Düşünce

Şiddet; bazen bir taşma, bazen bir aşma, bazen bir yok olma, bazen bir var olma, bazen bir müşahhasta yok olan ‘var’ın mücerret kıvamındaki bir ‘fiiî tekevvün’dür.
Ne olursa olsun şiddet ‘an’da vardır. Dolayısıyla görünendir. Görünen olduğu için de, dolayısıyla bir fikrî veya zihnî veya ruhî/psikolojik bir zemini vardır. Dolayısıyla şiddet ‘amaç’sız ve ‘araç’sız değildir.
Durumu, yeri, mekânı, zamanı buudundan bir yerden, başka bir yere doğru giden bir ‘şey’dir, şiddet. Burada ‘şey’ kelimesini dillendirmişken; ‘şey’ ve ‘şiddet’ bağlamında ‘şiddet’in, engin ufukları kapsayabilir bir kavram olan ‘şey’ kelimesi içerisine girmesine de değinmeliyiz. Fikrî-felsefî cereyanlarda geniş bir yeri olan ‘şey’; müfekkiremizde el atılan her bir meseledir. ‘Şiddet’ fikrî, zihnî, ruhî/psikolojik bir zemine malik ise haliyle ‘şey’e de girer.
Konumuna göre şiddet, ‘müspet’ veya ‘menfi’ ne şekilde olursa olsun, böyledir.
Şiddetin tekevvün sürecinde, ruhî/psikolojik buuduna bir de içtimaî buudunu eklemliyiz. Daha doğru bir ifadeyle içtimaî buudu da, etkileri buudundan mühimdir. ‘Şiddet’ bağlamında ‘etki’yi söz konusu ettiğimizde, karşımıza iki durum çıkabilir; a) ‘etki’ karşısında ‘tepki’ b) ‘etki’ karşısında ‘pasifizm’. İkinci durum umumî düzlemde belli bir yere kadar geçerli olup, belli bir yerin sonunda ‘tepki’ halini alabilir. İçtimai buudu söz konusu ettik ya; işte her iki durumda da içtimai, buudun akislerini müşahede ediyoruz.
Peki… Şiddet nedir? Şiddetin işlevleri nelerdir? Şiddetin gücü nedir? Şiddetin konumu nedir? Şiddet her zaman aynı değere maliktir? Şiddetin esbabımucibesi var mıdır? Şiddet hakkında söz söyleyebilmek için ‘şiddet’i çözümlemek gerekir mi? Şiddet tek veçheye mi maliktir? Şiddet salt bir mesele midir? Bu sualleri çoğaltabilir miyiz?
Ek bir sual; modern hayattaki modern insanı şiddet bağlamında, şiddeti modern hayattaki modern insan bağlamında nasıl değerlendirebiliriz?
Gerginlikler, fışkırışlar, değerler buudundan şiddeti ele alırsak;
– İçinde sıvı bulunan herhangi bir esnek yapı, gerildiği takdirde fizikî sıkışma sonucu patlama meydana gelir ve sıvı dışarıya fışkırır. Gerginlik ve fışkırış buudundan teşbih bu.
– Var olan bir durum karşısında ‘şiddet’ kapsamına girebilecek herhangi bir yolla, karşındakini muhatap etmek. Değerler buudundan teşbih de bu. Yalnız, değerler nereye kadar, diye bir sual ile karşılaşabiliriz burada. Yine klişe bir sözü tedaileri icabı zikredebiliriz; “Bir kişinin özgürlüğü bir başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter.”
Mamafih… İnsan, muhatap olan ve muhatap olunan şeklinde geniş iki kanada malik bir varlık olduğuna göre, şiddet insanın genişliğine nispetle nerede, nasıl, ne şekilde olabilir?
Söz gelimi; eşine karşı şiddet uygulayan bir kocanın, şiddet uyguladığı anda iki veçheli bir panoraması vardır; a) eşine karşı b) kendine karşı. Burada manasını aşikâr etmemiz gereken nokta ise hususî düzlemde bu misal için, umumî düzlemde meselemiz için şiddettir. Eşine karşı ve kendisine karşı olarak, bu misaldeki kişinin çözümlemesi yapılırken, panoramaya üçüncü bir mesele zeyl edilir, o da bir mesele olarak ‘şiddet’tir. Hatta meseleye, şiddetin şekillerini ve de en mühimi olarak muhteviyatını zeyl edersek, nasıl bir panorama ile karşılaşabiliriz? Ve yine aynı şekilde, şiddete muhatap olan ve şiddete muhatap eden ilişkisine, şiddete kadar gelen süreci de dâhil edersek ne diyebiliriz?
İki eş arasındaki bu misal, tedaileri icabı bu şekilde dursun!
Meseleye farklı zaviyeden devam edersek; şiddetin gerektiği yerde, gerektiği şekilde uygulanması menfi midir, müspet midir?
Virgülsüz, duraksız bir şekilde ortaya attığımız bu cümle görüldüğü kadar basit midir? Tam bir çözümlemeye tabi tutarsak bu cümleyi, şiddetin;
– Gerektiği yer
– Gerektiği şekil
– Gerektiği yerde, gerektiği şekilde uygulanması; fiil-kuvve halinde
– Menfi
– Müspet
– ‘ne’ye, ‘kim’e göre menfi, müspet
– Zaman
– Mekân
meselelerinin çözümlenmesi, yerine oturtulması gerekir.
Bu çözümlemelere zeyl olarak, şu noktanın da aşikâr hale getirilmesi, tanımlanması gerekir; şiddetin gerektiği yerde, gerektiği şekilde uygulanması durumu, şiddet sayılır mı?
Dolayısıyla karşımızda şöyle bir tablo bulunmaktadır;
– ‘Ben’/’Biz’ (Ruhî/Psikolojik)
– ‘Sen’/’Siz’ (Ruhî/Psikolojik)
– Uygulanan-Şiddet (Gerçekleşen)
– Uygulanan Sonrası (Etki, Etki-Tepki)
– Sonuç (‘Ben’/’Biz’, ‘Sen’/’Siz’, Uygulanan, Uygulanan Sonrası; bu durumların gerçekleşmesinin akabinde, Som Halde Ortada Duran. Menfi de olabilir, müspet de olabilir veya önce menfi sonra müspet de olabilir.)
Dolayısıyla sağlam bir şekilde meseleyi anlamak ve anlamlandırmak için, sağlam bir şekilde analiz etmemiz gerekir. Şiddet meselesi tek veçheli bir mesele olmadığı ve de her zaman aynı şekilde ve sonuçlara malik olmadığı için de hassas ve sağlam bir analiz gerekir. Farkında olalım veya olmayalım her nevi şiddet sorununu doğuran, kaşıyan yolları da halletmiş oluruz böylelikle.
Farklı bir misalden devam edersek… Örgütler ve şiddet bağlamında şunları söyleyebiliriz; haklı veya haksız bir devlet ve bir şiddet üreten örgüt arasında kalabilme durumu olan halk, muhtemelen bu ikilemde alakası olmayan ve zorlama bir şekilde üçüncü taraf olabilir. Buradan devam edersek; eğer iki taraftan biri şiddet üreten taraf durumunda ise doğal olarak, taraflardan öbürü de gücü yettiği oranda karşılık verebilir. Bu son yargı, salt bir nazarın şahit olduğudur.
Bir devlet ve bir örgütle hudutlandırmayalım meseleyi. Öyle veya böyle, şiddet uygulama araçlarına malik olan bir zümre, elinde şiddet uygulama araçlarına malik olmayan kitleleri, şiddete muhatap ettiğinde panorama nasıl ve hangi düzeyde olacak? Burada müsavi bir durum yoktur. Ve ‘normal seyrinde giden’ bir zümreyi de, karşılık vermeye çekebilecek bir durum vardır. Mazlumun, kendini korumak amacıyla karşılık vermesi, şiddet olarak vasıflanamayabilir; lakin sağlam bir otorite, sağlam bir hayat sürme ortamı olmayan bir bölgede de, insanlar arası ilişkileri korumak (haklar, hürriyet ilh.) ve bu minvaldeki meseleleri de gözümüzün önüne getirmemiz gerekir mi?
Nihayetinde karşılığı olan bir meseledir şiddet. Tek veçheli bir mesele değildir. Varlığı ile yokluğu arasında müşahede edilebilir bir fark vardır.
Burada şiddet meselesine lugavî buuddan yaklaşmak, meseleye vukufiyeti artıracaktır. Şiddet şu manalara gelir:
– Kuvvet veya güç aşaması
– Hız, sürat
– Sertlik, sert hareket
– Sıkılık, müsaadesizlik
– Peklik, aşırılık, fazlalık
– Kaba kuvvet, baskı
Mezkûr manaların her biri şiddet kelimesinin, mana alanını oluşturur. Bu manalarında, mana alanlarına nazar edilebilir.
Şahit olunduğu üzere, şiddet kelimesinin manaları arasında yalnız menfi ve müspet manalar yoktur. Öte yandan “cebir” manasına müsavi olan manalar ile alakasız gibi görünen “kuvvet veya güç aşaması” gibi manaların ise tedailerine nazar etmek gerekir.
Dolayısıyla “şiddeti konumlandırmak” olarak ifade edebileceğimiz mesele, hayattaki yeri, ehemmiyeti, konumu, işlevi, getirisi, götürüsü gibi alanlardan-buudlardan tespit etmeyi içerir. Menfilik, müspetlik bu konumlandırmadan sonra gelecektir. Şiddetin menfiliğinin veya müspetliğinin olabilirliği meselesi de, şiddetin menfi veya müspet haller ile irtibatından sonra gelecektir. Umumî düzlemde, karşıdan nazar ettiğimizde “şiddet”i ve sonra da “şiddet”e dair meseleleri müşahede edeceğiz.
Eşya ve insana karşı menfi şiddetin yerine refahı tesis etme işi ise zaten dünyada meseleler üstü meselelerdendir. İslam ise bunu sağlayacak tek dindir. Uçsuz bucaksız hiçbir meselede kapalı kapı bırakmayan dindir. Hayatın her alanını kucaklar. Dolayısıyla hakların gaspını, hakların yok sayılmasını, kaba kuvveti-şiddeti engelleyen, refahı sağlayan tek sistem İslam’dadır.
Dolayısıyla İslam’ın “ed-Din” oluşunda, meselemiz için de bir yer bulabiliriz.
(Zaten) Bu da; bizim inancımız ve davamız zaviyesinden üstünlüğümüzü gösteren ve ışıldatan meseledir.  

Ali Tarık Parlakışık

  Mahmut Kar Köklü Değişim Dergisi Yazarı Söyleşi: Ali Tarık Parlakışık İslam Coğrafyasına baktığımızda Müslümanların yaşadığı İslami beldelerin çoğunda fakirliğin hakim olduğunu görüyoruz. Doğal-ekonomik kaynaklar açısından kıt bir coğrafyada olmasına rağmen Batı’nın gelişmiş olmasını, zengin kaynaklara sahip olmasına rağmen ise İslam Coğrafyasının az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler sınıfında kalmasını ne ile izah edebiliriz? Bu minvalde işaretlersek, yaşadığımız dünyada muhatap olduğumuz sorunlara çözümler üretmek konusunda ne gibi sıkıntılar yaşıyoruz? Sorunuzun içinde dikkatlerden kaçmayan çok önemli bir tezatlık var öyle değil mi? İslam coğrafyası tüm ekonomik kaynaklar açısından çok büyük zenginliklere sahip. Petrol, doğalgaz, kömür, altın ve daha birçok iktisadi değer İslam topraklarında var. Aynı zamanda tarım arazileri ve bu arazilerin verimli kullanılması için olmazsa olmaz olan nehir yatakları, İslam topraklarından akıp gidiyor. Sonra tüm bu kaynakları ve ekonomik değerleri sanayide işletecek, kullanılır hale getirip bunlara ekonomik değer katacak beyin gücünün ve çalışan nüfus yoğunluğunun da zengin olduğu bir İslam Coğrafyası’ndan bahsediyoruz.  Ama ne yazık ki tüm bu zenginliğe rağmen Müslümanlar fakir. Tüm bu zenginlikler Müslümanların maslahatına kullanılmıyor. Sizin toprağınıza, sizin tarlanıza bir eşkıya giriyor ve tüm zenginliğinizi alıp gidiyor. Siz ise kendi toprağınızda, kendi tarlanızda o eşkıyaya cüz’i bir ücret karşılığında işçilik yapıyorsunuz. Peki, bunun temel sebebi nedir? Müslümanlar sahip oldukları bu ekonomik değerlerden çok daha önemli olan başka bir değeri kaybettiler. Ekonomik değerlerin yeniden kazanılması, bu önemli kıymetin, değerin yeniden kazanılmasına bağlıdır. Bu, Müslümanların kaybettiği fikri değerdir. Fikir gelişmekte olan bir toplum için hayatta elde edilebilecek en büyük değerdir. Hele hele bizler gibi fikri anlamda köklü bir geçmişe sahip toplum için atalardan teslim alınacak en büyük mirastır fikir. Bakın burada sizlere İslam’ın iktisat yönetimi ve siyaseti konusunda önemli çalışmaları olan Takıyyuddin en-Nebhani bu fikrin değerini şu ifadelerle anlatıyor: “Maddi servetler, bilimsel buluşlar, teknolojik yenilikler ve benzer şeylerin yeri, fikirlerden çok daha aşağı seviyededir. Bunlara ulaşmak sahip olunan fikirlere bağlı olduğu gibi bunların korunmaları da yine bu fikirlere bağlıdır. Fikri değerlerini koruyabilen bir toplumun maddi servetleri tahrip edilse dahi, böylesi bir toplum onu hemen yeniden üretebilir. Fakat fikri değerleri çökmüş toplumlarda maddi servet mevcut olsa dahi bunların azalması ve fakirleşme çok çabuk olur. Zaten bir toplum düşünce metodunu kaybetmeden elde ettiği bilimsel gerçekleri kaybetse bile onların çoğunu tekrar elde edebilir. Hal bu ki, kendine ait verimli düşünce metodunu kaybederse anında gerilemeye ve elindeki tüm teknolojik gücü kaybetmeye başlar. Bundan dolayı öncelikle fikri değerlere sahip çıkmak gerekir.”
Bahsettiğiniz bu fikri değeri biraz daha açar mısınız? Bahsettiğim fikir, kitaplarda yazılı olup pratik gerçekliği olmayan felsefi düşünceler değil. Hayatla ilişkisi kurulamayan gerçek ötesi farazi mülahazalar da değil. Fikirden kasıt, hayatın gerçekleri ile karşılaştıkları zaman toplumların kullanabileceği pratik düşüncelerdir. Eğer bu fikir olursa toplumdaki bireyler karşılaştıkları olaylar ve hayatın gerçekleri üzerinden bir hükme varmayı ve bir karar vermeyi gerçekleştirebilirler. Aynı zamanda toplumların yöneticileri ve idarecileri de bu fikir çerçevesinde hüküm ve kararlar alabilirler. Ama böyle bir fikir olmazsa elinizdeki ekonomik servetlerin değeri ve kıymeti yok olup gider. Çünkü o ekonomik servetlerin kıymetini gören ve kendi kapitalist ve sosyalist fikri çerçevesinde onlar üzerinde hüküm vermeyi ve karar almayı akbabalar gibi bekleyen sömürgeciler vardır. İşte biz Müslümanlar olarak o fikirden neredeyse son yüz yıldır yoksunuz. İslam’ı bir hayat nizamı olarak hayatımıza tatbik edilen bir fikir ve ideoloji olarak görmüyoruz. Bugün Müslümanlar, Allah’ın Rasulullah elçiliğinde gönderdiği İslam risaletini bize kadar ulaştıranların anladığı gibi anlamıyor, kavradığı gibi kavramıyor maalesef. Aynı zamanda Müslümanlar kapitalist ve sosyalist fikirler gibi kendilerine kazandırılmak istenen karşıt fikirlere de bağlanmamışlardır. Yani Müslümanlar kapitalizmin iktisadi özgürlükleri çerçevesinde serbest piyasa ekonomisini bir fikir olarak kavrayıp özümseyerek uygulamıyorlar. Yine bir dönem komünizmin ekonomik sosyal adalet prensibinin peşinde ona inandıkları için koşmadılar. Aksine fikri değerlerini kaybetmiş olmaları gereği, sömürgeci kapitalizmin kendi üzerlerinde uygulamaya koyduğu zoraki uygulamalardan dolayı ona aşık oldular. Yoksa kapitalist fikirlerin ekonomik, sosyal, siyasi ve ictimai gerçekliğini anlayıp kavrayarak kabul ettikleri için değil. Yani Müslümanlar olarak son yüzyılda hayata ilişkin meselelere çözümlemeler sunan, sahih veya batıl herhangi bir fikirden yoksun yaşıyoruz. Müslümanlar fikri bir çöküntü ve düşüklük içerisindeler maalesef. Yaklaşık bir asırdır İslam’ın İktisat nizamından uzak yaşıyoruz, dediniz. İslam’ın iktisadi siyaseti hangi fikri değer ve esasa dayalıdır, bu konudaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz? İsterseniz İslami iktisadi siyasetin esaslarından bahsetmeden önce bugün dünyaya egemen olan ve tüm ülkeleri hegemonyası altına alan kapitalist iktisadi siyasetin esaslarından ve bu siyasetin bozukluğundan bahsedelim. Zira bugün insanlığın ekonomik buhran içinde yaşamasına sebep olan kapitalist iktisadi siyasetin ne olduğunu bilmeden, İslami iktisadi siyasetin doğruluğu zihinlerde somutlaşmayabilir. Kapitalist nizamın bozukluğunu anlayabilmek için onun iktisadi siyasetinin esasını teşkil eden “Milli Gelirin Artırılması” teorisinin ne olduğuna ve aslında nasıl bir tuzak olduğuna bakmak gerekir. Zira biz bile Türkiye’de ekonominin gelişmişliğini milli gelirin artırılması esası ile değerlendiririz. Mesela eğer milli gelir artarsa kişi başına düşen gelir de artacak diye düşünürüz. Aslında kapitalist iktisadi siyaset bizi böyle düşünmeye yönlendirir. Doğal olarak kapitalist iktisadi siyasete göre milli gelirin artırılması için üretimin ve hizmetlerin artırılması gerekmektedir. Çünkü ona göre insanın ihtiyaçları sınırsız ve limitsizdir. Kaynaklar ise sınırlıdır. İşte kapitalizm, sınırlı kaynakların sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için üretimi artırmayı hedefler. İnsanların daha çok çalışıp üretim ve hizmet gelirlerini artırarak milli geliri artırmaları amaçlanır. Milli gelir ise aslında insanların ihtiyaçlarına göre bir dağılım sergilemez. Onlar servetin kimin elinde olduğuna bakmaksızın gelişmişliği/kalkınmayı genel olarak milli gelir miktarları ile ölçmektedirler. Onlara göre toplumun onda biri servet sahibi olsa, onda dokuzu ise yiyecek, giyecek ve sığınabilecek bir meskene sahip olamasa dahi, toplam servet toplam nüfus oranına bölünecek ve kişi başına düşen milli gelir şu kadardır denilecektir. Bu çok büyük bir yalan değil midir? Şimdi bunun en başta konuştuğumuz fikir ile alakası yok mudur? Kapitalist nizam ekonomik sorunlara toplumsal bir sorun çerçevesinde bakmaz. Aslında sadece ekonomik sorunlara değil tüm sorunlara toplumsal sorun olarak bakmaz. Yani ekonomik soruna insanlar arası ilişkilerle ve servetin insanlar arasında dağıtılması ile ilgili bir sorun olarak bakmaz. Aksine servetlerin artırılması için insanlara çalışma ve mülk edinme hürriyeti verir ve doğal olarak sorunu bir üretim sorunu haline getirir. Dikkat edin kapitalizme inanmış ve kapitalizm ile sömürülen ülkelerde ekonomik buhranlar yaşandığında hemen üretimin düştüğüne yönelik açıklamalar yapılır. Hemen iktisadi gelişmeye ve üretimi artırmaya yönelik çağrılar yapılır. Bu çağrılar Müslümanların topraklarında kâfir devletlerin varlıklarını korumak ve ayaklarını sabitlemek içindir. Kapitalist iktisat nizamında tüm değerler maddidir. Maddi değeri ön planda tutanlar zengin olanlardır. İnsani, ahlaki ve ruhi değerlere sahip topluma karşı kapitalist sermayedar ve yöneticiler cimri davranırlar. Türkiye’de bu kapitalist sitemin cenderesinde kalmıştır. Bu nizam ile kalkınmayı hayal eden ve büyüme hedefleyen bir ülkede yaşıyoruz maalesef. İslam’ın bu konu ile ilgili çözümü var mı? Tabi ki var. İslam insanın hangi sorununu çözmede aciz kaldı ki, bu sorunu da çözmede aciz kalsın? Öncelikli olarak şunu ifade etmemiz gerekir. İslam insanın ihtiyaçlarının sınırsız olduğunu asla kabul etmez. İnsanın ihtiyaçları sınırlıdır. İnsanın hem zaruri ihtiyaçları hem de lüks ihtiyaçları vardır. Her halükarda insanın ihtiyaçları sınırlıdır. Dolayısıyla İslam insanın ihtiyaçlarının sınırlı olması gerçeğinden hareketle kapitalizm gibi sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılamak için üretimi artırmayı iktisadi siyasetinin hedefi yapmaz. İslam hiç birini diğerinden ayırmadan tüm insanların fert fert zaruri ihtiyaçlarını garanti altına alır ve tam olarak temin eder. Lüks ihtiyaçlarını ise yaşadığı toplumun ekonomik şartlarına göre gücü yettiğince temin eder. İslam’ın iktisadi hedefini şu dört nokta ile özetleyebiliriz; 1) İslam herkese birer fert olarak bakar. Dolayısıyla ferdin ihtiyaçlarını karşılamada ferdicidir. 2) Her bireyin temel ihtiyaçlarının tamamının karşılanmasını gerekli görür. Bireyi Müslüman gayri Müslim, kadın erkek, yetişkin çocuk ve akıllı deli diye bir ayrıma tabi tutmadan temel ihtiyaçların tatmini için temin eder. Bu sebeple İslam, bu kapsamda insancıldır. 3)Rızkı elde etmek için insanların çalışmasını mubah/serbest kılar. Bu serbestiyette tüm bireylere eşit davranır ve her birinin servetten dilediği miktarda pay alması için yol açar. Ancak burada esas olan mülk edinme keyfiyetinde İslam’ın bireyleri şer-i hükümler ile kayıtlı tutmasıdır. Mesela herhangi bir birey, içki satarak, içki üreterek mülk edinemez. 4) İslam tüm ilişkilerde olduğu gibi fertler arasındaki ekonomik ilişkilerde de yüce değerlerin hâkimiyetine önem verir. Dikkat edilirse kapitalist iktisadi nizamda dağıtım merkezli bir siyaset yok. Üretim merkezli bir siyaset var. İslam’da ise dağıtım merkezli bir siyaset var. Çünkü İslam’ın iktisat nizamı insanların ihtiyaçlarını karşılamak için dağıtımı ölçü almıştır. Kapitalist iktisadi nizam ise servet sahiplerinin daha çok zengin olmasını sağlamak için üretimi ölçü almıştır. Peki, İslam üretmeden dağıtımı nasıl sağlayacak? Evet, işte kilit soru budur. Servetin dağıtımını İslami iktisadi siyasetin temel hedefi olarak belirlemiş olmak, üretimin artırılmaması ve ihmal edilmesi anlamına gelmez. Çünkü dağıtımın bizzat kendisi servetin geliştirilmesini gerektirecektir. Üstelik serveti artırmak veya geliştirmek her fert için zorunlu bir şeydir. Burada dikkat edilecek husus servetin geliştirilmesi ve üretimin artırılmasını iktisadi siyasetin hedefi haline getirmemektir. İktisadi nizamın temel hüküm ve kanunlarını üretimi geliştirmek esası üzerine kurmamaktır. Üretimin geliştirilmesi teknik ve iktisadi bilgiler ile geliştirilecek bir meseledir. Hatta bu bilgi ve teknolojiler her yerden alınabilir. Çünkü bu bilgiler ideolojik bakış açısı ile ilgili değil evrensel bilgilerdir. ABD’den, Avrupa’dan, Rusya’dan alınabileceği gibi Çin’den de alınabilir. Esas olan bu bilgilerin şer-i hükümler ile çakışmamasıdır. Kapitalizmin dünyayı sömürdüğü bir zamanda, bahsettiğiniz İslam’ın iktisadi siyaset nizamı reel anlamda uygulanabilir mi? Müslümanlar olarak bizler 90 küsur yıldır İslam’ın hayata müteallik tüm nizamlarından uzak yaşıyoruz. Bununla beraber neredeyse bir asırdır kapitalist nizamların üzerimizde tatbik edildiğine şahit olduk. Dolayısıyla İslam’ın ekonomik sisteminin hayatta tatbik edildiği dönemleri görmediğimiz ve yaşamadığımız için bunların bugün real anlamda uygulanıp uygulanamayacağı konusunda kuşkular yaşıyoruz. Bu soruya iki şekilde cevap vermek doğru olur. Birincisi, İslam’ın hayatın tüm sorunlarına çözümler sunan nizamları vahiy kaynaklıdır. Allah yarattığı kulların hangi nizamlar çerçevesinde nasıl yaşayacağına dair bir din gönderdi. Bu dinin kanun ve nizamlarının zaman ve mekân ile sınırlı olduğunu söylemek Allah’ın yaratıcı olarak kulları hakkındaki tasarruf ve tasavvurunda şüpheye düşmektir. Dolayısıyla İslam, insanoğlu için bir fikir bir akide ile gelmiştir. Bu fikir, insan hayat ve kâinatı kuşatan, hayatın öncesi ve sonrasını da kuşatan ve bu hayatın öncesi ve sonrası ile insan arasında doğru bir ilişki kuran özelliktedir. İşte İslam akidesi ve insanlığın kalkınmasını sağlayacak fikir budur. Bu fikre sahip bir toplum ekonomik zenginlikleri ve servetleri kaybetse de, büyük ekonomik buhranlar yaşasa da yeniden bu sahip olduğu fikir ile o değerleri kazanabilir. Ama eğer bu fikirden yoksun ise vaziyet yaşadığımız bu asra benzer. İkincisi,  İslam yeryüzünde tüm nizamları ile 13 asır boyunca uygulanmıştır. Bu durum reel bir gerçekliği ortaya koymaz mı? 13 asır boyunca büyük bir coğrafyaya hükmeden İslam’ın uygulamaya koyduğu ekonomik bir nizamı yok muydu? Vardı. O halde o günden bugüne hiçbir şey değişmedi. Araçlar ve gereçler haricinde. İnsan aynı insan, İhtiyaçları da değişmedi aynı şekilde kaldı. Bugünden sonrada değişmeyecek. Çünkü insanın fıtratı değişmedi ki ihtiyaçları değişsin. Şimdi siz söyleyin, İslam’ın İktisadi nizamı reel anlamda uygulanabilir mi? Görmek ve yaşamak lazım. Değil mi? Dediğiniz şekilde olunca yani, İslam hayatta bir bütün olarak hükmedilince, iktisadi manada insanların hayatında refah ve yaşam seviyesi açısından ne gibi değişiklikler olacak? Öncelikle Allah’ın rahmet ve bereketi ile dünya yeniden buluşacak diyebiliriz. Çünkü yeryüzünü insanlığın hizmetine sunan ve İnsanlığı gönderdiği din ile karanlıktan felaha ve feraha kavuşturan Allah, İslam’ın hükümlerinin hayattan uzaklaştırılması ile kullarına gazaplandı. Yeniden İslami hayatın başlaması ile Allah kullarından razı olacak. Ve hem yeryüzü hem de gökyüzünün sakinleri İslam’ın hayattaki varlığından razı olacaklar. Allah Rasul’ü, Hilafet yönetimi ile İslam’ın yeniden hayata hâkim kılındığında nelerin olacağını bizlere nasıl haber veriyor: “…Sonra yeniden Nübüvvet metodu üzere Raşid-i Hilafet olacak, insanlar arasında Nebi’nin sünneti ile amel edilecek. İslam yeryüzünde komşularıyla buluşacak (ağırlığını koyacak), hem gökyüzünün sakinleri, hem de yeryüzünün sakinleri ondan razı olacak, gökyüzü indirmedik bir damla (yağmuru) bırakmayacak, yeryüzü bitirmedik hiçbir hayrını bereketini ve bitkisini bırakmayacaktır.” (Taberani) Somut manada iktisadi olarak Müslümanların ve tüm insanların hayatında neler değişecek? İnsanlar Allah’a kul olmanın gereğini yaptıklarında Allah’ın rahmeti yeryüzüne yağarsa somut olarak neler değişmez ki? En basit şekli ile şunu söyleyelim. Yeraltındaki tüm zenginlikler kapitalist devletlerin sömürgeci sermaye şirketlerinden kurtarılacak. Tüm bu yer altı kaynakları kamu mülkiyeti olarak halkın maslahatına sunulacak. Sanayi sektörü dâhil tüm iktisadi sektörlerde bugün petrolün ana katkı maddesi olarak kullanıldığını düşündüğümüzde nelerin değişebileceğini siz tahayyül edin. Bu toprakların altındaki zenginliği şu anda iki üç dev şirket sömürüyor. Bu zenginliği o toprakların yöneticileri masalarına konulmuş küçük kırıntılar ve koltuk karşılığında sömürgecilere peşkeş çekiyor. Tüm bu zengin kaynaklar bize ait olacak. Tarım ekonomisi gelişecek. Verimli olduğu halde devlet politikaları ile ekimi durdurulan bu topraklar yeniden tarıma elverişli hale gelecek. İslam iktisat nizamının uygulandığı bir toplumda iş ve işçi sorunları olmayacak. Dolayısıyla işsizlik diye bir durum ekonomik bir sorun olarak algılanmayacak. Çalışamayan durumda olanların asli temel ihtiyaçları devlet tarafından temin edilecek.  Sağlık ve eğitim hizmetleri karşılıksız verilecek.   Yer altı kaynaklarının, insanların ortak malı olduğundan bahsettiniz. Geçtiğimiz zamanlarda Soma’da 301 ve Ermenek’te 18 maden işçisi, çıkan yangında vefat ettiler. Bu kömür madeninin işletim hakkı özel bir şirkete tashih edilmişti. Madende gerçekleşen kazada ise şirketin ihmaller zinciri gündem olmuştu. Bu çerçevede Soma gibi kömür madenleri ve benzer yer altı madenlerinin İslami iktisattaki yeri nedir?   Bakın buraya kadar İslami İktisadi siyaset ile kapitalist iktisadi siyasetin temel esasları hakkında bir ölçü ortaya koyduk. Kapitalizm üretimi artırmayı hedef ediniyorken İslam dağıtımı hedef ediniyordu. İşte Soma bu iki siyaseti somut olarak görmek için çok berrak bir resimdir. Soma’da biz ne gördük? Düşük iş gücü maliyeti ile daha fazla çalıştırarak (24 saat), zor şartlarda üretimin maksimum seviyede artırılması amaçlanıyordu. Bunu hangi gerekçe ile yaptılar? Üretim artarsa Milli gelir artacak. Üretim artarsa Soma halkının yaşam seviyesi artacak. Üretimi artırmak için daha çok kişi çalışacak ve daha çok kişi iş sahibi olacak ve gelir düzeyi artacak. Hepsi yalan. Üretim arttı. Şirket sahipleri servetlerine servet kattı. İşçiler ise aynı yoksulluk seviyesinde kaldılar. Geride bir de yetimler bıraktılar. İslami İktisat nizamının Soma’yı nasıl değerlendireceğine bakalım şimdi. Temel hedef, üretimi artırmak değil. Temel hedef servetin dağıtımıdır. Üretim servetin dağıtımının yapılması için esasi kanun ve ölçü değildir. Üretim servetin dağıtımının içindeki bir parçadır sadece. Şimdi İslami iktisat siyasetinin madenlere nasıl bir nizam koyduğuna bakalım. İslam madenleri iki kısımda inceliyor. Birinci kısım, herhangi bir fert için çok büyük bir miktar sayılmayacak ve miktarı sınırlı olan madenlerdir. İkinci kısım ise tükenmeyecek kadar çok olan madenlerdir. Miktarı sınırlı olan madenler ferdi mülkiyete girer ve mülkiyeti kime ait ise o kişi tarafından işletilir. Miktarı sınırsız olan veya miktarı çok olan madenler tamamıyla kamu mülkiyetine girer. Hiçbir kişi veya şirket bu tür bir malı alamaz kullanamaz. Devlet kendi adına asla ve asla kamu mülkiyetine ait böyle bir malı kişi veya şirketlere tashih edemez veremez. Burada nakledilen şu hadisi zikretmek istiyorum: “Ebyad ibni Hammal Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelip bir tuz bölgesinin kendisine verilmesini istemiş. Rasul’de bu teklifi kabul etmişti. Ebyad kalkıp gidince Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yanında bulunan şahıslardan biri “Ey Allah’ın Rasulü ona ne verdiğini biliyor musunuz? Ona kaynağı kesilmeyen bir su verdiniz. Bunun üzerine Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem ‘Onu ondan geri alıyorum’ buyurdu.” Burada zikredilen su ifadesi suyun kaynağının kesilmemesi sebebiyledir. Yani burada Ebyad’a verilen tuz bölgesini kaynağı kesilmeyen suya benzetilmiştir. Soma ve Ermenek kömür madenleri de aynen bu hadiste ifade edilen kaynağı kesilmeyen su ve tuz bölgesi gibidir. Ama maalesef Soma kamu mülkiyeti olmasına özel bir şirkete tashih edilmiş ve resmen o şirkete sahibinin serveti haline getirilmiştir. Böyle olunca da o şirket kapitalist sömürge siyaseti gereği çalışanların çalışma şartlarını iyileştirmeyi dahi üretimin düşmesi için bir sebep saymıştır. Örneğin yaşam odalarının yapılması üretimi durdurmayı gerektireceği veya yavaşlatacağı için yapılmamış ve üretim artırımı hedeflenmişti. Sonuç ortada…   Yaşadığımız dünyada muhatap olduğumuz ekonomik ve diğer tüm sorunlara İslami çözümler üretme konusunda ne gibi sıkıntılar yaşıyoruz?   Öncelikle yaşadığımız bu dönemde sorunları üreten sistemin varlığını görmezden gelmemeliyiz. Yani İslam dışı sistem devamlı sorun üretiyor ve dolayısıyla da insanoğlu sorunlar içerisinde çözümsüzlükle boğuşuyor. Müslümanlar ise sorunlara çözümler üretme konusunda doğru bir yöntem üzerinde yürümüyor. İnsanoğlunun muhakkak sorunları artacaktır. Zaman ilerledikçe yeni sorunlar ortaya çıkacaktır. Bu yeni sorunlara çözümler İslam müçtehitleri tarafından bulunacaktır. En önemli sorunlarımızdan birisi içtihat kapısının kapanmış olmasıdır. Dolayısıyla sorunlara çözüm üretebilmek için çözümün kaynağına dönüş gerçekleşmelidir. İslam akidesi tüm sorunlara çözümlerin çıktığı bir kaynaktır. Ancak bu kaynak bugün sadece ibadet ve ahlak için bir müracaat membaı olarak görülüyor. İslam hayatta tatbik keyfiyeti olan bir ideolojidir. Bu ideoloji tüm problemlerin ve sorunların çözümü için kendisinden fikirlerin fışkırdığı akli akidedir. Biz bugün bu ideolojiyi yeniden hayatta var etmek için çalışmalıyız.İslam’ın müntesipleri, dünya üzerinde bulundukları şu anki durumda hangi yolla, hangi yöntemle İslami çözümleri ve umdeleri tekrar hayata geçirebilirler?İslam, Allah tarafından Rasul elçiliğinde yeryüzünde risaleti ve daveti taşınmış, toplum üzerinde nizamları uygulanmış bir dindir. Dolayısıyla hem İslam’ın tekrar yeniden hayata hâkim kılınması konusunda takip edilecek yol, hem de nizamların uygulanmasında örnek alınacak şeriat ile ilgili yöntemin adresi Rasul’dür. Eğer, Allah Rasul’ü, Mekke’de İslami Devleti kurmak için çalışırken, müşrik otoritenin yönetimi paylaşma teklifine yanaşmışsa, biz sizin namazınıza karışmayalım, sizde bizim putlarımıza karışmayın denildiğinde onlara olur cevabı vermişse, biz de bugünkü küfür rejimlerinin bizlere sunduğu demokrasi, milli irade gibi tekliflere olur diyelim ve onlara yanaşalım. Eğer Allah Rasul’ü, Medine’de ilk İslam Devleti’ni kurduğunda Medine toplumu üzerinde İslam’ın nizamlarının bazılarını uygulamış, bazılarını da şartlar ve konjonktür gereği ertelemiş veya uygulamamışsa, bizde tedrici metod ile (aşama, aşama) İslam’ın nizamlarının uygulanacağına inanalım ve bu yönde çalışmalar yapalım. Kısacası Allah Rasulü’nün sünnetine dönüp bakalım.

  Hayırlara vesile… İçerisinde bulunduğumuz zaman ve mekânları, medeniyet anlayışlarının son hali olan mimari ile idrak etmeye alışkınız. Aldığımız rendeleyici, insanı yine kendisinden ayıran, eğitim gördüğü alanlarda tarih adına ‘’taştan yüzler’’ gören bir nesil olarak, mimari üzerinden medeniyet algılama ve okuma çabamızın yetersiz olması malumunuz. Teknik olarak mimari harikası eserlerimizin yanı sıra bu eserlerin ortaya çıkmasında ki akıl, esas olandır. Nitekim medeniyetlerin kurucu unsuru olan akıl, şeklen değil, değerler olarak belirmiştir. Kaynağını Kur’an ve sünnetten alıp, ıslah etme yolunu kendi politikası olarak belirlemiş Osmanlı toplumu, kendi kurumsallaşmasını bugünün modern algılayışında küçük görünen ancak, sonuçları itibari ile kurucu unsur sayılabilecek vakıf kültürü üzerinden sağlamıştır. Bu hakikatleri görüp, bunlar üzerinden bir sorgulamaya gitmek, çeşitli alanlarda taşları yerine oturtacaktır. İbn-i Haldun’un umran olarak nitelediği oluşumunu, insanın yaşamından yola çıkarak tasvir etmiştir. Çocukluk dönemi, Gençlik Dönemi, Olgunluk-Yaşlılık Dönemi… Mimari bu dönemler içerisinde, olgunluk dönemi içerisinde yer alan bir alandır. Bu mimari eserlere, şekli itibari yerine altında yatan akla bakarak bir okuma yaptığımız da, ıslah ediciliğin, birey toplum ilişkisinin, peygamber efendimiz (s.a.v) emrolunduğu vahyin esaslarını yerine getirirken kullandığı metodu (nebevi yöntem) görürüz. Osmanlı vakıf kültürü olarak nitelediğimiz, Osmanlı halkının bu politikası, Osmanlı için o kadar önemli bir unsur haline gelmiştir ki, Osmanlı medeniyeti bir ‘’Vakıf Medeniyeti’’ olarak anılmaya başlanmıştır. Ancak, burada ki aklı anlamaya çalıştığımızda yine önümüze, doğru anlamlandırmaya engel çeşitli unsurlar belirmeye başlar. Bu ise vakıf kültürünün, ilerlemeye vesile olan yapılar olarak görülmesidir. Bu da 21. YY Türkiyesi’nin ilerleme anlayışının, Osmanlı Vakıf Kültürü’nü anlama ve uygulama açısından son derece vahim bir yanlış, bazıları için ise kullanılmaya hazır bir silah olarak kullanılmasına yol açmıştır. Bugün dünyada hâkim olan modern ilerleme anlayışı, kazanımı yine bu dünyada vaat eder ve dikey hedefleri ilerleme olarak gösterir. Ancak, bu sorun konumuz olan vakıf kültürüne yansıması, kurulan yeni vakıfların, ıslah edici unsurundan öte araçsallaştırılmasına, dikey hedeflere ulaşılmasında bir basamak olarak görülüp, genel ve en net tabiri ile ruhuna ve var oluşuna aykırı bir mesele haline dönüşmesine sebebiyet verir. Bu anlayış, Müslüman bireyin, karakterine de yansımaktadır. Sorunların çözümünde başvurulacak materyallerin ve kurumların belirlenişinde hâkim olan akıl çoğu zaman modern batı ilerlemeci aklıdır. En basit ifadelerle, ailesinin ihtiyaçlarını gidermek yerine, protestolara katılmaya öncelik veren gencin yaşadığı tam da bu cinsten bir travmadır. Çünkü İslam’ın ıslah ediciliğinde ki metod, insanın önce kendisinden başlayıp, aynı değişimin ailesi için de gerçekleşmesi gerektiğini umup, sonrasında tebliği ailesine ve çevresine yayması gerçeğinden hareketle, gittikçe büyüyen bir halka şeklinde ifade edilen bir önceliğe sahiptir. Bu da Osmanlı vakıf kültürünü şekillendiren ana unsurdur. Osmanlı’da kurulan vakıfların amaçları adeta bu konuda bizlere değişim için yapılan ıslahın başlangıç noktasını işaret etmektedir. Örneğin, Yetim Çeyizi Donatan Vakıf, Suyu Soğutan Vakıf, Helva Dağıtan Vakıf, Sakatlanan ve Hastalanan Göçmen Kuşlarını Tedavi Eden Vakıf… Bu örneklerden anladığımız, insanın cüzi iradesi ile çevresine duyarlı şeklinde kullanılan içi boşaltılmış ifadeler yerine, ıslah edicilik anlayışını hayata geçirmesinin yollarını bu vakıflar üzerinden inşa ettiği olmalıdır. Bu ise, vakıf kültürünün ilerleme gayesi gütmediği, toplumun ıslah edilmesinin önceliğini yani yatay düzlemde ve derinlemesine bir ıslahın hem yönünü hem metodunu gözler önüne sermektedir. Bu anlayışın çöküşünün aşamalarını en iyi anlatan tanımlamalardan biri Arnold Toynbee’ye aittir. Toynbee ‘’Medeniyet açısından siyasi parçalanmayı dikey, içten çözülmeyi yatay parçalanma’’ olarak algılar. Bu açıklama, değişimin ve gelişmenin yönünün toplumsal olduğunun tersten bir ifadesidir. Nitekim yüce Allah (c.c) Kur’an’da Onun önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu koruyan takipçiler (melekler) vardır. Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.  (Diyanet Vakfı Tercümesi Ra’d 11) buyurmuştur. Kurtuluşu kendinde aramayan Müslüman bir topluluk için bundan öte bir rehber yoktur. Islah için toplumun değişmesi ana meselemiz olmalıdır.

 Mustafa Fatih Yavuz

İnsanın, madde ile ilişkisi olması gerekenden fazla olduğunda; insanın, madde ile ilişkisi olması gerektiğinin dışında gelişirse, insan “ben”inin çöküşüne şahit oluruz. Kapitalizm, “kapital”i elinde bulun(dur)ana, “kapital”i elinde bulunmayanı köle eder. Kapitalizmin bu vurgulanan buudu doğasında vardır ve egemen olduğu ortamda ezilenlerin, ezenlerle bu ilişkisi istem dışı olsa bile ilişki, bu şekilde başlar, bu şekilde devam eder ve sürer. Rönesans, Fransız İhtilali, Sanayi Devrimi ilh.  “çağdaş uygarlık” olarak dillendirilen, “uygarlığa” giden kilometre taşlarıdır. Esasında “çağdaş uygarlık” ilim, fen ve teknolojiden ziyade bir telakki biçimidir. İlmî ve teknolojik ilerlemenin, insan fıtratını bozmadığı sürece menfi bir hal olmadığı bellidir. Lakin Osmanlı’nın son dönemleri ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemleri, Batı’daki ilmî ve teknolojik gelişmelerin, gelişmesinden ziyade ideolojik ve hadarat bağlamında “Misak-ı Milli Sınırları”na enjekte edilmeye çalışıldığı dönemlerdir. Yani maddeye, dolayısıyla teknoloji ve benzerlerinin üzerinde de müşahede edilebilen ilerlemeye-gelişmeye, sekülerleşme ile birlikte muhatap olduk; desek doğru bir tespit olur mu? Bu sualin cevabından ziyade, bir takım meseleler önümüzde duruyor. Batı Medeniyeti/Hadaratı ‘insan’ın değerini düşüren birçok etkene maliktir. Batı’nın madde ile ilişkisi insana, insanlığına yakışır seviyede değildir. Ve Allah’ın insana verdiği vazife bellidir. Kur’an’dan ve Sünnet’ten insanın ne yapması, ne yapmaması bellidir. Müslümanlar olarak, ıslah gibi bir sorumluluğumuz/meselemiz var. İnsanları (insanlığı) kurtarma gibi bir meselemiz var. Ve Müslümanlar, “sefer” ile sorumludur; “zafer” yolundaki “sefer” ile… Üstad Seyyid Kutub, bu noktada der ki; “İnsanlığı bu buhrandan çıkarıp helak olmaktan kurtaracak bir çözüm yolunu bu şekilde bulamayız. İnsanı insanî özelliklerini muhafaza ederek sürekli canlı tutmak ve korumak, bu yollarla mümkün olmaz. Oysa böyle bir yolu; kurtuluş yolunu, İslami bir bakış açısı, İslami bir düşünce, İslami bir hayat ve İslami bir toplum ile bulabilmek mümkündür. İşte bu nedenle biz İslami bir toplum oluşturulmasının insani bir görev, hatta fıtri bir vecibe olduğuna inanıyoruz. İnsanın kendi insani özelliklerini ve hayatını mahvetmesine engel olmak için İslami bir toplumun oluşturulması şarttır. Bu bugün olmasa bile yarın muhakkak olacaktır. Burada gerçekleşme bile orada geçekleşecektir.” Ve devamında insana yönelik bu zulmün, en mühim unsurlarını kendi tespitleriyle şöyle sıralar; “Bu zulmetin en önemli unsurlarını kısaca şöyle sırlayabiliriz: 1. Maddeye ilişkin geniş bir bilgi birikimine ve gelişmiş teknolojik/bilimsel esaslara dayanan teknik yöntemlere sahip olmamıza rağmen, insana tatbik edeceğimiz esaslar hakkındaki cehaletimiz. 2. Tüm bu yenilik ve refah yollarına açık olan, nizam ve intizama uygun, insanın özellikleri ve tabiatıyla mütenasip ve hayatın bütün yönlerini kapsayan bir nizamı kendi kendimize vaz’etmeye muktedir olamayışımız ki bu da cehaletimizden kaynaklanmaktadır. Bu cehalet nedeniyle insani özelliklerinden uzaklaşan beşeriyet her türlü cürmü işleyebilmektedir. Oysa Allah Teâlâ’nın insan için koyduğu ilkelere tabi olsa, orada tüm fıtri ihtiyaçlarına cevap bulur ve özelliklerini geliştirebilir. Böylece de insan kendisine takdir edilen ömür süresinde hayatın geliştirilip ilerlemesi için tüm yeryüzü hazinelerini bulup iletebilir. 3. İnsanın iyiliğini düşünmeyen bu maddeci medeniyet! İnsanın fıtri ihtiyaçlarını dikkate almayan, insanı bir takım makineler ve hayvanlara uygulanan ölçülerle değerlendirilen bir medeniyet! 4. Bu medeniyetin, maddenin zirvesine çıkmış toplumlarda ortaya çıkması ve devleşmesi. Bu medeniyet, birtakım hayvani yöntemleri insan hayatına tatbik etmek suretiyle yoldan çıkmış ve insanlığın kendine has özelliklerini; insanı hayvandan ve makineden ayıran özelliklerini hesaba katmamıştır. Bunun neticesi olarak da insanlığın yok oluşunu ihtar eden delil ve belirtiler ortaya çıkmıştır.” Yani; Maddeye, teknolojiye ve bunların bilgilerine malikiz. Lakin bu bilgiler insanın ne işine yarayacak? İnsan hayatında ne gibi değişimler yapacak? Neticede bir bilgi varsa ve o bilgiye malik durumdaysak bir fonksiyonu olmalı. Bir ‘işlevselliği’, ‘değeri’ olmalı. Bu konuda cahiliz ve atılız. ‘İnsan’ ve insan “ben”ine uygun; insanı, hayatı ve tabiatı kapsayan bir nizam-sitemin muhtevasına, hudutlarına ve bunları bildirmeye deklare etmeye uzağız. Siyasetten içtimai hayata, eğitimden iktisada ilh. kadar bir ‘dünya görüşü’ne ve bu dünya görüşünden membaını bulan ‘hayat’ı-‘nizam’ı bilmiyoruz/sunamıyoruz. Elimizde böyle bir telakki yok. Ama Allah’ın insanlar için bildirdiği, ilahi hudutlara uysak, sıkıntılarımızdan kurtuluruz.  Allah’ın kanunlarını ferdi bağlayan bütün sahalardan, toplumu bağlayan bütün sahalara kadar uygulasak hem sıkıntılarımızdan kurtuluruz, hem de ‘insan’ olmanın hususiyetlerine malik oluruz. Dolayısıyla da fıtratımıza uygun olarak yaşamış oluruz. ‘İnsan’lığımıza zarar gelmemiş olur. Zaten bu maddeci medeniyetin insanı insan olarak değil, maddi bir takım verilere göre insanı değerlendirmesi başlı başına bir negatif fonksiyon. İşte bu maddeye göre insanın hayatını nizamlaştırmaya çalışan medeniyet insana zarar veriyor ve insanın mutluluğu için maddeyi esas alan bütün medeniyetlerin ve ideolojilerin ve fikirlerin yıkılması gerekiyor. Allah’ın kanunlarının uygulanması gerekiyor. İktisadi refaha malik toplumlarda ortaya çıkmaya müsait olan bu maddeye dayalı telakkiler, ‘insan’ı hayvan ve makineden ayıran hususiyetleri hesaba katmayarak insanlığı buhrana sürüklemiştir. Seyyid Kutub’tan iktibas ettiğimiz satırların tedaileriyle birlikte manaları bu şekilde.  Bu satırlar ‘Çağdaş Uygarlığın Sorunları ve İslam’ isimli eserinde geçiyor. Bugün baktığımızda Batı, Doğu çok farklı görünmüyor olsa gerek. Lakin! Biz Müslümanların bu menfi ve ‘insan’a ve insan fıtratına zarar veren durumdan insanlığı kurtarmamız elzemdir. Buradan bir kalkışın yolu olmalı ve de vardır! Son olarak yine Kutub’tan çıkış yolunu gösterir mahiyette bir çağrı; “Evet bu anlatılanlar; son anda da olsa beşeriyetin, Allah’ın çağrısına ve fıtri davete kulak vermek suretiyle o korkunç akibetten sakınıp Allah’ın rahmetini tercih etmesi için yeterlidir!”   ALİ TARIK PARLAKIŞIK