. Çocukların dinî duygularını geliştirmek için çabalayanların sözleri, kendi hayatlarında yer edinmeli ve yaşanılır olduğu çocuklar tarafından görülmelidir.
  • Dini bilgiler, öğreticilerin hayatlarına aksetmez ve ibadetlerle derinleştirilmez ve davranışlarında hayat bulmazsa söyledikleri sözlerin tesiri olmaz.
  • Bu yaş grubunda Hak, adalet, haram helal, paylaşım, sevgi, acıma gibi kavramlar öğretilmelidir. Yakın ve uzak çevresinde hissedilen, acının ve sevincin paylaşılması kavratılmalıdır.
  • Eğitimci, bilgileri eğitsel faaliyetlerle kavratabilme çabasında olmalıdır.
  • Eğitimci çocukla vakit geçirirken hiçbir zaman çocuklaşmamalıdır. Çocuğun seviyesine inebilmeli, ancak ölçüyü kaçırıp onun arkadaşı gibi davranmamalıdır.
  • Bu yaşlarda, temelibadetler ve iman eği­timi verilmelidir. Bunda geç kalınmamalıdır.
  • Bu yaş grubunda çocuklar ablalarını, abilerini oldukça sevmektedirler. Bunun için de eğitimci ablanın, abinin sıcak, samimi, içten olması çok önemlidir.
  • Bu yaş grubunda ayda bir, evinizde arkadaşları ile grup içi etkinliği sağlamak amaçlı el becerisi çalışmaları yapılmalıdır. Çocuklar el becerisi dersini oldukça sevmektedirler. Oyun ve eğlence ağırlıklı geçen çocuk günleri düzenlenmeli, bu günlere çocuklar oldukça ilgi göstermektedir. Evimiz kirlenir diye bundan vezgeçmeyiniz.
  • Bu yaş grubunun özelliklerinden birisi de çocukların çok kolay etkilenme özelliğidir. Allah’a inanmanın, Allah’ı sevmenin faydaları, bunlara karşılık da Allah’ın yardımı ve inananlara desteği anlatılmalıdır.
Lise dönemi
  • Gençlik; çocuklukla erişkinlik arasında yer alan, gelişme, ruhsal olgunlaşma ve yaşama hazırlık dönemidir. Gençlik, çocukluk ile erişkinlik arasında bir köprüdür. Genç için çocukluk dönemi geride kalmakla beraber, henüz yetişkin de değildir. Bu yüzden gençlik çağı bir belirsizlik ve arayış devresidir. Yön ve hedefin arandığı, meslek ve ailevi rollerin üstlenilmesi için gerekli kişilik özelliklerinin kazanılmaya çalışıldığı, bireysel hareket etmeye başlanıldığı, bir dönemidir.
  • Gençlik çağı, topluma karışma çağıdır. Bu dönemde genç evden kopar, çevreye yönelir.Gencin kimlik problemi vardır. Bu yaştaki gençlere anlayışla yaklaşılmalı, sert ve kaba davranılmamalıdır.
  • Genç, geçiş döneminde hayallerin, tutkuların, idealizmin, değerler sisteminin etkisindedir. Özgürlük ve özgür davranma arayışı içindedir. Topluma kendini ispatlamak istemektedir. Yaptığı atılım ve girişimlerin engellenmemesini ister. Gençlik dönemi, hareketli bir dönemdir. Bu dönemde gence duyguları hâkim olduğu için acele, düşünmeden, çabucak karar verir. Bu nedenle kolaylıkla yanlış yapma ve hataya düşme ihtimali vardır.
  • Gençlik, enerji dolu ve hareketli bir dönemdir. Genç sahip olduğu enerjiyi harcayabilmek için daha çok harekete ihtiyaç duyar. Birçok meseleyi çözebilecek heyecan, dinamizm ve fiziksel beceriye de sahiptir; kendisine fırsat verildiğinde çok önemli başarılara imza atabilecek yeteneğe sahip bulunmaktadır.Fırsat vermede geç kalmamalıdır.
  • Bu dönem gencin enerjik, atak, hislerle davranma çağı olduğu için isyankar, asi, bilgiçlik taslama duyguları, otorite kabul edilme istekleri ön plandadır. Gencin dinamizminden faydalanmayı bilmeli, fedakarlığı, cömert ve iyi ahlak sahibi olması vurgulanmalı, bu özelliklerin, dine hizmet etmede davet ve tebliğdeki önemi hissettirilmelidir.
  • Bu dönemde ana-babanın öğütlerinden ve karışmalarından usanan genç, kendini dışarı atar. Evinde anlaşılmadığını, kendisine değer verilmediğini, çocuk gözüyle bakıldığını sanan genç için arkadaş grubu bir kurtuluş, bir sığınaktır. İyi arkadaş edinmesini hatırlatmak gerekir. Arkadaş grubunu iyi tanımak ve kimlerle arkadaşlık kurduğunu takip etmek gerekir.
  • Ergenlik çağı gencin sorgulama çağıdır, aynı zamanda bu çağdaki genç yoğun bir değişim sancısı içindedir. Fikirleri, davranışları sık sık değişir. Gençler arasında şiddet, kaba davranış, sert hareketler sıkça görülebilinir.Onlara merhamet, iyilikte yarışma, güzellikle uyarma ve yumuşak davranma öğütlenmelidir. Gencin bu dönemde yardımseverlik, iyilik etme, fedakarlık duyguları da öne çıkar, bu iyi, güzel yönleri ve huyları takdir edilerek övülmeli ve teşvik edilmelidir.
  • Gençler, haz odaklı bir yaşamın içine hızla çekilmektedirler. Sadece bedensel lezzetlerin peşine sürüklenen gençlerde, İslami değerler örselenmektedir.Gençlere her şeyin dünyevi lezzetten ibaret olmadığı, ilahi lezzetleri de düşünmesi gerektiği vurgulanmalıdır. Dünyevi hazların insanı yanlışa sürüklediği ve genci doyumsuz bir hale getirdiği vurgusu yapılmalıdır.
  • Dini eğitim, bilgi eğitimi kadar duygu eğitimidir. Bilgi yoğunluğundan ziyade, bilginin hayatta yer edinmesini ve yaşanmasını sağlayacak duygu yoğunluğuna dikkat çekilmelidir.
  • Gencin ilahi mesajı içselleştirmesine, sevgi ve ilgiyle destek verilmelidir. Dinin sadece öteki dünya için değil bu dünyadaki işler için gerekli olduğu bilincinde olmaları aktarılmalıdır. Bunun da ilahi emir ve yasaklara uyma, ibadetlerde düzenlilik ve devamlılık, başkalarının hak ve menfaatlerini gözetme ile sağlanabileceğini hissettirmelidir.
  • Gençlerden aynı değerleri paylaşanlarla arkadaşlık kurmaları, birbirleriyle yakın olmaları ve aralarında dostluk kurmaları istenmelidir. Gençlerin, dini, sosyal ve siyasal faaliyetlerde aktif halde olmaları ve öğrendiklerini bu faaliyetlerle sahaya yansıtmaları hatırlatılmalıdır.
  • Gençlere evlerinde, okullarında, sosyal hayatta iyi davranışları ile modellik yapmaları öğütlenmelidir. Dini temsil edenlerin, güzel bir örneklik ve sorumluluk sahibi olmaları gerektiği hatırlatması yapılmalıdır. Komşusunun haklarına saygı gösteren, başkalarının arkalarından konuşmayan, adalet ve sorumluluk sahibi olanlarla dinin daha iyi temsil edilebileceğini, bilginin sözle aktarımı ne kadar önemliyse, davranışlarla da aktarılabileceği ve etkisinin daha güçlü olacağı bilincini aşılamak gerekir. Söz ile yaşayışın birbirlerinin ayrılmaz iki parça olduğu hatırlatılmalıdır. Sözün güç olduğunu ve bu gücün de sözün yaşanılır olmasından kaynaklandığının bilinmesi gerektiğine vurgu yapılmalıdır.
  • Gençlere, önce kendini sonra toplumu değiştirme ve çevresini İslamlaştırma hedefi verilmelidir. Bunun da öğrenenler, yaşayanlar, aktaranlar eliyle sağlanabileceğini sık hatırlatmak gerekir. Gençlere çevreyi değiştirenler biz olacağız fikrini iyi aşılamak ve bu konuda göreve talip olmalarını anlatmak gerekir. Bu bilinç genci diri ve canlı tutar.
  • Gençlere, dini değerlerle donanmış, onları hayat tarzına dönüştürmüş, azim ve kararlılıkla topluma hizmet etmeyi seven, dürüst, dinamik, çalışkan, girişimci, gelişime açık, söz ve iddia sahibi, dünyayı ve ahreti iyi algılamış önder ve öncülerden olmaları tavsiye edilmedidir..
  • İlahi mesajın toplumda yer edinebilmesinin, ancak dini hayat tarzı olarak benimsemiş gençlerin iş ve el birliğiyle onu tebliğ etmeleri sayesinde olacağı prensibi kavratılmalıdır. Dini yaymadaki engellerin ve zorlukların ancak ilkeli, inatçı ve kararlı bir mücadele ile aşılabileceği gençlere anlatılmalıdır.
Sonuç olarak; çocuk sevgisi ile imtihan sorumluluğu dengede tutmalıdır. Doğurduğumuz çocuklarımızın terbiye edilmesini acaba bizler mi sağlıyoruz, yoksa televizyon, bilgisayar, internet, sokak mı terbiye ediyor düşünmeliyiz. Çocuklarımızı büyüten bizleriz, ancak eğitenler bizler miyiz? Kendimizi sorgulayalım. Çocuklarımızın arasını eşit tutalım. Ebeveynlik haklarımızı iyi ve yerinde kullanalım! Siz siz olun, ebeveynlik haklarınızı başkalarına devretmeyin.
Devrettikleriniz sizin gibi düşünmez ve yetiştirmez. Çocuğunuzun çevresinde, okulda ve sokakta sizin düşüncenize uygun olmayan bilgilere karşı donanımlı mısınız? Kendinizi sürekli kontrol etmelisiniz. Kendi sorumluluklarımızı yerine getirmeden çocukları asla suçlamayalım. Çocuklarını okul için uykusundan kaldıran anne baba, acaba sabah namazı için neden kaldırmaz düşünmelidir. Namaz saatinde, biraz daha uyusunlar dediğiniz çocuklara anne baba olarak en büyük kötülüğü yapmaktasınız. Okula giderken uykudan kaldırdığın çocuğunu namaza kaldırmıyorsan kendini sorgula. Çocuğunu kendi suçuna ortak etme. Allah’ın en iyi şekilde koruman için sana emanet ettiği çocuğuna ve emanet bırakan yüce yaratımıza ihanet etme.

Röportaj: Furkan Gençoğlu

Çeviri: Şenay Özden

Suriye’den Türkiye’ye geliş hikayenizden bahsedebilir misiniz? Mart 2011’de devrimin başlamasından sonra 2 yıl Şam’da gizli yaşadım. Tarihi bir dönemden geçerken bir yazar olarak yazılarımda kendime oto-sansür uygulamak istemediğm için saklandım. Bu dönemde 5 farklı evde kaldım. Bu 2 yılın sonunda Şam’da kalmanın bir faydasını görmemeye başladım. Kontrol noktalarının sayısı çok artmıştı, sokağa hiç çıkamaz hale gelmiştim. Artık ne benim devrime bir katkı oluyordu ne de ben kamusal bir şeye katılabiliyordum. 2011 yılında protestolara katılmıştım Douma’da Harasta’da.  Ama tabi benim devrime en büyük katkım yazılarımdı. Haftada en az 2 yazı yazıyordum ve Yerel Koordinasyon Komiteleriyle çalışıyordum. Bu iki yılın sonunda Şam yakınlarındaki Duma rejimden özgürleşince oraya gitmeye karar verdim. İki arkadaşımın yardımıyla Şam’dan çıkarak Guta’ya vardım. Bu iki arkadaşımdan birisi daha sonra tutuklandı ve işkence altında öldürüldü. Aslında amacım Duma’da biraz kalıp daha sonra kuzeye, Rakka’ya doğru ilerlemekti. Ben Rakka’lıyım. Ancak Duma’da olduğum sürede Duma rejim güçleri tarafından kuşatılmaya başlandı. Duma’da 3 aydan fazla bir sure kaldıktan sonra bir grup arkadaşla yola çıktık, Rakka’ya doğru gitmek üzere. Normalde 4-5 saat süren bu yol toplam 19 gün sürdü çünkü rejimin kontrolü altındaki bölgelerden geçmeden gitmemiz gerekiyordu.  Hep muhalifleri kontrolündeki bölgelerden geçerek gittik. Ben Rakka’ya vardığım zamanlarda Daeş de Rakka’da git gide güçlenmeye başlamıştı. Ve ben Rakka’da da dışarı çıkamadan saklanarak yaşamak zorunda kaldım. 2.5 ay bu şekilde yaşadım Rakka’da. Durumun git gide kötüleşmesi sebebiyle ben de çıkmak zorunda kaldım ve 11 Ekim 2013’te Türkiye’ye geldim. Suriye’de devrim süreci öncesinde Esad ailesinin iktidarı ile nasıl bir ilişkiniz vardı? Toplumsal muhalefetin karşılaştığı sıkıntılar nelerdi? Yazılarımda bir çok kez bahsettim. Suriyeliler, siyasi açlık sınırının altında yaşıyorlardı diye. Suriyelilerin toplumsal herhangi bir konu hakkında bir araya gelmeleri ve bir söz üretmeleri, söylemeleri yasaktı. Yanı kamusal alan Suriye halkına ait değildi. Rejimin kontrolü altında olmayan tek bir dergi ya da gazete yoktu. Ben Suriyeli bir yazarım ve Suriye içinde tek bir yazım, makalem dahi yayınlanmadı. Kitaplarımın hiç biri Suriye içinde yayınlanmadı. İsmin herhangi bir medya kanalında bir kere dahi geçmedi.  Yani Esad rejimi için biz sanki yok gibiydik.. Ve bu ara Batı güçlerinin Suriye politikası da aslında bunun bir devamı gibi: Onlar için de biz hiç varolmadık.  Esad rejiminin bizimle kurduğu ilişki sadece muhabarat üzerindendi. Siyasi olarak bizim hiç bir varlığımız yoktu. Suriye’de Hafez Esad’ın başa gelmesinden sonra tek bir kere bile herhangi bir konuda siyasi müzakere olmadı. 1980’lerden itibaren Suriye’yi şu şekilde tasvir ediyorduk: Kocaman bir hapishane. Serbest bırakılan tutuklular, “küçük hapishaneden çıkıp büyük hapishaneye geri döndük” diyorlardı. Esad rejimi mezhepçiliği, kendi siyasi gücünü sağlama ve pekiştirme ve Suriye’lileri ayrıştırma stratejisi olarak kullandı ve bir dereceye kadar başarılı olduğunu itiraf etmemiz gerek. Suriye’de iki siyasi güç oluştu: Birincisi dışarıdan gözüken ama aslında hiç bir gerçek gücü olmayan hükümet, meclis, vs idi.  Ama gerçek olan güç ise tamamıyla mezhepçileştirilmiş olan üç bileşenli iktidardı.  Birinci bileşen mezhepçileştirilmiş olan güvenlik güçleriydi: Yani asıl olarak 4 tane olan ama toplam sayısının 17’ye vardığı söylenen muhabarat birimleri. Artı güvenlik gücü görevi yapan askeri güçlerin bir kısmı. Bu askeri güçlerin görevi ülkeyi savunmak, korumak değil, rejimi savunmak ve korumaktı. İkinci bileşen de elbette ki Esad ailesinin bizatihi kendisiydi. Üçüncü bileşen de 50 yıldır devam eden Baas hükmünün oluşturduğu yeni burjuvazi sınıfıydı. Tabi bu üç bileşen içiçe geçmişti. Örnek olarak Başar Esad’ın kuzeni ve ekonomik anlamda Suriye’nin en büyük sahiplerinden Rami Makhlouf’u verebiliriz. Tüm siyasi sistemin bu şekilde mezhepçileşmesi, mezhep kimliğini toplumsal sermayeye dönüştürdü aynı zamanda. Yani sizin iş bulmanız, pasaport çıkartabilmeniz, devlette burs alıp yurt dışında okumaya gitmeniz, devletten kredi alabilmeniz gibi örnekleri çoğaltabileceğiniz bir çok durum mezhep kimliğiniz üzerinden sahip olduğunuz ağlara bağlıydı ki biz buna “wasta” diyoruz. (Türkçede en yakın kelime sanırım torpil) Yani wasta, torpilin mezhep kimliği üzerinden kurulmuş hali diyebiliriz. Dolayısı ile mezhep aynı zamanda toplumsal sermayeye dönüştü Suriye’de.  Eğer Aleviyseniz sahip olduğunuz wasta ağı Hristiyanların sahip olduğu wasta ağından, eğer Hristiyansanız sahip olduğunuz wasta ağı Sünnilerin sahip olduğu wasta ağından farklıydı. Ve tabii ki Sünnilerin sahip olduğu fırsatlar ki Sünniler nüfusun %70ini oluşturuyor,  Alevilerin sahip olduğu fırsatlardan ve imkanlardan çok çok azdı. Dolayısı ile sınıf aidiyetiniz de mezhep kimliğinizden bağımsız değildi.  Toplumsal sermaye derken bunu kastediyorum. Suriye’deki belki de en önemli tabu, herkes tarafından bilinen yasak, işte bu mezhepçilik üzerine konuşmaktı. Toplumsal ve siyasi analizleri mezhepçilik siyaseti üzerinden yapmaktı. Çünkü bu devletin mezhepçileştirildiğini gözler önüne sermek anlamına gelecekti. Ve maalesef bir çok Suriyeli entellektüelin de bu durumu gözler önüne sermek için yeterli cesareti yoktu. Rejim öyle bir strateji güttü ki, Suriye’liler rejime karşı durmak yerine birbirlerine karşı durmaya, birbirlerinden korkmaya başladılar. Bir güvensizlik, bir korku ortamı oluştu. Özellikle azınlıklar tarafında. Aleviler ve Sünniler, Kürtler ve Araplar, Hristiyanlar ve Sünniler. Rejim bunu yaptı ve körükledi. Çünkü bu sayede kendisini çözüm olarak pazarlayabilmek için. Ve devrim başladıktan sonra da rejim bu şekilde kendini pazarlamaya devam etti. Benim Esad rejimine karşı hislerim lise yıllarımda başladı. Başarılı bir öğrenciydim ve 1976’da yazın Fransa’ya dil kursuna gitmeye hak kazanmıştım. Ancak benim yerime Baas partili bir ailenin çocuğunu gönderdiler. Ve ben o yaşımda yaşadığım bu ayrımcılık sebebiyle rejime karşı tavır almaya başladım. Ve o zaman hisettiğim o kızgınlığı hala hissediyorum. Daha sonra Halep Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandım. Üniversitede, rejime muhalif komünist bir partiye dahil oldum. O dönemde üç tane komünist parti vardı. Birisi rejim yanlısı, diğer ikisi rejim karşıtı. Ben rejim karşıtı olan bu iki komünist partiden birine dahil olmuştum. Dahil olmuştum derken, yaptığımız üniversitede  paneller düzenlemeye, bir tartışma ortamı yaratmaya çalışmaktı. Hiç bir şekilde hiç kimseye karşı en ufak bir şiddet kullanmadık.  1980 yılında tutuklandım. Tutuklandıktan sonra ilk mahkemeye çıkarılışım, 11 yıl 4 ay sonra, 1992 yılında oldu. Mahkeme 15 yıl hüküm verdi. Ve doğrusu şu ana kadar da tam olarak ne ile suçlandığımı, hangi suça istinaden 15 yıl hüküm yediğimi bilmiyorum. O 15 yılı tamamladıktan sonra bir sene de bonus olarak dünyanın belki de en korkunç hapishanesi olan Tedmur Hapishanesi’ne götürüldüm. 16 yıl hapis kaldıktan sonra 1996 yılında hapisten çıktım. Suriye’de iki siyasi kurum vardı. Birincisi benim altın kafes dediğim, tamamıyla rejime ait olan , rejim yandaşı partilerden oluşmuş olan Ulusal İlerici Cephe. İkincisi de demir kafesti, yani bizim içinde bulunduğumuz hapishaneler. Yani önümüzde iki seçenek vardı. Ya tüm bağımsızlığımızı yitireceğimiz altın kafese gitmek, ya da bunu reddedip demir kafese gitmek. Bu arada şunu belirtmek istiyorum. Bizler sol muhalefet olarak siyasi anlamda tamamıyla yok edildik o dönemde. Bu durum İslami hareketler için kat be kat daha ağırdı. Sadece siyasi olarak yok edilmediler. Bir nevi soykırıma uğradılar. On binlerce insan öldürüldü. İslami hareketlerden gelenleri bizden ayrı olarak Tedmur Hapishanesine götürmüşlerdi. Orada sürekli işkence altında yaşıyorlardı. Bir çoğu hapishanede öldürüldü. Ne tam sayıyı biliyoruz, belki 10 bin, belki 15 bin, ne de cesetlerinin nereye gömüldüğünü. Ve Hama katliamından bahsetmiyorum bile. Bir şehri yok ettiler. 30 binin üzerinde insanı öldürdüler. Bu dönemde onbinlerce Müslüman Kardeşler üyesi Suriye’den gitmek zorunda kaldı. 1980’de çıkan bir kanuna gore Müslüman Kardeşler üyesi olmanın cezası idamdı. Ve bu kanun sürekli olarak uygulandı. Bir arkadaşımız mesela, şu anda Türkiye’de yaşıyor, daha 17 yaşındayken, birisi onu Müslüman Kardeşlerin gazetesini okurken görüp ihbar ettiği için toplam 11 yıl hapiste kaldı. Yaşı 18 altında olduğu için idam edilmemişti. 1980’lerdeki bu muhalefeti yok etme politikasından sonra, 1990larda hiç bir toplumsal hareket ortaya çıkmadı. 2000’de Şam Baharı dediğimiz,insanların evlerde bir araya gelip tartıştığı, kısa soluklu muhalif bir girişim oldu ama o da bir yıl kadar sürdü ve yine bir çok kişinin tutuklanmasıyla sonlandı. Bu arada tabi rejim sürekli Filistin savunucusu olduğunu söyleyerek kendini pazarlıyordu ancak rejimin aslında yaptığı bu şekilde kendini meşru kılmaktı. Aslında rejimin, Amerika ve İsrail’in çıkarlarıyla uyumlu bir politika güttüğünü biliyoruz. Ve bugün dahi aynı şekilde. Yani aslında anti-emperyalist olduğunu iddia eden Esad rejimini koruyan bu “emperyalist güçlerin” kendisi. Bu “emperyalist güçler” aslında Esad Rejiminin varlığından gayet memnunlar. Çünkü nasıl kendileri 1. Dünyayı temsil ediyorsa, Esad rejimi de Suriye’nin 1.dünyası. Bizler ise her ikisi için de 3. Dünyayız. Rejimin bizimle kurduğu ilişki bir sömürge ilişkisidir. Ve Esad rejimi de aynı 1. Dünya güçleri gibi modernist bir ideolojiye sahiptir.  Halkı geri kalmış, cahil, modernleştirilmesi gereken olarak görüyorlar. Bu sömürgeci anlayışıdır ve bu İsrail devletinin anlayışı ile aynıdır. 1996’da hapisten çıktıktan sonra üniversiteye geri döndüm ve 2000 yılında Tıp fakültesinden mezun oldum. Daha sonra Şam’a taşındım.  Ve yazarlığa başladım. Suriye dışında yayınlanan Arapça gazetelerde Suriye toplumuna, ve siyasete dair yazılar yazmaya başladım. Yaklaşık 8 ay silahsız protesto gösterileri sonrası silahlı mücadeleye başlanması doğru bir kararmıydı? Devrim başladıktan sonra protestolardaki en önemli sloganlardan biri protestoların barışçıl kalması ile ilgiliydi. Silahlanmak Suriye’lilerin kendi seçimi değildi. Ancak rejim en başından itibaren protestoculara savaş açtı. Siyasi bir çözüm istemeyen rejimdi. Baştan itibaren tutuklamalar, işkenceler, ordunun kullanılması, tankların kullanılması. Ordu insanlara karşı kullanıldığı için insanlar 2011 Haziran’ında ordudan ayrılmaya başladı.  2011 sonbaharına kadar silahlanma başlamadı. Ve başladığında da amaç protestoları orduya karşı korumaktı. Yani saldırı amaçlı değil, defansif amaçlı idi. Her halükarda 2012 Haziran’ına kadar protestolar devam etti. Ama o noktada rejimin artık uçakların bombalamaya başlamasıyla, daha sonra kimyasal silah kullanılması sonucu silahlanmak dışında başka yol kalmamıştı. Yani silahlanmak muhalefetin kendi kararı değildi. Başka seçenek bırakılmamıştı. Türkiye’de ve Suriye’de sol örgütlerin veya siyasal yapılanmaların Esad yanlısı tavır tutunmaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Solun tamamının değil ama büyük bir kısmının Esad rejimini desteklediği doğru. Suriye’de sol hareketler, toplumsal gerçeklikten uzaklaştılar. Anti-emperyalizm adı altında sadece yüksek siyasetle ilgilenmeye başladılar, insanların gerçekliği ile değil. Suriye’de köylülerle, işçilerle bir ilişkileri kalmadı. Türkiye’de benim gördüğüm kadarı ile durum daha farklı. Türkiye’de sol, kimlik siyasetinin ötesine geçemiyor. Ben Suriye’den çıkıp Türkiye’ye geldikten iki hafta sonra Türkiye’li bir solcu bana Suriye’de ne olduğunu anlatmaya, ders vermeye kalktı. Bu şu demek oluyor: Hiç bir şey bilmelerine gerek yok. Sahip oldukları teorik bakış açısı onlar için her şeyi açıklamaya yeterli. Onun dışında bir şey öğrenmeye çalışmıyorlar. Her durum için geçerli doğru cevaplara sahip olduklarını sanıyorlar. Bu türden bir kimlik politikası Türkiye’deki siyasi hayat için çok zararlı. Bir de hissettikleri suçluluk duygusu var, azınlıklara karşı. Suriye devriminin yanında olduğunu söyleyen solcuların bazıları dahi, bu sebeple bazen tavırlarını değiştiriyorlar. Siyasetin bu şekilde psikolojileştilmesi çok tehlikelidir. Mesela, Kürt siyasi hareketlerini eleştirmek imkansız hale geliyor bu şekilde. Ayrıca sol hareketlerin modernist bakış açısını eleştirmesi beklenir. Ama gerçekte olan böyle değil. Artı bu modernist bakış açısı İslamofobi ile birleşiyor.  Suriye’de Esad solu olarak adlandırabileceğim hareketler kavramlar üzerinde monopoli kuruyor: Filistin, özgürlük, adalet gibi kavramlar. Böylece bu kavramların alternatif anlamlarını geliştirmek isteyenler susturuluyor. Dünya soluna gelince, çoğunluğu hala Sovyetler Birliği zamanında yaşıyormuş gibi davranıyor. Suriye’de radikal grupların ortaya çıkmasındaki en önemli faktörlerden biri batının ılımlı muhalifleri görmezden gelmesi denilebilir mi? Suriye’de rejimin mezhepçi politikalarına karşı İslami hareketler güç kazanmaya  başladı. Din, siyasi fakirliğin sınırını oluşturdu. Ne Kur’anı Kerimi yok edebilirsiniz ne de insanların Cuma namazında camiilerde bir araya gelmesini engelleyemezsiniz. Bu sebeple Suriye’de protestolar camilerden yayılmaya başladı. Suriye’de özellikle 2000’den sonra kırsal bölgelerdeki fakirlik arttı. Suriye’de bugün Selefi hareketlerin güçlendiği yerlere baktığınızda da toplumdan en fazla dışlanmış, en fakir, en bastırılmış bölgelerinden çıktığını görürsünüz. Batı’nın muhalefeti göz ardı etmesi çok yapısal bir sorun. Ya Başar Esad’ı görüyorlar ya da İŞİD’i. Bizi görmüyorlar. Esad, Batı’nın istediği istikrarı sağlıyor. Ama aslında Başar Esad, kravatlı bir faşist ama Batı için sürprizlerle dolu biri değil. Ve de yanlış yola saparsa, geri dönderilmesi çok kolay. Kulağının çekilmesi yeterli. Öbür taraftan, İŞİD gibi güçler kendilerine zarar vermeye başladığında Batı için görünür oluyorlar. Benim gözümde İŞİD gibi örgütler nihilist örgütler ve özgürleştirici potansiyalleri yok ama Batı’nın İŞİD karşıtı olmasının sebebi bu değil. Kendine karşı olması sebep. Sanırım Arap ve belki Türkiye solunun sorunlarından birisi çok fazla Batılılaşmış olması. Ancak çıka çıka Zizek gibi bir entellektüelin çıktığı Batı’nın kültürel anlamda özgürleştirici potansiyelinin kalmadığını düşünüyorum ben. Ben kendimi Amerika’ya “İslamcılara karşı beni destekle, ben iyi çocuğum” şeklinde sunmak istemiyorum. Gerçekten Beşar Esad devrilirse Suriye’deki problem çözülecek diyebilir miyiz? En az Esad kadar Suriye’deki savaşın içinde iktidar mücadelesi veren taraflar Suriye üzerindeki iddialarından vazgeçecekler mi? Başar Esad’ın düşmesi sorunu tamamıyla çözmek için yeterli değil artık bu noktada ancak rejimin düşmesi ilk adım olmalıdır. Tarihsel, kültürel ve toplumsal olarak bir çok sorunumuz var ve bu sorunlarla yüzleşmek ve çözebilmek için ilk koşul Esad rejiminin düşmesidir. İşlediği suçların cezasını alması gerekir. Rejimin düşmesi, Suriye’de her türlü değişimin başlangıcı olacaktır. Esad rejiminin kalması ise, Suriye’de faşizmin çok daha güçlenmesi anlamına gelecektir.  Esad düşerse alternatifi yok diyorlar. Her bir Suriyeli Esad’ın alternatifi olabilir. Batının ikircikli tavrı ne kadar adil; Esad veya PYD iyi teröristken, IŞID veya el-Kaide kötü teröristler mi? Batı güçlerinin Daeş hakkında söyledikleri daha büyük tehlike olduğu. Bu tavrı etik dışı olarak buluyorum. Sadece Esad, şimdiye kadar Daeş’den çok daha fazla sayıda insan öldürdüğü için değil, bu yaklaşım Batı merkezli olduğu için. Suriyeliler için hem Esad hem Daeş tehlikedir. Batı için ise Daeş tehlikedir. Dolayısı ile onlar için kim tehlikeliyse, sıralamayı ona gore yapıyorlar ve yine bizi görmezden geliyorlar. Batı’nın terörle savaş söylemi, güçlüyü daha güçlü yapıyor, güçsüzü daha güçsüz. Ve bu siyasette Esad da Batı’nın ortağı. Post-demokratik dönemin semptomlarından birisi şu: Daeşle ve Selefilerle savaşın tek yolu olarak hepsini öldürmeyi görüyorlar. Buna soykırım denir. Tek bir entellektüel, tek bir BM yetkilisi, tek biri insan hakları örgütü, küresel bir mesele olan Daeş ya da Selefilere karşı alınan bu tavıra dair tek bir söz söylemedi, bir alternatif sunmadı, siyasi bir çözüm önermedi. Halbuki siyasi bir çözüm mümkündür. Örneğin, Daeş’den ayrılmak isteyenleri siyasi hayata dahil etme kanallarını açmak mümkün olabilir. Ancak hepsini öldürmek dışında bir çözüm göremiyorlar. PYD, Amerikan stratejisinin bir aletidir. PYD Suriye’de şu anda çok büyük sorunlar yaratıyor. Rojava projesinin özgürlük, adalet gibi kavramlarla yakından uzaktan alakası yok. Nüfusun çoğunluğu Arap olan bölgeler üzerinde control kurmaya çalışıyorlar, okullarda kendi eğitim müfredatlarını getiriyorlar, Öcalan’a ibadet ettirmeye çalışıyorlar, Arap isimleri Kürtleştiriyorlar. Tel Abyad en önemli örneği bu siyasetin. Ve bu durum, Türkiye solunun en büyük körlüğü. Ben Rojava kelimesini hayatımda ilk defa Türkiye’de duydum ki ben o bölgeden geliyorum. PYD’yi destekleyenler aslında bize de hakeret ediyorlar çünkü bizi hiç bir zaman görmediler. Suriye’nin halkının kurtuluşu kimin elinde, hala bir umut var mı? 2011’e oranla şu anda umudum daha az. Ama umudu inşa etmekten başka bir çaremiz yok. Belki milyonlarca Suriyeli sakat kaldı, bir uzvunu kaybetti. Türkiye’de, Lübnan’da, Ürdün’de yaşayan milyonlarca Suriyeli mülteci var; Suriye’nin içinde büyük çoğunluk yerinden oldu, evini kaybetti. Tüm Suriyelilerin %80ninin yerlerinden edildiğini biliyor. Suriye için çözümden bahsedenler sadece geriye kalan %20yi kaale alıyor, geri kalanı dışlanıyor. Ama Suriye’nin kurtulması için dışlanmış, marjinalleştirilmiş olan bu %80’i sürece dahil etmek gerekiyor.   *”Yassin al Haj Saleh, 1961 Rakka doğumlu Suriyeli yazar. 1980 yılında Halep Üniversitesinde tıp fakültesinde öğrenciyken Baas rejimine muhalifliği sebebi ile tutuklanan al Haj Saleh, 1996 yılında serbest kaldıktan sonra tıp fakültesine geri dönerek mezun olmuştur. Bu dönemde yazarlığa başlamıştır. Suriye’nin en saygı duyulan yazarları arasında olup, Arapça ve diğer dillerde yayınlanmış 5 kitabı ve yüzlerce makalesi bulunmaktadır. Suriye devriminin başlamasından sonra bir süre Şan’da gizli yaşamış, daha sonra Guta’ya, oradan Rakka’ya geçmiş, 2013 yılında Türkiye’ye gelmiştir. Hala İstanbul’da yaşamakta, yazarlık faaliyetine burada devam etmektedir.”

*Rapor 14 Kasım 2016 tarihinde yayımlanmıştır. Tamamı 178 sayfa olup özet metni 5 sayfadır. Tamamının çevirisi için çalışmalarımız sürmektedir. / Genç Öncüler Dergisi

Çeviri: Dücane Demirtaş

ÖZET Bu raporda, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürdistan’ın olası bölgesel etkilerini inceledik. Daha detaylı olarak, bölgedeki üç komşunun-merkezi Irak hükümeti, Türkiye ve İran’ın- çıkarlarına ve her birinin muhtemel Kürt bağımsızlığına karşı yürütecekleri politikalara odaklandık. Fakat, hiçbir surette ne Kuzey Irak’ta ne de başka bir yerde bağımsız bir Kürdistan’ı salık verdiğimiz söylenemez. Birinci Körfez Savaşı dalgasında yarı bağımsız bir Kürt bölgesi oluşturulmasından bu yana, Kürdistan’ın bağımsızlığı mevzusu, akademisyenler, üçüncü ülkeler ve Kürt liderler tarafından dillendirilmekte. Saddam’ın devrilmesinin ardından, Iraklı Kürt liderler gayretli bir şekilde kuzeydeki hâkimiyetlerini arttırmak için çaba sarf ettiler ve Bağdat ile Erbil’deki bölgesel Kürt yönetimi arasındaki gerginlik -özellikle kaynakların paylaşımı ve petrol arazileri ile ihtilaflı bölgeleri kontrol etme hususunda- birçok Kürt bürokratın merkezi yönetimle aralarına daha fazla mesafe koymasına sebep oldu. IKYB’nin kaynakların dağılımı konusunda Bağdat’tan hak ettiği karşılığı alamadığına yönelik ciddi bir şikâyeti var ve birçok Kürt yönetici de açıkça nihai hedeflerinin bağımsızlık olduğunu ifade ediyorlar. Sonuç olarak, bir gün Irak Kürdistan’ının hâkim bir devlet olup olmayacağı sorusu sadece teorik bir soru değil, aynı zamanda etkisi bölgedeki dengeleri şekillendirecek, göz önünde bulundurulması gerekilen gerçek bir olasılıktır. Bu raporda, biz açıkçası bağımsız bir Kürdistan’ın doğacağını öngörmüyoruz; ne Kuzey Irak’ta ne de başka bir yerde, ne de bağımsız bir Kürt devletini savunmuyoruz. Bunun yerine, biz olası Kuzey Irak’ın merkezi Irak yönetiminden ayrılığı durumunda, bölge için muhtemel etkileri değerlendiriyoruz. ABD’nin Ortadoğu politikası tamamen Suriye ve Irak’ta DAEŞ’e; ve yine Suriye’deki insani krize odaklanmış vaziyette. Bir gün bağımsız bir Kürdistan olarak doğabilecek nispeten istikrarlı denilebilen Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi, ABD’nin ulusal güvenliği ve bölgesel istikrar için önemli sonuçları beraberinde getirecek olmasına karşın, yeterli ilgiyi görmüyor. 1991 yılında ABD’nin Irak’ın kuzeyinde ilan ettiği uçuşa yasak bölge kararının ardından bu yana kuzey Irak’ta adı konmamış fiili bir Kürt devleti şekillenmekteydi. Irak’ın Saddam sonrası anayasası, Kürdistan bölgesini ekonomik ve politik özerk bir bölge olarak kurumsallaştırmıştı. Bağımsız bir Kürdistan görüşü kesin şekilde merkezi hükümet tarafından reddedilmiş ve bu aynı şekilde bölgedeki İran ve Türkiye gibi, her ikisi de politik ve kültürel olarak oldukça geniş haklara sahip Kürt nüfusunu barındıran belli başlı devletlerin genel çıkarları için de tehdit unsuru olarak görülmüştür. Buna karşın yakın zamandaki bölgesel gelişmeler, Irak Kürtlerine karşı takınılan tavırlarda bazı genel değişikliklere gidilmesine sebep oldu. Her ne kadar Bağdat gayretle bağımsız bir Kürdistan’a karşı olsa da, böylesi bir sonucu önleyebilecek nüfuza sahip olamayabilir, fakat bununla birlikte Kürtlerin bağımsızlık çabalarını zora sokabilir. Türkiye istikrarlı ve özerk bir Kürdistan’ın kendisi için bazı faydalarını görmüş vaziyette. IKBY şu an Almanya’dan sonra Türkiye’nin en büyük ikinci ihraç marketi durumunda ve aynı zamanda Türk ekonomisi için önemi artan bir petrol kaynağı. Müferrih ve istikrarlı bir IKBY aynı zamanda Türkiye’nin şiddetle karşı çıktığı kuzey Suriye’de doğan özerk Kürt bölgesine yönelik bir denge unsuru olabilir. İran ise ülkesindeki bastırılmış Kürt nüfusu kımıldatacak bir bağımsız Kürdistan’a karşı temkinli olacaktır. Bununla birlikte IKBY ile bağlarını aralıksız sürdürerek açıkça Şii karşıtı olan DAEŞ’e karşı Kürt yönetimini değerli bir müttefik olarak görebilir. Genel olarak, Bağdat, Ankara ve Tahran’ın Kürt bağımsızlığına karşı takınacakları politikalar IKBY’nin bağımsız olmasına dair senaryolara dayanmakta. Bu raporda, biz şu üç senaryo üzerinde duracağız; bölge tarafından tanınmayan tek taraflı Kürt yönetiminin bağımsızlığı, Irak devletinin çöküşüyle IKBY’nin bağımsız bir devlet olduğu “tek kalan adam” senaryosu ve Bağdat ile Erbil’in tedrici şekilde yabancılaşması. Aynı zamanda Irak Kürtleri tarafından desteklensin veya desteklenmesin, İran, Türkiye ve Suriye’deki sadece Kuzey Irak’ta hakimiyet elde etmek değil aynı zamanda yeni bir ulus yaratmak isteyen Kürt nüfusun yeniden doğacak bir Kürt ulusalcılığıyla her bir senaryoyu nasıl etkileyebileceğini de inceleyeceğiz. ABD’nin dikkate aldığı gibi eğer Kürt bağımsızlığı ideal olarak uzun vadeli bir süreçte veya Bağdat ile Erbil arasında yapılacak anlaşmalar vasıtasıyla gerçekleştirilirse bağımsız Kürdistan’a karşı olası bölgesel tepkiler bölgede geniş çaplı bir istikrarsızlık yaratmayacaktır. Türkiye Kürt bağımsızlığına böylesi bir senaryo altında hoşgörüyle yaklaşabilir, aynı şekilde İran’da kendi sınırında istikrarsızlık yaratmadığı müddetçe bağımsız bir Kürdistan’ı tolare edebilir. Güç kaybetmiş pozisyonunu göz önüne alınca, merkezi Irak yönetiminin bağımsız Kürt devletini tanımaktan çok da fazla bir seçeneğinin olmadığı görülebilir, her ne kadar bağımsız bir Kürt devletine kesin surette karşı çıkıyor olsa da. Her bir bölgesel aktör için benzer bir sonuç bildirgesi hazırladık. Irak Irak’taki Kürtler neredeyse bir yüzyıldır bağımsızlıklarını elde etmek için çabalıyorlar. Bağdat’ın açısından bakıldığında Kürtlerin ayrılığı Bağdat’ın otoritesine karşı doğrudan bir tehdit oluşturmakta. Bu çatışan çıkarlar, Erbil ile Bağdat arasında sürekli bir dip akıntısına ve bir dizi politik uzlaşmazlığa sebep olmakta: Irak’taki ihtilaflı bölgelerin statüsü, federal bütçenin dağılımı ve Kürt petrolünün gelişimi bu uzlaşmazlığın temel konuları. Kürt bölgesi Dohuk, Erbil ve Süleymaniye’yi içerirken aynı zamanda ihtilaflı bölge olarak adlandırılan büyük bir coğrafyayı da kapsamakta. Bu bölge Erbil ve Bağdat tarafından üzerinde hak iddia edilen etnik olarak karışık bir yer. Kürtler,2014 yılında, petrol bölgesi olan Kerkük de dahil olmak üzere, bu ihtilaflı toprakların çoğunu ele geçirdiler ve bu şekilde Kürdistan, Kerkük’ü de içine alacak şekilde, bağımsız bir bölge haline geldi. Merkezi yönetimin Kürdistan’ın Irak’ın bir parçası olarak kalacağına dair değişmez tavrına rağmen Kürtlerin bağımsızlığı elde etmesini engelleyebilecek nüfuzu sınırlı vaziyette denilebilir. Bağdat, IKBY’yi üzerindeki otoritesini sürdürmesini zora sokacak bir dizi önemli sorunlarla yüz yüze: DAEŞ’ten topraklarını geri almaya çalışan zayıflamış bir ordu, finansal ve mezhepsel kriz, ciddi politik ayrışma, tecrübesiz bir ekonomi, savaşın yaralarını sarmaya çalışan yavaş restorasyon faaliyetleri. Öyle gözüküyor ki Bağdat yakın zamanda Kürt hâkimiyetine karşı hareket alanını sınırlayan bu zorlukların üstesinden gelemeyecek. Her ne kadar Bağdat Kürt devletinin doğuşunu engelleyemeyecek olsa da, merkezi yönetimin Kürt bağımsızlığına nasıl bakacağı böylesi bir bağımsızlığın hangi şekilde elde edileceğine bağlı. Kuşkusuz tek taraflı Kürt bağımsızlığı deklarasyonu bu çalışmada öne sürdüğümüz tüm senaryolardaki Bağdat’ın olası düşmanca tavrını provoke edecektir. Merkezi yönetim bu tek taraflı hareketi Irak’ın hâkimiyet anlayışına ve ülkeyi bir tutma gayretine karşı tahrikkar bir adım olarak görecektir. Bağdat, Irak devletinin parçalanışının ardından da muhtemel olarak Kürt bağımsızlığına karşı çıkabilir fakat öyle gözüküyor ki Kürtleri cezalandırmak için hareket alanı sınırlı olabilir. Eğer Bağdat ile Erbil’in tedrici bir şekilde uzaklaşması uzlaşılmış bir anlaşmayla sonuçlanırsa, Kürt bölgesini- özellikle Kürt yönetimi tarafından kontrol edilecek Kerkük ve ihtilaflı bölgenin çoğunu- kaybetmesinin olumsuz etkilerini hafifletmek için Bağdat, Kürt bağımsızlığından elde edebildiği kadar kazanç sağlamaya çalışacaktır. Hepsinin ötesinde, Bağdat ve Erbil arasında iki taraflı kabul edilebilir bir anlaşmayla elde edilmiş bir Kürt bağımsızlığı tüm senaryolarda her iki tarafında en fazla kazanca sahip olduğu durumdur. Bağdat’ın cevabı aynı zamanda bölgesel bağlamda değerlendirilmelidir. Eğer Bağdat, İran ve Türkiye gibi güçlerle çalışabilme kabiliyetine sahip olursa, Irak’ın olası Kürt bağımsızlığına karşı yürütebileceği politika seçenekleri arttırılabilir. Kuşkusuz, Ankara ve Tahran ile koordineli, Bağdat’ın ele alabileceği ekonomik veya askeri bir seçenek daha etkili olurdu. Bu koordinasyon eğer ki Kuzey Irak’taki bağımsızlık, Türkiye ve İran’ın iç tehdit olarak göreceği yeniden canlanacak bir pankürtlük ve liderlik hareketine dönüşürse muhtemel ki gerçekleşebilir. IKBY büyük olasılıkla ki Bağdat ile ipleri hemen atmadan önce Irak’ın bağımsız bir Kürdistan’a vereceği cevabı değerlendirecektir. Bağdat’ın karşılığını etkileyecek ve etkisiz kılacak bir dizi unsur bulunmakta. Kürtler hâkimiyetlerini elde etme yolunda bir dizi zorluk ve önemli olaylarla yüzleşecektir ve Bağdat’ın cevabını yönetebilmek IKBY’nin değerlendirmesi gereken bir çok konudan sadece biri. Türkiye Her ne kadar böylesi bir devletin varlığı Türkiye’nin desteğinin ilk ölçüsünü etkileyecek olsa da, Ankara, Kuzey Irak’ta beliren nihai Kürt hâkimiyetini koşullara bağlı olarak kabul edecektir. İç politikadaki bir dizi sebebe ve Türkiye’nin enerji ihtiyacı, ekonomik zorunluluklar ve Irak ile Suriye’de artan politik belirsizlik nedeniyle Ankara Irak’taki Kürt bağımsızlığına karşı uzun süredir devam eden muhalefetini bir kenara bıraktı. Muhtemel ki, Pkk ile yeniden başlayan çatışmalardan önce, Ankara hükümeti, Kürtlerin politik olarak organize olmasına ve sosyo-kültürel haklarını savunmasına izin vererek, Türkiye’deki Kürtlerle çatışmayı sonlandırmak için siyasi bir adım atmıştı. Sivil Türk hükümetleri, önceki askeri hükümetlerin yaptığının aksine, Türkiye’deki Kürtlerin siyasi hareketlenmelerini devlet için bir tehdit unsuru olarak görmeyi bir kenara bırakmış ve bu sayede de Türkiye’deki Kürt liderler özerk yönetim çabalarının yerine Türk siyasetine ve sosyal hayatına adapte olmayı tercih etmişlerdi. Bu iki değişimin sonucu olarak, Ankara, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürdistan’ın kendi içindeki Kürt nüfusunun ayrılıkçı Kürt hareketine dahil olacağına dair korkusuna son vermiş oldu. İktidar partisinin meclis çoğunluğunu kaybedip, Kürt partisinin başarılı olduğu ve çatışmaların yeniden başladığı 2015 Haziran seçimlerinden bu yana, Türkiye eski haline geri dönüyor gibi gözüküyor. 2015 Kasım ayında gerçekleştirilen seçimlerde ise hükümet PKK’ya karşı başlatılacak kontrgerilla savaşıyla mevcut durumun üstesinden gelmeyi taahhüt etti. Erdoğan hükümetine karşı 15 Temmuz darbe girişimi ise darbenin sürgündeki üst aklıyla bağlantıları olduğu söylenen yerel Kürt görevlilere ve akademisyenlere karşı sıkı tedbirler almasına neden oldu. Aynı şekilde kürtlere karşı alınan bu tedbirlerin amacı Kürt karşıtı kültür savaşını yeniden tetiklemek yerine merkezi hükümetin gücünü kuvvetlendirmeye göre planlanmıştı. Parlamento seçimleri ve darbe girişimi Türk hükümetini otoriteyi güçlendirmesine katkı sağlayacak adımlar atmasına itse de, ne şiddetin yeniden başlaması ne de darbe girişimi Ankara’nın Irak Kürt yönetiminin bağımsızlığına karşı stratejik bakış açısını değiştirmiş değil. Bir diğer açıdan, Kuzey Irak’a yıllardır yapılagelen Türk yatırım ve ticaret hamlesi IKBY’yi Ankara için önemi artan ekonomik bir ortak statüsüne yükseltti. Aynı zamanda, hızlı bir şekilde yükselen Türk ekonomisi Ankara’yı enerji tedarikini çeşitlendirmenin yollarını aramaya ve daha fazla gaz ve petrol ihraç etmeye itiyor. Kürt petrol ve gazına arta gelen ulaşım fırsatı (muhtemel ilave transit ücretinin dışında) Erbil’i Ankara’nın gözünde değerli bir enerji ortağı kıldı. Üçüncüsü, Ankara bundan böyle Kürt bağımsızlığını ne Irak’ın çözülmesi ne de kendi sınırında bir karışıklığın habercisi veya sınır boyunca oluşacak bir istikrarsızlık olarak görmeyecektir. Açıkça Türkiye, DAEŞ’i defetmekte yetersiz, asayişi sağlayamayan ne de enerji ihracını temin edemeyen İran destekli Şii Bağdat hükümetine güvenmiyor. Ankara, IKBY’yi sınır güvenliğini temin etmek için Bağdat hükümetinden daha muteber görüyor denilebilir. Dördüncü olarak, Türkiye, barış görüşmelerinin başarısız olması durumunda, PKK tarafından desteklenen Suriye Kürtlerinin güney sınırı boyunca kuracağı özerk bir bölge de Türkiye karşıtı bir hareketin PKK tarafından yeniden başlatılması ihtimali ile ciddi şekilde ilgileniyor. Türkiye Suriye Kürtlerini, 2016 ortasında olduğu gibi askeri müdahale de dahil olmak üzere, birçok yolla ürkütmeye çalışırken aynı zamanda Iraklı Kürt liderlerle çalışarak Suriyeli Kürtlerin tutumlarını etkilemeye hedefliyor. IKBY adı konmasa da bir devlet gibi çalışma vasıflarını arttırmış vaziyette ve Türkiye, benzer şekilde tedrici şekilde artan siyasi ilişkiler, ticari ve ekonomik yatırımlar ve petrol ihracatı vasıtasıyla bu dinamik gelişmeyi destekliyor. Ankara muhtemel ki iç kavgalardan ve şiddetten çökmenin eşiğine gelmiş bir Irak devletinden adım adım bağımsızlığa doğru yol alan Kürt hâkimiyetini destekleyecektir. Fakat, Irak Kürtleri tarafından mevcut statükoyu değiştirmeye yönelik her tür ani hareket Türk liderlerin temkinli davranmasına sebep olacaktır. Muhtemel ki Türk liderler, IKBY tarafından ilan edilen ani bir bağımsızlık deklarasyonunu Türkiye’deki ve Suriye’deki Kürtleri içine alan çok daha büyük bir özerk bölgenin ve örtülü bir Kürt ulusalcılığının IKBY tarafından alevlendirildiği korkusuna kapılabilirler. Benzer şekilde, eğer Türkiye bir Kürt devletini desteklemeyi tercih ederse, IKBY’nin Bağdat ile arasındaki bağı koparması, Irak’ın Ankara ile diplomatik ilişkilerinin zedelenmesine sebep olacağı korkusunu yaratabilir. Her ne kadar Ankara’nın Irak merkezi hükümetiyle ticari bağları devasa düzeyde olmasa da güney ırak-Türkiye petrol boru hattının yeniden harekete geçmesi durumunda, Türkiye güney Irak’tan yapacağı petrol ihracatı ihtimalini kesip atmak istemeyecektir. Ankara açısından, Kuzey Irak’taki Kürtlerin bağımsızlığa doğru atacakları ani adımlar politik ve ekonomik krizlere yol açabilecekken, temkinli ve tedrici Kürt bağımsızlık süreci önemli politik ve ekonomik avantajlara sahip olabilir. İran İslam Cumhuriyeti’nin bağımsız Kürt devletine karşı tutumunu bizzat kendi Kürt nüfusunun devletle olan ilişkisi kadar dış güçlerin İran’ın bölgeye dair öngörüleriyle ilgili takındıkları niyetler şekillendirecektir. Bağımsız bir Kürdistan meselesi, kendi içindeki bastırılmış ciddi Kürt popülasyonunu yüreklendirme korkusu ihtimali nedeniyle, İslam Cumhuriyeti için çok hassas bir konu. İran Kürtleri, Irak’taki bağımsız bir Kürdistan’ı memnuniyetle karşılayabilecekken, bu durumdan ne derece etkilenecekleri aşiretsel, dilsel, mezhepsel bağlıklardan İran’ın politik ideolojisi içerisindeki coğrafi konuma kadar birçok geniş kapsamlı faktörlere göre değişebilir. Kürtler yekpare bir grup değil, her bir devletin içinde ulusal sınırlar boyunca var olan birçok farklılıkları bulunan topluluklar halindeler. Halk nezdinde geniş çaplı karşılık bulacak bir bağımsız Kürdistan memnuniyeti, ülke içinde Kürt nüfusa karşı sıkı tedbirlere ve dışarıda yeni Kürt devletine doğrudan saldırgan tutumlarla sonuçlanarak, İran’ın tehlike beklentisini şiddetlendirebilir. Rakipleriyle kıyaslandığında İran’ın hâlihazırdaki jeopolitik durumunun değerlendirmesi yeni Kürt devletine karşı politikalarını şekillendirecektir. İranlı elitler Kürt bağımsızlığının Tahran’ın üzerinde ne tür bir etkiye sahip olabileceği konusunda ayrılmış vaziyette. Bazılarına göre parçalanmış bir Irak, İslam Cumhuriyetinin bölgesel gücünü zayıflatabilir. Bu şekilde parçalanmanın sonucu üç küçük devletin dış güçler tarafından manipüle edilmesi kolaylaşabilir. Diğerlerine göre, Tahran ile iyi ilişkilere sahip bağımsız bir Kürt devletinden İran faydalanabilir. Kürtler hakkında Washington’un nihai amacı da Tahran’da bir tartışma kaynağı. Bazılarına göre ABD’nin politikaları bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını desteklemiyor görüşündeyken diğerlerine göre ise ABD Irak’ı kolayca etkileyebileceği yutulacak lokmalık parçalar haline getirmek istiyor. NATO üyesi Türkiye’nin yakın zamanda IKBY üzerinde artan nüfuzu da ayrıca İran’ın muhtemel bir bağımsız Kürt devletine karşı takınacağı tavrı şekillendirecektir. İran’ın IKBY ile var olan ekonomik bağları, özellikle Türkiye Kürtlerle artan pazar paylaşımını devam ettirirse, Erbil’in bağımsızlık deklarasyonuna karşı tavrının yumuşamasına sebep olabilir. Bağdat’ın ciddi itirazlarına karşın IKBY ile ekonomik bağlarını arttıran İran, nihayetinde finansal çıkarlarının Kürt ulusalcılığıyla ilgilenmekten daha öncelikli olduğunu ortaya koyabilir. Kısacası, İran her ne kadar üst perde de bağımsız bir Kürdistan’dan hoşlanmayacak olsa da, böylesi bir duruma karşı şiddetli bir şekilde karşılık vermek konusunda tereddüt edebilir. Erbil’in içinde bulunduğu bağımsızlık ilanı süreci İran’ın tehdit öngörüsünü etkileyecek ve nihayetinde Tahran’ın vereceği karşılığı da şekillendirecektir. Eğer bağımsız bir Kürdistan kaçınılmaz olacak olsaydı, İran için en iyi senaryo sürecin Bağdat ile yapılagelen görüşmelerle uzaması olurdu ki bu sayede hem İran, kendi içindeki Kürt nüfusunun yeni devlete karşı cazibesini durultacak hem de 17. Komşu devletine yeni bir sayfa açmak amacıyla pragmatik bir politikayı uygulayabilmek için yeterli zaman ve siyasi ortamı elde edebilir, özellikle iç ekonomik kalkınma ve reformlar bu konuda ona yardımcı olabilirdi. Fakat diğer yandan, ani ve tek taraflı bir Kürt bağımsızlık deklarasyonu muhtemel ki İran içindeki Kürt meselesine sadece ulusal güvenlik açısından bakan şahin kesimini güçlendireceği gibi aynı zamanda hükümet içeresindeki duruma İran’da var olan azınlıkların haklarını iyileştirerek çözüm üretmeye çalışan pragmatistlerin seslerini kısılmasına sebep olacak. Erbil’in hareketini memnuniyetle karşılayan Kürtlere karşı sert tutum büyük olasılıkla İran içindeki Kürt ulusalcılığını yeniden alevlendirecektir. Benzer şekilde, eğer Irak gittikçe zayıflayan bir devlet olsaydı, İran’ın artan Bağdat hükümetini koruma sorumluluğuyla birlikte, kökten ayrılıklar Tahran’ın kürtlere karşı politikasını sallardı. Tüm senaryolarda, eğer Kuzey Irak’taki Kürt bağımsızlığını Erbil’in pankürt ulusalcılığını sahiplenmesi takip ederse, İran sert bir şekilde karşılık vermesi ihtimal dahilindedir. İran ve P5+1 (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve Almanya) arasındaki başarılı nükleer müzakereler de İran’ın Kürt meselesine muhtemel bakış açısını değiştirebilir. Yaptırımlardan kurtulmuş bir İran, enerji endüstrisi de dahil ileride iki ülke ekonomisinin entegresi için ciddi bir ulaşım ağı kurmaya da odaklanarak, yeni Kürt devletine yatırımlarını arttırma konusunda rahat davranabilir. Nükleer müzakerelerin başarısız olması durumunda ise, İran’daki muhafazakârlar pragmatistleri bastıracak ve İran’daki Kürt sorunu ile ilgilenme şansını azaltacaklardır. *IKBY (IRAK KÜRDİSTAN BÖLGESEL YÖNETİMİ) tamamı için link; http://www.rand.org/pubs/research_reports/RR1452.html