Düşünce

Varken, kıymetini bilmeyip, kaybettikten sonra pişman oluyoruz.

Sahip olunan şeye değer vermeyip, yok olduğunda üzülüyoruz.

Öyleyse elindeyken geç olmadan, kıymetini bilelim ve şükredelim.

Şükretme zamanı

Alhamdulillah, ENT sınavına girdik. Fakat girmeden önce ENT sınavı her liseli için bir kabus gibidir. Gece gündüz demeden sürekli çalışmalar, emekler, okulda hocaların baskıları, evde anne ve babanın derin duyguları, panikler.. Hepsi boşa gitmemeli. Yoksa aldığın puan senin geleceğine dair kurduğun planını, hayallerini, amaçlarını etkiler. Geçiş puanı kazanamazsan seneye tekrar gireceksin demek. Nerdeyse o gün herkes stres yaşar. Tüm Kazakistan’da lise son öğrencileri hangi şehir, köy, eyalette olursa olsun hepsi aynı gün aynı saatte sınav olurlar. Kontrol edilerek görevliler içeriye alırlar. Sınav bitene kadar seni çıkışta karşılamak için ailecek dışarıda beklerler. Aramızda çok duygulanarak bayılanlar da oluyordu. Onun için soğuk kanlı olmalıydım. İşte sınava girdik çıktık. Sonuçlar açıklandı. Aldığım puan iyi idi çok şükür ve Almatı’da Abay adındaki Kazak Milli Üniversitesini kazandım. Bölümüm Filoloji: İki yabancı dil: Türkçe ve İngilizce. Öyleyse hadi gidelim Almatı’ya.

Trendeyim. Çok heyecanlıyım. Lisans hayatı başkadır. Yeni dostlar, yeni mekanlar, yeni heyecanlar ve eğlenceye dolu bir hayattır. Ailenden uzaktasın ve sorumlulukların var. Nasıl olacak öğrenci hayatı ben de bilmiyorum. Meraklıyım.

Almatı şehri İstanbul gibi büyük ve kalabalık bir şehirdir. Geldiğimde başka bir dünyaya gelmiş gibiydim. Hareketli şehir insanları, sokakta para toplamak için gencin gitar çalan sesi, arabaların kornaları beni şaşırtıyordu. İlk başlarda alışamıyordum. Gün boyunca hiçbir şeyle meşgul olmasam da akşamları beynim nerdeyse patlayacak. Şehirde bir oradan bir buraya yaptığım yolculuk beni yoruyordu. Sakin ve havası temiz olan köyümü özlüyordum.

Her neyse, üniversiteye evraklarımı teslim ettim. Üniversitenin yurduna başvurdum. Sonuçları bekliyorum. Uzun zaman geçti. Fakat bana cevap gelmedi. Sonra ne öğrendim sizce? Meğer yurda rüşvet vererek yerleşiliyormuş. Bu işin içinde yeniyim, böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyorum. Tabii ki duyum olarak rüşvetli ve rüşvetsiz iş yaptırmanın zorluklarını biliyordum. Fakat pratikte hiç rüşvetle karşılaşmadım. Ancak Kazakistan’da çoğu işlerin rüşvetle halledebileceğini duyuyordum. Kısaca ülkemde rüşvetin çok yaygın olduğu anlatılıyordu. Çocuk doğurma esnasında iyi bakım almaktan başlayıp hayatın son anına kadar, her işte, her fırsatta rüşvet aktif halde deniliyordu. Fakat ben yaşım gereği bunun farkında değildim. Çünkü bu yaşıma kadar hiç rüşvetle halledilecek bir işim olmamıştı. Lise öğrencisinin de para ile halledilecek bir işi olamazdı.

Hâlbuki insanlar İslam inancına göre yaşasalardı, Allah’ın emrine uyup ve itaat etselerdi, Bakara süresinin 188. ayetini Ve birbirinizin mallarınızı aranızda bâtıl ile (haksızlıkla) yemeyin. Ve insanların mallarından bir kısmını, bildiğiniz halde günahla yemeniz için, onu hakimlere (rüşvet olarak) vermeyin.” hayatlarında uygulasalardı, kimse kimsenin hakkına girmezdi.

Ne yazık ki bu tür olaylarla karşılaşınca bazen teslim olmaktan başka elinden hiçbir şey gelmiyor. Kural öyle. Yaşam tarzı öyle. Cahillik işte. Bilgisizlik. Ağlayacağım şimdi. Düşünebiliyor musunuz. Müslüman bir ülkedeyiz. Dinimizden haberimiz yok. Kendimizi mi suçlayalım, devlet yönetimini mi? Bilmiyorum. Üzüntülüyüm, hem de çok!

Annem yurt meselesini duyar duymaz Almatı’ya geldi ve yurt müdürüyle anlaşarak beni yurda yerleştirdi. Şimdi belki düşünüyorsunuzdur: peki Almatı da akraba yok muydu diye. Vardı. Lakin akraba ilişkileri başkaydı bizde. Seni sever, misafir eder, tatlı ve çay ikram eder, güzel sohbet muhabbetler… Ama konumuz uzun süreli kalma veya yerleşmeye gelince yüzler ekşir, suratlar değişir, moraller bozulur vs. Uzaktan iyi davranalım istiyorlar.

Nerden bilsinler akrabanın Arapçada yakın anlamına geldiğini. Fırsat bularak belirtmek istiyorum ki; Akraba kelimesi Arapçada yakın manasına gelmektedir. İslam, akrabalar arasındaki ilişkilerin iyi ve sımsıkı, sıcak ve hoşgörülü olmasına çok önem vermektedir. Akrabalık bağını koparmamak Allah ve Resul'ünün ısrarla emrettiği şeylerdendir. Kur'an-ı Kerim' de Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: "Akrabalarına, düşküne ve yolcuya hakkını ver, elindekileri de hepten savurma." (İsrâ, 17/26).

Başka bir Kuran ayetinin mealinde ise "Allah'a kulluk edin, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere, yakın ve uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve size hizmet eden kimselere iyilik edin. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez. " (Nisâ, 4/36). Gördüğünüz gibi anne babadan sonra sırada akraba geliyor. Ayetlerin yanında akraba ile ilgili nice hadisler var ki akrabaya iyi muamelede bulunmamızı ister. Ancak insanlar maalesef hem ayetlerdeki akrabalık bağlarını, hem de İslamın hayattaki yaşayan örnekliğini bizlere gösteren Resulullah’ın akrabalarla ilgili tavsiyelerini gereği gibi anlamakta zorlanmaktadırlar.

Yurt hayatı tabii ki akraba evine göre daha rahat. En azından kendini kimseye borçlu hissetmezsin. Ülkemdeki yurtlar Türkiye’deki gibi değil. Nasıl yani? Dur, söyleyeceğim… Şaşıracaksınız. Daha sonra da iyi ki bizim buralarda öyle değil diye şükür edeceksin. Ben de Türkiye’ye geldiğimde farkına vardım. Yoksa Kazakistan’da iken benim için çok normal geliyordu. Şu an için (2016) bilmiyorum belki değişmiş olabilir. Vay bu arada 10 sene geçmiş.

Evet, tam 10 sene arkadaşlar. Üniversiteyi 2006’da başladım. 4 senelik eğitimi 2010 senesinde tamamlayarak mezun oldum. 16-20 yaş aralığında geçirdiğim lisans maceralarım var. Genç, dinç, aktif hayat, ilginç hikayeler. Daha neler neler… Önce bu yurt işini anlatayım… Sonrası Allah Kerim.

Yurdumuzda erkek ve kızlar beraber kalıyorlardı. Kazkistan’da yurtlar karışıktı. (sadece bizim yurt için değil, ülke geneli olarak söylüyorum). Yani 26 numaralı odada erkekler oturuyorlarsa, kızlar 27 numaralı odada kalıyorlardı. Yan yana. Bu kimseyi rahatsız etmiyordu. Oda arkadaşlarım odaya erkek getirince normal karşılanıyordu. Çünkü yurtta herkes öyle yapardı. Kızlar da aynı şekilde erkeklerin odasına girmekten çekinmezlerdi. Oturup sohbet ederlerdi.

Şimdi o eski yaşam tarzımı hatırlarsam kötü oluyorum. Ahlak nerde? Edep nerde? Hiç farkında bile değildim. Batı film ve dizileri iyice beynimizi işgal etmiş. Onların gençlik hayatlarını görerek, -ne kadar az bilsen de- kendi dini değerlerine göre algılamıyorsun. Gençler yada insanlar arasında, beraber olunan ortamlarda, bu tür şeylerin olmasının normal karşılanması, kızların erkeklerle rahat davranmaları, bizim ait olduğumuz din hakkında fazla bilgimizin olmadığını, sıfır olduğunu gösteriyor. Bunları çok açık söylüyorum, detaylara giriyorum, belki yazıyı okuyup aranızda şaşıranlar olacaktır. Haklıdır. Bunları anlatıyorum, çünkü neden biz Türkiye’ye gelerek İslam’ı öğrenmeye çalışıyoruz, onu bilesiniz diye…

İslam’ın, ailenizin ve Türkiye’nin kıymetini bilin ve şükür edin kardeşlerim.

Mahinur Özdemir

Ruhun dinç kalmasına en büyük katkı sanattan ve sanatçıdan gelir. Ruhlarsa renk renk çeşit çeşit. Benzerlikler olsa da hepsi ayrı bir dünya ve bu dünyaların kendini beden denen karadeliklerde kaybetmesi an meselesi belki de kimisi çoktan kaybolup gitti. Peki sanat ve sanatçı kavramları ne derece güneş olabiliyor ruh dünyamıza. Ya da ne derece tüm insanlığa hitap edebiliyor? Dansından resmine, müziğinden heykeline, mimarisinden edebiyatına, tüm sanat dallarına olan ilgiler ruhun ihtiyacından çok ideolojik fikirlere göre yönlenmiş durumda. Bir sanatın fikre hizmet etmesi gerektiğini savunuyorum fakat fikirlere göre sanat seçimini değil... Her sanatın kendine has duruşu, tarzı, dili ve görevi vardır. Bir sanatın dilini çözmek ve onunla konuşabilmek demek tüm insanlık ile konuşabilmek daha da önemlisi anlaşabilmek ve halleşebilmek demek.


Nasıl ki yeryüzünün ve gökyüzünün ses ahengini kuşlar; renk ahengini her türlü doğa harikası mekanlar; koku ahengini misk kokulu çiçekler, deniz ve toprak tedarik ediyorsa insanoğlu da gerek kendi yaratılış ve iç dünyasından gerek dış dünyanın bu güzel ahenginden ilham alarak yeteneği, gücü ve basireti nispetinde var olan sanatı ayakta tutmaya ve yaşatmaya çalışır ki bu oldukça yüklü ve kutsi bir görevdir. Sanatın her bir dalı insanlık için bir kurtuluş vesilesi, barış sebebi veya bütünleşme köprüsü olabilecek potansiyeldeyken onu kendi ideolojik fikir dünyamıza hepsedip dış dünyaya kapatmamız sanata ve sanatçıya yapabileceğimiz büyük darbelerden birisidir. Sanat demek algı demek, algı demek fikir demek, fikir demek insan demek ve insana giden bu real ve sürreal yolların kesişimi olan sanat, ufkumuzu geliştirmek konusunda büyük bir sorumluluğun altına girerken onu çıkmaz sokaklarda sıkıştırmak ve birbirine zıt kutuplara itmek ruh dünyamıza vurulan bir pranga olacaktır. Bu kutuplaşma genelde her bireyin ve toplumun zihniyetine ve yaşam tarzına göre şekilleniyor. Mesela mütedeyyin bir arkadaşımız ney yahut kanun çalıp hat ve tezhip gibi sanat dallarında kendini eğitirken kendisini modern olarak tanımlayan bir arkadaşımız piyano, çello gibi müzik aletlerine veya tiyatroya daha fazla yöneliyor. Oysaki Pelin arkadaşımız ney üfleyebilmeli veya Şüheda arkadaşımız çello çalabilmeli. Berkcan hat sanatına ilgi duyabilmeli ve Abdurrahman yıllarını pandomime verebilmeli. İdeolojilerin, sosyal çevrenin, partilerin, üniversitelerin birleştiremediği insanları sanat birleştirebilir. Evet dansın bacaklarını bağladığımız zincirleri kırmalı, ressamın tuvalini rahat bırakmalı, tiyatroların perdelerini sonuna kadar açmak yetmez zihinlerdeki anlamsız perdeleri de açmalı, tezhip ile kemanı arkadaş yapmalı, saksafon ile ney kardeş olmalı, tüm sanat camiası kendi deresinden bir yol bulup bir okyanusta buluşmalı. Ananevi ve modern sanatları birbirinden ayırarak değil bir araya getirip kainatın ritmini yakalamalıyız ki kulaklarımızın pası silinsin. Doğadaki her türlü renk cümbüşünü gökkuşağında toplayabilmeliyiz ki renkler birbirine küsmesin. Tüm çiçeklerin kokusunu ciğerlerimizde toplayabilmeliyiz ki yeri gelince her insanın nefesi olabilelim. İşte sanat budur. O bu şu demeden kendisini en güzel bir şekilde sunar muhatabına, tabi biz onu ayrım gözetmeksizin kendi ruh dünyamıza buyur edebildiğimiz müddetçe.

SANATTA HUDUD


Sanatın ayrıştırılmasının ve takım gibi tutulmasının elbette karşısındayız fakat hayatımızın her alanında olduğu gibi sanatın da bir yordamı ve ahlakının olacağını unutmamamız gerekiyor. Sanata pranga vurmayalım derken ahlakımızın zedelenmesine ve inancımızın gölgelenmesine hiçbir surette izin veremeyiz. Hele ki sanat, kirli bir kisve haline getirilip her türlü ahlaki değerler yozlaştırılıp inancımıza hakaret noktasına gelinmişse buna tüm gücümüzle karşı çıkmamız sanatı ayrıştırmak değil aksine onun bütünlüğünü ve haysiyetini korumaktır. Çeşitli algılar ile Müslümanların sanat ve estetik düşmanı olduğunu; müziğe, dansa, tiyatroya yabancı ve cahil olduğunu tüm dünyaya empoze etmeye çalışıyorlar ve bunu yaparken de en kutsallarımıza ve ahlakımıza saldırarak bizi galeyana getirip işlerini kolaylaştırıyorlar. Bu gibi durumlarda ne algılarına kurban olmalıyız ne de bunu yanlarına bırakmalıyız. Eğer bizler kendimizi sanat ile eğitir ve ehil olursak, onlara onların dilinden daha sert ve etkili bir biçimde tepki verirsek ne algılara ne ahlaksızlığa meydan vermemiş oluruz. William Channing’in dediği gibi "Sanat ruhun zafere ulaşmasıdır." Bizler de zafere giden bu yolda kendimizi olabildiğince doldurmalı, Müslüman gençler olarak sanat cahili ve estetik fukarası yaftalarını üzerimize yapıştırmaya çalışan güruha fırsat vermeden onları her türlü bilgi ve sanat birikimimizle alt etmeliyiz. Fakat ne yazık ki alim ve bilge dediğimiz insanların sanata olan yanlış bakış açılarından dolayı, bırakın bir sanat dalında ilerlemeyi; kimimiz eline müzik aletini, cebine boya kalemini koymaya korkar oldu. Oysa bizler yeryüzünün halifeleri olarak elimize geçen sanat fırsatını o kadar iyi değerlendirmeliyiz ki yeri geldiğinde düşmana karşı bir silah olarak yeri geldiğinde bir motive aracı olarak ve hatta yeri geldiğinde hayata karşı farklı bir bakış açısı olarak kullanabilelim. Bilhassa gençler olarak, ahir zamanda ufkumuzun son derece açık, olayları analiz gücümüzün yüksek olması gerek. Ayrıca toplumu çok iyi okuyor olabilmemiz ve bunları elimizden geldiğince bir müzik aletine, bir şarkı güftesine, bir resim tuvaline ve bir tiyatro sahnesine dökebilmemiz gerek. Zira Tolstoy'un da dediği gibi "Sanat düşünebilen, gerçeği görebilen ve toplumu anlayabilen insanların işidir."

Hayatın bizi sanattan koparmak için oynadığı bütün oyunlara rağmen inadına sanat inadına güzellik... Okuldan veya işten eve dönerken kulağımızı tırmalayan korna ve iş makinelerine inat bir müzik aleti alalım elimize. Dikilen yüksek binalar ve çarpık kentleşmelerin çirkinliklerine inat doyumsuz bakabileceğimiz tuvallere dokunalım rengarenk fırçalarımızın ucuyla. Yalan dünyaların kahramanı olmak yerine gerçek tiyatrolarımızın başrolü olalım. Dünyanın ve mahlukatın zevkine varalım kainatın her bir zerresinde. Sanatın her bir dalını evladımız belleyelim ve ayırt etmeden bağrımıza basalım. İlla bir şeyi ötekileştireceksek sanatsızlığı, zevksizliği ve estetik fukaralığını ötekileştirelim ki çirkinlik ve duygusuzluk son bulsun Allah'ın kainatında. Zaten bütün güzelleştirmelerin, güzel görmelerin, ahenklerin temelinde O'nu bulmak ve O'nu anlatmak vardır. Elimizin, dilimizin, kulağımızın, beynimizin, bedenimizin ve zevkimizin mimarı Allah'ı aramak ve O'nun eserlerinden yeni eskizler hazırlamak... Ne büyük bir lütuftur sanatçı olmak ve gerçek sanatkarı bulmak.

Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış. Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.

Necip Fazıl Kısakürek

Zeyneb Rabia GENÇ

Kelime manasına baktığımız zaman anayasa: ‘’Devletin kuruluşunu, yasama, yürütme ve yargılama kuvvetleri ile yurttaşların hak ve görevlerini düzenleyen temel kanun.’’ olarak geçer kaynaklarda. Genel bağlamda anayasa dediğimizde ise zihinlerde, modern dünyanın, modern devletlerin oluşturduğu üst düzeyde bir toplum ve insan hakkını koruyucu bir devlet yürütme sistemi canlanır ve sanılır ki anayasa denilen şey beşeri kanunların düzenleyicisi niteliğindir. Oysa şuan modern geçinen üst düzey devletlerin henüz doğma ihtimalleri bile ortada yokken hak hukuk nedir insan ne ölçüde kıymetlidir bilinmezken Allah Resulü ( ) ‘nün ortaya koyduğu, Allah’ın kanunlarıyla hazırlayıp toplumu sıfırdan şekillendiren emsali görülmemiş ve görülmesi mümkün olmayan bir anayasa mevcuttur; Medine Vesikası…

Bu anayasayı incelemeye başlamadan önce yazılmasının nedenini çok iyi anlamamız gerekmektedir. Allah Resulü ( ) ‘nün Medine’ye varır varmaz ilk yaptığı işlerden biri; Medine ve çevresinde yaşayan ve birbirine düşman olan kabilelerden, sulh üzere yaşayan, nizamlı bir toplum sistemi oluşturmak oldu. Neden Allah Resulü ( ) bunu tercih etmişti. Neden bu duruma bu kadar önem vermişti de birlikte yaşama hukukunu ortaya koyan Medine Vesikasını yayınlamış ve müminlere sulh ve düzen üzere yaşamayı emretmişti?.. Allah Resulü ( ) pek tabii Medine’ye varır varmaz Yahudilere ve bütün gayrimüslim kabilelere savaş açabilir, Allah Teala’nın inayetiyle bu savaşları zaferle sonuçlandırabilirdi. Fakat her kavli ve her hareketi Kuran-ı Azim-u şan ayetlerinden sonra en büyük hüccet oluşturan Efendimiz ( ) , bize Medine Vesikası ile sentez bir toplumun evvela sulh üzerine inşa edilebileceğini göstermeyi hiç şüphesiz Allah’ın inayetiyle tercih etmişti. Bunu çok iyi anlayabilmeli Efendimiz ( ) ‘in neden bu yolu tercih ettiğini idrak edebilmeli ve Medine Vesikasının bugünümüze ışık tutmasına izin vermeliyiz.

Efendimiz ( ) Medine’ye vardıktan sonra tabiri caizse, kendisinin başında olduğu bir devlet kurmak istemişti. Efendimiz ( ) bu niyet üzere yaptıklarıyla biz Müslümanlara devletin ne kadar önemli ve gerekli bir kurum olduğunu bizzat kendi ( ) eliyle kanıtlamış oldu. Lakin bu kurumda bir hususa çok dikkat etmeliyiz ki bize Allah’ın kanunlarıyla kurulacak sağlam bir devlet için çok önemli bir bilgi vermektedir. Bu bilgi ise; İnsan hakları ve birlikte yaşama hukukuydu. Efendimiz ( ) bu devleti kurmaya Medine Vesikasını Enes b. Malik’in evinde yayınlayarak başlamıştı. Öyle bir beyannameydi ki bu, Müslümanların hak ve sorumluluklarını açıkça ortaya koymuş fakat bununla da sınırlı kalmayarak başta Yahudiler olmak üzere Medine’de yaşayan herkesin hak ve sorumluluklarını koruyan bir anayasa, bir sözleşme olmuştu. Öyle ki Efendimiz ( )’in Medine’ye teşriflerinden son derece rahatsız olan Yahudi kabileleri dahi bu vesikayı büyük bir mutlulukla kabul etmişlerdi. Efendimiz ( )’in ne denli üstün ve kusursuz bir devlet başkanı olduğunu ve güttüğü harika stratejinin ne kadar etkili ve hatasız olabileceğini Yahudilerin bu vesikaya verdiği tepkilerden çok net bir şekilde anlayabiliyoruz. Elbette ki O’nun ( ) bütün karar ve uygulamaları mevcut olan bütün beşer stratejilerinin çok çok üstündeydi lakin yapmış olduğu her şey gibi Medine Vesikasını hazırlaması da bize; bu vazifenin sünnet boyutunu da hesaba katarak önemli bir emsal teşkil etmektedir.

Vesikaya genel bir şekilde baktığımız zaman Efendimiz ( )’in Allah Teala’dan gelen bir siyaset öğretisiyle döneminde veya daha sonrasında hak, hukuk ve adaletiyle değil yarışmak yanına dahi yaklaşılamayacak kusursuzlukta insanlığa hizmeti ve güvenliği esas alan bir devlet kurduğunu ve sosyal bir toplum meydana getirdiğini açıkça görebiliriz. Bu kusursuz devletin kurucusu ( ) dünyanın ilk anayasalarından biri sayılan bu belgede şöyle buyurdu:

‘’ Bu antlaşmayı kabul edenler arasında vaki olabilecek bütün anlaşmazlıklar Allah’a ve O’nun Resulü’ne takdim edilecektir.’’

Vesikanın bu maddesine baktığımız zaman ilk olarak gözümüze çarpan şey hiç şüphesiz ki tüm yetkinin artık Allah Resulü ( ) ‘nde olduğu ve artık onun ümmetin en büyük lideri olduğudur. Ama daha derin bir şekilde bu maddeyi göz önüne alarak düşündüğümüzde daha evrensel ve genel bir ifade olarak Efendimiz ( ) ‘in, ilk kez bütün sorun ve anlaşmazlıkları hukuk yoluyla çözen bir devletin başkanı olduğunu da söyleyebiliriz.

İlk etapta gözümüze çarpan bu maddenin yanı sıra vesikanın içeriğine baktığımız zaman kırk yedi maddelik kısa fakat toplum sorunlarına derinlemesine nüfuz eden bir metin olduğunu görüyoruz. .Genel olarak vesikaya baktığımız zaman öne çıkan konuları ise şöyle sıralamamız mümkün:

1-) Adaleti Sağlama

Vesika herkese eşit bir şekilde adalet sağlanması gerektiğini birçok maddenin desteğiyle açıkça ortaya koyar. Adaletle hükmedilebilmesi için vesikada tüm yetkiler şahıslardan alınmış hükmetme yetkisi tamamen otoriteye bırakılmıştır. Böylece nizamın sağlanmasında çok önemli bir kural olan ‘kişiler değil kurumlar ceza verebilir!’’ yasası da ilk kez bu kadar doğru uygulanmaya başlamıştır.

Vesikanın 13. Maddesine göre : “Takva sahibi müminler kendi aralarında saldırgan birine ve haksız bir fiil de bulunmayı tasarlayan, bir cürüm, bir hakka tecavüz durumunda yahut müminler arasında bir karışıklık çıkarmayı düşünen kimseye karşı olacaklar ve bu kimse müminlerden birinin evladı olsa bile hepsinin elleri onun aleyhinde kalkacaktır” denilmektedir. Bu maddeye göre bütün müminler suç işleyen bir kimseye karşı merkezî otoriteye yardım etmek zorundadırlar. Bu açıkça herkesin eşit olduğu bir adaletin tayinidir. Ve elbette ki Yahudilerin vesikayı kabul etmelerinde adaleti sağlamaya yönelik maddelerin etkisi çok büyük olmuştur. Vesikanın 16. Maddesinde bu hususu net bir şekilde görürüz: “Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara muarız olanlarla yardımlaşmaksızın yardım ve muzaheretimize hak kazanacaklardır.”

Binaenaleyh pek tabii kusursuz bir adalet sağlama ancak ve ancak Allah’ın Resulü ( )’nün eliyle yazılmış bir anayasayla sağlanabilirdi.

2-) İlk Sosyal Sigorta

Yeni oluşturulan sosyal yapı vesilesiyle müminler ve gayrimüslim kabileler kendi içlerinde birbirlerine destek olacak ve maddi açıdan yardımlaşacaklardır. Bu durum yeni oluşan toplum yapısında karşılıklı güven ve yardımlaşmayla bireylere mali bir güvence vermektedir.

3-) Suç Şahsa Aittir

Medine vesikasında sık sık suçun, failini doğrudan bağladığına vurgu yapılmıştır. Nitekim 36. Madde de, “Bir yaralamanın intikamını alma yasak edilmeyecektir. Muhakkak ki bir kimse bir adam öldürecek olursa neticede kendisini ve aile efradını mesuliyet altına sokar. Aksi halde haksızlık olacaktır. Allah bu yazıya en iyi şekilde riayet edenlerle beraberdir” denilmektedir. Bu prensip, “Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” ayetinin hükmü ile de paralellik arz etmektedir. Bu ve benzeri maddeler açıkça suçun şahsiliği prensibini ortaya koyar.

4-)Din Özgürlüğü

Vesikanın 25. Maddesine göre Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir. Bu maddeyle din özgürlüğü dile getirilmiştir. Bu madde İslam’ın hoşgörüsünü ortaya koyarken birlikte yaşama hukukunun da temellerini atmaktadır.

5-) Takva:

Vesikanın birçok maddesi takvaya vurgu yapmıştır. Allah korkusunun toplum hayatındaki yerine işaret etmiştir. 20. maddede, “Takva sahibi müminler, en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar” denilmiş adeta takva yasanın en temel maddesi olarak kabul edilmiştir. Yine 13. maddede şöyle geçmektedir: “Takva sahibi müminler, kendi evlatları bile olsa suçlulara karşı olacaklar ve suçluları asla korumayacaklardır.” Bu ifadeler takvanın, adalet duygusunun temeli olduğunun en açık delilidir. Yani takva devletin anayasasının büyük bir parçasını belki de bel kemiğini oluşturmuştur.

6-) Vatandaşlık

Vesika, “Ümmet” veya “Müslüman Vatandaşlığı” mefhumunu öne çıkarmış, din, dil, ırk ve renk farkı gözetmeksizin bu belgeye imza atan herkesi eşit statüde kabul etmiştir. Adalet ve birlikte yaşama hukukunu öne çıkaran Medine Vesikası pek tabii söz konusu vatandaşlık ve insan haklarının teslim edilmesi hususu olduğunda çok hassas ve kesin hükümler barındırır. Vesikaya binaen vesikaya katılan herkes İslam Devletinin vatandaşı olacak ve hakları korunacaktır. Bu o dönemde kolay kolay rastlanabilecek bir şey değilken günümüz modern hukuku hala böyle muazzam bir maddenin hakkını verememektedir.

Sıraladığımız bu temel başlıkların her birinde özellikle öne çıkan şey; birlikte yaşam hukukuna muhtaç sentez bir toplumun İslam tarafından yönetilmesi halinde kusursuzca kişi ve kurumlara hakları teslim edilerek adaletin sağlanabileceğidir. Medine Vesikası çağlara ışık tutabilecek nitelikte evrensel bir hukuk beyannamesidir. Doğru uygulanabilmesi halinde sentez bir toplumu tüm beşeri kurallardan çok daha üstün bir adaletle yönetmeye muktedirdir. Efendimiz ( ) ortaya koyduğu bu anayasayla biz ümmetine İslam’ın hoşgörü ölçülerini öğretirken aynı zamanda bizlere bu hususta adalet ve güçlü bir otoriter sistemin gerekliliğini aşılamaktadır. Dünyanın belki de ilk evrensel nitelikli sentez toplum anayasası olan Medine Vesikasından çıkaracağımız adalet çizgilerine ve bu çizgilerin önümüze ışık tutmasına bugün muhtaç olduğumuz, Allah Resulü ( )’nün adaletine duyduğumuz özlemle sabittir. Bu benzersiz hukuk beyannamesinden hakkıyla istifade edebilmemiz temennisiyle…



Osman Zinnur Aksu

“[167] Ne kadar küçük olurlarsa olsunlar, yoksulların ve zenginlerin devleti olmak üzere birbirine düşman en az iki devletten oluşur bu yapılar. [423a] Ve hatta bunlar da kendi aralarında daha küçük parçalara ayrılırlar.”

Platon, en meşhur çalışması “Devlet”te batı felsefesinin temellerini Sokrates’in görüşleri üzerine bina ederek zihnindeki ideal devleti bir ütopya olarak tasvirliyor. Tasvirinde konu gelir eşitliği ve zengin-fakir ayrımına gelince de yukarıdaki cümleleri kuruyor. Platon tarihte gelir adaletsizliğinin yol açabileceği sorunlar üzerine konuşan ilk insan değil belki, ve kesinlikle de son olmayacak. Batı felsefesinde Platon’dan Marx’a, Cicero’dan Rousseau’ya pek çok filozofun üzerine kafa patlatıp farklı çözüm önerileri ürettiği bu konuya modern çağda “bizim bakış açımızla” yaklaşma elzemi oldukça geç fark edilmiş görünüyor.

Toplumsal kutuplaşma ve ayrışmanın en çok ayyuka çıktığı bu dönemde dergimize dosya konusu olarak kutuplaşmayı belirlememizin ardından ekonomik gelir adaletsizliği, yetim bırakılmış bu büyük sorun, da bizim önceliklerimiz arasında yer aldı. Toplumsal sorunlarından bahsetmeden önce gelir adaletsizliğinin boyutlarını ve ülkemizin bu konudaki sınıfta kalmışlığını birkaç somut veri ile açıklamayalım;

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), üye ülkeler arasındaki gelir dağılımı adaletsizliğinin son 30 yılın en yüksek seviyesinde olduğunu açıkladı. Türkiye, Şili ve Meksika'nın ardından üçüncü sırada."[1]

Dünya’nın en zengin insanlarından oluşan %1’lik nüfusu, Dünya genelindeki toplam zenginliğin %80’ine sahipken Dünya’nın en fakir insanlarından oluşan %80’lik nüfus, toplam zenginliğin %6’sına sahip.

Dünya’daki en zengin 300 kişinin serveti, en fakir üç milyar kişinin toplam servetine eşit.[2]

2014 yılında Japonya’nın Gayri Safi Yurtiçi Hasılası 6,21 trilyon dolar, serveti bir milyar doların üstündeki milyarder sayısı 24’ken Türkiye’de GSYH 1,01 trilyon dolar, milyarder sayısı ise 60.[3]

Eğer Dünya’da 100 kişi yaşıyor olsaydı;

[4] 1 kişi tüm gelirin %50’sini yönetiyor olacaktı

71 kişi günde 10 dolardan az kazanıyor olacaktı

Dramatik sayısal verilerden açıkça görüldüğü üzere yirmi birinci yüzyılda Dünya’da gelir adaletsizliği son birkaç yüzyılda hiç olmadığı kadar arttı. Gerek STK’larıyla, gerek sosyal devletiyle gelir adaletsizliğini aşma konusunda batı ülkelerini kıskandıracak, ya da bu iddiayı taşıyacak, Türkiye’de ise gelir eşitsizliği diğer ülkelere kıyasla da kötü. Toplumumuzda bazı duyarlılıkları iliklerine kadar hisseden en eliaçık kesim belki yukarıda bahsi geçen %1 olmadığından olsa gerek, son birkaç yılda da en üstteki o %1’in serveti büyürken eksilen para hep alttaki fakir kesimin cebinden çıkıyordu.

2015 Ekim ayında yayın hayatına başlayan “CİNS” dergisi ilk sayısının kapağında “Kültürel İktidara Son!” başlığını kendisine belirliyor ve yayın yönetmeni İsmail Kılıçarslan bir söyleşisinde şunları söylüyordu; “Bizim en büyük kavga alanımız ve derginin başat fikirlerinden biri kültürel iktidarla, Türkiye'de Kemalist beyazların oluşturduğu bu kültürel iktidarla mücadele etmek. Diğer taraftan birinci sınıf kültür ürünlerini, edebiyatı, düşünceyi de insanlara aktarmayı düşünüyoruz". Kılıçarslan ve ekibinin küresel alanda çıktığı zorlu yolculuğu değişen, büyüyen, başkaldıran Türkiye konjonktüründe ekonomi sahasına taşıma zorunluluğu ortadadır. Türkiye’nin sözümona millî servetine yön veren “Mali iktidar”a sahip zümrenin hegemonyasına son vermek ve bu adaletsizliği ortadan kaldırmak amacıyla yapılacak şeyler yok mudur? Elden hiçbir şey gelmez mi?

Cumhurbaşkanı kitleleri uyandırmaya çalışıp yastık altındaki dolarları bozdurarak ekonominin düzelmesi için dahi halkın basiretine güvenedursun, halkın yastık altındaki dolarlarına göz dikmiş, cebindeki son kuruş için hınca hınç yarış içinde olan bu “paralı”lara bir yaptırımımız olamaz mı? Beton üzerine inşa edilen ekonominin estirdiği fânî refah rüzgarının yavaş yavaş terse dönmeye başladığı bu günlerde, hesap sorulacak merciilerden bu meselede bir açıklama beklemek gerek 15 Temmuz’da tankların üstünde, gerek Aralık 2016’da döviz bürolarında gövde gösterisi yapan Türkiye halkının en tabii hakkı olarak görülmelidir.

İnsan ancak inandığı bir dava varsa dik durur, karşı çıkar. Yirmi birinci yüzyıl Dünya’sı cetvellerle çizilmiş yapay sınırlarla birbirinden ayrılmış, ulus devlet garabeti içerisine hapsedilerek birbirine yabancılaştırılmış insanlarla doluyken ve tüm Dünya’da bu düzen oturtulmuş ve iyi olduğuna inandırılmış şekilde sistemin çarkları dönüyorken bu çarklara çomak sokmak ancak sağlam bir iman ve duruş sahibi Müslümanların işidir. Baba Bush’un, ikiz kulelere yapılan uçaklı saldırıdan tam 10 yıl önce, Gorbaçov’la görüşmesinin ardından yaptığı 11 Eylül 1991’deki meşhur konuşmasında “new world order” (yeni dünya düzeni) ifadesiyle kastettiği soğuk savaş sonrası Dünya’ya dikte ettirilecek bu düzen bu konuşmadan 25 yıl sonra her alanda varlığını hissettiriyor. Bu düzenin ekonomide vadettiği birçok nimetten, teknolojik gelişimden faydalandığımız elbette yadsınamaz. Peki bir yandan bunlara erişirken bir yandan neleri feda ettiğimizin farkında mıyız?

Toplumların anakartlarıyla oynayarak her türlü değişimi yapmaya çalışan ve bu değişime hızla ayak uydurmalarını zaruriyet haline getiren bu düzende, bizler de aslımızdan gittikçe uzaklaşmaktayız. Türküde de dediği gibi “her gelen gün, geçen günü arattı.” Yalnızca İstanbul’da sokakta yaşayan, evsiz insanların sayısı İBB raporlarına göre on binlerle ifade ediliyor ve gün geçtikçe artıyor. Osmanlı döneminde sadaka taşı, askıda ekmek gibi birçok uygulamayla adeta nefes alıp veren dev bir hayrata dönüşen şehrin dört bir yanında dilenciler, evsizler hatta mülteci kardeşlerimiz yer almakta.

Karıncanın elinden tanesini kapan kuş alçaktır.”

Şeyh Sadi Şirazî, Bostan isimli başyapıt eserinde bu cümleyi kurarken aslında çağları aşarak 2016 dünyasına yönelik bir tespitte bulunduğunun farkında mıydı bilinmez, lakin günümüz toplumu karıncanın elindeki en küçük taneye göz dikmiş sırtlanlarla dolup taşmakta ve gezegenin dört bir tarafında bunu normalleştirici yayınlar insanoğluna empoze edilmekte. “Kalabalıklar daima tehlikelidir” diyor Victor Hugo. Fakat onun gözden kaçırdığı şuydu; asıl tehlikeli olan kalabalıklar değil bu kalabalıklardaki bireyselleşen, günden güne bireyleşen insanlardır. Günden güne birbirinden uzaklaşan, birbirine bağlanma yolu gün geçtikçe fazlalaşırken gücü gittikçe azalan bu insanlar birbirleri için en tehlikeli varlıklar aslında. İnsan insanın kurdudur diyen batılı filozoflara inat, birey olmayı tembihleyen ve propagandasını her kanaldan zorla zihnimize yerleştirmeye çalışan modern dünyaya inat, müslümanca duruş sergileyip toplumsal birlik ve beraberliği pek çok konuda gösterdiğimiz gibi bu konuda da müslümanca duruş sergileyip dere ne yöne akarsa aksın hak’tan yöne tavır sergileme gerekliliği aşikardır.

Peki küçük ölçekte Türkiye’de, genelde de Dünya’da gayet açık bir şekilde var olan ve günden güne artan bu gelir adaletsizliğinin oluşturduğu toplumsal sınıf kültürü ve kutuplaşma neden bu kadar tehlikelidir? Öncelikle Dünya’daki bu adil olmayan düzenin çarklarının dönmesini sağlayan en önemli etken ve en büyük silahları ekonomi. Ekonomi çarkları ne kadar iyi dönerse ve ekonomiler ne kadar “güçlü” olursa -ya da öyle görünürse- bu sistemin yerleşmesi ve derinleşmesi de bu ölçüde artacaktır. Sözümona ekonomik gelişimin en önemli göstergelerinden biri de “GINI Endeksi” denilen ülkenin en fakir kısmı ve en zengin kısmı arasındaki farkı ölçen bir ekonomik parametredir. “Gelişmekte olan ülkeler”de GINI endeksi diğer ülkelerden çok daha yüksek olup zengin-fakir ayrımının en yüksek olduğu ülkelerin bunlar olduğunu gösterir. Böylelikle bu ülkelerdeki ekonomik bağımlılık asla tam olarak aşılamaz ve ülkelerin ekonomileri en zengin bir zümrenin iki dudağının arasında vereceği kararlara bağımlıdır. Nasıl ki medya patronları başbakanı pijamayla karşılayabilecek kadar arsızlaşabiliyor, büyük sermaye sahibi patronlar da ellerinde bulundurdukları bu koz sayesinde kapalı kapılar ardında elbette siyasetçilerle, bürokratlarla bu pazarlıkları yaparken üstten bakabilmektedirler.

Öyleyse müslümanca tavır; bu gelir adaletsizliğinin bir an evvel giderilmesini sağlamak adına uğraşmak ve İbrahim’in ateşine su taşıyan karınca dahi olsa bu davadan vazgeçmemekle olmalıdır. Herkesin elini taşın altına sokup bu büyük eşitsizliğin çözümü için elinden geleni yapması ve uğraş sergilemesiyle ancak mümkün olacaktır.


[1] http://www.aljazeera.com.tr/haber/gelir-esitsizligi-zirvede

[2] http://therules.org/inequality-video-fact-sheet/

[3] http://www.gep.gov.tr/web/RUluslarTR.aspx?prmts=112

[4] http://www.pewglobal.org/interactives/global-population-by-income/