İslami Muhalefetin Dili

İslami Muhalefetin Dili

Genç Öncüler Ara 10, 2014 0 Yorum

 

İhtilaf ve Muhalefet Kavramları:

İhtilaf ve muhalefet kavramları kök olarak aynı mastardan türetilmişse de anlamsal olarak birbirinden farklıdırlar. Her ikisi de mastar olarak “farklılık” anlamına dayanırken “İhtilaf” kavramı fikir ayrılığı, “muhalefet” kavramı ise karşı koyma anlamlarını taşımaktadır.

Muhalefet Nasıl ortaya çıkar:

İnsanoğlu fıtratı gereği yaradılışından bu yana gözünün gördüğü, aklının idrak edebildiği ve düşüncesinin ulaşabildiği tüm hususları anlamaya ve yorumlamaya çalışmıştır. Ortaya konulan görüşler; bu görüşlere sebep olan hayal ve tasavvurlara, insanların gördükleri ve ilgilerini çeken şeylerin farklı oluşuna ve yaşadıkları dönemin sosyolojik koşullarına göre değişiklikler göstermiştir. Bu sebeple medeniyet ve ilerleme yolunda atılan her adımda ihtilaflar ortaya çıkmıştır. Bu ihtilaflardan çeşitli felsefi ve sosyal doktrinler meydana gelmiştir. Platon; insanların gerçeği her yönüyle idrak edemediklerini ancak ondan tamamen de uzak olmadıklarını ve her insanın gerçeğin bir yönünü idrak edebildiğini söyleyerek, bir meselenin gerçek yönünün anlaşılabilmesi için tüm farklı görüşlerin birleştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Çünkü insanların meselelere bakış açıları; mizaçlarına, ilgilendikleri alanlara, geleneklerine, bulundukları toplumun tarihi tecrübelerine, anlama kabiliyetlerine ve başkalarına hükmetme veya liderlik sevdası gibi nefsi arzularına göre farklılıklar gösterir.

 

Müslümanlar arasında ihtilafların giderilmesi ve şura prensibi:
Allah-u teala Müslümanlar arasında ihtilafların giderilmesi ve muhalefete dönüşmemesi için istişare ve fikir paylaşımını tüm Müslümanlara farz kılmıştır. Ali İmran 159’da  Allah “Allah’ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın, yoksa kaba ve katı yürekli olsaydın mutlaka yanından ayrılıp giderlerdi.” buyurarak günlük meselelerimizde yumuşak dilin ve İslam ahlakının gerektirdiği üslubun nasıl olması gerektiği hususunda bizlere yol göstermiştir. “Onlarla müşavere et” hükmüyle ise idare sistemine şura prensibini yerleştirmiş ve tek adamlığı, toplumu yönetme hususunda fikirlerini dikte etmeyi peygambere dahi yasaklamıştır. Bu ayetten anlaşılacağı üzere Müslümanlar ihtilafları gidermek için istişareye başvurmalı, bu ihtilaflar giderilirken de yumuşak dil kullanılmalıdır.

İhtilafın muhalefete evrilmesi:

Fıtrat gereği ihtilafın insanların toplu olarak bulunduğu her yerde tezahür edeceğini söyledik. Muhalefet ise bu ihtilafların giderilmesi için herhangi bir çaba veya adım olmadığı zaman ortaya çıkar. Peygamber efendimiz daha peygamber olmadan, içinde yaşadığı cahiliye toplumuyla fikri ve ameli olarak ihtilafa düşmüş, bu ihtilaf ileriki zamanlarda peygamber oluşuyla beraber muhalefete dönüşmüştür. Ancak nasıl ki İslam davası bir ihtilafla başlayıp daha sonra muhalif bir hareket olarak başarıya ulaştıysa, Hz. Hüseyin’i şehit eden Yezidin mücadelesi veya Müslümanlar arasındaki fitneyi bir üst boyuta taşıyan haricilik de muhalif birer hareket olarak ortaya çıkmıştır. Bu husustan yola çıkarak temelinde Allah’ın koyduğu kural ve kaidelerin bulunmadığı, “iyiliği emretme, kötülükten nehyetme” prensibine dayanmayan ve Müslümanlar arasında istişare süzgecinden geçmemiş hiçbir harekete “İslami Muhalefet” adını veremeyeceğimizi söyleyebiliriz.
Devlet yönetiminde istişarenin önemini Hz. Osman döneminde tezahür eden ve etkileri günümüze kadar devam eden şu örnekle de açıklayabiliriz: Hz. Ömer, hilafeti döneminde sahabe-i kiramın önde gelen isimlerini istişare etmek için yanında tutmuş ve şehir dışına çıkmalarına müsaade etmemiştir. Böylece fikri ihtilafları onlarla istişare ederek gidermiş ve muhalif birer harekete dönüşmelerinin önüne geçmiştir. Hz. Osman döneminde ise bu sahabeler İslam’ı tebliğ etmek için farklı şehirlere gönderilmişlerdir. Bu sahabeler Hz. Osman yönetimine yönelik eleştirilerini istişare meclisinde değil de gittikleri yerlerde dile getirmeye başlayınca her biri büyük bir lider ve alim olan bu sahabelerin eleştirileri toplum üzerinde çok etkili olmuş ve Hz. Osman’a yönelik muhalif birer harekete dönüşmüştür. Bu durum bize Müslümanlar arasındaki ihtilafların istişare ile giderilmesinin önemini çok net göstermektedir. Yani İslami bir siyasi yapılanmada muhalefetin ana görevi; iktidarın hukuki esaslara uygun hareket etmesini sağlamak, bunun denetim mekanizması görevini üstlenmek ve uygulama aşamasında da çıkan kararların hukuka uygun bir biçimde işleyişini sağlamaktır.

İslami olmayan yapılarda muhalefet:

Bu örneklerden hareketle Müslümanlar arasında tezahür eden ihtilafların istişare ile giderilip muhalif hareketlere dönüşmesinin önüne geçilmesi gerektiği sonucunu çıkarabiliriz. Çünkü gerçek anlamda İslami diyebileceğimiz yapılarda muhalefetin amacı; yönetimi veya iktidarı değiştirmekten ziyade yönetimin hukuka uygun işleyişini sağlamaktır. Peki İslami olmayan yönetimlerde ve gayrı Müslimlerle yaşanan ihtilaflar nasıl giderilmelidir? Bu hususta Allah Kuran’ı Kerimde “ Bir topluluğa olan kininiz, sizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmesin” ve “anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için hakkı ayakta tutan adil şahitler olun” hükümleriyle Müslümanların devlet yönetiminde ve muhalefette adil olmaları gerektiğini emretmiş, adaleti bu hususta ana prensip olarak belirlemiştir.
Demokratik bir düzende İslami muhalefet olmalı mıdır? Bu muhalefet nasıl işlemelidir soruları günümüz siyasetinde sıkça gündeme gelmektedir. Demokratik bir sistemde İslami bir yapılanmadakinden farklı olarak uygulamaya konulan kararlar ne olursa olsun sabır edilmez ve şura prensibi olmadığı için her kesimden kabul görmez. Bu nedenle devreye parti, dernek ve diğer sivil toplum kuruluşları gibi baskı grupları devreye girer. Bu tür yapılanmalara girmekten kaçınıp demokrasiye teslim olarak, Müslümanlar da dahil olmak üzere hiçbir grup ve topluluk beklenti ve düşüncelerini gerçekleştiremez.
İslami muhalefet devrimi amaçlar mı?:

Muhalefet bulunduğu sistem içinde devrimi amaçlar mı? Muhalefet isyana evrilmeli midir? gibi sorular da özellikle Müslümanlar tarafından sıkça sorulan soruların başında gelmektedir. Devrim arzusuyla yola çıkılan devrimci bir anlayışın; tarihi tecrübeleri incelediğimiz zaman rasyonel bir yaklaşım olmadığını ve çoğu kez hüsrana uğradığını söylemek mümkün. Dolayısıyla sırf devrim için devrimci bir yapılanma içine girmek ve bu devrimci ruhu topluma kabul ettirme çabası içinde bulunmak sonuç vermeyeceği gibi bu kitlenin toplum nezdinde “marjinal” olarak görülmesine ve tepki çekmesine sebebiyet verecektir. Sistemi değiştirme ve inkılap hususunda bizim temel örneğimiz olan peygamber efendimizin inkılapçılığını Bediüzzaman Said Nursi şu ifadelerle tabir etmiştir: “Çünkü, o zamanda, o büyük İslam inkılabının gerçekleştirildiği ortamda, hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve batıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık, yalan ve doğruluk arasında öyle bir mesafe açılmış ki, küfür ve iman kadar, hatta cehennem ve cennet kadar birbirinden uzaklaşmıştı…”
Bu husustan yola çıkacak olursak, salt bir devrimci anlayıştan ziyade Müslümanların sisteme karşı muhalif hareketlerinde; şerre karşı hayır, yalana karşı doğruluk, zulme karşı adalet ve merhamet prensiplerini oturttukları ve bu prensipleri devrim gerçekleştirmenin ötesinde adaleti tesis etme şiarıyla topluma tebliğ ettikleri zaman kurulması düşlenen adil ve doğru sistemin temelleri daha sağlam oluşturulmuş olacaktır.

Türkiye’de İslami muhalefet eksikliği:

Günümüz ve yakın tarihe baktığımız zaman içinde bulunduğumuz toplumda ortaya çıkan Müslüman(İslamcı) muhalif hareketlerde Osmanlının özellikle son dönemlerinde saltanata ve muktedirlere karşı net bir muhalif tavır ve İslam’ı özüne döndürme mücadelesinin hakim olduğunu görürken, Türkiye’de ise İslami muhalefetin adaletten uzak ve CHP özelinde sol karşıtlığına sıkıştırıldığını söylemek mümkün. Kendi mahallemizin çocukları iktidardayken özellikle Müslüman camiada tezahür eden muhalefetin yetersiz olduğuna dair eleştiriler Müslümanların iradesini hiçe saymak anlamına gelmektedir. Özellikle mevcut sistemde bizim asıl meselemiz bütün partilerden bağımsız İslami bir muhalefet çizgisi oluşturmak olmalıdır. Gerçek anlamıyla bahsettiğimiz prensiplere dayanan İslami siyasetin mevcut olmadığı bir sistemde de muktedirlere karşı yapılacak olan eleştiri ve muhalefet de ancak hükümete karşı net bir şekilde durarak ve direk bir muhalefet yürüterek sonuç verebilir.

Özellikle son on yılı incelediğimiz zaman İslami siyaset; her alanda adaleti tesis etme çabasından ziyade liberal bir anlayışla dünya sistemine ayak uydurmayı seçmiş, bu yolda Kuran ve peygamber örnekliğinden uzak bir tavır sergileyerek İslami kimlikten uzaklaşmıştır. Levent Gültekin’in deyişiyle cennete girmek için İslamcı olanlar başkalarının hayatını cehenneme çevirerek ilk başta kendi gençlik ideallerine, daha sonra Müslümanların oluşturduğu kendi tabanına ve son olarak adaletten başka borcumuzun olmadığı zalimlere ihanet etmişlerdir. Ali Şeriati bu hususta “Medeniyet ve Modernizm” kitabında sembolik olarak “kitap, terazi ve demir” üçlüsünden bahseder. Terazinin kitap(ilim) ve demir(maddi güç) arasında sönük kaldığı bir düzende faşizmin ortaya çıkacağını vurgulamaktadır. Ne yazık ki İslamcı iktidar döneminde zengin ve fakir arasındaki uçurum, ülkenin ekonomik düzeyiyle doğru orantılı ilerlemekte ve bu adaletsizliğe karşı muhalefet İslami kimliğe sahip olmayan kesimlere bırakılmaktadır. Buna rağmen Müslüman tabanın mevcut hükümete olan koşulsuz desteği sonucu ülkede İslami siyasetin adalet tesis edebileceğine dair güven oldukça azalmıştır. Artık Müslüman taban, bu ülkede başörtüsü sorunundan başka sorunların da olduğunu ve bu meselelerde devlet ağzıyla konuşmaması gerektiğini görmelidir.

Kuranda belirtilen “adaletli olma”, “iyiliği emretme, kötülükten alıkoyma” ve “İslami ahlakın gerektirdiği üslubu kullanma” prensiplerinden uzak hiçbir muhalefet İslami olamayacağı gibi, bu ilkeler dışında sürdürülecek bir muhalefet topluma zulmetmekten başka bir şey değildir. Zulmetme ve zalimlere meyletme hususunda da Allah-u teala “ Sakın zalimlere meyletmeyin, yoksa Allah’tan yardım göremezsiniz” ayetiyle zalimlerden olanlara veya zalimlere meyledenlere yardım etmeyeceğini buyurduğu için, bahsettiğimiz ilkeleri prensip edinmeyen hiçbir muhalefetin İslami olmayacağını dolayısıyla Allah’ın yardımını almadığı için başarıya ulaşamayacağını söyleyebiliriz.

 

Ahmet Işıktekiner

Ankara Üniversitesi DTCF Lisans Öğrencisi

*Genç Öncüler Dergisi 89. sayısında yayınlanmıştır.

Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış...

Bir Yorum Ekle

Gönder