casino maxi

Kaçan Tarihi Fırsatın Ardından

Furkan Gençoğlu Gündem Kas 15, 2016 0 Yorum

f

 

Furkan Gençoğlu https://twitter.com/mrgencoglu

Türkiye Cumhuriyeti onlara bir şans verdi. Gelin uluslararası aktörlerin taşeronluğunu yapmaktan vazgeçin ve yeni Türkiye’yi birlikte inşa edelim. Çünkü devlet artık Müslümanlar ve Kürtler ile barışmaya karar vermişti. Çünkü her iki tarafın birbirine olan sert tutumu kimseye bir şey kazandırmıyordu. Kaybettikçe kaybediyor ve dibe çöküyorduk. Analar ağlamasın mottosuyla yola çıkıldığında canı gönülden bu iyi niyet beyanını desteklemiştim. Prangalarımızdan kurtulmamız ve memleketimizi geleceğe taşımamız için büyük bir fırsat önümüzde duruyordu.

Toplum tüm cinayetleri, infazları, canlı bomba saldırılarını, şehitlerini, gazilerini kalbine gömdü. Ülkenin yarısının oyunu alan bir siyasetçi “baldıran zehiri içtim” diyerek, siyasi hayatının bitmesi pahasına milliyetçiliği ayaklar altına aldığını beyan etti. Asabiye zaten ayaklarımızın altındaydı fakat bu lider Türkiye Cumhuriyeti’nin bir numarasıydı ve bu sözü ifade etmesi “devlet” için çok ciddi bir kırılmanın işaretiydi. İnsanlar şehir şehir dolaştılar ve toplumu bu yeni sürece hazırlamak için, bu tarihi şansı en iyi şekilde değerlendirmek için enerji sarfettiler.

Tam bu esnada Suriye’de şiddetli bir savaş kopuyor, Mısır’da emperyalistler seçilmiş lider Muhammed Mursi’ye karşı büyük bir darbeye girişiyordu. Türkiye ise çözüm sürecinden aldığı güç ile yavaş yavaş batı güdümünden çıkmaya hazırlanıyor ve  FETÖ eliyle 17-25 Aralık operasyonları ile terbiye edilmeye çalışılıyordu. Ölüm kalım mücadelesinin tam ortasındaydık. Ve şeytan PKK’nın kulağına fısıldadı; “Tayyib’in işini bitireceğiz, bizimle misin?”

Köleliği içselleştirmiş ve karakteri haline getirmiş yapıların özgürlükle başları her zaman derttedir. Onlar kendini patlatarak özgürleşmeyi bilirler. Birlikte güzel bir gelecek kurma hayallerini çoktan yitirmişlerdir. Şeytanın fısıldamasıyle şeytanın planlarına balıklama atladılar. Kırk yılda bir ayaklarına gelen bu fırsatı teptiler. Sonrasını zaten biliyorsunuz. Eşinin yanında infaz edilen albaylar, uykusunda infaz edilen polisler, metro çıkışı kendini havaya uçuran militanlar, dolmuş durağına bomba yüklü araçla dalan “özgürlük fedaileri”…

Tüm güçleriyle saldırmaya başladılar. Açık toplum vakfı tam gaz arkalarındaydı. Osman Kavala “ne kazanım elde ettiniz ki silah bırakıyorsunuz?” sorusunu sorarken, Hasan Cemal aptallık etmeyin ve savaşmaya devam edin diye talimatlar yağdırıyordu. Boğaziçi Üniversitesi koridorlarından hendek siyasetinin ne kadar büyük bir haysiyet mücadelesi olduğuna dair nutuklar çekiliyor, binlerce akademisyen canlı bomba patlatan bir örgütün yanında durup devlete savaş açtığını ilan ediyordu. Şeytan tüm gücüyle arkalarındaydı. İftiralar birbirini kovalıyor ve ülkedeki fay hatları oluşturulan suni gündemlerle derinleşmeye devam ediyordu.

Bir gazeteci düşünün. Ülkenin dış politikadaki en büyük saha operasyonlarından biriyle ilgili adeta intihar saldırısı yapmış ve direk istihbarat kurumlarını hedef almış. Tabi devlet bunun altında kalmamış ve kendisini bir müddet misafir etmeye karar vermiş. Bir bakmışız taaa Amerika’lardan bir adam gelmiş. İsmi John Biden. ABD başkan yardımcısı. Cezaevinde gazeteci ziyaret ediyor. Sahi ABD başkan yardımcısı hayatında kaç kere gazeteci ziyaret etmiş? Sonrasında bir bakıyoruz malum gazeteci acilen tahliye edilmiş ve şu an Avrupa’nın en büyük NATO ülkesinde koruma altına alınmış.

Batılılar bir ülkede hemen fiili darbe yapmazlar. Yani asker eliyle, kaba kuvvet yordamıyla. Son dönemlerin “moda” iktidar değişimleri devrimlerdir. Turuncu devrim, yeşil devrim cart devrim curt devrim. Meşru yöntemlerle iktidara gelmiş olan hükümetler batı tarafından finanse edilen medya kuruluşlarının hışmına uğrarlar ya da yargı eliyle büyük komplolara kurban edilirler. Ekonomik saldırılar ile diz çöktürülmeye çalışılırlar. Toplum nezdinde iktidar itibarsızlaşır ve ilk seçimde tekmeyi yer, kendini sistemin dışına itilmiş olarak bulur. Buna kadife darbe diyorlar. Reyhanlı saldırıları, Gezi Parkı kalkışması, MİT tırları hadisesi, 17-25 Aralık operasyonları ve arada kaynatılan küçük büyük çeşitli medya operasyonlarını dikkatlice incelediğimizde, provakatif ve manipülatif haber üreten odakların tamamen ABD ve Batı güdümünde olan ve batılı odaklar tarafından fonlanan mekanizmalar olduğunu farkedeceksiniz. (T24, yeni Cumhuriyet, Birgün, Diken, Jiyan vs.)

Topyekun savaşın gölgesinde Türkiye üç seçim atlattı. Ve 1 Kasım itibariyle batılılar iktidarı sandıkta deviremeyeceklerini anladılar. Ordu içindeki en büyük kozlarına yöneldiler “FETÖ fedaileri” Pensilvanya’da ABD himayesinde yaşayan Fethullah Gülen’e bağlı militanlar 15 Temmuz gecesi Türkiye Cumhuriyeti’ni bir iç savaşa süreklemek amacıyla son büyük saldırılarını yaptılar. 240 şehit ile sokak sokak, cadde cadde, meydan meydan büyük bir destanla püskürtüldüler. Hiç beklemiyorlardı bu direnişi. Hatta FETÖ militanı Profesör Osman Özsoy darbe öncesi TV’de şu cümleleri ifade ediyordu. “Bugün keşke bir Profesör olmak yerine bir albay olsaydım. Eminim daha faydalı olurdum. İslamcılar darbeye direnemez. Onlar korkaktırlar ve mermiyi gördükleri an kaçarlar.” Osman Özsoy’un hayal dünyasında kurguladığı yalan senfonisi 15 Temmuz gecesi FETÖ ve batılılar için büyük bir kabusa dönüştü.

15 Temmuz gecesi şeytan kaybedince tüm partnerleri de kaybetmiş oldular. Hesap zamanı gelmişti ve millet iktidara hesap sorması için büyük baskı yapıyordu. Çünkü artık masaya kan sıçramıştı. Türkiye’yi 15 Temmuz sürecine sürükleyen, şeytanın kulaklarına fısıldadığı tüm yapılar için hesap vakti çatmıştı. FETÖ milisleri inlerinden tek tek çıkartılıp hücrelerine gönderildiler. Şu an Hz. Yusuf ile içeride Cuma namazı kılıyormuş ruh hastaları. Haşhaşın dozajı iyice kaçmış olmalı ki iyice halis görmeye başladılar. Sonra ele geçirilen Cumhuriyet önüne gidildi. Almanya tarafından koruma altında tutulan Can Dündar’ın iki sene önce gazeteyi ele geçirip darbeye gidilen yolun parke taşlarını döşettiği bu mekanizmanın yeni sahipleri içeri alındı. Ve sonunda şeytanın kulaklarına fısıldamasıyla 40 yılda bir gelecek olan bir fırsatı ellerinin tersiyle iten PKK siyasi kanadının bileklerine kelepçe takıldı.

15 Temmuz öncesi arabuluculuk girişimlerine Figen Yüksekdağ şiddetle muhalefet ediyordu. “Tayyip Erdoğan’ı bitireceğiz” diye kükrüyordu MLKP gerillası Figen Hanım. Şimdi HDP yetkilileri Barzani’nin kapısına gitmişler. Vekillerin serbest kalması için arabuluculuk yapmasını istiyorlar. Eminim Barzani’de kahkahalarla gülüyordur şu an. Barzani’ye süreç içerisinde İran ve ABD operasyon üzerine operasyon yaptılar. Barzani düşük yoğunluklu direnişi, PKK ise mayın eşekliğini seçti. ABD ile yatağa giren her zaman kazanır sandı. Ama ABD dünya üzerinde en hızlı adam satan büyük şeytandır. PKK yöneticileri daha bunu anlamaktan aciz bir ufuksuzluğa sahipler.

Gelinen noktada enkaz haline dönmüş şehirler, binlerce evsiz insan, ekonomisi kötüye giden bir memleket, güvenlik problemi yaşayan metropoller ve topluca kaybeden halklar var. Ve şunu soruyorlar. Bu kadar şiddet ve barbarlık ne için? Diyarbakır’da perişan olmuş evinin balkonuna çıkıp ellerini semaya kaldıran amca şu önemli soruyu soruyor. “Bunca barbarlığa kimin adına soyundunuz? Kimin adına soyunduysanız ödülünüzü ondan bekleyin. Bizim size lanet etmekten başka verebileceğimiz bir şey yok. “

Gelinen noktada medya bürolarından, sanat dünyasına, akademi koridorlarından, meclis sıralarına kadar 15 Temmuz sürecine giden yolda küresel emperyalist odaklarla işbirliği yapmış herkes tek tek hesap vermeye başladı. Savaşın doğasında bu vardır zaten. Kaybedenler kazananlara günü gelince hesap verirler. Boğaza nazır akademik bürolarda hendek kazmanın ne kadar ulvi bir amaç olduğunu hayatınının sonuna kadar savunamazsın. Veya hukuk fakültesi bahçesinde kobraların düşüsünü halaylarla kutlayamazsın. Otorite geçte olsa güçte olsa bir gün gelir ve ben buradayım der. Bazen Abdullah Çatlı olarak gelir, bazen bir cumhuriyet başsavcısı talimatıyla gelir. Nizami ya da gayrinizami bir şekilde gelir.

PKK Kürt halkı adına tarihi bir fırsatı adeta tepti. Hükümet onlara yeni Türkiye’yi birlikte inşa etme, yeni bir anayasayı hep beraber hazırlamayı teklif etti. Fakat ihanetle karşılık verdiler. İhanetlerinin bedelini ise KHK genelgeleriyle sağlanan başarısız darbe sonrası ortamında tutuklanarak, kapatılarak topyekun savaşta yok olmanın eşiğine gelerek ödüyorlar. Bundan sonra Ak Parti-MHP ittifakının yapacağı anayasaya tabii olacaklar. Ve doğal olarak şöyle söylenecek. Ya kanunlara riayet eder, yaşamaya devam edersiniz. Ya da Kobani orada gidin orada kendinizi özgürleştirin.

Velhasılı şunu net bir şekilde ifade etmek gerekiyor. PKK ve siyasi kanadı HDP doğru ata oynadığını zannederek büyük bir tarihi yanlışa ön ayak oldu. 15 Temmuz gecesi Recep Tayyip Erdoğan zaferini tüm dünyaya ilan ederken, mayın eşekliğini özgürlük mücadelesi olarak tanımlayan PKK ise ağır bir yenilginin kıyısında duruyordu. Bu savaş etnik bir takım kaygılar ile perdelenebilecek kadar steril bir zeminde yürümüyor artık. Bu savaş tüm etnik ve ideolojik kaygılarını bir kenara kaldırıp, ülkesinin bağımsızlığı için çarpışan milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının muhatap olduğu ve bedel ödediği bir varlık mücadelesi olarak devam ediyor. PKK ve siyasi kanadı HDP ise halkın umutlarını boşa çıkarmış, kimsenin savunmaya dahi cesaret edemediği yıkık bir yamyamlık abidesi olarak ortada duruyor. Devlet bir kez daha şans verir mi? Bu konuda yorum yapmak erken. Fakat halk ile tekrar irtibat kurmaları artık imkansıza yakın. Ne diyordu Ayşe Teyze; “kendi düşen ağlamaz.”

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder