casino maxi

İstanbul’a Saplanan Hançerler

Furkan Gençoğlu Gündem May 11, 2016 0 Yorum

 

 

Sakin güneşli bir günde Eminönü’ne doğru ilerleyen bir şehir hatları vapurundayım. Sakin dediysem güne has bir sakinlik. Çünkü artık vapura binerken elinde G3 bulunan iki polis karşılıyor yolcuları. Terör olaylarına yönelik rutin bir önlemmiş. Her neyse vapurda televizyon açık. TRT kanalında Başbakan Ahmet Davutoğlu Mimar Sinan Türbesi Restorasyonu açılış töreninde konuşuyor. Diyor ki; “İstanbul’un bağrına saplanan hançerlere son vereceğiz. İstanbul’u korumaktan daha kutsal bir vazife olabilir mi?” Çok sakin sakin konuşuyor başbakan bende öyle gözümü dikmiş dinliyorum. Okkalı bir küfür bozdu bu sessizliği. Yaşlıca bir amca içinden ne geldiyse benim duyabileceğim biçimde saydırdı. Başbakan siyasal iktidarın tepesini temsil ettiği için bu küfrün sahibini hemen ideolojik bir kalıba oturtup yargılamak gerekiyor normalde. Baktım amca öyle ideolojik bir tip değil. Belli ki canı yanmış. Kimin canı yanmıyor ki?

Bizim cenahın çok kötü bir huyu vardır. Hem icranın, hem musluğun başını tutar fakat kötü bir durum ortaya çıktığında herkesten çok şikayetçi olur. Bu durum yıllarca ülkenin en üst noktalarında görev yapan idarecilerimize kadar sirayet etmiştir. Tarım bakanı ekmek fiyatlarından şikayet eder. Başbakan İstanbul’a dikilen kuleleri kötü sözlerle anar. Hatırlarsanız Recep Tayyip Erdoğan Zeytinburnu kulelerinden şikayet ederken bizim cenahta muazzam bir silület hassasiyeti depreşmişti. Herkes gökdelenleri diken işadamına saydırıp duruyordu. Halbuki bu projeyi incelersek işadamının 5 kuruşluk suçu varsa şikayet edip sızlananların 50 kuruşluk suçu var. Adamın imar izni var ve inşaatı gayet yasal bir biçimde tamamlanmış. Daha doğrusu yasal hale getirilmiş. Hatta imar izni %150 artırılıp mevzubahis işadamının 69 milyon dolar ek gelir elde etmesi sağlanmış.  İnşaat bitince herkes konuşuyor çünkü iş işten geçmiş oluyor. Konuşanlara sormak lazım yahu kardeşim bu adama bu ruhsatı siz verdiniz. Eğer bir kanunsuzluk söz konusuysa hesap vermeniz gerekmez mi? Çoğunluk sormuyor, soranların sesi de cılız kalıyor.

Peki nasıl sokuluyor bu hançerler güzelim İstanbul’un bağrına? Cevap çok basit  “Siyaset.” Siyasetçiyi, belediyeyi yanına almadan bunu yapamazsın demiş CHP meclis üyesi Hüseyin Sağ. CHP deyince hemen yüzünüz ekşimesin okumaya devam edin lütfen. Kendisi partisi ile de imar konusunda sürekli karşı karşıya gelen bir isim. Öyle ya rant büyük olunca Ak Parti, CHP pek farketmiyor. Herkes daha fazla kazanmaya hevesli. Kimisi sadece biraz daha cüretkar. Hüseyin Sağ’a göre, son dönemlerdeki zenginleşmenin anahtarı arsa alıp imar değişikliği yapmak ve bina yükseltmek. Sağ’ın bakış açısı net: “5-6 katlı binaların olduğu bir yerde rezidans yükseliyorsa, otel, alışveriş merkezi varsa bu tamamen kişiye ve şirkete özel yapılmış plan değişikliğinin göstergesidir. Siyasetçiyi, belediyeyi yanına almadan bunu yapamazsın.”   Hüseyin Sağ, sistemin nasıl işlediğini de şöyle anlatıyor: “Şirketlerin şehir plancıları yeni bir plan teklifi hazırlıyor. Bu teklifle Büyükşehir Planlama Müdürlüğü’ne başvuruyor. Planlama Müdürlüğü böyle bir teklifte kamu yararına bakar. Bu kurulda memurlar araştırma yapar, ilgili kurumlarla yazışırlar, rapor yazarlar. Kamu yararı yoksa Meclis’e onaya göndermez. Zaten göndermesi için Büyükşehir Belediye Başkanı’nın ya da onun görevlendirdiği birinin Meclis’e havale etmesi lazım. Bazı teklifler hiç gündeme alınmazken, işini bilen iş adamlarının kamu yararı içermeyen parsel bazındaki plan değişiklikleri havale edilir. Değişiklik teklifi önce Meclis’in, İmar ve Bayındırlık Komisyonu’na gelir. Planlama Müdürlüğü’nden gelen plan raporlarının kurum ve kuruluş görüşlerinde olumsuzluklar doludur. Çoğu zaman kamu yararı içermez, kişiye özel plan değişikliğidir. Planlama Müdürlüğü’nün görüşü genellikle yapılan plan değişikliği diğer çevre parsellere emsal teşkil edici diyerek olumsuz görüş yazısı ile biter. İmar ve Bayındırlık Komisyonu bu raporların hiçbirini dikkate almaz. Siyasi partilerin üyelerinin yer aldığı komisyonda benim olduğum dönemde hep AKP’liler çoğunlukta oldu. Muhalefet şerhi koyulur ancak yine de oylama yapılır, ‘komisyonumuzca uygun görülmüştür’ yazısıyla değişiklik teklifi parti gruplarına gönderilir. Burada parti grupları inceler tavır belirler. Mesela, burada grup kararı dışında oy kullanamazsın. Kullanırsan parti ile yolların ayrılır. İddia ediyorum, grup kararları olmasa birçok imar değişikliği teklifi o meclisten geçmez. Grup kararlarının ardından değişiklik meclise gelir ve oylanır. Zaten AKP’liler çoğunlukta, onlar ne derse o oluyor. Değişikliğin ardından karar İlçe Belediyelerine gönderilir. Burada söz konusu değişiklik ilçelerdeki planlara işlenir.[i]

Aslında hikaye az çok bundan ibaret. Belediyeler bariz burada hatalı davranıyor. Çevrenizde de az çok ufak tefek kentsel dönüşüm isyanlarına rastgelmişsinizdir. Vatandaşa 5 kat imar zar zor verilirken hemen aynı binanın karşısına 15 kat imar işadamına jet hızıyla çıkartılıyor. “İşadamına” özel bu tarifenin bir hizmet bedeli var mı? Bu konu hakkında bilgim olmadığı için yorum yapmam doğru olmaz. Fakat bu hizmet bedelsiz verilse dahi büyük bir haksızlığa ve ayrımcılığa sebep olduğu aşikar. Hele İstanbul gibi taşı toprağı banyosu salonu odası altın olan bir şehirde üretilen rantın büyüklüğünü düşünürseniz sinirden eliniz ayağınız titreyebilir.

2005 yılında İstanbul’u planlaması için göreve getirilen ve 2008’de bu görevden ayrılan Profesör Doktor Hüseyin Kaptan İstanbul’un nasıl zıvanadan çıktığını şu sözlerle anlatıyor; İstanbul 8500 yıllık mucize bir kent. Yarıştığı kentlerin Londra’nın, Paris’in, Barcelona’nın silüetleri yok, bunlar düz şehirlerdir. Dünyada silüeti olan şehir İstanbul’dur. Herkes bu silüeti görmeye gelir. Bu silüette dünyanın en yaşlı binası Ayasofya vardır. Bu silüeti korumak her türlü planlamanın gereğidir. Yüksek bina Bedrettin Dalan dönemi ile başladı, son 10 senede çıldırdı. Resmen çıldırdı. Bu devlet eliyle oldu. Bütün dünya metropollerinde stratejik plan şöyle der: Kent büyüyorsa kentte yeni alt bölgeler yaratacaksın. Bizim kentimiz kanunsuz büyüyor. Yukarıdan bakınca yağ lekesi gibidir. Otel, cami, adliye yapıyorlar, kapıları karayoluna açılıyor. Bu, planlamanın zıvanadan çıktığını gösterir. Türkiye’de müthiş bir enerji birikimi var; sanayi dönüşüyor, yüksek teknoloji geliyor. Kartal’da, Zeytinburnu’nda çimento fabrikaları vardı, bunlar gitti. Demode sanayi kentten gitti. Bu Avrupa’da da böyle oldu. Avrupa bu dönüşüm sonunda müthiş örnekler verdi. Demode sanayinin gitmesi, yerine hizmet sektörünün gelmesi, bunlar toplu bir plan perspektifinde yapıldı. Şimdi aynı enerji bizde de var, mesela demode sanayinin gittiği Büyükdere Caddesi’nde yüksek binalar yapılıyor. Hatta şu anda gökdelenlerin katıldığı bir yarışmanın jürisindeyim. Yüksek teknolojili binalar yapılmış ama ne bir meydan var, ne bulvar var, ne kültürel bir yapı var. Bizim yapamadığımız bu. Tasarım beyni lazım. Bahsettiğim yarışmada 300 tane proje var, bir tane kamusal alan projesi yok. Bir tane kentsel tasarım yok.[ii]

Cenahımızın çeyrek asrı aşkın İstanbul yönetim tecrübesinde ürettiği şehirlere dönüp bakalım. Sultanbeyli, Sultangazi, Esenler, Bağcılar en yakışıklısı Başakşehir. Onunda ne kadar yakışıklı ve geleneksel şehir kodlarımızla ne kadar uyumlu olduğu halen tartışılıyor. Öyle ki zenginlerimiz dahi buralarda oturmuyor büyük oranda. Hatta belediyelerin üst düzey yöneticilerinin dahi yönettikleri ilçelerde oturmadığı konuşuluyor. Çünkü büyük bir enkazdan ibaret bu şehirler. Hem maddi hem manevi yönden gittikçe büyüyen kontrol edilemez bir enkaz. Çarpık kentleşme, plansız yerleşme sadece beton yığını bir enkaz meydana getirmiş. Havadan başka bir şey görmeyen, mahremiyetin ayaklar altına alındığı, insanların yeşilin tonlarını duvar boyalarında görebildikleri kupkuruluk… Nasıl ifade edeyim bilmiyorum ki? Sokakları uyuşturucu esir almış, gençlerin eğitim durumunun parlak olmadığı, etnik-mezhebi gettolaşmaların odağı olmşu, çocuk işçiliğin sıradanlaştığı  şehirler. Bu enkaz bizim enkazımız. Diyor ya İsmet Özel “Her şey biz yaşarken oldu bunu bilsin insanlar.”

Sonra kalkıp bir de şaka gibi Sezai Karakoç, Necip Fazıl sempozyumları, öykü festivalleri, şiir günleri düzenlemezler mi? Kültürel iktidar olacağız ya bunlar hep o tarakların bezi. Her köşesi yağmalanmış bir şehirde kültürel iktidarın turşusunu kuracağız. Sezai Karakoç muhtemelen acıyarak bakıyordur bu manzaraya. Turgut Cansever anması yapan belediyeci abiler,ablalar eğer Cansever’in eserlerinin ilminden biraz faydalansa bu imar kararlarını onaylar mı? Yoksa karşısında dimdik dikilir ne pahasına olsun ilkelerini mi savunur?

Bizim muhafazakar dindar yöneticiler tarafından yönetilen belediyelerimiz var. Buna hepimiz şahidiz. Ve bu şehir özellikle son yarım asırdır gün geçtikçe büyüyor ve devasalaşıyor. Peki bu şehri idare eden muhafazakarlar neyi muhafaza ediyor? Ecdad vurgulu bol şaşalı, mehterli, tamtamlı programları mı yoksa binlerce yıllık birikimlerle bugüne ulaşmış kültür ve medeniyet değerlerimizin üretimi olan şehir estetiğini mi? Bu şehrin kasırlarını, selatin camiileri ile bezenmiş yerleşim merkezlerini, korularını, dokusu tahrip edilmek istenen tarihi yapılarını korumak neden hep laik seküler zümrelere kalıyor. Yahu bu yapılar bizim her seferinde sahip çıktığımızı iddaa ettiğimiz bir medeniyetin mirası. Silület bozulduğunda önce bizim çığlığı basmamız gerekiyor. Camii merkezli yerleşimler otel merkezli rant merkezlerine dönüştürülmeye çalışıldığında önce bizim öne atılıp şehri yönetenlerin yakasına yapışmamız gerekiyor. Tarihi yarımadadanın her sokağının, her caddesinin yüzlerce yıllık bir hikayesi olduğu unutmamamız gerekiyor. Biz’i yansıtan bir cadde isminin değiştirilmesine dahi tahammülümüz olmaması gerekiyor.

Bizim görkemli bir ağrımız var. 100 km ötesinde varil bombaları altında anne karnından ceninlerin fırladığı beldelerde, Allah diyen rezidans dikmenin peşine koşan tekasür krizine girmiş insanoğlunun  bağrımıza sapladığı sancılı bir ağrı. Bu ağrının dermanı ilaç ise tertemiz fıtratımızda yani inancımızda.. Bu şehri korumaya yönelik tüm titiz hassasiyetlere kulak vermemiz lazım. İdeolojik, etnik,mezhebi kalıplara sokmadan , ayrıştırmadan bu şehrin üstüne titreyen herkesin derdini paylaşmamız, çığlığına kulak kabartmamız lazım. Eğer burnumuzun dikine gidersek eksik kalıyoruz, kötüye gidiyoruz, hep beraber kaybediyoruz.

 

 

[i] İstanbul’un bağrına saplanan hançerler. Aljazeera- İrfan Bozan özel dosyası. Hüseyin Sağ mülakatı. http://appsaljazeera.com/interactive/istanbulun_hancerleri/

[ii] İstanbul’un bağrına saplanan hançerler. Aljazeera- İrfan Bozan özel dosyası. Hüseyin Kaptan Mülakatı. http://appsaljazeera.com/interactive/istanbulun_hancerleri/

Furkan Gençoğlu

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder